2025′ i boş geçtim. 2026’da çok istediğim Avrupa’nın en batısına Portekiz’e gitme imkânım oldu.

Önce biraz tarih. Portekiz’in adı Douro ve Minho nehirleri arasındaki bölgeye verilen Terra Portucallis adından gelmekte ki Portucallis, Latince Portas (liman) ve Calle (kale) birleşimi.

İlk çağlarda Keltler ve Lusitanyalılar yerleşiyor. Daha sonra Fenikeliler ve Kartacalılar işgal ediyor. MÖ 1. Yüzyılda Roma İmparatorluğunun Lusitania eyaleti haline geliyor ki, o gün çizilen sınırlar hala geçerli. Bu özelliği ile Avrupa’nın sınırları EN eskiye dayanan ülkesi. “EN” i özellikle büyük harfle yazdım, çünkü Portekiz birçok anlamda bir “EN” ler ve “İLK” ler ülkesi. Roma imparatorluğu yıkılınca 8. Yüzyıla kadar çeşitli Cermen kavimlerinin egemenliğine giriyor.

756 yılından 1031 yılına kadar ise Kuzey Afrika yoluyla gelen Müslümanların eline geçmesiyle Endülüs Emevî devletinin bir parçası haline geliyor. Emevîler döneminde Portekiz gelişiyor, zenginleşiyor. Özellikle Lizbon Hristiyan, Yahudi ve Müslümanların refah içinde yaşadığı bir kent haline geliyor. Bu arada Lizbon isminin Arapça adı olan el-Uşbuna’dan geldiğini de belirteyim. Endülüs Emevî devleti 11. Yüzyılda parçalanınca Çeşitli Hristiyan Krallıkların tekrar fetih çabaları ile 5 Ekim 1143’te bağımsız bir devlet olarak kuruluyor ve Kral ilan edilen I. Afonso önderliğinde Haçlı şövalyeleri yardımıyla 1147 de Lizbon’u Emevîlerden alıyor ve 1249 yılına kadar süren savaşlar sonunda Portekiz toprakları Emevîlerden temizleniyor.

1373 yılında İngiltere ile yapılan ittifakı -ki günümüzde de devam etmekte ve tarihin EN uzun ittifakı sayılmakta- izleyen yıllarda Portekiz İLK defa Dünya’nın keşfi için öncülük yapıyor ve Keşif Çağını başlatıyor.

Bu kadar tarih sizi sıkmış olabilir, en iyisi bundan sonrasını daha sonra resimlerin altında yeri geldikçe anlatmak.

CASCAIS

Uçaktan inince arabamızı kiralayıp ilk olarak Lizbon’un 33 km batısında yer alan Tagus Nehri kenarındaki Cascais’te soluğu aldık. Amacımız bir arkadaşın tavsiye ettiği bir balık restoranına bir an önce kapak atmaktı açıkçası. Arabayı park ettiğimiz noktada Cascais Kalesinin surları başladı. Bu kale Lizbon’u saldırılardan korumak amaçlı 15. Ve 17. Yüzyıllarda inşa edilen ve halen Portekiz Cumhurbaşkanının resmi yazlık ikametgâhı olan bir yapı. Ayrıca restore edilerek otel ve Sanat Merkezine dönüştürülen içinde barındırıyor.

Epeydir gezi yapmadığım için paslanmışım. İlk gün pek fotoğraf çekmemişim. Bu nedenle bunlarla idare edin. Sonuncu fotoğraf gittiğimiz restoran.

Kalkan balığını özleyenlere tavsiye ederim. Yalnız porsiyonlar o kadar büyük ki iki kişi bir porsiyon sipariş etmeniz yerinde olacaktır.

SINTRA

Daha sonra Lizbon’a dönüp yorgunluğumuz atmadan önce 17 km kuzeyde kalan Sintra’ya gidiyoruz.

Kasabanın içine girdiğimizde Moorish Kalesi görüyoruz ama asıl hedefimiz Pena sarayı. Saray 19. Yüzyıl romantizmini yansıtan ve UNESCO dünya Mirası listesinde yer alan bir saray. Portekiz’e has ve daha sonra da örneklerini göreceğimiz Manuelin tarzında inşa edilmiş ulusal bir anıt. Ancak polis yolumuzu kesiyor ve maalesef yoğunluk nedeniyle yalnız tur otobüsleri ve taksilere izin verildiğini söylüyor. Bu kadar lafını ettik bari internetten aldığım bir fotoğrafını koyayım sizin için.

Elbette ilk günden moralimizi bozmayıp Sintra’nın merkezinde biraz dolaşıyoruz.

Artık Lizbon’daki otelimize yani evimize gidelim.

Odalarımız hazırlanırken etrafında küçük bir tur atıyorum. İlk olarak komşumuz olan ve büyük depremde yıkılıp tekrar inşa edilen Saint Paul Kilisesine bir göz atalım. Güzel bir kilise de ilk resimde gördüğünüz çan kulesi tam bizim evin karşısına olmasa daha iyiydi.

Daha sonra da çarşı Pazar. Portekiz sardalyanın en fazla yenildiği ülke. Milli balığı diyebiliriz. O nedenle binbir çeşit ambalajla pazarlanıyor. Burada şunu da belirteyim Portekiz’e her yıl nüfusunun 3 katı turist geliyor. Bizde bu oran 0,75. Yani çok çalışmamız çok. Bu noktada her iki ülkede de turistin kişi başı bıraktığı ortalama paranın yaklaşık 1.000 USD olduğunu da belirteyim.

