• 1. BENİM DÜNYAM

    Şu ana kadar altmışa yakın ülkeye gittim, gezdim, gördüm. Bazılarına birden çok. En fazla gittiğim ülkeler İtalya, Venezüella, Avusturya, Almanya ve Türkmenistan. En az beşer kere gittim herhalde. Çok gezen mi bilir çok okuyan mı derler ya benim görüşüm iki kere okuyan bir kere gezen bilir. Yani gezmeden okuyacaksın, gezip bir kere daha okuyacaksın. Son 5 yıldır gezi sonrası notlarımı yayınlamaya başladım. Bu amatörce bir iş ve öyle de devam etsin istiyorum. Şunu belirtmeliyim ki, bu tip notların alınıp yayınlanması hem hatıraları canlı tutma hem de gezdiğim yerleri gidemeyen dostlara da gösterme açısından önemli. Şimdi bu işi en başından beri yapmadığım için pişmanım açıkçası. Özellikle Etiyopya, Venezüella gibi az bilinen ülkeler için. Fotoğraflar var elbette ama sıcağı sıcağına yazmak kadar keyifli olmuyor eski fotoğraflarla notları birleştirmek. Aşağıdaki linklerden gezime eşlik edebilirsiniz.

    2. LİGOS’TAN İSTANBUL’A

    İstanbul, MÖ. 6. yüzyıl başlarında Ligos adlı küçük bir balıkçı köyü olarak başlayan macerasına şimdilerde yirmi milyona dayanan dev nüfusu ile devam ediyor. Öylesine dev bir şehir ki artık Dünya’nın 130’dan fazla ülkesinden daha fazla nüfusu var. Elbette tarih boyunca bu büyümeye farklı medeniyetler şahit olmuş ve her biri şehirde sayısız izler bırakmış. Bu izler çoğunlukla daha ihtişamlı ve bir o kadar da her anlamda özenli inşa edilen dini merkezler ve ibadet yerleri. İstanbul taşıdığı bu izler nedeniyle ancak Roma ile kıyaslanabilir. Böyle bir şehri tamamen gezdim gördüm diyebilmek elbette imkânsız. Tarihi kadar coğrafi konumu da dikkate alarak mümkün olduğu kadar bu anlamda yoğun bölgeleri gezmek, görmek ve yazmak istedim. Nisan 2020-Nisan 2022 arasında günlük 10.000-20.000 toplam yaklaşık 300.000 adımla yürüyüp size izlenimlerimi aktardığım bu albümü keyifle okuyacağınızı ümit ediyorum. ediyorum.

    3. TOPRAĞIMA DAİR

    Aidiyet duygusu yaşamanın en önemli yapı taşlarından biri bence. İnsanın hayatı boyunca farklı guruplara ait olduğunu hisseder. Bunların her birini ayrı bir çember olarak düşünebilirsiniz. Bu çemberlerin bazıları büyük bazıları küçük olabilir yada sizin hissettiğiniz öyledir. Ortak takım tuttuğunuz arkadaşlarınız, aynı ilkokul, lise veya üniversiteye gittiğini arkadaşlarınız, hısım ve akrabalarınız, meslektaş gurubunuz vb. gibi çemberler. Siz aslında tüm bu çemberlerin kesişiminde tek başınızasınızdır. Benim en büyük aidiyet duygularımdan biri kuşkusuz İnebolu'yadır. Bu duygu ona karşı sorumluluk duymanızı da beraberinde getirir. Bu amaçla böyle bir blok yaparken TOPRAĞIM'ı pas geçmek olmazdı. İlgili yazılarımı Gezi notları, Kitaplarda Cumhuriyet öncesi İnebolu, Hayal Meyal ve GGG ve Sergiler olarak 4 ayrı gurupta derlemeye çalıştım.

    3.1 Gezi Notları

    3.2 Kitaplarda Cumhuriyet öncesi İnebolu

    3.3 Hayal Meyal

    3.4 GGG ve Sergiler

    4. YÜREĞİMDEN SIZAN MISRALAR

    5. DİĞER GEZİ YAZILARIM

    6. GÜNCEL YAZILAR

  • Yaklaşık sekiz ay önce emekliliğimde Gelibolu’na yerleşmek için ilk adımları attım. Bu bayram tatilini de burada geçirdim. Elbette şöyle bir turlamak ve size tanıtmak iyi olur dedim. Önce kısaca bir tarih turu.

    Gelibolu’nun geçmişinin Troya kenti kadar eski olduğu varsayılmakta. Yörenin eski adı “Critote”. Antik Çağ’da Keltler tarafından iskan edildiği için Eski Yunanca’da “Galliopolis” olarak adlandırılmış. Yani Galli (Kelt) ve polis (şehir). Keltler’in şehri. Adı ile ilgili çeşitli varsayımlar olmakla beraber benim en çok aklıma yatan bu. Bu isim, Türkçeye de Gelibolu olarak geçmiş. Antik çaĝlarda, keltlerin ardından tarih boyunca Galatlar yani Galli’ler, Venedik’liler, Cenevizli’ler, Katalan’lar, Bizanslı’lar ve son olarak da 1356’dan sonra Osmanlı’lar tarafından yönetilmiş. Böylesi çeşitli kültürlerin egemen olduğu bir ilçedeyiz.

    Biraz daha yakin tarihe gelecek olursak 1892 tarihli salnameye göre o tarihte Gelibolu Sancağında 25.889 Müslüman, 64.029 Gayrimüslim olmak üzere toplam 89.918 nüfus var. Eski eserlerden, iç limanda onarılan bir havuz ve bir kule ki hala yerindeler, 12 cami, 4 mescit, 2 medrese, 1 kütüphane, 6 kilise, 2 havra, 11 tekke ve 1 Mevlevîhane bulunuyor. Diğerlerinin izleri hala duruyor ama kilise ve havraların izine rastlamadım.

    Elbette Gelibolu denilince ilk akla gelen yüzyılın en büyük ve belki de en dramatik savaşlarından olan Çanakkale Savaşındaki rolü ve onun izleri. O ilerde tamamen ayrı bir yazı konusu olabilir, ben bugün yalnızca Gelibolu’nun merkezini gezmekle yetineceğim.

    PİRİ REİS MÜZESİ

    Gelibolu’ya elbette dünya çapında haritaları ile meşhur olan Piri Reis ile başlamak uygun olacaktır.
    1465-1470 yıllarında Gelibolu’da doğan Piri Reis 30-35 yaşlarına kadar amcası ile birlikte Fransa ve İtalya’nın Güneyinde korsanlik yapmış. 1494 yılında dönemin padişahı II. Beyazıt’ın huzuruna çıkmış ve ondan sonra Osmanlı Donanmasın için çalışmaya başlamış. 1510 yılına kadar Akdenizlerde muhtelif seferlere katılan bir savaş kaptanı olarak görev yapmış. O dönemde daha sonra yazacağı Kitab-ı Bahriye kitabının taslağını oluşturmuş. 1511’de amcasının ölümünden sonra Gelibolu’na dönerek iki yıl boyunca haritaları ve kitabı üzerinde çalışmış. Piri Reis Müzesi görünen kulenin ikinci katı. Maalesef bilumum replikaların olduğu çok yetersiz bir müze. O nedenle müzeden pek bahsetmeden Piri Reis’i anlatmaya devam edeyim.

    Kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizmiş. Görünen müzedeki kopyasından fotoğrafladığım Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika’nın batısı ile yeni dünya Amerika’nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümü. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze kalmamış olan Kristof Kolomb’un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir.

    Pîrî Reis, 1515-1517 arasinda bir kez daha donanmaya girip Mısır seferine katılmış. İskenderiye’nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişah Yavuz Sultan Selim’in övgüsünü kazanmış ve sefer sırasında yenilediği dünya haritasını padişaha sunmuş. Bazı tarihçilere göre, Yavuz dünya haritasına bakmış ve “Dünya ne kadar küçük…” demiş. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve “biz doğu tarafını elimizde tutacağız…” demiş ardından 1929’da bulunacak olan diğer yarıyı atmış.

    Pîrî Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan bahriye için bir kitap yapmak amacıyla yine Gelibolu’ya dönmüş ve derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan ve yukarıda görülen (müzeden replika) Kitab-ı Bahriye’de bir araya getirmiş. Kitab-ı Bahriyeden alınan yukarıdaki örnekler onun ne denli ince çalıştığını gösteriyor. Şimdi diğer detayları atlayıp böylesi birinin ölümüne gelelim.

    Başarısız oldugu rivayet olunan Basra seferi sonrası suçlanmış. Kendisi bakımsız donanma ile denize açılmasının sakıncalarını dile getirdiyse de suçlu bulunmasına engel olamamış. Hizmet ettiĝi 3. Padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1554’te Kahire’de boynu vurularak îdam edilmiş. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Pîrî Reis’in terekesine de devletçe el konulmuş. 

    ANTİKA TRAKTÖR MÜZESİ

    Müzeye girerken pek fazla beklentim yoktu açıkçası. Girişin 50 TL olduğunu öğrenince iyice keyfim kaçtı. Ama Avrupa’da 2021 yılının en iyi düzenlenmiş Özel Müzesi ödülünü kazanmış olduğunu bildiğim için başladığım işi bitireyim dedim. Eski bir sardalya fabrikasının yerine yapılan bu müze itiraf etmeliyim ki bende Koç Müzesine benzer bir memnuniyet yaşattı. Önce Traktör Müzesini yıldızı olan 1884 ABD yapımı dünyanın ilki olan bu buharlı traktör ile başlayalım. Elbette çocukluğumuzun benzin pompalarının heyecanı ile devam edelim. 

    Her bir traktörün yanındaki imalatı yapan ülke ve firma bilgisi, model, güç ve imalat yılı ile çalıştığı bölge bilgilerini içeren basit etiketler var. Bu bilgiyi yoğun olarak vermekten çok daha etkileyici bence. Traktör teknolojisinin 80 yıllık gelişimini izleyebiliyorsunuz. Her biri temizlenip boyanmış rengarenk traktörler müzeyi gezenleri çocuksu ve neşeli bir ortama çekiyor sanki. 

    Mesela 1. fotoğraftaki traktör 1939 da Almanya’da üretilmiş ve yıllarca Çatalca’da çalışıp emekli olmuş, ikinci de Çatalca emeklisi, ilki ile aynı yaşta ama Amerikalı. . 

    Müzeden çıkarken bu müzenin oluşmasında emek veren iş insanı Dursun Keskin’e gönül dolusu teşekkür ettim. Yani içimden ettim. 

    Çıktığımda liman içindeki teknelerin arkasındaki sıra sıra meyhaneler bana göz kırpsa da benim işim gücüm var kardeşim. 

    ALAATTİN KONSERVE

    1928 yılında Alaattin Kemerli tarafından kurulmuş olan Konserve fabrikasının ilk satış binası. Firma ilk faaliyetine tuzlu balık imalatı ile başlamış. Daha sonra balık konserveciliğine başlamış ki bu konuda Türkiye’de ilk. Özellikle Marmara ve Ege Denizi sardalyalarını kendi geleneksel metotları ve kalitesi ile işleyen firma, Konserve kutularında kullandığı kadın figürleri ile ünlenmiş ve üç nesildir bir aile şirketi olarak faaliyetine devam ediyor. Epey zamandır denizin kenarında hayranlıkla baktığım bu binanın da Alaattin konservelerinin eski imalat yeri olduğunu yeni öğrendim. Şu anda kaderine terk edilmiş gibi görülüyor. 

    GAZİ SÜLEYMAN PAŞA CAMİİ

    Biraz da ruhani, rahmani yerleri gezelim artık. Halk arasında Büyük Cami olarak bilinen bu camii Orhan Gazi döneminde, Rumeli fatihi Gazi Süleyman Paşa tarafından 1358’de yaptırılmış. Bu anlamda İstanbul’daki camilerden çok daha eski. Cami 1676 ve 1889 yıllarında onarım görmüş ve orjinalliğini büyük ölçüde yitirmiş. Cami dikdörtgen planlı. Mihrap ve batı duvarı orijinalliğini korumakla beraber, ilk yapılışındaki özellikleri taşımamakta. Caminin kuzeybatı köşesindeki minaresi kesme taştan yapılmış ve tek şerefeli. Ayrıca minare çeşitli geometrik motiflerle bezenmiş. Yine de görülesi. 

    GELİBOLU MEVLEVİHANESİ

    Gelibolu Mevlevihanesi, içlerinde çile çıkarılan ve derviş yetiştirilen on beş Mevlevi asitanesinden biri. Bazı kaynaklara göre ise en büyüğü. Osmanlı devrinde, bir tarikatın veya tarikat kolunun merkezi durumunda olan tam teşekküllü büyük tekkelere asitane denirmiş. 

    Mevlevihanenin günümüzde kalan iki büyük taç kapı ( Fotoğrafta yakın kapının içinden diğerini görebilirsiniz) ve aralarındaki oldukça geniş bahçenin yanındaki semahane geçmişte ne denli görkemli bir yer olduğunun göstergesi.

    Mevlevihaneler, tarihte insanların manevi ihtiyaçlarını karşılamalarının yanında, kültür ve sanat merkezi olarak da işlev görmüş aynı zamanda Mevleviliğin Osmanlı coğrafyasında yayılmasını sağlamış. Gelibolu Mevlevihanesi 17. yüzyılda kurulmuş. Kurucusu yeniçeri ağalarından Kara Hasan Ağa’nın oğlu Ağazade Mehmet Hakiki Dede’dir. Mevlevihane kendisine izafeten Ağazade Dergâhı adıyla da anılmış. 

    Semahanenin zemin katına kuzey ve güney cephelerinde iki büyük giriş kapısı var. Semahanenin ikinci katına ki mahfil diye anılır çıkan iki merdiven binanın batı cephesine ayrı bir güzellik veriyor. Bu merdivenler bana Galata’daki Kamondo Merdivenlerini hatırlattı. 

    Alt katta biri 6 diğeri 9 sütun üzerine oturtulmuş kubbeler altında iki sema alanı bulunmakta. Mihrap oldukça sade görülüyor. Buna Mevlevilikte farklı bir isim de veriliyor olabilir tabi. Mihrabın yanındaki mermer sütunlarda oldukça ince işçilik var. 

    İç mekân, kalem işi bitkisel motifler ve hat eserleriyle süslenmiş.  Etkilendim.

    ÇİLEHANE

    Özellikle Mevlana Celalettin Rumi’nin tasavvufi düşüncelerinden sonra yaygınlaşan bir başka mekan ise Çilehane. Çilehaneler tarikat yapılarında dervişlerin çile dönemleri için yapılmış, yalnızca küçük bir kapısı bulunan, penceresiz ve dar oda. 

    Gelibolu’daki bu çilehaneyi önemli kılan ise İslam tarihinin önemli eserlerinden biri olan “Muhammediyye” adlı eserin burada yazılmış olması. Yazarı Yazıcıoğlu Mehmet Efendi. Kardeşi Ahmet Bican’ da yardımcı olmuş. Mehmet Efendi’nin Evreşe’ye yakın bir köyde doğduğu, eseri Gelibolu’da yazdığı, 1449 da bitirdiği ve 1451 yılında öldüğü biliniyor. Bunun dışındaki bilgiler yirmi yılı aşkın bir süredir mekanın temizliği ve korunması ile uğraşan kişinin anlattıkları:

    Mehmet Efendi rüyasında Hz Muhammed’i görür ve bu kitabı yazmaya karar verir. Kardeşi ile birlikte bir kayaya bu çilehaneyi oyarlar. Mehmet Efendi buradan 7 yıl hiç ayrılmadan bu eseri yazar ki o sırada kardeşi onun ihtiyaçlarını karşılar. Pek yiyecek ihtiyacı yoktur Mehmet Efendi’nin. Evliya olduğu için bir günü bir zeytinle geçirebilmektedir. 7 yıl sonunda 500 yıldan fazla süredir hala İslam tarihinin en önemli kaynaklarından olan bu eser ortaya çıkar. İki yıl sonra da ölür Mehmet Efendi. Kitabın çoğaltılmasını kardeşi Ahmet Bican gerçekleştirir. Ortada üstteki fotoğraf çilehanenin ilk giriş odası. Yani yattığı ve kitabı kaleme aldığı oda.  Sağdaki de ibadet ettiği oda. Elbette görülen o pencere sonradan niş kırılarak açılmış. Mehmet efendinin burada yaşadığı zaman yokmuş. Muhammediyye 3 bölümden oluşan bir manzume. 1. Bölümde yaradılış, 2. Bölümde Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e tüm peygamber ve 4 halifenin hayatı, 3. ve son Bölümde ise kıyamet anlatılıyor. 

    Çilehanenin bahçesinde tulumbadan keyifle su içen bu kedi benim yüzüme su püskürtüp çıkardı beni bu rüyadan. 

    NAMAZGAH

    Çilehane’den sonra hemen yukarsındaki Fenerüstü meydanına çıktım. Bu meydandaki en önemli yapı bu namazgah.

    1407 yılında İskenderun Bey tarafından yaptırılmış. Sefere çıkan Azep erlerinin (deniz savaş eri) topluca namaz kılmaları için yapılmış. Sayısı az olan açık hava camilerinin en önemli örneği kabul ediliyor. Mihrabı bir niş içinde. İlginçtir ki Ladikli Süleymanoğlu aşık tarafından yaptırılan kapının üzerinde Rumi bir yazıt var. Osmanlı Donanması sefere çıkmadan önce Hamzakoy’da toplanır, hazırlıkları da Fenerüstü Meydanında yaparlarmış. 

    İlk fotoğraf meydana adını veren Gelibolu feneri. Çanakkale boğaz girişini kontrol edebilecek konumda bulunan Gelibolu Feneri denizden 34 metre yükseklikte kâgir bir bina ve 9 metre yüksekliğe sahip kulesinden oluşuyor ve çakan ışığı 15 deniz mili uzaklıktan görülebiliyor. 1856 tarihinde inşa edilmiş ve Osmanlı döneminde “kandil’ ile başladığı denizcilere yol gösterme işlevini, günümüzde teknolojiye uyumlu devam ettirmekte. İkinci fotoğrafta ise Fenerüstü Meydanından Hamzakoy’a bakış var. Hamzakoy, Hamzakoy olalı 12 Eylülden sonra Demirel ile Ecevit’in burada alıkonulduğu gün kadar meşhur olmadı. 

    RUS ANITI

    Bolşevik Devrimi sonrası 30 bin Beyaz Rus 1920-1921 yıllarında Gelibolu’da zorunlu bir gurbet yaşamış. Beyaz Ordu’nun General Kutepov komutasındaki kolordu 21 Kasım’da Gelibolu’ya doğru gemilerle yola çıkmış. İlk kafile 22 Kasım’da, Gelibolu’ya ayak basmış. Rusların üçte biri kent içinde yerleştirilirken, askeri birliklerin için Gelibolu’ya 8 kilometre mesafedeki bir arazide çadırlar kurulmuş. O dönemde Gelibolu Fransız ve Yunan işgal kuvvetlerinin kontrolünde imiş Ancak halk işgal kuvvetlerine göstermediği ilgiyi Beyaz Ruslar’a göstermiş. Çünkü onların da ülkeleri işgal edildiği için aynı kaderi paylaşıyorlarmış,

    Türkler Rusları büyük bir hoşgörü içinde kabul etmiş. Türk kadınları, Rus kadın ve çocuklarıyla ilgilenmiş, gereksinim duyulan ev eşyasını onlara vermiş. Hatta Türk müftüsü de yerleşmeleri için camileri açmış. Ruslar, oturdukları evlerin duvarlarını kireçle boyayıp duvarlara anayurt manzaraları (Kremlin Sarayı vb.) çizerek yaşadıkları mekânı şekillendiriyorlarmış.

    Şehir dışında oluşturulan askeri kamptan kente dekovil (küçük demiryolu) hattı kurulmuş. Liman, hamam, mutfak ve fırın inşa edilmiş. Askeri disiplin içinde eğitimler, törenler ve teftişler yapılmış. Okullar açılmış ve Rusya’daki eğitim programları uygulanmış. 800 kitaplı bir kütüphane ve okuma salonu da faaliyete geçirilmiş. Kentteki bin kişilik tiyatroda ve 2 bin 500 kişilik kamp tiyatrosunda aralarında Çehov, Gogol, Leonid Andreev gibi tanınmış yazarların oyunlarının da yer aldığı 80’den fazla oyun sahnelenmiş. ‘Birinci Kolordu Futbol Birliği’, ‘Kamp Birlikleri Futbol Birliği’, ‘Gelibolu Şehri Birlikleri Futbol Birliği’ kurulmuş. 23 futbol takımı ortaya çıkmış ve maçlar oynanmış. 

    Dönüş vakti geldiĝinde Gelibolulular, General ve askerlerini marşlar eşliğinde yolcu etmiş. Rusların çoğu 14 Aralık 1921’e kadar Gelibolu’yu boşaltarak Sırbistan, Yugoslavya, Bulgaristan ve Tunus’taki Fransız kamplarına gönderilmiş. Ruslar ayrıldığında arkalarında 255 kişinin gömülü olduğu Büyük Rus Mezarlığı ve Rus Anıtını bırakmışlar. Anıt 2008 yılında yeniden inşa edilmiş. Halen bu anıta 22 kasımda gelen Beyaz Ruslar var. 

    FRANSIZ ÖLÜTLÜĞÜ

    Şunu belirtmeliyim. Ölütlük kelimesi bana yabancı. Garip ama daha önce hiç duymadığım bu kelime mezarlik/şehitlik için kullanılıyormuş.

    1854-1856 yıllarında üç yıl süren ve Kırım harbi olarak bilinen Türk-Rus harbinde Türklerle beraber Fransızlar da savaşmış.. Savaşta ölen 5.000 Fransız askerinin anısına 1934 yılında bu mezarlık inşa edilmiş. Mezarlığın çevresi duvarla çevrili ve ortasında yüksek bir kule bulunmakta. 

    Mezarlığın alt kısmında küçük bir bina (sağda üstte) var. Bu binanın içinde savaşta ölmüş beş bin Fransız askerin toplu kemikleri bulunmaktaymış. 

    Oldukça bakımlı olan bahçesinde kademe kademe mermer mezarlar bulunmakta. Bunlar genelde Fransız ya da bu savaşa birlikte katılmış başka uluslara ait general ve yüksek rütbeli subaylara aitmiş.

    Kimisi ülkesinden kaçar Beyaz Ruslar gibi kaçtığı ülkede gömülür, kimisi Anzaklar gibi başkası için savaşmaya gider, kaybedip o ülkenin toprağına gömülür, kimisi de bu Fransızlar gibi savaşa gider ama ne savaştığı toprağa ne de ülkesine gömülür. Yani ölümünün bile adaleti yok bu Dünyanın. Kimisinin 5.000 kişiyle ortak mezarı var kimisi tek başına yatıyor. 

    SİNAN PAŞA TÜRBESİ

    Yukarıda dediğime ilave olarak şunu da belirteyim; bazıları da sekiz köşeli 10 metre yüksekliğinde anıtsal bir yapıya karısı ile birlikte gömülür. Hamzakoy’a bakan bir tepe üzerindeki bu türbe Osmanlı Donanmasına 3 yıl Kaptan-ı Derya’lık yapan Sinan Paşaya ait. Gelibolu’da tersaneler kurdurup şehrin gelişmesine önemli katkılar sağladığı için türbesi buraya yapılmış. 

    Arnavut Kökenli bir devşirme olan Paşa’nın doğum tarihi bilinmiyor. Aslında Güveyi Salih Paşa olarak da bilinmekte. Sebebi ise II. Beyazıd Amasya’da Şehzade iken kızı Ayşe ile evlenmiş olması. Yani önce damat sonra Kaptan-ı Derya. Allah yürü kulum demiş lakin 1504 yılında da yat oraya demiş. Ben gidip helalleşecektim ama zevcesi ile birlikte yattığı türbenin kapısı kilitli idi. 

    Bu sefer klasik bir son yok. Artık reklam almaya başladım.

    Böyle bir fotoğraf var. Bu fotoğrafı çektiğim yer Zeytin Cafe Bungalows Eceabat. Saros Körfezi kıyısında Gökçeada’ya yüzünü çevirmiş şahane bir mekan. Deniz, sessizlik, doğa, yeme-içme-yatma . Bir de İşletmecisi Şener Bey var ki dadından yinmez. Yolunuz düşerse mutlaka gidin. Selamımı söyleyin. Benim şişenin kalanını için. Çizdirdim be ya. 

  • Kastamonu’dan Karabük yönünde giderken Karabük’e 12 km kala sağda üzerinde Yörük Köyü yazan bir tabela göreceksiniz. Daha önce girmediyseniz mutlaka girin. Önce eski bir mezarlığın arasındaki dar bir yoldan geçerek yaklaşık 1 km sonra “Yörük Köyü” nün meydanına varacaksınız. Köyde 100-300 yıl yaşında yüze yakın konak var. Bunun yanı sıra Yörük ve Bektaşi kültürünün günümüze yansımaları açısından önemli izler.

    Köyü gezmeye bu Ahşap minareli cami ile başlayalım. Daha sonra Çökön Meydanı. Meydanındaki ilk restore edilmiş konak Muratoğlu konağı. Tabi hikaye kısmına da de köyün tarihi ile. Yörükler Orta Asya’dan Kayı boyunun Karakeçili aşireti olarak bölgeye gelmişler ve 15. yüzyıl sonuna kadar göçer durumlarını sürdürmüşler. Daha sonra Osmanlı hem düzenli vergi alabilmek hem de ağırlıklı Rumların yaşadığı bölgede dengeyi sağlayabilmek amaçlı olsa gerek iki merkeze yerleşmeleri sağlanmış. Safranbolu ve Yörük Köyü. İki ayrı kadılık. Yörük köyünde yaşayanlar önceleri tarım ve ticaret 19. yüzyıldan itibaren de Padişahın bir anlamda muhafız alayına muhafız temin ederek gelir seviyelerini oldukça yükselmişler. Bu konakların çoğunluğu da özellikle II. Abdülhamid döneminde yapılmış.

    Yine aynı meydanda bulunan başka bir konak; Çeyrekgil Konağı. Bu konağın önündeki büst önemli bir sanatçıya ait. La Diva Turca’ya. Yani Dünyada 20. Yüzyılın en önemli sopranolarından biri olan Ayşe Leyla Gencer’e.

    Aslında Leyla Gencer’in babası Hasanzade İbrahim bey Yörük Köyünden. Leyla Gencer 1928’de Polonezköy’de doğmuş. Annesi ise Polonyalı Katolik bir ailenin kızı olan Alexandra Angela Minakovska. Konağın adı ise ailenin daha sonra aldığı Çeyrekgil soyadından geliyor. 10 Mayıs 2008’de Milano’daki evinde 79 yaşında kaybettiğimiz Leyla Gencer’in cenazesi Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi’nde düzenlenen kalabalık bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda krematoryuma götürülerek yakılmış.

    Leyla Gencer aynı zamanda köyün diğer ünlüsü stilist Cemil İpekçi’nin annesi ile de akraba. Cemil İpekçi’nin İsmail Cem ve Apdi İpekçi ile baba tarafından kuzen olduğunu düşünürseniz köyün meşhur yelpazesi daha da büyüyor. Köyün son ünlüsü Gülgün Feyman ile konuyu kapatalım.

    Daha sonra meydandan tarihi çamaşırhaneye doğru yürüyelim. ben yürürken yol boyunca da birkaç fotoğraf çektim.

    ize çamaşırhaneyi koruması altına alan Ender Beyin anlattıklarını aktarayım:

    300 yıllık çamaşırhanenin içinde çamaşırların yıkandığı bir platform var. Bu platform Bektaşilerin 12 imam inancına ithafen 12 köşeli yapılmış. Herbir kenarında bir kişi çamaşır yıkıyor. Platformun özelliği bununla bitmiyor. Kenarların yüksekliğinin farklı boydaki kadınlara kolaylık için farklı yapılması ve her bir köşeden ortaya olan % 2 eğim nedeniyle çamaşırların sularının birbirine karışmadan ortadaki deliğe gitmesi de dönemin mühendislik harikası olarak değerlendirilebilir.

    Çamaşırlar kül ile ve platformun üzerinde görülen sopa ve saplı kasenin yardımı ile yıkanıyor. Çamaşır için kullanılan sular çamaşırhanenin bir duvarında olan iki büyük ocakta ısıtılıyor.

    Çamaşırhanenin duvarındaki bir pencereye toprak büzlerle gelen su taştan ustaca yapılmış bir dağıtıcı ile 3 köşede bulunan kurnaların çeşmelerine geliyor. Durulama için kullanılan bu kurnaların herbiri çamaşır miktarına göre kullanılmak üzere farklı büyüklükte.

    Dördüncü köşeye ise çamaşır yıkamaya gelenlerin getirdikleri odunlar konuluyor. Son olarak çatıya yakın bu ahşap ızgaraların yükselen buharın dışarı çıkmasını sağlamak için olduğunu söyleyelim.

    Duvarda görünen fotoğraflar ise yörük ağalarına ait. Yani her yıl ağustos ayında düzenlenen köyün toplu yemeğinin sponsorlarına.

    Sonra Çamaşırhanenin alt tarafındaki köyün en yaşlısına uğruyorum. Bu konak tam üç asırlık. Buradaki konakların başka yerde rastlanmayan bir özelliği de cumbalar için üç sıra payanda kullanılması.

    Çamaşırhaneden dönüşte Kasım Sipahioğlu konağına uğrayın derim. Onu özel kılan altında yaprak sarması ve gözlemesi muhteşem olan Filiz Teyze. Tabi bir de konağın içini gezdiren güler yüzlü oğlu. Sonra tekrar meydana dönüp oradan Kurşun taşı oklarını takip ederek yukarıya çıkmaya başlıyorum. İlk rastladığım bu Osmanlı Çeşmesi.

    Onun hemen karşısında merkez camii var. Köyün diğer camiini en başta paylaşmıştım. Bu köye yerleşen Yörükler Bektaşiliğe sıcak bakmışlar yıllar boyunca ama bu II. Abdülhamit sonrası değişmiş. Ancak caminin ön narteksindeki nişler, renkli boyama resimler, çiçekler hala Bektaşiliği çağrıştırıyor. Yangın söndürücülerin arasındaki bu tulumbanın camiye emanet edilmesi de Anadolu’da sık rastlanan bir adet.

    Kurşun taşı buraya kadar çıkmama değmedi ama ben bir kaç fotoğraf daha çekme fırsatı buldum en azından. Ama siz bu eziyeti çekmeyin derim.

  • Çanakkale Savaşlarını daha iyi kavrayabilmek amacıyla yarımadayı 2 gün boyunca karış karış gezdim. Açıkçası dramın büyüklüğü nedeniyle elim yazmaya pek gitmedi. Ama hem henüz gitmemiş olanlara rehber olsun hem de daha önce muhtelif sergilerdeki şiarım olan “BEDELİNİ BİLMEYEN, DEĞERİNİ BİLMEZ” gereĝi yazmak daha doğru diye düşündüm. Yaklaşık bir yıl içinde bu küçük coğrafyada boşuna giden kayıtlara göre yaklaşık 500.000 can. Boşuna diyorum çünkü bu kayıpların yarısını veren itilaf devletleri hiçbir sonuç almadan kös kös geri dönmüşler. Canını veren diğer yarı yani vatanını koruyanların ise bu fedakarlıkları kısa bir süre sonra padişahın bir kararıyla boşa çıkarılmış.ÇANAKKALE

    ŞEHİTLERİ ANITI

    Bu gezime Abide ile başlamak en doğrusu olur diye düşündüm. Burayı gezip duygu seline kapılmamak mümkün değil elbette. Önce kısaca tarihçesine bakalım;

    1943 yılında Millî Savunma Bakanlığı proje yarışması düzenlemiş. 37 projenin katıldığı yarışmayı 1944’te İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğrenci olan Feridun Kip, Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular’ın projesi kazanmış. Ancak inşaatına başlanması konusu defalarca meclis gündemine gelmesine rağmen mali sıkıntı nedeniyle her defasında ertelendiği için ancak temeli 17 Nisan 1954’te atılabilmiş.

    Bozuk malzeme kullanımı, ihale süreçlerinin uzaması ve ödenek ayrılaması nedeniyle sonunda açılan bi kampanya ile halktan toplanan paralarla tamamlanıp açılışı 21 Ağustos 1960 tarihinde yapılabilmiş.

    Abideye 1971 yılında bir savaş müzesi ilave edilmiş, 2002 yılında ana kaidenin ayaklarındaki rölyefler, 2004 yılında tören alanı ve sembolik şehitlikler yapılmış. 2005 yılında restorasyondan geçen anıt, 2007 yılında bulunduğu alana yeni şehitlik inşa edilmesiyle şu anki şeklini almış.

    Yani anlayacağınız Milliyetçilik konusunda mangalda kül bırakmayan bir millet bu büyük kahramanlık destanı için bir anıtı tam 64 yılda tamamlayabilmiş. Bu süre içinde savaşa katılan tüm itilaf devletleri çok sayıda anıt ve şehitliğini yıllar önce inşa etmiş yarımadanın bir çok yerine.

    Abidenin tamamlanmasında kampanya sırasında cansiperane çalışan ve çok büyük katkı veren sanat Güneşi Zeki Müren’i burada anmadan geçmek olmaz. 

    Abideye her zaman akın akın insanlar geliyor. Bu maneviyatı hep yüksek olan bir millet için çok doğal. Bu coşkuyu doğru yönlendirmek kaydıyla tabi. Şehitlik kısmında il il sınıflandırma yapılmış. İyi de olmuş lakin kulak misafiri olduğum bazı öğretmenlerin öğrencilerine maalesef doğru olmayan bilgilerle bu özgürlük savaşını soykırım olarak anlatması veya bir başkasının olayı tamamen dine döküp adeta cihat olarak ilan etmesi işin tadını kaçırıyor. Yukarıda bahsettiğim coşkunun suyunu çıkartmak tam da bu. 

    Abide ile ilgili son notum abidenin karşısındaki rölyeflerin oldukça iyi olduğu ve tamamının detaylı incelenmesi gerektiği. 

    ERTUĞRUL TABYASI

    İtilaf Devletlerinin temel hedefi Çanakkale boğazını gemilerle geçip İstanbul’a ulaşabilmek. Çanakkale Savaşları üç aşamadan oluşuyor. Önce yapılan Deniz harekatı başarısız olunca iki aşamalı çıkarma ile kara harekatı. Ben ilk olarak güney cephesini yani yarımadanın boğaz tarafını gezeceĝim. Deniz harekatı 19 ve 25 şubat tarihlerinde boğazdaki özellikle topçu tabyalarının bombardımanı ile başlıyor. Ertuğrul tabyası boğazın girişinde Saddülbahir’de İngiliz ve Fransız donanmasını ilk karşılayan tabya. 

    Tabyanın kalıntıları 2006 yılında toprak üstüne çıkartılmış ve şehitlik olarak düzenlenmiş. Tabya 25 şubat bombardımanında ağır kayıp verip tamamen susuyor. tabyanın hemen karşısındaki mezarda yatan Er Halil İbrahim savaşın ilk şehitlerinden olmalı.

    Ertuğrul tabyasında beni çok etkileyen bir kahramanı size tanıtmak istiyorum.

    İkiz Koyu’na çıkan 2.500 kişilik İngiliz Birliği’nin karşısına emrindeki 250 kişi ile dikilen ve onlara 32 saat direnip şehit olan Pilot Yüzbaşı Yusuf Kenan Efendi bu yakışıklı adam. Atatürk ile aynı yaşta.

    O bir devrin battığı ve doğduğu yerde, silah arkadaşlarıyla birlikte şehit olduğunda 34 yaşında.
    1902 yılında mezun olduğu Harbiye’nin kapısından üniformasıyla çıktığı günden beri, hiç durmadan çarpışarak, payına düşenleri barut, kan, kin, toz toprak ve içindeki özlemleri toplayarak. Üstelik tespih taneleri gibi dağılmış bir ülkenin peşinde. Hayat kocaman bir cephe hattı gibi uzanıyor gözlerinde. Trablusgarp savunmasında, Balkan Harbi’nde, Gelibolu Cephesi’nde hep en önde.

    1881 Edirne doğumlu. 23 yaşında iyi eğitimli, çakı gibi Osmanlı subayı. Kalpağı ve pos bıyıklarıyla bir Türk bahadırı. Gözleri çakmak çakmak. Memleketin zor günleri. Zehra Hanım’la yaptığı evlilik ve geride bıraktığı eşine, çocuklarına hasret bir ömür. Adı tarihe yazılırken aklında her daim ailesi, kalbinde kızlarının nefesi.

    Bu yaşanan yüzlerce binlerce hikayelerden biri, hikaye derken bile insanı utandıran türden.

    Tabyanın hemen yanındaki 26. Alay ve Yahya Çavuş şehitliğine de bir göz atmakta yarar var. Bu şehitlik Seddülbahir kalesi ve deniz harekatı sırasında İngilizlerin ilk çıkartmayı yaptığı Ertuğrul koyunun da en iyi görüldüğü yer.

    HELLES MEMORIAL

    Bu anıt Ertuğrul Tabyasının sırtını dayadığı Gözcü Baba türbesinin bulunduğu tepede. İngilizlerin yaptığı 30 metreyi aşan yüksekliği ile en büyük anıt. Deniz savaşı sırasında, mezarı olmayan, denize düşen, yanan ve kaybolan 20.763 İngiliz. Avusturalyalı ve Hintli asker için yapılmış. Hepsinin adı anıtı çevreleyen duvarın üzerinde var. Yapılış tarihi 1924.

    KANLIDERE ŞEHİTLİĜİ

    Daha sonra Saddülbahir’den Ecaabat’a kadar gördüğüm her ara yol ve tabelaya girerek gittim. Yol üzerinde bir çok şehitlik var. Yalnızca bazılarından bahsedeceğim.

    Bu şehitlik dönemin harita komutanı Şevki Paşa tarafından hazırlanan ve buradaki şehitlerin gömüldüğü bölgeyi de gösteren harita baz alınarak yapılmış. Önce harita günümüz uydu görüntüleri ile örtüştürülmüş, sonrasında jeoradar taraması yapılarak şehitligin sınırları belirlenmiş. 2022 yılında tamamlanmış. Bunca yıl bekleyip bu kadar çalışma gerekir miydi sorusuna siz cevap verin. 

    Buda hemen yakınındaki Soğanlıdere şehitliği. 

    HAVUZDERE ŞEHİTLİĜİ VE ANITI

    Yol üzerindeki Alçıtepe, Şahindere ve Hava Şehitliklerine de uğrayarak boğaz kenarındaki bu Havuzlar şehitliği ve Anıtına ulaştım. Şehitliĝin hemen karşısındaki kamping alanı mola için uygun göründü gözüme. Yine haklı çıktım. Süper bir menemen, kendi yaptıkları nefis bir beyaz peynir, bahçeden yeni toplanmış hıyar ve domates, yeni demlenmiş bir çay. Benim gibi bir gezgin başka ne ister ki! 

    RUMELİ MECİDİYE TABYASI

    Seyid Onbaşı bu savaşın herkes tarafından bilinen kahramanlarından biri. O Rumeli Mecidiye Tabyasının bir neferi ve sizi heykeli karşılıyor tabyaya yaklaştığınızda. 

    İkinci fotoğraf Rumeli Mecidiye Şehitliği ve anıtı. Asıl şehitlik 200 metre ilerde imiş ama buraya taşınmış. Önde görülen mezar ise Feyzi Efendinin. Kim bu Feyzi Efendi diyeceksiniz. III. Selim zamanında yaşamış bir mimar, matematikçi ve devlet adamı. Çanakkale Boğazındaki kalelerin güçlendirilmesiyle görevlendirilmiş. 19 Şubat 1807 de İngiliz Donanması boğazı geçince de idam edilmiş. Biz buna Osmanlı Usulü Demokrasi diyoruz. Bizimkinden hallice. 

    Bu da tabyanın genel görünüşü. 18 Mart 1915 de İtilaf Devletlerinin en güçlü deniz saldırısında topların menzili yetmediği için kullanılamamış. 

    İlk resim topların dönme raylarını, ikinci resimdeki kanal ise tepeden gelen suları toplayıp direk deniz gönderiyor. Barutun ıslanmaması için. 

    KİLİTBAHİR KALESİ

    Güney cephelerinin son noktası Kilitbahir kalesi olacak. Aslında en güçlü deniz saldırısının olduğu 18 Martta dahi bu Kaleye pek iş düşmemiş. Batıklara bakıldığında boğazın bu noktasına kadar yalnız 3 geminin ulaşabildiği anlaşılıyor. Saphir, Mariotte ve HMS L7. 

    Fatih Sultan Mehmedin emriyle 1463-1465 yılları arasında Çanakkale Boğazının bu en dar bölgesine karşılıklı iki kale yapılıyor. Anadolu Yakasına Sultaniye kalesi ve Rumeli tarafına Kilid-ül Bahir yani deniz kilidi. Kalenin dış surlar arasında kalan ana yapısı üstten yonca yaprağı şeklinde. Soldaki kule ise 1561 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın kalenin büyütülmesi talimatı ile yapılmış ve sarı kule diye biliniyor. 

    Kale sularının içinde bazı heykellerle dönem canlandirilmaya çalışılmış ancak pek başarılı bulmadım açıkçası. Ama ana kule içinde çelik konstrüksyon olarak oluşturulmuş 6 kattaki bilgiler ve balmumu heykeller oldukça başarılı idi.

    Balmumu heykel Piri reis, çalışıyor ve Osmanlının o nadir bulunan kellesini alacağını henüz bilmiyor. İkinci fotoğrafta ise sarı kulenin içindeki harita. Çok hoş ama orijinal mi bilemedim.

    Ve son olarak kilit, bahir ve kalesi

    ÇANAKKALE DESTANI TANITIM MERKEZİ

    Güney cephelerini cumartesi günü gezmistim. Hafta sonu nedeniyle çok kalabalık idi ve kendimi o savaşın içinde olanların yerine koyabileceğim sessizliği yakalayamadım. Bu nedenle kuzey cephelerini pazartesi gezmeyi yeğledim. Denizden başarılı olamayan ve 18 Mart 1915 de kesin bir hayal kırıklığına uğrayan itilaf devletleri bu kez de kara savaşı için çıkartma kararı verirler.

    Çanakkale Kara Savaşları belkide göğüs göğüse yapılmasına rağmen karşılıklı centilmenlik de içeren Dünya’daki tek muharebe örneğidir.

    Ben bu savaşı biraz da sağ sol çatışması olarak görmüşümdür. Bir tarafta sağ yani emperyalist güçler ve onların kandırdığı sömürgelerden gelen bıyığı terlememiş gençler. Diğer tarafta ise sol deneyimli subaylar ile özgürlük için mücadele eden ve düşmana kıyasla daha aydın gençler. Aydın diyorum çünkü Galatasaray, İstanbul Erkek, Pertevniyal, Abdurrahmanpaşa gibi dönemin önemli liselerinin öğrencilerinin neredeyse tamamı cephelere koşmuş ve o dönem hiç mezun vermemiş.

    Kuzey cephelerine yeni açılan bir tanıtım merkezi var. Sergilenen materyal ve belgeler çok değerli ancak çok dağınık ve uygun yönlendirmeler olmadığı için olayı bir bütün olarak verebilmekten uzak. Yine de görülmesi gerekir. Ama merkezde benzerleri bulunan resimdeki afişle ilgili bir kaç laf etmek isterim. Çok şey anlatan bir afiş. İngiltere bu ve sergilenen benzeri afişlerle Avustralya ve Yeni Zelanda’dan asker toplamış. Sanki tatile gönderir gibi ölüme göndermiş çocukları istila etmek istediği ülkenin üzerine. Toprağını özgürlüğünü savunan Mehmetçiğin gözünü budaktan sakınmayıp canı pahasına savunacağını bile bile.

    ARI BURNU-ANZAK KOYU

    Kara harekatı 25 Nisan 1915 Tarihinde iki ana noktaya çıkartma ile başlar. Seddülbahir’e İngiliz ve Fransızlar çıkarken, Anzaklar Arı Burnuna çıkarlar. Seddülbahir’de 5 hazirana kadar olan süreçte ağır kayıplara mal olan bazı ilerlemeler kaydedilse de, Arı burnunda çok dik olan arazi ve güçlü savunma ile Anzak kuvvetleri içeriye ancak 1 km sızabilir. Bu harekatın temel hedefi iki çıkartma kuvvetlerinin yarımadanın iki bölgesine de hakim Alçıtepe’de birleşmesidir ki, bu hedefe çok uzak kalırlar. Ben önce sahilden ikinci ve son çıkartmanın yapıldığı Suvla koyuna kadar gideceğim. Daha sonra ise yamaçlarda Mustafa Kemal komutasındaki 57. Alayın mucizeler yarattığı yerleri gezeceğim.

    Savaşın önemli aşamalarının yaşandığı yerlere İngilizce /Türkçe yaklaşık 5 metreye 3 metre büyüklüğünde yazıtlar konmuş. İyi de olmuş. Lakin özellikle ışığın ters geldiği yerlerde okunması çok zor. Bu şikayetimi yetkili yerlere bildirdim. Arı burnunda Atatürk’ün aşağıdaki muhteşem söylemi yazıyor:

    “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar. Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

    Liderlik budur, insanlık budur.

    Arı burnundaki Anzak mezarlığında bu çınarın altındaki bir mezarın başına oturuyor, gözlerimi kapatıp onu dinliyorum
    “Adım Eithan, Yeni Zelandalıyım. 19 yaşındayım. Bir gün köyden Queenstown’a indiğimde gördüm o afişi. O an karar verdim gitmeye. Eve gittiğimde annem karşı çıksa da babam bunun onurlu bir şey olduğunu ve benim ile gurur duyduğunu söyledi. Yaklaşık 1,5 ay sonra bir akşam Limni adasından gemiye bindim. Sabaha karşı 20-25 kişilik bir botla sahile hareket ettik. Yarımız daha sahile varmadan vuruldu. Komutanın kazın emrini hatırlıyorum. Bu çınarın hemen arkasında idim. Ama o zamanlar beni gizleyecek kadar büyük değildi. Yaklaşık yarım metrelik bir çukur kazdım. Önümde üç ceset kum torbası gibi duruyordu. Yüzü bana dönük olanla dün akşam sigara içmiştim. Her taraftan kurşunlar yağıyordu. Ben daha bir tek kurşun dahi atamamıştım. Üç saat kımıldamadan durdum. Sonra sanki bana seslenildiğini duyar gibi oldum. Üniformamı çıkarttım. Beyaz atletimi çıkartıp silahın süngüsüne takıp ellerimi kaldırarak ayağa kalktım. O an sağ omzumda ve böğrüme de bir yanma hissettim. Her yanım kan, annemin gözleri yaşlı, babamın içini kemiren bir gurur. İşte benim kısa hayatım ve uzun ölümüm.”

    Sahil şeridinde gittiğinizde ağırlıklı olarak Anzak mezarlıkları var. Bu sahil yaklaşık 100.000 kişiye mezar olmuş. Bu mezarlıklarda biri Shell Green Mezarlığı. Shell Green, Arıburnu bölgesinin en güneyinde denize doğru uzanan meyilli ve geniş bir arazi. Adını Türkler tarafından sık sık mermi (shell) yağmuruna tutulmasından alıyor. Bu mezarlıkta 1 İngiliz ve 408 Avustralyalı yatıyor. İngiliz komutanları olmalı. Yaş ortalaması 20’nin altında.

    Şu anda son çıkarmanın yapıldığı Suvla Koyuna bakan Büyük Kemikli burnundayım. Arıburnu ve Seddülbahir çıkartmaları sonrası ilerleme kaydedemeyen itilaf kuvvetleri hem arazinin daha uygun olması hem de bölgenin İstanbul ile bağlantısını kesmek amacı ile buraya 6 Ağustos 1915 tarihinde 4 tabur askerle çıkarma yapıyor. İlk çıkarma sırasında çok fazla kayıp veren itilaf kuvvetleri bu çıkarmada hiç kayıp vermiyor. İkinci pano Büyük Kemikli Yazıtı.

    57. PİYADE ALAYI VE CONKBAYIRI

    Yarbay Mustafa Kemal komutasında özellikle Suvla Çıkarması sonrasında mucizeler yaratan alay. Ölümüne savaşan lakin gerektiğinde yaralı düşmanını kucağında taşıyan Mehmetçikler. Bu anıtla başlamak istedim 57. Piyade alayının şimdikilerle kıyaslandığında çok mert kalan savaşı anısına.

    Conkbayırı’na ilerlerken karşıma çıkan Lone Pine Mezarlığı ve Avustralya Anıtı işgal döneminde yapılmış ve adını bölgede savaş sırasında bu tepede tek olarak duran bir çam ağacından alıyor.

    Gazi’nin bu unvanı aldığı yani şarapnel parçasının önünde duran saatin bir ülkenin kaderini belirlediği yerde Ata’nın çıkarma yapılan bölgeyi incelerken çekilen o meşhur fotoğrafının çekildiği an ölümsüzleştirilmiş. Conkbayırı’na geliyorum. Buranın önemi Anzak Güçleri ile 57.Alayın en yakın (25 metre) tam anlamıyla göğüs göğüse savaştığı yer olması.

    Ata’nın geriye kaçmakta olan askerleri durdurup neden kaçıyorsun diye sorması, cephanelik bitti cevabı üzerine cephaneniz bittiyse süngünüz var, süngü takıp yere yatın demesi çınlıyor kulağımda. Daha sonra bir söyleşisinde bizimkiler süngü takıp yere yatınca onlarda yere yattı. O an 261 rakımlı tepeyi vermeyeceğimizi anladım demiştir. İkinci fotoğraftaki Conkbayırı’ndaki siperler. Bu siperlerdeki askerlere o düşmanın o sırada hiç beklemediği taarruz emrini şu sözlerle vermiştir Ata;

    Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.

    İnsan bu sözlerin kendisine söylendiğini düşünüyor ister istemez. Bir de bu emri veren O Kumandan’ın, emrindeki tüm Mehmetcikleri canı kadar seven O Kumandan’ın bu emri verirken çektiği acıyı elbette.

    İtilaf kuvvetleri 9 Ocak 1916 tarihinde yarımadadan çekildiler.

    Tilkiler sıcaktan su için yollara çıkmış. Anafartalar savaşlarının Ağustos ayında olduğunu bildiğim için bunu söylemekten utanıyorum ama bende gezecek takat kalmadı. Gezemediğim, gezip anlatamadığım yerler mutlaka var. ama her TC vatandaşı gelip bu havayı koklamalı zaten.

  • Uzun bir süre sonra bacaklarıma güvendim ve Truva’yı 25 yıl sonra tekrar gezmeye karar verdim. Hemen şunu ifade etmeliyim ki şu meşhur savaşın burada olup olmadığı hatta olup olmadığı bile kesinlik kazanmamıştır. Gerek saha düzenlemelerini ve gerekse yakınına kurulan ve sahadan çıkanların sergilendiği müzeyi fevkaladenin fevkinde buldum.

    Truva denilince ilk akla gelen Homeros’un İlyada’sında bahsi geçen Truva savaşı ve o savaşın en önemli simgesi Truva atıdır. Dev ahşap bir atın içinde kaleye giren askerlerin kentin ele geçirilmesinde önemli rol aldığı düşünülür. Yani şöyle düşünün; yobaz ve faşist askerlerden oluşan bir gurup demokrasinin içine saklanıp laik cumhuriyete sızarak onu ele geçiriyor. Truva’yı önemli kılan özellik MÖ 3.000- MS.500 yılları arasında 3500 yıl boyunca zaman zaman kesintiye uğrasa da 10 ayrı medeniyeti misafir eden bir yerleşim olması.

    MÖ 3000-2000 yılları arası ilk 3 katmanında Truva Denizsel bir kent merkezidir yani ağırlıklı deniz ürünleri ile beslenen bir kent.. Aynı zamanda deniz yoluyla uzak diyarlar ile ticaret de yaparlar. 90 metre çap ile başlayan büyüklüğü bu dönemin sonunda 9.000 m2 ye ulaşır ve büyük bir yangınla sona erer. Bu yangının izlerini hala görmek mümkün. İlk fotoğrafta 2. ve 3 katmanı işaretlenmiş olarak ve ikincide ise 2. katmanın “megaron” denilen tek odalı evlerinin temellerini görebilirsiniz.

    Koruma altına alınan bu bölge 3. katmanın sonundaki büyük yangının izlerini taşıyor.

    MÖ 2000-1700 yılları arasındaki 4. ve 5. katmanlarda deniz ticaretinin azalması ile diğer Anadolu kentleri ile ilişkiler artmıştır. Bu nedenle bu dönem Anadolu Karakterli kent kültürü olarak adlandırılır. Bu dönemde de en az 7 büyük yangın çıkmış ve sonuncusu bu döneminde sonunu getirmiştir. Bu dönemde kale surları 18.000 m2 alanı çevrelemektedir.

    İlk fotoda 4 ve 5. katman kale surları ve kale giriş kapısı ve ikincide ise buranın 4000 yıl önceki hali.

    MÖ 1700-1200 yılları arasındaki 6. ve 7. katmanda ise zenginliği ve anıtsal yapıları ile kent altın çağını yaşamıştır. Bu dönemde kent yüksek ķültürlü bir kenttir. 200 x 300 m lik surlarla çevrili 60.000 m2 lik alanı ile 100 km lik çevrede en büyük yerleşimdir artık. 6 katman büyük bir depremle sonlanır. 7 katmanın sonunda o katmanda bulunan yangın izleri ve ok uçlarının yoğunluğu savaş ve talana işaret etmektedir ki bu savaş büyük bir ihtimalle meşhur Truva savaşıdır. Daha sonra kent 500 yıllık bir sessizlik dönemi geçirir. Resimde 7. katmanda bulunan ve Luwi mührü olarak bilinen mühür var. Bu mühür MÖ 1130 yılına tarihlenmektedir ve tunç çağının bilinen en eski yazılı belgesidir. 

    Troya krallarindan birinin kızı olan Poyksena’nın kurban edilişini tasfir eden bu kabartma nedeniyle onun adıyla anılan bu lahitin içinden 40 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir erkek ceseti çıkmış. Tahminim o ki olsa olsa lahti kırıp içine giren definecinin arkadaşının keleğidir. 

    Lahit kabartmaları gerçekten çok iyi imiş. 

    MÖ 700-85 yılları arasında bu kez yunanlılar tarafından inşa edilen şekliyle 8. Katman oluşur. Dönemin en önemli anıtsal yapısı Athena tapınağıdır. Bu dönem ise Romalıların istilası ile sonlanır. Aşağıdaki fotoğraflarda bu döneme ait Knidoslu Afrodit heykelini ve Athena tapınağının tavan süslemeleri var. .

    MÖ 85-MS 500 yılları arasında Roma kenti olarak 9. Katman oluşur. Şu anda en net görebileceğiniz yapılar da bu döneme aittir. Athena tapınağı metop kabartmaları ile ünlenir. Klasik roma kentlerinde bulunan tüm anıtsal yapıların olduğu bir kenttir artık. Peşpeşe iki deprem bu dönemin sonunu getirir. Fotoğrafta döneme ait odeon ve bir kabartma ve bir kuyu.

    700 yıllık bir suskunluğun ardından son katman olan 10. katman MS 1200 de bu kez Bizans yerleşimi ile başlar ve bu dönem de 300 yıl sonra Osmanlıların bölgeyi ele geçirmesi ile biter. Osmanlı döneminde herhangi bir yerleşim söz konusu olmaz. Yazıyı o dönem surlarının dıştan ve içten görüntüleri ile bitirelim.

    Müzzesini mutlaka gezin. Bir hayli modern bir müze. Uğramazsanız kızarım.

  • Datça’dan demir alıp yelkenle Simi’ye 3 saatte vardık. Tekne ile pasaport ve gümrük işlerini eğer orada bir aracı ile yapmazsanız oldukça fazla zaman alıyor. Bir hayli de masraflı açıkçası. Ayrıca Tilos ve Nisiros’ta gümrük olmadığından çıkış için tekrar Simi’ye gelmemiz gerektiğini de öğrendik. Böylelikle ilk dersimizi almış olduk. Adaları gezmek için oldukça sıkı bir ulaşım ağı olan Yunan Ada hatları Vapurlarını 🙂  kullanmak çok daha akıllıca bence.

    Simi 12 adalar zincirindeki adalardan biri. Osmanlı döneminde adanın adı Sömbeki olarak geçer. Bu ismi adada üretilen ve sünger avcılığında kullanılan sağlamlığı ve hızı ile ün salmış Sümbek adı verilen gemilerden gelmekteymiş.

    Bu fotoda Portofino gibi olmuş.

    Adanın varlığına ilk olarak Homeros’un İlyada’sında rastlıyoruz. MÖ 411 yılının ocak ayında Sparta gemilerinin Atina gemi filosunu yendiği Simi savaşının bu ada açıklarında yapıldığı antik çağ tarihçileri tarafından kayda alınmış. Ada Roma ve Bizans imparatorluklarından sonra 1373’de Rodos şövalyeleri tarafından fethedilmiş. Sonra 1522 de Osmanlı, 1912 de İtalya ve 1948 de Yunanistan.

    Nüfusu 2.500 civarında olan adanın tek yerleşim yeri olan kasabada oldukça renkli görüntüler var. Adeta legodan yapılmış gibi. Şuraya iki tane de gece fotosu koyayım.

    Sezon dışı olduğu için kasaba pek hareketli değildi, hatta statikti.

    Tek hareketli olan sallanan teknelerdi. Biz bu durumu avantaja çevirip sezonda üzerine minderler atılıp içkiler içilen tıklım tıklım olan bu mavi boyalı merdivenlere sere serpe yayıldık.

    Gün deniz günümüz Kahvaltıdan sonra adanın doğusundan güneyine inmeye başladık. Bir saat içinde ilk durak Saint George koyu. Deniz muhteşem. Üç yanın dik yamacla çevrili karadan ulaşmanın oldukça güç olduğu bir koy. Sezonu Açtım haliyle.

    Daha sonra Symi’nin güneyindeki Osmanlının Harami Ada dedigi Seskli adacığını geçip Manoramitis Manastırının bulundugu koya gidip geceyi alargada geçirmeyi planladık. Seskli ile adanın arasından geçerken hava ve deniz durumu bizi kaygılandırdı ama koyda manastıra karşı yemek bizi keyiflendirdi.

    Manastir düşündüğümün çok daha ötesi büyüklükteydi. Symi adası 13 kilise ve onlarca şapeli ile dinin oldukça önde olduğu bir ada. Bunların bir kısmı da Roma döneminden. Ben bu safsatayı kafamdan atıp şahane günbatımının kızıllığına cevirdim yüzumü.

    Sabah rüzgar haritaları bize planınızı değiştirin dedi. Biz de Simi’den çıkış yaptık ve kalan süreyi Bencik koyunun şahane sularında geçirdik. Bu arada koy girişindeki Minik Dişlice adasını çok sevdim. Tam dişime göre. 

  • Genişliği 6-7 metre uzunluğu 30-40 metre olan bir çıkmaz sokak. Ebe Zeynep Sokağı. Şimdilerde araba park alanı olmuş bu sokak bir zamanlar bir kaç neslin oyun alanı idi. Aralık derdik. Babam bu sokakta oynarken dedem sokağın başına tükürür bu kuruyunca oyunu bırak dükkana gel dermiş. İkinci Dünya savaşı yıllarından bahsediyorum. Bizim çocukluğumuza kadar yani elli yıl sokaktaki çocuk sesleri hiç susmadı.

    Benim çocukluğumun aralık kadrosu şöyle idi. Ağır Abiler, Ömer Yağız’ın en küçüğü Suat, Fırıncı Topal Amcanın oğlu Kadir Kara ve İhsan Ercankal. Nadiren oyunlara katılırlardı. Bıyıklar terlemiş, hormonlar hareketlenmişti. Kim koşacak topun peşinden. Bir yaş bile çok farkederdi o yaşlarda. 30 yaşındakileri yaşlı, 40 yaşındakileri ahı gitmiş vahı kalmış, 50 yaşındakileri bir ayağı çukurda sanırdık. Ana kadro ben, Koca Ziraatci Mehmet Amcanın Hikmet, Yine Ziraatçi Erdoğan Amcanın Mehmet, Ayakkabıcı Cemal Amcanın Aydın ve Kadir Kaptanın kardeşi Orhan Kara idi. Erdemir Örüklü, Nevzat Ersoy, Tansel Özlü, Nevzat Hocanın oğlu Engin ve Meyhaneci Hasan’ın oğlu Aziz de kadroda yer bulurdu. Kadro sıkıntısı olduğunda da daha ufak olanlar dolgu malzemesi olarak kullanılırdı.