İlk gün için bu kadar yeter.  

LİZBON’UN MEYDANLARI

İkinci günde hedefimiz Sabah yürüyerek Lizbon’un meydanlarını gezmek. Öğleden sonra ise bir Tuk-Tuk kiralayıp biraz daha geniş bir tur yapmak.

Karşımıza çıkan ilk meydan Lizbon şehir meydanı. Görülen bina Lizbon belediye yönetiminin merkezi. Neoklasik tarzda inşa edilmiş anıtsal cephesi, Calmels’in heykellerinin ve dört oculi’nin yer aldığı merkezi balkonun üzerinde geniş bir alınlığa sahiptir. İçeride birçok sanatçının tabloları varmış. Bayağı felaket yaşamış bir bina. 1755 depremi, ardından 1863 de yangınla yerle bir olmuş ve yeniden inşa edilmiş. 1996’da çıkan yeni bir yangın, üst katlara ve birinci katın süslü boyalı tavanlarına zarar verdi ve binayı kurtarmak ve için bir müdahale planı uygulanmış.

Ticaret meydanına doğru yürürken size 1755 depreminden biraz bahsedeyim. Depremden önce Lizbon şehri Kilisenin deyişiyle fanilere tanrının bir hediyesi olarak verdiği güzel bir şehirmiş. Deprem 9 şiddetinde ve Dünya’da bilinen en büyük depremlerden biri. Önce deprem kentteki birçok anıtsal bina, saray ve kiliseleri yıkıyor. Ardından Tejo nehrinin denize döküldüğü yerde oluşturduğu gölün denize açıldığı dar kanal kırılıyor ve oluşan Tsunami dalgaları şehirde kalan her şeyi ve oluşan yangın tepelerde kalan binaları da yok ediyor. Şehir nüfusunun üçte biri ölüyor. Şehrin aşağıda yaşayan asilleri ve din adamlarının evlerinin yıkılıp ölmeleri ama şehrin üst tarafında yaşayan yoksul, sefil ve hayat kadınlarının zarar görmemeleri bunun tanrının verdiği bir ceza olmadığının düşünülmesine, bilimin öne çıkmasına Rönesans ve Fransız İhtilali gibi Avrupa’daki önemli değişikliklerinden tetikçilerinden biri olmasına sebep oluyor. Bu arada Ticaret Meydanına geldik.

Meydan gerçekten etkileyici büyüklükte. 1755 depreminde tamamen yıkılan kraliyet sarayının yerine 18. Yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş.

Meydanı sarı renkli ve simetrik olarak inşa edilmiş binalar çevreliyor. Meydanın tam ortasında Deprem sırasında ve sonrasındaki Kral I. José’nin heykeli var. Heykelle ilgili detayları fotoğraflamaya çalıştım.

 

Meydanın Assolisti elbette Rua Agusta Takı. Bu görkemli yapı, sadece estetik bir anıt değil, aynı zamanda Lizbon’un küllerinden doğuşunun sembolü. 1755’teki yıkıcı deprem, tsunami ve yangın felaketinin ardından şehrin yeniden inşasını anmak amacıyla yapılmış. İlk tasarımı 18. yüzyılda yapılmış olsa da inşaatı 1862’de başlamış ve 1873 yılında tamamlanmış. Takın tepesinde yer alan alegorik figürler “Görkem”, “Deha” ve “Cesaret”i temsil ediyor. Alt kısımda ise Portekiz tarihinin önemli isimleri olan Vasco da Gama, Marquês de Pombal, Nuno Álvares Pereira ve Viriatus’un heykelleri bulunuyor. Farklı bir şey yapıp takın altından da fotoğraf çektim.

Hazır kıllık yapmaya başlamışken herkes heykelin yanında, takın önünde veya Lizbon yazısının etrafında fotoğraf çektiriyordu, biz öyle yapmadık. 😊  

Yol üzerinde rastladığım Misericórdia Kilisesi Lizbon’un önemli kiliselerinden biri. Depremde büyük ölçüde yıkılan kilisenin yerine yapılmış ve bilumum tarikatlar tarafından sahiplenilmiş ve kendilerine göre değişiklikler yapılmış biraz karmaşık bir geçmişi var. O nedenle yalnızca kapısının fotoğrafını çekmekle yetineceğim.

Daha sonra gezeceğimiz son meydana gitmek üzere Bandeira Takından geçiyoruz. Süs motifleri ile süslü bu tak 18. Yüzyılda şehrin yeniden inşası sırasında yapılmış ve finansörü Pires Bandeira’nın adı ile anılıyor.

Kapıdan geçtiğinizde Lizbon’un önemli meydanlarından biri ile karşılaşıyorsunuz. Rossio Meydanı.

Orta çağdan beri en hareketli meydanlardan olan bu meydanın merkezindeki sütun üzerinde Portekiz Kralı ve Brezilya’nın ilk İmparatoru IV. Pedro’nun heykeli bulunuyor. Heykelin hemen önündeki havuzdaki iki adet Barok tarzı fıskiye, 1889 yılında Fransa’dan getirilmiş olup mitolojik figürlerle süslenmiş. Meydanın tabanı ise “Calçada Portuguesa” olarak bilinen kendine özgü dalgalı desenli taş ile döşenmiş. Portekiz halkının denizciliğini temsil eden bu döşeme bakıldığında yükseklik hissi veriyor.