    Ağırlıklı olarak futbol oynanırdı. Zaman zaman mors veya baş versiyonları ile misket veya met dediğimiz çelik çomak, nadiren de yakan top, istop veya dokuz taş. Koşu ve okçuluk gibi olimpik sporlara merak sandığımız dönemlerde olmuştu elbette.

    En sadık seyircimiz hemen hemen hepimizin ebesi olan Hanife Hanım teyzemizin kocası Hasan Amca idi. Sokağa bakan camın arkasından kafasını uzatarak bize doğru bakardı. O sırada bizi mi yoksa boyranaltında çektiği denk kayıklarını mı görürdü orasını bilmem.

    En büyük hasmımız ise Emekli Albay Nuri Bey idi. İleri derecede parkinsondu. Bazen sessizce evinin sokağa bakan kapısından elinde bastonuyla fırlar, vurmaya çalışır, bazen yukarıdan üzerimize su döker, bazende koca kafalı çocuklar, osurmukçu çocuklar diye bas bas bağırırdı pencereden. Ben de şimdi sözlerini hatırlamadığım ama onun için yazdığım bir şiir okurdum ona aşağıdan.Tabi o zamanlar bize inat yapıyor sanırdık ama yıllar sonra hepimiz “başı kaldırmamak” deyiminin anlamını keşfettik.

    Soğangöz’ün Mehmet Amca sokağa girince herkes sus pus olur, o bahçe kapısından girene kadar hareket bile etmezdi. Sert adamdı velhasıl. Bahçesine top kaçınca almaya bile çalışmazdık, oyunu bitirir dağılırdık. Bir de o kocaman camlarına hergün defalarca top çarpan iki dükkan vardı. Biri adını bilmediğim yorgancı amca diğeri Kuaför Semiha abla. İkisi de kıyımsızdı. Eğer top camlarına çok sert geldi ise topu alıp biraz söylenirler, sonra geri verirlerdi biraz dikkat edin diye. Sevgili ebemiz Hanife anamız ise birinin ağzından kötü bir laf çıkarsa müdahale ederdi yalnızca, ha bir de Cuma sela okununca hadi oyunu bırakın camiye gidin derdi.

    Büyüklerin hepsi göçtü gitti. Nur içinde yatsınlar. Biz toz toprak içinde sokaklarda koşuşturan son mutlu çocuklardık belki de.

    Astronot Niyazi,
    Arnavut Niyazi,
    Nanemolla Niyazi,
    Mızmız Niyazi,
    Solak Niyazi,
    Domdom Niyazi,
    Niyaziler…

    Gelin 50 yıl öncesinin aralığına. Jübile yapacağız. 

  • Dün Dünya Kanser Günü idi. Bunu bir slogan yerine 10 yıldır bunu yaşayan biri olarak farkındalık yaratacak bir şeyler yazmak istedim. Bir gün bir şikayetiniz ile ilgili veya yalnızca kontrol amaçlı olarak doktora gittiğinizde oluşan şüpheler sonunda yapılan tetkiklerle bu kulübe üye olabilirsiniz. İlk şokun etkisiyle asla şu üç şeyi aklınızdan geçirmeyin:

    1. Neden benim başıma geldi sorusu. Hemen cevaplayalım. İlk sebep genetik kotlarınız. “Neden benim genetik kotlarım böyle” ise “Neden Dünya’ya geldim” sorusu ile eşdeğerdir ve sizi bir paradoksun içine sokacaktır. 🔴YAPMAYIN. Elbette sigara, beslenme alışkanlıklarınız, gıdalarla aldığınız bir takım kimyasallar, soluduğumuz havanın kalitesi hatta dünya görüşünüz, yaşam felsefeniz gibi onlarca farklı cevap da verilebilir bu soruya. Ama bu psikolojiden kurtulmanın en iyi yolu tamam sizden alalım da söyleyin etrafınızda sevdiğiniz dost ve akrabalarınızdan hangisine verelime cevap vermenizdir.
    2. İkinci tehlike genelde keşkelerdir. Geçmişte yaptıklarınızla ilgili pişmanlıklar sizi daha çok karamsarlığa sürükleyecektir. 🔴YAPMAYIN, Böyle bir durumda kendi seçimlerinizden oluşan geçmişinizi inkar kendinizi inkar anlamındadır ve bu süreç geçmişten çok geleceğinize, hastalığınızı bilmeden önceki beklentilerinize, planlamalarınıza ve her şeyden çok da hayallerinize odaklanmanız gereken bir süreçtir.
    3. Teslim olmak. Bu asla ama asla yapılmaması gereken bir eylemdir. Hep bunun geçici olduğuna odaklanmalı, hayatınıza elinizden geldiği kadar eskisi gibi devam etmeye çalışmalısınız. Şu sıralar sıkça kullanılan bir deyimle ifade etmek gerekirse UMUT HAKKI‘nızı hep diri tutmalısınız.

    Teşhis konulduktan sonra yalnızca 1. Evre olması halinde ilaç kullanımı, radyoterapi veya bir operasyonla tedavi süreci başlayacaktır. Kanser tipine bağlı olarak bu kısa süreli tedavi akabinde önce üç sonra altı ay ve son olarak da yıllık kontrollerle işi atlatmanız ihtimali yüksektir. Bu durumda genellikle 5 yıl sonra bu süreci unutmaya bile başlayabilirsiniz. 🔴YAPMAYIN, En azından ilk teşhis konduğundaki keşkelerinizi gözden geçirin ve kontrollerinizi asla ihmal etmeyin.

    Eğer 2.veya 3. evreyseniz en azından bir seri kemoterapi işin olmazsa olmazı. Benim durumum operasyon sırasında başka bir organda farklı bir kanserin tespiti ve civar lenflere de yayılmış olması nedeniyle hemen ağır bir kemoterapi süreci başladı.

    ❗❗❗Bu aşamada Gen analizi yaptırmanız ilerde yapılacak tedavileri için çok önemli

    Bu evrede olmanın anlamı hayatınızın tamamında en iyi ihtimalle kontrolleri sürdürmeniz gerektiğidir. Bu noktada Kemoterapi ile ilgili bir kaç şey söylemekte fayda var. Kemoterapi kişiye bağlı olarak saç dökülmesi, deri döküntüler, ishal, kabız, kan değerlerinin düşmesi, halsizlik, iştahsızlık (koku ve tat değişimi nedeniyle) gibi yan etkilere sebep olacaktır. Bunlarla yaşama tutunabilmek için başetmeniz gerektiğini asla unutmayın ve yan etkilere tedavi bitene kadar moralinizi bozmadan direnin

    ❗❗❗Bu süreçte kilo kaybı olmaması için zorlanarak da olsa beslenmenize dikkat etmeniz çok önemli. Tedavi bittikten sonra yine kontrol süreci başlayacaktır.

    Kontrol sürecinde yıllar sonra bile 4. Evreye geçtiğinize dair bulgular ortaya çıkabilir. Yani hastalık başka bir organa metastaz yapmış olabilir. Şurası bir gerçektir ki 4. Evre bir kanser hastası her zaman 4. Evre bir kanser hastasıdır. Ancak özellikle günümüzün oldukça gelişmiş tedavi yöntemleri ile hala herşey bitmiş değildir ve daha yıllarca yaşamanız ihmal dahilindedir. Bu noktada artık size tanrı misafiri olarak gelen bu konuğun hep sizde kalacağı kesindir. Birlikte yaşamanız gerektiğiniz için onu artık düşman olarak görmenizin bir faydası yoktur. Bundan sonraki yürüyüşünüz birlikte olacaktır. Bir o öne geçecektir bir siz ama asla birbirinizden uzaklaşmadan ikinizi de kazanamayacağı bir yarışı sürdürmek zorındasınızdır. Benim yaygın kemik metastazı ile 4. Evreye geçmemin üzerinden tam 8 yıl geçti.

    Bu süreç insan, doğa sevginiz ve yaşam sevinciniz ile ilgili bir imtihandır. Bu noktada önemli bir tavsiyede bulunmak zorundayım.

    ❗❗❗Sağlık sigortası. Evet bu maddi olarak şu an sizi zorlayabilir ama otomobilinizin kaskosunu da yapmayıverin mesela ama mutlaka bütçenize uygun bir poliçeniz olsun. Dünya’daki tedavi gelişmelerine ulaşabilmek ve zaten zorlu olan bu süreçte oldukça pahalıı olan tedavileri alabilmek için bu önemli.

    Son olarak söyleyeceğim şey şu; geçirdiğim 3 farklı kanser, 3 metastaz, aldığım yaklaşık 150 immünoterapi, 60 Kemoterapi, 60 radyoterapi, 20 Akıllı ilaç tedavisi ve 30 defa MR veya PET sonuçlarını bekleme stresine rağmen, yalnızca bir akşam güneşin batışını bir kadeh şarap veya bir tek rakı eşliğinde izlemek bile tüm çekilenler değiyor ve kendimi şanslı ve kazanmış hissetmeme sebep oluyor.

    ❗❗❗NOT: Lütfen geçmiş olsun benzeri yorum yapmayalım. Dedim ya 4. Evre kanser hastası her zaman 4. Evre kanser hastasıdır. Geçmez yani😀

  • Kitabın yazarı Vala Nurettin. 1901 yılında Beyrut’ta doğmuş. Babası Beyrut Valisi Nurettin Bey. Galatasaray Lisesinin orta bölümünü tamamladıktan sonra – ki Nazım Hikmet ile bu okulun hazırlık sınıfında tanışmış- 1916 yılında Bankacılık öğrenmek için 2 yıllığına Avusturya’ya gidiyor. Döndükten sonra Maliye bakanlığında çalışsa da bu işi sevmiyor. Yayıncılık işine giriyor. 1 Ocak 1921 de Nazım Hikmet ile birlikte kaçak olarak Anadolu’ya geçmek üzere İnebolu’ya gidiyorlar. Anadolu’da Bolu’ya Fransızca öğretmeni olarak atanıyorlar. Aslında bu bir nevi sürgün. Çünkü İstanbul’daki gençleri milli mücadeleye çağıran uzun bir şiir Matbuat Müdür Muhittin Bey tarafından 10 bin adet bastırılıp dağıtılınca o kadar büyük bir etki yaratıyor ki , Ankara herkesin Ankara’ya geleceği ve izdiham oluşacağı kaygısıyla bu iki kafadarı Maarif Vekaletine devredip Bolu’ya göndermekte buluyorlar çareyi. Orada da mutlu olmayıp iyi bir eğitim görmek için 1921 sonunda Moskova’da alıyorlar soluğu. 1926 yılında yurda dönüp roman, hikaye, fıkra yazarlığı ve çevirmenlik yapıyor. 1967 yılında İstanbul’da vefat ediyor.

    Nazım’la yaşadıklarını anlattığı bu kitabın 180 sayfalık bölümü “Meydan” dergisinde tefrika ediliyor. Ölümünden sonra vasiyeti üzerine eşi tarafından kitap olarak yayınlanıyor. Kitabın 57-81 sayfaları arasında Nazım’ın Dünya görüşünü önemli ölçüde etkileyen İnebolu’da geçirdikleri günleri anlatıyor.

    Va-Nu (yazılarında kullandığı isim) kısmını onun çok hoşuma giden ve uzun yıllarını beraber geçirdiği iki Türk şairi ile ilgili değerlendirmesi ile bitireyim.

    Hayatı tren yolculuğu farz ediniz. Kompartımanda birçok insan oturuyor Kiminin sırtı lokomotife dönük. Geçilmiş yerleri seyreder dururlar. Bunlar, doğuştan gericilerdir. Hep eski zamanla uğraşırlar. Bunlar, doğuştan gericilerdir. Hep eski zamanla uğraşırlar. Mesela şair Yahya Kemal’i örnek gösterebilirim. Hatta bana bir gün demişti ki:

    Ömrümüz hatıralardan ibarettir. Ömrü ileriye doğru uzatmak pek elimizde olmadığına göre, kendimizi geçmişe verip uzun yaşamalıyız. Benim tarihle uğraşmam işte asıl bu sebepledir.

    Tren yolcularından kiminin yüzü ise, lokomotife dönüktür. Böyleleri ilericidirler. Hele pencerenin yanında oturup başını yaslayan adam, yalnız ve yalnız ileriyi görebilir. Nâzım’ı da ruh yapısı bakımından bu sonuncu tip hayat yolcularından saymakta isabet vardır. Gözleri varılacak yönde bir şeyler umduğu, beklediği ve hayalinde kavuşma sahneleri yaşadığı için, pencereden geriye doğru kayan ve kaymış bulunan manzaraları şaşılacak şekilde umursamıyor; hemen unutuyordu

    Hemen söyleyeyim ben bir gözümle uzun yaşamak için tarihe bir gözümle de hayaller için lokomotife bakanlardanım. Bu aralar Hibrit moda.

    İnebolu’da geçirdikleri günlerle ilgili kısma onların İnebolu’da çektirdikleri ve AI ile restore edilen tek fotoğrafları ile başlayalım. 1 Ocak 1921 tarihinde Sirkeci iskelesinden Yeni Dünya Vapuru ile Vala Nurettin, ve ünlü hececi şairler Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya ile birlikte İnebolu’ya hareket ederler. İnebolu’nun çok kalabalık ve hareketli olduğu yıllar. Milli mücadele için buraya gelenler Ankara’dan gelecek izin doğrultusunda Anadolu’nun içlerine geçiş yapabilmektedir. İzin birazda Nazımın dayısı Ali Fuat Paşa nedeniyle olsa gerek yalnız Nazım ve Vala’ya çıkar.

    Birlikte geçirdikleri günlerin akşamında İnebolu Gençler Mahfiline gider ve vatan sevgisi içeren şiirle okurlar. Yukarıda belirttiğim baskısı yapılan şiir de belki bu günlerde yazılmaya başlar. O günlerde İnebolu’da bulunan “Spartakistler” denen 1. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da Marksistler tarafından kurulan bir muhalif gurupla tanışırlar. Bu gurup başta daha sonra CHP’den Milletvekili olan Ahi Evren (Sadık Ahi)olmak üzere bambaşka bir dünya görüşü olan bu guruptan çok etkilenirler ve belki de bu Nazım Hikmetin ilerleyen yaşlardaki düşün dünyasında önemli izler bırakır. 1929 da yazdığı “Yürüyen Adam” şiiri Ahi Evren’in özümsediği yürüyüşüne yansıttığı görüşleridir sanki

    Alnı yukarda
    kırmızı boyun atkısı rüzgârda,
    yürüyor.
    Yürüyor adım adım
    Yürüyor ağır ağır
    yürüyor…  

    Rüzgâr deniz gibi köpürüyor
    esiyor deniz rüzgâr gibi.
    Akıyor iki yandan ışıklar
    düşen yıldızlar gibi.  

    Sesler geliyor derinden
    kalbin uzak sahillerinden:
    -Nereye gidiyorsun yavrum benim nereye?
    Dön sevgilim,
    dön kardeşim,
    dön evimin erkeği, dön geriye..  

    Yürüyor o
    ıslıkla kızgın bir ölüm marşı çalarak.
    Yürüyor o
    gövdesi bir gemi gibi yükselerek, alçalarak.
    Yürüyor adım adım
    Yürüyor ağır ağır
    yürüyor…  

    Kim bilir
    belki bir daha sokmayacak parmaklarını
    dizi dibinde dikiş diken kardeşinin sarı saçlarına,
    ve belki bir daha altında yatıp
    güneşe giden yeşil bir yola bakar gibi bakmayacak
    gürgen ağaçlarına…  

    Yürüyor o, yürüyor.
    Açık geniş adımlarla arşınlıyor yolları.
    Ağır iki balyoz gibi sallanıyor kolları.
    Kıllı göğsü bir kalkan gibi kabarık..  

    İşitmiyor artık
    hep ayni tahta masanın başında akşamlayan
    hasta topal dostların
    kalbe karanfil ruhu gibi damlayan
    sözlerini  

    Çıplak
    iki bıçak
    gibi çekmiş yüzünde gözlerini
    yürüyor, düşmana doğru.
    Yürüyor adım adım.
    Yürüyor ağır ağır,
    yürüyor…

    28 Ocak 1921 de izni çıkması ve 100 lira harcırah gelmesinden sonra İnebolu’dan yün çorap, pantolon ve o güne kadar giydikleri fes yerine birer kalpak alarak zorlu kış şartlarına rağmen Vala Nurettin ile birlikte yola çıkarlar. Dağlara doğru yürürken biraz ad ilk defa gördükleri Anadolu’yu betimleyip “İnebolu” şiirini yazarlar:

    İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,
    Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu
    İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.
    Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

    Evleri birbirine giren şehri içinde
    Ufuklar genişledi önümüzde git gide;
    Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.
    Rüzgar esti denizin suları yol yol oldu.

    Yığılmıştı yollara yığınla yaprak;
    Yaprakların üstünde sendeleyip kayarak
    Dağın son kayasının dibine varabildik.
    Bu tepede bu kaya mağrur bir baş gibi dik!
    Çıkıp onun üstünden bakabilirsek eğer,
    Güzel İç Anadolu görünecekti bize.
    Bunu nakşetmek için bir anda kalbimize
    Son adımı atmadan gözümüzü kapadık.
    Gözümüz açılınca karşımızdaydı artık
    Sisli vadileriyle rüyalı Anadolu.

    Görüyorduk uzaktan dereye inen yolu;
    Sağ yanında bir çayır, solda çam ağaçları.
    O kadar yakın ki dağların yamaçları
    Dereye düşen bahar bir daha çıkamamış.  

    Yukarıda yeni kıyafetleri ile Kastamonu’da bir fotoğrafçıdan çektirdikleri resim var. 9 günlük bir yürüyüşün sonunda Ankara’ya varırlar.

    Onların İnebolu’daki bir günlük hayatlarını gözümüzde canlandıralım, üstelik Nazım’ın yaş gününde.

    15.01.1921 günlerden Cumartesi. Oldukça soğuk bir kış günü. İnebolu’da Karadeniz Oteli’nin köhne bir odasında Nazım köy pazarı kurulduğu sokakta erkenden başlayan seslerle uyanmış, perdeyi aralayıp güneşin içeriye girmesine müsaade etmiş ve gözlerini kısarak dışarıya bakıyor. Anadolu’da olmanın heyecanı ile o günün 19. yaş günü olduğunu bile hatırlamıyor. Yandaki yatakta doğrulup gerinen can dostu Vala ve otelden çıkıp hemen karşıdaki karakola imza için girdiklerinde kimliğinde doğum tarihini gören genç bir zabit farkında o gümün Nazım’ın doğum günü olduğunun. Her gün yaptıkları yoklama imzası sonrası Vala ile birlikte denize tarafına yürüyorlar ve çeşmenin önündeki merdivenden aşağıya inip sol taraftaki fırından bir somun ekmek alıp şekerciden aldıkları helvayı ikiye böldükleri ekmeğin içine koyuyorlar ve yar başındaki balıkçı kahvesine çay içmeye gidiyorlar. Sonrasında Abaş tepeye çıkıp İnebolu’daki tek fotoğraflarını çektiriyor ve en tepedeki pelit ağacının dibinde Abaş baba türbesi şiirini yazıyorlar.

    Derdimizi duyunca onu salık verdiler;
    Bize onun yerini köylüler gösterdiler…
    Gösterip dediler ki ufuklarda coşunca fırtınaların kalbi,
    Annesinin boynuna sarılan çocuk gibi,
    Yolcusu gelmeyenler koynuna sokulurmuş,
    Abaş Baba her derde bir teselli bulurmuş…  

    Karanlık sularda boğulurken yolcular,
    Günahkar Karadeniz onun yerini arar,
    Eteğine sürürmüş inleyerek yüzünü.  

    Ziyaretine gittik onun bu cuma günü,
    Öyle azametli ki Abaş Baba Türbesi,
    Üstünde bir çatı yok, gökler onun kubbesi,
    Mehtap onun kandili, yıldızlar onun mumu,
    Tepede bu mezar cennete bir kapı mı?
    Derdimize teselli buluruz diye belki,
    Dikenli dallarına biz de iplik bağladık,
    Biz de köylüler gibi huzurunda ağladık.

    Ardından tepeden inip köy pazarına uğruyorlar. Nazım etrafındaki her şeyi, gördüğü her suratı dikkatle inceliyor, her kahkahaya, her hıçkırığa, her cıvıltıya dönüp bakıyor. Hepsini özenle beyninin bir köşesine yerleştiriyor, çıkartıp koymak için daha sonra yazacağı binlerce dizenin en uygun yerindeki kafiyesine. Biraz elma, armut biraz da nar alıyorlar, en iyisinden en ucuzundan değil de, en çok ihtiyacı olduğunu düşündüklerinden. Akşamüstü İnebolu Gençler Mahfilinde gece yarısına kadar sürecek bir münazaranın içinde buluyorlar kendilerini. Gün bitmeden hemen önce kırmızı kaşkollu bir adam konuşmasının tam sonuna gelmişken Vala’dan aldığı tüyo ile kendini dikkat ve hayranlıkla dinleyen Nazım’a dönüp bağırıyor “İyi ki doğdun Nazım” diye.

    İYİ Kİ DOĞDUN NAZIM VE İYİ Kİ 124 YILDIR YAŞIYORSUN.

  • Hatırlarım koştuğunu Avara yamaçlarında,
    Beyaz kurdelesi var örgülü saçlarında,
    Ne de çabuk büyüdü bitti ortaokul, lise,
    Doktor olacak artık bitse üniversite.

    Altı yıl iyi koştu ve tıkandı finişte,
    Biz diploma beklerken, geldi doktor enişte.
    Yedi aralıkta evlendirdik bunları,
    Mutluluktan uçtular geçtiler bulutları.  

    Bulutların üstünde bir leyleğe çarptılar,
    Leyleğin Ağzındaki bebeciği kaptılar.
    Bebe artık bizimdi adına bıdık dendi,
    Bıdık gelmeden önce bohçasını gönderdi.

    Geçti günler geceler, bizim bıdık büyüdü,
    Annesiyle yürürken hep o önde yürüdü.
    Matematik zayıftı, ana baba doktordu,
    Sekizi biliyordu, dokuzu bilmiyordu.

    Yirmi ağustostu sıcak bir yaz günüydü,
    Benim ilk yeğenimin mutlu doğum günüydü.
    O gece ter ve sancı bebeciğe can verdi,
    Teri akıtan kişi hem Serap hem gerçekti..  

    Ufak dediler kıza anasından ağırdı,
    Doğunca ağlamadı, dayı diye bağırdı.
    Can verirken düşünmeye kalmamıştı ki fırsat,
    Yedi gün düşündüler vermek için uygun ad.

    Adını da koydular gülesin doya doya,
    Aramıza hoş geldin yeğenim minik Oya.  

  • NAZIM KAPTAN- 04.01.1921  

    Sis iyice dağılmış karayelden esince
    Hava yeni kararmış İskelle’yi aşınca.
    Altmışlık Nazım Kaptan çakmak çakmak gözleri,
    Dümeni sıkı tutmuş nasırlaşmış elleri.
    Ankara isteyince gönüllü nefer olmuş,
    Motoru Mebruke’yle Trabzon’dan demir almış.
    Son gözünü kırpalı tam elli saat olmuş,
    İnebolu feneriyle rahat bir nefes almış.

    Ara sıra gururla emanete bakıyor,
    Kırışıyor yüzündeki altmış yıllık çizgiler,
    anlamak zor, aklından ne geçiyor.
    Tekrarlıyor yüksek sesle
    Sekiz yüz elli sekiz tüfek Bin yüz sekiz kasatura
    Yedi yüz yirmi yedi sandık cephane.
    Sonra iki elini açıp kaldırıyor havaya,
    Birisi rahmet doksan üç harbinde şehit olan babaya,
    Diğeri dua İnönü’de mevzi tutan oğlu Ziya’ya.

    Ağustosu bin dokuz yüz yirmi yılının,
    İrkâp ve ihraç kumandanlığı kurulmuş,
    Başında Halil oğlu Yüzbaşı Mehmet Ali,
    İlk emri Mustafa’ya süresiz nöbet olmuş,
    O günden beri, her gece gözetliyor denizi,
    İnebolu Gençler Mahfilinden iki kişi,
    Destekliyor nöbetinde Mustafa Reisi.

    Görmüşler gelen motoru çeşmeden,
    Göçükteki patikadan inmişler,
    Atlamışlar sandala vakit geçmeden,
    Mebruke’ye doğru kürek çekmişler.
    Fenerin açığında iki reis karşılaşıyor,
    Konuşmadan minnet dolu selamlaşıyor.
    Sonra nöbetçi sandal öne geçiyor,
    İki genç kıyasıya kürek çekiyor,
    Öyle bir çekiyorlar nefes dahi almadan,
    Doksan ton çeken motor zor takipte arkadan.

    Nazım kaptan gülerek,
    bağırıyor gençlere denizlerin ustası,
    Ben sizinle yarışamam,
    siz ki İnebolu Mavnacılar Loncası.
    Nazım Kaptan atıyor aldığı işaretle demiri,
    Ve parolayla sallıyor yar başına elindeki feneri.  

    İNEBOLU MAVNACILAR LONCASI-09.01.1921

    İşaretle sahilde bir hareket başlıyor,
    Sanki kumdan çıkıyor onlarca levent,
    Onlar ki yıllardır dalgalarla yaşıyor,
    Onları coşturuyor denizden gelen davet.

    Dalgalar koro olmuş, sanki tempo tutuyor,
    Yaa moo heyyamo, molla heyyamoo.
    Denk kayıkları suya kanatlanmış uçuyor,
    Yaa moo heyyamo, molla heyyamoo.

    Başlarında İlyas Kaptan kayıkçılar kahyası,
    Burada yetişiyor denizcinin alası,
    Boralarda durmazlar ya da dalga azarsa,
    Hele saaya yessa, heyamola, yessa yessa.

    Onlar ki Yelkenlerle Kırım’a ulaşanlar,
    Onlar ki kürek çekip fırtınayla boğuşanlar,
    Onlar ki ufka bakıp yağmurları sezenler,
    Onlar ki bu denizi kulaç kulaç gezenler.

    İlyas, Nazım Kaptanı kucaklıyor çıkınca Mebruke’ye,
    Sonra buyur ediyor Sahile dinlenmeye
    Nazım Kaptan haram diyor dinlenmek bize,
    Yurdu saran yedi düvel gelmeden dize.

    İlyas Kaptan öylesine hakim ki her tekneye,
    Motorun direğinde yükselmiş hisar gibi,
    Öyle bir bakıyor ki boşalan cephaneye
    Mermi denize düşse peşinden atlar gibi.

    Sıra ile geliyorlar motora denizlerin kurtları,
    Raşit Kaptan, Cemal Kaptan, Mehmet Kaptan, Kaptanlar,
    Tatar Hasan, Hacı Hasan, Soğan Hasan, Hasanlar
    İnebolu Loncasından kürekçiler, yelkenciler, miçolar.
    Her kayığın kaptanı bağırıyor hararetle,
    Yük hızlıca boşalıyor büyük bir maharetle,
    Gün doğmadan bekleyen üç motor da bitmeli,
    Gelen tüm cephaneler Ankara’ya gitmeli.

    O telaşla farkında değiller,
    dolunayın değişen yansımasının.
    Adeta kopyası olmuş denizde,
    beyaz kurdeleli İstiklal Madalyasının.  

    1. İNÖNÜ SAVAŞI-06.01.1921

    Yunanlılar Ethem’in isyanına güvenip,
    Eskişehir istikamet yürüyor,
    İnönü’de hükümetin ordusu,
    savunmada ilk sınavı veriyor.

    Bilecik’te, Bozüyük’te, İnegöl’de Kınık’ta,
    Yaşlısıyla, kadınıyla, çoluğu çocuğuyla,
    Eline aldığı taşıyla, baltası kazmasıyla,
    Kasabayı köyleri topyekûn savunuyor,
    Halk Mezit boğazında geçit vermemek için
    Çocuğu yaşlısıyla etten duvar oluyor.
    Genç ordu, Albay İsmet komutasında
    Beş gün boyunca
    Önce durduruyor düşmanı,
    Ardından kovalıyor Bursa’ya.

    Bu ilk zafer müjdeliyor parlayan bir istikbal.
    Bu ilk zafer müjdeliyor yaklaşan bir İstiklal.
    İstiklal yolunda insanlara bir moral,
    Ankara’ya güven tam, Yaşa Mustafa Kemal.  

    2.İNÖNÜ SAVAŞI- 23.03.1921  

    İlk İnönü savaşında umduğunu bulamayan,
    Ağır zayiatla geri çekilen düşman,
    Daha üç ay geçmeden saldırdı iki koldan,
    biri İnönü diğeri de Afyondan.
    Yirmi üç mart sabahı, tan yeri yenice ağarmış.
    Yenişehir mevzilerde iki genç,
    nöbeti biraz önce devralmış.
    Biri Trabzonlu Ziya, Nazımın oğlu
    Öbürü Hüsnü oğlu Ramazan, İnebolulu.

    Ramazan bir parıltı görüyor, tam siperin önünde,
    Ziya’yı iterken aşağıya, ateş çakıyor gözünde,
    Sesi dahi çıkmadan cansız yere düşüyor,
    O düşünce adeta Anadolu üşüyor.

    Saldırının başında düşman girip Afyon’a
    İlerliyor Çay-Bolvadin hattına.
    Fevzi Paşa da geliyor Ankara’dan takviyeye,
    Beraberinde Meclis muhafız taburuyla cepheye,
    Mirliva İsmet Paşa Eskişehir Karargahında,
    Subayları ile haritalar üstünde çalışıyor,
    Savunma düzenini yine İnönü’de kuruyor.
    Üç günlük direnmeyle kırıyorlar Yunanlının kolunu,
    Sonra saldırıyor süvariler kırmak için belini.

    Düşman yine bırakıp silahını kaçıyor,
    Bu zaferde Milli ordu yalnız düşmanı değil,
    Milletin makus talihini yeniyor.
    O gün bilinmese de soyadı olacağı,
    Yeni devletin ikinci reisi cumhurunun.
    İnönü adı sanki kamçı oluyor,
    Milletin topyekûn istiklale yolculuğunun.  

    İNEBOLU KAHRAMANLIK GÜNÜ-09.06.1921  

    İnönü’de önü kesilen düşman iyice gözü kararttı,
    Atina’nın kararı son hücumla Ankara’yı almaktı.
    Tüm Anadolu gücünü birleştirmiş vatanı savunuyor,
    İstiklal yolu artık mermi olup top olup Ankara’ya akıyor.
    Mayısta olduğu gibi haziranın başında da geliyor.
    Motorlar, martikolar, vapurlar,
    Nevrosiski’den Tuapsi’den tonlarca yükleniyor
    Tüfekler, cephaneler ve toplar.

    İnebolu halkı atmış üzerinden rehaveti,
    Cephaneyi sırtlıyor yettiği kadar kuvveti,
    Kayıkçıların ritmine uymuş yedisi yetmişiyle,
    İkiçaya taşıyor bitmez enerjisiyle.

    Ramazan bayramının birinci günü,
    Can ile Yenidünya vapuru,
    Boşaltıyor hem ticari hem askeri yükünü.
    Denizden sırf silah değil insanlar da geliyor,
    Trabzon’dan yüzlerce genç, İstanbul’dan subaylar
    Kasaba gece gündüz kovan gibi kaynıyor,
    Pazarda yolluk alanlar.
    Çarşıda araç bakanlar
    Yaklaşık dört yüz subay, çeşitli rütbelerde,
    Telaşları hemen gidip savaşmak cephelerde.

    Akşamına bayramın,
    İstanbul’dan bir martiko geliyor,
    iki yüz ton cephane
    Sabaha kalmadan boşaltılıyor,

    Dokuz haziran perşembenin sabahı,
    Kahyanın Mehmet reis,
    Bindiriyor kıyıya pamuk yüklü kayığı,
    O sırada görüyor kuzeyden gelen,
    Biri büyük, biri küçük iki gemiyi.
    Yarbaşı kalabalık, gözler iki savaş gemisine dönüyor,
    Biri dev kulesi olan Kılkış zırhlısı,
    Küçüğü Panter canavarın yavrusu.
    İkisi de yol kesip duruyor,
    Panterden dört çifte bir filika iniyor.
    Baş tarafta beyaz kıç tarafta yunan bayrağı,
    Geliyorlar moloza,
    ellerinde ültimatom tebliği.

    Binbaşı Hasan Fehmi liman reisi Neyir beyle
    Karşılamaya gidiyor büyük bir sühunetle.
    Yunan yüzbaşı elindeki mektubu uzatıyor,
    Filikadan çıkıp kibirli bir hışımla
    Ultimatom metnini yüksek sesle okuyor,
    Yüzlerine bakmadan küstahça bir tavırla.
    “İnebolu’da çok fazla cephane ve subay var,
    Bu mondros mütarekesini inkar,
    Kayıkları tahrip edin, cephaneleri teslim,
    Oniki rehin verin, şehri aramak için izin.
    Söylediklerimizi yapın iki saate kadar
    Emir kesin, bu size yaptığımız son ihtar.”

    Hasan Fehmi dikiliyor önünde Yunan heyetin
    Sesi gür ve kendinden emin.
    Hükümete ve ahaliye duyurur Ankara’ya bildiririz
    Lakin biz bu vatanın karışını dahi,
    her ahval ve şeraitte müdafaa ederiz.
    Yunanlı subay bağırıyor küstah bir tavırla
    O halde biz de Lahey hükmü uyarınca,
    Kayıkları, depoları yakarız,
    Tüm Şehri bombalayıp yıkarız.

    Ardından iki heyette sırtını dönüp,
    Geldiği yöne ilerliyor gerisine bakmadan
    Yarbaşına birikenler tedirgin,
    Haberi bekliyorlar nefes dahi almadan.

    Kaymakam Mıntıka komutanı Nidai Beye
    Gel diyor Ankara’yla görüşmeye Telgrafhaneye.
    Daha sonra Vali Reşit Paşa da katılıyor heyete,
    Acil karar müşterek alınıyor ilan için millete.
    Sokaklara dağılıp bağırıyor kayyim, bekçi ve tellallar,
    “ey ahali..! İkiçayda toplanın top atacak düşmanlar
    Arabalara binsin Gebeler, Hastalar ve sakatlar,
    Kadınlar evde ateş bırakmayıp, cocuklarla koşsunlar,
    Erkekler ve gençler giderken çarşıdan cephane de alsınlar”

    Haberi alan kadınlar tıkıştırıp bir şeyler küçük bir bohçaya,
    Çocuklarını alıp telaşla koşturuyor çarşıya,
    Bir yandan yüklerken sırtındaki semere bir kaç cephane
    Bir yandan da veriyor boyu kadar tüfeği çocuğunun eline.
    Gençler bir kaç sefer yaparken, yüklenip ciğerine,
    Bazen sırtta veriyor yaşlıların, anaların yüküne.
    Çocuklar taşır iken güç bela bir tüfeği,
    Almaya kalkışana bağırarak ağlıyor,
    Canından değerli görüp tonlarca cephaneyi
    Şelale olmuş sanki şehir İkiçay’a çağlıyor.  

    HAMAMCI KADI SALİH REİS – 13.06..1921  

    Yar başında,
    Otuz altı basamaklı merdivenin başında,
    Bir denizci duruyor tam yetmiş yaşında.

    Daha dört gün olmuş Yunanlı gözdağını vereli,
    Ne Salih Reis ne de diğerleri oralı.
    Sol elinde kızılcıktan asası,
    Sağ omzunda bir cephane kasası.
    Başı önde, gözler kapalı, içinde kahır,
    Başlıyor merdiveni çıkmaya ağır ağır,
    yıllardır şehit olan evlatların hırsıyla.
    Yüreğinde kor olmuş esaret acısıyla.
    Her adım atışında düşmana basar gibi,
    Her nefes alışında istiklale koşar gibi.

    Havali kumandanı Muhittin Paşa,
    “Dede bana ver diyor, yoruldun taşıyayım”
    merdivenin başından.
    Haykırıyor yaşlı kurt Başını kaldırmadan,
    “kör müsün, sahil cephane dolu sen de al aşağıdan”
    Bir an kesiliyor paşanın sesi
    Herkes tutmuş nefesi.
    Hamamcı Kadı Salih o sırada anlıyor,
    Mahcup olup Paşanın eline sarılıyor
    Paşa elini çekip inerken aşağıya
    “Ölmez bu millet” deyip coşkusundan ağlıyor.  

    ÇATALLI HÜSNÜ- 05.09.1921  

    İstiklal mahkemesi kurulmuş,
    İnebolu Hükümet binasında,
    O gün göreceği ilk davasında.

    Sanık Ramazan Oğlu Hüsnü
    Oldukça ihtiyar,
    Yaşadığı yer İnebolu’nun Çatal bucağı
    Suçu oğlunu evde saklamak,
    Şikayetçilere göre asker kaçağı.

    Soruyor mahkemenin Başkanı
    Saruhan Vekili Mustafa Necati,
    Yataklık ettin mi asker kaçağı oğluna,
    İhtiyar titreyen ellerini sokuyor koynuna,
    Çıkartıp uzatıyor alın bakın bunlar kafa kağıdı
    Üç oğlumdan biri Balkan biri Çanakkale şehidi.
    İki aslanını bu millete şehit vermiş bir baba,
    Üçüncüyü gizler mi ölüm kalım savaşında.

    Sonra yamalı mintanını aniden yırtıyor,
    Kalbur olmuş göğsünü herkese gösteriyor,
    Bağırıyor tam sekiz yıl millet için askerdim,
    Makedonya’da Bulgar çetelerle savaştım,
    Ben kurşun yarasına yara bile demem,
    Asıl şehitlerimin yarası bağrımı delen.

    Mustafa Necati Bey sıkılarak soruyor,
    Peki baba, oğlunu en son nerede, ne zaman gördün?
    Yaşlı adam yırtık mintanını toparlarken.
    Diyor ki onu Ankara’ya selametlerken
    Yani toprağa ilk kar düştüğünde
    Kastamonu Askerlik Şubesinin önünde.
    Sonra hiç haber almadın mı diye sorunca
    gün görmüş vekil İhtiyar duralıyor,
    Sanki bir şeyden korkuyor,
    Gözlerini yere çevirip bir süre bocalıyor,
    Sonra kuşkuyla dinleyicilere bakıp
    Tükenmiş bir ses ile başkana fısıldıyor:
    Kulağıma gelirdi askerden kaçan varmış,
    Yakalanırım diye evine de gelmezmiş,
    Kimi para için eve mektup yazarmış,
    Kimi dağa çıkıp eşkıyalık edermiş.
    Beş ay önce bana da bir mektup geldi,
    Mektubu muhtar eliyle verdi,
    Dedim ki oğlan askerden kaçtı, bana haber veriyor,
    Okumam yok, yazmam yok, bilmem ki ne istiyor.
    Muhtar söylemiş herkese bana gelen mektubu,
    Tam beş buçuk aydır Utancımdan kimselere okutamadım,
    Ele güne rezil oldum, yüzlere bakamadım,
    Dünyaya kahir ettim, dışarı çıkamadım.

    Sonra eğilip yün çorabın içinden mektubu çıkartıyor,
    Al oku diye vekile uzatıyor.
    “Neredeyim diyorsa yakalayıp getirin,
    Asarken darağacında ipi bana çektirin”
    Mustafa Necati bey mektubu okuyor,
    Yerinden fırlayıp kürsüsünden iniyor,
    Hıçkırıktan sesi boğulmuş,
    İhtiyarın öpmek için eline sarılıyor,
    Oğlun Şehit olmuş İkinci İnönü’de diyerek
    defalarca bağışlanmak diliyor.

    İhtiyar vurup Mahkeme Başkanının omzuna,
    Vatan sağ olsun sizler sağ olun diyor.
    Sonra başlıyor sessizce ağlamaya,
    Göğsü körük gibi inip kalkarak
    Kırışık yanaklardan süzülen yaşlar,
    Aksakalı içinde derinlere akarak.
    Dinleyiciler adeta donmuş,
    Hepsi yüzünü semaya dönmüş,
    Hüsnü kurtuluyor vatan hainliğinden,
    Ama yıkılıyor küçük oğlu Ramazanın şehitliğinden.  

    ŞERİFE BACI- 15.02.1921  

    Kastamonu Kışlasında sayılıyor gece gelen kağnılar,
    Mıntıka Komutanı Osman bakıyor bir eksik var,
    Emrediyor posta başı Dörkenili Cemile
    Gidip bir bakın etrafa Rıfat Çavuş ile.

    Çıkıyorlar hava ayaz, kar dizlerine varmış,
    İkisi de delik postallarına çaputlar sarmış.
    On beş dakika mesafede kışladan,
    Bir kağnı görüyorlar ilk tepenin ardından,
    Kağnıyı çeken çelimsiz öküzler çökmüş,
    Biri cephanenin üstünde yorganı örtmüş,
    Kağnının tekerleri bir balçığa saplanmış,
    Bir kadın top mermilerinin arasında kapanmış,
    Üstünde bir karış kar, belli ki donmuş,
    İki Mehmetçiğin de o an gözleri dolmuş.

    O sırada bir ağlama sesi geliyor,
    Cemil şehidin altındaki bebeciği görüyor,
    Hemen alıp oradan sıkıca kucaklıyor,
    Çıkartıp ceketini güzelce kundaklıyor.
    Rıfat ise genç kadının gülen yüzüne bakıp
    İşte diyor istiklale kavuşmanın iki ayrı misali,
    Bebek ağlıyor diri, anası gülüyor ölü.

    Tam bir hafta öncesi Seydiler’in muhtarı,
    Ahaliye gelsin diye haber salmış,
    Almış başını ellerinin arasına
    Kalan son tütününü sarmış, İçerken bastırıyor on bir yıllık yarasına.
    Anlatıyor muhtar köy odası dolunca
    “Sakarya’da düşmanı hırpaladık epeyce,
    Lakin daha süpürmedik vatandan,
    Cephaneyi getirip yığmışlar İki çayda depoya
    Yardım etmek gerekir vilayete taşımaya”

    Dinleyenler içinde Hasan kızı Şerife
    Kucağında sekiz aylık bebesi
    Yanında Cihan harbinde gazi olmuş kocası,
    On altısında gelin olmuş,
    İki ay sonra dul kalmış,
    Yaşlıları uygun görmüş,
    Topal Yusuf’a varmış,
    Yirmisine girerken Elif’ini doğurmuş.

    Ertesi gün tam yüz elli kağnıya,
    Yükleniyor Kars Kalesinde ele geçen mühimmat,
    Seydiler kafilesi hemen çıkıyor yola,
    En başta muhtar karısıyla kol kola,
    Ortalarda Şerife, Elif sırtındaki beşikte,
    En arkada silahlı iki kişi, eller tetikte.

    Küre dağlarında yokuşlar aşıyorlar,
    Geceleri ayazla savaşıyor,
    Beş gün beş gece sonra yola çıkıştan,
    Yüce Ilgaz’ı görüyorlar uzaktan,
    O sırada tipi bastırıyor, beter ayazdan,

    Şerife geri kalmış emzirirken Elif’i,
    Kar tutuyor yerleri kalmıyor teker izi,
    O sırada çöküyor kara öküz toprağa,
    Öylesine soğuk ki buz oluyor nefesi.
    Şerife’nin kulağına rüzgar ile geliyor
    kondüktör Rıza Beyin şiir okurken sesi
    “Kadınlar da erzak, fişek taşıdı,
    Yatakları toprak idi taş idi,
    Yedikleri, tuzsuz, yağsız aş idi,
    Beşikleri sırtında birer kahraman”

    Şerife özenle örtüyor yorganla emaneti
    Sonra yorgan oluyor örtmek için Elif’i
    Sakarya’nın tam on beş bin şehidi,
    Kar olup kapatıyor bacısının üstünü,
    Son nefeste görür gibi gülüyor,
    Yıllar sonra meydanlarda büstünü,
    Huzurla ebedi uykusuna dalıyor,
    Onların sayesinde bir millet uyanıyor.  

  • Hans Tröbst, Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin ardından, Alman İmparatorluğu’nun zorla emekli edilen subaylarından biriydi. Savaş sonrası ağır şartlar altında emekli edilen bu subaylar, prestijlerinden mahrum bırakılmış ve yaşamlarını idame ettirebilmek için küçük işlerde çalışmak zorunda kalmışlardı. Ancak bu durum Tröbst’ün gururunu incitiyordu. Kendine yeni bir yol arayan Tröbst, Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleyi fark etti ve bu mücadelenin haklı olduğunu düşünerek bu direnişe katılmaya karar verdi.

    1920 sonbaharında Sırbistan ve Bulgaristan üzerinden yola çıkan Tröbst, 1921 baharında İstanbul’a ulaştı. İstanbul’da bazı Türk subaylarıyla görüştü, ancak onu bir casus olabileceği gerekçesiyle şüpheyle karşıladılar. Bu güvensizliğe rağmen Tröbst’ün İnebolu’ya gitmesinde sakınca görülmedi. Zorlu bir yolculukta sonra İnebolu’ya vardı. Gemiden inişini şöyle tarif ediyor Tröbst: “Küçük bavulumla dik merdiveni indim, bir dalga sandallardan birini yükseltti, hemen içine atladım ve sandal bir dalga vadisinde kayboldu. Diğer yolcularda izlediler ve kısa sürede kuvvetli kürek çekişleriyle sahile yöneldik. Dalgakırana çarpan denizin sıçramaları arasından geçerek sakin suya ulaştık ve rıhtıma yanaştık.”

    Ocak sonundan 10 marta kadar İnebolu’da kalan Tröbst kitabın 67-87 sayfaları arasında İnebolu ile ilgili gözlemlerini anlatmış. O yılları gözünüzün önünde canlandırabilmeniz için kitaptan kısa bir bölüm daha aktarayım. “Kalabalığın içinde ağır ağır dolandım. Üniformalı ve sivil subaylar, askerler, her çeşitten ve zümreden siviller, şık iskarpinler içinde resim gibi güzel ayaklarıyla tamamen örtünmüş kadınlar, hocalar ve şarkı söyler gibi seslenerek simit ve çörek satan oğlanla, her şey rengarenk birbiri içinde dalgalanıyordu. Boş alanlarda cami önlerinde rengarenk garip kıyafetleriyle kadın erkek köylü kümeleri ayakta ve çömelmiş duruyor, sırtlarında yada küçük eşeklerle getirdikleri dağdan getirdikleri odunları satıyorlardı. Gemilerle karaya ulaşan mal ve malzemeyle yüklü eşek ve katır katarları kalabalık arasından geçerek ülke içine sevk ediliyordu. Sayısız köpek ve çok güzel iri kediler sokakları dolduruyordu”

    Tröbst kırk gün boyunca bir çok kişi ile tanışır. Onu en çok şaşırtan ise Almanca ve Fransızca bilenlerin çokluğudur. 10 martta Ankara’dan gelen harcırahla birlikte Ankara’ya yola çıkar ve oldukça sert geçen kış şartlarında 1 ayda yürüyerek Ankara’ya varır. Türk ordusunda yüzbaşı olarak görevlendirilir. Milli mücadele sırasında aktif rol üstlenemez. Önce Eskişehir, sonra Konya Ereğli demiryolunda subaylık yapar. Bu süreçte Ankara’da önemli isimlerden Refet Paşa ile görüşür. İstiklal Madalyası alan tek yabancıdır. 1923 yılına gelindiğinde Tröbst, Almanya’ya dönerek gazetecilik yapmaya başlar. Lozan Antlaşması sonrası gerçekleştirilecek olan nüfus mübadelesini destekleyen yazılar yazar. Milli mücadele sırasındaki anılarını da bu kitapta toplar. 1924-1939 yılları arasında muhabir olarak Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Avusturya ve Romanya gibi ülkelerde çalışır. Gerek 8 Kasım 1923 yılında Hitler’in Birahane darbesine katılması ve Nazi partisinin yurt dışı organizasyonunda eğitim ofisinin başkanı olduğu söylentileri siyasi eğilimi için bir ipucu olabilir.

    Hans Tröbst, 5 Temmuz 1939’da Çin’de ölür, mezarı Hannover’dedir.

    Aslında ilginç bir tesadüf var. Aslında aynı tarihlerde Nazım Hikmet, Vala Nurettin ve dahi Almanya’dan gelen ve başlarında Ahi Evren’in olduğu Spartakistler de oradalar. Kitabın bir yerinde Goethe Hayranı bir genç şair (ki tipi asla Nazım’a benzemiyor) ile onun mükemmel Almanca konuşan ve Almanya’yı çok iyi bilen arkadaşlarından bahsediyor. Bahsettiği kişiler bizim Spartakisler olabilir. Ben Nazım Hikmet’in Dünya görüşünün oluşmasında önemli bir rol oynayan İnebolu sürecinde bu Nazi pardon Alman Subayı ile karşılaşmamalarına sevindim açıkçası 🙂

  • Kastamonu ilçeleri içinde en uzun sahil şeridine sahip olan İnebolu 1970’li yılların başına kadar tarihinin şanına uygun olarak Kastamonu ilçeleri içinde ön planda olan modern, şirin, özellikle yazın turizmden payını alan öncü bir ilçe konumunda idi. Ancak son 25 yılda iyice artan 55 yıllık bir gerileme dönemine girdi. Bu gerileme belki de Anadolu’daki birçok kasabada hissedildi ancak İnebolu’nun düşüşü çok yüksekten oldu.

    İnebolu’da yetmişli yıllardan bugün kadar olan değişiklikler analiz edildiğinde ilk karşımıza çıkan İnebolu’nun ekonomi, turizm ve tarımı artı değer yaratan Kentsoylu konumundan uzaklaşması olacaktır. Köy nüfusu özellikle taşımalı eğitim uygulamasını etkisiyle yarıya düşmüş ve buna paralel olarak büyük-küçük baş hayvan sayısı % 30-40 oranında azalmış, bir o kadar da köylerdeki tarım etkilenmiştir. Efendimiz köylülerin keyfi kaçmıştır. Tavukçuluk neredeyse sıfırlanmıştır.

    İlçenin iki önemli gelir kapısı kerestecilik ve balıkçılıktır. Gerek yanlış avlanma tekniklerinin (trol gibi) Karadeniz’de yaptığı tahribat ve gerekse Doğu Karadeniz’den gelen çok daha donanımlı teknelerle yapılan avlanmalar halen bir balıkçı barınağı bile olmayan ve bir türlü birleşip bir güç yaratamayan İnebolu balıkçılığını neredeyse bitirmiştir. Kerestecilikteki düşüş ise toplam hızar sayısından anlaşılabilir. Son yıllarda Orman idaresinin Ağaç kesimi için yaptığı ihalelerde yerli halkı gözetmemesi ise düşünülmesi gereken başka bir konudur.

    Esnafın durumuna gelince. İnebolu’da Kastamonu ve çevre ilçelere dahi hizmet veren terzilik ve ayakkabıcılık gibi meslekler hazır giyim ve fabrikasyona bağlı olarak, semercilik, nalbantlık gibi meslekler binek hayvan sayısının ihtiyaç duyulmaması sebebiyle, bakkal ve manavlar ise gittikçe artan büyük marketlerle rekabet edemediği için her geçen yıl artarak tezgah kapatmışlardır. Zannedersem son 50 yılda artan tek dükkan üretimden ve hizmetten uzaklaşan insanların gittiği kahvehaneler olmuştur.

    Soru şudur? Köylülerin ürettiklerini satıp ihtiyaçlarını karşılayıp köylerinde mutlu mesut yaşadığı, memur ve işçilerin gelirleri ile rahatça geçindiği, 3 adet sinema ve halkevindeki faaliyetlerle kültürel tatminlerini sağladıkları , 3 adet meyhane bir o kadar çay bahçesi ve 1 adet mükemmel plaj ile sosyalleşme ihtiyaçlarını karşıladıkları mutlu bir kasaba nasıl bugüne gelmiştir? ,

    Cevap ise en başta göçtür. Gerek çocuklarının eğitimi için büyük şehirlere gidenler ve genç nesillerin eğitimli gençlere iş vaadi veremeyen bir kasabada yaşamak istememelerinden kaynaklı olarak belki de 150-200 yıldır İnebolu’da yaşayan bir çok köklü aile İnebolu’dan hatta baba dede evlerini satarak ayrılmıştır. Bu evlerin çoğu artık efendi değil köle muamelesi gören köylüler tarafından alınmış, kasaba nüfusu aynı kalmasına rağmen köyler adeta boşalmıştır. Elbette bu kasabanın kentsoylu profilini önemli ölçüde bozmuştur. Yukarıda bahsettiğim sebepler bir anlamda kendi kendine yeten bir kasabayı yalnızca tüketen ve bu nedenle de bütçesi açık veren bir konuma getirmiştir. İkinci sebep ise son otuz senedir İnebolu’da seçilen yerel idarelerdir. Maalesef uzun vadeli akılcı planlar yerine günlük çözümler üreten, yıllardır vekil dahi çıkartamayan belki de bu nedenle Devlet desteğini de yeterince alamayan Vizyonsuz (bu biraz sert oldu ama gerçek) Başkanlar İnebolu’nun Cide, Abana ve Çatalzeytin gibi diğer sahil ilçelerinin gerisine düşmesine sebep olmuş, tek çıkış olan Kente kimlik kazandırıp, akılcı tesisler yaparak turizmden payını alma konusunda sınıfta kalmalarına sebep olmuştur.

    Girişi bu kadar uzun tutmanın sebebi ise yıkılmakta olan bir konağı alıp butik otele çevirmemin temel sebebini izah etmektir. Bu uzun girişe bir şiir koyalım ve sonra devam edelim kaldığımız yerden.

    Karadeniz incisi,
    Deniz kokar nefesi,
    Burda attık biz fesi,
    İstiklal İskelesi.

    İnebolu yıldızı,
    Deniz ve deniz kızı.

    Balığının çeşnisi,
    Meyvesiyle sebzesi,
    Abraş Geriş tepesi,
    Seherde bülbül sesi.

    İnebolu yıldızı,
    Deniz ve deniz kızı.

    Yeşili başka güzel,
    Yalısı ömre bedel,
    Turizm oldu emel,
    Bize gel denize gel.

    İnebolu yıldızı,
    Deniz ve deniz kızı.

    Hüseyin Karahan-1965

    Evet Turizm 60 yıllık emel. Benim İnebolu’ya yapabileceğim en önemli hizmetin İnebolu Halkına güzel bir örnek yaparak Turizmin en önemli yapı taşı olan konaklama konusunda küçük de olsa tesis açmaları için teşvik etmekti. Elbette “Bedelini bilmeyen, değerini bilmez” sloganıyla böyle bir mekanda sergiler açmak da planlarım arasındaydı. İsmine gelecek olursak. Babaannemin çocukluğumda çokça anlattığı bu konağın banisi olan Yanas’ın lakabından ilham alıp “GABAK GAVUR GONAĞI” verdim. Açıkçası 25.08.2018 de açılışını yaptığımız konağın pandemide kapatıp daha sonra tekrar faaliyete geçirememek beni üzdü ama daha sonra açılan benzeri mekanlar da bir o kadar mutlu etti.

    Konağı ve sergimizi gezmeden önce İnebolu’da öğretmenlik süresince tüm gençlerle güzel diyaloglar kurup liderlik yapan, GGG sergilerini açmam için teşvik edip açılış için elindeki tüm malzemeleri özenle hazırlayıp tereddütsüz veren, bir ağabey olarak gördüğüm 2022 yılında kaybettiğimiz ve Sinop’un Hafızası Zeki Zeynel Özcanoğlu’nu özlem ve minnetle anmak isterim. Ruhu şad olsun. 

    Simdi konağı gezmeye başlayabiliriz.

    Bekleriz efenim.

  • Yazıma o yılların naif insanlarının en güzel örneklerinden olan bu fotoğrafla başlamak isterim. Resimde Aysel ve Hüseyin Karahan 1958 yılının temmuz ayında Karadeniz’de seyreden Etrüsk Gemisinde balayındalar. Yüzlerinde Cumhuriyetin aydınlığı ve gözlerinde gelecekle ilgili pırıl hayalleri açıkça görülüyor. 

    Babam ışıklara koşalı 34 yıl oldu. Veteriner Hekimdi. Abdurrahman Paşa Lisesinden 1948 yılında mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesinde Veteriner Fakültesine kaydoluyor. Açıkçası beş parasız olarak Ankara’ya gidiyor. Dedesinin ” Ne ileri git, ne geri kal” tavsiyesi ve Babasının zor gününde açarsın diye verdiği bir zarf ile. Onun, o yıllarda yerel bir gazete olan Hakkın Sesi gazetesine tekzip olarak yazdığı bir şiirle devam edelim.

    CUMHURİYET GENÇLİĞİ

    Belki de latifeden, söz olmuş aramızda,
    Gençlik anlayışı ulvidir Atamızda,
    Zihnim ki uluorta , isabetsiz taştadır,
    Cumhuriyet gençliği yaşta değil, baştadır.
    Kucaklaşıp birleştik mutlu ilkelerinde,
    Egemenlik, devrimler ve istiklal kanatlı,
    Çevremizde dolaşan o taptaze ruhlarla,
    Maziyi kuvvet bildik, güç yaptık iftiharla,
    Ulu millet muvaffak olduysa emelinde,
    Binlerce şehit yatar istiklal temelinde,
    Kurtarıcı nesilsen, şükret kaderindendir,
    O mukadder kükreyiş nesli pederindendir.
    Ne sen varsın ne de ben o mukaddes davada,
    Bizler varız yok olmak esiyorsa havada,
    Nankör olsam, kör olsam, gecikmezdim görmekte,

    O kutsal dava için bizde varız ölmekte.

    Ankara’da bir yandan okurken bir yandan Büyük Ankara Otelinde dans hocalığı yapıyor. Bas bariton sesi ve hep özenli kıyafetleri ile dikkat çeken biri. Üniversiteden mezun olana kadar olukça hızlı bir hayatı oluyor. Mezuniyetten sonra ilk görev yeri olan Afşin’de hayat yavaşlıyor. Yaşı otuzu geçince yalnızlık başına tak ediyor. Bir kaç kız isteme macerası atlatıyor. Buna daha sonraki bir şiirinde şöyle sitem etmiş.

    ZOR EVLENDİK MEMLEKETTE

    Gayemiz samimiydi bir yuva kurmak için,
    Arıyorduk turnayı gözünden vurmak için,
    Çaylaklıkta dolaştık artistik tip aradık,
    Aşka bağlanmak için pamuktan ip aradık.
    Yaş otuza gelince güvendik kendimize,
    On kişilik dünürle haber saldık birine,
    Beş ay sonra cevap geldi ittifakla reddine.

    Kuzum herkes parada, şöhrette, etikette,
    Kapı kapı dolaştık zor evlendik memlekette.

    İzninde geldiği İnebolu’da köprüde bir genç kıza rastlıyor. Tesadüf bu ya Eros köprü başında onları bekliyor. Babamdan bir Clark, annemden cilveli ve bir o kadar da mahcup bir gülümseme. Olan oluyor, hiç azalmayan bir aşk başlıyor. Tabi babam gibi romantik birinin şiirlerini peş peşe döktürmesi için iyi bir fırsat.

    ABRAŞ TEPEDEN

    Avara yamacından, defneli patikadan,
    Beraberce el ele sessizliği bozmadan,
    Saadet eşiğinden uçar gibi zirveye,
    Mehtaplı bir gecede çıksak Abraş Tepeye.
    Hasret dolu gönlümün, gönlümün sevdasıyla,
    Seyretsek manzarayı bütün ihtişamıyla,
    Eş yıldızımız için tarasak gök kubbeyi,
    Uzansak seyre dalsak Gerişi, Kerempeyi,
    Bir ara fısıltıyla uzak durma gel desem,
    Mehtabı mehtap yapan ay değil Aysel desem.