Meydandaki diğer önemli bina ise tren istasyonu. İstasyon eskiden Estação Central (Merkez İstasyon) olarak biliniyormuş ve bu isim hala cephesinde görülüyor. Trenler, Lizbon’un merkezi kentsel bölgesindeki istasyona 2,9 km uzunluğunda bir tünel aracılığıyla erişim sağlıyor. İstasyon Portekiz Kraliyet Demiryolu Şirketi tarafından 1887 yılında Portekizli mimar José Luís Monteiro tarafından tasarlanarak yaptırılarak Lizbon, Sintra bölgesine bağlamıştır. Nal şeklindeki kapıları ile dikkat çekiyor.

Meydanın Bandeira takının karşısında ise II. Maria Ulusal Tiyatrosu bulunur. Bina, eski engizisyon mahkemesinin merkezi olan Estaus Sarayı’nın kalıntıları üzerine inşa edilmiş ve 1846’da Kraliçe II. Maria’nın 27. doğum gününde açılmış.

Meydanı burada bitirip tiyatronun solundan 100 m kadar devam ederseniz St Dominic Kilisesine ulaşırsınız.  Özellikle içindeki renkler ve yapı beni çok etkilediği için biraz fazla anlatacağım. Temelleri 13. Yüzyıla kadar uzanan bu kilise 1531’deki ve 1755’teki daha yıkıcı iki depremi ve 20. yüzyıldaki bir yangını atlatmış. Hala Latin haçı planı, yuvarlak kemerler ve beşik tonoz yüksekliği gibi bazı Romanesk unsurlarını koruyor.

Kilise uzun yıllar Portekiz kraliyet ailesinin düğün ve vaftiz törenleri için tercih ettiği yer. Ancak bina aynı zamanda karanlık geçmişini de onurlandırıyor. 1506’da Yahudi halkının ve Yeni Hristiyanların katliamının başladığı yer burasıydı. Kilisenin girişinin yakınında, olayı anmak için Davut Yıldızı ile işlenmiş yuvarlak bir heykel bulunmaktadır.

Sunak 1748’de yenilenmiş ve yapının geri kalanı, 1755’teki doğal afetin sarsıntıları ve ardından gelen tsunami sonucu oluşan büyük hasardan sonra Barok tarzında yeniden tasarlanmış. Ancak 1959’daki büyük yangın, yapının bugün hala taşıdığı yanmış görünümü bırakmış. O zamandan beri, duvarları, sütunları ve sunağı çevreleyen taş heykeller, ufalanan, eriyen mumları andırıyor. Yangından kurtulan yapısal unsurlar, kısmen bütçe kaygıları nedeniyle, kısmen de ziyaretçilere hayatın geçiciliğini hatırlatma isteğiyle olduğu gibi bırakılmış. Bir ölüm hatırlatıcısı olmanın ötesinde, kalıntılar aynı zamanda Lizbon’un ve halkının direncine de tanıklık ediyor.

Tuk-Tuk turumuza yetişmemiz gerektiği için bu günlük yürüyüşü Rossi Meydanına 300 metre uzaklıktaki ve bölgeyi daha yüksekte olan Carmo meydanına bağlayan Santa Justa Asansörü ile bitirelim. 1902 yılında açılan bu Neo-Gotik tarzdaki asansör, Gustave Eiffel’in bir öğrencisi olan Raoul Mesnier du Ponsard tarafından tasarlanan yapı, dökme demirden yapılmış ve Eyfel Kulesi’ni andıran bir tarza sahip. Yaklaşık 45 metre yüksekliğindeki asansör, ahşap ve aynalarla dekore edilmiş iki kabine sahip ve turistlere panoramik şehir manzarası sunuyor.

Tuk-Tuk Lizbon’da çok yaygın şekilde – ki bana göre şehir halkını rahatsız edecek kadar yaygın- özellikle de turistlerin gezmesi için kullanılan 4-6 kişi taşıma kapasitesine sahip motorlara verilen ad. Pek bana göre değil açıkçası.

Gezerken telefonumu düşürüp Tuk-Tukumuz da üzerinden geçince gıcık bile oldum diyebilirim. Neyse ki Altmış yaşlarındaki Moritanya-Almanya Melezi Portekizli Kadın şoförümüz Sandra sevimli ve bilgili biri idi ve tavsiye ettiği lokantadaki yemek şahaneydi de bende kötü bir iz bırakmadı. Ancak yaklaşık 2 saat süren gezi şehri ana hatları ile tanıma ve yürüyerek gideceğim yerleri tespit etme açısından iyi oldu. Tuk-Tuk gezisinde daha sonra gelmeyeceğimi düşündüğüm noktadan iki fotoğraf çekmekle yetindim.

OBIDOS

Bugün arabamızla önce Obidos’a uğrayacağız, ardından Nazar”’de bir deniz ürünleri lokantasında yemek yiyip Porto’ya gideceğiz. Akşam Porto’dayız.

Lizbon’a 80 km uzaklıktaki surlarla çevrili tarihi kasabası Obidos, MÖ 308’de Keltler tarafından kurulan, Roma ve Arap izleri taşıyan 2300 yıllık bir Orta Çağ yerleşimi. 1148’de Portekiz krallığına geçen bu masalsı kasaba, korunmuş kalesi, dar sokakları ve 1755 depremi sonrası yeniden inşa edilen yapısıyla ünlüdür. Adını Roma dönemindeki Oppidum (Müstahdem Mevkii kelimesinden alır. 711 yılında Arapların eline geçen bölgede, günümüz kalesinin temelini oluşturan güçlü surlar inşa edilmiş. 1210 yılında Kral II. Afonso, Obidos’u eşi Kraliçe Urraca’ya hediye etmiş ve bu gelenek yüzyıllarca sürmüş ve kasaba, Portekiz kraliçelerinin çeyizi olarak anılmış. Kasaba, Halen orta Çağ atmosferini koruyan dar sokaklar, beyaz badanalı evler ve etkileyici surları ile geleneksel dokusunu koruyor. Portekiz’in en iyi korunmuş tarihi yerleşimlerinden biri olarak UNESCO Dünya Mirası adayları arasında yer almakta olan Obidos özellikle Ginjinha (vişne likörü) ikram edilen çikolata kapları, Orta Çağ festivalleri ve tarihi Igreja de Santa Maria kilisesi ile tanıyor. Hadi gezelim.

Kasabaya görülen kapıdan giriyorsunuz ki oradan sonrası araç trafiğine kapalı. Kapıdan girdikten sonra Santiago Kilisesine kadar yürüyeceğiz.

Kasabaya girdiğimizde Dar bir ana yol ve onu kesen daha dar sokaklarla karşılaşıyoruz.

Ana yol üzerindeki sevimli dükkanların hepsi farklı şekilde süslenmiş.

İçlerindeki detaylar da etkileyici.

Bu kasabada en etkileyici olay kesinlikle birçok dükkanın ayrıca kitap satıyor olması. Manavı, Sardalya Konservecisi, Likör Dükkanları hepsi hepsi aynı zamanda kitap satıyor. Altı sıra sardalya iki sıra kitap rafı.

Sonunda 1186 da inşa edilen Santiago Kilisesine varıyoruz. O da ne! Adamlar 1000 yıllık kiliseyi Kütüphaneye çevirmişler. Şunu ifade etmeliyim ki, bizim bizdeki camiler gibi Portekiz’de de adım başı kilise var, hepsinin içinde de ayinlerde dahi birkaç saf cemaat. Fark şurada adamlar bırak devasa küçük yeni kilise dahi yapmıyor, hatta mevcutların bazılarını da farklı amaçlarla turistik kullanıma açıyor. Kiliseden yani kütüphaneden iki fotoğraf.

Kütüphanenin hemen arkasından surlara çıkıp kasabayı ve çevresini daha net görmek mümkün ama tekaüt ve bedava kartı olan biri olarak bana çok.

Kale içindeki Roma hamamına kadar yürüyüp sonra yolda gördüğüm Saint Mary kilisesinin yanındaki Çınar ağaçlarının dibinde bira ile vuslat bana daha çok uyar. Obidos’u Saint Mary Kilisesi ve oldukça iyi korunmuş su kemerinin fotoğrafları ile bitireyim.

Akşamüstü Porto’ya vardık ve otele yerleştikten sonra Şehir turunu yarına bırakarak

Douro Nehrinin kenarına kadar yürüdük. Günü nehir kenarından yerimden hiç kalkmadan çektiğim birkaç fotoğrafla tamamlayayım.

PORTO

Bugün 25 Nisan, yani Portekiz için Karanfil Devriminin 52. Yıl kutlamaları var. Bu aslında Türkiye’deki 27 Mayıs Darbesine karşılık gelen bir devrim. Yani 40 yıl süren bir diktatörlüğün Askeri bir darbe ile sonlandırılması. Kutlamaların aktivitesini görmek için Porto Belediye Binasının önündeki Aliados meydanında alıyoruz soluğu.

Herkes elinde veya saçına yakasına taktığı kırmızı bir karanfille dolaşıyor. Pek bir bayram havası yok açıkçası, daha çok bir ritüele dönmüş. Porto’daki birçok yapı gibi Belediye Binası da restorasyonda. 1920 yılında inşaatına başlanıp 1955 yılında tamamlanan bu bina neoklasik tarzda tasarlanmış ve granit taşından yapılmış. Binanın merkezinde 70 metre yüksekliğinde, üzerinde çan ve saat bulunan heybetli bir kule var. 

Restorasyonlar ve kutlamalar nedeniyle trafik rezalet durumda ve her yer çok kalabalık. Ama en azından Porto’nun meşhur tren garına kadar yürüyüp onu görme fırsatı buluyoruz. Porto’nun kalbindeki São Bento Tren İstasyonu, 1916 yılında açılan 20.000’den fazla mavi-beyaz çini (azulejo) ile kaplı duvarları ve Portekiz tarihini anlatan sahneleriyle bir müze kadar etkileyici. Jorge Colaço tarafından 11 yılda tamamlanan çiniler, Portekiz tarihinden sahneler, savaşlar ve kraliyet hayatını betimliyor. Çektiğim fotoğrafların bazılarını yorumsuz paylaşıyorum.

Daha sonra Şehrin kalabalığından kaçmak için arabayla karşıya geçmenin ve 1996 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak sınıflandırılan bölgenin bir parçası olan Serra do Pilar Manastırına çıkmak iyi olur diye düşündük.