    İzin bitiyor, Afşin’deki hasret dolu memuriyetine geri dönülüyor. Yalnızlık ıssızlık sessizlik hepsi onu bekliyor.

    DERTLERİM KAVAK GİBİ

    Efsus’ta Dertlerim kavak gibi sıra sıra,
    O dertler ki kavak gibi uzadı,
    Her geçen gün neşemi kıra kıra,
    Eski halim güler yüzüm kalmadı.

    Rüzgar Gibi geçti günler geceler,
    Postacı hala kapım çalmadı,
    Bekarlığa güya sultanlık derler,
    Bekarlıkta artık gözüm kalmadı.

    Ay’ selim bulutlar arasında,
    O da hala ışığını salmadı,
    Yalnızım okyanuslar arasında,
    Yalnızlığa bende takat kalmadı.

    Tabi ona en acı gelen gerek maddi sıkıntıdan gerekse o dönemde izin alamamasından olsa gerek nişanına İnebolu’ya gidememesi. O gece bekar odasında şunu karalıyor.

    GIYABEN NİŞANLANIRKEN

    Maddeten olsam da pek ırak beldelerde,
    O mutlu töreni görüyormuş gibiyim.
    Bu akşam oradayım, gene doğduğum yerde,
    Yuvamın temelini örüyormuş gibiyim.

    Eş, dost ve akraba topluluğu içinde,
    Nişan halkasını takıyormuş gibiyim.
    Eren mesutların mesutluğu içinde,
    Nişanlım elini sıkıyormuş gibiyim.

    Üzülmesin anam babam ermedi diye,
    Bu akşam neşeyle eriyormuş gibiyim.
    Gücenme dilberim, beni gelmedi diye,
    Nişan şerbetini içiyormuş gibiyim.

    Elbette pembe pelüş kağıtlara yazdığı mektuplarının hepsine bir şiir ilave etmeyi de ihmal etmiyor.

    DAL BOYLUM-1

    Her halinle nadide, nadide bir çiçeksin,
    Dal boylum nazeninim sen mutlaka meleksin,
    Sana zayıf diyemem sen yalnızca zarifsin.,
    Sen kalbinle ruhunla hepisinden arifsin. Her halinle nadide, nadide bir çiçeksin,
    Yüzünü benli gördüm, kalbinde benli midir,
    Hep nadide çiçekler pakize tenli midir. ,
    Unutursam kahrolayım o gözünün rengini.

    Şansıma lanet olsun bulmadıysa dengini.

    DAL BOYLUM-2

    Gönlümün tek goncası ey melekler meleği,
    Hayatımın neşesi ey çiçekler çiçeği,
    Sensiz geçen günlerim inan ki hep külfettir,
    Bana sensiz olunca doğduğum yer gurbettir.
    Gecemde gündüzümde hayalimde sen varsın,
    Sen bimarın gönlünü ilk fetheden tek yarsın.
    Makamdan makam beğen gel gönlümün tahtına,

    Lanet olsun ömrüme kim durmazsa ahtında.

    DAL BOYLUM-3

    Halden anlarsın amma, hiç sormadın halimi,
    Dal boylu nazeninim bilmez misin kalbimi.
    Aşk mıdır, ateş midir tutuşanı eriten,
    Sevgimiz stop etse aşk yetişir geriden.
    Gözlerimiz söylerken aşkımızı apaçık,
    Neden lütfeylemezsin bimarına aşkını.
    Aşkınla dolu kalbim hasretinle doluyum.

    Dal boylu dilberimin, kumralımın kuluyum.

    13.07.1958 de muratlarına erip evleniyorlar. Mutluluktan uçup bulutları aşıyor bulutların üstünde bir leyleğe çarpıyor, leyleğin ağzındaki bebeciği kapıyorlar. (ki bu kısmı yeğenime yazdığım bir şiirden ödünç aldım) Cide’ye tayini çıkıyor ve kızları Serap doğuyor. Afşin’e göre İnebolu’ya çok daha yakınlar ama ilk defa gurbete çıkan annem için pek kolay olmuyor bu sıla ve ana hasreti. Bu elbette babamın gözünden kaçmıyor.

    İTİRAZ

    Gurbetteki kul için mektup bayramla düğün,
    Ayrılık telaşıyla vefasız dediğin gün,
    O nadide çiçeğin avutmakla durmadı,
    O yeşil gözlerinde bereket yaş kalmadı.
    Kızın duyar uzaktan müşfik anne sesini,
    Hala koklamak ister evinin nefesini,
    Hatırayı saklayıp hatırlamak ondadır,

    Cismi burda olsa da, hayali balkondadır.

    Bir yıl sonra İnebolu’ya tayin çıkınca mutlu mesut günler başlıyor. Ablamın ardından 1961 de ben ve altı yıl sonrada kardeşim Selçuk Dünyaya geliyor. Şimdi eski fotoğraflar bana ne güzel bir aile olduğumuzu ve bu günlerin en mutlu günlerimiz olduğunu hatırlatıyor.

    Babam İnebolu’da yani o çok sevdiği toprağında hayvancılığı geliştirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Şap salgını çıktığında koştura koştura doğuya gitti. Canı pahasına aşı yapmak için buz gibi havalarda yollara düştü. İnebolu’nun tüm köylerine katır sırtında gitti. Sun’i tohumlamayı köylülere anlatabilmek için dil döktü. Fransızca hocalığının yanı sıra tavukçuluğu teşvik edebilmek için lisede seçmeli ders olarak verdi. Notlar dokümanlar hazırladı. En aklımda kalanlardan biri de vekaleten Kaymakamlık görevi yaparken 23 Nisan konuşmasına günlerce hazırlanmasıydı. Böylesi bir bayramın coşkusunu yüreğinde hissediyor ve çocuklara doğru mesaj verebilmenin kaygısı ile titizleniyordu.

    Elbette tüm bu çabalarının yorgunluğunu, çocukluk arkadaşları İlköğretim Müdürü Kemal Örüklü, Ziraatçi Mehmet Ersoy ve Nedim Bakır ile kurdukları çilingir sofralarında keyifli sohbetlerle veya baba evinin bahçesinde kendi elleri ile yetiştirdiği domates, biber, salatalık ve envai çeşit meyvelerle buzdolabının üstünde içtiği bir iki duble rakısıyla unutup gidiyordu.

    Eğitimimiz için 1975 yılında benim Ankara’ya, 1976 yılında da Ablamın İstanbul’a gitmesi o güzel yılları frenledi. O yıllarda sağ sol çatışmaları iyice artmış, bombalar patlamaya başlamış, her gün bir kaç öğrencinin öldürülmesi gazetelerdeki haberleri vazgeçilmezi olmuştu babamı 1977 yılında yazdığı şu şiir onun ne kadar tedirgin olduğunun en açık örneği.

    GÖRÜN ALLAH AŞKINA

    Haksızlığa olmaz oğlum diyen yok,
    Helal verdin haramını yiyen çok,
    Büyüğünü küçüğünü sayan yok.

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına.

    Şerefsizlik yüzlerdeki kir oldu,
    Cemiyette yatan yeten bir oldu,

    Menfaate dümen tutan bir oldu.

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına.

    Parça parça olduk Allah’ım yeter,
    Sabırla bekledik gün günden beter,
    Süt verirsin kaymağını gavur yer..

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına
    .

    Sağ ve sol gösteriyle tur etti,
    Kardaş kardaşı sokaklarda vur etti,
    Yaslı haber yüreklerde ur etti.

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına.

    Hani dünyayı vermezdik elimizden,
    Uçkur verdin çıktı gitti belimizden,
    Saç versen de kurtulmadık kelimizden.

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,
    Allah isen görün Allah aşkına.

    1978 yılında ben de İstanbul’da Üniversiteyi kazanınca olaylar onu iyice ürküttüğü için yirmi yıllık düzenini bozup İstanbul’a taşındı. Elbette bir tek memur maaşı ile üstelik kirada otururken üç çocuk okutabilmek her yiğidin harcı değildi. (tabi şimdiki kadar imkansız da değildi) Sıklıkla söylediği ” Aşağı avuldan saman yemem” felsefesi bu işi daha da zorlaştırdı. Veteriner Hekim olarak onun idealist duruşu Cumhuriyete düzgün genç doktor mühendis yetiştirme için de geçerliydi elbette. Bu azimle 4 yıl boyunca bir gün tatil yapmadan Sabahın 05.00’de Sütlüce Mezbahası, sonra 08.00 de Bakırköy Kaymakamlığında Veteriner Hekim olarak memuriyet ve Hafta sonları Veli Efendi Hipodromunda hakemlik. Bu ağır çalışma temposu onun sağlığından çok şey aldı elbette. Bir de memleket ve arkadaş hasreti. Ablamla benim mezuniyetimden sonra İnebolu’suna geri döndü.

    Babaannem Babamın ilk kar yağdığında doğduğunu söylerdi. Biz de yıllarca ilk kar yağdığında kutladık onun yaş gününü. Aslında yaş günlerinin öyle tanımlanması pek hoş. Koyunlar kuzuladığında, kış armudu göynüdüğünde, erikler çiçek açtığında gibi. Doğanın bir olayını diğerine bağlamak. Bizler de doğumu ölüme bağlamak için çabalamıyor muyuz?

    1992 yılında 65 yaşında kaybettik onu. Güzel adamdı, güzel yaşadı ve gök kubbede hoş sedalar bıraktı, bir de Cumhuriyete bizleri, bizlere Cumhuriyeti bıraktı. Ruhu şad olsun.

  • GENÇ CUMHURİYETİN AYDINLIK YÜZÜ – BABAM VETERİNER HEKİM HÜSEYİN KARAHAN VE ŞİİRLERİ

    Yazıma o yılların naif insanlarının en güzel örneği olan bu fotoğrafla başlamak isterim. Resimde Aysel ve Hüseyin Karahan 1958 yılının temmuz ayında Karadeniz’de seyreden Etrüsk Gemisinde balayındalar. Yüzlerinde Cumhuriyetin aydınlığı ve gözlerinde gelecekle ilgili pırıl hayalleri açıkça görülüyor. 

    Babam ışıklara koşalı 34 yıl oldu. Veteriner Hekimdi. Abdurrahman Paşa Lisesinden 1948 yılında mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesinde Veteriner Fakültesine kaydoluyor. Açıkçası beş parasız olarak Ankara’ya gidiyor. Dedesinin ” Ne ileri git, ne geri kal” tavsiyesi ve Babasının zor gününde açarsın diye verdiği bir zarf ile. Onun, o yıllarda yerel bir gazete olan Hakkın Sesi gazetesine tekzip olarak yazdığı bir şiirle devam edelim.

    CUMHURİYET GENÇLİĞİ

    Belki de latifeden, söz olmuş aramızda,
    Gençlik anlayışı ulvidir Atamızda,,
    Zihnim ki uluorta , isabetsiz taştadır,
    Cumhuriyet gençliği yaşta değil, baştadır.
    Kucaklaşıp birleştik mutlu ilkelerinde,
    Egemenlik, devrimler ve istiklal kanatlı,
    Çevremizde dolaşan o taptaze ruhlarla,
    Maziyi kuvvet bildik, güç yaptık iftiharla,
    Ulu millet muvaffak olduysa emelinde,
    Binlerce şehit yatar istiklal temelinde,
    Kurtarıcı nesilsen, şükret kaderindendir,
    O mukadder kükreyiş nesli pederindendir.
    Ne sen varsın ne de ben o mukaddes davada,
    Bizler varız yok olmak esiyorsa havada,
    Nankör olsam, kör olsam, gecikmezdim görmekte,

    O kutsal dava için bizde varız ölmekte.

    Ankara’da bir yandan okurken bir yandan Büyük Ankara Otelinde dans hocalığı yapıyor. Bas bariton sesi ve hep özenli kıyafetleri ile dikkat çeken biri. Üniversiteden mezun olana kadar olukça hızlı bir hayatı oluyor. Mezuniyetten sonra ilk görev yeri olan Afşin’de hayat yavaşlıyor. Yaşı otuzu geçince yalnızlık başına tak ediyor. Bir kaç kız isteme macerası atlatıyor. Buna daha sonraki bir şiirinde şöyle sitem etmiş.

    ZOR EVLENDİK MEMLEKETTE

    Gayemiz samimiydi bir yuva kurmak için,
    Arıyorduk turnayı gözünden vurmak için,
    Çaylaklıkta dolaştık artistik bir tip aradık,
    Aşka bağlanmak için pamuktan ip aradık.
    Yaş otuza gelince güvendik kendimize,
    On kişilik dünürle haber saldık birine,
    Beş ay sonra cevap geldi ittifakla reddine.

    Kuzum herkes parada, şöhrette, etikette,
    Kapı apı dolaştık zor evlendik memlekette.

    İzninde geldiği İnebolu’da köprüde bir genç kıza rastlıyor. Tesadüf bu ya Eros köprü başında onları bekliyor. Babamda bir Clark, annemden cilveli ve bir o kadar da mahcup bir gülümseme. Olan oluyor, hiç azalmayan bir aşk başlıyor. Tabi babam gibi romantik birinin şiirlerini peş peşe döktürmesi için iyi bir fırsat.

    ABRAŞ TEPEDEN

    Avara yamacından, defneli patikadan,
    Beraberce el ele sessizliği bozmadan,
    Saadet eşiğinden uçar gibi zirveye,
    Mehtaplı bir gecede çıksak Abraş Tepeye.
    Hasret dolu gönlümün, gönlümün sevdasıyla,
    Seyretsek manzarayı bütün ihtişamıyla,
    Eş yıldızımız için tarasak gök kubbeyi,
    Uzansak seyre dalsak Gerişi, Kerempeyi,
    Bir ara fısıltıyla uzak durma gel desem,
    Mehtabı mehtap yapan ay değil Aysel desem.

    İzin bitiyor, Afşin’de hasret dolu memuriyete geri dönülüyor. Yalnızlık ıssızlık sessizlik hepsi onu bekliyor.

    DERTLERİM KAVAK GİBİ

    Efsus’ta Dertlerim kavak gibi sıra sıra,
    O dertler ki kavak gibi uzadı,
    Her geçen gün neşemi kıra kıra,
    Eski halim güler yüzüm kalmadı.
    Rüzgar Gibi geçti günler geceler,
    Postacı hala kapım çalmadı,
    Bekarlığa güya sultanlık derler,
    Bekarlıkta artık gözüm kalmadı.
    Ay’ selim bulutlar arasında,
    O da hala ışığını salmadı,
    Yalnızım okyanuslar arasında,
    Yalnızlığa bende takat kalmadı.

    Tabi ona en acı gelen gerek maddi sıkıntıdan gerekse o dönemde izin alamamasından olsa gerek nişanına İnebolu’ya gidememesi. O gece bekar odasında şunu karalıyor.

    GIYABEN NİŞANLANIRKEN

    Maddeten olsam da pek ırak beldelerde,
    O mutlu töreni görüyormuş gibiyim.
    Bu akşam oradayım, gene doğduğum yerde,
    Yuvamın temelini örüyormuş gibiyim.

    Eş, dost ve akraba topluluğu içinde,
    Nişan halkasını takıyormuş gibiyim.
    Eren mesutların mesutluğu içinde,
    Nişanlım elini sıkıyormuş gibiyim.

    Üzülmesin anam babam ermedi diye,
    Bu akşam neşeyle eriyormuş gibiyim.
    Gücenme dilberim, beni gelmedi diye,
    Nişan şerbetini içiyormuş gibiyim.

    Elbette pembe pelüş kağıtlara yazdığı mektuplarının hepsine bir şiir ilave etmeyi de ihmal etmiyor.

    DAL BOYLUM-1

    Her halinle nadide, nadide bir çiçeksin,
    Dal boylum nazeninim sen mutlaka meleksin,
    Sana zayıf diyemem sen yalnızca zarifsin.,
    Sen kalbinle ruhunla hepisinden arifsin. Her halinle nadide, nadide bir çiçeksin,
    Yüzünü benli gördüm, kalbinde benli midir,
    Hep nadide çiçekler pakize tenli midir. ,
    Unutursam kahrolayım o gözünün rengini.

    Şansıma lanet olsun bulmadıysa dengini.

    DAL BOYLUM-2

    Gönlümün tek goncası ey melekler meleği,
    Hayatımın neşesi ey çiçekler çiçeği,
    Sensiz geçen günlerim inan ki hep külfettir,
    Bana sensiz olunca doğduğum yer gurbettir.
    Gecemde gündüzümde hayalimde sen varsın,
    Sen bimarın gönlünü ilk fetheden tek yarsın.
    Makamdan makam beğen gel gönlümün tahtına,

    Lanet olsun ömrüme kim durmazsa ahtında.

    DAL BOYLUM-3

    Halden anlarsın amma, hiç sormadın halimi,
    Dal boylu nazeninim bilmez misin kalbimi.
    Aşk mıdır, ateş midir tutuşanı eriten,
    Sevgimiz stop etse aşk yetişir geriden.
    Gözlerimiz söylerken aşkımızı apaçık,
    Neden lütfeylemezsin bimarına aşkını.
    Aşkınla dolu kalbim hasretinle doluyum.

    Dal boylu dilberimin, kumralımın kuluyum.

    13.07.1958 de muratlarına erip evleniyorlar. Mutluluktan uçup bulutları aşıyor bulutların üstünde bir leyleğe çarpıyor, leyleğin ağzındaki bebeciği kapıyorlar. (ki bu kısmı yeğenime yazdığım bir şiirden ödünç aldım) Cide’ye tayini çıkıyor ve kızları Serap doğuyor. Afşin’e göre İnebolu’ya çok daha yakınlar ama ilk defa gurbete çıkan annem için pek kolay olmuyor bu sıla ve ana hasreti. Bu elbette babamın gözünden kaçmıyor.

    İTİRAZ

    Gurbetteki kul için mektup bayramla düğün,
    Ayrılık telaşıyla vefasız dediğin gün,
    O nadide çiçeğin avutmakla durmadı,
    O yeşil gözlerinde bereket yaş kalmadı.
    Kızın duyar uzaktan müşfik anne sesini,
    Hala koklamak ister evinin nefesini,
    Hatırayı saklayıp hatırlamak ondadır,

    Cismi burda olsa da, hayali balkondadır.

    Bir yıl sonra İnebolu’ya tayin çıkınca mutlu mesu günler başlıyor. Ablamın ardından 1961 de ben ve altı yıl sonrada kardeşim Selçuk Dünyaya geliyor. Şimdi eski fotoğraflar bana ne güzel bir aile olduğumuzu ve bu günlerin en mutlu günlerimiz olduğunu hatırlatıyor.

    Babam İnebolu’da yani o çok sevdiği toprağında hayvancılığı geliştirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Şap salgını çıktığında koştura koştura doğuya gitti. Canı pahasına aşı yapmak için buz gibi havalarda yollara düştü. İnebolu’nun tüm köylerine katır sırtında gitti. Sun’i tohumlamayı köylülere anlatabilmek için dil döktü. Fransızca hocalığının yanı sıra tavukçuluğu teşvik edebilmek için lisede seçmeli ders olarak verdi. Notlar dokümanlar hazırladı. En aklımda kalanlardan biri de vekaleten Kaymakamlık görevi yaparken 23 Nisan konuşmasına günlerce hazırlanmasıydı. Böylesi bir bayramın coşkusunu yüreğinde hissediyor ve çocuklara doğru mesaj verebilmenin kaygısı ile titizleniyordu.

    Elbette tüm bu çabalarının yorgunluğunu, çocukluk arkadaşları İlköğretim Müdürü Kemal Örüklü, Ziraatçi Mehmet Ersoy ve Nedim Bakır ile kurdukları çilingir sofralarında keyifli sohbetlerle veya baba evinin bahçesinde kendi elleri ile yetiştirdiği domates, biber, salatalık ve envai çeşit meyvelerle buzdolabının üstünde içtiği bir iki duble rakısıyla unutup gidiyordu.

    Eğitimimiz için 1975 yılında benim Ankara’ya, 1976 yılında da Ablamın İstanbul’a gitmesi o güzel yılları frenledi. O yıllarda sağ sol çatışmaları iyice artmış, bombalar patlamaya başlamış, her gün bir kaç öğrencinin öldürülmesi gazetelerdeki haberleri vazgeçilmezi olmuştu babamı 1977 yılında yazdığı şu şiir onun ne kadar tedirgin olduğunun en açık örneği.

    GÖRÜN ALLAH AŞKINA

    Haksızlığa olmaz oğlum diyen yok,
    Helal verdin haramını yiyen çok,
    Büyüğünü küçüğünü sayan yok.

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına.

    Şerefsizlik yüzlerdeki kir oldu,
    Cemiyette yatan yeten bir oldu,

    Menfaate dümen tutan bir oldu.

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına.

    Parça parça olduk Allah’ım yeter,
    Sabırla bekledik gün günden beter,
    Süt verirsin kaymağını gavur yer..

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına
    .

    Sağ ve sol gösteriyle tur etti,
    Kardaş kardaşı sokaklarda vur etti,
    Yaslı haber yüreklerde ur etti.

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına.

    Hani dünyayı vermezdik elimizden,
    Uçkur verdin çıktı gitti belimizden,
    Saç versen de kurtulmadık kelimizden.

    Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
    Allah isen görün Allah aşkına.

    1978 yılında ben de İstanbul’da Üniversiteyi kazanınca olaylar onu iyice ürküttüğü için yirmi yıllık düzenini bozup İstanbul’a taşındı. Elbette bir tek memur maaşı ile üstelik kirada otururken üç çocuk okutabilmek her yiğidin harcı değildi. (Tabi şimdiki kadar imkansız da değildi) Sıklıkla söylediği ” Aşağı avuldan saman yemem” felsefesi bu işi daha da zorlaştırdı. Veteriner Hekim olarak onun idealist duruşu Cumhuriyete düzgün genç doktor mühendis yetiştirme için de geçerliydi elbette. Bu azimle 4 yıl boyunca bir gün tatil yapmadan Sabahın 05.00’de Sütlüce Mezbahası, sonra 08.00 de Bakırköy Kaymakamlığında Veteriner Hekim olarak memuriyet ve Hafta sonları Veli Efendi Hipodromunda hakemlik. Bu ağır çalışma temposu onun sağlığından çok şey aldı elbette. Bir de memleket ve arkadaş hasreti. Ablamla benim mezuniyetimden sonra İnebolu’suna geri döndü.

    Babaannem Babamın ilk kar yağdığında doğduğunu söylerdi. Biz de yıllarca ilk kar yağdığında kutladık onun yaş gününü. Aslında yaş günlerinin öyle tanımlanması pek hoş. Koyunlar kuzuladığında, kış armudu göynüdüğünde, erikler çiçek açtığında gibi. Doğanın bir olayını diğerine bağlamak. Bizler de doğumu ölüme bağlamak için çabalamıyor muyuz?

    1992 yılında 65 yaşında kaybettik onu. Güzel adamdı, güzel yaşadı ve gök kubbe de hoş sedalar bıraktı, bir de Cumhuriyete bizleri, bizlere Cumhuriyeti bıraktı. Ruhu şad olsun.

    CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA İKİ GENÇ

    İhsan iki aylık seferden yeni dönmüştü ve doğup yaşadığı topraklara biraz daha hasretle basıyordu bu sefer. İçinden bir daha gitmem Kırım’a diye geçirdi. Denizciydi. Birçok kereler Barselona’ya gitmişti yumurta yüklü ticari gemilerle. Ama hiçbirinde Karadeniz’de yakalandıkları gibi adeta her tarafından yanardağ püskürüyormuş gibi kabaran böylesi bir fırtınaya rastlamamışlardı. Bir yandan da hem 1. Dünya Savaşı hem de grip salgını nedeniyle Akdeniz’e açılmakta çok tehlikeli olmuştu artık.

    Yar başındaki merdivenleri ağır ağır çıktı. Merdivenin başına geldiğinde sol taraftaki ahşap iskelenin üzerinden biri seslendi: – Safa geldin Hopalı, sana bir kadeh şarap ikram edeyim de yorgunluğunu atasın. Sol omuzu hafif ilerde ve ağır ağır yürürdü 1.95’lik İhsan. Yürüyüşünü Hopalı bir asker arkadaşına benzeten babası takmıştı ona bu lakabı. Başını kaldırıp Yar başı Meyhanesinin işleten kabak Yanya’ya ters ters baktı ve hiç düşünmeden içeri daldı Hopalı.

    İki gün Düz tarladaki baba evinde dinlendi. Anası Şerife ona sevdiği yemekleri yaptı. Dizinin dibinde kardeşleri Ali ve Mehmet, abilerinin deniz maceralarını dinlediler. Babaları Raşit Kaptan (Raşit kaptan Beyaz Beratlı İstiklal madalyasını teslim alan dört denizciden biridir) da katıldı zaman zaman onların sohbetlerine. İki gün dinlendikten sonra Hopalı hem arkadaşlarını görmek hem de Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra başlayan istiklal hareketi ile ilgili haberleri almak üzere çarşıya doğru inmeye başladı. Tam kaymakam yokuşunun köşesinde çeşme başında elinde iki koca güğümle bekleyen kısacık boylu genç kızla göz göze geldi. Bu ona yıllarca hayat arkadaşı olacak Emine’yi ilk görüşüydü. İçi ısındı, ısındı ve kaynadı.

    Emine 16 yaşındaydı. İki erkek üç kız beş kardeştiler. Ufak tefek olmasına rağmen çok kuvvetli, hep güler yüzlü, hiperaktif denebilecek kadar hareketli, becerikli ve çalışkan olduğu için anne ve babasının en güvendiği evladıydı. Evleri Marazın kahvesinin hemen önünde, yeni yapılan mendireğe, İskelle Burnuna ve Patriyoz Mahallesine hâkim bir konumda idi. Ama oluşan heyelan nedeniyle yanındaki iki evle birlikte kayıp gitmişti iki yıl önce. Anne ve babasının yeniden başlama konusunda en büyük destekçisi olmuştu Emine. Elbette komşularının desteğini de unutmamak lazım.

    Hopalı hemen o akşam söyledi Şerife anaya Emine’yi isteyin bana diye. 2 ay içinde de evlendiler. Evliliğin ilk yılları tüm Anadolu’nun tek vücut olduğu İstiklal Savaşının zorluklarıyla geçti. İnebolu bir yandan Anadolu’ya geçmek için İstanbul’dan gelenlerle dolup taşıyor, bir yandan da cepheye aktarılması gereken başta cephane olmak üzere her türlü malzemenin merkezi konumuna geliyordu. Vakit bu hengâme içinde hızlı ama bir yandan da cepheye evladını gönderen analar içinde bir o kadar yavaş geçiyordu. 

    O yıllarda cephaneyi karaya çıkartan kayıkçılardan biri Hopalı, cephaneyi İki çaya taşıyanlardan biri de karnındaki İfakat’la birlikte Emine idi. İlk çocukları İfakat İnebolu Yunan muhripleri yaptığı top atışları altında doğdu. Günler sonra İnebolu, haftalar sonra Vatan kurtuldu. Yeni cumhuriyetin neferleri idi artık onlar. Atatürk’ün Türk Ocağının balkonundan yaptığı konuşmayı dinlerken her ikisi de çok heyecanlı, mutlu ve umutlu idi. Bir hafta sonra Muammer ve iki yıl sonra da Nurettin katıldı aileye. Atatürk’ün devrimleriyle kadınlara tanınan hak ve özgürlükleri en iyi anlayan ve değerlendirenlerden biri oldu Emine. Onun teşvikiyle Hopalı Sahil Oteli işletmeye başladı.  Emine evde çocuklarının istikbali için elinden geleni yaparken, diğer yandan da otelle ilgili her hizmeti veriyordu. Odaların temizliği, yatakların yapılması, her misafir sonrası yorganların yeni ve temiz kılıflarla kaplanması, misafirlerin kahvaltı masalarına tereyağı, türlü türlü reçel ve marmelatlar yapılması onun hiç şikayetçi olmadan yaptığı rutin işlerdi. En küçük çocukları da askerden dönüp evlenince bu seferde molozda yeni açılan plajı işletmeye başladılar.

    Plaja bütün yemekleri Emine evde yapıp tepsilerle göçük denilen patikadan taşıdı yıllarca. Hopalı kansere yakalandı altmışlı yılların başında. Son gününe kadar da ağırlaşan kulaklarını radyoya dayayarak dinledi ajansı. Hiç kaçırmadı. 1968 de vefat etti. Emine’nin bu acısını iki oğlunun acısı perçinledi ama o hayat sevincini hiç kaybetmedi. Su böreğini, murabba dediği marmelatlarını torunları, torun çocukları için yapmaya devam etti. Cennete çevirdiği bahçesinde gülleri budarken düşüp kalçasını kırdı. Birkaç sene sonra 1983 yılında vefat etti. O öldüğünde torunun torunu doğmuş ve Emine cennetin vizesini almıştı. Hepsi Işıklar içinde uyusun.  

    GÜLLE

    Yaşlı kadın nefes nefese uyandı. Yine sıkça gördüğü bir kâbusun sabahındaydı. Babaannesinin “Tevhide, çabuk mutfaktan tahta kaşık getir “diye bağırması hala kulaklarında tekrarlanıyordu. 7-8 yaşlarındaki kız telaş ve korkuyla mutfağa gidiyor ve her tarafta tahta kaşık arıyor, bulamıyor, bulamıyordu. Babaannesinin gittikçe daha yüksek bağırması, onun ocağın yanında, mutfaktaki tüm çekmece ve raflarda hatta tel dolabın içinde, yalağın altında tekrar tekrar araması ve sonunda anasının o canhıraş haykırışı ile hıçkırıklara boğulması. Onun çocukluğu zamanında havale geçiren çocukların üzerinde şifa için tahta kaşık kırılırdı. Tevhide Hanım artık bu tip hurafelerden kurtulmuş olsa da kendinden iki yaş küçük kız kardeşinin ölümü onun beyninde yer etmiş hatta travma haline gelmişti. Bu karanlıkla ilk tanışması idi ve daha sonraları nicelerine tanık olacaktı.

    Perdeyi aralayıp pencerenin karşısındaki Karadeniz ile arasında bir duvar gibi duran tepeye baktı. Ağırlıklı olarak yeşillikler arasındaki aşı boyalı ahşap evlerin oluşturduğu görüntü, onun bu eve gelin olarak gelişinden bu yana pek değişmemişti. Tepenin sol tarafında en yüksekte duran iki katlı taş mektebin üst kat pencerelerine göz attı. Güneşin denizden doğması ile bu binanın pencerelerinde kızıl bir yansıma olurdu, bu da onun kalkma saatini işaret ederdi. Daha vakit olduğunu anlayınca doğruldu ve hemen başucunda duran büyük oğlunun yıllar önce Almanya’dan getirdiği saati kontrol etti. Her akşam sabah namazını vakitlice kılabilmek için kurardı. Saat daha beşi çeyrek geçiyordu.  Alarmı iptal etmek için üstündeki düğmeye bastı ve tekrar yatağa uzandı.

    Keçi derisinden yapılmış ve bombeli kapaklı çeyiz sandığının arkasındaki duvarda asılı Saatli Maarif Takviminden yaprağı koparıp gece lambasının ışığında okumayı aklından geçirdi ama üşendi. Okumak. Evlenip bu eve geldikten sonra en iyi arkadaşı olan karşı komşularının küçük kızı Resmina, mübadele nedeniyle üç gün içinde toparlanıp bilinmeze doğru yola çıkmadan önce veda etmek için geldiğinde ona “Tevhide, mutlaka okuma yazma öğrenmelisin, bak bilseydin mektuplaşırdık seninle” demişti. Bu ona utanma ile imrenme arasında bir duygu yaşatsa bile daha sonra oğulları ile bilirlikte okuma yazma öğrenmesini ateşlemişti. On altı yaşında kasabadan pek uzak olmayan bir köyde yaşarken, kasabada lokantası olan biri ile evlendirilip bu eve gelin gelmişti. İlk günlerdeki yalnızlığını ve ürkekliğini yenmesinde rolü büyüktü Resmina’nın. O yaşa kadar pazarı olduğu günler dışında pek kasabaya inmeyen Tevhide’nin hiç Rum tanıdığı da olmamıştı. Köylerinde hiç Rum da yoktu aslında. Gelin olduktan iki gün sonra kuyudan su almak için gelen, sarı saçları, başındaki yanında kırmızı bir gül olan mavi şapkasının yanlarından omuzlarına dökülen ve mavi beyaz fırfırlı elbisesi ile başka bir dünyadan gelmiş gibi görünen bu kız, Tevhide ’ye “Merhaba, Allah mutlu etsin, ben Yanas’ın kızı Resmina “ diyerek elini uzatmış, Tevhide ne yapacağını şaşırarak, yalnızca elini kızın eline dokundurabilmişti. Daha sonra her türlü derdini anlattığı, çağırdığında evlerine gidip piyano çalışını hayranlıkla izlediği, birlikte çay içip dedikodu ettikleri candan bir dostluk oluşmuştu aralarında. Tam bu anılara dalmışken gelininin yatak odasının kapı açma sesini, ardından da çocukların odasına giden karaltısını gördü. Evdeki tek kuzine çocukların odasında idi ve gelini her sabah çocuklar okul için kalkmadan önce yakardı. Bu onun yarım saat sonra namaz kılacağı anlamına geliyordu aynı zamanda.

    Yatakta bir kez daha doğruldu. Yatağa akşam yatmadan önce kuzinenin üzerinde ısıtıp önce gazete sonra da beze sardığı yassı taşı yataktan alıp yere bıraktı, çorabını ve terliklerini giydi ve yavaş yavaş yatağını toplayıp çeyiz sandığının üzerine koydu. Ardından mutfak ile odası arasına aslında servis camı olarak yapılan ama bu amaçla hiç kullanılmamış, onun özel eşyalarını, ilaçlarını, bardağını hatta takma dişini koyduğu raf görevi gören yerden bir tarafı kalın diğer tarafı  ince dişleri olan fildişi tarağını aldı. Tamamı beyazlamış lüle lüle saçlarını taramaya başladı. Karşı tepenin arkasından ışıklar göğü aydınlatmaya başlamıştı. Saçlarının ucunda belli belirsiz kına izlerini görünce kına zamanı gelmiş diye geçirdi aklından.

    Eynini giyip banyodan maşrapa ve Don Kişot’un şapkasını andıran kenarlı küçük leğeni alarak çocukların odasına gitti. Odada biri kız, biri erkek iki torunu hala uyanmamıştı. Kız olan onun adını taşısa da hep ikinci adı kullanılmıştı. İki yaş küçük erkek torunun ismini ise o vermişti. İki isminden biri babasının diğeri ise kayınpederinindi. Onuncu torunu olmasına rağmen ona düşkünlüğü farklıydı. Oda bayağı ısınmıştı. Sessizce kuzinenin üzerindeki kazandan leğene üç dört maşrapa su alıp abdest almak için banyoya gitti.

    Namazını kılıp tespihini çekerek çocukların odasına girdiğinde tüm hane halkı kahvaltıya başlamıştı. Tevhide Hanım gördüğü kâbusun etkisini ve anılarında ona kasvet veren tüm düşüncelerini odasında bırakmış ve hep yaptığı gibi gülüşünü takmıştı ak pak ve kırışıklarla dolu yüzüne. O sırada yumurtasının az piştiği için mızmızlanan Aziz, biraz da babaannesinin Allah’ın nimetleri ve israf konusunda uzun bir konuşma yapmasından çekinerek hemen susup yumurtasını yemeye başladı.

    Aziz, önceleri babaannesini namaz surelerini öğreten, dualar ezberleten, Peygamberin ibret verici hikâyelerini, nadiren de cadı ve Keloğlan’ın olduğu bazı masalları anlatan disiplinli ve sert, yani biraz can sıkıcı biri gibi görse de, özellikle son üç yıldır, ortaokula başlayalı beri kendisine diğer torunlarından farklı bir gözle baktığını fark etmiş, onun yumuşak, eğlenceli ve ilginç taraflarını da keşfetmeye başlamıştı.

    Kahvaltıdan ilk kalkan baba oldu. Devlet memuru olduğu için her zamanki gibi sabah tıraşını olmuştu, kravatlı idi. Ceketini ve paltosunu giyip, fötr şapkasını takarak evden ilk çıkan da o oldu. Aziz, ablasıyla birlikte tam evden çıkacakken babaannesinin, “Aziz gel seni bir okuyayım.” dediğini duydu. Bu bir nazar seansı anlamını taşıyordu ve Aziz önceleri buna karşı çıksa da artık bunu kanıksamıştı. Hatta bazen o söylemese dahi onun önüne oturup kendisini okumasını istiyordu. Nazar konusu babaannesi için ciddi bir konu idi. Bahçede çalışırken olan tüm terslikleri, hatta yakalandığı grip, nezle gibi hastalıkları bile hep yan komşunun nazarına bağlardı. Kendi üzerinde taşıdıkları dışında, o komşunun tarafına bakan ağaçların dalları bile nazar boncuğu doluydu. Aziz babaannesinin karşısına oturdu ve onun okurken esnemesine, her esnemesine “Bak gördün mü nazar varmış.” demesine onaylar gibi kafasını salladı ve seans üfleme ile sona erdi. Aziz o sırada içinden babaannesinin hayatı boyunca kaç kere tespih çektiğini hesaplamaya çalışıyordu. Her namazdan sonra doksan dokuzluk tespihi üç kere çekerdi. Ayakkabısını giyip koşturarak evden çıkarken mırıldandı “Oha, yirmi beş milyondan fazla”.

    Aziz ortaokul son sınıfa gidiyordu ve oldukça parlak bir öğrenciydi. Tam bir matematik canavarıydı. Etrafında olup biteni hep dikkatle izler ve önemli gördüklerini bir tarafa kaydederdi. Sevdiği bir şiiri birkaç kere okuduğunda ezberlerdi. O gün okuldan eve dönerken içinden babaannesinin şiirini tekrarlıyordu. Sömestre tatilinde Ankara’da amcasının evine gitmişlerdi. Amcası Vehbi, bir süre Almanya’da çalışıp dönmüş bir mühendisti. Almanya’dan gelirken getirdiği teyp ve fotoğraf makinası onun en sevdiği oyuncaklarıydı. Onlarla tüm ailenin ses ve görüntü albümünü oluşturma çabası içindeydi. Bir gün teyp ile herkesin sesini kaydettikten sonra annesine dönüp “Ana sen de bir şiir oku” dedi. Babaannesi Vehbi amcanın başla komutu ile Aziz’i çok şaşırtan ve ona hayranlığını perçinleyen şiirini söylemeye başladı.

    Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;
    Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;
    Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;
    Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.

    Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:
    Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın;
    Derileri çatlak, bağrı kapkara,
    Sağ elinin nasırında bir yara

    Başında bir eski püskü peştamal
    Koltuğunda bir yamalı boş çuval…

    Şiiri okurken yüzündeki o acı çeker gibi görünen ifade ve sesini alçaltıp arttırarak yaptığı vurgular, usta bir tiyatrocunun tirat okuması gibiydi. Zaman zaman ağlayacak gibi sesi çatallaşıyor, zaman zaman bir isyanı yaşar gibi bağırıyordu.

    Ah Efendi, bize karşı İstanbul
    Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?
    Taşraların hayvanlık mı nasibi?

    Aziz babaannesinin her duraklamasında yutkunuyor ve adeta şiirin bitmesini istemiyordu. Tevhide Hanım adeta mırıldanır gibi, oldukça uzun olan şiiri bitirdi.

    Yazık, sana ağlamayan şiire;
    Yazık, sana titremeyen vicdana,
    Yazık, sana uzanmayan ellere;
    Yazık, seni kurtarmayan insana!

    Aziz Ankara’dan dönünce babaannesine şiirin kimin olduğunu sormuştu. Bilmiyorum, amcanın bir şiir defteri vardı. Orada görüp beğenmiş, sonra birkaç defa okuyup ezberlemiştim cevabını alınca önce babasına, sonra okuldaki Türkçe öğretmenine sormuş onlardan da cevap alamayınca günlerce kütüphanede araştırmış, bulamamıştı. Sonra babaannesine birkaç defa okutturarak şairini bilmediği bu şiiri ezberlemişti. İyice yerleşmesi için zaman zaman içinden okuyordu. Bu yöntemi ilkokula giderken babaannesinin ezberlettiği sure ve dualar için de uygulardı.

    Artık onu, bazen bahçe işleri ile uğraşan, ziyaretine gelen kendi yaşındaki tanıdıkları ile genellikle din konusunda sohbetler yapan ve beş vakit namaz kılıp tesbih çekerek ölmeyi bekleyen biri olarak görmekten vazgeçmiş, içinde birçok cevher saklayan gizemli biri olarak görmeye başlamıştı. Ona bir şeyler anlatırken eskisinden daha dikkatle dinliyor, zaman zaman onun arkadaşlarıyla sohbetlerine dahi katılıyordu.

    Kış bitmiş, bahar bütün güzelliklerini kasabanın bahçelerine, dağlarına, tepelerine sermeye başlamıştı. Tevhide Hanım kışın geçtiğine seviniyordu, çünkü baharın onun için anlamı soğukta iyice artan romatizma ağrılarının azalması, kansızlık nedeniyle çok fazla üşümelerinin bitmesi, yaşıtı olanlarla daha fazla görüşmesi demekti. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde Aziz hep ellerini birbirlerinin arasına koyup uzun uzun dua okumalarını izlemeyi severdi. Böyle bir ziyaret sırasında arkadaşlarından biri dinin gereklerini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, camiye gitmeyen, oruç tutmayan bazı ortak tanıdıkları ile ilgili biraz ağır laflar edince Tevhide Hanım itiraz edip sakin bir şekilde Rabia adlı birinin hikâyesini anlatmaya başladı. Dindar bir dedenin yetiştirdiği Rabia’nın 10 yaşında hafız olduğunu ve Ramazanlarda mukabele okumaya başladığını, ancak ilerleyen yaşlarda mukabele okuduğu bir konakta bir İtalyan’la tanışıp etkilendiğini, bazı dini öğretileri sorguladığını, ancak içindeki Allah sevgisini hep koruduğunu anlatarak lafı herkesin dini sorumluluklarını istediği şekilde yaşayacağına, hiçbir kulun bir başkasını yargılamayacağına bağladı. Bu kararı yalnızca Allah-u Teâlâ verir diye de noktayı koydu. Arkadaşları sus pus olup hiçbir şey diyemedi. Bu konuşmaya tanık olan Aziz, babaannesinin arkadaşları gidince Rabia’nın kim olduğunu, nereden tanıdığını sordu. Babaannesi gülerek cevap verdi. “Sinekli Bakkal’dan tanırım, Halide Edip Hanım’ın romanından.” Halide Edip’in adını söylerken ona hayranlığı belli oluyordu. “Benim ilk okuduğum romandı.” diye ilave etti. Bu Aziz’de şok etkisi yapmıştı. Babaannesi eve alınan Akbaba ve Tarih dergilerine bakmazdı bile. Yalnızca Milliyet gazetesine ve Hayat mecmuasına göz atardı. Nadiren dudaklarını kıpırdatarak okurdu. Ama onun roman okuduğunu hayal bile edemiyordu. Ertesi gün kütüphaneye gidip Sinekli Bakkal kitabını aldı ve üç gün içinde okudu.

    Haziran gelmiş, yaz tatili başlamıştı. Aziz Ortaokulu beklendiği gibi birinci olarak bitirmişti ve bu tatili fazlasıyla hak ettiğini düşünüyordu. Artık babaannesi ona çok daha detaylı hikâyeler anlatıyor ve Aziz her birinin bir ders içerdiğini bilerek onu dikkatle dinliyordu. Birçoğunda abartı hissetmesine rağmen sesini çıkartmıyordu. Bunu, onun hikâyesinin ve çıkartılacak dersin etkisini artıracağını düşündüğü için yaptığını biliyordu. O çok küçükken anlattığı, bir adamın pirinç ayıklarken bir pirinci yere düşürüp almadığını gördüğü karısını boşaması ve o pirinç tanesini bulmak için neredeyse evi yıktığını anlattığı kadar abartı olmasa da, yine de bazen ipin ucunu kaçırıyordu. Kayınvalidesinin bahçeye çıkarken üstü kirlenmesin diye taktığı önlüğü, kirlenmesin diye üzerine taktığı ikinci önlüğü anlatıyordu mesela. Ana fikir fazla titiz olmanın iyi olmadığı idi elbette. Aziz üzerinde etkisini yeterli bulmadığı zaman abartma bölümü geliyordu. Kayınvalidesi kediler bahçeden gelince ev kirlenmesin diye ayaklarına ceviz kabuğundan yaptığı terlikleri takmasına kadar uzatıyordu hikâyeyi. Aziz bu hikâyeleri gözünde canlandırıyor ve gülmekten kendini alamıyordu bazen.

    Yaz ortasında tüm evi sevindiren bir haber geldi Vehbi amcadan. Aziz Ankara’da oldukça iyi bir lisenin sınavını kazanmıştı. Özellikle anne ve babası bu liseye gitmenin iyi bir Üniversite kazanmayı garanti ettiğini bildikleri için çok mutlu ve gururluydular. Ancak Tevhide Hanım bu olaya pek sevinmemiş görünüyordu. Üç oğlu da onun yaşlarında leyli meccani okullarda okumak için büyük şehirlere gitmişti. Onların hasreti uzun yıllar yüreğini dağlamış, Aziz’in babası dışında kasabaya dönen olmamıştı. Aynı hasreti bu yaşında çok bağlandığı Aziz’de yaşamak ona ağır gelmişti. Bu konudaki suskunluğunu bir sabah kahvaltıda bozmuş ve Aziz’in babasına “El kadar çocuğu niye gönderiyorsunuz ki, burada da lise var. Ablası ona gitmiyor mu?” diye çıkışmış ve cevabı dinlemeden ilk defa kahvaltıdan kalkıp odasına gitmişti. Kalan günler de Aziz’in heyecanı artıyor, annesi onun yanında getireceği eşyalar için adeta çeyiz titizliğinde çalışıyordu. Gitmesine çok az bir süre kalmıştı. 25 Ağustos Atatürk’ün kasabaya gelişi nedeniyle şapka bayramı olarak kutlanırdı. O günü babaannesi Aziz’e anlatmaya başladı. ”Atamızın geleceği bir gün önce kasabanın her yerinde tellallar tarafından ilan edildiğinde çok heyecanlandım. O zamanlar kasabaya gelmek için tek yol bu önümüzden geçen yoldu. Erkenden bahçeye inip darabanın açık bir yerinden yola bakarak beklemeye başladım. Öğlene doğru yukarıdan bir kalabalık görüldü. Kalabalığın arasından onu hemen tanıdım. Önümden geçerken dönüp bana doğru baktı. Masmavi gözleri ışık saçıyordu.” Bunu anlatırken Tevhide Hanım’ın gözleri teybe şiir okurken olduğu gibi yine buğulu idi ve sesi titriyordu. Aziz nedense kasabada yıllardır kutlanan o günü babaannesinin yaşamış olabileceğini hiç düşünmemişti. Heyecanla sordu ” Sen…sen Atatürk’ü gördün mü?” Babaannesi daha önce Aziz’in hiç görmediği bir edayla “evet” diye cevap verdi “ve onun bakışını hiç unutamadım.” Sonra devam etti,” İstersen sana 9 Haziran’ı da anlatayım.” dedi. Aziz’in gitmesine günler kala babaannesi adeta tüm hayatını anlatmak istercesine peş peşe hikâyeler anlatmaya başlamıştı. 9 Haziran Yunan zırhlılarının gemilerinin kasabayı bombaladığı gündü ve beklemedikleri bir direnişle karşılaşınca geri çekilmişlerdi. O gün kasabanın kahramanlık günü olarak kutlanırdı. “ Çok isterim.” dedi Aziz kafasını sallayarak.  Tevhide Hanım bombardımanın başlamasının, bazı gençlerin o sinirle kasabadaki Rumlara kötü davranmasını, o sırada arkadaşı Resmina’nın onun yanına gelip ağlamasını, sonra yukarıdaki tepeden zırhlılara ateş açılmasını uzun uzun anlattı. Aziz hiçbir detayı kaçırmamak adına dikkatle dinledi tüm hikâyeyi. Şöyle bitirdi sözlerini “İlk bombardıman başladığında kayınpederim çamaşırlıkta kuyunun yanında namaz kılıyordu. O sırada biraz ilerisine bir top güllesi düştü. Rahmetli namazını bozmadı bile…” Aziz babaannesinin sözünü kesti “Neden ki? Namazı bırakıp askerlere yardım etseydi ya!” Babaannesi kızarak cevap verdi “Savaşan o askerlere dua da gerekir.” Ve sonra anlatmayı bıraktı. Aziz üstelemedi ve babaannem yine abartıyor diye geçirdi içinden.

    Yaz sonunda Ankara’ya hareket günü gelmişti. Tevhide hanım ilk defa o sabah kaygılarını ve acılarını odasında bırakamamıştı. Anne ve babasına onu gönderdikleri için, Aziz’e de giderken bu kadar neşeli göründüğü için kızgındı. Aziz önce ablasına sarıldı, sonra babaannesinin elini öptü. Babaannesi eline para sıkıştırıp “Allah’a emanet ol” diyerek hızla geri dönüp eve girdi. Torununun ağladığını görmesini istemiyordu. Aziz anne ve babasının arasında bahçe kapısından çıkarken babaannesinin “Bahçe kapısını açık bırakmayın.” dediğini duyar gibi oldu.

    Ankara’daki ilk günler sıkıntılı geçti. Onun gibi küçük kasabadan gelen birkaç kişi olsa da arkadaşlarının büyük çoğunluğu Ankara, İzmir ve İstanbul gibi büyük şehirlerden gelmişlerdi. Kültürleri, yetişme şekilleri ve davranışları ondan farklı idi. Ancak bir iki ay içinde uyum sağladı ve içinde bir tek sıla hasreti sıkıntı olarak kaldı. Hafta sonları Vehbi Amcaya evci olarak çıkıyor. Anne ve babasıyla oradan telefon ile konuşuyor, bu bir parça hasretine gem vuruyordu. Sömestr tatiline bir ay kalmıştı. Yine bir cuma akşamı amcasının evine geldi. Amcası ve yengesi evde yoktu. Kuzenlerinin yüzleri düşmüş, en küçüklerinin ağlamış gibi gözleri şişmişti. “Ne oldu?” diye sordu. “Amcamla yengem nerede?” Büyük kuzen elini onun omzuna atarak “Maalesef babaannemi kaybettik, oraya gittiler, dün toprağa verildi.” dedi. Son kelimeyi ağlayarak söyleyebilmişti. Aziz adeta kilitlenmişti. Ne konuşabiliyor, ne ağlayabiliyordu. Beyninde yankılanan onlarca hikâye ile öyle kalakalmıştı. O sırada telefon çaldı. Arayan babasıydı. Kuzeniyle konuştu önce. Sonra onu istedi. Aziz kafasını hayır anlamında iki yana salladı ve şimdi değil diye mırıldandı.

    Sömestr tatilinde anne ve babası ablasının Üniversite kursu için Ankara’ya geldiler. Bu Aziz için daha iyi oldu. Çünkü hala babaannesinin olmadığı o eve nasıl girebileceğini bilmiyordu. Okulun ikinci yarısı iyice kaynaştığı okul arkadaşları sayesinde iyi geçti. Zamanın her acıyı azalttığı bir gerçekti. Üstelik onun yaşında ve küçük bir kasabadan başkente gelip yeni arkadaşlarla birçok ilke yelken açmışken.

    Okul bitmiş, yaz tatili için evine geleli bir ay olmuştu. Babası bir katlı evin üstüne iki kat daha çıkmaya karar vermişti ve inşaat sırasında alt katta oturmaya devam ettiklerinden mühendis olmaya karar vermiş Aziz için, inşaatın aşamalarını görmek ilginçti. Kuyuya yaslanmış bir yandan eve bakıyor, bir yandan da hiç görmediği evin ilk ahşap halini gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Bulunduğu yer çamaşırlıktı. Hemen solunda çamaşırları üzerinde dövdükleri büyük bir taş vardı. Arka tarafta ise ocak ve bacası. Elbette kuyunun üstünde bir çıkrık. Şu tarafta ise… derken kuyunun etrafını betonlamak için kazı yapan amelenin sesini duydu. “Burada bir şey var.”  Hemen işçinin yanına gidip parmağıyla gösterdiği yere baktı. Yaklaşık 15 cm çapında bir gülle yerde duruyordu. Tam 55 yıl önce şu bombardımanda düşen gülle. Aziz gülleye bakakaldı. Babaannesi öleli beri içinde tuttuğunu bıraktı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. İçinden bir ses ona babaannesi ile tanışabildiği ve onun hikâyelerini dinleyebildiği için ne kadar şanslı olduğunu söylüyordu.    

    TERZİ MEHMET

    Aşağıdaki fotoğraf 1958’in yazında çekilmiş. Yüz ifadeleri sert görünüyor ama ben biliyorum ki yumuşacık yürekleri var. Yüzlerindeki o sert çizgiler zorlu yılların izleri. Arkalarındaki mavi pike hala duruyor. Düşünün çocuklukları Birinci Dünya (aynı zamanda İspanyol gribi pandemisi) ve İstiklal savaşı yıllarında geçmiş. Cumhuriyetle birlikte atılmışlar hayata. Evlenmişler ve çocuklarını ikinci dünya savaşının yokluğunda büyütmüşler. Sağ taraftaki bizim Gazozcu Baba dediğimiz dedem Hamdi Emir. Sol taraftaki ise Halamın eşi benim dede dediğim eniştem Mehmet Denizci.

    Onları anlatmadan önce Galip Deniz Caddesinde Yeni caminin köşesinden pazar yerine doğru yürüyelim isterseniz. Sol tarafımızda sırasıyla ve bildiğim lakaplarıyla Şipkopca’nın (dudayırık) dükkânı, önceleri Deli Murat’ın sonra Köse’nin dükkânı, Terzi Tatar Hasan’ın Mehmet’in dükkânı, Hasan Tunoğlu’nun bahçesi ve şekerci dükkanı, Hamdi Emir’in Gazoz hanesi, Berber Dükkanı, Sümerbank Mağazası, Cemal Amca’nın (Pat) şekerci dükkanı.

    Bu dükkanlar ile ilgili benim yetişebildiklerim ve hatırladıklarım kısaca şöyle. Şekerci Hasan Amcanın dükkanına sokaktan bir iki merdivenle inilirdi. Kapı alçaktı. Sanki inenlerin başı kapıya çarpacakmış gibi gelirdi bana. Vitrininde en aklımda kalan şey kızamığa iyi geldiği söylenen tarçınlı baklava dilimine benzeyen lohusa şekeri. Girince sol taraftaki tezgâhta enva-i çeşit ve rengarenk şekerlemeler olurdu. Daha ileriden bir kapıyla üstünde asma çardağı olan bahçeye çıkılırdı. Bahçede köyden pazara inenlerin ekmeğin içine tahin helvası ve gül reçeli koyup iştahla yemeleri gözümün önünde hala. Şekerci Pat Cemal Amca’nın dükkanında ise tezgâh girince sağda kalırdı. Onun mu benim mi boyum kısa olduğu için bilmiyorum ama tezgâhın arkasından yalnızca kafasını görürdüm. Şemsiye çikolata ve mabel sakız için önemli uğrak yerlerimdendi. Sahibinin Ibraslı olan berber dükkânı ile ilgili bildiğim tek şey aynı zamanda diş çektiği.

    Gelelim gazoz haneye. Gazozcu Hamdi Dedem o dönemin entelektüel adamlarından. Ecevit’e yürüyerek bir okula gitmiş ama okulun ne okulu olduğunu ben de bilmiyorum. Yukarıdaki fotoğrafta 50 yaşında. Aslında ben 3.5 yaşında iken öldüğü için hayal meyal aklımda.  Oldukça zengin bir pul ve el yazması kitap koleksiyonu varmış. Bir de değişik mobilya ve aletlere merakı. Mesela üstü açıldığında kanun olan ve aynı zamanda ön kapağı açıldığında içindeki pikabı bulunan komodin hala duruyor. Önce Güzel İnebolu adıyla yaptığı daha sonra Fertek adıyla ünlenen gazozları ile sağlıyor geçimini.

    Dükkâna girdiğinizde sağ tarafta yazıhanesi var. Benim için buradaki en önemli oyuncak toplanan kapakları tekrar kullanabilmek için baskı yapan zımbamsı alet. Arka tarafa üst kattaki depoya çıkan ahşap merdivenin yanındaki ayrı bir kapıyla giriliyor. Altı su sarnıcı olan bu bölümde her birini hayranlıkla izlediğim gazoz imalatında kullanılan bilumum alet edevat. Her Çıssss-tak sesi bir şişe gazoz demek. Keşke devam edebilseydi bu gazoz markası.

    Girizgâh yine uzun oldu ve sonunda geldik hikâyenin kahramanına. 1960’ların sonuna kadar hazır giyim ve konfeksiyon olmadığı için terzilik hem önemli bir zanaat ve hem de birçok evi geçindiren bir meslek idi.

    İnebolu’da kadın veya erkek giyimi üzerine uzmanlaşmış onlarca terzi vardı. Onlardan biri idi Terzi Mehmet Denizci. Babası Tatar Hasan denizci idi ve o çocuk yaşta iken kaybolmuştu denizde. Üç yaşında ablası ve anası ile yalnız kalmıştı ve terzi çırağı olarak çalışmaya başladı. Meslek usta çırak ilişkisi şeklinde yürüyordu o yıllarda.

    Eli hafif değildi, erkek giyime yöneldi. Lafı açılmışken; kadın giyim konusunda uzmanlaşanların bazıları için söylenen eli hafif lafı vardı. Yani terzi prova yaparken müşteri kumaşa dokunduğunu bile anlamaz demekti. Gel zaman git zaman işlerini büyüttü. Belediyenin önünden deniz tarafına yürürken ilk dört yolda şimdilerde manav olan yerdi dükkânı. Yanında üç beş çırak çalışmaya başladı. Kasabaya gelen kaymakamların ve diğer mülki amirlerin elbiselerini o dikiyordu. Hatta elbise diktirmek için Kastamonu’dan gelen Valiler bile vardı. Çok çırak yetişti yanında. Uzun yıllar İstanbul’da Galatasaray’da terzilik yapan ve İnebolu’da huzurevinde vefat eden yeğeni Mehmet Şahin’de onun çıraklarındandı. Mehmet Şahin İstanbul’da özellikle kambur veya yürüme engelli kıyafet oturtması zor kişilerin adresi oldu. Ama konfeksiyon ve hazır giyimle beraber Terzi Mehmet’in işleri hızla azaldı. 60’lı yılların sonunda kendini evinin önündeki küçük dükkânda kasket yaparken buldu. Mukallit kelimesi çocukluğumun kahramanlarından olan Mehmet dede için söylenmişti sanki.

    Bana Karadeniz türküleri öğretir, sonra söyleterek keyifle dinlerdi, her seferinde büyük bir inandırıcılıkla yaptığı şakaları beni hem şaşırtır hem güldürürdü. Onun sağlığında çocukların ve kedilerin eksik olmadığı, şen kahkahaların yükseldiği o belki de İnebolu’nun en eski Rum evlerinden biri olan bu ev; şimdi birçok örneğinde olduğu gibi anıları ile sessiz sakin bekliyor yanındaki mandalina ağaçları yeşerir ve yine malt eriğini toplayan birileri olur diye. Babamın onun başka bir yönünü vurguladığı şiiri ile noktalayalım hikâyeyi:  

    Tükeniyor bir ömür, iğneyi dürte dürte,
    Para olur mu deva, kırk senelik züğürte,
    Giderken yavaş yavaş, tezgahın arkasında,
    Hata olmaz urbanın kolunda, yakasında.

    Gidiyorum bu akşam, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    Ütüle yavaş yavaş, çal makası hafiften,
    Ustası belli olur bir terzinin ilikten
    Ama yine boş durma, bekle kararsın hava,
    Yap yapındır, Azrail çıkmadan mahut ava.

    Gidiyorum şen olsun, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    Ham sofu Günah derse valla inanma sakın,
    De ki; meyhane yolu nedendir akın akın,
    Kul bile ikram eder yolcu gelse evine,
    Hüda niye etmesin fani misafirine..

    Gidiyorum eyvallah, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    100 yılın içinden seçerek anlattığım tüm bu anılar ve kahramanları belki de hayal ürünü, bu belki de benim uydurduğum bir masal. Bu masalı gerçeğe en çok yaklaştıran ise o yan yana duran üç dükkânın sahiplerinin ismini taşıyan torunları: Hamdi Emir, Hasan Tunoğlu ve Mehmet Denizci. Kim bilir onların da masalını yazar yüz yıl sonra birileri…

    BİR YAZ AKŞAMI

    Benim çocukluk dönemim -yani 60’ların son, 70’lerin ilk yarısı- sırasında kuşkusuz en akılda kalanlardan biri yaz gecelerinde gidilen çay bahçeleridir. Adı çay bahçeleri olsa da ailece gidilen ve her türlü eğlencenin olduğu mekanlardı. Hatta bira bile servis edilirdi. Öncelikle o mekanları şöyle bir hatırlayalım.

    İki önemli eğlence merkezi vardı. Biri Emirgan, Deniz Otel ve Mehtap pastanesinin bulunduğu bölge. Deniz otelin altı genellikle sessizlik ve akşam dışarı çıkanların turlamasını seyretmek isteyenler için en uygun yerdi. Tam karşısındaki Emirgan’ın işletmecisi İbrahim Denizci idi. Oğulları Rıfat ve Vedat servis yaparlardı.O bölgede o zamanlar deniz yola bu kadar yakın değildi. Bu nedenle deniz tarafında bahçenin tam ortasında çay ocağının karşısına deniz tarafına doğru bir balkon vardı. Bu balkonda genellikle dışardan gelen orkestralar canlı müzik yapardı. Birkaç sene peş peşe gelen Dalgalar Orkestrası en aklımda kalanı. Tabi bir de dans ve şarkı yarışmaları.

    Hemen yanındaki çocuk parkı bizim modern anlamdaki salıncak, tahterevalli ve kaydırakla ilk tanıştığımız yerdi. Hemen onun karşısında yar başından sahile inen iki merdivenin arasına belediyenin yaptığı yeni yerde Şekerci Nuri ve Rıza Emir mehtap pastanesini açmışlardı. Üç tarafı akvaryumlarla çevrili bu mekân o dönemde dondurma yemek isteyenlerin durağı olmuştu. Elbette dondurmasının tadı hiçbir zaman köprü başında minicik ama sevimli bahçesinde yenilen Şekercilerin ustası Ali Küllü’nün dondurmasının tadına ulaşamadı.

    Şimdi ikinci eğlence merkezine yani Boyranaltına geçelim. Elbette henüz benzinliklerin olduğu bölgede köprü yok. Mecburen yukardaki köprüden geçeceğiz. Allah’tan belediye reisi Celasin Bey köprü başına ve Meydancıkta köşeye floransan sokak lambalarını koydu da önümüzü görebiliyoruz. Boyranaltında yan yana üç çay bahçesi vardı. İlkini biraz sonra detaylı anlatacağım. İkincisi Ziya Şahin amcanın mütevazi çay bahçesi idi. Bu çay bahçesine 2-3 merdivenle indiğinizde üstü komple asma ile kaplı genişçe ilk bölüm karşınıza çıkardı. Deniz tarafına ilerlerseniz yine 5-6 merdivenle inilen üzeri açık birkaç masalık ikinci bölüm. Ziya amca genelde tek başına çalışırdı. En güzel çay burada içilirdi. Her iki yanındaki çay bahçelerindeki gürültü bir şekilde buraya hiç gelmezdi. Dalga sesleri dışında bir ses duyamazdınız. Sonuncu çay bahçesi ise zannedersem Salih Çağlar tarafından işletilir.  Ulu ağaçların altındaydı ve masalar diğer çay bahçelerinde göre birbirinden daha uzakta yerleştirilmişti. Bazı akşamlar bingo/tombala oynanırdı. Şimdi ilk çay bahçesindeki bir akşamı anlatayım. Akşam yemeği yenildikten sonra evin en uygun yaştaki çocuğu sahneye yakın masalardan yer tutmak için elinde birkaç kazakla önden gönderilirdi.

    Çay ocağında çay demlenirken, orkestra da çay ocağının hemen   yanında yeterli sayıda masa gelmesini beklerken demlenirdi. Orkestra genelde İnebolulu gençlerden oluşurdu. Çoğu kendini bu konuda halk evinde yetiştirmişti. Orkestra elemanları ve sazlar genelde değişirdi ama Zeki Denizci akordiyonu, Kadir Karatay gitarı, Hasan Denizci baterisi ve Altuğ Dölen klavyesi ile değişmez kişilerdi. Orkestra başlamadan önce masadakiler bahçenin önünde arabası ile bekleyen Yığma’dan kuruyemiş ihtiyacını karşılardı. Popüler kuruyemiş kabuklu fıstık ve kabak çekirdeği idi ve her zaman taze olurdu. Orkestra günün popüler hafif Türk müziği parçaları ile başlardı. İlk bölümün sonlarına doğru dans müziği geçilirdi. Özellikle twist ve rock in roll da mutlaka olurdu. Orkestra ara verdiğinde Orhan Boran’ı andıran sesiyle Zeki Denizcinin evet-hayır oyunu başlardı. Hep o kazanırdı. Daha sonra Rıza Emir amatörce elektrosaz haline getirdiği sazıyla profesyonelce Kastamonu yöresinin türkülerini çalar söylerdi. Manda söğüt dalına yuva kurar, Huriye imama varırdı. İkinci devre başlamadan önce çocuğu olanlar iki sandalyeyi birleştirip çocuklarını yatırırlardı. İkinci devrede zaman zaman pop zaman zaman sanat müziği çalınırdı. Hasan Karagöz “Karagözlüm efkarlanma gül gayri”, Hasan Balcı “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” Mehmet Can “eski dostlar” ile sahne alırdı. Babam şiir okuması için sonlara doğru sahneye davet edilirdi. Hepsini kendi yazdığı şiirleri defalarca okumasına rağmen her seferinde dinleyenleri aynı şekilde hüzünlendirebilmesine aynı şekilde güldürebilmesine ve sonunda aynı şekilde alkışlanmasına hala şaşarım. İşte o dönemin en popüler olan şiirlerinden biri;

    MİSAFİR GÜNLERİ

    Güne gidelim güne, kadın için her gün olan düğüne,
    Çekiştirme, pekiştirme meclisine.
    Şeker Beleş, pasta beleş, cip kelepire,
    Gelsin çaylar, gelsin çaylar habire.

    Güne ayrılır evin en konforlu odası,
    Yalnız günde açılır o mübarek kapısı,
    Ayda iki üç defa mutlaka sıra gelir,
    Bütün ev baştan başa gün için temizlenir.

    Cam çerçeve silinir, örümcekler alınır,
    Taa taşlık bile özenerek yıkanır,
    Rujlanır o gün için ruja hasret dudaklar,
    Boyanır bulaşıktan yeni çıkmış tırnaklar.

    Giyilir esvapların topyekûn yepyenisi,
    Takıp takıştırılır mevcutların hepisi,
    Üç beş kapı modadır, buram buram dökse ter,
    Yüz kiloluk hanım bile günde tığ topuk giyer.

    Beş saatlik işiyle, çantada terliğiyle,
    Eşikteki beşikteki, kızıyla geliniyle,
    Topyekûn hane halkı, birlikte yola düşer,,
    Kundaktaki yataktaki yallah deyip de üşer.

    Hoşgeldinden sonra sorulur hal ve hatır,
    Her yeni gelen ile aynısı tekrarlanır,
    Stop bilmez çeneler, sıra şaşmadan işler,,
    Dedikodu sofrası gittikçe de genişler
    .

    Laftan börek yapılır, atılır lafla taşlar,
    Ara sıra eğilir fiskosa meyyal başlar,

    Kahkahalar atılır meclisin neşesiyle,
    Herkes konuşmak ister İstanbul şivesiyle.

    Kızım, gelinim, torunum, anamla hepsi tamam,
    Yarın Anşanın günü ben de ben de geliyam.

    Hüseyin Karahan-22.12.1961

    BİR BOYRANALTI HİKAYESİ

    Köprünün üzerinden geçtiğimde güneşin denizle kucaklaşmasına çok az zaman vardı. Karadeniz her ne kadar dalgalarıyla ufak rötuşlar yapsa da Boyranaltı’nın denizi bir orak gibi biçen görüntüsüne pek etkisi olmuyordu. Gözlerimi korkarak Avara mahallesine çevirdim. Mahallenin dokusuna uymayan bir iki bina bembeyaz bir ten üzerindeki şark çıbanını andırıyordu. Sahilden aldığım bir iki çakıl taşı yetti onları örtmeye.

    Hayli kalabalık sahilden yürümeye başladım. Yaklaşık yirmi dakika vardı güneşin denizi o milyonlarca yıldır aynı ihtirasla öpüşüne. Sahil boyunca çay bahçesinde oturan insan profilinin belki yürek olarak değil ama görüntü olarak değişimi biraz canımı sıksa da birazdan rahatlayacağımı biliyordum. Adımlarımı sıklaştırdım.

    Heyamolada incir ağacının yakınında bir masaya oturdum. İçeri girerken sipariş ettiğim otuzbeşlik rakı, peynir ve kavun beni fazla bekletmedi. Tam rakıyı koyarken karşıdaki posterden elinde serpuşu ile bana bakan sarı saçlı mavi gözlü güzel insanın buruk gülümsemesi ile göz göze geldim.

    Orayı tekrar et evlat dedi. Tekrar ettim;

    ……………
    Sarayburnu’ndan geçerken,
    Hele say ya lessa,
    Yar doldurur ben İçerken,
    hele say ya lessa,
    ……………

    Zamanında çok muhabbetler edilmişti bu incir ağacının altında, sesler hala kulaklarımda, yüzler hala gözlerimin önünde. Dalıp gittim bir gecesine bahçenin ortasındaki söğüt ağacının dibinden gelen bir ut sesindeki İstanbul şivesine. Orhan Boranı andıran bir davet sesi yükseldi bahçenin uzak ucundaki Denizciden;

    Dörtnala gelip ,
    Uzak Asya’dan,
    Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,
    Bu memleket bizim!

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli,
    Ayaklar çıplak,
    ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
    Bu cehennem, bu cennet bizim!

    Kapansın el kapıları,
    bir daha açılmasın,
    Yok edin insanın insana kulluğunu,
    Bu davet bizim!

    Yaşamak bir ağaç gibi
    tek ve hür,
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    Bu hasret bizim!

    Tam çıkacaktım ki akıl oyunundan havadaki rakı kadehimden bir ses geldi. Babam şerefe dedi karşıdan ilk defa kadehimin altına vurarak takma evlat güneşe bak diyerek ve patlattı o Boyranaltında güneşin batışının en güzel betimlendiği şiirini bir kez daha

    Gurup vakti ses gelir o diyardan,
    Ardı gelmeyen tatlı hatıralardan,
    Gurbette düşünürüm derin derin,
    Tadı başkadır derim doğduğum yerin,
    Başkadır gülü, çiçeği, yazı, baharı,,

    Boyranaltında deniz kenarı.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    İçimde bir huzurun hoşnutluğu var,
    varırken ışık yolu güneşe kadar.
    Işık yolunda sular kaynaşır gibi,
    renkle ziya denizde oynaşır gibi.
    Titriyor titriyor gitmesin diye,

    sahildeki bu ahenk bitmesin diye.
    Gönüller kan ağlıyor, ufuk kanıyor,
    deniz pespembe sanki güneş yanıyor.
    Hem yanan fanus, hem muallaktadır,
    kah kürevi, kah beyzi form almaktadır.

    Bu akşamki renklerin şanslarıyla,
    aldan mora bütün nüanslarıyla,

    süslenmiş Kerempe’de renk renk bulutlar,
    arasında var gibi renkten hudutlar.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    Bu gidiş belki de güneşin son gidişidir.
    Bu gidiş kim bilir hangi ömrün bitişidir.

    Bu gidişte veda edenler dolu aşka
    ve denize niyet taşı atanlar başka.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    Bu kez ben gülümsedim buruk bir şekilde. Burukluk defne dallı çardakların artık olmamasındandı, gülümseme ise hala aydınlığın şerefine kalkan bardaklardan.

    Döndüm…… tam o anda değdi güneş denize ve kondurdu öpücüğünü. Ardından siyah beyaz yüzler, güler yüzlü anılar, heyamola sesleri, fertek gazozları, denk kayıkları, plaj, Emirgan, çardak, Ziya amcanın çayları, Orta camiden Ezanlar, Geriş ‘deki Manastırdan yükselen ayin sesleri, fenerin ışığı, Arnavut kaldırımları. Hepsi hepsi akın akın örttüler güneşi bir bebeği kundaklar gibi ve en sonunda bir tek ışığı kaldı güneşin ve geldi ebeledi beni o ışık bitmeyen bu akıl oyununda.

    TİYATRO VE SİNEMA KÜLTÜRÜ

    TİYATRO

    Aslında İnebolu’da profesyonel anlamda Tiyatro’nun sergilendiğini bilmiyorum açıkçası. Yalnızca sene sonu lise öğrencileri tarafından hazırlanan bazı piyeslere giderdik ki bu anlamda benim tanık olduğum en başarılı oyun yetmişli yılların başında Başrolünü Değerli Ağabeyimiz Bülent Uluer’in oynadığı Moliere’in “Kibarlık Budalası” uzak ara en başarılı oyun idi. Ama 1950 den 1965 lere kadar Halkevindeki salon geniş katılımla hazırlanıp sergilenen çeşitli piyeslere ev sahipliği yapmış. Bazıları o denli başarılı imiş ve o denli ilgi görmüş ki daha sonra turnelere bile çıkılmış. Bunların bazılarını aşağıda derlemeye çalıştım.

    Hasır Şapka – 1959

    Pusuda-Cahit Atay-1960 Zeki Denizci, Altuğ Dölen, Mustafa Terzioğlu

    Hülleci-Reşat Nuri Gültekin-1961

    Göç- Cevat Fehmi Başkut -1962

    Burada not düşmek isterim ki İnebolu Kültür ve Sanat Derneği bir süredir kısıtlı imkanlarını kullanarak piyes sergilemeye çalışıyor. Bu takdir edilmesi ve destek verilmesi gereken bir çaba.

    SİNEMA

    Sinema için tiyatroda söylediklerimi geçerli değil. Cumhuriyet öncesi başlayıp seksenli yılların ortasına kadar süren bir sinema kültürü var İnebolu’nun.

    Nereden mi biliyorum? Yukarıdaki fotoğraf yüz yıl daha fazla öncesinden kalma. 16/Kasım/1921’den. Yani savaşın ortasından. Yani Afyon’a giden/gidecek cephanelerin ortasından. İNEBOLU YOKSULLAR SINEMASINDAN. Binanın neresi olduğundan emin olamadım ama sinema personeli fotoğrafın arkasında listelenmiş.

    1. Müdür Nuri Bey
    2. Makinist İbrahim
    3. Makinist Muavini Haydar
    4. Kontrol Memuru.
    5. Emir Onbaşı Galip
    6. Nefer Şükrü
    7. Piyanist Muavini Şükrü Bey,
    8. Piyanist Matmazel Elizabeth.
    9. İkaz Memuru Hulki Efendi,
    10. Büfeci İzzet Bey

    İlk beşi fotoğrafta görüyoruz. Piyanistlerin ne işi var diyebilirsiniz. O zamanlar sessiz film olduğu için film oynarken piyano çalınıyor.

    İnebolu’da sinema kültürü 1980’lerin başına kadar devam etti. Şu an Müftülük binası olan eski kütüphanenin karşısında ve yine şimdiki mobilya dükkânı olan yer çok güzel bir sinema salonu idi. Hatırladığım kadarıyla dış kapıdan hole girdiğinizde solda bilet gişesi sağda ise balkona çıkan merdivenler vardı. İç kapıdan salona girdiğinizde ise her iki tarafta bir sırada 6-8 koltuk yaklaşık 10-15 sıra koltuğun arasından geçerek sahneye ulaşılırdı. Sahnenin önünde bordo atlastan iki yana açılan perdeler vardı. Üst katta ise beş altı sıra koltuk ve arkalarında da 6 adet loca bulunurdu.

    Hafta içi yalnızca suare, Cumartesi Pazar ise daha çok öğrenciler için matine olurdu. İnebolu’nun ilk fotoğrafçılarından Sabri Cebecioğlu’nun büyük oğlu İnebolu’nun seçkin simalarından Rahmetli Ergun Cebecioğlu işletirdi. Ergun Amca asıl işi Fotoğrafçılık olmasına rağmen Sinemacı Ergun olarak bilinirdi. Yazları ise yine şu an müftülük binasının otoparkı olan yerde yazlık sinemayı açardı. En iyi hatırladıklarım, genellikle mutlu sonlu Yeşilçam filmleri ile Jerry Lewis komedi filmleri ve elbette bazı akşamlar ailece gittiklerimiz. Film öncesi bazen on-on beş dakika ilginç spor müsabakaları (Muhammed Ali-Foreman boks maçı) veya önemli olaylar (Apollo 11 in aya gidişi) gösterilirdi.

    Ben çocukluğumda İnebolu’da aynı anda 4 sinema salonu olduğunu hatırlıyorum. Onların hepsi kapandıktan sonra belediye tarafından açılan sinema salonları olsa da o tadı veremedi bir türlü. Yeşilçam’da bir dönem süren seks furyasının etkisi mi, televizyonun yaygınlaşması mı, insanların ayrışması mı bilmem ama yok oldu bu güzellikler, giden birçok güzel şey gibi, çocukluğumuz gibi, gençliğimiz gibi.

    ESKİ BAYRAMLAR

    Benim çocukluğumun Deniz bayramı çok daha neşeli olurdu (ya da çocuk olduğum için bana öyle gelirdi) O dönemler deniz bayramında sunuculuğu babam yapardı. Belki de fotoğraftakiler dinlemiştir. Önceden de bayağı hazırlık yapıp notlar alır şiirler yazardı. Sandal yarışları limanın dışından başlayıp plajda sahilde biterdi. Babam plajın üzerindeki yerinden o davudi sesiyle şiirler okurdu.

    Bu şiirler yarışların son metrelerinde sahilde seyredenleri coştururdu. Notlarından bir pasajı sizlerle paylaşayım:

    Deniz Kurtlarının torunları geliyor,
    Azgın dalgalarla boğuşanlar geliyor,
    Kürek ile yelken ile Kırım’a ulaşanlar geliyor,
    Ufka bakıp yağmur sezen, bora bilen mürşitler,
    Ey Cemaller, Mehmetler, Ey İlyaslar, Raşitler,
    Tatar Hasan, Hacı Hasan, Soğan Hasan , Hasanlar,,
    Ey miçolar, kürekçiler, yelkenciler, kaptanlar,
    İnan ki o vadide hala senin nefesin var,
    İnan ki bu sahilde hayde hayde sesin var,
    İnan ki bu denizde hala senin DENKin var,
    Kürek çekişlerinde senin o ahenkin var.

    Hüseyin Karahan-1964

    Aynı şekilde İnebolu’nun kahramanlık günü ola 9 Haziran da Zafer yolunda büyük bir coşku ile kutlanırdı. Oldukça uzun bir resmi geçit olurdu. Okullar dışında, askerler, polisler, kamyon üzerindeki mizansenlerle esnaf gurupları, itfaiye, istiklal madalyalı gaziler veya onları temsilen yakınları, kağnı arabaları katılırdı. Defne yapraklı taklar kurulurdu. Kaymakam, Belediye Reisi ve diğer mülki ve mahalli amir ve memurlar resmi geçidi genellikle caddenin deniz tarafındaki Emirgan çay bahçesinin önüne kurulan tribünden izlerlerdi. İnsanlar ise yol boyunca dizilirlerdi.

    Deniz otelin altındaki kafe tipi yer ve çatısındaki teras, Mehtap pastanesi ve üzeri, Yar başında Hasan’ın Meyhanesi, daha ilerde Kazım’ın meyhanesi, Halkevinin, Orman Dairesinin, Ticaret Odasının, o zamanlar Veterinerlik ve Ziraat olan şimdiki Belediye binasının balkonları tıklım tıklım olurdu.

    Babamın notlarında insanları coşturmak için şu şiirleri okuduğunu yazıyor.

    Demirciler geçerken

    Demirciler geliyor, çekiç güçlü, örsler sert,
    Cami avlusundaki parmaklık demirinden,
    Süngü yaptı, kılıç yaptı, zafer yaptı bu millet.

    Cephane yüklü kağnılar geçerken,

    İstiklal savaşından izlerin dolu dolu,
    Merhum Gazi ve Şehitler diyarı İnebolu,
    Ey güneşin denizden doğup battığı yer,
    Ey ecdat; kahramanlık günü sana değer,
    Ey İstiklal savaşında cepheye güç sunanlar,
    Dağ gibi cephaneyi bir anda kaçıranlar,
    Ey dedeler, nineler, ey analar bacılar,
    Tükendi neşe oldu o çektiğin acılar,
    O günlerde can veren bil ki oldu muradın,
    Ey özgürlük aşığı, ey hürriyet hamalı,
    Hürriyet senin kanında, sütündedir,
    Vermezlerse eminim canının üstündedir,
    Bizler bugün memnunuz sizin o düşünüzden,
    Sizlere selam olsun kahramanlık günümüzden.

    Ve Heyamola ekibi gelirken

    Neredesin koşup gelin, coşup gelin,
    Bu günümüz bayram olsun, coşku dolsun.
    Cemil gibi çekelim canı yürekten,
    Saray burnundan geçerken,
    Al yeşil sancak çekerken,
    Yar doldurur ben içerken nağmesiyle,
    İnebolu neşe ile inlerken o tiz sesiyle,
    ve hepimiz coşsun, coşsun da yaşa desin,
    Coşsunda yaşa Mustafa Kemal Paşa desin,
    Hep beraber çekelim o gün gibi heyamola,
    Kahramanlık günümüz kutlu olsun, kutlu ola.

    YOL VE SU

    Geçmişte yolculuk yapınca İnebolu’nun iki sıkıntısıyla yüzleşiriz. İlki çözülmüş ve unutulmuş bir sıkıntı. İnebolu Abana Sahil yolu. Evrenye, İlişi veya Abana Sahiline genellikle piknik yapmak veya denize girmek için motorla gidip gelmemiz benim hafızamda bayağı flu bir görüntü halinde. Şimdiki gençlere garip gelebilir ama 1964

    yılına kadar İnebolu‘nun doğusundaki köyleri ve Kastamonu’daki diğer sahil ilçeler ile karayolu bağlantısı yoktu. Hatta limana kadar olan yol dahi toprak idi. Cumhuriyetin ilk yıllarında limana giden yol açılmış hatta çeşme altıda düzenlenerek Patriyoz’a kadar ulaşılabilir hale gelmişti ama bu stabilize tabir edilen toprak yoldu. Heyelanlar nedeniyle her yıl şekil değiştirmekte idi. 1960 yılında yeniden hareketlenen İnebolu liman projesi istenen düzeye bir türlü gelemese de bu vesile ile yapılan plaj yıllarca İnebolu’yu sırtında taşıyan turistik bir tesis olarak tarihte yerini aldı. Plaja giden yolun limana kadar o güzelim taş parkelerle döşenmesi işi ise ancak 1964 yılının baharında gerçekleşti.  İşte bu konu ile ilgili babamın her zaman güler yüzlü tarzını yansıttığı bazı şiirleri;

    Patronlar şapırtıyla kalkınmaya üşüştü,
    Kalkınan Türkiye’den bize de liman düştü.
    Varlıklar kalkındılar bu plansız seferden,
    Liman da kalkındı da Plaj oldu kederden.

    Hüseyin Karahan-1961

    Eşin dostun kara bulut gibi tozda gözü,
    Beklemesin gözler, beklemesin arazözü.
    Bir şey değil de plaja gitmesi,
    Dönüşte tozdan kesilmese nefesi.

    Bir ulu el tutsa elimizden,
    Ve dostlarla kolkola,
    Hayırseverler,
    Bizimle beraber,
    Müjdeden çınlasa kulaklarımız çın çın,
    Döşesek kayaları, kayalar gibi yalçın,
    Halılar döşesek o yola,

    Ve dostlarla kolkola,
    Koştursak bulvardan limana,
    Torunlar selam verse tozlu yolu yapana.

    Hüseyin Karahan-21.07.1962

    Liman yolu parkeleri, kara kara ak ak,
    Kalkınma hızına uydurmak için ayak,
    Hep beraber üşüştük, eşle, dostla ve aşkla,
    Elli santim kaldırdık kalpten krikolarla.

    Hüseyin Karahan-1964

    Dağ ardında dağ, gene dağ gene dağ var,
    Bu dağlarda çileli insanlar yaşar.
    Her dağın eteğinde bir de cennet var,

    İnsanıyla ürünü yol diye ağlar.

    Bu dağları yayan aşar insanlar yayan,
    Bu dağlardan yol açtık, yola açtı agan,
    Bu açıştan değil insan dağlar bile neşeli,
    Selam sana Abanalı, Selam sana Evrenyeli.

    Hüseyin Karahan-25.07.1964

    İkinci sıkıntı ise Ankara-İstanbul treni gibi adı değiştirilerek her gelenin yapar gibi göründüğü ama bir türlü de hakkıyla yapamadığı herhangi bir uzun vadeli planlama değil kısa süreli siyasi ve/veya maddi rant kapısına dönüştürülen bir sorun. Altyapı. Özellikle de içme suyu ve kanalizasyon konuları. Bakın babam ne demiş 63 yıl önce Terkos suyu ile ilgili:

    İçme suyu tesisi ihalesi beş yüz binlik bedelle,
    Tam on yılda zor bitti, iki milyon papelle,
    Cefakardır, vefakardır, fedakardır belediye,
    Elli bini feda etti bi denecük aboneye,

    Su geliyor mu diye sorulmasın sorular,
    Şimdilik hava taşır terkosdaki borular.

    Hüseyin Karahan-1963

    BİR FOTO, İKİ OLAY

    Bu hikâyeyi söz misafirlikperverlikten açıldığında mangalda kül bırakmayanların kulağına küpe olur diye anlatmak istedim.

    İlki geçen sene 25 Ağustos 2020’de gerçekleşti. İkincisi ise 23 Ağustos’ta ama 45 yıl önce. 2020’den başlayalım. Gabak Gavur Gonağında açtığım Fotoğraf sergisi kutlama programının içine alınmıştı. Oldukça kalabalık bir gurup önde Kaymakam, Belediye Başkanı ve eşleri olmak üzere Oğuz Atay Sokağından doğru gelip açılışı yaptılar. Sergi gezilirken bir yandan Kaymakama fotoğraflarla ilgili bilgi verirken bir yandan da arka sıralarda içeri giren ve etrafına bakınan iki Denizci Subayını takip ediyorum. Kaymakam bitirip konaktan ayrılınca hemen yanlarına gittim. Denizcilikle ilgili belgelerin bulunduğu masaya götürüp bilgi verdim. O sırada İnebolu’yu ziyarete gelen Askeri Geminin subayları olduğunu öğrendim. Yanlarına mihmandar dahi verilmemesi beni hem şaşırtmış hem de üzmüştü.

    45 yıl önceki olaya geçelim. 23 Ağustos 1975 bahçedeyim. O dönemde Kaymakamlığı vekaleten Babam yürütüyor. Kaymakamlıktan biri elinde bir bıçakla geldi ve kuyunun hemen yanında duran senede bir kere bazen iki senede bir açan gözümüz gibi baktığımız Avize çiçeğini kesmeye başladı. Şaşkın şaşkın bakmamıza da baban istedi diye cevap verdi. Akşam babamdan öğrendik ki o çiçeği hazırlatmış ve bir motora atlayıp uzakta demirlemiş olan Kıbrıs Barış harekâtında da görev yapan muhriplerimiz Adatepe ve Gayret adlı askeri gemilere hoşgeldine giderken yanında götürmüş. Annem ama seni deniz tutar dediğinde “Gitmem şarttı. Ben kayıkçıları ile övünen bir ilçenin mülki amiriyim” demişti.

    Yukarıda görülen 23.08.1975 tarihli Fotoğrafta Ön sırada  Belediye Başkanı Ziya  Tunoğlu, Komodor Tuğ. Amiral Işık Biren,  Babam Hüseyin Karahan, Başsavcı Cevdet Varol aradan da Lise Müdürü Nazmi Çaycı görülüyor. Öğretmenler Lokaline gidiyorlar. Aşağıda ise o güne ait İnebolu gazetesi. Yorumu bu seferde siz yapın.

    MOLOZDAKİ BALIKÇI KAHVESİ

    Bazen durup dururken bazı tatlar gelir aklına. Hani öylesini hiç yemedim dediklerinden. Birecik’te Fırat nehrinin kenarında Mirkelam tesislerinde mırra satan küçük bir çocuğun gözlerinin acılığında haşhaş kebabı, beraberinde bir çok anının aromasını içinde taşıyan Ali Küllu’nün bir külah kaymaklı dondurması, Roma’da İspanyol merdivenlerinin hemen başında gözünde canlanan tarihle hamuru karılmış portakallı kek, Monstar köprüsünün hemen dibinde köprüden atlayacak olan gence bakarken doğranmış soğan, acı sos, ayvar, köy peyniri ve kırmızı biberle servis edilen cevapcici, Venezuella Porta la Cruz’un Karayip denizinin kenarındaki bir köyünde birana eşlik eden ve bir balıkçının yaptığı adını bile bilmediğin bir balığın ızgarası vs. vs. Öylesini hiç yemedim demenin sebebi ona yüklediklerindir, onla özlediklerindir, onun sana zaman yolculuğu yaptırmasıdır biraz da.

    Bugün aklıma İnebolu’da Molozun köşesindeki Balıkçı kahvesinde içtiğim karanfil çayının tadı düştü. 8-10 yaşlarında plajdan dönerken uğrar içerdik kuzenlerimle. Salaşı güzel bir mekandı diye hatırlıyorum, içinde domino oynayan balıkçılar, ha bir de balıkları patlayıcı ile avlarken elinde patlayan birinin eli sakat kalmıs, diğerinin gözü kör olmuş iki kardeşi hayal meyal. Karanfilin tadı ağzıma geliyor ama kahvenin nasıl olduğunu gözümün önüne getiremiyorum bir türlü. Arşivimi karıştırdım. Bulamadım maalesef. Bir tek arkasına soru işareti koyduğum bu fotoğrafı buldum. Benziyor o kahveye konum olarak ama emin olamadım. Bir de açık olan taraf yamaca yani fener tarafına bakardı sanki. Belki kahvede oturanlar ipucu olur. Bir bilen çıkar diye paylaşıyorum fotoğrafı.

    Ah be ne güzel karanfildi o. Çocukluğum tadında… 

    ARALIK

    Genişliği 6-7 metre uzunluğu 30-40 metre olan bir çıkmaz sokak. Ebe Zeynep Sokağı. Şimdilerde araba park alanı olmuş bu sokak bir zamanlar bir kaç neslin oyun alanı idi. Aralık derdik. Babam bu sokakta oynarken dedem sokağın başına tükürür bu kuruyunca oyunu bırak dükkana gel dermiş. İkinci Dünya savaşı yıllarından bahsediyorum. Bizim çocukluğumuza kadar yani elli yıl sokaktaki çocuk sesleri hiç susmadı.

    Benim çocukluğumun aralık kadrosu şöyle idi. Ağır Abiler, Ömer Yağız’ın en küçüğü Suat, Fırıncı Topal Amcanın oğlu Kadir Kara ve İhsan Ercankal. Nadiren oyunlara katılırlardı. Bıyıklar terlemiş, hormonlar hareketlenmişti. Kim koşacak topun peşinden. Bir yaş bile çok farkederdi o yaşlarda. 30 yaşındakileri yaşlı, 40 yaşındakileri ahı gitmiş vahı kalmış, 50 yaşındakileri bir ayağı çukurda sanırdık. Ana kadro ben, Koca Ziraatci Mehmet Amcanın Hikmet, Yine Ziraatçi Erdoğan Amcanın Mehmet, Ayakkabıcı Cemal Amcanın Aydın ve Kadir Kaptanın kardeşi Orhan Kara idi. Erdemir Örüklü, Nevzat Ersoy, Tansel Özlü, Nevzat Hocanın oğlu Engin ve Meyhaneci Hasan’ın oğlu Aziz de kadroda yer bulurdu. Kadro sıkıntısı olduğunda da daha ufak olanlar dolgu malzemesi olarak kullanılırdı.

    Ağırlıklı olarak futbol oynanırdı. Zaman zaman mors veya baş versiyonları ile misket veya met dediğimiz çelik çomak, nadiren de yakan top, istop veya dokuz taş. Koşu ve okçuluk gibi olimpik sporlara merak sandığımız dönemlerde olmuştu elbette.

    En sadık seyircimiz hemen hemen hepimizin ebesi olan Hanife Hanım teyzemizin kocası Hasan Amca idi. Sokağa bakan camın arkasından kafasını uzatarak bize doğru bakardı. O sırada bizi mi yoksa boyranaltında çektiği denk kayıklarını mı görürdü orasını bilmem.

    En büyük hasmımız ise Emekli Albay Nuri Bey idi. İleri derecede parkinsondu. Bazen sessizce evinin sokağa bakan kapısından elinde bastonuyla fırlar, vurmaya çalışır, bazen yukarıdan üzerimize su döker, bazende koca kafalı çocuklar, osurmukçu çocuklar diye bas bas bağırırdı pencereden. Ben de şimdi sözlerini hatırlamadığım ama onun için yazdığım bir şiir okurdum ona aşağıdan.Tabi o zamanlar bize inat yapıyor sanırdık ama yıllar sonra hepimiz “başı kaldırmamak” deyiminin anlamını keşfettik.

    Soğangöz’ün Mehmet Amca sokağa girince herkes sus pus olur, o bahçe kapısından girene kadar hareket bile etmezdi. Sert adamdı velhasıl. Bahçesine top kaçınca almaya bile çalışmazdık, oyunu bitirir dağılırdık. Bir de o kocaman camlarına hergün defalarca top çarpan iki dükkan vardı. Biri adını bilmediğim yorgancı amca diğeri Kuaför Semiha abla. İkisi de kıyımsızdı. Eğer top camlarına çok sert geldi ise topu alıp biraz söylenirler, sonra geri verirlerdi biraz dikkat edin diye. Sevgili ebemiz Hanife anamız ise birinin ağzından kötü bir laf çıkarsa müdahale ederdi yalnızca, ha bir de Cuma sela okununca hadi oyunu bırakın camiye gidin derdi.

    Büyüklerin hepsi göçtü gitti. Nur içinde yatsınlar. Biz toz toprak içinde sokaklarda koşuşturan son mutlu çocuklardık belki de.

    Astronot Niyazi,
    Arnavut Niyazi,
    Nanemolla Niyazi,
    Mızmız Niyazi,
    Solak Niyazi,
    Domdom Niyazi,
    Niyaziler…

    Gelin 50 yıl öncesinin aralığına. Jübile yapacağız. 

    İNEBOLU’NUN RENKLİ SİMALARI

    BİR DİN ADAMI- NAYLON HAFIZ

    2016 yılında kaybettiğimiz komşumuz Hüseyin Çınar bilinen adıyla Naylon Hafız İnebolu’da herkesin tanıdığı ve saygı duyduğu bir din adamıydı. Bunun en temel sebepleri; dini tüm öğretileri ve felsefesi ile kavramış olması, toplumdaki herkesi kucaklaması, her hareketiyle topluma örnek olmaya çalışması ve elbette Atatürk ve Cumhuriyete duyduğu o büyük saygıydı. Çok şık giyinirdi, bisikletle gezerdi, muhteşem ve makamında ezan okurdu, özelikle saba makamında okuduğu yani sabah ezanları insanın içine işlerdi.

    Ezanı sırf Arapça değil Türkçe de iyi okurdu. Herkesle sohbet eder her yere girip çıkardı. Onu kahvede veya meyhanede sohbet ederken görebilirdiniz. Elbette içki içmezdi, en azından içtiğini kimse görmedi ama içki içilen sofralara oturup sohbet etmekten de çekinmezdi. Buna şaka yollu takılanlara veya sitem edenlere ise benim işim asıl buraya gelenlerle sohbet edip camiye çağırmak derdi.

    Emekli olduktan sonra hem rahatsız olan eşine yıllarca baktı, hem de Kızılay Derneğine başkanlık etti. Her İnebolu’ya gittiğimde şimdiki Kent müzesinin altındaki Kızılay ofisine uğrardım. Beni görür görmez seremoni başlardı. Ayağa kalkıp elimi sıkar, kahveyi söylüyorum derdi. Kahve içerken sohbet eder bitene yakın masasının çekmecesinden makbuzu çıkartıp üstüne koyardı. Ben son yudumu alıp şu kadar yaz hocam derdim. Yazar verirdi. Ben parayı verince Allah kabul etsin der çekmeceye koyardı. Hayatımda hiçbir zaman paranın doğru yere gideceğinden bu kadar emin olmadım. Evet 8 Haziran 2016 da vefat etti Naylon Hafız. İki yıl öncesinde 9 haziranda İnebolu’nun kahramanlık gününde mezar taşını diktirmişti. Ölüm tarihini de yazdırmıştı. “01/04/2019” Niye diyenlere 2019 Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. Yılı olduğu için, 1 Nisan da benim şakam olsun diye cevap vermişti.

    Son olarak kendisinden dinlediğim Naylon Hafız olma hikayesini anlatayım. 1953 yılında İnebolu’ya Tevfikiya (Yeni) Camisine müezzin olarak atanmış. İlk maaşını alınca 3-4 günlüğüne İstanbul’a gitmiş. Hem birkaç cami gezecek hem de dini bilgi ve görgüsünü artıracak. Pazar günü sabah namazını kılıp Aksaray’da dolaşırken bir kilise görmüş. Merak edip içeri girmiş. Ayin var. Ayini yapan papazların tertemiz pırıl pırıl kıyafetler içinde olması dikkatini çekmiş. Sonra sabah gittiği camideki imamın kıyafetini düşünmüş yok demiş biz din adamları madem en yeni en temiz din olduğumuzu söylüyoruz ona göre giyinmeliyiz. Hemen gitmiş ve maaşının yarısı ile o zamanlar moda olan beyaz bir naylon gömlek satın almış. İnebolu’ya döndüğünde o gömleği her gün yıkayıp ütüleyip giymiş uzun süre. Cemaatte ona Naylon Hafız demeye başlamış.

    Naylon Hafızın kısa bir videosunu da buraya koyalım özleyenler için

    KUYRUKLU İBRAAM

    ugün bir dostun gönderdiği iki fotoğrafta yüzü hafızamda kaybolmaya başlamış birini görüp anılara daldım. Lakabı “Kuyruklu” idi. Adını hiçbir zaman bilmedim. Top oynadığımız aralıkta dipteki ikinci kapıdan çıkar yavaş yavaş aralığı katederdi. Bu arada top onun önüne gelirse vurmaya çalışır ama genelde ıskalardı. Gömleğinin alt düğmesini hiç iliklemez oradan atleti görülürdü. Yüzünde hiç sert ve somurtkan bir ifade olmazdı. Alt dudağı aşağıya sarkık kendine has belli belirsiz bir gülümseme olurdu. Mugallit bir adam olduğunu düşünürdüm hep.

    Tellaldı. İnebolu’nun konuya göre belirlediği çeşitli yerlerinde kendine has üslubu ile haberi ya da ilanı yayardı. Onun şovu şimdilerde olan belediyeye ait çeşitli direklere takılan hoperlörlerinen çıkan monoton ilanlardan çok daha eğlenceli idi. Genelde 2 ya da 3 kelimede bir son harfi uzatıp bir süre dururdu. Hatırladığım iki repliği:

    “Limanaaa… hamsi geldiiii…şapır sapır atlayaaa…”

    “Bugünnnnn…..saat ikideee…dop darlasındaaaa…. maç vaaaa….”

    Son olarak Hasan Kırksekizoğlu’nun anlatımı.

    Yer; Yeni cami önü, ağır adımlarla dörtyol un tam ortasında yerini alıyor. Elinde bir karton üstünde üç beş hamsi. Günlerden pazarı gün. Bir iki boğaz temizleme. Sonra; Boğün gelen taze hamsi, kilosu iki liraaaa, yalap yalap ediyaa yerişen alıyaaa deydaaa. (Üç kere tekrar) Etrafında halka oluşturmuş dinleyen kişiler, ve içlerinden birini gözüne kestiriyor ve son vuruş. Anadınn mı? Düdüğümm…

    Ne diyelim, Işıklarda çığırsın…..

    EMİN ABİ

    İnebolu yolu üzerinde Küre dağlarının güzellikleri arasında virajlı yoldan inmeye başlarsınız Küre İkiçayına. Eskiden en aşağı noktada 1899 yılında yapılmış olan ve İstiklal savaşında taşınan cephanelerin en önemli mirengi noktasında bulunan iki gözlü bir köprü karşılardı sizi. Önce üzerindeki tuğralı taş yok oldu, daha sonra köprü bakımsızlıktan harap oldu, yeni bir köprü yapıldı hemen yanına. Değişen iklim şartlarının artırdığı sellerle eskisi yıkıldı sonunda. Yerine 100 yıldan fazla hizmet veren köprünün aslına uygun olarak yenisi yapılsa da, o da ancak 4 sene dayanabildi her sene tekrarlayan sellerin şiddetine. Her neyse devam edelim yola. Köprüden sonra yükselmeye başlarsınız tekrar. Bir köy tabelası gözünüze çarpar. ERSİZLERDERE. Eski adı Dereköy olan bu köye I. Dünya ve kurtuluş savaşlarına giden kimse geri gelmediği için bu ad verilmiş.

    100 metre sonra sağda bir başka tabela “Emin Abinin Yeri”. Yolu bilen herkes tanır Emin Abi’yi ve şöyle bir ikilem yaşar içinde. Yalnızca 20 km kalan İnebolu’ya bir an önce varmak veya Ersizlerdere Kanyonunun inanılmaz manzarasına karşı meşhur Ecevit çorbasından içmek. İkinci galip gelir çoğunlukla ve kırarsınız direksiyonu Emin Abiye. O hep gülen yüzü ile hoş geldiniz diye karşılar sizi İstiklal yolundaki en önemli konaklama mekanı olan Ecevit handaki Ecevit çorbasının mucidi Kel İsmail’in misafirperverliği ile. Çorbanızı içersiniz Emin Abinin muhabbeti eşliğinde. Yanınızda yabancı biri varsa mutlaka anlatır Ersizlerdere’nin hikayesini. Tekrar yola çıkmak için arabanıza yöneldiğinizde Emin abi kolonya ikram eder hatta ikramda sayılmaz resmen boca eder bir şişe kolonyayı üzerinize, İnebolu’ya gidene kadar kokusu bayar sizi ama olsun mevsim baharsa sarı mor dağ güllerinin kokusunu bastıramaz yolun kalan kısmında. İşte o Emin Abi’yi kaybetmişiz bir kaç gün önce. Anıları ile huzur içinde uyusun, dinlensin Ersizlerdere’nin renkli yüzü.

    Ruhu şad olsun. 

  • BEYZA -1908 MAYISI

    Bu yazıyı okuyunca ne gerek var bu kadar emeğe diyen olur elbette, hatta kafayı bozdu diyenler bile çıkabilir. Evet doğrudur uğraştım. Mesleğim doğruyu bulmak için bilimsel olarak kanıt ve ispatın şart olduğu pozitif bir bilim dalı ile ilgili. Ama tarih gibi sosyal bilimlerde durum farklı. Yazılı belge gerekiyor, doğru ve gerçekçi yorum gerekiyor.  Sözle nakledilen yazılı kaynağı olmayan veya çoğu kaynakla ters düşen yazılar tarih değil masal gibidir daha çok.

    Tarih ile ilgili sık söylenen bir laf vardır. Tarih tekerrürden ibarettir. İbaret kısmı değil ama tekrar kısmına katılırım. Ama bu tekrarların aynı şekilde sonuçlanması anlamına gelmez.  Doğru önlemlerle tekrarın kötü etkilerinden kurtulmak hatta tekrarını engellemek dahi mümkündür. Olayı deprem gibi düşünelim mesela, belli aralıklarla olur. Tekrar eder yani. Bu nasıl olsa yine olacak diyerek ders ve önlem alarak hasarı azaltamamayı gerektirmez. Önlem almak akıl gereğidir ve depremin kötü etkisi çok aza indirilebilir.  İnsanlar tarihin tekrarından da ders almalıdır.

    Bu nedenle tarih belgelere dayandırılarak doğru olarak ortaya konulmalı sebep ve sonuçları değerlendirerek doğru yargılar oluşturulmalıdır. Aksi karışıklık yaratır. Tarih konusunda yapılan hatanın tam da bu yönlendirici özelliği nedeniyle büyüğü küçüğü olmaz. Ve tarih övünmek için değil daha çok yönlendirmek için vardır. Atalarınla fazlaca övünmek yerine onların seninle övüneceğini düşündüğün şeyler için çaba harcaman daha değerlidir.

    Cumhuriyet öncesi İnebolu’yu bir nebze de olsa gözünüzde canlandırmaya ve yok olmaya yüz tutan bilgileri size aktarmaya çalıştım. Umarım işe yarayacaktır.

    OSMAN SAATÇİ KIRKSEKİZOĞLU

    “Beyza” İnebolu’da yaşayan bir gencin romandaki adıyla Hami’nin -aslında kitabın yazarı Ali Osman’dır ve bu anlamda en azından bir bölümü otobiyografi olma özelliği taşmaktadır- Rüştiyeyi bitirene kadar İnebolu’daki hayatını ve görüşlerini ardından Kahire’ye gitmesini orada Beyza adlı çok zengin ve adeta bir melek güzelliği ve saflığındaki bir kıza evlilikle sonuçlanan aşkını ve bu adeta rüya gibi olan bu birlikteliğin bir trajedi ile sonlanmasını anlatıyor. Biz burada ilk bölümü inceleyeceğiz. Bölümün başında kaynak kitabın yazarı Ali Osman Kırksekizoğlu ile tanışalım. Buyurun…

    Osman Kırksekizoğlu 1891 tarihinde İnebolu’da doğmuş. Babası Âli Osman Saatçi. Mehmet Galip ve Mustafa Rahmi adlarındaki iki erkek ağabeyi varmış. Saatçi ailesi 20. yüzyılın başlarında elma ve yumurta ticareti yapmış. İç Anadolu’nun yumurta ve elmasını toplayıp Avrupa’ya ihraç ediyorlarmış.

    Osman Bey İnebolu’da gençliğinde ney üflemeyi ve saat tamirini öğrenmiş. Babasının isteği üzerine Kahire’ye gidip Cami ül Ezher’de dinî bilimler tahsili yapmış. Mevlevî tarikatına girmiş ve gerek Kahire’de gerek İstanbul Galata’da Mevlevihane’ye gitmiş. Bu arada Marsilya açıklarında mal yüklü bir gemileri batınca aile ticareti bırakmak zorunda kalmış ve saat tamirciliği ailenin tek geçim kaynağı olmuş.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Millî Eğitim Bakanlığında müfettişlik yapmış. Tanrılar Ölüler romanını 1933 yılında Konya Akşehir’de bitirmiş ve aynı ilçede Baykara Selami adlı bir romanı daha Akşehir gazetesinde tefrika edilmiş -bu roman hakkında pek bilgi yok-. Aksaray’da ilkokul veya ortaokul öğretmenliği de yapmış.

    “Beyza” romanını 1932 tarihinde İnebolu’da tamamlamış. Yukarıdaki resimde “Beyza” romanının 1938 baskısı ile Osman Saatçinin imzaladığı ve kitabın sonundan anladığım kadarı ile 11 Nisan 1936 tarihinde tamamladığı “Tanrılar ve Ölüler” romanının – ki üzerinde Çorum Kütüphanesinden düşümünün yapıldığı yazılı- 1936 baskısı var.

    Babasının ardından ağabeyleri de vefat edince Osman Bey tüm ailenin sorumluluğunu üstlenip İnebolu’ya dönüp gaz bayiliği (Mobil) yapmaya başlamış. O yıllarda evler gaz lambalarıyla aydınlatıldığı için gazyağı ticareti çok iyi gelir getiriyormuş. Romanlarında babasının adı Âli Osman’ı kullanan Osman Bey’in saatçilik, romancılık, gaz bayiliği ve Neyzenlik dışında başka marifetleri de varmış. Söz gelimi; ölümüne yakın dönemde ruh bilimiyle uğraşıyormuş, hayvanların haberleşme sistemlerini inceliyormuş, felsefe, tarih ve dinler konusunda araştırmalar yapıyormuş.

    Saatini güneşe bakıp ayarlayacak derecede zamana hâkim olması da başka bir özelliği. Tüm bu bilgi ve becerisi ona “Ayaklı Kütüphane” denmesine yol açmış.

    Yukarıda Osmanlıca ve Türkçe “Saatçi Biraderler” antetli ticari yazışmalar ve Osman Bey’in “Beyza “adlı romanı yazdığı İnebolu’daki evin fotoğrafını görebilirsiniz. 27.09.1952 tarihinde Ankara Numune Hastanesinde ameliyat sırasında vefat etmiş ve evlenip çocuk sahibi olmadığı için mirasını yeğenlerine bırakmış.

    Ali Osman Kırksekizoğlu’nun Beyza adlı kitabından alıntılar yapacağım bu bölümde sizleri 1908 yılının mayıs ayına götüreceğim. O dönemde İnebolu’nun genel görünüşü, sosyoekonomik yapısı ve o dönemde yaşayan tipik insanlarını inceleyerek bu bilgileri gelecek nesillere aktaran köprü görevini yerine getireceğim. Bunu yapma sebebim bu kitabın gerek kötü basım tekniği, dizgi yanlışları, noktalama işareti hataları ve kullanılan dilin çok eski kelimeler içermesi, gerekse kitap okuma alışkanlığının gitgide azalması gibi nedenlerle bu bilgilerin yok olacağı dair endişem. Artık çok nadir çıkan birkaç kitap kurdu veya bu konuda çok spesifik araştırma yapanlar dışında bu kitabı okuyacakların bir elin parmaklarını geçeceğini sanmıyorum. 

    GENEL GÖRÜNÜŞ  

    O yıllarda İnebolu’ya gelenler genellikle deniz yolunu kullanıyormuş.  İstanbul tarafından geliniyorsa Kerempe burnunu aştığınızda İnebolu’da birkaç bina ile bir minare ve bir de kilise kubbesi görülürmüş. Kasaba Kiriş (Geriş) Dağının denize doğru kıvrılarak uzanan ve düz tarla denilen ucu içinde saklandığı için iyice yaklaşmadan tam olarak görülmezmiş. Eğer Sinop tarafından geliyorsanız ilk olarak yalnızca bütün rüzgarlara açık Çeşme mahallesinde birkaç zarif ev göze çarparmış. Daha sonra da küçük bir koya gizlenmiş çoğunlukla Rumların oturduğu Patriyüs köyü görülürmüş. Karayoluyla Kastamonu’dan gelirken ise Kabalar doruğunu aşınca her cins meyve bahçeleri ile cennete benzeyen İnebolu derin ve geniş bir kuyunun dibindeki güzel bir gül ve papatya bahçesini andırırmış.

    İnebolu’nun çarşısı o dönem için çok modern bir mimariye sahipmiş. Barselona ile yoğun ticaret ilişkisi nedeniyle mi bilinmez ama bu şehrin çok küçük bir minyatürü gibiymiş adeta. 1885 yangınından sonra Abdurrahman Paşa tarafından İtalyan Mühendislere ölçtürülüp Mimar Baronevski tarafından hazırlanan 1885 tarihli kadastral plana uygun olarak yapılan satranç tahtası gibi geniş ve düzgün sokaklar açtırılmış ve her biri Arnavut kaldırım taşları ile döşenmiş. Çarşı içindeki tüm binalar taş ve tuğladan inşa edilmiş.  Çarşıya yakın olan evlerde estetiği öne alan mimarileri ve pencerelerinde kafes olmaması ile dikkat çekiyormuş.

    Özellikle yazın günde iki kere çarşı içindeki tüm sokaklar tulumbacılar tarafından yıkanırmış. Çarşı dışındaki yollar ise şose denilen güzergâh hariç toprak yollarmış. Şose ise adından da anlaşılacağı gibi taş kırıkları üzerine kum dökülüp sıkıştırarak yapılırmış, çamur olmadığı için kağnı ve at arabası için çok daha uygunmuş. Şose tabir edilen yol çarşıdan askerlik şubesine gider orada ikiye ayrılır, bir ucu hastanenin oradan düz tarlaya, diğer ucu ise çayın kenarına inip oradan da İki çaya ulaştırmış.

    Osmanlı’nın o dönemine bir göz atmak havayı koklamak açısından daha doğru olacaktır. Osmanlının başında 32 yıldır II. Abdülhamid varmış. Mithat Paşa ile anlaşarak 1876 yılında tahta çıkan Abdülhamid ardından Devletin ilk anayasası olan “Kanuni Esasiyeyi” ilan edip 3 ay içinde de 115 kişiden oluşan meclisi göstermelik olarak kurmasına rağmen bu meclisi bir yıl içinde işlevsiz bir hale getirerek baskının şiddetini artırmış. 1,5 milyon kilometre karelik toprak kaybının yan ısıra kapitülasyonlara esir olup devleti borç çıkmazına sokmuş. Bu durum onun en önemli askeri güç ve vergi kaynağı olan Anadolu’nun Müslüman tebaası üzerindeki baskılarını artırmış ve bunu çeşitli din ve hamaset hikayeleri anlatan sözde müderrisler ile örtbas etmeye çalışmış. Göz boyama devrinin en güzel örneklerinden biri hacca gidenler 50 günde değil 5 günde gitsin diye başlanan bir Alman şirketine borç batağında iken milyonlar aktarılan ve Eylül 1908’de açılacak olan hicaz demir yolunun yalnızca 10 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmasıdır. Sonuç olarak 1908 yılının baharında tüm Anadolu giderek ilmi ve mali olarak fakirleşen ve savaşlarda verdiği kayıplarla da umutsuz ve ızdıraplarla dolu bir topluluğa dönüşmüş.

    SOSYOEKONOMİK DURUM

    İnebolu 1880 yılında önemli bir ticaret merkezi olarak Karadeniz’in Dünya çapındaki limanlarından biri olarak kayıtlara girmiş. Özellikle Sadrazamlık da yapmış ve 1882-1891 yılları arasında Kastamonu Valisi olan Abdurrahman Paşa döneminde ticari ve sosyal anlamda birçok gelişme yaşanmış. Bu dönemde liman inşaatına başlanmış ve aşağıda fotoğrafları görünen hükümet konağı ile dönemin şartlarına göre iyi donanımlı bir hastane inşa edilmiş.

    Ayrıca gazhane, bir ilkokul, bir rüştiye, bir medrese ve üç tane de sübyan mektebi açılmış. Tüm bunlar ticaretin artmasına yol açmış haftada 4-8 yük gemisi limana gelir olmuş. Ayrıca 1906’da Fransızca eğitim veren bir Ticaret lisesi de eğitime başlamış. 1908 yılında merkez nüfusu yaklaşık 25.000 kişi olmuş.

    Ancak bu ticari hareketlilikten oluşan zenginlik nüfusun yüzde onunu oluşturan gayrimüslimlere akıyormuş. Elbette Müslüman topluluk içinde de durumu iyi olanlar varmış ancak bunların tamamına yakını İnebolu’nun yerlisi değil payitahttan çeşitli sebeplere gelip İnebolu’ya gelip yerleşenlermiş. Bu tamamen son 32 yılın toplumda oluşturduğu bozulmanın kaçınılmaz sonucu imiş aslında. Müslüman topluluğun büyük kısmı taş ustalığı, dülgerlik balıkçılık, rençberlik, kayıkçılık gibi işlerde çalışıyor, durumu daha iyi olanlar ise terzilik, marangozluk, demircilik gibi zanaatla uğraşıyor veya kahveciler gibi küçük esnaf sınıfını oluşturuyormuş. Müslümanların ticaretle uğraşmamaları ile ilgili kaynak kitapta yazarın dediklerine bir göz atalım:

    “Müslümanlar için hayat gözlerini mezara dikerek geçireceği bir görev, ebedi bir tembellik telkin eden dini inancın asırlardan beri yığıp getirdiği isteksiz bir çalışma, ölmeyecek kadar bir didinme ile yetinme, en hayati işlerde bile kulağını ezan sesine dikerek işini bırakmaya hazır yaşama idi. Bütün Anadolu gibi İnebolu halkı da ahiretin sekiz cennetindeki zevkleri yedi cehenneminde mevcut işkenceleri düşünmek, o zevklere kavuşup azaplardan kurtulmak için çalışıyor, yalvarıyor, camileri inletiyordu.”

    Özetle o yılları yaşayan Ali Osman Bey böylesi örneklerle Müslüman halkın camide, kahvede, sokakta, tarlada, işte güçte her yerde kısır din muhabbetleri yaptığını, diğer tüm meraklarından arındığını ve zar zor yaşayabileceğinden fazlası için çalışacağına mukadderat zırhını giyip ibadete koştuğunu anlatıyor sayfalarca verdiği örneklerle.

    Kötü geçen bunca yılın etkisi ile böylesi bezgin bir halkın on sene içinde toparlanıp Turgut Özakman’ın O çılgın Türklerine dönüşmesini sağlayan neydi?

    20. Yüzyılın başından itibaren Kastamonu vilayetini Anadolu’nun diğer vilayetlerinden ayıran önemli bir fark oluşmaya başlamış. Öyle ki bu fark İnebolu’nun İstiklal Savaşı yıllarındaki şahlanışının en önemli sebebini oluşturmuş. Kastamonu II. Abdülhamit zamanında önemli sürgün yerlerinden biri olmuş. Vali Abdurrahman Paşa da onlardan biridir aslında. Sürgüne gönderilen bu kişiler bir anlamda o dönemde Osmanlının çöküşünü algılamış, eğitimli ve meşrutiyeti gönülden savunan, geleceğe bakan ilerici kişilermiş. Mülki, dini ve askeri bu kişiler sohbetlerinde, vaazlarında, nutuklarında halkı özellikle de gençleri yavaşta olsa etkilemeye başlamış. Aynı zamanda gayrimüslim nüfusun fazla olması Avrupa’dan gelen gazete ve dergilerin hatta Fransız ihtilali dönemi yazarlara ait kitapların elde edilebilir olmasını sağlamış. 2 yıl önce yani 1906 yılında aşırı vergilere karşı Kastamonu’da yapılan ve valinin görevden alınmasını sağlayan ayaklanma bunun ilk işaretidir. 19.12.1919 da Anadolu’nun işgaline karşı yapılan Osmanlı tarihinde Anadolu’da ilk kadın mitinginin de Kastamonu’da olması elbette tesadüf değildir.

    HACI ZİYA EFENDİ

    1908 Mayıs’ında İnebolu’da bu aydınlanmanın en önemli kişilerinden biri ile bir din adamı ile sizi tanıştırmak isterim. Hacı Ziya Efendi.

    1878 yılında II. Abdülhamit meclis-i mebusanı dağıttığı zaman İnebolu’ya sığınarak evlenmiş, zamanının çoğunu İstanbul’da Beyazıt’taki evinde ve mukaddes üç ayları da mutlaka İnebolu’da geçiren Hacı Ziya Efendi tıbbiyenin son sınıfından atılmış, Abdülmecid’in hocalarından ders almış, Avrupa’yı dolaşmış ve hali vakti yerinde görünen biri imiş. Oldukça uzun boylu, seyrek beyaz sakallı imiş ve elinde iki metrelik kamış asa taşırmış. Üzerinde genellikle dört peşli uzun entari, başında beyaz takke ve burma sarık olurmuş. Vaazlarını Yahya Paşa Camiinde (orta cami) verirmiş. Adından olsa gerek Hamidiye mescidinde (küçük cami) vaaz veya ders vermez hatta namaz kılmaya dahi gitmezmiş.