Bu kilise ve manastır avluları, Portekiz’de eşsiz bir dairesel tasarıma göre düzenlenmiş. 16. yüzyılda inşa edilen manastır, Aziz Augustinus Tarikatı’na ait. O dönemdeki siyasi karışıklıklar ve fon yetersizliği nedeniyle tamamlanması tam 72 yıl sürmüş. 1832’de, Porto Kuşatması sırasında, manastırın askeri değeri kullanılarak hızla geçici bir kaleye dönüştürülmüş. 20. yüzyılın başlarında manastır askeri kışla olarak kullanılmış ve halen Serra do Pilar Topçu Alayı’nın himayesi altında imiş.

Halen restorasyonu devam eden kilisenin önünde, Porto şehrinin ve aşağıda akan Douro Nehri’nin tüm ihtişamını gözler önüne seren harika bir manzara noktası var. Buradan Porto’yu seyretmek çok keyifliydi. Aynı duyguyu vermez ama çektiğim bir fotoğrafı sizinle paylaşayım.

Porto’dan ayrılmadan önce tarihi merkeziyle birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan tarihi Dom Luís I Köprüsü’nen de bir fotoğrafını paylaşayım. 1886 yılında tamamlanan bu köprü, Douro Nehri üzerinde Porto ile Vila Nova de Gaia şehirlerini birbirine bağlayan ikonik bir simge. Eyfel Kulesi’nin tasarımcısı Gustave Eiffel’in öğrencisi Théophile Seyrig tarafından tasarlanan bu köprü devasa bir demir kemer yapısına sahip ve üst katında metro ve yayaların, alt katında ise araç ve yayaların geçişine izin veren iki katlı bir tasarıma sahip.

Öğleden sonra Lizbon’a dönmek üzere yola çıkıyoruz. Dönüş yolunda Roca Burnuna uğrayacağız.

ROCA BURNU

Şu anda Roca burnunda yani kıtasal Avrupa’nın EN batı noktasındayız. Burada olmanın en güzel yanı kuşkusuz canım Memleketimdeki malum kişiden Avrupa’da olabilecek en uzak noktada olmam. Burunda üzerindeki yazıtta, buranın “toprağın bittiği ve denizin başladığı yer” olduğu belirten bir dikilitaş ve 1772 yılında inşa edilmiş tarihi bir deniz feneri bulunmakta. Aşağıda okyanusun yönü bilinmeyen dalgalar ve anaforlar ile sinirli bir şekilde çırpınması ve havanın bir anda bizim Karadeniz yaylalarında olduğu gibi bulutların alçalıp havanın hızla soğuması insanın içinde garip duygular uyandırıyor.

İnsanların Dikilitaşın altındaki çıkıntıyı tutarak resim çektirdiklerini görünce biz de aynı şeyi yaptık. Belki altında yatır vardır diye dilek bile tuttuk. Dileğimi söylemem ama eminim siz tahmin edersiniz. Sonradan çaput bağlamadığıma pişman oldum.

Aşağıda okyanusun yönü bilinmeyen dalgalar ve anaforlar ile sinirli bir şekilde çırpınması ve havanın bir anda bizim Karadeniz yaylalarında olduğu gibi bulutların alçalıp havanın hızla soğuması insanın içinde garip duygular uyandırdı.

Lizbon’a dönünce direk Almada tarafında (İstanbul’un Anadolu yakası gibi düşünün) okyanus kıyısındaki biraz bizdeki beachler görüntüsünde olan Princesa Restoranta kendimizi attık. Önce restoranın yaş ortalamasını yükselttik gibi hissetsem de hayatımın en güzel Kaz Etli Risottosunu yiyip şarabımı da içince bu duygu tamamen yok oldu.

TEKRAR LİZBON

Gurubumuz altı kişi. Bugün serbest günümüz yani herkes kafasına göre takılacak. Ben Tuk-Tuk gezisinde gözüme kestirdiğim yerler gitmeyi planlıyorum ama bakalım enerjim yetecek mi?

Şu önemli bilgiyi size vermek isterim. Lizbon’da sokak lambaları bulunduğu sokakların tarihi önemine göre üç tip. İlk resimdeki 4 köşeli lamba tarihi olmayan, 6 köşeli olansa düşük tarihi değeri olan sokak veya caddeler. Sekiz köşeli lamba varsa bunlar o cadde veya meydanın tarihinin önemine işaret ediyor.

Amacım yukarda görülen kaleye ulaşmak. Bazen kendime böyle hedefler koyarak gezmek daha iyi hissetmemi sağlıyor. Orada Lizbon’a bakmanın keyifli olacağını düşünüyorum.

Yaklaşık bir buçuk saatte zaman zaman merdiven çıkarak zaman zamanda kalabalık dar sokaklardan geçerek kale kapısına vardım. São Jorge Kalesi, ilk olarak 5. yüzyılda Vizigotlar tarafından inşa edilmiş. Daha sonra 11. yüzyılda Müslümanlar tarafından yeniden inşa edilen kale, 1147 yılında Portekizli Afonso Henriques tarafından fethedilmiş ve bu tarihten sonra Portekiz kraliyetinin merkezi olarak hizmet vermiş. Kalede yer alan surlar ve kuleler, Lizbon’un fethinden sonra eklenmiş olup, 14. yüzyıldan itibaren kale, kraliyet ailesinin ana ikametgahı haline gelmiş. Kalenin ilk avlusuna geldiğimde bilet kuyruğu beni benden aldı.