    Yukarıdaki fotoğraflar 1911 yılına ait bir Servet-i Fünun gazetesinden alınmıştır. İlk fotoğrafta dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey çarşı içinde konuşma yapıyor. Kuvvetle muhtemel Hoca Ziya Efendi ön sıralardaki kavuklulardan biridir. (Cavit Beyin bu Ziyareti Osmanlı Bankasının açılışı ile ilgili olabilir). İkinci fotoğraf ise çarşı içinden Yahya Paşa Camiinin görünüşü.

    Ders vereceği zaman camiye Roma Kardinali gibi yavaş adımlarla girer, rahlesinin başına oturur, cemaati şöyle bir süzdükten sonra girizgahı kısa tutarak direk öğütlerine başlar, mesneviden bir iki parça okur, mutlaka payitahtı çekiştirirmiş. Tüm vaazlarında ahaliyi ticarete teşvik etmeye gayret gösterirmiş.

    En fazla da Hamidiye Mescidinde genellikle yaşlı talebelerine iki satır dini ibareyi saatlerce açıklamaya ve anlatmaya çalışan Padişahın büyük savunucusu müderris ve müftü Hamdi Efendi ile uğraşırmış. Ziya efendi birkaç yıl önce muhtemelen Hamdi Efendinin şikâyeti ile bir vaazı nedeniyle evinden alınmış ve Sinop zindanına gönderilmiş. Bir yıl sonra bir Paşanın kefaletiyle çıkmış ve döndüğünde değil geri adım atmak daha da sert vaazlara başlamış. Hocayı ezmek kolay iş değilmiş. Vali, kaymakam ve kasabanın eğitimli ileri gelenleri ona saygı duyar onun küçük bir iltifatını bile şeref sayarlarmış. Derslerine ise yalnız Müslümanlar değil, bazı seçkin Rum, Ermeni ticaret adamları hatta diğer ecnebi temsilciler dahi girermiş.

    İşte bu adam İnebolu’da Müslümanların da Şirket kurarak ticarete girmelerine sebep olmuş, iki ay sonra II. meşrutiyet ilan edilince gençlerin kafasına hürriyet kavramını sokmuş, onları Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi yazarları okumaya teşvik etmiş. Kaynak kitapta kitabın kahramanı Hami yani Ali Osman dini eğitim almak için gideceği Kahire için yola çıkmadan daha önce ona Namık Kemal’in kitaplarını veren Ziya Efendiye hem vedalaşmak hem de tavsiyelerini almak için uğradığını yazıyor.

    HAMİ İLE BİR ŞEHİR TURU

    Şimdi tekrar o dönemin İnebolu’suna gidip Osman Bey’in anlatımdan toparladığım bir şehir turu yapalım.

    Mayıs ayında güneşli güzel bir gün. İkindi ezanının okunmasına 1.5-2 saat var. Rüştiyeden arkadaş olan iki genç, Sabri ve Hami gezinmek için Şeyh Ahmet’in kahvesinden çıkıyorlar. Önce kiliseye doğru çay yoluna inip kasap sokağı boyunca yürüyüp halat tezgahına, oradan büyük bakkalın evinden sola fabrika yoluna giriyorlar. Un fabrikasının oradan şoseye çıkıp oradan da askerlik şubesine daha sonra tekrar sola dönerek hastane yoluna sapıyorlar. Hastanenin alt tarafındaki harman yerine iniyorlar.

    Orada bir süre oturarak Karadeniz’in ufuklarına koşan güneşi seyrediyorlar. Sonra kalkıp düz tarlada yolun sonuna kadar yürüyorlar. Orada darphane sahiline yayılan sis tabakasına ve yaratanın sonsuz günlerinden birini daha alıp giden güneşe dalıyor gözleri. Ve ikindi ezanı okunurken düz tarla yokuşundan tekrar çarşıya iniyorlar.

    İlk fotoğrafta sırasıyla un fabrikası, İstavri Fridas’ın evi ve arkada hastahane, ikinci fotoğrafta ise İstavri Fridas ve Kabak Yanya’nın evleri görülüyor. Aşağıda şemasını verdiğim bu 1,5 saatlik yürüyüş boyunca gördükleri ve konuştukları belki de o dönem yaşayanlar ile ilgili en geniş bilgiyi veriyor bize.

    Bir bakalım kimler yaşamış o dönemde.

    KİTAPTA ÖNE ÇIKAN KİŞİLERİ

    Kahveci Şeyh Sait

    Genç bir medrese öğrencisi olan Şeyh Ahmet o dönemlerde şu anda Ticaret odası olan binanın yerindeki kahveyi işletiyormuş. Genç iri yapılı biriymiş. Ayağında genellikle parlayan lui kumaşından zıpkası (genellikle Karadeniz’de giyilen dar paçalı bir tip potur) olurmuş. Titiz ve temiz giyinirmiş. Kahveden içeri girilince dört tarafında çıplak peykeler (dar sedir) ve ortada yerli malı arkalıksız küçük iskemleler, kahvenin sol duvarında ise iki basma tablo var. Birinde “medet ya Ali” yazısı diğerinde ise kenarları çiy, kaba boyalarla süslemiş

     “İstemez kimse rızası ile diyarı gurbet / Abudane serpilir insanı kısmet gezdirir”

    yazan bir levha dururmuş. Sağ duvarda ise berberlik aynası ve üstünde okunaksız bir yazı ile adi kâğıda yazılmış

    “Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız / Hazreti Selman paktır pirimiz, üstadımız”

    beyiti göze çarpıyormuş. Ağırlıklı müşterisi gençler, kayıkçılar, esnaf ve sanatkârlar. Nadiren tüccarlar ve hükümet memurları da uğrarmış.

    İstavri Fridas Efendi

    İstavri Fridas (Stavro Frydas) İnebolu’nun o dönemlerde önde gelen Rumlarından biri. Kısa ve tıknaz, uzun sarı bıyıkları, mavi gözleri varmış. Un fabrikasının karşısındaki çay yolunun yanındak i evde otururmuş. Evinin hemen karşısında şu anda harabe halde olan ve o zamanlar çift taşlı değirmen olan bilinen değirmenin bahçesinde küçük bir Müslüman mezarlığı bulunurmuş.

    Yukarıda İstavri Fridas’a ait Osmanlı Bankası çek karnesi ve onun istanbula postaladığı iki zarfı (arkalarında mührü var)

    Sinop’tan küçük yaşlarda gariban bir kunduracı çırağı olarak gelmiş. Doksan bin altınlık servetinin Boyran Mahallesi ve Avare köyünden çıkan ve Cenevizlilere ait olduğu zannedilen tarihi eserleri satarak elde ettiği rivayet edilirmiş. Hacı Ziya Efendinin yakın dostu gibi görünürmüş ama bu biraz yağcılık boyutunda bir dostlukmuş. Yalnız üç aylarda İnebolu’ya gelen hocanın şerefine Büyük Camiye bir sandık mum hediye etmek, evinin karşısındaki mezarlığın parmaklıklarını boyatmak gibi sözde hayır işleri yaparmış. .  Ramazan’da asla sigara içmeyen hatta cumaları hutbe için camiye giden bir Rum. Tabi üç oğlunu da Atina’da okula gönderdiği ve tam bir Türk düşmanı olarak yetiştirdiği de bilinen bir gerçek. Nitekim yıllar sonra büyük oğlu Aristatoli İnebolu’nun sözde Pontus valisi sıfatıyla İnebolu’da oluşan Rum çetelere liderlik yapmış.

    Kaymakam Ahmet Bey

    Hiçbir konuda fikrini ve kanaatini belli etmeyen Askeri Kaymakam. İriyarı olması ve kulaklarına kadar uzanan pos bıyıkları onun tipik özelliği. Hacı Ziya Efendinin derslerini kaçırmıyor. En yakın dostları Ermeni zengin Hacı Rupen, Çıkrıkçı Hasan ve Saatçi Salih Saim.

    Haralambos Efendi

    Haralambos Efendi İnebolu’nun en büyük un fabrikasının sahibiymiş. Çok uzun boylu, kara kuru tabir edilebilecek biri. Evi düz tarlanın en büyük evlerindenmiş.

    Genel olarak siyaset ve din konularına girmez ama Kiriş dağının tepesindeki kilisede toplanan Pontuslulara para yardımı yaptığını ve Yunan Kralına hayranlığını da gizlemezmiş. Un fabrikası dışında diğer geliri ise sıkışan Türk tüccarlara yüksek faizle verdiği borçlarmış ve siyasi pohpohlamaları fazlaca olan kardeşi Yusefidis Efendi ile hiç geçinemezmiş.

    Karagülle Hacı Mehmet Efendi

    Sayısı yirmiyi geçen çeşmeyi hayrat olarak yaptırmış İnebolu’nun sayılı zenginlerinden biri.

    Hacı Ziya Efendi ile çok samimiymiş. Kısa boylu, tıknaz vücutlu, siyah toparlak sakallı olup Lui çuhasından zıpka giyer ve kaylın baston kullanırmış.

    Kabak Yanas

    Baraş’ın meyhanesinde çıraklık ile başlayan Yanas İnebolu’nun zenginleri arasına birdenbire girmiş. Komşuları kel kafalı, iriyarı ve cahil cühela olan bu adama Gabak Gavur diye hitap ediyormuş. İnebolu’nun birinci sınıf kereste tüccarlarından ve birkaç yelkenli geminin, İnebolu Palas başta olmak üzere birçok sayıda binanın sahibi imiş.

    Yukarıda Yanas’ın evinin restorasyon sonrası Butik Otel ve Sergi Salonu olarak kullanılmaya başlandığına dair bir yerel bir gazete haberi var. Reklamlarrr 🙂

    İstavri Faridas’ın evinin karşısına şosenin hemen yanına konak yaptırmış. İki kızından sonra çocukları olmadığı ve erkek çocuk olmasına iyi geldiğine inandığı için komşu çocuklara serçe vurup getirmeleri için para verdiği rivayet edilir. Hep karısı ile ilgili olarak “çirkin karım bana uğur getirdi” diye bahsedermiş. Özellikle büyük kızı Resmina annesinin aksine çok güzelmiş ve Türk erkeklerine düşkünlüğü dedikodusu yapılırmış.

    Hacı Rıza Bey

    Altıkulaç ailesinin çocuklarından en büyük olanı. Narin vücutlu, orta boylu, beyaz sakallı, altın çerçeveli gözlükleri ve temiz giyinişi ile dikkat çekermiş. Yabancı temsilciler aracılığı ile gelen her türlü gazete, dergi ve kitap dahil olmak üzere kitap okumaya ayırırmış zamanının çoğunu. Saray ve din ile ilgili düşünceleri birebir uyuşmasına rağmen Hacı Ziya Efendi ile aralarında anlaşılmaz bir uçurum varmış. Adeta aynı görüşün iki uzlaşmaz fraksiyonu gibilermiş. Ama bu durum Ziya hocanın sıkı takipçilerinden olan Hacı Ali Osman (yazarın babası) ile yakın dostluklarını asla etkilememiş.

    Mösyö Emilio Orsini

    Yukarıda İtalyan Konsolosluk Binasının şimdiki hali, Acenteliğe 1900 yılında yazılan bir yazı ve 1909 yılında Orsini’nin kartı görülüyor.

    İtalyan konsolos vekili ve acentesi Mösyö Orsini, 50 yaşlarında tostoparlak bir adammış. Her gün evinden şoseyi kullanarak Rus Konsolos Mösyö Pasanof ile iki çaya kadar yürüyüş yaparmış. Paris’te çıkan hürriyetperver Türkçe gazeteler Orsini sayesinde İnebolu’ya gelirmiş ve hem Hacı Ziya hem de Hacı Rıza ile dostlukları varmış.

    Bunun dışında kitapta; kokonasının adı hala erik cinsinde yaşayan BÜYÜK BAKKAL, zengin ve köklü Ermeni Ohannes KARAMANYAN, her sene gelip kahvelerde kendi yaptığı koşmaları okuyan Çeşmi Baba, düğünlerde armonisi ile güzel polkalar çalan Patriyüslü HACI YUVAN, adına büyük camiye güzel bir billur avize hediye edilen BERBEROĞLU HACI SÜLEYMAN, İnebolu’ya gelip zengin olan tutucu ermeni KÖŞGÜRYAN Efendinin de adı geçiyor.

    KISSADAN HİSSE

    Kıssa İnebolu örneğini vererek Anadolu halkının yüzyıldan daha uzun zaman önce bir devletin sonunu getiren hatalar, hisse ise bunların tekrarlamamasıdır. Daha açık bir ifadeyle 1908 yılının Anadolu’su ile bugünün Anadolu’su arasındaki benzerliklerdir. 1908 yılında bezgin ve bitkin olan Anadolu insanı özellikle meşrutiyetin ilanından sonra Hacı Ziya Efendi gibi korkusuz ve ilerici insanlar tarafından aydınlatılmış ve aydınlanan toplum 10 yıl sonra içinden Atatürk gibi bir lider çıkarmıştır. Unutmamak lazım bir lider aydın bir toplum yaratamaz ama aydın bir toplum doğru lideri yaratır.

    BİR ANKARA YAZI-1922 HAZİRANI

    Önce kitabın yazarını tanıyalım.

    YEVGEVİ YEVGENEVİÇ LANCEREY

    Yevgeni Yevgenyeviç Lanceray, Rusya’nın St. Petersburg’da 23.08.1875 de doğan Rus grafik sanatçısı, ressam, heykeltıraş, mozaikçi ve illüstratör. Büyük büyük dedesi Besteci, babası heykeltraş, dedesi, bir amcası ve erkek kardeşi mimar, diğer amcası sanat eleştirmen, kız kardeşi ressam. Kısacası Lanceray’ın büyüdüğü ev ev değil güzel sanatlar akademisi adeta. Tabi bunlara yeğeninin Peter Ustinov olduğunu da eklemek lazım.

    Lanceray ilk derslerini 1892 ve 1896 yılları arasında St. Petersburg’daki İmparatorluk Sanatları Teşvik Derneği Çizim Okulu’nda alıyor, daha sonra 1896-1899 yılları arasında Paris’te Academia Colarossi ve Academia Julain’da eğitimine devam etti. Fransa’dan Rusya’ya döndüğü 1899 yılında Saint Petersburg’da kurulan ve aynı adı taşıyan bir sanat dergisinden esinlenen “Sanat Dünyası”  adlı Rus sanat hareketine katılıyor ve bu süreçte 18. yüzyıl Rus tarihini ve sanatını inceliyor. ilk önemli çalışmaları 1890’ın sonlarında, 1900’lerin başında yapıyor.

    Lanceray’in en ünlü duvar resmi, Moskova Kazan Tren Garı’nın tavanında yer almaktadır.

    Lanceray, 1917 devriminden sonra St. Petersburg’dan ayrıldı ama “Sanat dünyası” gurubunun Rusya’da kalan tek üyesi (ailesi dahil) oldu. Geleneksel resmin ve burjuvazinin temsilcisi olarak, yeni Sovyet hükümetinde uzun süre büyük talep görmedi. 3 yıl Dağıstan’da, sonrasında 12 yıl Tiflis’te yaşadı. 1934 de Moskova’ya taşındı ve 71 yaşında Moskova’da öldü. Üç yıl sonra yani 1945 de Devlet Halk Sanatçısı unvanını almasının ona bir yararı olmadığı kesin.

    Yukarıdaki oto portresi 2024 Ekim’de Ankara’da onun eserlerinin AI ile renklendirilerek sergilendiği “Kurtuluş’un Türkiye’si 1922 Ankara Yazı” sergisinden alınmıştır. Sağda ise 2004 tarihinde Bora Mehmet Perinçek tarafından tercümesi yapılarak basılan kitap kapağı var.

    SANATÇININ İNEBOLU İZLENİMLERİ

    Ankara’da Sovyet Elçiliğinde görevli N.D. Romanov’ un önerisi ve resmi diplomatik
    temsilcisi S.İ. Aralov’un daveti üzerine Yevgeniy Lanceray 1922 yılının Mayıs ayında Tiflis’ten Ankara’ya gitmek üzere yola çıkar. Yolculuktan yaklaşık 10 gün önce, 19 Mayıs’ta yakın bir akrabasına yazdığı mektubunda ‘‘sanırım St. Petersburg’da da hayat tıpkı buradaki gibi can sıkıcıdır, bu nedenle hiç olmazsa gözlerime şenlik veren
    mutluluklara veda etmek istemiyorum’’ der ve Türkiye seyahatine çıkar
    Lanceray her yaptığı seyahatte olduğu gibi yolculuk boyunca hem kara kalem eskizleri yapar, hem de düzenli olarak notlar tutar. Türkiye seyahati esnasında da tutmuş olduğu notlarından, suluboya, guaş, çini mürekkebi ile çalışılan resimlerinden bu yolculuk hakkında oldukça önemli ve kapsamlı bilgi ediniliyor.

    30 Mayıs 1922 tarihinde Tiflis’ten trenle yola çıkan Lanceray 3 Haziran’da Batum’dan Trabzon, Hopa, Rize, Samsun limanlarına uğrayan bir gemi ile İnebolu’ya doğru yol alır. Bir ressam olarak sahil ve dağ manzaraları dikkatini çeker ve hemen eskizlerini yapar, ayrıca Trabzon’u çevreleyen fındık bahçelerini de anlatır. Batum’dan yola çıktıktan bir gün sonra gemi Samsun limanına ulaşır. Lanceray bu limanda bir torpido gemisi gördüklerini ifade eder. Samsun’dayken geminin kaptanına Türk yetkililer tarafından İnebolu’dan Samsun’a doğru bir Yunan savaş gemisinin seyrettiği haberi verilir. Rus gemisinin kaptanı kıyıdan ayrılma kararı alır. Ressam ve gemidekiler Yunan savaş gemisinin Samsun’u yaylım ateşine tuttuğunu ve bu nedenle şehir içinde yangın çıktığına tanık olurlar.

    Yolculuğun dördüncü gününde gemi İnebolu’ya ulaşır ve Y. Lanseray ile kendisine eşlik eden arkadaşı karaya inip buradan Ankara’ya devam etme kararı alırlar. Ressam notlarında İnebolu halkının Yunan savaş gemisinin gelişinden duyduğu endişeyi dile getirir.

    7 Haziran 1922 tarihli resimden ve notlarından da anlaşıldığı gibi savaş korkusuna kapılan İnebolu halkı sahilde stoklanan mal ve eşyaları kent içine taşır, tekne ve sandallar da kızaklarla çekilerek sahilden uzaklaştırır. Yukarıda o gün çizdiği resmi ve o resmi çizdiği otelini (Sahil Otel) görebilirsiniz.

    Üstte Lancerey’in taşlarını resmettiği mezarlık-1990’lı yılların sonuna kadar oldukça fazla sayıdaydı- ve bunları sınıflandırdığı esgiz çalışmasını görebilirsiniz.

    Y. Lanserey Ankara’ya gitmek üzere arabayla yolculuk yapar. İlk edindiği izlemimler oldukça olumludur. Ülkedeki insanların işgalcilere karşı büyük bir mücadele vermelerine rağmen, onları umutlu gördüğünü dile getirirken, yolculukla ilgili çok ayrıntılı bilgi de verir:
    ‘‘Mutlu bir ülke, zengin ve güzel; etrafta yerleşim yerleri görülür, geçtiğimiz yol oldukça kalabalıktı. Yol boyunca sıkça askeri teçhizat yüklü at arabalarıyla karşılaşıyoruz, konvoyun başındaki arabada denklere tutturulmuş üzerine yarım ay işlenmiş kırmızı bayrak dalgalanıyordu ’’. Yol boyunca birçok konvoy ve kervan görürler, ancak ressamın da belirttiği gibi, ‘‘asla bizi kızgın gözlerle, haykırışlarla, taş ve sopayla karşılayan ve uğurlayanlar olmadığı gibi, tam aksine asla kötülük ve kıskaçlık beslemeyen, açık, sade bakışlarla karşılaştık’’

    Bilindiği üzere Kurtuluş Savaşı, İstiklâl Harbi ya da Millî Mücadele sırasında İnebolu üzerinden İstanbul’dan Ankara’ya yapılan malzeme ve insan naklinde Çankırı önemli bir aracı merkez rolünü oynamıştır. Lancerey’in bu konuda gözlemleri aslında İnebolu’dan Ankara’ya giden yolun önemini bir kez da vurgulamaktadır. Ressamın günlük notlarında Kastamonu, Ilgaz dağı geçitleri, Çankırı ve çevresindeki dağ ve tepelere, ovalara, nehir boyunca gördüğü deve kervanları gibi İç Anadolu’nun tüm coğrafi özelliklerine yer verilmektedir. Gördüğü manzaralar karşısında kayıtsız kalamayan Lancerey, şöyle der: ‘‘Eski dönemleri anımsatan bir tablodur bu!’’

    Kitabın 21-25 sayfalarında 6-9 Haziran 1922 tarihleri arasında ve 72-80 sayfaları arasında da 16-23 Eylül 1922 tarihleri arasında İnebolu ve Kastamonu civarı hakkında o döneme ışık tutacak bilgilere yer veriliyor. Bu kitabın anlatımını yukarıda söz ettiğim sergiden aldığım ve Lancerey’in cephede çizdiği bir resimle bitirmek iyi olur diye düşündüm.

    MUSTAFA KEMAL’İN ORDUSUNDA BİR ALMAN YÜZBAŞI-1921 MARTI

    Hans Tröbst, Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin ardından, Alman İmparatorluğu’nun zorla emekli edilen subaylarından biriydi. Savaş sonrası ağır şartlar altında emekli edilen bu subaylar, prestijlerinden mahrum bırakılmış ve yaşamlarını idame ettirebilmek için küçük işlerde çalışmak zorunda kalmışlardı. Ancak bu durum Tröbst’ün gururunu incitiyordu. Kendine yeni bir yol arayan Tröbst, Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleyi fark etti ve bu mücadelenin haklı olduğunu düşünerek bu direnişe katılmaya karar verdi.

    1920 sonbaharında Sırbistan ve Bulgaristan üzerinden yola çıkan Tröbst, 1921 baharında İstanbul’a ulaştı. İstanbul’da bazı Türk subaylarıyla görüştü, ancak onu bir casus olabileceği gerekçesiyle şüpheyle karşıladılar. Bu güvensizliğe rağmen Tröbst’ün İnebolu’ya gitmesinde sakınca görülmedi. Zorlu bir yolculukta sonra İnebolu’ya vardı. Gemiden inişini şöyle tarif ediyor Tröbst: “Küçük bavulumla dik merdiveni indim, bir dalga sandallardan birini yükseltti, hemen içine atladım ve sandal bir dalga vadisinde kayboldu. Diğer yolcularda izlediler ve kısa sürede kuvvetli kürek çekişleriyle sahile yöneldik. Dalgakırana çarpan denizin sıçramaları arasından geçerek sakin suya ulaştık ve rıhtıma yanaştık.”

    Ocak sonundan 10 marta kadar İnebolu’da kalan Tröbst kitabın 67-87 sayfaları arasında İnebolu ile ilgili gözlemlerini anlatmış. O yılları gözünüzün önünde canlandırabilmeniz için kitaptan kısa bir bölüm daha aktarayım. “Kalabalığın içinde ağır ağır dolandım. Üniformalı ve sivil subaylar, askerler, her çeşitten ve zümreden siviller, şık iskarpinler içinde resim gibi güzel ayaklarıyla tamamen örtünmüş kadınlar, hocalar ve şarkı söyler gibi seslenerek simit ve çörek satan oğlanla, her şey rengarenk birbiri içinde dalgalanıyordu. Boş alanlarda cami önlerinde rengarenk garip kıyafetleriyle kadın erkek köylü kümeleri ayakta ve çömelmiş duruyor, sırtlarında yada küçük eşeklerle getirdikleri dağdan getirdikleri odunları satıyorlardı. Gemilerle karaya ulaşan mal ve malzemeyle yüklü eşek ve katır katarları kalabalık arasından geçerek ülke içine sevk ediliyordu. Sayısız köpek ve çok güzel iri kediler sokakları dolduruyordu”

    Tröbst kırk gün boyunca bir çok kişi ile tanışır. Onu en çok şaşırtan ise Almanca ve Fransızca bilenlerin çokluğudur. 10 martta Ankara’dan gelen harcırahla birlikte Ankara’ya yola çıkar ve oldukça sert geçen kış şartlarında 1 ayda yürüyerek Ankara’ya varır. Türk ordusunda yüzbaşı olarak görevlendirilir. Milli mücadele sırasında aktif rol üstlenemez. Önce Eskişehir, sonra Konya Ereğli demiryolunda subaylık yapar. Bu süreçte Ankara’da önemli isimlerden Refet Paşa ile görüşür. İstiklal Madalyası alan tek yabancıdır. 1923 yılına gelindiğinde Tröbst, Almanya’ya dönerek gazetecilik yapmaya başlar. Lozan Antlaşması sonrası gerçekleştirilecek olan nüfus mübadelesini destekleyen yazılar yazar. Milli mücadele sırasındaki anılarını da bu kitapta toplar. 1924-1939 yılları arasında muhabir olarak Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Avusturya ve Romanya gibi ülkelerde çalışır. Gerek 8 Kasım 1923 yılında Hitler’in Birahane darbesine katılması ve Nazi partisinin yurt dışı organizasyonunda eğitim ofisinin başkanı olduğu söylentileri siyasi eğilimi için bir ipucu olabilir.

    Hans Tröbst, 5 Temmuz 1939’da Çin’de ölür, mezarı Hannover’dedir.

    Aslında ilginç bir tesadüf var. Aslında aynı tarihlerde Nazım Hikmet, Vala Nurettin ve dahi Almanya’dan gelen ve başlarında Ahi Evren’in olduğu Spartakistler de oradalar. Kitabın bir yerinde Goethe Hayranı bir genç şair (ki tipi asla Nazım’a benzemiyor) ile onun mükemmel Almanca konuşan ve Almanya’yı çok iyi bilen arkadaşlarından bahsediyor. Bahsettiği kişiler bizim Spartakisler olabilir. Ben Nazım Hikmet’in Dünya görüşünün oluşmasında önemli bir rol oynayan İnebolu sürecinde bu Nazi pardon Alman Subayı ile karşılaşmamalarına sevindim açıkçası 🙂

    BU DÜNYADAN NAZIM GEÇTİ – 1921 OCAĞI

    Kitabın yazarı Vala Nurettin. 1901 yılında Beyrut’ta doğmuş. Babası Beyrut Valisi Nurettin Bey. Galatasaray Lisesinin orta bölümünü tamamladıktan sonra – ki Nazım Hikmet ile bu okulun hazırlık sınıfında tanışmış- 1916 yılında Bankacılık öğrenmek için 2 yıllığına Avusturya’ya gidiyor. Döndükten sonra Maliye bakanlığında çalışsa da bu işi sevmiyor. Yayıncılık işine giriyor. 1 Ocak 1921 de Nazım Hikmet ile birlikte kaçak olarak Anadolu’ya geçmek üzere İnebolu’ya gidiyorlar. Anadolu’da Bolu’ya Fransızca öğretmeni olarak atanıyorlar. Aslında bu bir nevi sürgün. Çünkü İstanbul’daki gençleri milli mücadeleye çağıran uzun bir şiir Matbuat Müdür Muhittin Bey tarafından 10 bin adet bastırılıp dağıtılınca o kadar büyük bir etki yaratıyor ki , Ankara herkesin Ankara’ya geleceği ve izdiham oluşacağı kaygısıyla bu iki kafadarı Maarif Vekaletine devredip Bolu’ya göndermekte buluyorlar çareyi. Orada da mutlu olmayıp iyi bir eğitim görmek için 1921 sonunda Moskova’da alıyorlar soluğu. 1926 yılında yurda dönüp roman, hikaye, fıkra yazarlığı ve çevirmenlik yapıyor. 1967 yılında İstanbul’da vefat ediyor.

    Nazım’la yaşadıklarını anlattığı bu kitabın 180 sayfalık bölümü “Meydan” dergisinde tefrika ediliyor. Ölümünden sonra vasiyeti üzerine eşi tarafından kitap olarak yayınlanıyor. Kitabın 57-81 sayfaları arasında Nazım’ın Dünya görüşünü önemli ölçüde etkileyen İnebolu’da geçirdikleri günleri anlatıyor.

    Va-Nu (yazılarında kullandığı isim) kısmını onun çok hoşuma giden ve uzun yıllarını beraber geçirdiği iki Türk şairi ile ilgili değerlendirmesi ile bitireyim.

    Hayatı tren yolculuğu farz ediniz. Kompartımanda birçok insan oturuyor Kiminin sırtı lokomotife dönük. Geçilmiş yerleri seyreder dururlar. Bunlar, doğuştan gericilerdir. Hep eski zamanla uğraşırlar. Bunlar, doğuştan gericilerdir. Hep eski zamanla uğraşırlar. Mesela şair Yahya Kemal’i örnek gösterebilirim. Hatta bana bir gün demişti ki:

    Ömrümüz hatıralardan ibarettir. Ömrü ileriye doğru uzatmak pek elimizde olmadığına göre, kendimizi geçmişe verip uzun yaşamalıyız. Benim tarihle uğraşmam işte asıl bu sebepledir.

    Tren yolcularından kiminin yüzü ise, lokomotife dönüktür. Böyleleri ilericidirler. Hele pencerenin yanında oturup başını yaslayan adam, yalnız ve yalnız ileriyi görebilir. Nâzım’ı da ruh yapısı bakımından bu sonuncu tip hayat yolcularından saymakta isabet vardır. Gözleri varılacak yönde bir şeyler umduğu, beklediği ve hayalinde kavuşma sahneleri yaşadığı için, pencereden geriye doğru kayan ve kaymış bulunan manzaraları şaşılacak şekilde umursamıyor; hemen unutuyordu

    Hemen söyleyeyim ben bir gözümle uzun yaşamak için tarihe bir gözümle de hayaller için lokomotife bakanlardanım. Bu aralar Hibrit moda.

    İnebolu’da geçirdikleri günlerle ilgili kısma onların İnebolu’da çektirdikleri ve AI ile restore edilen tek fotoğrafları ile başlayalım. 1 Ocak 1921 tarihinde Sirkeci iskelesinden Yeni Dünya Vapuru ile Vala Nurettin, ve ünlü hececi şairler Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya ile birlikte İnebolu’ya hareket ederler. İnebolu’nun çok kalabalık ve hareketli olduğu yıllar. Milli mücadele için buraya gelenler Ankara’dan gelecek izin doğrultusunda Anadolu’nun içlerine geçiş yapabilmektedir. İzin birazda Nazımın dayısı Ali Fuat Paşa nedeniyle olsa gerek yalnız Nazım ve Vala’ya çıkar.

    Birlikte geçirdikleri günlerin akşamında İnebolu Gençler Mahfiline gider ve vatan sevgisi içeren şiirle okurlar. Yukarıda belirttiğim baskısı yapılan şiir de belki bu günlerde yazılmaya başlar. O günlerde İnebolu’da bulunan “Spartakistler” denen 1. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da Marksistler tarafından kurulan bir muhalif gurupla tanışırlar. Bu gurup başta daha sonra CHP’den Milletvekili olan Ahi Evren (Sadık Ahi)olmak üzere bambaşka bir dünya görüşü olan bu guruptan çok etkilenirler ve belki de bu Nazım Hikmetin ilerleyen yaşlardaki düşün dünyasında önemli izler bırakır. 1929 da yazdığı “Yürüyen Adam” şiiri Ahi Evren’in özümsediği yürüyüşüne yansıttığı görüşleridir sanki

    Alnı yukarda
    kırmızı boyun atkısı rüzgârda,
    yürüyor.
    Yürüyor adım adım
    Yürüyor ağır ağır
    yürüyor…  

    Rüzgâr deniz gibi köpürüyor
    esiyor deniz rüzgâr gibi.
    Akıyor iki yandan ışıklar
    düşen yıldızlar gibi.  

    Sesler geliyor derinden
    kalbin uzak sahillerinden:
    -Nereye gidiyorsun yavrum benim nereye?
    Dön sevgilim,
    dön kardeşim,
    dön evimin erkeği, dön geriye..  

    Yürüyor o
    ıslıkla kızgın bir ölüm marşı çalarak.
    Yürüyor o
    gövdesi bir gemi gibi yükselerek, alçalarak.
    Yürüyor adım adım
    Yürüyor ağır ağır
    yürüyor…  

    Kim bilir
    belki bir daha sokmayacak parmaklarını
    dizi dibinde dikiş diken kardeşinin sarı saçlarına,
    ve belki bir daha altında yatıp
    güneşe giden yeşil bir yola bakar gibi bakmayacak
    gürgen ağaçlarına…  

    Yürüyor o, yürüyor.
    Açık geniş adımlarla arşınlıyor yolları.
    Ağır iki balyoz gibi sallanıyor kolları.
    Kıllı göğsü bir kalkan gibi kabarık..  

    İşitmiyor artık
    hep ayni tahta masanın başında akşamlayan
    hasta topal dostların
    kalbe karanfil ruhu gibi damlayan
    sözlerini  

    Çıplak
    iki bıçak
    gibi çekmiş yüzünde gözlerini
    yürüyor, düşmana doğru.
    Yürüyor adım adım.
    Yürüyor ağır ağır,
    yürüyor…

    28 Ocak 1921 de izni çıkması ve 100 lira harcırah gelmesinden sonra İnebolu’dan yün çorap, pantolon ve o güne kadar giydikleri fes yerine birer kalpak alarak zorlu kış şartlarına rağmen Vala Nurettin ile birlikte yola çıkarlar. Dağlara doğru yürürken biraz ad ilk defa gördükleri Anadolu’yu betimleyip “İnebolu” şiirini yazarlar:

    İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,
    Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu
    İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.
    Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

    Evleri birbirine giren şehri içinde
    Ufuklar genişledi önümüzde git gide;
    Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.
    Rüzgar esti denizin suları yol yol oldu.

    Yığılmıştı yollara yığınla yaprak;
    Yaprakların üstünde sendeleyip kayarak
    Dağın son kayasının dibine varabildik.
    Bu tepede bu kaya mağrur bir baş gibi dik!
    Çıkıp onun üstünden bakabilirsek eğer,
    Güzel İç Anadolu görünecekti bize.
    Bunu nakşetmek için bir anda kalbimize
    Son adımı atmadan gözümüzü kapadık.
    Gözümüz açılınca karşımızdaydı artık
    Sisli vadileriyle rüyalı Anadolu.

    Görüyorduk uzaktan dereye inen yolu;
    Sağ yanında bir çayır, solda çam ağaçları.
    O kadar yakın ki dağların yamaçları
    Dereye düşen bahar bir daha çıkamamış.  

    Yukarıda yeni kıyafetleri ile Kastamonu’da bir fotoğrafçıdan çektirdikleri resim var. 9 günlük bir yürüyüşün sonunda Ankara’ya varırlar.

    Onların İnebolu’daki bir günlük hayatlarını gözümüzde canlandıralım, üstelik Nazım’ın yaş gününde.

    15.01.1921 günlerden Cumartesi. Oldukça soğuk bir kış günü. İnebolu’da Karadeniz Oteli’nin köhne bir odasında Nazım köy pazarı kurulduğu sokakta erkenden başlayan seslerle uyanmış, perdeyi aralayıp güneşin içeriye girmesine müsaade etmiş ve gözlerini kısarak dışarıya bakıyor. Anadolu’da olmanın heyecanı ile o günün 19. yaş günü olduğunu bile hatırlamıyor. Yandaki yatakta doğrulup gerinen can dostu Vala ve otelden çıkıp hemen karşıdaki karakola imza için girdiklerinde kimliğinde doğum tarihini gören genç bir zabit farkında o gümün Nazım’ın doğum günü olduğunun. Her gün yaptıkları yoklama imzası sonrası Vala ile birlikte denize tarafına yürüyorlar ve çeşmenin önündeki merdivenden aşağıya inip sol taraftaki fırından bir somun ekmek alıp şekerciden aldıkları helvayı ikiye böldükleri ekmeğin içine koyuyorlar ve yar başındaki balıkçı kahvesine çay içmeye gidiyorlar. Sonrasında Abaş tepeye çıkıp İnebolu’daki tek fotoğraflarını çektiriyor ve en tepedeki pelit ağacının dibinde Abaş baba türbesi şiirini yazıyorlar.

    Derdimizi duyunca onu salık verdiler;
    Bize onun yerini köylüler gösterdiler…
    Gösterip dediler ki ufuklarda coşunca fırtınaların kalbi,
    Annesinin boynuna sarılan çocuk gibi,
    Yolcusu gelmeyenler koynuna sokulurmuş,
    Abaş Baba her derde bir teselli bulurmuş…  

    Karanlık sularda boğulurken yolcular,
    Günahkar Karadeniz onun yerini arar,
    Eteğine sürürmüş inleyerek yüzünü.  

    Ziyaretine gittik onun bu cuma günü,
    Öyle azametli ki Abaş Baba Türbesi,
    Üstünde bir çatı yok, gökler onun kubbesi,
    Mehtap onun kandili, yıldızlar onun mumu,
    Tepede bu mezar cennete bir kapı mı?
    Derdimize teselli buluruz diye belki,
    Dikenli dallarına biz de iplik bağladık,
    Biz de köylüler gibi huzurunda ağladık.

    Ardından tepeden inip köy pazarına uğruyorlar. Nazım etrafındaki her şeyi, gördüğü her suratı dikkatle inceliyor, her kahkahaya, her hıçkırığa, her cıvıltıya dönüp bakıyor. Hepsini özenle beyninin bir köşesine yerleştiriyor, çıkartıp koymak için daha sonra yazacağı binlerce dizenin en uygun yerindeki kafiyesine. Biraz elma, armut biraz da nar alıyorlar, en iyisinden en ucuzundan değil de, en çok ihtiyacı olduğunu düşündüklerinden. Akşamüstü İnebolu Gençler Mahfilinde gece yarısına kadar sürecek bir münazaranın içinde buluyorlar kendilerini. Gün bitmeden hemen önce kırmızı kaşkollu bir adam konuşmasının tam sonuna gelmişken Vala’dan aldığı tüyo ile kendini dikkat ve hayranlıkla dinleyen Nazım’a dönüp bağırıyor “İyi ki doğdun Nazım” diye.

    İYİ Kİ DOĞDUN NAZIM VE İYİ Kİ 124 YILDIR YAŞIYORSUN.

  • YÜRÜYEREK İNEBOLU

    Bu bölümü İnebolu’nun tarihiyle bütünleşmiş bazı binalarını gezmek isteyenlere bir rehber niteliğinde hazırladım. Yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüş ile tamamını görebilirsiniz.

    TÜRK OCAĞI

    Eylül 1893 tarihinde inşaatı tamamlanmıştır. Binayı yaptıranlar Karagüllezade Mehmet Yazıcı ile Karamanyan Hacı Ohanüs Ağa’dır. Daha sonra binanın mülkiyeti tamamen Karamanyan ailesine geçmiştir. 1923 yılındaki göçlerle birlikte Rumlar tarafından boşaltılmış ve kısmen Türk Ocağı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

    Mülkiyeti 1929 nüfus mübadelesinde komple Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, İnebolu ziyareti sırasında 27 Ağustos 1925 tarihli Şapka Nutkunu bu binanın balkonunda okumuştur. 1931 de halkevleri kurulunca bina İnebolu Halkevine dönüştürülmüş ve 1951 yılına kadar halkevi olarak kullanılmıştır. 1956-75 yıllarında otel, lokanta ve acente olarak, 1975-94 yıllarında halk eğitim merkezi olarak hizmet etmiş ve daha sonra kaderine terkedilen bina 2006 yılında restore edilerek bugünkü halini almıştır.

    OĞUZ ATAY EVİ  

    20. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edilmiştir. Oğuz Atay’ın 1934 yılında doğduğu evin bir tarafında Oğuz Atay Sokağı diğer tarafında Ebe Zeynep Çıkmazı var. Ebe Zeynep’in Kızı Hanife Annemiz 1920-65 yılları arasında doğanların en az %50 sinin ebesidir.

    BELEDİYE HİZMET BİNASI

    20. Yüzyılın başında Belediye başkanı Mehmet Şevki Efendi tarafından yaptırılmıştır. Cumhuriyet Öncesinde Osmanlı Bankası olarak kullanılmıştır. Binanın büyüklüğü o zamanlar İnebolu’da deniz yoluyla yapılan ticaretin ne kadar yoğun olduğunun göstergesidir.

    Daha sonra muhtelif devlet dairelerinin kullandığı bina 1980 yılında Endüstri Meslek Lisesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 2006 yılında ise Belediye Hizmet Binası olmuştur. Alt katında bir sinema salonu, Önünde ise İnebolu’da doğan Şair Orhan Şaik Gökyay ve Oğuz Atay’ın büstleri bulunmaktadır.

    KENT MÜZESİ  

    Yaklaşık 100 yıl belediye olarak kullanılan ve önündeki şadırvanla birlikte İnebolu’nun en önemli simgelerinden olan ve tarihin birçok olaylarına şahitlik eden Eski belediye binası 2017 yılında kent müzesine dönüştürülmüştür. Önündeki Meydanda bir yapılıp bir yıkılan tarihi bir şadırvan bulunmaktadır.

    İNEBOLU KONAKLARI

    Kasabada koruma altına alınmış birçok bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiştir, bazıları ise hala boynu bükük şekilde beklemektedir. Yapıların dış cepheleri aşı boyası ile boyanmıştır. Çoğunlukla kırmızı üzerine mavi ve beyaz renklerle hareket kazandırılmıştır. Çatıları ise yöreye özgü arduaz (marla) taşı ile kaplıdır. Evlerin genellikle dik yamaçlara yapılmalarından dolayı ortaya çıkan seviye farkından ön cepheden 2 katlı görünürken arka cepheler konakların asıl yüksekliği olan 4 katı da göstermektedir.

    Konaklardaki haremlik selamlık uygulamasından dolayı, içlerinden çift merdivenle üst katlara çıkılmaktadır ve katlar birbirinden bağımsız bir şekilde ihtiyaçları karşılayacak biçimde planlanmıştır. Bu yapı tipini Karadeniz sahili boyunca yalnızca Abana, Bozkurt, İlişi ve Bozkurt’ta da görmek mümkündür.

    KARADENİZ OTELİ

    Nazım Hikmet, 1921 yılının ilk günü İstanbul Sirkeci’den kalkan “Yeni Dünya” vapuru ile Ankara’da ateşlenen kurtuluş hareketine katılmak üzere İnebolu’ya hareket eder. 3 ocakta Yusuf Ziya (Ortaç), Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Vala Nurettin’le birlikte İnebolu’ya varır.

    İnebolu’da “Ankara vizesi” için bu otelde beklerler. Nazım İnebolulu gençlerle buluşur ve sohbetlere katılır. Burada Almanya’dan gelen Spartakistlerle tanışır. Onlarla sabahlara kadar yaptığı sohbetler onun hayatı boyunca sergilediği siyasi duruşunun temellerini oluşturur. Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya’ya vize çıkmaz. 28 Ocak tarihinde onlar eve dönerken Nazım ve Vala yola çıkarlar. Yürüyerek 10 günde Ankara’ya varırlar.

    ESKİ KARAKOL BİNASI  

    Eski karakol binası Karadeniz Otelinin tam karşısındadır Nazım Hikmet bir mektubunda Karadeniz Otelini seçme nedenlerinin her gün imza vermek zorunda oldukları karakola ve aynı zamanda kasabadaki lokantalara yakınlığını olduğunu yazmıştır.

    Nazım Hikmet ve Vala Nurettin’in İnebolu’da olduğu süre içinde İnebolu ve Abaş Tepe Türbesi adlı iki şiir yazdıkları bilinmektedir. Her iki şiirde Abaş tepede yazılmıştır. Yukarına o yıllara ait 4 orijinal kartpostal oluşan ve renklendirilen panorama onların şiirleri yazarken gördüklerini birebir göstermektedir.

    ASKERLİK ŞUBESİ  

    Askerlik Şubesi 19. yüzyılın sonunda Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı’nın kapitülasyon çıkmazına girdiği dönemlerde her önemli liman şehrine Fransızca eğitim veren Ticaret Lisesi kurulması zorunlu kılınmış ve okulun kurulması için Galatasaray lisesinden gelen hocalar bu binanın kendilerine ayrılan bölümünde kalmıştır. Bu binanın önemli hikâyelerinden biri de Abdülmecit in oğlu Şehzade Ömer Faruk’un kurtuluş savaşına katılmak için İnebolu’ya gelişidir. Birçok İngiliz kontrol noktasını aşarak İnebolu’ya ulaşmış ve Ankara’ya geçiş izni çıkana kadar güvenlik nedeniyle bu binada beklemiştir. Atatürk’ün tavsiyem İstanbul’a dönmesidir şeklindeki cevabı üzerine geri gitmiştir.

    Cumhuriyet yıllarında da uzun süre askerlik şubesi olarak hizmet vermeye devam eden bina eski Hükümet binası ile hapishanenin de yanması ile bir süre hapishane olarak da kullanılmıştır. Hemen önünde iki adet de Anıt Çınar ağacı bulunan binanın muhteşem bir de bahçesi vardır. Maalesef hiçbir şekilde değerlendirilmeden yıkılmayı beklemektedir. Şu anda o kadar bakımsız ki bırakın gezmeyi düzgün bir fotoğrafını çekebilmek bile imkânsız.

    İNEBOLU DENİZ FENERİ  

    Denize bakan yamaç üzerindeki 145 yıllık bu fener birçoğu gibi yalnızlığa terkedilmiş o acı tatlı anılarıyla.

    • İkametgâh : İnebolu Burnu
    • Doğum tarihi : 1863
    • Boyu Denizden: 38 metre         
    • Yerden : 9 metre
    • Görüşü : 11 mil     
    • Durumu : Tekaüt

    TEVFİKİYE CAMİİ

    1903 yılında II. Abdulhamit döneminde Çarşı içine bir kilise yapılmaya başlanmış. Buna tepki olarak da halk tarafından yapılan bağışlarla bu cami inşa edilmiş.

    Aşağıda Tevfikiye camiinin kitabesi ve bahçesinde 1931 yılında Ahmet Ziya tarafından konulan ve doğruya çok yakın gösteren güneş saati görülüyor.

    Kısa notlarla şehir merkezindeki bazıları biraz da iç burkan binaları gezmeye devam edelim:

    İlk fotoğraftaki bina 1884 yılında yapılmış ve orijinali alt katı şapel üstü İtalyan Ticari konsolosunun evi olarak yapılmış. İkincisi ise 130 yaşındaki Eski Liman Dairesi binası.

    1881 yılında Abdülhamit tarafından yaptırılan Hamidiye bilinen adıyla Küçük Cami ve 1868 yılında inşa edilmiş cumhuriyetin ilk yıllarının Kız akşam sanat okulu olarak hizmet vermiş en eski Rum binalarından biri.

    İlk fotoğraf Karadeniz İlkokulu. Bir çok büyüğümüz bu binada tanışmış harflerle rakamlarla. Önce bir katı yıkılmış, sonra terkedilmişti hepten. 2023 yılında maalesef restore edildi. İkinci ise Çeşme Hamamı. İki sebeple tercih edilirmiş bu hamam. İlki bu hamamın külü “iti” olurmuş. Onun için herkes bu hamamdan kül almak istermiş. İkincisi ise eskiden Kurnanın yanından bile deniz manzarası varmış.

    Orijini Pontus kilisesi. Üst balkonundan İskelle burnundan yükselen güneşi diğer taraftaki pencereden ise Boyranaltından güneşin batışı izlenebilir. Bu binayı İnebolu Kültür Merkezi yapma hayali kurdum. Sağda ise başkatibin evi. Bir simetri başyapıtı.

    Boyran mahallesine uğrayalım. Solda türünün tek örneği bir ahşap ev. Sağda ise bu mahalledeki eski taş binaların sonuncusu.

    Son olarak üç eve daha uğrayalım. İlki Boyrandan Avaraya çıkarken ilk köşede sol tarafta sarmaşıklar arasından taşların kendini göstermeye çalışan ahşap ev. Belki de 40 yıldır savaşıyor çökmemek için. İkincisi Hastane üstüne çıkarken keskin viraja konuşlanmış bu ev. İçinden yedi cüceler çıkacakmış gibi gelir bir havası var. Yürüyüşü üçüncü fotoğraftaki kaymakam yokuşundaki evle tamamlayalım. Özelliği benim doğduğum ev. Malum halk ozanlarının son kıtada isimleri geçer.

    İNEBOLU’DAN KASTAMONU’YA

    Biraz da İnebolu’dan çıkıp şehir planı ve tarihi ile ciddi bir karakter olan vilayetimiz Kastamonu’ya giderek gerek yoldan ve gerekse Kastamonu’dan bilgiler aktarayım. Malum eskiler Üsküdar’a kadar Kastamonu derlermiş. O kadar olmasa bile tarihte önemli beyliklere başkentlik yapan, Osmanlının son dönemlerinde olaylara karşı duyarlı olan ve kurtuluş savaşının kazanılmasında önemli rol oynayan bir il Kastamonu.

    ERSİZLERDERE  

    Yola erken çıkıp kahvaltıyı Ersizler’de Emin Abinin Yerinde yapayım dedim. Eski adı Dereköy olan bu köye Ersizlerdere adının Çanakkale ve Kurtuluş savaşında tüm erkeklerinin şehit olması sebebiyle verildiği söylenir. Doğruluğunu bilmem ama kulağa hoş geliyor.

    Emin Abi (Maalesef bu sene kaybettir) ve ailesini hep çalışırken görürdüm. Erken gittiğim için ailece kahvaltıda yakaladım. Burada doğal köy ürünlerinden bir masa hazırlatabilir, meşhur Ecevit çorbalarından içebilir veya sucuklu yumurta yiyebilirsiniz. Ben üçü bir aradayı tercih ettim.

    Ersizlerdere’de İstiklal Yolunun önemli mihenk taşlarından biri olan ve II. Abdülhamit  döneminde inşa edilip sonra muhtelif restorasyonlar gören Karacehennemboğazı çayı üzerindeki köprü ve çaya ismini veren kanyon.

    KÜRE

    Kastamonu’nun ilçelerinden dağlara ismini veren Küre. Osmanlının en önemli gümüş madeni kaynağı olan bölgede şu anda da Bakır (pirit) madeni işletmesi var. Zaten Kürenin kelime anlamlarından biri de maden ocağı.

    Biraz eğri büğrü bir yer olduğu doğru ama palavracı gezgin Evliya Çelebinin rakı bardağını koyacak yer bulamadım lafı da abartılı bence.

    CAMİLİ KÖYÜ

    Camili köyü yol üzerinde Küre’den sonra göreceğiniz güzelim evlerin olduğu bir köy.

    Evleri daha yakından incelemek için yukarı çıktım ama ineklere ama ineklere zarar vereceğimi sanan bu dev kangal köpeklerle aram iyi olmasına rağmen beni ürküttü. Fazla oyalanmadım.

    MAHMUTBEY CAMİİ

    Kastamonu’ya girmeden Daday yoluna saptım. Hedefim 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine giren Kasaba köyündeki Çivisiz Cami diye de bilinen Mahmutbey Camii. 1366 yılında Candaroğlu Beyliğinin hükümdarı Emir Mahmut tarafından yaptırılmış. Oldukça geniş bir alana yayılmış köyün içinden geçen dere üzerine yapımı devam eden birkaç köprü ve yollar nedeniyle biraz zor da olsa sonunda ahşap minaresini görebildim.

    Kasaba Köyüne girdikten sonra hiç kimseyi görmedim. Camide göreceğimi umuyordum. Ama yok. Terk edilmiş gibi. Belli ki Cami için UNESCO belli bir fon ayırmış ve onunla bir şeyler yapılmış vaktiyle. Arabadan inip caminin kapısına yöneldim. Kapısı Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan görkemli bir kapı. Türkiye’de çok nadir örneği bulunan caminin orijinal kapısı güvenlik nedeni ile Kastamonu Etnografya Müzesine (Liva Paşa konağı) kaldırılmış.  Kilitli olmasından korkarak ittim. Hayır açıktı. Garip ama açık olmasından da korktum. Müzeleri Cami yapacağım diye uğraşanların böylesi benzersiz bir camiyi başı boş bırakmaları nedeniyle bir zarar gelmesindendi korkum.

    İçine girdiğimde kelimenin tam anlamıyla büyülendim. Yazılarımı takip edenler bilirler böyle eserler karşısında hissettiklerimi, hayranlığımı veya eleştirimi ifade etmekte pek zorlanmam ama mekânın ıssızlığından mı, yoksa 700 yıl öncesinden gelen o muhteşem ahşap işçiliği ve hala rengini koruyan aşı boyalarının etkisinden mi veya ilginç mimarisinin mistik yansımasından mı bilmem çöküp kaldım minbere. Ne hissettiğimi anlatmam güç. En iyisi birkaç fotoğraf vermek belki de.

    Camiden çıktığımda meraklı gözlerle bana bakan bir ihtiyarla karşılaştım. Sordum burası ibadete açık değil mi diye? “Elektrik yok o nedenle kullanılmıyor. Yalnız bazen Cuma namazlarında geliyoruz” dedi. Bu ilginç. Çünkü bu caminin ilk yapılışı da yalnızca cuma namazı için zaten. Artık Kastamonu’ya gidebilirim. Ama sizin vaktiniz varsa ve mide durumunuz müsaitse çiftliklerin arasından Daday’a gidip etli ekmeğini tadın derim.

    KASTAMONU KALESİ

    Şehrin simgesi olan bu kale öncesindeki Seyrengah tepesine çıkıp oradan kalenin fotoğrafını çekmek istedim ama tepeye yapılmış sevimsiz bir restorant ve öncesindeki yapılaşmayı görünce girmeyip direk kaleye çıktım. Bu kalenin daha sonra Saat Kulesi tarafından çektiğim fotoğrafı.

    Her ne kadar kale çevresinde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarındaki buluntular orta tunç çağına (MÖ 2000-2500) tarihlense de kalenin tahkimatına MS 7. yüzyılda başlandığı ve MS 11. yüzyılda (Bizans dönemi) Komnenos Hanedanlığı tarafından kaleye bugünkü şeklinin verildiği bilinmekte.1284 yılında Kastamonu Kalesi Türklerin eline geçmiş.

    Kalenin bu merdivenlerinden inerken kalenin mükemmel Türkçe bilen Bizanslı komutanının çapkın kızı Moni’nin Türklere aşağıdaki kapıyı açmak için inmesi canlandı gözümün önünde. 😅

    EVKAYA MEZARLARI

    Kastamonu’nun tarihi MÖ. 7 yy kadar uzanıyor ve kentin içindeki kaya mezarları bunun kanıtı olarak duruyor. Antik dönemde burası Paflagonya yurduymuş, savaşçı ve yiğit bir halkmış Paflagonyalılar. Paflagonyalılardan geriye bu kaya mezarları kalmış yadigâr. Alanda üçü anıtsal olmak üzere toplam 8 adet kaya mezarı var.

    Anıtsal mezarların ikisi içerisindeki mezar odalarında ikişer adet ölü sediri yer alıyor. İçerdeki sunaklar Frig kültür etkisi altında buranın kaya mezarları yanı sıra kutsal tapınım alanı olarak da kullanıldığını anlamı taşıyor.

    Alana ismini veren Evkaya Mezarı, sütunlu ön cephesi ve alınlığındaki “Potnea Theron” – “Hayvanlar Hakimesi Tanrıça” betimlemesi ile ilgi çekmekte. Ayrıca kale manzaralı olduğunu da belirtmek isterim.

    SAAT KULESİ  

    Saat Kulesi 1885 yılında Kastamonu’ya sürgün olarak gönderilen Abdurrahman Paşa döneminde yapılmış. Saatin mekanizması ise paşa gibi sürgün. Sürgünün sebebinin Abdülhamid’in kızının saatin sesinden korkup çocuğunu düşürmesi olduğu rivayet edilir. Araştırmacı ruhum nedeniyle saat tam 12’yi bekledim ve 12 kere çanın çalmasını dinledim. Net olarak söylüyorum Koskoca Abdulhamit’in torunu bu nedenle düşmemiştir. Olsa olsa fare filandır sebep ama fare yerine saatin sürgün edilmesi de Kastamonu için daha iyi olmuş tabi.

    MOLA  

    Mola’da değerli bir Arkeolog arkadaşımla buluşup İnebolu döneri mi, Kastamonu döneri mi sorusuna cevap bulmaya çalıştık. Sonrasında da İnebolu’da yaşayan bir

    Kastamonulu büyüğümün telefonla yaptığı tavsiyeye uyup Kurşunlu han da kahve içtik. Ben de size tavsiye ediyorum.

    NASRULLAH CAMİİ

    Nasrullah Camii, Kastamonu’da Kadı Nasrullah tarafından 1506 yılında inşa edilmiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kastamonu’da inşa ettiği ilk anıtsal eser ve Kastamonu’nun en önemli sembollerinden. Camiye değer kadar diğer olay ise Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşımızın sözlerini şiir olarak ilk bu camide okumuş olması.

    Caminin şadırvanından restorasyon çok şey almış o kesin. Rivayete göre bu şadırvandan su içen yabancıların yedi yıl içinde ya Kastamonu’ya döneceğine ya yedi kez daha Kastamonu’ya geleceğine, ya da Kastamonu’dan evlenip kalacağına inanılırdı. O inanç da restore edildi mi bilmem.

    NASRULAH KÖPRÜSÜ

    Halk arasında Kambur Köprü olarak da bilinen bu köprü 1501 yılında yapılmış. İlk inşa edildiğinde orta kemeri 12 metre yan kemerleri sekizer metre olmak üzere 3 kemerli ve toplam uzunluğu 42 metre olan köprü daha sonra merdiven ilaveleri ile kısaltılmış. Kısaltmalar simetrik yapılmadığı içinde kendi de adı da kambur kalmış.

    GIRTLAK MESELESİ  

    Nasrullah Meydanı’nı çevreleyen Tarihi Çarşısı da meraklıları için son derece ilgi çekici bir yer. Burada asırlık pastırmacılarından, kalaycılarına kadar göreceğiniz çok şey, etli ekmekten tirit kebabına kadar yiyeceğiniz çok yemek var. Etli ekmeğin yan sıra Ecevit Çorbası, Banduma, Tirit Kebabı ve Kuyu Kebabı Kastamonu’ya özgü lezzetlerin başında geliyor. Kastamonu’nun pastırması, Taşköprü’nün sarımsağı, Tosya’nın pirinci -Sarıkılçık harikadır- ve sonbaharda toplanan Kanlıca mantarı tatmanız gereken lezzetlerden.

    Pastırma sucuk için Tabakoğlu’nu tek geçerim. Ayrıca glutensiz siyez bulguru için de Arkeoloji Müzesinin hemen arkasındaki Siyez Evine uğrayın derim.

    SEYDİLER  

    Alışveriş sonrası İnebolu’ya dönüşe geçtim. Hemen Kastamonu çıkışı kahverengi Halime Çavuş Anıt Mezarı tabelasını görünce heyecanla daldım. Maalesef bulamadım. Google beni mezarlık mezarlık dolaştırdı. Zamanımızda maalesef İslam dininin putları haline getirilen onlarca türbeyi barındıran bu topraklar bir tek Halime Çavuşu kucaklayamamış dedim içimden.

    Neyse ki Seydiler ilçesi İstiklal yolu kahramanı Şerife Bacı için bir anıt yaptırmış. Tebrik ve teşekkür ediyorum kendilerine.

    ECEVİT HAN  

    Burası Çolakoğlu sponsorluğunda restore edilen İstiklal yolunu kullanan onlarca aydını misafir eden meşhur Ecevit Han. Şunu da belirteyim ki Bülent Ecevit’in babası Doktor Fahri Ecevit İnebolu Frengi Hastanesinde baş hekim olarak görev yapmıştır. Dedesi Mustafa Şükrü Efendi ise bu hanın bulunduğu köydendir ve Abdülhamit’in Dini konularda danıştay görevi yapan kurulunun başında bulunmuştur.

    Ekim ayında modacıların deyimiyle doğa sarıyı patlatır. Sizi Küre Dağları milli parkından görüntülerle baş başa bırakıyorum. 👋👋

  • Arkeolog Dr ve Kastamonu Kent Müzesi Müdürü Sayın Murat Karasalihoğlu ile birlikte küratörlüğünü yaptığımız Milli Mücadele ve Cumhuriyet Devrimlerinde İnebolu ve Kastamonu’nun yerini ve önemini anlatmaya çalışılan sergilerin sonuncu katmanı olarak Kastamonu’daki feveranı kattık.

    Öncelikle sergilediğimiz DEVRİM ‘e ait panoları sizle paylaşmak isterim.

    Ve son olarak BİR FEVERAN panoları

  • Sergimizde bu kez de Kastamonu Tarihine odaklandık. Sn Murat Karasalihoğlu Kastamonu tarihine kaynak kitap olabilecek “Paphlagon’dan Candar’a” adlı bir kitap yazmış ve benimde ufak bir katkımla yayınlamıştı. Bu kitabın lansmanını yapmak için aynı konulu bir serginin açılması ve Murat Bey’in kitabını imzalayacağı bir organizasyon yapmak iyi olur diye düşündük.

    Sergimiz oldukça geniş katılımlı bir sergi oldu. Kastamonu Valisinin de gelmesi ayrıca bize moral verdi. Serginin panolarını burada yayınlamayacağım. Çünkü bu kaynak kitabın özellikle Kastamonuluyum diyen herkesin kütüphanesinde bulunması gerektiğine inanıyorum. https://www.dr.com.tr/kitap/paphlagondan-candara-kastamonunun-tarih-kitabi/arastirma-tarih/tarih/turk-tarihi/urunno=0001984667001?srsltid=AfmBOorM67PpaM4salELcfFzESQ0u7Hcg2s41_J0Q5juDfzK926Bjou8

    Onun yerine sergiden birkaç fotoğraf ile yetineceğiz.

  • 2020 yılında Pandemi nedeniyle sergi yapamadık. 2021 yılında yine 25 Ağustosta sergi yapmayı planlamıştık. Ancak Bozkurt’taki sel felaketi nedeniyle 29 Ekim cumhuriyet bayramına erteledik.

    Bu kez sergimizi Arkeolog Dr. Murat Karasalihoğlu ile beraber hazırladık. Konusu 100. yılını kutladığımız İnebolu’nun milli mücadeledeki rolü idi. Sergimizin adı “Bir Liman, Bir Han”. 10 panoluk Liman kısmında İnebolu’nun antik çağlardan başlayan geçmişini, 14 panoluk Han kısmında ise Ecevit Han’a Milli mücadele döneminde yolu düşen tarihi kimlikleri anlatmaya çalıştık. Liman kısmını döneme ait bazı dökümanlarla zenginleştirdik . Amacımızı anlattığımız video’yu su linkte izleyebilirsiniz.

    BİR LİMAN

    BİR HAN

  • Cumhuriyetin 100. yılında sergi faaliyetlerimiz oldukça hızlandı diyebilirim. Önce 17 ağustos tarihinde DMKİ (Dünya Mirası Kastamonu İnisiyatifi ) ‘nin katkıları ile 2022 GGG sergisini genişleterek yine Sn Murat Karasalihoğlu ile birlikte küratörlüğünü yaptığımız “Bir Liman, Bir Han, Bir İnkılap” isimli bir sergiyi Sarıyer Belediye binasında açtık.

    Bu sergide ayrıca Cumhuriyet döneminden başlayarak bazı şapkaları da sergiledik. Bu sergi ile ilgili Deniz Ticareti Dergisinde şöyle bir yazı çıktı. 1 Eylül’e kadar açık olan sergide Cumhuriyetin 100. Yılında İstanbul’da oturanların dikkatini İnebolu ve Kastamonu’ya çevirmelerini sağladık.

    Daha sonra sergi İnkılap kısmı daha da vurgulanarak Kastamonu Valiliği Mimar Vedat Tek Kültür ve Sanat Merkezinde 23 Ağustosta açıldı. Açılışta Sn Murat Karasalihoğlu’nun muhteşem anlatımı “Sepetçioğlu” ile “Heyamola” ekiplerinin oyunlarıyla birleşerek adeta Atatürk’ün Kastamonu ziyareti gözümüzde canlandı. Sergiye Antalya ve Ankara’dan otobüsle gelen Şapkayı Seven Kadınlar Derneği ise bambaşka bir hava verdi.

    Gelelim 5. GGG Sergisine. Cumhuriyetin 100. Yılı sergisi İnebolu’nun 100 yıl önce 100 yıl sonra fotoğraflarının yanı sıra ilk defa İnebolulu iki kuzen Ayten Er ve Mehmet Ali Küllü ‘nün fotoğrafları ile zengin bir hal aldı. Buyurun…

    100 YIL ÖNCE 100 YIL SONRA İNEBOLU FOTOĞRAFLARI

    İNEBOLULU İKİ KUZENDEN SEÇKİLER

  • 2. GGG Sergisi 25-28 Ağustos tarihleri arasında açıldı. İlkinden farklı olarak bu kez elimdeki belge ve fotoğraflarla bir sergi hazırlamaya çalıştım. Temel amacım sergiye gelenlere İnebolu’nun geçmişinde bir gezinti yaptırmaktı.

    Eski fotokartlardan oluşturulan 6 adet Pano, Eski Dökümanlardan oluşan 6 adet pano, Mediha Dölen Arşivinden 14 adet Fotoğraf, 9 adet 1 foto 1 hikaye Panosu, 5 kitaptan oluşan ‘Kitap Kurdu” bölümü ve 16 adet 1960 öncesi Nikah Resimlerinden oluşan “Bir yastıkta kocayanlar” bölümü.

    FOTOĞRAF PANOLARI

    DÖKÜMAN PANOLARI

    Eski Belediye Belgeleri

    Ticari Yazışma Belgeleri

    Antetli Zarflar

    Konsolosluk Yazışmaları

    Denizcilik Dökümanları

    MEDİHA – HASAN DÖLEN ALBÜMÜ

    1935 İnebolu Muallimleri

    1937-38 İnebolu Öğretmenleri

    29 Mayıs 1963 Mediha Dölen ve Öğrencileri -1939 İsmet Paşa İlkokulu Mediha Dölen Sınıfı

    1957-58 Mediha Dölen ve 2. sınıf Öğrencileri- 23.04.1941 Zehra Erken ve Mediha Dölen ile öğrenciler

    Hasan Dölen Arkadaşları – Halkevi Spor Kulüp Üyeler Toktok Mehmet, Hamdi Çolakoğlu, Rasim Köksal

    23.04.1954 Mehmet Fergan ve Hasan Dölen -1951 Hasan Dölen Ortaokul Resmi Geçidini izlerken

    1938 Türk Ocağı İdare Heyeti – Başöğretmen Hasan Tuna-Mediha Dölen ve İsmetpaşa İlkokulu

    23.04.1960 Atatürk İlkokulu İlk sene hatırası- 1938 Halkevinde Hanımlar Günü

    BİR FOTO BİR HİKAYE

    BİR YASTIKTA KOCAYANLAR

    KİTAP KURDU

  • İNDEKS

    3. TOPRAĞIMA DAİR

    3.1 Gezi Notları

    3.2 Kitaplarda Cumhuriyet öncesi İnebolu

    3.3 Hayal Meyal

    3.4 GGG ve Sergiler Hazırlanıyor

    GEZİ NOTLARI

    YÜRÜYEREK İNEBOLU

    Bu bölümü İnebolu’nun tarihiyle bütünleşmiş bazı binalarını gezmek isteyenlere bir rehber niteliğinde hazırladım. Yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüş ile tamamını görebilirsiniz.

    TÜRK OCAĞI

    Eylül 1893 tarihinde inşaatı tamamlanmıştır. Binayı yaptıranlar Karagüllezade Mehmet Yazıcı ile Karamanyan Hacı Ohanüs Ağa’dır. Daha sonra binanın mülkiyeti tamamen Karamanyan ailesine geçmiştir. 1923 yılındaki göçlerle birlikte Rumlar tarafından boşaltılmış ve kısmen Türk Ocağı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

    Mülkiyeti 1929 nüfus mübadelesinde komple Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, İnebolu ziyareti sırasında 27 Ağustos 1925 tarihli Şapka Nutkunu bu binanın balkonunda okumuştur. 1931 de halkevleri kurulunca bina İnebolu Halkevine dönüştürülmüş ve 1951 yılına kadar halkevi olarak kullanılmıştır. 1956-75 yıllarında otel, lokanta ve acente olarak, 1975-94 yıllarında halk eğitim merkezi olarak hizmet etmiş ve daha sonra kaderine terkedilen bina 2006 yılında restore edilerek bugünkü halini almıştır.

    OĞUZ ATAY EVİ  

    20. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edilmiştir. Oğuz Atay’ın 1934 yılında doğduğu evin bir tarafında Oğuz Atay Sokağı diğer tarafında Ebe Zeynep Çıkmazı var. Ebe Zeynep’in Kızı Hanife Annemiz 1920-65 yılları arasında doğanların en az %50 sinin ebesidir.

    BELEDİYE HİZMET BİNASI

    20. Yüzyılın başında Belediye başkanı Mehmet Şevki Efendi tarafından yaptırılmıştır. Cumhuriyet Öncesinde Osmanlı Bankası olarak kullanılmıştır. Binanın büyüklüğü o zamanlar İnebolu’da deniz yoluyla yapılan ticaretin ne kadar yoğun olduğunun göstergesidir.

    Daha sonra muhtelif devlet dairelerinin kullandığı bina 1980 yılında Endüstri Meslek Lisesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 2006 yılında ise Belediye Hizmet Binası olmuştur. Alt katında bir sinema salonu, Önünde ise İnebolu’da doğan Şair Orhan Şaik Gökyay ve Oğuz Atay’ın büstleri bulunmaktadır.

    KENT MÜZESİ  

    Yaklaşık 100 yıl belediye olarak kullanılan ve önündeki şadırvanla birlikte İnebolu’nun en önemli simgelerinden olan ve tarihin birçok olaylarına şahitlik eden Eski belediye binası 2017 yılında kent müzesine dönüştürülmüştür. Önündeki Meydanda bir yapılıp bir yıkılan tarihi bir şadırvan bulunmaktadır.

    İNEBOLU KONAKLARI

    Kasabada koruma altına alınmış birçok bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiştir, bazıları ise hala boynu bükük şekilde beklemektedir. Yapıların dış cepheleri aşı boyası ile boyanmıştır. Çoğunlukla kırmızı üzerine mavi ve beyaz renklerle hareket kazandırılmıştır. Çatıları ise yöreye özgü arduaz (marla) taşı ile kaplıdır. Evlerin genellikle dik yamaçlara yapılmalarından dolayı ortaya çıkan seviye farkından ön cepheden 2 katlı görünürken arka cepheler konakların asıl yüksekliği olan 4 katı da göstermektedir.

    Konaklardaki haremlik selamlık uygulamasından dolayı, içlerinden çift merdivenle üst katlara çıkılmaktadır ve katlar birbirinden bağımsız bir şekilde ihtiyaçları karşılayacak biçimde planlanmıştır. Bu yapı tipini Karadeniz sahili boyunca yalnızca Abana, Bozkurt, İlişi ve Bozkurt’ta da görmek mümkündür.

    KARADENİZ OTELİ

    Nazım Hikmet, 1921 yılının ilk günü İstanbul Sirkeci’den kalkan “Yeni Dünya” vapuru ile Ankara’da ateşlenen kurtuluş hareketine katılmak üzere İnebolu’ya hareket eder. 3 ocakta Yusuf Ziya (Ortaç), Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Vala Nurettin’le birlikte İnebolu’ya varır.

    İnebolu’da “Ankara vizesi” için bu otelde beklerler. Nazım İnebolulu gençlerle buluşur ve sohbetlere katılır. Burada Almanya’dan gelen Spartakistlerle tanışır. Onlarla sabahlara kadar yaptığı sohbetler onun hayatı boyunca sergilediği siyasi duruşunun temellerini oluşturur. Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya’ya vize çıkmaz. 28 Ocak tarihinde onlar eve dönerken Nazım ve Vala yola çıkarlar. Yürüyerek 10 günde Ankara’ya varırlar.

    ESKİ KARAKOL BİNASI  

    Eski karakol binası Karadeniz Otelinin tam karşısındadır Nazım Hikmet bir mektubunda Karadeniz Otelini seçme nedenlerinin her gün imza vermek zorunda oldukları karakola ve aynı zamanda kasabadaki lokantalara yakınlığını olduğunu yazmıştır.

    Nazım Hikmet ve Vala Nurettin’in İnebolu’da olduğu süre içinde İnebolu ve Abaş Tepe Türbesi adlı iki şiir yazdıkları bilinmektedir. Her iki şiirde Abaş tepede yazılmıştır. Yukarına o yıllara ait 4 orijinal kartpostal oluşan ve renklendirilen panorama onların şiirleri yazarken gördüklerini birebir göstermektedir.

    ASKERLİK ŞUBESİ  

    Askerlik Şubesi 19. yüzyılın sonunda Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı’nın kapitülasyon çıkmazına girdiği dönemlerde her önemli liman şehrine Fransızca eğitim veren Ticaret Lisesi kurulması zorunlu kılınmış ve okulun kurulması için Galatasaray lisesinden gelen hocalar bu binanın kendilerine ayrılan bölümünde kalmıştır. Bu binanın önemli hikâyelerinden biri de Abdülmecit in oğlu Şehzade Ömer Faruk’un kurtuluş savaşına katılmak için İnebolu’ya gelişidir. Birçok İngiliz kontrol noktasını aşarak İnebolu’ya ulaşmış ve Ankara’ya geçiş izni çıkana kadar güvenlik nedeniyle bu binada beklemiştir. Atatürk’ün tavsiyem İstanbul’a dönmesidir şeklindeki cevabı üzerine geri gitmiştir.

    Cumhuriyet yıllarında da uzun süre askerlik şubesi olarak hizmet vermeye devam eden bina eski Hükümet binası ile hapishanenin de yanması ile bir süre hapishane olarak da kullanılmıştır. Hemen önünde iki adet de Anıt Çınar ağacı bulunan binanın muhteşem bir de bahçesi vardır. Maalesef hiçbir şekilde değerlendirilmeden yıkılmayı beklemektedir. Şu anda o kadar bakımsız ki bırakın gezmeyi düzgün bir fotoğrafını çekebilmek bile imkânsız.

    İNEBOLU DENİZ FENERİ  

    Denize bakan yamaç üzerindeki 145 yıllık bu fener birçoğu gibi yalnızlığa terkedilmiş o acı tatlı anılarıyla.

    • İkametgâh : İnebolu Burnu
    • Doğum tarihi : 1863
    • Boyu Denizden: 38 metre         
    • Yerden : 9 metre
    • Görüşü : 11 mil     
    • Durumu : Tekaüt

    TEVFİKİYE CAMİİ

    1903 yılında II. Abdulhamit döneminde Çarşı içine bir kilise yapılmaya başlanmış. Buna tepki olarak da halk tarafından yapılan bağışlarla bu cami inşa edilmiş.

    Aşağıda Tevfikiye camiinin kitabesi ve bahçesinde 1931 yılında Ahmet Ziya tarafından konulan ve doğruya çok yakın gösteren güneş saati görülüyor.

    Kısa notlarla şehir merkezindeki bazıları biraz da iç burkan binaları gezmeye devam edelim:

    İlk fotoğraftaki bina 1884 yılında yapılmış ve orijinali alt katı şapel üstü İtalyan Ticari konsolosunun evi olarak yapılmış. İkincisi ise 130 yaşındaki Eski Liman Dairesi binası.

    1881 yılında Abdülhamit tarafından yaptırılan Hamidiye bilinen adıyla Küçük Cami ve 1868 yılında inşa edilmiş cumhuriyetin ilk yıllarının Kız akşam sanat okulu olarak hizmet vermiş en eski Rum binalarından biri.

    İlk fotoğraf Karadeniz İlkokulu. Bir çok büyüğümüz bu binada tanışmış harflerle rakamlarla. Önce bir katı yıkılmış, sonra terkedilmişti hepten. 2023 yılında maalesef restore edildi. İkinci ise Çeşme Hamamı. İki sebeple tercih edilirmiş bu hamam. İlki bu hamamın külü “iti” olurmuş. Onun için herkes bu hamamdan kül almak istermiş. İkincisi ise eskiden Kurnanın yanından bile deniz manzarası varmış.

    Orijini Pontus kilisesi. Üst balkonundan İskelle burnundan yükselen güneşi diğer taraftaki pencereden ise Boyranaltından güneşin batışı izlenebilir. Bu binayı İnebolu Kültür Merkezi yapma hayali kurdum. Sağda ise başkatibin evi. Bir simetri başyapıtı.

    Boyran mahallesine uğrayalım. Solda türünün tek örneği bir ahşap ev. Sağda ise bu mahalledeki eski taş binaların sonuncusu.

    Son olarak üç eve daha uğrayalım. İlki Boyrandan Avaraya çıkarken ilk köşede sol tarafta sarmaşıklar arasından taşların kendini göstermeye çalışan ahşap ev. Belki de 40 yıldır savaşıyor çökmemek için. İkincisi Hastane üstüne çıkarken keskin viraja konuşlanmış bu ev. İçinden yedi cüceler çıkacakmış gibi gelir bir havası var. Yürüyüşü üçüncü fotoğraftaki kaymakam yokuşundaki evle tamamlayalım. Özelliği benim doğduğum ev. Malum halk ozanlarının son kıtada isimleri geçer.

    İNEBOLU’DAN KASTAMONU’YA

    Biraz da İnebolu’dan çıkıp şehir planı ve tarihi ile ciddi bir karakter olan vilayetimiz Kastamonu’ya giderek gerek yoldan ve gerekse Kastamonu’dan bilgiler aktarayım. Malum eskiler Üsküdar’a kadar Kastamonu derlermiş. O kadar olmasa bile tarihte önemli beyliklere başkentlik yapan, Osmanlının son dönemlerinde olaylara karşı duyarlı olan ve kurtuluş savaşının kazanılmasında önemli rol oynayan bir il Kastamonu.

    ERSİZLERDERE  

    Yola erken çıkıp kahvaltıyı Ersizler’de Emin Abinin Yerinde yapayım dedim. Eski adı Dereköy olan bu köye Ersizlerdere adının Çanakkale ve Kurtuluş savaşında tüm erkeklerinin şehit olması sebebiyle verildiği söylenir. Doğruluğunu bilmem ama kulağa hoş geliyor.

    Emin Abi (Maalesef bu sene kaybettir) ve ailesini hep çalışırken görürdüm. Erken gittiğim için ailece kahvaltıda yakaladım. Burada doğal köy ürünlerinden bir masa hazırlatabilir, meşhur Ecevit çorbalarından içebilir veya sucuklu yumurta yiyebilirsiniz. Ben üçü bir aradayı tercih ettim.

    Ersizlerdere’de İstiklal Yolunun önemli mihenk taşlarından biri olan ve II. Abdülhamit  döneminde inşa edilip sonra muhtelif restorasyonlar gören Karacehennemboğazı çayı üzerindeki köprü ve çaya ismini veren kanyon.

    KÜRE

    Kastamonu’nun ilçelerinden dağlara ismini veren Küre. Osmanlının en önemli gümüş madeni kaynağı olan bölgede şu anda da Bakır (pirit) madeni işletmesi var. Zaten Kürenin kelime anlamlarından biri de maden ocağı.

    Biraz eğri büğrü bir yer olduğu doğru ama palavracı gezgin Evliya Çelebinin rakı bardağını koyacak yer bulamadım lafı da abartılı bence.

    CAMİLİ KÖYÜ

    Camili köyü yol üzerinde Küre’den sonra göreceğiniz güzelim evlerin olduğu bir köy.

    Evleri daha yakından incelemek için yukarı çıktım ama ineklere ama ineklere zarar vereceğimi sanan bu dev kangal köpeklerle aram iyi olmasına rağmen beni ürküttü. Fazla oyalanmadım.

    MAHMUTBEY CAMİİ

    Kastamonu’ya girmeden Daday yoluna saptım. Hedefim 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine giren Kasaba köyündeki Çivisiz Cami diye de bilinen Mahmutbey Camii. 1366 yılında Candaroğlu Beyliğinin hükümdarı Emir Mahmut tarafından yaptırılmış. Oldukça geniş bir alana yayılmış köyün içinden geçen dere üzerine yapımı devam eden birkaç köprü ve yollar nedeniyle biraz zor da olsa sonunda ahşap minaresini görebildim.

    Kasaba Köyüne girdikten sonra hiç kimseyi görmedim. Camide göreceğimi umuyordum. Ama yok. Terk edilmiş gibi. Belli ki Cami için UNESCO belli bir fon ayırmış ve onunla bir şeyler yapılmış vaktiyle. Arabadan inip caminin kapısına yöneldim. Kapısı Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan görkemli bir kapı. Türkiye’de çok nadir örneği bulunan caminin orijinal kapısı güvenlik nedeni ile Kastamonu Etnografya Müzesine (Liva Paşa konağı) kaldırılmış.  Kilitli olmasından korkarak ittim. Hayır açıktı. Garip ama açık olmasından da korktum. Müzeleri Cami yapacağım diye uğraşanların böylesi benzersiz bir camiyi başı boş bırakmaları nedeniyle bir zarar gelmesindendi korkum.

    İçine girdiğimde kelimenin tam anlamıyla büyülendim. Yazılarımı takip edenler bilirler böyle eserler karşısında hissettiklerimi, hayranlığımı veya eleştirimi ifade etmekte pek zorlanmam ama mekânın ıssızlığından mı, yoksa 700 yıl öncesinden gelen o muhteşem ahşap işçiliği ve hala rengini koruyan aşı boyalarının etkisinden mi veya ilginç mimarisinin mistik yansımasından mı bilmem çöküp kaldım minbere. Ne hissettiğimi anlatmam güç. En iyisi birkaç fotoğraf vermek belki de.

    Camiden çıktığımda meraklı gözlerle bana bakan bir ihtiyarla karşılaştım. Sordum burası ibadete açık değil mi diye? “Elektrik yok o nedenle kullanılmıyor. Yalnız bazen Cuma namazlarında geliyoruz” dedi. Bu ilginç. Çünkü bu caminin ilk yapılışı da yalnızca cuma namazı için zaten. Artık Kastamonu’ya gidebilirim. Ama sizin vaktiniz varsa ve mide durumunuz müsaitse çiftliklerin arasından Daday’a gidip etli ekmeğini tadın derim.

    KASTAMONU KALESİ

    Şehrin simgesi olan bu kale öncesindeki Seyrengah tepesine çıkıp oradan kalenin fotoğrafını çekmek istedim ama tepeye yapılmış sevimsiz bir restorant ve öncesindeki yapılaşmayı görünce girmeyip direk kaleye çıktım. Bu kalenin daha sonra Saat Kulesi tarafından çektiğim fotoğrafı.

    Her ne kadar kale çevresinde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarındaki buluntular orta tunç çağına (MÖ 2000-2500) tarihlense de kalenin tahkimatına MS 7. yüzyılda başlandığı ve MS 11. yüzyılda (Bizans dönemi) Komnenos Hanedanlığı tarafından kaleye bugünkü şeklinin verildiği bilinmekte.1284 yılında Kastamonu Kalesi Türklerin eline geçmiş.

    Kalenin bu merdivenlerinden inerken kalenin mükemmel Türkçe bilen Bizanslı komutanının çapkın kızı Moni’nin Türklere aşağıdaki kapıyı açmak için inmesi canlandı gözümün önünde. 😅

    EVKAYA MEZARLARI

    Kastamonu’nun tarihi MÖ. 7 yy kadar uzanıyor ve kentin içindeki kaya mezarları bunun kanıtı olarak duruyor. Antik dönemde burası Paflagonya yurduymuş, savaşçı ve yiğit bir halkmış Paflagonyalılar. Paflagonyalılardan geriye bu kaya mezarları kalmış yadigâr. Alanda üçü anıtsal olmak üzere toplam 8 adet kaya mezarı var.

    Anıtsal mezarların ikisi içerisindeki mezar odalarında ikişer adet ölü sediri yer alıyor. İçerdeki sunaklar Frig kültür etkisi altında buranın kaya mezarları yanı sıra kutsal tapınım alanı olarak da kullanıldığını anlamı taşıyor.

    Alana ismini veren Evkaya Mezarı, sütunlu ön cephesi ve alınlığındaki “Potnea Theron” – “Hayvanlar Hakimesi Tanrıça” betimlemesi ile ilgi çekmekte. Ayrıca kale manzaralı olduğunu da belirtmek isterim.

    SAAT KULESİ  

    Saat Kulesi 1885 yılında Kastamonu’ya sürgün olarak gönderilen Abdurrahman Paşa döneminde yapılmış. Saatin mekanizması ise paşa gibi sürgün. Sürgünün sebebinin Abdülhamid’in kızının saatin sesinden korkup çocuğunu düşürmesi olduğu rivayet edilir. Araştırmacı ruhum nedeniyle saat tam 12’yi bekledim ve 12 kere çanın çalmasını dinledim. Net olarak söylüyorum Koskoca Abdulhamit’in torunu bu nedenle düşmemiştir. Olsa olsa fare filandır sebep ama fare yerine saatin sürgün edilmesi de Kastamonu için daha iyi olmuş tabi.

    MOLA  

    Mola’da değerli bir Arkeolog arkadaşımla buluşup İnebolu döneri mi, Kastamonu döneri mi sorusuna cevap bulmaya çalıştık. Sonrasında da İnebolu’da yaşayan bir

    Kastamonulu büyüğümün telefonla yaptığı tavsiyeye uyup Kurşunlu han da kahve içtik. Ben de size tavsiye ediyorum.

    NASRULLAH CAMİİ

    Nasrullah Camii, Kastamonu’da Kadı Nasrullah tarafından 1506 yılında inşa edilmiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kastamonu’da inşa ettiği ilk anıtsal eser ve Kastamonu’nun en önemli sembollerinden. Camiye değer kadar diğer olay ise Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşımızın sözlerini şiir olarak ilk bu camide okumuş olması.

    Caminin şadırvanından restorasyon çok şey almış o kesin. Rivayete göre bu şadırvandan su içen yabancıların yedi yıl içinde ya Kastamonu’ya döneceğine ya yedi kez daha Kastamonu’ya geleceğine, ya da Kastamonu’dan evlenip kalacağına inanılırdı. O inanç da restore edildi mi bilmem.

    NASRULAH KÖPRÜSÜ

    Halk arasında Kambur Köprü olarak da bilinen bu köprü 1501 yılında yapılmış. İlk inşa edildiğinde orta kemeri 12 metre yan kemerleri sekizer metre olmak üzere 3 kemerli ve toplam uzunluğu 42 metre olan köprü daha sonra merdiven ilaveleri ile kısaltılmış. Kısaltmalar simetrik yapılmadığı içinde kendi de adı da kambur kalmış.

    GIRTLAK MESELESİ  

    Nasrullah Meydanı’nı çevreleyen Tarihi Çarşısı da meraklıları için son derece ilgi çekici bir yer. Burada asırlık pastırmacılarından, kalaycılarına kadar göreceğiniz çok şey, etli ekmekten tirit kebabına kadar yiyeceğiniz çok yemek var. Etli ekmeğin yan sıra Ecevit Çorbası, Banduma, Tirit Kebabı ve Kuyu Kebabı Kastamonu’ya özgü lezzetlerin başında geliyor. Kastamonu’nun pastırması, Taşköprü’nün sarımsağı, Tosya’nın pirinci -Sarıkılçık harikadır- ve sonbaharda toplanan Kanlıca mantarı tatmanız gereken lezzetlerden.

    Pastırma sucuk için Tabakoğlu’nu tek geçerim. Ayrıca glutensiz siyez bulguru için de Arkeoloji Müzesinin hemen arkasındaki Siyez Evine uğrayın derim.

    SEYDİLER  

    Alışveriş sonrası İnebolu’ya dönüşe geçtim. Hemen Kastamonu çıkışı kahverengi Halime Çavuş Anıt Mezarı tabelasını görünce heyecanla daldım. Maalesef bulamadım. Google beni mezarlık mezarlık dolaştırdı. Zamanımızda maalesef İslam dininin putları haline getirilen onlarca türbeyi barındıran bu topraklar bir tek Halime Çavuşu kucaklayamamış dedim içimden.

    Neyse ki Seydiler ilçesi İstiklal yolu kahramanı Şerife Bacı için bir anıt yaptırmış. Tebrik ve teşekkür ediyorum kendilerine.

    ECEVİT HAN  

    Burası Çolakoğlu sponsorluğunda restore edilen İstiklal yolunu kullanan onlarca aydını misafir eden meşhur Ecevit Han. Şunu da belirteyim ki Bülent Ecevit’in babası Doktor Fahri Ecevit İnebolu Frengi Hastanesinde baş hekim olarak görev yapmıştır. Dedesi Mustafa Şükrü Efendi ise bu hanın bulunduğu köydendir ve Abdülhamit’in Dini konularda danıştay görevi yapan kurulunun başında bulunmuştur.

    Ekim ayında modacıların deyimiyle doğa sarıyı patlatır. Sizi Küre Dağları milli parkından görüntülerle baş başa bırakıyorum. 👋👋

    KİTAPLARLA ESKİ İNEBOLU

    BEYZA -1908 MAYISI

    Bu yazıyı okuyunca ne gerek var bu kadar emeğe diyen olur elbette, hatta kafayı bozdu diyenler bile çıkabilir. Evet doğrudur uğraştım. Mesleğim doğruyu bulmak için bilimsel olarak kanıt ve ispatın şart olduğu pozitif bir bilim dalı ile ilgili. Ama tarih gibi sosyal bilimlerde durum farklı. Yazılı belge gerekiyor, doğru ve gerçekçi yorum gerekiyor.  Sözle nakledilen yazılı kaynağı olmayan veya çoğu kaynakla ters düşen yazılar tarih değil masal gibidir daha çok.

    Tarih ile ilgili sık söylenen bir laf vardır. Tarih tekerrürden ibarettir. İbaret kısmı değil ama tekrar kısmına katılırım. Ama bu tekrarların aynı şekilde sonuçlanması anlamına gelmez.  Doğru önlemlerle tekrarın kötü etkilerinden kurtulmak hatta tekrarını engellemek dahi mümkündür. Olayı deprem gibi düşünelim mesela, belli aralıklarla olur. Tekrar eder yani. Bu nasıl olsa yine olacak diyerek ders ve önlem alarak hasarı azaltamamayı gerektirmez. Önlem almak akıl gereğidir ve depremin kötü etkisi çok aza indirilebilir.  İnsanlar tarihin tekrarından da ders almalıdır.

    Bu nedenle tarih belgelere dayandırılarak doğru olarak ortaya konulmalı sebep ve sonuçları değerlendirerek doğru yargılar oluşturulmalıdır. Aksi karışıklık yaratır. Tarih konusunda yapılan hatanın tam da bu yönlendirici özelliği nedeniyle büyüğü küçüğü olmaz. Ve tarih övünmek için değil daha çok yönlendirmek için vardır. Atalarınla fazlaca övünmek yerine onların seninle övüneceğini düşündüğün şeyler için çaba harcaman daha değerlidir.

    Cumhuriyet öncesi İnebolu’yu bir nebze de olsa gözünüzde canlandırmaya ve yok olmaya yüz tutan bilgileri size aktarmaya çalıştım. Umarım işe yarayacaktır.

    OSMAN SAATÇİ KIRKSEKİZOĞLU

    “Beyza” İnebolu’da yaşayan bir gencin romandaki adıyla Hami’nin -aslında kitabın yazarı Ali Osman’dır ve bu anlamda en azından bir bölümü otobiyografi olma özelliği taşmaktadır- Rüştiyeyi bitirene kadar İnebolu’daki hayatını ve görüşlerini ardından Kahire’ye gitmesini orada Beyza adlı çok zengin ve adeta bir melek güzelliği ve saflığındaki bir kıza evlilikle sonuçlanan aşkını ve bu adeta rüya gibi olan bu birlikteliğin bir trajedi ile sonlanmasını anlatıyor. Biz burada ilk bölümü inceleyeceğiz. Bölümün başında kaynak kitabın yazarı Ali Osman Kırksekizoğlu ile tanışalım. Buyurun…

    Osman Kırksekizoğlu 1891 tarihinde İnebolu’da doğmuş. Babası Âli Osman Saatçi. Mehmet Galip ve Mustafa Rahmi adlarındaki iki erkek ağabeyi varmış. Saatçi ailesi 20. yüzyılın başlarında elma ve yumurta ticareti yapmış. İç Anadolu’nun yumurta ve elmasını toplayıp Avrupa’ya ihraç ediyorlarmış.

    Osman Bey İnebolu’da gençliğinde ney üflemeyi ve saat tamirini öğrenmiş. Babasının isteği üzerine Kahire’ye gidip Cami ül Ezher’de dinî bilimler tahsili yapmış. Mevlevî tarikatına girmiş ve gerek Kahire’de gerek İstanbul Galata’da Mevlevihane’ye gitmiş. Bu arada Marsilya açıklarında mal yüklü bir gemileri batınca aile ticareti bırakmak zorunda kalmış ve saat tamirciliği ailenin tek geçim kaynağı olmuş.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Millî Eğitim Bakanlığında müfettişlik yapmış. Tanrılar Ölüler romanını 1933 yılında Konya Akşehir’de bitirmiş ve aynı ilçede Baykara Selami adlı bir romanı daha Akşehir gazetesinde tefrika edilmiş -bu roman hakkında pek bilgi yok-. Aksaray’da ilkokul veya ortaokul öğretmenliği de yapmış.

    “Beyza” romanını 1932 tarihinde İnebolu’da tamamlamış. Yukarıdaki resimde “Beyza” romanının 1938 baskısı ile Osman Saatçinin imzaladığı ve kitabın sonundan anladığım kadarı ile 11 Nisan 1936 tarihinde tamamladığı “Tanrılar ve Ölüler” romanının – ki üzerinde Çorum Kütüphanesinden düşümünün yapıldığı yazılı- 1936 baskısı var.

    Babasının ardından ağabeyleri de vefat edince Osman Bey tüm ailenin sorumluluğunu üstlenip İnebolu’ya dönüp gaz bayiliği (Mobil) yapmaya başlamış. O yıllarda evler gaz lambalarıyla aydınlatıldığı için gazyağı ticareti çok iyi gelir getiriyormuş. Romanlarında babasının adı Âli Osman’ı kullanan Osman Bey’in saatçilik, romancılık, gaz bayiliği ve Neyzenlik dışında başka marifetleri de varmış. Söz gelimi; ölümüne yakın dönemde ruh bilimiyle uğraşıyormuş, hayvanların haberleşme sistemlerini inceliyormuş, felsefe, tarih ve dinler konusunda araştırmalar yapıyormuş.

    Saatini güneşe bakıp ayarlayacak derecede zamana hâkim olması da başka bir özelliği. Tüm bu bilgi ve becerisi ona “Ayaklı Kütüphane” denmesine yol açmış.

    Yukarıda Osmanlıca ve Türkçe “Saatçi Biraderler” antetli ticari yazışmalar ve Osman Bey’in “Beyza “adlı romanı yazdığı İnebolu’daki evin fotoğrafını görebilirsiniz. 27.09.1952 tarihinde Ankara Numune Hastanesinde ameliyat sırasında vefat etmiş ve evlenip çocuk sahibi olmadığı için mirasını yeğenlerine bırakmış.

    Ali Osman Kırksekizoğlu’nun Beyza adlı kitabından alıntılar yapacağım bu bölümde sizleri 1908 yılının mayıs ayına götüreceğim. O dönemde İnebolu’nun genel görünüşü, sosyoekonomik yapısı ve o dönemde yaşayan tipik insanlarını inceleyerek bu bilgileri gelecek nesillere aktaran köprü görevini yerine getireceğim. Bunu yapma sebebim bu kitabın gerek kötü basım tekniği, dizgi yanlışları, noktalama işareti hataları ve kullanılan dilin çok eski kelimeler içermesi, gerekse kitap okuma alışkanlığının gitgide azalması gibi nedenlerle bu bilgilerin yok olacağı dair endişem. Artık çok nadir çıkan birkaç kitap kurdu veya bu konuda çok spesifik araştırma yapanlar dışında bu kitabı okuyacakların bir elin parmaklarını geçeceğini sanmıyorum. 

    GENEL GÖRÜNÜŞ  

    O yıllarda İnebolu’ya gelenler genellikle deniz yolunu kullanıyormuş.  İstanbul tarafından geliniyorsa Kerempe burnunu aştığınızda İnebolu’da birkaç bina ile bir minare ve bir de kilise kubbesi görülürmüş. Kasaba Kiriş (Geriş) Dağının denize doğru kıvrılarak uzanan ve düz tarla denilen ucu içinde saklandığı için iyice yaklaşmadan tam olarak görülmezmiş. Eğer Sinop tarafından geliyorsanız ilk olarak yalnızca bütün rüzgarlara açık Çeşme mahallesinde birkaç zarif ev göze çarparmış. Daha sonra da küçük bir koya gizlenmiş çoğunlukla Rumların oturduğu Patriyüs köyü görülürmüş. Karayoluyla Kastamonu’dan gelirken ise Kabalar doruğunu aşınca her cins meyve bahçeleri ile cennete benzeyen İnebolu derin ve geniş bir kuyunun dibindeki güzel bir gül ve papatya bahçesini andırırmış.

    İnebolu’nun çarşısı o dönem için çok modern bir mimariye sahipmiş. Barselona ile yoğun ticaret ilişkisi nedeniyle mi bilinmez ama bu şehrin çok küçük bir minyatürü gibiymiş adeta. 1885 yangınından sonra Abdurrahman Paşa tarafından İtalyan Mühendislere ölçtürülüp Mimar Baronevski tarafından hazırlanan 1885 tarihli kadastral plana uygun olarak yapılan satranç tahtası gibi geniş ve düzgün sokaklar açtırılmış ve her biri Arnavut kaldırım taşları ile döşenmiş. Çarşı içindeki tüm binalar taş ve tuğladan inşa edilmiş.  Çarşıya yakın olan evlerde estetiği öne alan mimarileri ve pencerelerinde kafes olmaması ile dikkat çekiyormuş.

    Özellikle yazın günde iki kere çarşı içindeki tüm sokaklar tulumbacılar tarafından yıkanırmış. Çarşı dışındaki yollar ise şose denilen güzergâh hariç toprak yollarmış. Şose ise adından da anlaşılacağı gibi taş kırıkları üzerine kum dökülüp sıkıştırarak yapılırmış, çamur olmadığı için kağnı ve at arabası için çok daha uygunmuş. Şose tabir edilen yol çarşıdan askerlik şubesine gider orada ikiye ayrılır, bir ucu hastanenin oradan düz tarlaya, diğer ucu ise çayın kenarına inip oradan da İki çaya ulaştırmış.

    Osmanlı’nın o dönemine bir göz atmak havayı koklamak açısından daha doğru olacaktır. Osmanlının başında 32 yıldır II. Abdülhamid varmış. Mithat Paşa ile anlaşarak 1876 yılında tahta çıkan Abdülhamid ardından Devletin ilk anayasası olan “Kanuni Esasiyeyi” ilan edip 3 ay içinde de 115 kişiden oluşan meclisi göstermelik olarak kurmasına rağmen bu meclisi bir yıl içinde işlevsiz bir hale getirerek baskının şiddetini artırmış. 1,5 milyon kilometre karelik toprak kaybının yan ısıra kapitülasyonlara esir olup devleti borç çıkmazına sokmuş. Bu durum onun en önemli askeri güç ve vergi kaynağı olan Anadolu’nun Müslüman tebaası üzerindeki baskılarını artırmış ve bunu çeşitli din ve hamaset hikayeleri anlatan sözde müderrisler ile örtbas etmeye çalışmış. Göz boyama devrinin en güzel örneklerinden biri hacca gidenler 50 günde değil 5 günde gitsin diye başlanan bir Alman şirketine borç batağında iken milyonlar aktarılan ve Eylül 1908’de açılacak olan hicaz demir yolunun yalnızca 10 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmasıdır. Sonuç olarak 1908 yılının baharında tüm Anadolu giderek ilmi ve mali olarak fakirleşen ve savaşlarda verdiği kayıplarla da umutsuz ve ızdıraplarla dolu bir topluluğa dönüşmüş.

    SOSYOEKONOMİK DURUM

    İnebolu 1880 yılında önemli bir ticaret merkezi olarak Karadeniz’in Dünya çapındaki limanlarından biri olarak kayıtlara girmiş. Özellikle Sadrazamlık da yapmış ve 1882-1891 yılları arasında Kastamonu Valisi olan Abdurrahman Paşa döneminde ticari ve sosyal anlamda birçok gelişme yaşanmış. Bu dönemde liman inşaatına başlanmış ve aşağıda fotoğrafları görünen hükümet konağı ile dönemin şartlarına göre iyi donanımlı bir hastane inşa edilmiş.

    Ayrıca gazhane, bir ilkokul, bir rüştiye, bir medrese ve üç tane de sübyan mektebi açılmış. Tüm bunlar ticaretin artmasına yol açmış haftada 4-8 yük gemisi limana gelir olmuş. Ayrıca 1906’da Fransızca eğitim veren bir Ticaret lisesi de eğitime başlamış. 1908 yılında merkez nüfusu yaklaşık 25.000 kişi olmuş.

    Ancak bu ticari hareketlilikten oluşan zenginlik nüfusun yüzde onunu oluşturan gayrimüslimlere akıyormuş. Elbette Müslüman topluluk içinde de durumu iyi olanlar varmış ancak bunların tamamına yakını İnebolu’nun yerlisi değil payitahttan çeşitli sebeplere gelip İnebolu’ya gelip yerleşenlermiş. Bu tamamen son 32 yılın toplumda oluşturduğu bozulmanın kaçınılmaz sonucu imiş aslında. Müslüman topluluğun büyük kısmı taş ustalığı, dülgerlik balıkçılık, rençberlik, kayıkçılık gibi işlerde çalışıyor, durumu daha iyi olanlar ise terzilik, marangozluk, demircilik gibi zanaatla uğraşıyor veya kahveciler gibi küçük esnaf sınıfını oluşturuyormuş. Müslümanların ticaretle uğraşmamaları ile ilgili kaynak kitapta yazarın dediklerine bir göz atalım:

    “Müslümanlar için hayat gözlerini mezara dikerek geçireceği bir görev, ebedi bir tembellik telkin eden dini inancın asırlardan beri yığıp getirdiği isteksiz bir çalışma, ölmeyecek kadar bir didinme ile yetinme, en hayati işlerde bile kulağını ezan sesine dikerek işini bırakmaya hazır yaşama idi. Bütün Anadolu gibi İnebolu halkı da ahiretin sekiz cennetindeki zevkleri yedi cehenneminde mevcut işkenceleri düşünmek, o zevklere kavuşup azaplardan kurtulmak için çalışıyor, yalvarıyor, camileri inletiyordu.”

    Özetle o yılları yaşayan Ali Osman Bey böylesi örneklerle Müslüman halkın camide, kahvede, sokakta, tarlada, işte güçte her yerde kısır din muhabbetleri yaptığını, diğer tüm meraklarından arındığını ve zar zor yaşayabileceğinden fazlası için çalışacağına mukadderat zırhını giyip ibadete koştuğunu anlatıyor sayfalarca verdiği örneklerle.

    Kötü geçen bunca yılın etkisi ile böylesi bezgin bir halkın on sene içinde toparlanıp Turgut Özakman’ın O çılgın Türklerine dönüşmesini sağlayan neydi?

    20. Yüzyılın başından itibaren Kastamonu vilayetini Anadolu’nun diğer vilayetlerinden ayıran önemli bir fark oluşmaya başlamış. Öyle ki bu fark İnebolu’nun İstiklal Savaşı yıllarındaki şahlanışının en önemli sebebini oluşturmuş. Kastamonu II. Abdülhamit zamanında önemli sürgün yerlerinden biri olmuş. Vali Abdurrahman Paşa da onlardan biridir aslında. Sürgüne gönderilen bu kişiler bir anlamda o dönemde Osmanlının çöküşünü algılamış, eğitimli ve meşrutiyeti gönülden savunan, geleceğe bakan ilerici kişilermiş. Mülki, dini ve askeri bu kişiler sohbetlerinde, vaazlarında, nutuklarında halkı özellikle de gençleri yavaşta olsa etkilemeye başlamış. Aynı zamanda gayrimüslim nüfusun fazla olması Avrupa’dan gelen gazete ve dergilerin hatta Fransız ihtilali dönemi yazarlara ait kitapların elde edilebilir olmasını sağlamış. 2 yıl önce yani 1906 yılında aşırı vergilere karşı Kastamonu’da yapılan ve valinin görevden alınmasını sağlayan ayaklanma bunun ilk işaretidir. 19.12.1919 da Anadolu’nun işgaline karşı yapılan Osmanlı tarihinde Anadolu’da ilk kadın mitinginin de Kastamonu’da olması elbette tesadüf değildir.

    HACI ZİYA EFENDİ

    1908 Mayıs’ında İnebolu’da bu aydınlanmanın en önemli kişilerinden biri ile bir din adamı ile sizi tanıştırmak isterim. Hacı Ziya Efendi.

    1878 yılında II. Abdülhamit meclis-i mebusanı dağıttığı zaman İnebolu’ya sığınarak evlenmiş, zamanının çoğunu İstanbul’da Beyazıt’taki evinde ve mukaddes üç ayları da mutlaka İnebolu’da geçiren Hacı Ziya Efendi tıbbiyenin son sınıfından atılmış, Abdülmecid’in hocalarından ders almış, Avrupa’yı dolaşmış ve hali vakti yerinde görünen biri imiş. Oldukça uzun boylu, seyrek beyaz sakallı imiş ve elinde iki metrelik kamış asa taşırmış. Üzerinde genellikle dört peşli uzun entari, başında beyaz takke ve burma sarık olurmuş. Vaazlarını Yahya Paşa Camiinde (orta cami) verirmiş. Adından olsa gerek Hamidiye mescidinde (küçük cami) vaaz veya ders vermez hatta namaz kılmaya dahi gitmezmiş.

    Yukarıdaki fotoğraflar 1911 yılına ait bir Servet-i Fünun gazetesinden alınmıştır. İlk fotoğrafta dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey çarşı içinde konuşma yapıyor. Kuvvetle muhtemel Hoca Ziya Efendi ön sıralardaki kavuklulardan biridir. (Cavit Beyin bu Ziyareti Osmanlı Bankasının açılışı ile ilgili olabilir). İkinci fotoğraf ise çarşı içinden Yahya Paşa Camiinin görünüşü.

    Ders vereceği zaman camiye Roma Kardinali gibi yavaş adımlarla girer, rahlesinin başına oturur, cemaati şöyle bir süzdükten sonra girizgahı kısa tutarak direk öğütlerine başlar, mesneviden bir iki parça okur, mutlaka payitahtı çekiştirirmiş. Tüm vaazlarında ahaliyi ticarete teşvik etmeye gayret gösterirmiş.

    En fazla da Hamidiye Mescidinde genellikle yaşlı talebelerine iki satır dini ibareyi saatlerce açıklamaya ve anlatmaya çalışan Padişahın büyük savunucusu müderris ve müftü Hamdi Efendi ile uğraşırmış. Ziya efendi birkaç yıl önce muhtemelen Hamdi Efendinin şikâyeti ile bir vaazı nedeniyle evinden alınmış ve Sinop zindanına gönderilmiş. Bir yıl sonra bir Paşanın kefaletiyle çıkmış ve döndüğünde değil geri adım atmak daha da sert vaazlara başlamış. Hocayı ezmek kolay iş değilmiş. Vali, kaymakam ve kasabanın eğitimli ileri gelenleri ona saygı duyar onun küçük bir iltifatını bile şeref sayarlarmış. Derslerine ise yalnız Müslümanlar değil, bazı seçkin Rum, Ermeni ticaret adamları hatta diğer ecnebi temsilciler dahi girermiş.

    İşte bu adam İnebolu’da Müslümanların da Şirket kurarak ticarete girmelerine sebep olmuş, iki ay sonra II. meşrutiyet ilan edilince gençlerin kafasına hürriyet kavramını sokmuş, onları Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi yazarları okumaya teşvik etmiş. Kaynak kitapta kitabın kahramanı Hami yani Ali Osman dini eğitim almak için gideceği Kahire için yola çıkmadan daha önce ona Namık Kemal’in kitaplarını veren Ziya Efendiye hem vedalaşmak hem de tavsiyelerini almak için uğradığını yazıyor.

    HAMİ İLE BİR ŞEHİR TURU

    Şimdi tekrar o dönemin İnebolu’suna gidip Osman Bey’in anlatımdan toparladığım bir şehir turu yapalım.

    Mayıs ayında güneşli güzel bir gün. İkindi ezanının okunmasına 1.5-2 saat var. Rüştiyeden arkadaş olan iki genç, Sabri ve Hami gezinmek için Şeyh Ahmet’in kahvesinden çıkıyorlar. Önce kiliseye doğru çay yoluna inip kasap sokağı boyunca yürüyüp halat tezgahına, oradan büyük bakkalın evinden sola fabrika yoluna giriyorlar. Un fabrikasının oradan şoseye çıkıp oradan da askerlik şubesine daha sonra tekrar sola dönerek hastane yoluna sapıyorlar. Hastanenin alt tarafındaki harman yerine iniyorlar.

    Orada bir süre oturarak Karadeniz’in ufuklarına koşan güneşi seyrediyorlar. Sonra kalkıp düz tarlada yolun sonuna kadar yürüyorlar. Orada darphane sahiline yayılan sis tabakasına ve yaratanın sonsuz günlerinden birini daha alıp giden güneşe dalıyor gözleri. Ve ikindi ezanı okunurken düz tarla yokuşundan tekrar çarşıya iniyorlar.

    İlk fotoğrafta sırasıyla un fabrikası, İstavri Fridas’ın evi ve arkada hastahane, ikinci fotoğrafta ise İstavri Fridas ve Kabak Yanya’nın evleri görülüyor. Aşağıda şemasını verdiğim bu 1,5 saatlik yürüyüş boyunca gördükleri ve konuştukları belki de o dönem yaşayanlar ile ilgili en geniş bilgiyi veriyor bize.

    Bir bakalım kimler yaşamış o dönemde.

    KİTAPTA ÖNE ÇIKAN KİŞİLERİ

    Kahveci Şeyh Sait

    Genç bir medrese öğrencisi olan Şeyh Ahmet o dönemlerde şu anda Ticaret odası olan binanın yerindeki kahveyi işletiyormuş. Genç iri yapılı biriymiş. Ayağında genellikle parlayan lui kumaşından zıpkası (genellikle Karadeniz’de giyilen dar paçalı bir tip potur) olurmuş. Titiz ve temiz giyinirmiş. Kahveden içeri girilince dört tarafında çıplak peykeler (dar sedir) ve ortada yerli malı arkalıksız küçük iskemleler, kahvenin sol duvarında ise iki basma tablo var. Birinde “medet ya Ali” yazısı diğerinde ise kenarları çiy, kaba boyalarla süslemiş

     “İstemez kimse rızası ile diyarı gurbet / Abudane serpilir insanı kısmet gezdirir”

    yazan bir levha dururmuş. Sağ duvarda ise berberlik aynası ve üstünde okunaksız bir yazı ile adi kâğıda yazılmış

    “Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız / Hazreti Selman paktır pirimiz, üstadımız”

    beyiti göze çarpıyormuş. Ağırlıklı müşterisi gençler, kayıkçılar, esnaf ve sanatkârlar. Nadiren tüccarlar ve hükümet memurları da uğrarmış.

    İstavri Fridas Efendi

    İstavri Fridas (Stavro Frydas) İnebolu’nun o dönemlerde önde gelen Rumlarından biri. Kısa ve tıknaz, uzun sarı bıyıkları, mavi gözleri varmış. Un fabrikasının karşısındaki çay yolunun yanındak i evde otururmuş. Evinin hemen karşısında şu anda harabe halde olan ve o zamanlar çift taşlı değirmen olan bilinen değirmenin bahçesinde küçük bir Müslüman mezarlığı bulunurmuş.

    Yukarıda İstavri Fridas’a ait Osmanlı Bankası çek karnesi ve onun istanbula postaladığı iki zarfı (arkalarında mührü var)

    Sinop’tan küçük yaşlarda gariban bir kunduracı çırağı olarak gelmiş. Doksan bin altınlık servetinin Boyran Mahallesi ve Avare köyünden çıkan ve Cenevizlilere ait olduğu zannedilen tarihi eserleri satarak elde ettiği rivayet edilirmiş. Hacı Ziya Efendinin yakın dostu gibi görünürmüş ama bu biraz yağcılık boyutunda bir dostlukmuş. Yalnız üç aylarda İnebolu’ya gelen hocanın şerefine Büyük Camiye bir sandık mum hediye etmek, evinin karşısındaki mezarlığın parmaklıklarını boyatmak gibi sözde hayır işleri yaparmış. .  Ramazan’da asla sigara içmeyen hatta cumaları hutbe için camiye giden bir Rum. Tabi üç oğlunu da Atina’da okula gönderdiği ve tam bir Türk düşmanı olarak yetiştirdiği de bilinen bir gerçek. Nitekim yıllar sonra büyük oğlu Aristatoli İnebolu’nun sözde Pontus valisi sıfatıyla İnebolu’da oluşan Rum çetelere liderlik yapmış.

    Kaymakam Ahmet Bey

    Hiçbir konuda fikrini ve kanaatini belli etmeyen Askeri Kaymakam. İriyarı olması ve kulaklarına kadar uzanan pos bıyıkları onun tipik özelliği. Hacı Ziya Efendinin derslerini kaçırmıyor. En yakın dostları Ermeni zengin Hacı Rupen, Çıkrıkçı Hasan ve Saatçi Salih Saim.

    Haralambos Efendi

    Haralambos Efendi İnebolu’nun en büyük un fabrikasının sahibiymiş. Çok uzun boylu, kara kuru tabir edilebilecek biri. Evi düz tarlanın en büyük evlerindenmiş.

    Genel olarak siyaset ve din konularına girmez ama Kiriş dağının tepesindeki kilisede toplanan Pontuslulara para yardımı yaptığını ve Yunan Kralına hayranlığını da gizlemezmiş. Un fabrikası dışında diğer geliri ise sıkışan Türk tüccarlara yüksek faizle verdiği borçlarmış ve siyasi pohpohlamaları fazlaca olan kardeşi Yusefidis Efendi ile hiç geçinemezmiş.

    Karagülle Hacı Mehmet Efendi

    Sayısı yirmiyi geçen çeşmeyi hayrat olarak yaptırmış İnebolu’nun sayılı zenginlerinden biri.

    Hacı Ziya Efendi ile çok samimiymiş. Kısa boylu, tıknaz vücutlu, siyah toparlak sakallı olup Lui çuhasından zıpka giyer ve kaylın baston kullanırmış.

    Kabak Yanas

    Baraş’ın meyhanesinde çıraklık ile başlayan Yanas İnebolu’nun zenginleri arasına birdenbire girmiş. Komşuları kel kafalı, iriyarı ve cahil cühela olan bu adama Gabak Gavur diye hitap ediyormuş. İnebolu’nun birinci sınıf kereste tüccarlarından ve birkaç yelkenli geminin, İnebolu Palas başta olmak üzere birçok sayıda binanın sahibi imiş.

    Yukarıda Yanas’ın evinin restorasyon sonrası Butik Otel ve Sergi Salonu olarak kullanılmaya başlandığına dair bir yerel bir gazete haberi var. Reklamlarrr 🙂

    İstavri Faridas’ın evinin karşısına şosenin hemen yanına konak yaptırmış. İki kızından sonra çocukları olmadığı ve erkek çocuk olmasına iyi geldiğine inandığı için komşu çocuklara serçe vurup getirmeleri için para verdiği rivayet edilir. Hep karısı ile ilgili olarak “çirkin karım bana uğur getirdi” diye bahsedermiş. Özellikle büyük kızı Resmina annesinin aksine çok güzelmiş ve Türk erkeklerine düşkünlüğü dedikodusu yapılırmış.

    Hacı Rıza Bey

    Altıkulaç ailesinin çocuklarından en büyük olanı. Narin vücutlu, orta boylu, beyaz sakallı, altın çerçeveli gözlükleri ve temiz giyinişi ile dikkat çekermiş. Yabancı temsilciler aracılığı ile gelen her türlü gazete, dergi ve kitap dahil olmak üzere kitap okumaya ayırırmış zamanının çoğunu. Saray ve din ile ilgili düşünceleri birebir uyuşmasına rağmen Hacı Ziya Efendi ile aralarında anlaşılmaz bir uçurum varmış. Adeta aynı görüşün iki uzlaşmaz fraksiyonu gibilermiş. Ama bu durum Ziya hocanın sıkı takipçilerinden olan Hacı Ali Osman (yazarın babası) ile yakın dostluklarını asla etkilememiş.

    Mösyö Emilio Orsini

    Yukarıda İtalyan Konsolosluk Binasının şimdiki hali, Acenteliğe 1900 yılında yazılan bir yazı ve 1909 yılında Orsini’nin kartı görülüyor.

    İtalyan konsolos vekili ve acentesi Mösyö Orsini, 50 yaşlarında tostoparlak bir adammış. Her gün evinden şoseyi kullanarak Rus Konsolos Mösyö Pasanof ile iki çaya kadar yürüyüş yaparmış. Paris’te çıkan hürriyetperver Türkçe gazeteler Orsini sayesinde İnebolu’ya gelirmiş ve hem Hacı Ziya hem de Hacı Rıza ile dostlukları varmış.

    Bunun dışında kitapta; kokonasının adı hala erik cinsinde yaşayan BÜYÜK BAKKAL, zengin ve köklü Ermeni Ohannes KARAMANYAN, her sene gelip kahvelerde kendi yaptığı koşmaları okuyan Çeşmi Baba, düğünlerde armonisi ile güzel polkalar çalan Patriyüslü HACI YUVAN, adına büyük camiye güzel bir billur avize hediye edilen BERBEROĞLU HACI SÜLEYMAN, İnebolu’ya gelip zengin olan tutucu ermeni KÖŞGÜRYAN Efendinin de adı geçiyor.

    KISSADAN HİSSE

    Kıssa İnebolu örneğini vererek Anadolu halkının yüzyıldan daha uzun zaman önce bir devletin sonunu getiren hatalar, hisse ise bunların tekrarlamamasıdır. Daha açık bir ifadeyle 1908 yılının Anadolu’su ile bugünün Anadolu’su arasındaki benzerliklerdir. 1908 yılında bezgin ve bitkin olan Anadolu insanı özellikle meşrutiyetin ilanından sonra Hacı Ziya Efendi gibi korkusuz ve ilerici insanlar tarafından aydınlatılmış ve aydınlanan toplum 10 yıl sonra içinden Atatürk gibi bir lider çıkarmıştır. Unutmamak lazım bir lider aydın bir toplum yaratamaz ama aydın bir toplum doğru lideri yaratır.

    BİR ANKARA YAZI-1922 HAZİRANI

    Önce kitabın yazarını tanıyalım.

    YEVGEVİ YEVGENEVİÇ LANCEREY

    Yevgeni Yevgenyeviç Lanceray, Rusya’nın St. Petersburg’da 23.08.1875 de doğan Rus grafik sanatçısı, ressam, heykeltıraş, mozaikçi ve illüstratör. Büyük büyük dedesi Besteci, babası heykeltraş, dedesi, bir amcası ve erkek kardeşi mimar, diğer amcası sanat eleştirmen, kız kardeşi ressam. Kısacası Lanceray’ın büyüdüğü ev ev değil güzel sanatlar akademisi adeta. Tabi bunlara yeğeninin Peter Ustinov olduğunu da eklemek lazım.

    Lanceray ilk derslerini 1892 ve 1896 yılları arasında St. Petersburg’daki İmparatorluk Sanatları Teşvik Derneği Çizim Okulu’nda alıyor, daha sonra 1896-1899 yılları arasında Paris’te Academia Colarossi ve Academia Julain’da eğitimine devam etti. Fransa’dan Rusya’ya döndüğü 1899 yılında Saint Petersburg’da kurulan ve aynı adı taşıyan bir sanat dergisinden esinlenen “Sanat Dünyası”  adlı Rus sanat hareketine katılıyor ve bu süreçte 18. yüzyıl Rus tarihini ve sanatını inceliyor. ilk önemli çalışmaları 1890’ın sonlarında, 1900’lerin başında yapıyor.