Bende kalenin kapısındaki heykelin resmini çekip kös kös geri döndüm. Heykel, Hristiyanlıkta özellikle de Orta Çağ’da şehit ve koruyucu aziz olarak kabul edilen Aziz George’u (Aya Yorgi) tasvir ediyormuş ve Aziz George günü geleneksel olarak 23 Nisan’da kutlanırmış (üç gün mü sürüyor yahu) ve bu karakter aynı zamanda ejderha avcısı efsaneleriyle de bilinirmiş. (İyice soğudum ben bu kaleden)

İnişe geçtiğimde inenlerin saptığı bir sokak gördüm, hemen takibe geçtin. Birde ne göreyim. Asansör ve ardından yürüyen merdivenler. Bunu çıkarken görseydim iyiydi ama oldu bir kere. 10 dakika sonra Rossio meydanında indim. Bandeira Takından geçip oradaki iki restoranın resmini çektim. Saat 19.00 da açılan bu iki mekânın iyi olduğu hissi vardı. Ama burada hiç yemek yeme fırsatım olmadı maalesef.

Fiyatlarda makul görülüyor, kesin uğrayın.

Tekrar yukarıya tırmanmaya başladım. Hedef Praça da Figueira yani İncir Meydanı. Meydana çıkan yokuşun başında Castro adlı bir pastanede da Portekiz’in milli tatlısı nata ve kahve bana enerji verdi. Yediklerimin içinde benim ağız tadıma en uygun olanı bu idi. Tuk-Tuk şoförümüz Sandra’nın tavsiyesi idi. Şimdi yukarı çıkarken onun gösterdiği iki dükkâna daha uğrayacağım.

İlki Dünya’nın EN eski kitapçısı (1732 de açılmış) ve EN eski mum dükkanlarından biri.

Sonunda Kral I. João’nun Atlı Heykeli’ni gördüm. İncir Meydanındayım. Hemen köşedeki bir yere oturdum. Bira zamanı. Sonra otele dönüp akşam yemeğine gemi ile Almada’ya (Anadolu yakasına 😊) geçeceğiz.

Bugünü de Almada ’da bu günbatımı ile bitirelim.

SON GÜN

Son günde bize Lizbon’da yaşayan Portekiz’in kokartlı rehberlerinden dostumuz özgür kız Ülkü eşlik edecek. Hedeflediğimiz yerler Cristo Rei, Pasteis de Belem, Padrão dos Descobrimentos , Denizcilik Müzesi, Keşifler anıtı, Belem Kulesi ve EX factory.

Önce arabamızla köprüden geçip Cristo rei’ye gidiyoruz.

Bu heykelin yapılma fikri 1934 yılında Lizbon Patriğinin Rio de Janeiro’yu ziyarette ortaya çıkıyor. 7 yıl sonra onaylanıyor 1949’da temeli atılıyor ve inşaat 10 yıl sürüyor. 1959 yılında açılışı yapılsa da bazı ilaveler, alan düzenlemeler ve restorasyonlar ile tam 42 yıl sonra görkemli bir törenle 2001’de tekrar açılısı yapılıyor.

Anıt, dört kemer ve düz bir platformdan oluşan, 82 metre yüksekliğinde yamuk bir kaideden oluşmakta ve onun üzerinde 28 metre yüksekliğindeki İsa heykelini desteklemekte. Rio de Janeiro’daki Kurtarıcı İsa heykeline benzer İsa figürü, kolları Lizbon şehrine doğru uzanmış, şehri kucaklıyormuş gibi bir haç oluşturmakta.

Heykelin altında, kaidenin yüksekliğinin beşte birini kaplayan, kuzey cephesinden girişi olan Barış Meryem Ana Şapeli bulunmakta. Heykelin tam karşısında Nehir tarafında Meryem Heykeli bulunuyor.

Heykelin kaidesinin bulunduğu alandan Lizbon, Tagus Nehri ve 25 Nisan Köprüsü gerçekten çok panoramik.

Son günümüzde biraz daha derin bir Lizbon nefesi alarak Belem’e gitmek üzere tekrar arabamıza bindik. Belem’de Jerónimos Manastırının önündeki parkta bulunan otoparka park edip ilk iş olarak en iyi nata yapan yer olarak bilinen Pasteis de Belem’e daldık.

Pastanenin içi her daim kalabalıkmış. Günde 60.000 Nata satılıyor. Nata aslında Belem manastırında yapılmaya başlayan ve formülü kesinlikle gizlenen bir tatlı imiş.

Her yıl en iyi Nata için yarışmalar yapılıyor. Bu pastahanede hala Rahibeler bu işi yapıyor. Aslında milföy hamurunun kalıplar içine koyup küçük bir kase haline getirilmesi ve sonra içine muhallebi konularak fırınlanması işin özü. Ben tarçınla daha çok sevdim.

Pastanede natalarımızı yedikten sonra Kaşifler Anıtına yürüyerek gideceğiz. Bu arada ben de size Portekiz tarihini eksik kalan kısmını anlatacağım.

Kral I. João’nun oğlu Prens Infante Henrique o Navegador (Denizci Henrique), Keşif çağının başlangıcında büyük rol oynamış ve keşif gezilerinin ana destekleyicisi olmuş. 1415 yılında bir Portekiz filosunun Kuzey Afrika’daki zengin ticaret merkezi Ceuta’yı ele geçirmesiyle Portekiz İmparatorluğu başlamış.