    Lanceray’in en ünlü duvar resmi, Moskova Kazan Tren Garı’nın tavanında yer almaktadır.

    Lanceray, 1917 devriminden sonra St. Petersburg’dan ayrıldı ama “Sanat dünyası” gurubunun Rusya’da kalan tek üyesi (ailesi dahil) oldu. Geleneksel resmin ve burjuvazinin temsilcisi olarak, yeni Sovyet hükümetinde uzun süre büyük talep görmedi. 3 yıl Dağıstan’da, sonrasında 12 yıl Tiflis’te yaşadı. 1934 de Moskova’ya taşındı ve 71 yaşında Moskova’da öldü. Üç yıl sonra yani 1945 de Devlet Halk Sanatçısı unvanını almasının ona bir yararı olmadığı kesin.

    Yukarıdaki oto portresi 2024 Ekim’de Ankara’da onun eserlerinin AI ile renklendirilerek sergilendiği “Kurtuluş’un Türkiye’si 1922 Ankara Yazı” sergisinden alınmıştır. Sağda ise 2004 tarihinde Bora Mehmet Perinçek tarafından tercümesi yapılarak basılan kitap kapağı var.

    SANATÇININ İNEBOLU İZLENİMLERİ

    Ankara’da Sovyet Elçiliğinde görevli N.D. Romanov’ un önerisi ve resmi diplomatik
    temsilcisi S.İ. Aralov’un daveti üzerine Yevgeniy Lanceray 1922 yılının Mayıs ayında Tiflis’ten Ankara’ya gitmek üzere yola çıkar. Yolculuktan yaklaşık 10 gün önce, 19 Mayıs’ta yakın bir akrabasına yazdığı mektubunda ‘‘sanırım St. Petersburg’da da hayat tıpkı buradaki gibi can sıkıcıdır, bu nedenle hiç olmazsa gözlerime şenlik veren
    mutluluklara veda etmek istemiyorum’’ der ve Türkiye seyahatine çıkar
    Lanceray her yaptığı seyahatte olduğu gibi yolculuk boyunca hem kara kalem eskizleri yapar, hem de düzenli olarak notlar tutar. Türkiye seyahati esnasında da tutmuş olduğu notlarından, suluboya, guaş, çini mürekkebi ile çalışılan resimlerinden bu yolculuk hakkında oldukça önemli ve kapsamlı bilgi ediniliyor.

    30 Mayıs 1922 tarihinde Tiflis’ten trenle yola çıkan Lanceray 3 Haziran’da Batum’dan Trabzon, Hopa, Rize, Samsun limanlarına uğrayan bir gemi ile İnebolu’ya doğru yol alır. Bir ressam olarak sahil ve dağ manzaraları dikkatini çeker ve hemen eskizlerini yapar, ayrıca Trabzon’u çevreleyen fındık bahçelerini de anlatır. Batum’dan yola çıktıktan bir gün sonra gemi Samsun limanına ulaşır. Lanceray bu limanda bir torpido gemisi gördüklerini ifade eder. Samsun’dayken geminin kaptanına Türk yetkililer tarafından İnebolu’dan Samsun’a doğru bir Yunan savaş gemisinin seyrettiği haberi verilir. Rus gemisinin kaptanı kıyıdan ayrılma kararı alır. Ressam ve gemidekiler Yunan savaş gemisinin Samsun’u yaylım ateşine tuttuğunu ve bu nedenle şehir içinde yangın çıktığına tanık olurlar.

    Yolculuğun dördüncü gününde gemi İnebolu’ya ulaşır ve Y. Lanseray ile kendisine eşlik eden arkadaşı karaya inip buradan Ankara’ya devam etme kararı alırlar. Ressam notlarında İnebolu halkının Yunan savaş gemisinin gelişinden duyduğu endişeyi dile getirir.

    7 Haziran 1922 tarihli resimden ve notlarından da anlaşıldığı gibi savaş korkusuna kapılan İnebolu halkı sahilde stoklanan mal ve eşyaları kent içine taşır, tekne ve sandallar da kızaklarla çekilerek sahilden uzaklaştırır. Yukarıda o gün çizdiği resmi ve o resmi çizdiği otelini (Sahil Otel) görebilirsiniz.

    Üstte Lancerey’in taşlarını resmettiği mezarlık-1990’lı yılların sonuna kadar oldukça fazla sayıdaydı- ve bunları sınıflandırdığı esgiz çalışmasını görebilirsiniz.

    Y. Lanserey Ankara’ya gitmek üzere arabayla yolculuk yapar. İlk edindiği izlemimler oldukça olumludur. Ülkedeki insanların işgalcilere karşı büyük bir mücadele vermelerine rağmen, onları umutlu gördüğünü dile getirirken, yolculukla ilgili çok ayrıntılı bilgi de verir:
    ‘‘Mutlu bir ülke, zengin ve güzel; etrafta yerleşim yerleri görülür, geçtiğimiz yol oldukça kalabalıktı. Yol boyunca sıkça askeri teçhizat yüklü at arabalarıyla karşılaşıyoruz, konvoyun başındaki arabada denklere tutturulmuş üzerine yarım ay işlenmiş kırmızı bayrak dalgalanıyordu ’’. Yol boyunca birçok konvoy ve kervan görürler, ancak ressamın da belirttiği gibi, ‘‘asla bizi kızgın gözlerle, haykırışlarla, taş ve sopayla karşılayan ve uğurlayanlar olmadığı gibi, tam aksine asla kötülük ve kıskaçlık beslemeyen, açık, sade bakışlarla karşılaştık’’

    Bilindiği üzere Kurtuluş Savaşı, İstiklâl Harbi ya da Millî Mücadele sırasında İnebolu üzerinden İstanbul’dan Ankara’ya yapılan malzeme ve insan naklinde Çankırı önemli bir aracı merkez rolünü oynamıştır. Lancerey’in bu konuda gözlemleri aslında İnebolu’dan Ankara’ya giden yolun önemini bir kez da vurgulamaktadır. Ressamın günlük notlarında Kastamonu, Ilgaz dağı geçitleri, Çankırı ve çevresindeki dağ ve tepelere, ovalara, nehir boyunca gördüğü deve kervanları gibi İç Anadolu’nun tüm coğrafi özelliklerine yer verilmektedir. Gördüğü manzaralar karşısında kayıtsız kalamayan Lancerey, şöyle der: ‘‘Eski dönemleri anımsatan bir tablodur bu!’’

    Kitabın 21-25 sayfalarında 6-9 Haziran 1922 tarihleri arasında ve 72-80 sayfaları arasında da 16-23 Eylül 1922 tarihleri arasında İnebolu ve Kastamonu civarı hakkında o döneme ışık tutacak bilgilere yer veriliyor. Bu kitabın anlatımını yukarıda söz ettiğim sergiden aldığım ve Lancerey’in cephede çizdiği bir resimle bitirmek iyi olur diye düşündüm.

    HAYAL MEYAL

    CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA İKİ GENÇ

    İhsan iki aylık seferden yeni dönmüştü ve doğup yaşadığı topraklara biraz daha hasretle basıyordu bu sefer. İçinden bir daha gitmem Kırım’a diye geçirdi. Denizciydi. Birçok kereler Barselona’ya gitmişti yumurta yüklü ticari gemilerle. Ama hiçbirinde Karadeniz’de yakalandıkları gibi adeta her tarafından yanardağ püskürüyormuş gibi kabaran böylesi bir fırtınaya rastlamamışlardı. Bir yandan da hem 1. Dünya Savaşı hem de grip salgını nedeniyle Akdeniz’e açılmakta çok tehlikeli olmuştu artık.

    Yar başındaki merdivenleri ağır ağır çıktı. Merdivenin başına geldiğinde sol taraftaki ahşap iskelenin üzerinden biri seslendi: – Safa geldin Hopalı, sana bir kadeh şarap ikram edeyim de yorgunluğunu atasın. Sol omuzu hafif ilerde ve ağır ağır yürürdü 1.95’lik İhsan. Yürüyüşünü Hopalı bir asker arkadaşına benzeten babası takmıştı ona bu lakabı. Başını kaldırıp Yar başı Meyhanesinin işleten kabak Yanya’ya ters ters baktı ve hiç düşünmeden içeri daldı Hopalı.

    İki gün Düz tarladaki baba evinde dinlendi. Anası Şerife ona sevdiği yemekleri yaptı. Dizinin dibinde kardeşleri Ali ve Mehmet, abilerinin deniz maceralarını dinlediler. Babaları Raşit Kaptan (Raşit kaptan Beyaz Beratlı İstiklal madalyasını teslim alan dört denizciden biridir) da katıldı zaman zaman onların sohbetlerine. İki gün dinlendikten sonra Hopalı hem arkadaşlarını görmek hem de Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra başlayan istiklal hareketi ile ilgili haberleri almak üzere çarşıya doğru inmeye başladı. Tam kaymakam yokuşunun köşesinde çeşme başında elinde iki koca güğümle bekleyen kısacık boylu genç kızla göz göze geldi. Bu ona yıllarca hayat arkadaşı olacak Emine’yi ilk görüşüydü. İçi ısındı, ısındı ve kaynadı.

    Emine 16 yaşındaydı. İki erkek üç kız beş kardeştiler. Ufak tefek olmasına rağmen çok kuvvetli, hep güler yüzlü, hiperaktif denebilecek kadar hareketli, becerikli ve çalışkan olduğu için anne ve babasının en güvendiği evladıydı. Evleri Marazın kahvesinin hemen önünde, yeni yapılan mendireğe, İskelle Burnuna ve Patriyoz Mahallesine hâkim bir konumda idi. Ama oluşan heyelan nedeniyle yanındaki iki evle birlikte kayıp gitmişti iki yıl önce. Anne ve babasının yeniden başlama konusunda en büyük destekçisi olmuştu Emine. Elbette komşularının desteğini de unutmamak lazım.

    Hopalı hemen o akşam söyledi Şerife anaya Emine’yi isteyin bana diye. 2 ay içinde de evlendiler. Evliliğin ilk yılları tüm Anadolu’nun tek vücut olduğu İstiklal Savaşının zorluklarıyla geçti. İnebolu bir yandan Anadolu’ya geçmek için İstanbul’dan gelenlerle dolup taşıyor, bir yandan da cepheye aktarılması gereken başta cephane olmak üzere her türlü malzemenin merkezi konumuna geliyordu. Vakit bu hengâme içinde hızlı ama bir yandan da cepheye evladını gönderen analar içinde bir o kadar yavaş geçiyordu. 

    O yıllarda cephaneyi karaya çıkartan kayıkçılardan biri Hopalı, cephaneyi İki çaya taşıyanlardan biri de karnındaki İfakat’la birlikte Emine idi. İlk çocukları İfakat İnebolu Yunan muhripleri yaptığı top atışları altında doğdu. Günler sonra İnebolu, haftalar sonra Vatan kurtuldu. Yeni cumhuriyetin neferleri idi artık onlar. Atatürk’ün Türk Ocağının balkonundan yaptığı konuşmayı dinlerken her ikisi de çok heyecanlı, mutlu ve umutlu idi. Bir hafta sonra Muammer ve iki yıl sonra da Nurettin katıldı aileye. Atatürk’ün devrimleriyle kadınlara tanınan hak ve özgürlükleri en iyi anlayan ve değerlendirenlerden biri oldu Emine. Onun teşvikiyle Hopalı Sahil Oteli işletmeye başladı.  Emine evde çocuklarının istikbali için elinden geleni yaparken, diğer yandan da otelle ilgili her hizmeti veriyordu. Odaların temizliği, yatakların yapılması, her misafir sonrası yorganların yeni ve temiz kılıflarla kaplanması, misafirlerin kahvaltı masalarına tereyağı, türlü türlü reçel ve marmelatlar yapılması onun hiç şikayetçi olmadan yaptığı rutin işlerdi. En küçük çocukları da askerden dönüp evlenince bu seferde molozda yeni açılan plajı işletmeye başladılar.

    Plaja bütün yemekleri Emine evde yapıp tepsilerle göçük denilen patikadan taşıdı yıllarca. Hopalı kansere yakalandı altmışlı yılların başında. Son gününe kadar da ağırlaşan kulaklarını radyoya dayayarak dinledi ajansı. Hiç kaçırmadı. 1968 de vefat etti. Emine’nin bu acısını iki oğlunun acısı perçinledi ama o hayat sevincini hiç kaybetmedi. Su böreğini, murabba dediği marmelatlarını torunları, torun çocukları için yapmaya devam etti. Cennete çevirdiği bahçesinde gülleri budarken düşüp kalçasını kırdı. Birkaç sene sonra 1983 yılında vefat etti. O öldüğünde torunun torunu doğmuş ve Emine cennetin vizesini almıştı. Hepsi Işıklar içinde uyusun.  

    GÜLLE

    Yaşlı kadın nefes nefese uyandı. Yine sıkça gördüğü bir kâbusun sabahındaydı. Babaannesinin “Tevhide, çabuk mutfaktan tahta kaşık getir “diye bağırması hala kulaklarında tekrarlanıyordu. 7-8 yaşlarındaki kız telaş ve korkuyla mutfağa gidiyor ve her tarafta tahta kaşık arıyor, bulamıyor, bulamıyordu. Babaannesinin gittikçe daha yüksek bağırması, onun ocağın yanında, mutfaktaki tüm çekmece ve raflarda hatta tel dolabın içinde, yalağın altında tekrar tekrar araması ve sonunda anasının o canhıraş haykırışı ile hıçkırıklara boğulması. Onun çocukluğu zamanında havale geçiren çocukların üzerinde şifa için tahta kaşık kırılırdı. Tevhide Hanım artık bu tip hurafelerden kurtulmuş olsa da kendinden iki yaş küçük kız kardeşinin ölümü onun beyninde yer etmiş hatta travma haline gelmişti. Bu karanlıkla ilk tanışması idi ve daha sonraları nicelerine tanık olacaktı.

    Perdeyi aralayıp pencerenin karşısındaki Karadeniz ile arasında bir duvar gibi duran tepeye baktı. Ağırlıklı olarak yeşillikler arasındaki aşı boyalı ahşap evlerin oluşturduğu görüntü, onun bu eve gelin olarak gelişinden bu yana pek değişmemişti. Tepenin sol tarafında en yüksekte duran iki katlı taş mektebin üst kat pencerelerine göz attı. Güneşin denizden doğması ile bu binanın pencerelerinde kızıl bir yansıma olurdu, bu da onun kalkma saatini işaret ederdi. Daha vakit olduğunu anlayınca doğruldu ve hemen başucunda duran büyük oğlunun yıllar önce Almanya’dan getirdiği saati kontrol etti. Her akşam sabah namazını vakitlice kılabilmek için kurardı. Saat daha beşi çeyrek geçiyordu.  Alarmı iptal etmek için üstündeki düğmeye bastı ve tekrar yatağa uzandı.

    Keçi derisinden yapılmış ve bombeli kapaklı çeyiz sandığının arkasındaki duvarda asılı Saatli Maarif Takviminden yaprağı koparıp gece lambasının ışığında okumayı aklından geçirdi ama üşendi. Okumak. Evlenip bu eve geldikten sonra en iyi arkadaşı olan karşı komşularının küçük kızı Resmina, mübadele nedeniyle üç gün içinde toparlanıp bilinmeze doğru yola çıkmadan önce veda etmek için geldiğinde ona “Tevhide, mutlaka okuma yazma öğrenmelisin, bak bilseydin mektuplaşırdık seninle” demişti. Bu ona utanma ile imrenme arasında bir duygu yaşatsa bile daha sonra oğulları ile bilirlikte okuma yazma öğrenmesini ateşlemişti. On altı yaşında kasabadan pek uzak olmayan bir köyde yaşarken, kasabada lokantası olan biri ile evlendirilip bu eve gelin gelmişti. İlk günlerdeki yalnızlığını ve ürkekliğini yenmesinde rolü büyüktü Resmina’nın. O yaşa kadar pazarı olduğu günler dışında pek kasabaya inmeyen Tevhide’nin hiç Rum tanıdığı da olmamıştı. Köylerinde hiç Rum da yoktu aslında. Gelin olduktan iki gün sonra kuyudan su almak için gelen, sarı saçları, başındaki yanında kırmızı bir gül olan mavi şapkasının yanlarından omuzlarına dökülen ve mavi beyaz fırfırlı elbisesi ile başka bir dünyadan gelmiş gibi görünen bu kız, Tevhide ’ye “Merhaba, Allah mutlu etsin, ben Yanas’ın kızı Resmina “ diyerek elini uzatmış, Tevhide ne yapacağını şaşırarak, yalnızca elini kızın eline dokundurabilmişti. Daha sonra her türlü derdini anlattığı, çağırdığında evlerine gidip piyano çalışını hayranlıkla izlediği, birlikte çay içip dedikodu ettikleri candan bir dostluk oluşmuştu aralarında. Tam bu anılara dalmışken gelininin yatak odasının kapı açma sesini, ardından da çocukların odasına giden karaltısını gördü. Evdeki tek kuzine çocukların odasında idi ve gelini her sabah çocuklar okul için kalkmadan önce yakardı. Bu onun yarım saat sonra namaz kılacağı anlamına geliyordu aynı zamanda.

    Yatakta bir kez daha doğruldu. Yatağa akşam yatmadan önce kuzinenin üzerinde ısıtıp önce gazete sonra da beze sardığı yassı taşı yataktan alıp yere bıraktı, çorabını ve terliklerini giydi ve yavaş yavaş yatağını toplayıp çeyiz sandığının üzerine koydu. Ardından mutfak ile odası arasına aslında servis camı olarak yapılan ama bu amaçla hiç kullanılmamış, onun özel eşyalarını, ilaçlarını, bardağını hatta takma dişini koyduğu raf görevi gören yerden bir tarafı kalın diğer tarafı  ince dişleri olan fildişi tarağını aldı. Tamamı beyazlamış lüle lüle saçlarını taramaya başladı. Karşı tepenin arkasından ışıklar göğü aydınlatmaya başlamıştı. Saçlarının ucunda belli belirsiz kına izlerini görünce kına zamanı gelmiş diye geçirdi aklından.

    Eynini giyip banyodan maşrapa ve Don Kişot’un şapkasını andıran kenarlı küçük leğeni alarak çocukların odasına gitti. Odada biri kız, biri erkek iki torunu hala uyanmamıştı. Kız olan onun adını taşısa da hep ikinci adı kullanılmıştı. İki yaş küçük erkek torunun ismini ise o vermişti. İki isminden biri babasının diğeri ise kayınpederinindi. Onuncu torunu olmasına rağmen ona düşkünlüğü farklıydı. Oda bayağı ısınmıştı. Sessizce kuzinenin üzerindeki kazandan leğene üç dört maşrapa su alıp abdest almak için banyoya gitti.

    Namazını kılıp tespihini çekerek çocukların odasına girdiğinde tüm hane halkı kahvaltıya başlamıştı. Tevhide Hanım gördüğü kâbusun etkisini ve anılarında ona kasvet veren tüm düşüncelerini odasında bırakmış ve hep yaptığı gibi gülüşünü takmıştı ak pak ve kırışıklarla dolu yüzüne. O sırada yumurtasının az piştiği için mızmızlanan Aziz, biraz da babaannesinin Allah’ın nimetleri ve israf konusunda uzun bir konuşma yapmasından çekinerek hemen susup yumurtasını yemeye başladı.

    Aziz, önceleri babaannesini namaz surelerini öğreten, dualar ezberleten, Peygamberin ibret verici hikâyelerini, nadiren de cadı ve Keloğlan’ın olduğu bazı masalları anlatan disiplinli ve sert, yani biraz can sıkıcı biri gibi görse de, özellikle son üç yıldır, ortaokula başlayalı beri kendisine diğer torunlarından farklı bir gözle baktığını fark etmiş, onun yumuşak, eğlenceli ve ilginç taraflarını da keşfetmeye başlamıştı.

    Kahvaltıdan ilk kalkan baba oldu. Devlet memuru olduğu için her zamanki gibi sabah tıraşını olmuştu, kravatlı idi. Ceketini ve paltosunu giyip, fötr şapkasını takarak evden ilk çıkan da o oldu. Aziz, ablasıyla birlikte tam evden çıkacakken babaannesinin, “Aziz gel seni bir okuyayım.” dediğini duydu. Bu bir nazar seansı anlamını taşıyordu ve Aziz önceleri buna karşı çıksa da artık bunu kanıksamıştı. Hatta bazen o söylemese dahi onun önüne oturup kendisini okumasını istiyordu. Nazar konusu babaannesi için ciddi bir konu idi. Bahçede çalışırken olan tüm terslikleri, hatta yakalandığı grip, nezle gibi hastalıkları bile hep yan komşunun nazarına bağlardı. Kendi üzerinde taşıdıkları dışında, o komşunun tarafına bakan ağaçların dalları bile nazar boncuğu doluydu. Aziz babaannesinin karşısına oturdu ve onun okurken esnemesine, her esnemesine “Bak gördün mü nazar varmış.” demesine onaylar gibi kafasını salladı ve seans üfleme ile sona erdi. Aziz o sırada içinden babaannesinin hayatı boyunca kaç kere tespih çektiğini hesaplamaya çalışıyordu. Her namazdan sonra doksan dokuzluk tespihi üç kere çekerdi. Ayakkabısını giyip koşturarak evden çıkarken mırıldandı “Oha, yirmi beş milyondan fazla”.

    Aziz ortaokul son sınıfa gidiyordu ve oldukça parlak bir öğrenciydi. Tam bir matematik canavarıydı. Etrafında olup biteni hep dikkatle izler ve önemli gördüklerini bir tarafa kaydederdi. Sevdiği bir şiiri birkaç kere okuduğunda ezberlerdi. O gün okuldan eve dönerken içinden babaannesinin şiirini tekrarlıyordu. Sömestre tatilinde Ankara’da amcasının evine gitmişlerdi. Amcası Vehbi, bir süre Almanya’da çalışıp dönmüş bir mühendisti. Almanya’dan gelirken getirdiği teyp ve fotoğraf makinası onun en sevdiği oyuncaklarıydı. Onlarla tüm ailenin ses ve görüntü albümünü oluşturma çabası içindeydi. Bir gün teyp ile herkesin sesini kaydettikten sonra annesine dönüp “Ana sen de bir şiir oku” dedi. Babaannesi Vehbi amcanın başla komutu ile Aziz’i çok şaşırtan ve ona hayranlığını perçinleyen şiirini söylemeye başladı.

    Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;
    Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;
    Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;
    Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.

    Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:
    Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın;
    Derileri çatlak, bağrı kapkara,
    Sağ elinin nasırında bir yara

    Başında bir eski püskü peştamal
    Koltuğunda bir yamalı boş çuval…

    Şiiri okurken yüzündeki o acı çeker gibi görünen ifade ve sesini alçaltıp arttırarak yaptığı vurgular, usta bir tiyatrocunun tirat okuması gibiydi. Zaman zaman ağlayacak gibi sesi çatallaşıyor, zaman zaman bir isyanı yaşar gibi bağırıyordu.

    Ah Efendi, bize karşı İstanbul
    Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?
    Taşraların hayvanlık mı nasibi?

    Aziz babaannesinin her duraklamasında yutkunuyor ve adeta şiirin bitmesini istemiyordu. Tevhide Hanım adeta mırıldanır gibi, oldukça uzun olan şiiri bitirdi.

    Yazık, sana ağlamayan şiire;
    Yazık, sana titremeyen vicdana,
    Yazık, sana uzanmayan ellere;
    Yazık, seni kurtarmayan insana!

    Aziz Ankara’dan dönünce babaannesine şiirin kimin olduğunu sormuştu. Bilmiyorum, amcanın bir şiir defteri vardı. Orada görüp beğenmiş, sonra birkaç defa okuyup ezberlemiştim cevabını alınca önce babasına, sonra okuldaki Türkçe öğretmenine sormuş onlardan da cevap alamayınca günlerce kütüphanede araştırmış, bulamamıştı. Sonra babaannesine birkaç defa okutturarak şairini bilmediği bu şiiri ezberlemişti. İyice yerleşmesi için zaman zaman içinden okuyordu. Bu yöntemi ilkokula giderken babaannesinin ezberlettiği sure ve dualar için de uygulardı.

    Artık onu, bazen bahçe işleri ile uğraşan, ziyaretine gelen kendi yaşındaki tanıdıkları ile genellikle din konusunda sohbetler yapan ve beş vakit namaz kılıp tesbih çekerek ölmeyi bekleyen biri olarak görmekten vazgeçmiş, içinde birçok cevher saklayan gizemli biri olarak görmeye başlamıştı. Ona bir şeyler anlatırken eskisinden daha dikkatle dinliyor, zaman zaman onun arkadaşlarıyla sohbetlerine dahi katılıyordu.

    Kış bitmiş, bahar bütün güzelliklerini kasabanın bahçelerine, dağlarına, tepelerine sermeye başlamıştı. Tevhide Hanım kışın geçtiğine seviniyordu, çünkü baharın onun için anlamı soğukta iyice artan romatizma ağrılarının azalması, kansızlık nedeniyle çok fazla üşümelerinin bitmesi, yaşıtı olanlarla daha fazla görüşmesi demekti. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde Aziz hep ellerini birbirlerinin arasına koyup uzun uzun dua okumalarını izlemeyi severdi. Böyle bir ziyaret sırasında arkadaşlarından biri dinin gereklerini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, camiye gitmeyen, oruç tutmayan bazı ortak tanıdıkları ile ilgili biraz ağır laflar edince Tevhide Hanım itiraz edip sakin bir şekilde Rabia adlı birinin hikâyesini anlatmaya başladı. Dindar bir dedenin yetiştirdiği Rabia’nın 10 yaşında hafız olduğunu ve Ramazanlarda mukabele okumaya başladığını, ancak ilerleyen yaşlarda mukabele okuduğu bir konakta bir İtalyan’la tanışıp etkilendiğini, bazı dini öğretileri sorguladığını, ancak içindeki Allah sevgisini hep koruduğunu anlatarak lafı herkesin dini sorumluluklarını istediği şekilde yaşayacağına, hiçbir kulun bir başkasını yargılamayacağına bağladı. Bu kararı yalnızca Allah-u Teâlâ verir diye de noktayı koydu. Arkadaşları sus pus olup hiçbir şey diyemedi. Bu konuşmaya tanık olan Aziz, babaannesinin arkadaşları gidince Rabia’nın kim olduğunu, nereden tanıdığını sordu. Babaannesi gülerek cevap verdi. “Sinekli Bakkal’dan tanırım, Halide Edip Hanım’ın romanından.” Halide Edip’in adını söylerken ona hayranlığı belli oluyordu. “Benim ilk okuduğum romandı.” diye ilave etti. Bu Aziz’de şok etkisi yapmıştı. Babaannesi eve alınan Akbaba ve Tarih dergilerine bakmazdı bile. Yalnızca Milliyet gazetesine ve Hayat mecmuasına göz atardı. Nadiren dudaklarını kıpırdatarak okurdu. Ama onun roman okuduğunu hayal bile edemiyordu. Ertesi gün kütüphaneye gidip Sinekli Bakkal kitabını aldı ve üç gün içinde okudu.

    Haziran gelmiş, yaz tatili başlamıştı. Aziz Ortaokulu beklendiği gibi birinci olarak bitirmişti ve bu tatili fazlasıyla hak ettiğini düşünüyordu. Artık babaannesi ona çok daha detaylı hikâyeler anlatıyor ve Aziz her birinin bir ders içerdiğini bilerek onu dikkatle dinliyordu. Birçoğunda abartı hissetmesine rağmen sesini çıkartmıyordu. Bunu, onun hikâyesinin ve çıkartılacak dersin etkisini artıracağını düşündüğü için yaptığını biliyordu. O çok küçükken anlattığı, bir adamın pirinç ayıklarken bir pirinci yere düşürüp almadığını gördüğü karısını boşaması ve o pirinç tanesini bulmak için neredeyse evi yıktığını anlattığı kadar abartı olmasa da, yine de bazen ipin ucunu kaçırıyordu. Kayınvalidesinin bahçeye çıkarken üstü kirlenmesin diye taktığı önlüğü, kirlenmesin diye üzerine taktığı ikinci önlüğü anlatıyordu mesela. Ana fikir fazla titiz olmanın iyi olmadığı idi elbette. Aziz üzerinde etkisini yeterli bulmadığı zaman abartma bölümü geliyordu. Kayınvalidesi kediler bahçeden gelince ev kirlenmesin diye ayaklarına ceviz kabuğundan yaptığı terlikleri takmasına kadar uzatıyordu hikâyeyi. Aziz bu hikâyeleri gözünde canlandırıyor ve gülmekten kendini alamıyordu bazen.

    Yaz ortasında tüm evi sevindiren bir haber geldi Vehbi amcadan. Aziz Ankara’da oldukça iyi bir lisenin sınavını kazanmıştı. Özellikle anne ve babası bu liseye gitmenin iyi bir Üniversite kazanmayı garanti ettiğini bildikleri için çok mutlu ve gururluydular. Ancak Tevhide Hanım bu olaya pek sevinmemiş görünüyordu. Üç oğlu da onun yaşlarında leyli meccani okullarda okumak için büyük şehirlere gitmişti. Onların hasreti uzun yıllar yüreğini dağlamış, Aziz’in babası dışında kasabaya dönen olmamıştı. Aynı hasreti bu yaşında çok bağlandığı Aziz’de yaşamak ona ağır gelmişti. Bu konudaki suskunluğunu bir sabah kahvaltıda bozmuş ve Aziz’in babasına “El kadar çocuğu niye gönderiyorsunuz ki, burada da lise var. Ablası ona gitmiyor mu?” diye çıkışmış ve cevabı dinlemeden ilk defa kahvaltıdan kalkıp odasına gitmişti. Kalan günler de Aziz’in heyecanı artıyor, annesi onun yanında getireceği eşyalar için adeta çeyiz titizliğinde çalışıyordu. Gitmesine çok az bir süre kalmıştı. 25 Ağustos Atatürk’ün kasabaya gelişi nedeniyle şapka bayramı olarak kutlanırdı. O günü babaannesi Aziz’e anlatmaya başladı. ”Atamızın geleceği bir gün önce kasabanın her yerinde tellallar tarafından ilan edildiğinde çok heyecanlandım. O zamanlar kasabaya gelmek için tek yol bu önümüzden geçen yoldu. Erkenden bahçeye inip darabanın açık bir yerinden yola bakarak beklemeye başladım. Öğlene doğru yukarıdan bir kalabalık görüldü. Kalabalığın arasından onu hemen tanıdım. Önümden geçerken dönüp bana doğru baktı. Masmavi gözleri ışık saçıyordu.” Bunu anlatırken Tevhide Hanım’ın gözleri teybe şiir okurken olduğu gibi yine buğulu idi ve sesi titriyordu. Aziz nedense kasabada yıllardır kutlanan o günü babaannesinin yaşamış olabileceğini hiç düşünmemişti. Heyecanla sordu ” Sen…sen Atatürk’ü gördün mü?” Babaannesi daha önce Aziz’in hiç görmediği bir edayla “evet” diye cevap verdi “ve onun bakışını hiç unutamadım.” Sonra devam etti,” İstersen sana 9 Haziran’ı da anlatayım.” dedi. Aziz’in gitmesine günler kala babaannesi adeta tüm hayatını anlatmak istercesine peş peşe hikâyeler anlatmaya başlamıştı. 9 Haziran Yunan zırhlılarının gemilerinin kasabayı bombaladığı gündü ve beklemedikleri bir direnişle karşılaşınca geri çekilmişlerdi. O gün kasabanın kahramanlık günü olarak kutlanırdı. “ Çok isterim.” dedi Aziz kafasını sallayarak.  Tevhide Hanım bombardımanın başlamasının, bazı gençlerin o sinirle kasabadaki Rumlara kötü davranmasını, o sırada arkadaşı Resmina’nın onun yanına gelip ağlamasını, sonra yukarıdaki tepeden zırhlılara ateş açılmasını uzun uzun anlattı. Aziz hiçbir detayı kaçırmamak adına dikkatle dinledi tüm hikâyeyi. Şöyle bitirdi sözlerini “İlk bombardıman başladığında kayınpederim çamaşırlıkta kuyunun yanında namaz kılıyordu. O sırada biraz ilerisine bir top güllesi düştü. Rahmetli namazını bozmadı bile…” Aziz babaannesinin sözünü kesti “Neden ki? Namazı bırakıp askerlere yardım etseydi ya!” Babaannesi kızarak cevap verdi “Savaşan o askerlere dua da gerekir.” Ve sonra anlatmayı bıraktı. Aziz üstelemedi ve babaannem yine abartıyor diye geçirdi içinden.

    Yaz sonunda Ankara’ya hareket günü gelmişti. Tevhide hanım ilk defa o sabah kaygılarını ve acılarını odasında bırakamamıştı. Anne ve babasına onu gönderdikleri için, Aziz’e de giderken bu kadar neşeli göründüğü için kızgındı. Aziz önce ablasına sarıldı, sonra babaannesinin elini öptü. Babaannesi eline para sıkıştırıp “Allah’a emanet ol” diyerek hızla geri dönüp eve girdi. Torununun ağladığını görmesini istemiyordu. Aziz anne ve babasının arasında bahçe kapısından çıkarken babaannesinin “Bahçe kapısını açık bırakmayın.” dediğini duyar gibi oldu.

    Ankara’daki ilk günler sıkıntılı geçti. Onun gibi küçük kasabadan gelen birkaç kişi olsa da arkadaşlarının büyük çoğunluğu Ankara, İzmir ve İstanbul gibi büyük şehirlerden gelmişlerdi. Kültürleri, yetişme şekilleri ve davranışları ondan farklı idi. Ancak bir iki ay içinde uyum sağladı ve içinde bir tek sıla hasreti sıkıntı olarak kaldı. Hafta sonları Vehbi Amcaya evci olarak çıkıyor. Anne ve babasıyla oradan telefon ile konuşuyor, bu bir parça hasretine gem vuruyordu. Sömestr tatiline bir ay kalmıştı. Yine bir cuma akşamı amcasının evine geldi. Amcası ve yengesi evde yoktu. Kuzenlerinin yüzleri düşmüş, en küçüklerinin ağlamış gibi gözleri şişmişti. “Ne oldu?” diye sordu. “Amcamla yengem nerede?” Büyük kuzen elini onun omzuna atarak “Maalesef babaannemi kaybettik, oraya gittiler, dün toprağa verildi.” dedi. Son kelimeyi ağlayarak söyleyebilmişti. Aziz adeta kilitlenmişti. Ne konuşabiliyor, ne ağlayabiliyordu. Beyninde yankılanan onlarca hikâye ile öyle kalakalmıştı. O sırada telefon çaldı. Arayan babasıydı. Kuzeniyle konuştu önce. Sonra onu istedi. Aziz kafasını hayır anlamında iki yana salladı ve şimdi değil diye mırıldandı.

    Sömestr tatilinde anne ve babası ablasının Üniversite kursu için Ankara’ya geldiler. Bu Aziz için daha iyi oldu. Çünkü hala babaannesinin olmadığı o eve nasıl girebileceğini bilmiyordu. Okulun ikinci yarısı iyice kaynaştığı okul arkadaşları sayesinde iyi geçti. Zamanın her acıyı azalttığı bir gerçekti. Üstelik onun yaşında ve küçük bir kasabadan başkente gelip yeni arkadaşlarla birçok ilke yelken açmışken.

    Okul bitmiş, yaz tatili için evine geleli bir ay olmuştu. Babası bir katlı evin üstüne iki kat daha çıkmaya karar vermişti ve inşaat sırasında alt katta oturmaya devam ettiklerinden mühendis olmaya karar vermiş Aziz için, inşaatın aşamalarını görmek ilginçti. Kuyuya yaslanmış bir yandan eve bakıyor, bir yandan da hiç görmediği evin ilk ahşap halini gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Bulunduğu yer çamaşırlıktı. Hemen solunda çamaşırları üzerinde dövdükleri büyük bir taş vardı. Arka tarafta ise ocak ve bacası. Elbette kuyunun üstünde bir çıkrık. Şu tarafta ise… derken kuyunun etrafını betonlamak için kazı yapan amelenin sesini duydu. “Burada bir şey var.”  Hemen işçinin yanına gidip parmağıyla gösterdiği yere baktı. Yaklaşık 15 cm çapında bir gülle yerde duruyordu. Tam 55 yıl önce şu bombardımanda düşen gülle. Aziz gülleye bakakaldı. Babaannesi öleli beri içinde tuttuğunu bıraktı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. İçinden bir ses ona babaannesi ile tanışabildiği ve onun hikâyelerini dinleyebildiği için ne kadar şanslı olduğunu söylüyordu.    

    TERZİ MEHMET

    Aşağıdaki fotoğraf 1958’in yazında çekilmiş. Yüz ifadeleri sert görünüyor ama ben biliyorum ki yumuşacık yürekleri var. Yüzlerindeki o sert çizgiler zorlu yılların izleri. Arkalarındaki mavi pike hala duruyor. Düşünün çocuklukları Birinci Dünya (aynı zamanda İspanyol gribi pandemisi) ve İstiklal savaşı yıllarında geçmiş. Cumhuriyetle birlikte atılmışlar hayata. Evlenmişler ve çocuklarını ikinci dünya savaşının yokluğunda büyütmüşler. Sağ taraftaki bizim Gazozcu Baba dediğimiz dedem Hamdi Emir. Sol taraftaki ise Halamın eşi benim dede dediğim eniştem Mehmet Denizci.

    Onları anlatmadan önce Galip Deniz Caddesinde Yeni caminin köşesinden pazar yerine doğru yürüyelim isterseniz. Sol tarafımızda sırasıyla ve bildiğim lakaplarıyla Şipkopca’nın (dudayırık) dükkânı, önceleri Deli Murat’ın sonra Köse’nin dükkânı, Terzi Tatar Hasan’ın Mehmet’in dükkânı, Hasan Tunoğlu’nun bahçesi ve şekerci dükkanı, Hamdi Emir’in Gazoz hanesi, Berber Dükkanı, Sümerbank Mağazası, Cemal Amca’nın (Pat) şekerci dükkanı.

    Bu dükkanlar ile ilgili benim yetişebildiklerim ve hatırladıklarım kısaca şöyle. Şekerci Hasan Amcanın dükkanına sokaktan bir iki merdivenle inilirdi. Kapı alçaktı. Sanki inenlerin başı kapıya çarpacakmış gibi gelirdi bana. Vitrininde en aklımda kalan şey kızamığa iyi geldiği söylenen tarçınlı baklava dilimine benzeyen lohusa şekeri. Girince sol taraftaki tezgâhta enva-i çeşit ve rengarenk şekerlemeler olurdu. Daha ileriden bir kapıyla üstünde asma çardağı olan bahçeye çıkılırdı. Bahçede köyden pazara inenlerin ekmeğin içine tahin helvası ve gül reçeli koyup iştahla yemeleri gözümün önünde hala. Şekerci Pat Cemal Amca’nın dükkanında ise tezgâh girince sağda kalırdı. Onun mu benim mi boyum kısa olduğu için bilmiyorum ama tezgâhın arkasından yalnızca kafasını görürdüm. Şemsiye çikolata ve mabel sakız için önemli uğrak yerlerimdendi. Sahibinin Ibraslı olan berber dükkânı ile ilgili bildiğim tek şey aynı zamanda diş çektiği.

    Gelelim gazoz haneye. Gazozcu Hamdi Dedem o dönemin entelektüel adamlarından. Ecevit’e yürüyerek bir okula gitmiş ama okulun ne okulu olduğunu ben de bilmiyorum. Yukarıdaki fotoğrafta 50 yaşında. Aslında ben 3.5 yaşında iken öldüğü için hayal meyal aklımda.  Oldukça zengin bir pul ve el yazması kitap koleksiyonu varmış. Bir de değişik mobilya ve aletlere merakı. Mesela üstü açıldığında kanun olan ve aynı zamanda ön kapağı açıldığında içindeki pikabı bulunan komodin hala duruyor. Önce Güzel İnebolu adıyla yaptığı daha sonra Fertek adıyla ünlenen gazozları ile sağlıyor geçimini.

    Dükkâna girdiğinizde sağ tarafta yazıhanesi var. Benim için buradaki en önemli oyuncak toplanan kapakları tekrar kullanabilmek için baskı yapan zımbamsı alet. Arka tarafa üst kattaki depoya çıkan ahşap merdivenin yanındaki ayrı bir kapıyla giriliyor. Altı su sarnıcı olan bu bölümde her birini hayranlıkla izlediğim gazoz imalatında kullanılan bilumum alet edevat. Her Çıssss-tak sesi bir şişe gazoz demek. Keşke devam edebilseydi bu gazoz markası.

    Girizgâh yine uzun oldu ve sonunda geldik hikâyenin kahramanına. 1960’ların sonuna kadar hazır giyim ve konfeksiyon olmadığı için terzilik hem önemli bir zanaat ve hem de birçok evi geçindiren bir meslek idi.

    İnebolu’da kadın veya erkek giyimi üzerine uzmanlaşmış onlarca terzi vardı. Onlardan biri idi Terzi Mehmet Denizci. Babası Tatar Hasan denizci idi ve o çocuk yaşta iken kaybolmuştu denizde. Üç yaşında ablası ve anası ile yalnız kalmıştı ve terzi çırağı olarak çalışmaya başladı. Meslek usta çırak ilişkisi şeklinde yürüyordu o yıllarda.

    Eli hafif değildi, erkek giyime yöneldi. Lafı açılmışken; kadın giyim konusunda uzmanlaşanların bazıları için söylenen eli hafif lafı vardı. Yani terzi prova yaparken müşteri kumaşa dokunduğunu bile anlamaz demekti. Gel zaman git zaman işlerini büyüttü. Belediyenin önünden deniz tarafına yürürken ilk dört yolda şimdilerde manav olan yerdi dükkânı. Yanında üç beş çırak çalışmaya başladı. Kasabaya gelen kaymakamların ve diğer mülki amirlerin elbiselerini o dikiyordu. Hatta elbise diktirmek için Kastamonu’dan gelen Valiler bile vardı. Çok çırak yetişti yanında. Uzun yıllar İstanbul’da Galatasaray’da terzilik yapan ve İnebolu’da huzurevinde vefat eden yeğeni Mehmet Şahin’de onun çıraklarındandı. Mehmet Şahin İstanbul’da özellikle kambur veya yürüme engelli kıyafet oturtması zor kişilerin adresi oldu. Ama konfeksiyon ve hazır giyimle beraber Terzi Mehmet’in işleri hızla azaldı. 60’lı yılların sonunda kendini evinin önündeki küçük dükkânda kasket yaparken buldu. Mukallit kelimesi çocukluğumun kahramanlarından olan Mehmet dede için söylenmişti sanki.

    Bana Karadeniz türküleri öğretir, sonra söyleterek keyifle dinlerdi, her seferinde büyük bir inandırıcılıkla yaptığı şakaları beni hem şaşırtır hem güldürürdü. Onun sağlığında çocukların ve kedilerin eksik olmadığı, şen kahkahaların yükseldiği o belki de İnebolu’nun en eski Rum evlerinden biri olan bu ev; şimdi birçok örneğinde olduğu gibi anıları ile sessiz sakin bekliyor yanındaki mandalina ağaçları yeşerir ve yine malt eriğini toplayan birileri olur diye. Babamın onun başka bir yönünü vurguladığı şiiri ile noktalayalım hikâyeyi:  

    Tükeniyor bir ömür, iğneyi dürte dürte,
    Para olur mu deva, kırk senelik züğürte,
    Giderken yavaş yavaş, tezgahın arkasında,
    Hata olmaz urbanın kolunda, yakasında.

    Gidiyorum bu akşam, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    Ütüle yavaş yavaş, çal makası hafiften,
    Ustası belli olur bir terzinin ilikten
    Ama yine boş durma, bekle kararsın hava,
    Yap yapındır, Azrail çıkmadan mahut ava.

    Gidiyorum şen olsun, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    Ham sofu Günah derse valla inanma sakın,
    De ki; meyhane yolu nedendir akın akın,
    Kul bile ikram eder yolcu gelse evine,
    Hüda niye etmesin fani misafirine..

    Gidiyorum eyvallah, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    100 yılın içinden seçerek anlattığım tüm bu anılar ve kahramanları belki de hayal ürünü, bu belki de benim uydurduğum bir masal. Bu masalı gerçeğe en çok yaklaştıran ise o yan yana duran üç dükkânın sahiplerinin ismini taşıyan torunları: Hamdi Emir, Hasan Tunoğlu ve Mehmet Denizci. Kim bilir onların da masalını yazar yüz yıl sonra birileri…

    BİR YAZ AKŞAMI

    Benim çocukluk dönemim -yani 60’ların son, 70’lerin ilk yarısı- sırasında kuşkusuz en akılda kalanlardan biri yaz gecelerinde gidilen çay bahçeleridir. Adı çay bahçeleri olsa da ailece gidilen ve her türlü eğlencenin olduğu mekanlardı. Hatta bira bile servis edilirdi. Öncelikle o mekanları şöyle bir hatırlayalım.

    İki önemli eğlence merkezi vardı. Biri Emirgan, Deniz Otel ve Mehtap pastanesinin bulunduğu bölge. Deniz otelin altı genellikle sessizlik ve akşam dışarı çıkanların turlamasını seyretmek isteyenler için en uygun yerdi. Tam karşısındaki Emirgan’ın işletmecisi İbrahim Denizci idi. Oğulları Rıfat ve Vedat servis yaparlardı.O bölgede o zamanlar deniz yola bu kadar yakın değildi. Bu nedenle deniz tarafında bahçenin tam ortasında çay ocağının karşısına deniz tarafına doğru bir balkon vardı. Bu balkonda genellikle dışardan gelen orkestralar canlı müzik yapardı. Birkaç sene peş peşe gelen Dalgalar Orkestrası en aklımda kalanı. Tabi bir de dans ve şarkı yarışmaları.

    Hemen yanındaki çocuk parkı bizim modern anlamdaki salıncak, tahterevalli ve kaydırakla ilk tanıştığımız yerdi. Hemen onun karşısında yar başından sahile inen iki merdivenin arasına belediyenin yaptığı yeni yerde Şekerci Nuri ve Rıza Emir mehtap pastanesini açmışlardı. Üç tarafı akvaryumlarla çevrili bu mekân o dönemde dondurma yemek isteyenlerin durağı olmuştu. Elbette dondurmasının tadı hiçbir zaman köprü başında minicik ama sevimli bahçesinde yenilen Şekercilerin ustası Ali Küllü’nün dondurmasının tadına ulaşamadı.

    Şimdi ikinci eğlence merkezine yani Boyranaltına geçelim. Elbette henüz benzinliklerin olduğu bölgede köprü yok. Mecburen yukardaki köprüden geçeceğiz. Allah’tan belediye reisi Celasin Bey köprü başına ve Meydancıkta köşeye floransan sokak lambalarını koydu da önümüzü görebiliyoruz. Boyranaltında yan yana üç çay bahçesi vardı. İlkini biraz sonra detaylı anlatacağım. İkincisi Ziya Şahin amcanın mütevazi çay bahçesi idi. Bu çay bahçesine 2-3 merdivenle indiğinizde üstü komple asma ile kaplı genişçe ilk bölüm karşınıza çıkardı. Deniz tarafına ilerlerseniz yine 5-6 merdivenle inilen üzeri açık birkaç masalık ikinci bölüm. Ziya amca genelde tek başına çalışırdı. En güzel çay burada içilirdi. Her iki yanındaki çay bahçelerindeki gürültü bir şekilde buraya hiç gelmezdi. Dalga sesleri dışında bir ses duyamazdınız. Sonuncu çay bahçesi ise zannedersem Salih Çağlar tarafından işletilir.  Ulu ağaçların altındaydı ve masalar diğer çay bahçelerinde göre birbirinden daha uzakta yerleştirilmişti. Bazı akşamlar bingo/tombala oynanırdı. Şimdi ilk çay bahçesindeki bir akşamı anlatayım. Akşam yemeği yenildikten sonra evin en uygun yaştaki çocuğu sahneye yakın masalardan yer tutmak için elinde birkaç kazakla önden gönderilirdi.

    Çay ocağında çay demlenirken, orkestra da çay ocağının hemen   yanında yeterli sayıda masa gelmesini beklerken demlenirdi. Orkestra genelde İnebolulu gençlerden oluşurdu. Çoğu kendini bu konuda halk evinde yetiştirmişti. Orkestra elemanları ve sazlar genelde değişirdi ama Zeki Denizci akordiyonu, Kadir Karatay gitarı, Hasan Denizci baterisi ve Altuğ Dölen klavyesi ile değişmez kişilerdi. Orkestra başlamadan önce masadakiler bahçenin önünde arabası ile bekleyen Yığma’dan kuruyemiş ihtiyacını karşılardı. Popüler kuruyemiş kabuklu fıstık ve kabak çekirdeği idi ve her zaman taze olurdu. Orkestra günün popüler hafif Türk müziği parçaları ile başlardı. İlk bölümün sonlarına doğru dans müziği geçilirdi. Özellikle twist ve rock in roll da mutlaka olurdu. Orkestra ara verdiğinde Orhan Boran’ı andıran sesiyle Zeki Denizcinin evet-hayır oyunu başlardı. Hep o kazanırdı. Daha sonra Rıza Emir amatörce elektrosaz haline getirdiği sazıyla profesyonelce Kastamonu yöresinin türkülerini çalar söylerdi. Manda söğüt dalına yuva kurar, Huriye imama varırdı. İkinci devre başlamadan önce çocuğu olanlar iki sandalyeyi birleştirip çocuklarını yatırırlardı. İkinci devrede zaman zaman pop zaman zaman sanat müziği çalınırdı. Hasan Karagöz “Karagözlüm efkarlanma gül gayri”, Hasan Balcı “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” Mehmet Can “eski dostlar” ile sahne alırdı. Babam şiir okuması için sonlara doğru sahneye davet edilirdi. Hepsini kendi yazdığı şiirleri defalarca okumasına rağmen her seferinde dinleyenleri aynı şekilde hüzünlendirebilmesine aynı şekilde güldürebilmesine ve sonunda aynı şekilde alkışlanmasına hala şaşarım. İşte o dönemin en popüler olan şiirlerinden biri;

    MİSAFİR GÜNLERİ

    Güne gidelim güne, kadın için her gün olan düğüne,
    Çekiştirme, pekiştirme meclisine.
    Şeker Beleş, pasta beleş, cip kelepire,
    Gelsin çaylar, gelsin çaylar habire.

    Güne ayrılır evin en konforlu odası,
    Yalnız günde açılır o mübarek kapısı,
    Ayda iki üç defa mutlaka sıra gelir,
    Bütün ev baştan başa gün için temizlenir.

    Cam çerçeve silinir, örümcekler alınır,
    Taa taşlık bile özenerek yıkanır,
    Rujlanır o gün için ruja hasret dudaklar,
    Boyanır bulaşıktan yeni çıkmış tırnaklar.

    Giyilir esvapların topyekûn yepyenisi,
    Takıp takıştırılır mevcutların hepisi,
    Üç beş kapı modadır, buram buram dökse ter,
    Yüz kiloluk hanım bile günde tığ topuk giyer.

    Beş saatlik işiyle, çantada terliğiyle,
    Eşikteki beşikteki, kızıyla geliniyle,
    Topyekûn hane halkı, birlikte yola düşer,,
    Kundaktaki yataktaki yallah deyip de üşer.

    Hoşgeldinden sonra sorulur hal ve hatır,
    Her yeni gelen ile aynısı tekrarlanır,
    Stop bilmez çeneler, sıra şaşmadan işler,,
    Dedikodu sofrası gittikçe de genişler
    .

    Laftan börek yapılır, atılır lafla taşlar,
    Ara sıra eğilir fiskosa meyyal başlar,

    Kahkahalar atılır meclisin neşesiyle,
    Herkes konuşmak ister İstanbul şivesiyle.

    Kızım, gelinim, torunum, anamla hepsi tamam,
    Yarın Anşanın günü ben de ben de geliyam.

    Hüseyin Karahan-22.12.1961

    BİR BOYRANALTI HİKAYESİ

    Köprünün üzerinden geçtiğimde güneşin denizle kucaklaşmasına çok az zaman vardı. Karadeniz her ne kadar dalgalarıyla ufak rötuşlar yapsa da Boyranaltı’nın denizi bir orak gibi biçen görüntüsüne pek etkisi olmuyordu. Gözlerimi korkarak Avara mahallesine çevirdim. Mahallenin dokusuna uymayan bir iki bina bembeyaz bir ten üzerindeki şark çıbanını andırıyordu. Sahilden aldığım bir iki çakıl taşı yetti onları örtmeye.

    Hayli kalabalık sahilden yürümeye başladım. Yaklaşık yirmi dakika vardı güneşin denizi o milyonlarca yıldır aynı ihtirasla öpüşüne. Sahil boyunca çay bahçesinde oturan insan profilinin belki yürek olarak değil ama görüntü olarak değişimi biraz canımı sıksa da birazdan rahatlayacağımı biliyordum. Adımlarımı sıklaştırdım.

    Heyamolada incir ağacının yakınında bir masaya oturdum. İçeri girerken sipariş ettiğim otuzbeşlik rakı, peynir ve kavun beni fazla bekletmedi. Tam rakıyı koyarken karşıdaki posterden elinde serpuşu ile bana bakan sarı saçlı mavi gözlü güzel insanın buruk gülümsemesi ile göz göze geldim.

    Orayı tekrar et evlat dedi. Tekrar ettim;

    ……………
    Sarayburnu’ndan geçerken,
    Hele say ya lessa,
    Yar doldurur ben İçerken,
    hele say ya lessa,
    ……………

    Zamanında çok muhabbetler edilmişti bu incir ağacının altında, sesler hala kulaklarımda, yüzler hala gözlerimin önünde. Dalıp gittim bir gecesine bahçenin ortasındaki söğüt ağacının dibinden gelen bir ut sesindeki İstanbul şivesine. Orhan Boranı andıran bir davet sesi yükseldi bahçenin uzak ucundaki Denizciden;

    Dörtnala gelip ,
    Uzak Asya’dan,
    Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,
    Bu memleket bizim!

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli,
    Ayaklar çıplak,
    ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
    Bu cehennem, bu cennet bizim!

    Kapansın el kapıları,
    bir daha açılmasın,
    Yok edin insanın insana kulluğunu,
    Bu davet bizim!

    Yaşamak bir ağaç gibi
    tek ve hür,
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    Bu hasret bizim!

    Tam çıkacaktım ki akıl oyunundan havadaki rakı kadehimden bir ses geldi. Babam şerefe dedi karşıdan ilk defa kadehimin altına vurarak takma evlat güneşe bak diyerek ve patlattı o Boyranaltında güneşin batışının en güzel betimlendiği şiirini bir kez daha

    Gurup vakti ses gelir o diyardan,
    Ardı gelmeyen tatlı hatıralardan,
    Gurbette düşünürüm derin derin,
    Tadı başkadır derim doğduğum yerin,
    Başkadır gülü, çiçeği, yazı, baharı,,

    Boyranaltında deniz kenarı.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    İçimde bir huzurun hoşnutluğu var,
    varırken ışık yolu güneşe kadar.
    Işık yolunda sular kaynaşır gibi,
    renkle ziya denizde oynaşır gibi.
    Titriyor titriyor gitmesin diye,

    sahildeki bu ahenk bitmesin diye.
    Gönüller kan ağlıyor, ufuk kanıyor,
    deniz pespembe sanki güneş yanıyor.
    Hem yanan fanus, hem muallaktadır,
    kah kürevi, kah beyzi form almaktadır.

    Bu akşamki renklerin şanslarıyla,
    aldan mora bütün nüanslarıyla,

    süslenmiş Kerempe’de renk renk bulutlar,
    arasında var gibi renkten hudutlar.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    Bu gidiş belki de güneşin son gidişidir.
    Bu gidiş kim bilir hangi ömrün bitişidir.

    Bu gidişte veda edenler dolu aşka
    ve denize niyet taşı atanlar başka.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    Bu kez ben gülümsedim buruk bir şekilde. Burukluk defne dallı çardakların artık olmamasındandı, gülümseme ise hala aydınlığın şerefine kalkan bardaklardan.

    Döndüm…… tam o anda değdi güneş denize ve kondurdu öpücüğünü. Ardından siyah beyaz yüzler, güler yüzlü anılar, heyamola sesleri, fertek gazozları, denk kayıkları, plaj, Emirgan, çardak, Ziya amcanın çayları, Orta camiden Ezanlar, Geriş ‘deki Manastırdan yükselen ayin sesleri, fenerin ışığı, Arnavut kaldırımları. Hepsi hepsi akın akın örttüler güneşi bir bebeği kundaklar gibi ve en sonunda bir tek ışığı kaldı güneşin ve geldi ebeledi beni o ışık bitmeyen bu akıl oyununda.

    TİYATRO VE SİNEMA KÜLTÜRÜ

    TİYATRO

    Aslında İnebolu’da profesyonel anlamda Tiyatro’nun sergilendiğini bilmiyorum açıkçası. Yalnızca sene sonu lise öğrencileri tarafından hazırlanan bazı piyeslere giderdik ki bu anlamda benim tanık olduğum en başarılı oyun yetmişli yılların başında Başrolünü Değerli Ağabeyimiz Bülent Uluer’in oynadığı Moliere’in “Kibarlık Budalası” uzak ara en başarılı oyun idi. Ama 1950 den 1965 lere kadar Halkevindeki salon geniş katılımla hazırlanıp sergilenen çeşitli piyeslere ev sahipliği yapmış. Bazıları o denli başarılı imiş ve o denli ilgi görmüş ki daha sonra turnelere bile çıkılmış. Bunların bazılarını aşağıda derlemeye çalıştım.

    Hasır Şapka – 1959

    Pusuda-Cahit Atay-1960 Zeki Denizci, Altuğ Dölen, Mustafa Terzioğlu

    Hülleci-Reşat Nuri Gültekin-1961

    Göç- Cevat Fehmi Başkut -1962

    Burada not düşmek isterim ki İnebolu Kültür ve Sanat Derneği bir süredir kısıtlı imkanlarını kullanarak piyes sergilemeye çalışıyor. Bu takdir edilmesi ve destek verilmesi gereken bir çaba.

    SİNEMA

    Sinema için tiyatroda söylediklerimi geçerli değil. Cumhuriyet öncesi başlayıp seksenli yılların ortasına kadar süren bir sinema kültürü var İnebolu’nun.

    Nereden mi biliyorum? Yukarıdaki fotoğraf yüz yıl daha fazla öncesinden kalma. 16/Kasım/1921’den. Yani savaşın ortasından. Yani Afyon’a giden/gidecek cephanelerin ortasından. İNEBOLU YOKSULLAR SINEMASINDAN. Binanın neresi olduğundan emin olamadım ama sinema personeli fotoğrafın arkasında listelenmiş.

    1. Müdür Nuri Bey
    2. Makinist İbrahim
    3. Makinist Muavini Haydar
    4. Kontrol Memuru.
    5. Emir Onbaşı Galip
    6. Nefer Şükrü
    7. Piyanist Muavini Şükrü Bey,
    8. Piyanist Matmazel Elizabeth.
    9. İkaz Memuru Hulki Efendi,
    10. Büfeci İzzet Bey

    İlk beşi fotoğrafta görüyoruz. Piyanistlerin ne işi var diyebilirsiniz. O zamanlar sessiz film olduğu için film oynarken piyano çalınıyor.

    İnebolu’da sinema kültürü 1980’lerin başına kadar devam etti. Şu an Müftülük binası olan eski kütüphanenin karşısında ve yine şimdiki mobilya dükkânı olan yer çok güzel bir sinema salonu idi. Hatırladığım kadarıyla dış kapıdan hole girdiğinizde solda bilet gişesi sağda ise balkona çıkan merdivenler vardı. İç kapıdan salona girdiğinizde ise her iki tarafta bir sırada 6-8 koltuk yaklaşık 10-15 sıra koltuğun arasından geçerek sahneye ulaşılırdı. Sahnenin önünde bordo atlastan iki yana açılan perdeler vardı. Üst katta ise beş altı sıra koltuk ve arkalarında da 6 adet loca bulunurdu.