Bunu 15. Yüzyıl boyunca Atlas Okyanusu’ndaki ilk keşifler izlemiş, Azorlar ve Madeira’nın keşfiyle ilk sömrgecilik hareketleri başlamış. Portekizliler 7 Haziran 1494 tarihinde İspanya’yla Tordessillas Antlaşması’nı imzalayarak Avrupa’nın haricindeki dünyayı Portekiz ve İspanya’ya ait iki imtiyazlı bölgeye ayıran bir anlaşmaya varmışlar. Bu anlaşmaya göre Cabo Verde Adaları’nı başlangıç noktası alarak, bu noktanın 1.550 km batısında Kuzey-Güney meridyeni çizilmiş. Sınırın batısında kalan keşfedilmiş ve keşfedilecek bütün bölgeler İspanya’ya, doğusunda kalan keşfedilmiş ve keşfedilecek bütün bölgeler ise Portekiz’e ait sayılacakmış. Ceuta’nın ele geçirilmesinden sonra seksen yıl Afrika’nın batı sahili boyunca haritalar oluşturarak ilerleyen Portekiz 1498 yılında Vasco da Gama deniz yoluyla Hindistan’a ulaşması ile o yıllarda yalnızca bir milyon nüfusa sahip Portekiz için refah dönemi başlamış. 1500 yılında Brezilya’ya ayak basan Pedro Alvarez Cabral burayı Portekiz topraklarına katmış. On yıl sonra Afonso de Albuquerque, Hindistan’daki Goa’yı, Basra Körfezi’ndeki Hürmüz’ü ve günümüz Malezya’sındaki Malakka’yı isgal etmiş. Dolayısıyla Portekiz İmparatorluğuHint Okyanusu ve Güney Atlas Okyanusu’ndaki ticaret yollarının egemenliğini eline geçirmiş. Altın Çocuklar olarak anılan bu nesil gerçekten çok şanslı imiş.

 

1580 yılından 1640 yılına kadar Portekiz kralının varis bırakmadan ölmesini fırsat bile İspanyol kralın kendini aynı zamanda Portekiz Kralı ilan etmesi nedeniyle Portekiz’in bağımsızlığı bir süre sekteye uğrasa da (60 yılda neredeyse bir ömür bu arada) Portekiz soylularının desteğiyle ayaklanma başlatan IV. Joao 1640 yılında kral ilan edilerek Braqanca Hanedanınıı başlatmış. Ancak Portekiz özellikle 1822’de Brezilya’nın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, 20. yüzyıla kadar sürecek olan bir çöküş dönemine girmiş. 5 Ekim 1910 tarihindeki cumhuriyetçi devrim Portekiz monarşisini ortadan kaldırsa da I. Dünya Savaşı nedeniyle oluşan ekonomik problemler 28 Mayıs 1926’daki askerî darbeye ve sonrasında da 1974 yılına kadar sürecek Salazar başkanlığında faşizme yakın otoriter bir rejime sebep olmuş. 1960 lı yıllarda sömürgelerde başlayan bağımsızlık hareketleri bu rejimi zayıflatmış. 25 Nisan 1974 tarihinde Karanfil Devrimi adı verilen kansız bir solcu askerî darbe Afrika sömürgelerine bağımsızlıklarını verdiği gibi günümüzün demokratik rejiminin kurulmasına da önayak olmuş. 

Keşifler anıtına geldik. Lizbon’un Belém kıyısında, Tejo Nehri’ne doğru uzanan görkemli siluetiyle Keşifler Anıtı (Padrão dos Descobrimentos) benim Portekiz’de gördüğüm en etkileyici ve düşündürücü yapı. Bu sembolik yapı ilk bakışta modern bir anıt gibi görünse de gerek konumu gerekse detayları ile içinde çok fazla şey barındırıyor. Bir kere anıtın bulunduğu yer çok anlamlı. Bir zamanlar gemilerin bilinmeyene doğru yola çıktığı Belém kıyıları. Anıtın gemi formu sizi yüzyıllar öncesine götürüyor. Topla 32 figürün içinde tek kadının en arka sırada duran yüzündeki endişe belirginleşmiş dizlerinin üzerine çökmüş Prens Henrique’in annesi olması bile içinde birçok çelişki ve gerçeklik barındırıyor aslında.

Keşifler Anıtı, sadece denizcilik tarihini anlatmakla kalmayıp, aynı zamanda Portekiz’in ulusal hafızasında keşiflerin nasıl merkezi bir yer tuttuğunu da gözler önüne seriyor. Anıtın iki yanında, keşiflerde rol oynamış tarihî figürlerin heykelleri sıralanıyor. En önde, elinde bir gemi maketiyle Prens Henrique yer alıyor,

onun arkasında kâşifler, haritacılar, krallar, yazarlar ve misyonerler bulunuyor. Bu figürler arasında İLK defa Hindistana Deniz yoluyla ulaşan Vasco da Gama, İLK defa Dünyanın etrafını dolanan Fernão de Magalhães (Macellan), Ümit Burnunu İLK defa dönen Bartolomeu Dias ve tüm bu kaşiflerle aynı gemiye binmiş Portekiz’in epik şairi Luís de Camões. İronik bir durum gibi görünse de yükselişin hep birlikte yapıldığını göstermesi açısından da önemli. Yukarıda anlattığım altın çocuklar bunlar işte.

Zemindeki dalgalar, Portekiz bayrağındaki Kralın aldığı 7 kale ve 5 sultanlığı temsil eden arma, aslında denize bir anlamda da bilinmeze keşif için açılan denizcilerin ilk finansörleri olan Tapınak Şövalyelerinin sekiz köşeli haçları, yine bayrakta olan ve denizcilerin yerlerini tespit için kullandığı üzerinde meridyenlerin olduğu küre gibi tüm detaylar incelendiğinde bence mükemmel bir anıt.

Anıtın hemen önünde ve tüm alana işlenmiş devasa bir pusulanın merkezinde yer  alan büyük dünya haritası da anıta anlam katan diğer bir öge. Zemine işlenmiş bu harita üzerinde, Portekizli kâşiflerin farklı tarihlerde ulaştığı bölgeler işaretlenmiştir. Bu görsel anlatım, Portekiz’in deniz aşırı etkisinin ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığını açık biçimde ortaya koymasının yanı sıra 100 yıla yakın bir süre bir sonraki nesle aktarılan bilgilerin, haritaların ve elbette onun gerisinde destekleyen matematikçilerin de önemini anlatıyor gibi.

Meraka karşı riski simgelemesi, tehlike ve endişeyi anlatan sert ve keskin hatlara sahip mimarisi bana size anıtın tarihini anlatmayı unutturdu.  Anıt ilk olarak 1940 yılında, Portekiz’in kuruluşunun 800. yılı ve Kral I. Afonso’nun ölümünün 300. yılı anısına düzenlenen büyük sergi kapsamında geçici bir yapı olarak inşa edilmiş. Bu ilk versiyon, ahşap ve alçıdan yapılmış olsa da; gördüğü ilgi, anıtın kalıcı hâle getirilmesi fikrini doğurmuştur. Bugünkü taş yapı ise 1960 yılında, Keşifler Çağı’nın simge ismi Prens Henrique (Henrique o Navegador)’un ölümünün 500. yılı anısına tamamlanmış.

Restorasyon nedeniyle kapalı olmasına rağmen tekrar Manastır tarafına yürüyüp Manastırın açık olan bölümüne kurulmuş Denizcilik müzesini gezmeye başlıyoruz.

Müzede denizcilik aletlerinin ve yelkenlilerin zaman içindeki gelişimi, muhtelif kaşiflerin gemilerine ait maketler, önceleri keşif amaçlı olan yelkenlilerin savaş amacını da gütmeye başlamasıyla oluşan ve gelişen muhtelif silah ve mühimmat, modern denizaltılara kadar olan her türlü yüzen şeyin maketi ve bir denizcilik müzesinde olan her şey var. Gidilmesi gerekir. Bilen bilir ben müze içinde fotoğraf çekmeyi pek sevmem. Bu sefer kuralı bozdum ve Vasco da Gama’nın gemisinin maketini sizin için çektim.

Müzeden çıktıktan sonra karşıdaki kafede bir kahve için Jerónimos Manastırı‘nın kapısına doğru yürümeye başlıyoruz.

1501-1600 yılları arasında inşa edilen bu yapı, Manuelin mimarisinin en önemli örneklerinden biri hatta en önemlisi. Bu mimarı gotik tarzı ile biraz denizcilik motifleri biraz da bazı bitki, sebze, çiçek hatta hayvan figürlerinin birleşmesinden oluşuyor.

Siz kapıdaki detayları incelerken bende keşif döneminin eğlenceli tarafını da size anlatayım. Tabi kaşifler yalnızca keşif yapmakla kalmıyor ayrıca keşfettikleri yerlerden ilk defa gördükleri hayvanları da getiriyorlardı. Bu hayvanlar Lizbon sokaklarında gezdiriliyordu, çok faklı olanlar ise daha sonra papaya gönderiliyodu. Bu bir anlamda güç gösterisiydi. Mesela o yıllarda albino beyaz bir fil gitmiştir papaya. Gergedan ise gemiden düşmüş, ölüsü denizden çıkarılmış ve içi doldurularak papaya gönderilmiştir. Son olarak Vasco da Gama’nın mezarının bu manastırda olduğunu söyleyeyim. Daha sonra Belen Kulesine de gittik ancak restorasyo olduğu ve ışık durumu da sıkıntılı olduğu için fotoğraf alamadım. Onun yerine 25 Nisan Köprüsünün bir de Belen Kulesinden görünüş fotoğrafını koyayım dedim.

Şimdi arabamıza binip atıştırmak için Ex-Factory ye gideceğiz. Burası eski bir kumaş fabrikası alanına yapılmış iki sıra dükkândan oluşan bir alışveriş, yeme içme bölgesi.  İlla Zincir Market açmaya ya da  AVM yapmaya gerek yok yani.

Ex-Factory de bizi ünlü bir çevreci aktivist olan Bardola II’nin muhtelif atıklardan yaptığı bu heykelimsi karşıladı. Bir yerde yiyip içtik tam karşımızda bu bina vardı.

Sonra da eski bir matbaadan dönme artık görmeye çalıştığımız bir Kitap Markete daha rastladık. Birkaç fotoğraf aldım tabi.  

Sonuncusu hala matbaadan kalan bir alet.

Portekiz macerasını nerede çektiğimi hatırlamadığım bu fotoğrafla bitireyim.

Posted in

Yorum bırakın