    Hafta içi yalnızca suare, Cumartesi Pazar ise daha çok öğrenciler için matine olurdu. İnebolu’nun ilk fotoğrafçılarından Sabri Cebecioğlu’nun büyük oğlu İnebolu’nun seçkin simalarından Rahmetli Ergun Cebecioğlu işletirdi. Ergun Amca asıl işi Fotoğrafçılık olmasına rağmen Sinemacı Ergun olarak bilinirdi. Yazları ise yine şu an müftülük binasının otoparkı olan yerde yazlık sinemayı açardı. En iyi hatırladıklarım, genellikle mutlu sonlu Yeşilçam filmleri ile Jerry Lewis komedi filmleri ve elbette bazı akşamlar ailece gittiklerimiz. Film öncesi bazen on-on beş dakika ilginç spor müsabakaları (Muhammed Ali-Foreman boks maçı) veya önemli olaylar (Apollo 11 in aya gidişi) gösterilirdi.

    Ben çocukluğumda İnebolu’da aynı anda 4 sinema salonu olduğunu hatırlıyorum. Onların hepsi kapandıktan sonra belediye tarafından açılan sinema salonları olsa da o tadı veremedi bir türlü. Yeşilçam’da bir dönem süren seks furyasının etkisi mi, televizyonun yaygınlaşması mı, insanların ayrışması mı bilmem ama yok oldu bu güzellikler, giden birçok güzel şey gibi, çocukluğumuz gibi, gençliğimiz gibi.

    ESKİ BAYRAMLAR

    Benim çocukluğumun Deniz bayramı çok daha neşeli olurdu (ya da çocuk olduğum için bana öyle gelirdi) O dönemler deniz bayramında sunuculuğu babam yapardı. Belki de fotoğraftakiler dinlemiştir. Önceden de bayağı hazırlık yapıp notlar alır şiirler yazardı. Sandal yarışları limanın dışından başlayıp plajda sahilde biterdi. Babam plajın üzerindeki yerinden o davudi sesiyle şiirler okurdu.

    Bu şiirler yarışların son metrelerinde sahilde seyredenleri coştururdu. Notlarından bir pasajı sizlerle paylaşayım:

    Deniz Kurtlarının torunları geliyor,
    Azgın dalgalarla boğuşanlar geliyor,
    Kürek ile yelken ile Kırım’a ulaşanlar geliyor,
    Ufka bakıp yağmur sezen, bora bilen mürşitler,
    Ey Cemaller, Mehmetler, Ey İlyaslar, Raşitler,
    Tatar Hasan, Hacı Hasan, Soğan Hasan , Hasanlar,,
    Ey miçolar, kürekçiler, yelkenciler, kaptanlar,
    İnan ki o vadide hala senin nefesin var,
    İnan ki bu sahilde hayde hayde sesin var,
    İnan ki bu denizde hala senin DENKin var,
    Kürek çekişlerinde senin o ahenkin var.

    Hüseyin Karahan-1964

    Aynı şekilde İnebolu’nun kahramanlık günü ola 9 Haziran da Zafer yolunda büyük bir coşku ile kutlanırdı. Oldukça uzun bir resmi geçit olurdu. Okullar dışında, askerler, polisler, kamyon üzerindeki mizansenlerle esnaf gurupları, itfaiye, istiklal madalyalı gaziler veya onları temsilen yakınları, kağnı arabaları katılırdı. Defne yapraklı taklar kurulurdu. Kaymakam, Belediye Reisi ve diğer mülki ve mahalli amir ve memurlar resmi geçidi genellikle caddenin deniz tarafındaki Emirgan çay bahçesinin önüne kurulan tribünden izlerlerdi. İnsanlar ise yol boyunca dizilirlerdi.

    Deniz otelin altındaki kafe tipi yer ve çatısındaki teras, Mehtap pastanesi ve üzeri, Yar başında Hasan’ın Meyhanesi, daha ilerde Kazım’ın meyhanesi, Halkevinin, Orman Dairesinin, Ticaret Odasının, o zamanlar Veterinerlik ve Ziraat olan şimdiki Belediye binasının balkonları tıklım tıklım olurdu.

    Babamın notlarında insanları coşturmak için şu şiirleri okuduğunu yazıyor.

    Demirciler geçerken

    Demirciler geliyor, çekiç güçlü, örsler sert,
    Cami avlusundaki parmaklık demirinden,
    Süngü yaptı, kılıç yaptı, zafer yaptı bu millet.

    Cephane yüklü kağnılar geçerken,

    İstiklal savaşından izlerin dolu dolu,
    Merhum Gazi ve Şehitler diyarı İnebolu,
    Ey güneşin denizden doğup battığı yer,
    Ey ecdat; kahramanlık günü sana değer,
    Ey İstiklal savaşında cepheye güç sunanlar,
    Dağ gibi cephaneyi bir anda kaçıranlar,
    Ey dedeler, nineler, ey analar bacılar,
    Tükendi neşe oldu o çektiğin acılar,
    O günlerde can veren bil ki oldu muradın,
    Ey özgürlük aşığı, ey hürriyet hamalı,
    Hürriyet senin kanında, sütündedir,
    Vermezlerse eminim canının üstündedir,
    Bizler bugün memnunuz sizin o düşünüzden,
    Sizlere selam olsun kahramanlık günümüzden.

    Ve Heyamola ekibi gelirken

    Neredesin koşup gelin, coşup gelin,
    Bu günümüz bayram olsun, coşku dolsun.
    Cemil gibi çekelim canı yürekten,
    Saray burnundan geçerken,
    Al yeşil sancak çekerken,
    Yar doldurur ben içerken nağmesiyle,
    İnebolu neşe ile inlerken o tiz sesiyle,
    ve hepimiz coşsun, coşsun da yaşa desin,
    Coşsunda yaşa Mustafa Kemal Paşa desin,
    Hep beraber çekelim o gün gibi heyamola,
    Kahramanlık günümüz kutlu olsun, kutlu ola.

    YOL VE SU

    Geçmişte yolculuk yapınca İnebolu’nun iki sıkıntısıyla yüzleşiriz. İlki çözülmüş ve unutulmuş bir sıkıntı. İnebolu Abana Sahil yolu. Evrenye, İlişi veya Abana Sahiline genellikle piknik yapmak veya denize girmek için motorla gidip gelmemiz benim hafızamda bayağı flu bir görüntü halinde. Şimdiki gençlere garip gelebilir ama 1964

    yılına kadar İnebolu‘nun doğusundaki köyleri ve Kastamonu’daki diğer sahil ilçeler ile karayolu bağlantısı yoktu. Hatta limana kadar olan yol dahi toprak idi. Cumhuriyetin ilk yıllarında limana giden yol açılmış hatta çeşme altıda düzenlenerek Patriyoz’a kadar ulaşılabilir hale gelmişti ama bu stabilize tabir edilen toprak yoldu. Heyelanlar nedeniyle her yıl şekil değiştirmekte idi. 1960 yılında yeniden hareketlenen İnebolu liman projesi istenen düzeye bir türlü gelemese de bu vesile ile yapılan plaj yıllarca İnebolu’yu sırtında taşıyan turistik bir tesis olarak tarihte yerini aldı. Plaja giden yolun limana kadar o güzelim taş parkelerle döşenmesi işi ise ancak 1964 yılının baharında gerçekleşti.  İşte bu konu ile ilgili babamın her zaman güler yüzlü tarzını yansıttığı bazı şiirleri;

    Patronlar şapırtıyla kalkınmaya üşüştü,
    Kalkınan Türkiye’den bize de liman düştü.
    Varlıklar kalkındılar bu plansız seferden,
    Liman da kalkındı da Plaj oldu kederden.

    Hüseyin Karahan-1961

    Eşin dostun kara bulut gibi tozda gözü,
    Beklemesin gözler, beklemesin arazözü.
    Bir şey değil de plaja gitmesi,
    Dönüşte tozdan kesilmese nefesi.

    Bir ulu el tutsa elimizden,
    Ve dostlarla kolkola,
    Hayırseverler,
    Bizimle beraber,
    Müjdeden çınlasa kulaklarımız çın çın,
    Döşesek kayaları, kayalar gibi yalçın,
    Halılar döşesek o yola,

    Ve dostlarla kolkola,
    Koştursak bulvardan limana,
    Torunlar selam verse tozlu yolu yapana.

    Hüseyin Karahan-21.07.1962

    Liman yolu parkeleri, kara kara ak ak,
    Kalkınma hızına uydurmak için ayak,
    Hep beraber üşüştük, eşle, dostla ve aşkla,
    Elli santim kaldırdık kalpten krikolarla.

    Hüseyin Karahan-1964

    Dağ ardında dağ, gene dağ gene dağ var,
    Bu dağlarda çileli insanlar yaşar.
    Her dağın eteğinde bir de cennet var,

    İnsanıyla ürünü yol diye ağlar.

    Bu dağları yayan aşar insanlar yayan,
    Bu dağlardan yol açtık, yola açtı agan,
    Bu açıştan değil insan dağlar bile neşeli,
    Selam sana Abanalı, Selam sana Evrenyeli.

    Hüseyin Karahan-25.07.1964

    İkinci sıkıntı ise Ankara-İstanbul treni gibi adı değiştirilerek her gelenin yapar gibi göründüğü ama bir türlü de hakkıyla yapamadığı herhangi bir uzun vadeli planlama değil kısa süreli siyasi ve/veya maddi rant kapısına dönüştürülen bir sorun. Altyapı. Özellikle de içme suyu ve kanalizasyon konuları. Bakın babam ne demiş 63 yıl önce Terkos suyu ile ilgili:

    İçme suyu tesisi ihalesi beş yüz binlik bedelle,
    Tam on yılda zor bitti, iki milyon papelle,
    Cefakardır, vefakardır, fedakardır belediye,
    Elli bini feda etti bi denecük aboneye,

    Su geliyor mu diye sorulmasın sorular,
    Şimdilik hava taşır terkosdaki borular.

    Hüseyin Karahan-1963

    BİR FOTO, İKİ OLAY

    Bu hikâyeyi söz misafirlikperverlikten açıldığında mangalda kül bırakmayanların kulağına küpe olur diye anlatmak istedim.

    İlki geçen sene 25 Ağustos 2020’de gerçekleşti. İkincisi ise 23 Ağustos’ta ama 45 yıl önce. 2020’den başlayalım. Gabak Gavur Gonağında açtığım Fotoğraf sergisi kutlama programının içine alınmıştı. Oldukça kalabalık bir gurup önde Kaymakam, Belediye Başkanı ve eşleri olmak üzere Oğuz Atay Sokağından doğru gelip açılışı yaptılar. Sergi gezilirken bir yandan Kaymakama fotoğraflarla ilgili bilgi verirken bir yandan da arka sıralarda içeri giren ve etrafına bakınan iki Denizci Subayını takip ediyorum. Kaymakam bitirip konaktan ayrılınca hemen yanlarına gittim. Denizcilikle ilgili belgelerin bulunduğu masaya götürüp bilgi verdim. O sırada İnebolu’yu ziyarete gelen Askeri Geminin subayları olduğunu öğrendim. Yanlarına mihmandar dahi verilmemesi beni hem şaşırtmış hem de üzmüştü.

    45 yıl önceki olaya geçelim. 23 Ağustos 1975 bahçedeyim. O dönemde Kaymakamlığı vekaleten Babam yürütüyor. Kaymakamlıktan biri elinde bir bıçakla geldi ve kuyunun hemen yanında duran senede bir kere bazen iki senede bir açan gözümüz gibi baktığımız Avize çiçeğini kesmeye başladı. Şaşkın şaşkın bakmamıza da baban istedi diye cevap verdi. Akşam babamdan öğrendik ki o çiçeği hazırlatmış ve bir motora atlayıp uzakta demirlemiş olan Kıbrıs Barış harekâtında da görev yapan muhriplerimiz Adatepe ve Gayret adlı askeri gemilere hoşgeldine giderken yanında götürmüş. Annem ama seni deniz tutar dediğinde “Gitmem şarttı. Ben kayıkçıları ile övünen bir ilçenin mülki amiriyim” demişti.

    Yukarıda görülen 23.08.1975 tarihli Fotoğrafta Ön sırada  Belediye Başkanı Ziya  Tunoğlu, Komodor Tuğ. Amiral Işık Biren,  Babam Hüseyin Karahan, Başsavcı Cevdet Varol aradan da Lise Müdürü Nazmi Çaycı görülüyor. Öğretmenler Lokaline gidiyorlar. Aşağıda ise o güne ait İnebolu gazetesi. Yorumu bu seferde siz yapın.

    MOLOZDAKİ BALIKÇI KAHVESİ

    Bazen durup dururken bazı tatlar gelir aklına. Hani öylesini hiç yemedim dediklerinden. Birecik’te Fırat nehrinin kenarında Mirkelam tesislerinde mırra satan küçük bir çocuğun gözlerinin acılığında haşhaş kebabı, beraberinde bir çok anının aromasını içinde taşıyan Ali Küllu’nün bir külah kaymaklı dondurması, Roma’da İspanyol merdivenlerinin hemen başında gözünde canlanan tarihle hamuru karılmış portakallı kek, Monstar köprüsünün hemen dibinde köprüden atlayacak olan gence bakarken doğranmış soğan, acı sos, ayvar, köy peyniri ve kırmızı biberle servis edilen cevapcici, Venezuella Porta la Cruz’un Karayip denizinin kenarındaki bir köyünde birana eşlik eden ve bir balıkçının yaptığı adını bile bilmediğin bir balığın ızgarası vs. vs. Öylesini hiç yemedim demenin sebebi ona yüklediklerindir, onla özlediklerindir, onun sana zaman yolculuğu yaptırmasıdır biraz da.

    Bugün aklıma İnebolu’da Molozun köşesindeki Balıkçı kahvesinde içtiğim karanfil çayının tadı düştü. 8-10 yaşlarında plajdan dönerken uğrar içerdik kuzenlerimle. Salaşı güzel bir mekandı diye hatırlıyorum, içinde domino oynayan balıkçılar, ha bir de balıkları patlayıcı ile avlarken elinde patlayan birinin eli sakat kalmıs, diğerinin gözü kör olmuş iki kardeşi hayal meyal. Karanfilin tadı ağzıma geliyor ama kahvenin nasıl olduğunu gözümün önüne getiremiyorum bir türlü. Arşivimi karıştırdım. Bulamadım maalesef. Bir tek arkasına soru işareti koyduğum bu fotoğrafı buldum. Benziyor o kahveye konum olarak ama emin olamadım. Bir de açık olan taraf yamaca yani fener tarafına bakardı sanki. Belki kahvede oturanlar ipucu olur. Bir bilen çıkar diye paylaşıyorum fotoğrafı.

    Ah be ne güzel karanfildi o. Çocukluğum tadında… 

    İNEBOLU’NUN RENKLİ SİMALARI

    BİR DİN ADAMI- NAYLON HAFIZ

    2016 yılında kaybettiğimiz komşumuz Hüseyin Çınar bilinen adıyla Naylon Hafız İnebolu’da herkesin tanıdığı ve saygı duyduğu bir din adamıydı. Bunun en temel sebepleri; dini tüm öğretileri ve felsefesi ile kavramış olması, toplumdaki herkesi kucaklaması, her hareketiyle topluma örnek olmaya çalışması ve elbette Atatürk ve Cumhuriyete duyduğu o büyük saygıydı. Çok şık giyinirdi, bisikletle gezerdi, muhteşem ve makamında ezan okurdu, özelikle saba makamında okuduğu yani sabah ezanları insanın içine işlerdi.

    Ezanı sırf Arapça değil Türkçe de iyi okurdu. Herkesle sohbet eder her yere girip çıkardı. Onu kahvede veya meyhanede sohbet ederken görebilirdiniz. Elbette içki içmezdi, en azından içtiğini kimse görmedi ama içki içilen sofralara oturup sohbet etmekten de çekinmezdi. Buna şaka yollu takılanlara veya sitem edenlere ise benim işim asıl buraya gelenlerle sohbet edip camiye çağırmak derdi.

    Emekli olduktan sonra hem rahatsız olan eşine yıllarca baktı, hem de Kızılay Derneğine başkanlık etti. Her İnebolu’ya gittiğimde şimdiki Kent müzesinin altındaki Kızılay ofisine uğrardım. Beni görür görmez seremoni başlardı. Ayağa kalkıp elimi sıkar, kahveyi söylüyorum derdi. Kahve içerken sohbet eder bitene yakın masasının çekmecesinden makbuzu çıkartıp üstüne koyardı. Ben son yudumu alıp şu kadar yaz hocam derdim. Yazar verirdi. Ben parayı verince Allah kabul etsin der çekmeceye koyardı. Hayatımda hiçbir zaman paranın doğru yere gideceğinden bu kadar emin olmadım. Evet 8 Haziran 2016 da vefat etti Naylon Hafız. İki yıl öncesinde 9 haziranda İnebolu’nun kahramanlık gününde mezar taşını diktirmişti. Ölüm tarihini de yazdırmıştı. “01/04/2019” Niye diyenlere 2019 Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. Yılı olduğu için, 1 Nisan da benim şakam olsun diye cevap vermişti.

    Son olarak kendisinden dinlediğim Naylon Hafız olma hikayesini anlatayım. 1953 yılında İnebolu’ya Tevfikiya (Yeni) Camisine müezzin olarak atanmış. İlk maaşını alınca 3-4 günlüğüne İstanbul’a gitmiş. Hem birkaç cami gezecek hem de dini bilgi ve görgüsünü artıracak. Pazar günü sabah namazını kılıp Aksaray’da dolaşırken bir kilise görmüş. Merak edip içeri girmiş. Ayin var. Ayini yapan papazların tertemiz pırıl pırıl kıyafetler içinde olması dikkatini çekmiş. Sonra sabah gittiği camideki imamın kıyafetini düşünmüş yok demiş biz din adamları madem en yeni en temiz din olduğumuzu söylüyoruz ona göre giyinmeliyiz. Hemen gitmiş ve maaşının yarısı ile o zamanlar moda olan beyaz bir naylon gömlek satın almış. İnebolu’ya döndüğünde o gömleği her gün yıkayıp ütüleyip giymiş uzun süre. Cemaatte ona Naylon Hafız demeye başlamış.

    Naylon Hafızın kısa bir videosunu da buraya koyalım özleyenler için

    KUYRUKLU İBRAAM

    ugün bir dostun gönderdiği iki fotoğrafta yüzü hafızamda kaybolmaya başlamış birini görüp anılara daldım. Lakabı “Kuyruklu” idi. Adını hiçbir zaman bilmedim. Top oynadığımız aralıkta dipteki ikinci kapıdan çıkar yavaş yavaş aralığı katederdi. Bu arada top onun önüne gelirse vurmaya çalışır ama genelde ıskalardı. Gömleğinin alt düğmesini hiç iliklemez oradan atleti görülürdü. Yüzünde hiç sert ve somurtkan bir ifade olmazdı. Alt dudağı aşağıya sarkık kendine has belli belirsiz bir gülümseme olurdu. Mugallit bir adam olduğunu düşünürdüm hep.

    Tellaldı. İnebolu’nun konuya göre belirlediği çeşitli yerlerinde kendine has üslubu ile haberi ya da ilanı yayardı. Onun şovu şimdilerde olan belediyeye ait çeşitli direklere takılan hoperlörlerinen çıkan monoton ilanlardan çok daha eğlenceli idi. Genelde 2 ya da 3 kelimede bir son harfi uzatıp bir süre dururdu. Hatırladığım iki repliği:

    “Limanaaa… hamsi geldiiii…şapır sapır atlayaaa…”

    “Bugünnnnn…..saat ikideee…dop darlasındaaaa…. maç vaaaa….”

    Son olarak Hasan Kırksekizoğlu’nun anlatımı.

    Yer; Yeni cami önü, ağır adımlarla dörtyol un tam ortasında yerini alıyor. Elinde bir karton üstünde üç beş hamsi. Günlerden pazarı gün. Bir iki boğaz temizleme. Sonra; Boğün gelen taze hamsi, kilosu iki liraaaa, yalap yalap ediyaa yerişen alıyaaa deydaaa. (Üç kere tekrar) Etrafında halka oluşturmuş dinleyen kişiler, ve içlerinden birini gözüne kestiriyor ve son vuruş. Anadınn mı? Düdüğümm…

    Ne diyelim, Işıklarda çığırsın…..

    EMİN ABİ

    İnebolu yolu üzerinde Küre dağlarının güzellikleri arasında virajlı yoldan inmeye başlarsınız Küre İkiçayına. Eskiden en aşağı noktada 1899 yılında yapılmış olan ve İstiklal savaşında taşınan cephanelerin en önemli mirengi noktasında bulunan iki gözlü bir köprü karşılardı sizi. Önce üzerindeki tuğralı taş yok oldu, daha sonra köprü bakımsızlıktan harap oldu, yeni bir köprü yapıldı hemen yanına. Değişen iklim şartlarının artırdığı sellerle eskisi yıkıldı sonunda. Yerine 100 yıldan fazla hizmet veren köprünün aslına uygun olarak yenisi yapılsa da, o da ancak 4 sene dayanabildi her sene tekrarlayan sellerin şiddetine. Her neyse devam edelim yola. Köprüden sonra yükselmeye başlarsınız tekrar. Bir köy tabelası gözünüze çarpar. ERSİZLERDERE. Eski adı Dereköy olan bu köye I. Dünya ve kurtuluş savaşlarına giden kimse geri gelmediği için bu ad verilmiş.

    100 metre sonra sağda bir başka tabela “Emin Abinin Yeri”. Yolu bilen herkes tanır Emin Abi’yi ve şöyle bir ikilem yaşar içinde. Yalnızca 20 km kalan İnebolu’ya bir an önce varmak veya Ersizlerdere Kanyonunun inanılmaz manzarasına karşı meşhur Ecevit çorbasından içmek. İkinci galip gelir çoğunlukla ve kırarsınız direksiyonu Emin Abiye. O hep gülen yüzü ile hoş geldiniz diye karşılar sizi İstiklal yolundaki en önemli konaklama mekanı olan Ecevit handaki Ecevit çorbasının mucidi Kel İsmail’in misafirperverliği ile. Çorbanızı içersiniz Emin Abinin muhabbeti eşliğinde. Yanınızda yabancı biri varsa mutlaka anlatır Ersizlerdere’nin hikayesini. Tekrar yola çıkmak için arabanıza yöneldiğinizde Emin abi kolonya ikram eder hatta ikramda sayılmaz resmen boca eder bir şişe kolonyayı üzerinize, İnebolu’ya gidene kadar kokusu bayar sizi ama olsun mevsim baharsa sarı mor dağ güllerinin kokusunu bastıramaz yolun kalan kısmında. İşte o Emin Abi’yi kaybetmişiz bir kaç gün önce. Anıları ile huzur içinde uyusun, dinlensin Ersizlerdere’nin renkli yüzü.

    Ruhu şad olsun. 

  • BİR DİN ADAMI- NAYLON HAFIZ

    2016 yılında kaybettiğimiz komşumuz Hüseyin Çınar bilinen adıyla Naylon Hafız İnebolu’da herkesin tanıdığı ve saygı duyduğu bir din adamıydı. Bunun en temel sebepleri; dini tüm öğretileri ve felsefesi ile kavramış olması, toplumdaki herkesi kucaklaması, her hareketiyle topluma örnek olmaya çalışması ve elbette Atatürk ve Cumhuriyete duyduğu o büyük saygıydı. Çok şık giyinirdi, bisikletle gezerdi, muhteşem ve makamında ezan okurdu, özelikle saba makamında okuduğu yani sabah ezanları insanın içine işlerdi.

    Ezanı sırf Arapça değil Türkçe de iyi okurdu. Herkesle sohbet eder her yere girip çıkardı. Onu kahvede veya meyhanede sohbet ederken görebilirdiniz. Elbette içki içmezdi, en azından içtiğini kimse görmedi ama içki içilen sofralara oturup sohbet etmekten de çekinmezdi. Buna şaka yollu takılanlara veya sitem edenlere ise benim işim asıl buraya gelenlerle sohbet edip camiye çağırmak derdi.

    Emekli olduktan sonra hem rahatsız olan eşine yıllarca baktı, hem de Kızılay Derneğine başkanlık etti. Her İnebolu’ya gittiğimde şimdiki Kent müzesinin altındaki Kızılay ofisine uğrardım. Beni görür görmez seremoni başlardı. Ayağa kalkıp elimi sıkar, kahveyi söylüyorum derdi. Kahve içerken sohbet eder bitene yakın masasının çekmecesinden makbuzu çıkartıp üstüne koyardı. Ben son yudumu alıp şu kadar yaz hocam derdim. Yazar verirdi. Ben parayı verince Allah kabul etsin der çekmeceye koyardı. Hayatımda hiçbir zaman paranın doğru yere gideceğinden bu kadar emin olmadım. Evet 8 Haziran 2016 da vefat etti Naylon Hafız. İki yıl öncesinde 9 haziranda İnebolu’nun kahramanlık gününde mezar taşını diktirmişti. Ölüm tarihini de yazdırmıştı. “01/04/2019” Niye diyenlere 2019 Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. Yılı olduğu için, 1 Nisan da benim şakam olsun diye cevap vermişti.

    Son olarak kendisinden dinlediğim Naylon Hafız olma hikayesini anlatayım. 1953 yılında İnebolu’ya Tevfikiya (Yeni) Camisine müezzin olarak atanmış. İlk maaşını alınca 3-4 günlüğüne İstanbul’a gitmiş. Hem birkaç cami gezecek hem de dini bilgi ve görgüsünü artıracak. Pazar günü sabah namazını kılıp Aksaray’da dolaşırken bir kilise görmüş. Merak edip içeri girmiş. Ayin var. Ayini yapan papazların tertemiz pırıl pırıl kıyafetler içinde olması dikkatini çekmiş. Sonra sabah gittiği camideki imamın kıyafetini düşünmüş yok demiş biz din adamları madem en yeni en temiz din olduğumuzu söylüyoruz ona göre giyinmeliyiz. Hemen gitmiş ve maaşının yarısı ile o zamanlar moda olan beyaz bir naylon gömlek satın almış. İnebolu’ya döndüğünde o gömleği her gün yıkayıp ütüleyip giymiş uzun süre. Cemaatte ona Naylon Hafız demeye başlamış.

    Naylon Hafızın kısa bir videosunu da buraya koyalım özleyenler için

    KUYRUKLU İBRAAM

    ugün bir dostun gönderdiği iki fotoğrafta yüzü hafızamda kaybolmaya başlamış birini görüp anılara daldım. Lakabı “Kuyruklu” idi. Adını hiçbir zaman bilmedim. Top oynadığımız aralıkta dipteki ikinci kapıdan çıkar yavaş yavaş aralığı katederdi. Bu arada top onun önüne gelirse vurmaya çalışır ama genelde ıskalardı. Gömleğinin alt düğmesini hiç iliklemez oradan atleti görülürdü. Yüzünde hiç sert ve somurtkan bir ifade olmazdı. Alt dudağı aşağıya sarkık kendine has belli belirsiz bir gülümseme olurdu. Mugallit bir adam olduğunu düşünürdüm hep.

    Tellaldı. İnebolu’nun konuya göre belirlediği çeşitli yerlerinde kendine has üslubu ile haberi ya da ilanı yayardı. Onun şovu şimdilerde olan belediyeye ait çeşitli direklere takılan hoperlörlerinen çıkan monoton ilanlardan çok daha eğlenceli idi. Genelde 2 ya da 3 kelimede bir son harfi uzatıp bir süre dururdu. Hatırladığım iki repliği:

    “Limanaaa… hamsi geldiiii…şapır sapır atlayaaa…”

    “Bugünnnnn…..saat ikideee…dop darlasındaaaa…. maç vaaaa….”

    Son olarak Hasan Kırksekizoğlu’nun anlatımı.

    Yer; Yeni cami önü, ağır adımlarla dörtyol un tam ortasında yerini alıyor. Elinde bir karton üstünde üç beş hamsi. Günlerden pazarı gün. Bir iki boğaz temizleme. Sonra; Boğün gelen taze hamsi, kilosu iki liraaaa, yalap yalap ediyaa yerişen alıyaaa deydaaa. (Üç kere tekrar) Etrafında halka oluşturmuş dinleyen kişiler, ve içlerinden birini gözüne kestiriyor ve son vuruş. Anadınn mı? Düdüğümm…

    Ne diyelim, Işıklarda çığırsın…..

    EMİN ABİ

    İnebolu yolu üzerinde Küre dağlarının güzellikleri arasında virajlı yoldan inmeye başlarsınız Küre İkiçayına. Eskiden en aşağı noktada 1899 yılında yapılmış olan ve İstiklal savaşında taşınan cephanelerin en önemli mirengi noktasında bulunan iki gözlü bir köprü karşılardı sizi. Önce üzerindeki tuğralı taş yok oldu, daha sonra köprü bakımsızlıktan harap oldu, yeni bir köprü yapıldı hemen yanına. Değişen iklim şartlarının artırdığı sellerle eskisi yıkıldı sonunda. Yerine 100 yıldan fazla hizmet veren köprünün aslına uygun olarak yenisi yapılsa da, o da ancak 4 sene dayanabildi her sene tekrarlayan sellerin şiddetine. Her neyse devam edelim yola. Köprüden sonra yükselmeye başlarsınız tekrar. Bir köy tabelası gözünüze çarpar. ERSİZLERDERE. Eski adı Dereköy olan bu köye I. Dünya ve kurtuluş savaşlarına giden kimse geri gelmediği için bu ad verilmiş.

    100 metre sonra sağda bir başka tabela “Emin Abinin Yeri”. Yolu bilen herkes tanır Emin Abi’yi ve şöyle bir ikilem yaşar içinde. Yalnızca 20 km kalan İnebolu’ya bir an önce varmak veya Ersizlerdere Kanyonunun inanılmaz manzarasına karşı meşhur Ecevit çorbasından içmek. İkinci galip gelir çoğunlukla ve kırarsınız direksiyonu Emin Abiye. O hep gülen yüzü ile hoş geldiniz diye karşılar sizi İstiklal yolundaki en önemli konaklama mekanı olan Ecevit handaki Ecevit çorbasının mucidi Kel İsmail’in misafirperverliği ile. Çorbanızı içersiniz Emin Abinin muhabbeti eşliğinde. Yanınızda yabancı biri varsa mutlaka anlatır Ersizlerdere’nin hikayesini. Tekrar yola çıkmak için arabanıza yöneldiğinizde Emin abi kolonya ikram eder hatta ikramda sayılmaz resmen boca eder bir şişe kolonyayı üzerinize, İnebolu’ya gidene kadar kokusu bayar sizi ama olsun mevsim baharsa sarı mor dağ güllerinin kokusunu bastıramaz yolun kalan kısmında. İşte o Emin Abi’yi kaybetmişiz bir kaç gün önce. Anıları ile huzur içinde uyusun, dinlensin Ersizlerdere’nin renkli yüzü.

    Ruhu şad olsun. 

  • Bazen durup dururken bazı tatlar gelir aklına. Hani öylesini hiç yemedim dediklerinden. Birecik’te Fırat nehrinin kenarında Mirkelam tesislerinde mırra satan küçük bir çocuğun gözlerinin acılığında haşhaş kebabı, beraberinde bir çok anının aromasını içinde taşıyan Ali Küllu’nün bir külah kaymaklı dondurması, Roma’da İspanyol merdivenlerinin hemen başında gözünde canlanan tarihle hamuru karılmış portakallı kek, Monstar köprüsünün hemen dibinde köprüden atlayacak olan gence bakarken doğranmış soğan, acı sos, ayvar, köy peyniri ve kırmızı biberle servis edilen cevapcici, Venezuella Porta la Cruz’un Karayip denizinin kenarındaki bir köyünde birana eşlik eden ve bir balıkçının yaptığı adını bile bilmediğin bir balığın ızgarası vs. vs. Öylesini hiç yemedim demenin sebebi ona yüklediklerindir, onla özlediklerindir, onun sana zaman yolculuğu yaptırmasıdır biraz da.

    Bugün aklıma İnebolu’da Molozun köşesindeki Balıkçı kahvesinde içtiğim karanfil çayının tadı düştü. 8-10 yaşlarında plajdan dönerken uğrar içerdik kuzenlerimle. Salaşı güzel bir mekandı diye hatırlıyorum, içinde domino oynayan balıkçılar, ha bir de balıkları patlayıcı ile avlarken elinde patlayan birinin eli sakat kalmıs, diğerinin gözü kör olmuş iki kardeşi hayal meyal. Karanfilin tadı ağzıma geliyor ama kahvenin nasıl olduğunu gözümün önüne getiremiyorum bir türlü. Arşivimi karıştırdım. Bulamadım maalesef. Bir tek arkasına soru işareti koyduğum bu fotoğrafı buldum. Benziyor o kahveye konum olarak ama emin olamadım. Bir de açık olan taraf yamaca yani fener tarafına bakardı sanki. Belki kahvede oturanlar ipucu olur. Bir bilen çıkar diye paylaşıyorum fotoğrafı.

    Ah be ne güzel karanfildi o. Çocukluğum tadında… 

  • İSTİKLAL YOLU DESTANI-1921

    NAZIM KAPTAN- 04.01.1921  

    Sis iyice dağılmış karayelden esince
    Hava yeni kararmış İskelle’yi aşınca.
    Altmışlık Nazım Kaptan çakmak çakmak gözleri,
    Dümeni sıkı tutmuş nasırlaşmış elleri.
    Ankara isteyince gönüllü nefer olmuş,
    Motoru Mebruke’yle Trabzon’dan demir almış.
    Son gözünü kırpalı tam elli saat olmuş,
    İnebolu feneriyle rahat bir nefes almış.

    Ara sıra gururla emanete bakıyor,
    Kırışıyor yüzündeki altmış yıllık çizgiler,
    anlamak zor, aklından ne geçiyor.
    Tekrarlıyor yüksek sesle
    Sekiz yüz elli sekiz tüfek Bin yüz sekiz kasatura
    Yedi yüz yirmi yedi sandık cephane.
    Sonra iki elini açıp kaldırıyor havaya,
    Birisi rahmet doksan üç harbinde şehit olan babaya,
    Diğeri dua İnönü’de mevzi tutan oğlu Ziya’ya.

    Ağustosu bin dokuz yüz yirmi yılının,
    İrkâp ve ihraç kumandanlığı kurulmuş,
    Başında Halil oğlu Yüzbaşı Mehmet Ali,
    İlk emri Mustafa’ya süresiz nöbet olmuş,
    O günden beri, her gece gözetliyor denizi,
    İnebolu Gençler Mahfilinden iki kişi,
    Destekliyor nöbetinde Mustafa Reisi.

    Görmüşler gelen motoru çeşmeden,
    Göçükteki patikadan inmişler,
    Atlamışlar sandala vakit geçmeden,
    Mebruke’ye doğru kürek çekmişler.
    Fenerin açığında iki reis karşılaşıyor,
    Konuşmadan minnet dolu selamlaşıyor.
    Sonra nöbetçi sandal öne geçiyor,
    İki genç kıyasıya kürek çekiyor,
    Öyle bir çekiyorlar nefes dahi almadan,
    Doksan ton çeken motor zor takipte arkadan.

    Nazım kaptan gülerek,
    bağırıyor gençlere denizlerin ustası,
    Ben sizinle yarışamam,
    siz ki İnebolu Mavnacılar Loncası.
    Nazım Kaptan atıyor aldığı işaretle demiri,
    Ve parolayla sallıyor yar başına elindeki feneri.  

    İNEBOLU MAVNACILAR LONCASI-09.01.1921

    İşaretle sahilde bir hareket başlıyor,
    Sanki kumdan çıkıyor onlarca levent,
    Onlar ki yıllardır dalgalarla yaşıyor,
    Onları coşturuyor denizden gelen davet.

    Dalgalar koro olmuş, sanki tempo tutuyor,
    Yaa moo heyyamo, molla heyyamoo.
    Denk kayıkları suya kanatlanmış uçuyor,
    Yaa moo heyyamo, molla heyyamoo.

    Başlarında İlyas Kaptan kayıkçılar kahyası,
    Burada yetişiyor denizcinin alası,
    Boralarda durmazlar ya da dalga azarsa,
    Hele saaya yessa, heyamola, yessa yessa.

    Onlar ki Yelkenlerle Kırım’a ulaşanlar,
    Onlar ki kürek çekip fırtınayla boğuşanlar,
    Onlar ki ufka bakıp yağmurları sezenler,
    Onlar ki bu denizi kulaç kulaç gezenler.

    İlyas, Nazım Kaptanı kucaklıyor çıkınca Mebruke’ye,
    Sonra buyur ediyor Sahile dinlenmeye
    Nazım Kaptan haram diyor dinlenmek bize,
    Yurdu saran yedi düvel gelmeden dize.

    İlyas Kaptan öylesine hakim ki her tekneye,
    Motorun direğinde yükselmiş hisar gibi,
    Öyle bir bakıyor ki boşalan cephaneye
    Mermi denize düşse peşinden atlar gibi.

    Sıra ile geliyorlar motora denizlerin kurtları,
    Raşit Kaptan, Cemal Kaptan, Mehmet Kaptan, Kaptanlar,
    Tatar Hasan, Hacı Hasan, Soğan Hasan, Hasanlar
    İnebolu Loncasından kürekçiler, yelkenciler, miçolar.
    Her kayığın kaptanı bağırıyor hararetle,
    Yük hızlıca boşalıyor büyük bir maharetle,
    Gün doğmadan bekleyen üç motor da bitmeli,
    Gelen tüm cephaneler Ankara’ya gitmeli.

    O telaşla farkında değiller,
    dolunayın değişen yansımasının.
    Adeta kopyası olmuş denizde,
    beyaz kurdeleli İstiklal Madalyasının.  

    1. İNÖNÜ SAVAŞI-06.01.1921

    Yunanlılar Ethem’in isyanına güvenip,
    Eskişehir istikamet yürüyor,
    İnönü’de hükümetin ordusu,
    savunmada ilk sınavı veriyor.

    Bilecik’te, Bozüyük’te, İnegöl’de Kınık’ta,
    Yaşlısıyla, kadınıyla, çoluğu çocuğuyla,
    Eline aldığı taşıyla, baltası kazmasıyla,
    Kasabayı köyleri topyekûn savunuyor,
    Halk Mezit boğazında geçit vermemek için
    Çocuğu yaşlısıyla etten duvar oluyor.
    Genç ordu, Albay İsmet komutasında
    Beş gün boyunca
    Önce durduruyor düşmanı,
    Ardından kovalıyor Bursa’ya.

    Bu ilk zafer müjdeliyor parlayan bir istikbal.
    Bu ilk zafer müjdeliyor yaklaşan bir İstiklal.
    İstiklal yolunda insanlara bir moral,
    Ankara’ya güven tam, Yaşa Mustafa Kemal.  

    2.İNÖNÜ SAVAŞI- 23.03.1921  

    İlk İnönü savaşında umduğunu bulamayan,
    Ağır zayiatla geri çekilen düşman,
    Daha üç ay geçmeden saldırdı iki koldan,
    biri İnönü diğeri de Afyondan.
    Yirmi üç mart sabahı, tan yeri yenice ağarmış.
    Yenişehir mevzilerde iki genç,
    nöbeti biraz önce devralmış.
    Biri Trabzonlu Ziya, Nazımın oğlu
    Öbürü Hüsnü oğlu Ramazan, İnebolulu.

    Ramazan bir parıltı görüyor, tam siperin önünde,
    Ziya’yı iterken aşağıya, ateş çakıyor gözünde,
    Sesi dahi çıkmadan cansız yere düşüyor,
    O düşünce adeta Anadolu üşüyor.

    Saldırının başında düşman girip Afyon’a
    İlerliyor Çay-Bolvadin hattına.
    Fevzi Paşa da geliyor Ankara’dan takviyeye,
    Beraberinde Meclis muhafız taburuyla cepheye,
    Mirliva İsmet Paşa Eskişehir Karargahında,
    Subayları ile haritalar üstünde çalışıyor,
    Savunma düzenini yine İnönü’de kuruyor.
    Üç günlük direnmeyle kırıyorlar Yunanlının kolunu,
    Sonra saldırıyor süvariler kırmak için belini.

    Düşman yine bırakıp silahını kaçıyor,
    Bu zaferde Milli ordu yalnız düşmanı değil,
    Milletin makus talihini yeniyor.
    O gün bilinmese de soyadı olacağı,
    Yeni devletin ikinci reisi cumhurunun.
    İnönü adı sanki kamçı oluyor,
    Milletin topyekûn istiklale yolculuğunun.  

    İNEBOLU KAHRAMANLIK GÜNÜ-09.06.1921  

    İnönü’de önü kesilen düşman iyice gözü kararttı,
    Atina’nın kararı son hücumla Ankara’yı almaktı.
    Tüm Anadolu gücünü birleştirmiş vatanı savunuyor,
    İstiklal yolu artık mermi olup top olup Ankara’ya akıyor.
    Mayısta olduğu gibi haziranın başında da geliyor.
    Motorlar, martikolar, vapurlar,
    Nevrosiski’den Tuapsi’den tonlarca yükleniyor
    Tüfekler, cephaneler ve toplar.

    İnebolu halkı atmış üzerinden rehaveti,
    Cephaneyi sırtlıyor yettiği kadar kuvveti,
    Kayıkçıların ritmine uymuş yedisi yetmişiyle,
    İkiçaya taşıyor bitmez enerjisiyle.

    Ramazan bayramının birinci günü,
    Can ile Yenidünya vapuru,
    Boşaltıyor hem ticari hem askeri yükünü.
    Denizden sırf silah değil insanlar da geliyor,
    Trabzon’dan yüzlerce genç, İstanbul’dan subaylar
    Kasaba gece gündüz kovan gibi kaynıyor,
    Pazarda yolluk alanlar.
    Çarşıda araç bakanlar
    Yaklaşık dört yüz subay, çeşitli rütbelerde,
    Telaşları hemen gidip savaşmak cephelerde.

    Akşamına bayramın,
    İstanbul’dan bir martiko geliyor,
    iki yüz ton cephane
    Sabaha kalmadan boşaltılıyor,

    Dokuz haziran perşembenin sabahı,
    Kahyanın Mehmet reis,
    Bindiriyor kıyıya pamuk yüklü kayığı,
    O sırada görüyor kuzeyden gelen,
    Biri büyük, biri küçük iki gemiyi.
    Yarbaşı kalabalık, gözler iki savaş gemisine dönüyor,
    Biri dev kulesi olan Kılkış zırhlısı,
    Küçüğü Panter canavarın yavrusu.
    İkisi de yol kesip duruyor,
    Panterden dört çifte bir filika iniyor.
    Baş tarafta beyaz kıç tarafta yunan bayrağı,
    Geliyorlar moloza,
    ellerinde ültimatom tebliği.

    Binbaşı Hasan Fehmi liman reisi Neyir beyle
    Karşılamaya gidiyor büyük bir sühunetle.
    Yunan yüzbaşı elindeki mektubu uzatıyor,
    Filikadan çıkıp kibirli bir hışımla
    Ultimatom metnini yüksek sesle okuyor,
    Yüzlerine bakmadan küstahça bir tavırla.
    “İnebolu’da çok fazla cephane ve subay var,
    Bu mondros mütarekesini inkar,
    Kayıkları tahrip edin, cephaneleri teslim,
    Oniki rehin verin, şehri aramak için izin.
    Söylediklerimizi yapın iki saate kadar
    Emir kesin, bu size yaptığımız son ihtar.”

    Hasan Fehmi dikiliyor önünde Yunan heyetin
    Sesi gür ve kendinden emin.
    Hükümete ve ahaliye duyurur Ankara’ya bildiririz
    Lakin biz bu vatanın karışını dahi,
    her ahval ve şeraitte müdafaa ederiz.
    Yunanlı subay bağırıyor küstah bir tavırla
    O halde biz de Lahey hükmü uyarınca,
    Kayıkları, depoları yakarız,
    Tüm Şehri bombalayıp yıkarız.

    Ardından iki heyette sırtını dönüp,
    Geldiği yöne ilerliyor gerisine bakmadan
    Yarbaşına birikenler tedirgin,
    Haberi bekliyorlar nefes dahi almadan.

    Kaymakam Mıntıka komutanı Nidai Beye
    Gel diyor Ankara’yla görüşmeye Telgrafhaneye.
    Daha sonra Vali Reşit Paşa da katılıyor heyete,
    Acil karar müşterek alınıyor ilan için millete.
    Sokaklara dağılıp bağırıyor kayyim, bekçi ve tellallar,
    “ey ahali..! İkiçayda toplanın top atacak düşmanlar
    Arabalara binsin Gebeler, Hastalar ve sakatlar,
    Kadınlar evde ateş bırakmayıp, cocuklarla koşsunlar,
    Erkekler ve gençler giderken çarşıdan cephane de alsınlar”

    Haberi alan kadınlar tıkıştırıp bir şeyler küçük bir bohçaya,
    Çocuklarını alıp telaşla koşturuyor çarşıya,
    Bir yandan yüklerken sırtındaki semere bir kaç cephane
    Bir yandan da veriyor boyu kadar tüfeği çocuğunun eline.
    Gençler bir kaç sefer yaparken, yüklenip ciğerine,
    Bazen sırtta veriyor yaşlıların, anaların yüküne.
    Çocuklar taşır iken güç bela bir tüfeği,
    Almaya kalkışana bağırarak ağlıyor,
    Canından değerli görüp tonlarca cephaneyi
    Şelale olmuş sanki şehir İkiçay’a çağlıyor.  

    HAMAMCI KADI SALİH REİS – 13.06..1921  

    Yar başında,
    Otuz altı basamaklı merdivenin başında,
    Bir denizci duruyor tam yetmiş yaşında.

    Daha dört gün olmuş Yunanlı gözdağını vereli,
    Ne Salih Reis ne de diğerleri oralı.
    Sol elinde kızılcıktan asası,
    Sağ omzunda bir cephane kasası.
    Başı önde, gözler kapalı, içinde kahır,
    Başlıyor merdiveni çıkmaya ağır ağır,
    yıllardır şehit olan evlatların hırsıyla.
    Yüreğinde kor olmuş esaret acısıyla.
    Her adım atışında düşmana basar gibi,
    Her nefes alışında istiklale koşar gibi.

    Havali kumandanı Muhittin Paşa,
    “Dede bana ver diyor, yoruldun taşıyayım”
    merdivenin başından.
    Haykırıyor yaşlı kurt Başını kaldırmadan,
    “kör müsün, sahil cephane dolu sen de al aşağıdan”
    Bir an kesiliyor paşanın sesi
    Herkes tutmuş nefesi.
    Hamamcı Kadı Salih o sırada anlıyor,
    Mahcup olup Paşanın eline sarılıyor
    Paşa elini çekip inerken aşağıya
    “Ölmez bu millet” deyip coşkusundan ağlıyor.  

    ÇATALLI HÜSNÜ- 05.09.1921  

    İstiklal mahkemesi kurulmuş,
    İnebolu Hükümet binasında,
    O gün göreceği ilk davasında.

    Sanık Ramazan Oğlu Hüsnü
    Oldukça ihtiyar,
    Yaşadığı yer İnebolu’nun Çatal bucağı
    Suçu oğlunu evde saklamak,
    Şikayetçilere göre asker kaçağı.

    Soruyor mahkemenin Başkanı
    Saruhan Vekili Mustafa Necati,
    Yataklık ettin mi asker kaçağı oğluna,
    İhtiyar titreyen ellerini sokuyor koynuna,
    Çıkartıp uzatıyor alın bakın bunlar kafa kağıdı
    Üç oğlumdan biri Balkan biri Çanakkale şehidi.
    İki aslanını bu millete şehit vermiş bir baba,
    Üçüncüyü gizler mi ölüm kalım savaşında.

    Sonra yamalı mintanını aniden yırtıyor,
    Kalbur olmuş göğsünü herkese gösteriyor,
    Bağırıyor tam sekiz yıl millet için askerdim,
    Makedonya’da Bulgar çetelerle savaştım,
    Ben kurşun yarasına yara bile demem,
    Asıl şehitlerimin yarası bağrımı delen.

    Mustafa Necati Bey sıkılarak soruyor,
    Peki baba, oğlunu en son nerede, ne zaman gördün?
    Yaşlı adam yırtık mintanını toparlarken.
    Diyor ki onu Ankara’ya selametlerken
    Yani toprağa ilk kar düştüğünde
    Kastamonu Askerlik Şubesinin önünde.
    Sonra hiç haber almadın mı diye sorunca
    gün görmüş vekil İhtiyar duralıyor,
    Sanki bir şeyden korkuyor,
    Gözlerini yere çevirip bir süre bocalıyor,
    Sonra kuşkuyla dinleyicilere bakıp
    Tükenmiş bir ses ile başkana fısıldıyor:
    Kulağıma gelirdi askerden kaçan varmış,
    Yakalanırım diye evine de gelmezmiş,
    Kimi para için eve mektup yazarmış,
    Kimi dağa çıkıp eşkıyalık edermiş.
    Beş ay önce bana da bir mektup geldi,
    Mektubu muhtar eliyle verdi,
    Dedim ki oğlan askerden kaçtı, bana haber veriyor,
    Okumam yok, yazmam yok, bilmem ki ne istiyor.
    Muhtar söylemiş herkese bana gelen mektubu,
    Tam beş buçuk aydır Utancımdan kimselere okutamadım,
    Ele güne rezil oldum, yüzlere bakamadım,
    Dünyaya kahir ettim, dışarı çıkamadım.

    Sonra eğilip yün çorabın içinden mektubu çıkartıyor,
    Al oku diye vekile uzatıyor.
    “Neredeyim diyorsa yakalayıp getirin,
    Asarken darağacında ipi bana çektirin”
    Mustafa Necati bey mektubu okuyor,
    Yerinden fırlayıp kürsüsünden iniyor,
    Hıçkırıktan sesi boğulmuş,
    İhtiyarın öpmek için eline sarılıyor,
    Oğlun Şehit olmuş İkinci İnönü’de diyerek
    defalarca bağışlanmak diliyor.

    İhtiyar vurup Mahkeme Başkanının omzuna,
    Vatan sağ olsun sizler sağ olun diyor.
    Sonra başlıyor sessizce ağlamaya,
    Göğsü körük gibi inip kalkarak
    Kırışık yanaklardan süzülen yaşlar,
    Aksakalı içinde derinlere akarak.
    Dinleyiciler adeta donmuş,
    Hepsi yüzünü semaya dönmüş,
    Hüsnü kurtuluyor vatan hainliğinden,
    Ama yıkılıyor küçük oğlu Ramazanın şehitliğinden.  

    ŞERİFE BACI- 15.02.1921  

    Kastamonu Kışlasında sayılıyor gece gelen kağnılar,
    Mıntıka Komutanı Osman bakıyor bir eksik var,
    Emrediyor posta başı Dörkenili Cemile
    Gidip bir bakın etrafa Rıfat Çavuş ile.

    Çıkıyorlar hava ayaz, kar dizlerine varmış,
    İkisi de delik postallarına çaputlar sarmış.
    On beş dakika mesafede kışladan,
    Bir kağnı görüyorlar ilk tepenin ardından,
    Kağnıyı çeken çelimsiz öküzler çökmüş,
    Biri cephanenin üstünde yorganı örtmüş,
    Kağnının tekerleri bir balçığa saplanmış,
    Bir kadın top mermilerinin arasında kapanmış,
    Üstünde bir karış kar, belli ki donmuş,
    İki Mehmetçiğin de o an gözleri dolmuş.

    O sırada bir ağlama sesi geliyor,
    Cemil şehidin altındaki bebeciği görüyor,
    Hemen alıp oradan sıkıca kucaklıyor,
    Çıkartıp ceketini güzelce kundaklıyor.
    Rıfat ise genç kadının gülen yüzüne bakıp
    İşte diyor istiklale kavuşmanın iki ayrı misali,
    Bebek ağlıyor diri, anası gülüyor ölü.

    Tam bir hafta öncesi Seydiler’in muhtarı,
    Ahaliye gelsin diye haber salmış,
    Almış başını ellerinin arasına
    Kalan son tütününü sarmış, İçerken bastırıyor on bir yıllık yarasına.
    Anlatıyor muhtar köy odası dolunca
    “Sakarya’da düşmanı hırpaladık epeyce,
    Lakin daha süpürmedik vatandan,
    Cephaneyi getirip yığmışlar İki çayda depoya
    Yardım etmek gerekir vilayete taşımaya”

    Dinleyenler içinde Hasan kızı Şerife
    Kucağında sekiz aylık bebesi
    Yanında Cihan harbinde gazi olmuş kocası,
    On altısında gelin olmuş,
    İki ay sonra dul kalmış,
    Yaşlıları uygun görmüş,
    Topal Yusuf’a varmış,
    Yirmisine girerken Elif’ini doğurmuş.

    Ertesi gün tam yüz elli kağnıya,
    Yükleniyor Kars Kalesinde ele geçen mühimmat,
    Seydiler kafilesi hemen çıkıyor yola,
    En başta muhtar karısıyla kol kola,
    Ortalarda Şerife, Elif sırtındaki beşikte,
    En arkada silahlı iki kişi, eller tetikte.

    Küre dağlarında yokuşlar aşıyorlar,
    Geceleri ayazla savaşıyor,
    Beş gün beş gece sonra yola çıkıştan,
    Yüce Ilgaz’ı görüyorlar uzaktan,
    O sırada tipi bastırıyor, beter ayazdan,

    Şerife geri kalmış emzirirken Elif’i,
    Kar tutuyor yerleri kalmıyor teker izi,
    O sırada çöküyor kara öküz toprağa,
    Öylesine soğuk ki buz oluyor nefesi.
    Şerife’nin kulağına rüzgar ile geliyor
    kondüktör Rıza Beyin şiir okurken sesi
    “Kadınlar da erzak, fişek taşıdı,
    Yatakları toprak idi taş idi,
    Yedikleri, tuzsuz, yağsız aş idi,
    Beşikleri sırtında birer kahraman”

    Şerife özenle örtüyor yorganla emaneti
    Sonra yorgan oluyor örtmek için Elif’i
    Sakarya’nın tam on beş bin şehidi,
    Kar olup kapatıyor bacısının üstünü,
    Son nefeste görür gibi gülüyor,
    Yıllar sonra meydanlarda büstünü,
    Huzurla ebedi uykusuna dalıyor,
    Onların sayesinde bir millet uyanıyor.  

    DOLAŞ DESELER  

    Dolaş deseler anılarında,
    iskelesinde olmak isterim İnebolu’nun.
    Elimde oltam, yağmur güneş fark etmez,
    dibindeyim rengarenk takaların
    Ve her balık vuruşunda bir kez daha yaşamak isterim
    o çocukça heyecanlanışı,
    Anılarını dolaş deseler.  

    Dolaş deseler anılarında
    Aralığında olmak isterim Ebe Hanife Hanımın.
    Toz toprak içinde koşuşturmak isterim bir topun peşinden,
    Ve her gol atışımda bir kez daha yaşamak isterim
    o çocukça heyecanlanışı,
    Anılarını dolaş deseler.  

    Dolaş deseler anılarında,
    Boyranaltı’nda olmak isterim elbette.
    Derme çatma bir çadırın altında.
    Eşi benzeri olmayan o çakıl taşlarında.
    Ve denize her dalışımda bir kez daha yaşamak isterim
    o çocukça heyecanlanışı
    Anılarında dolaş deseler.  

    Dolaş deseler anılarında,
    çocuk olmak isterim
    ve İnebolu’da olmak isterim elbette.
    Ne kalbimdeki karşılıksız sevgiler,
    Ne beynimdeki cevapsız sorular,
    Mühendis filan değilim o zaman,
    Büyük şehir görmemişim,
    Aşk nedir bilmiyorum
    Ama ben yine de çocukluğumu,
    İnebolu’daki çocukluğumu isterim.    

    YEĞEN

    Hatırlarım koştuğunu Avara yamaçlarında,
    Beyaz kurdelesi var örgülü saçlarında,
    Ne de çabuk büyüdü bitti ortaokul, lise,
    Doktor olacak artık bitse üniversite.

    Altı yıl iyi koştu ve tıkandı finişte,
    Biz diploma beklerken, geldi doktor enişte.
    Yedi aralıkta evlendirdik bunları,
    Mutluluktan uçtular geçtiler bulutları.  

    Bulutların üstünde bir leyleğe çarptılar,
    Leyleğin Ağzındaki bebeciği kaptılar.
    Bebe artık bizimdi adına bıdık dendi,
    Bıdık gelmeden önce bohçasını gönderdi.

    Geçti günler geceler, bizim bıdık büyüdü,
    Annesiyle yürürken hep o önde yürüdü.
    Matematik zayıftı, ana baba doktordu,
    Sekizi biliyordu, dokuzu bilmiyordu.

    Yirmi ağustostu sıcak bir yaz günüydü,
    Benim ilk yeğenimin mutlu doğum günüydü.
    O gece ter ve sancı bebeciğe can verdi,
    Teri akıtan kişi hem Serap hem gerçekti..  

    Ufak dediler kıza anasından ağırdı,
    Doğunca ağlamadı, dayı diye bağırdı.
    Can verirken düşünmeye kalmamıştı ki fırsat,
    Yedi gün düşündüler vermek için uygun ad.

    Adını da koydular gülesin doya doya,
    Aramıza hoş geldin yeğenim minik Oya.  

    GİBİ

    GİBİ-1

    Bir rüyadan uyanır gibiyim,
    Komşu çitindeki hanımeli kokulu bir rüyadan.
    Karda oynadıktan sonra,
    ayağımı ısıtan ana elleri sıcaklığında,
    sonrasında içilen bir tas kara çorba tadındaki rüyadan.
    Bir bayram günü defneli takların altında
    şiir okur gibi pır pır atıyor yüreğim,
    Bir sokaktaki mahale maçında gol atmış kadar,
    İlk defa denizatı görmüş kadar
    Karadeniz’in kapkara derininde,  

    Çocuklar kadar heyecanlı bir rüyadan.  

    Bir rüyadan uyanır gibiyim,
    Bahar gibi, çiçek gibi, orman gibi
    İlk aşkım gibi,
    ilk aşkımla göz göze gelmiş gibi rüyadan.
    İyi bir okulu kazanmışım gibi,
    babamın gözlerinde gördüğüm gurur,
    baba olduğumdaki kadar mağrur bir rüyadan.
    İlk maaşım kadar bereketli,
    İlk işim kadar umutkar,
    İlk rakım gibi yadigar,  

    Gençler gibi kanı kaynayan bir rüyadan.          

    Bir rüyadan uyanır gibiyim,
    Hayallerin gerçek olduğu,
    Hırsızın, katilin, dinbazın yenildiği bir rüyadan,
    Padişahların, kralların, tiranların değil,
    Bilimin, sanatın, adaletin ve eşitliğin hüküm sürdüğü bir rüyadan, Emekçinin hakkını aldığı,
    kadının insan kaldığı bir rüyadan,
    Ağaçların kök saldığı
    Hayvanların özgür kaldığı bir rüyadan.
    Çocukların oyunu, yoksulun eyini gibi bir rüyadan.
    Uyanılmak istenmeyen bir rüyadan uyanır gibiyim,  

    Zifiri karanlığa.  

    GİBİ-2

    Ağlama çocuk,
    Al kalemi kâğıdı eline,
    Başla yazmaya bir masal gönlünce.
    Acele et, vaktin dar,
    Bitir masalı, külkedisi değişene kadar.  

    Masalında mutlaka sarı mor dağ gülleri olsun,
    Çınarlar, kestaneler, süslü bir çam ağacı,
    İğde ile ıhlamur masalın olmazsa olmazı.
    Ağaçlar yetmez, koskoca bir orman yaz elin değmişken,
    İçinde sincaplar, tavşanlar, olsun bir de kaplumbağa,
    Serçeler, kırlangıçlar bir de baykuş,
    Kelebekler, uğur böcekleri bir de yusufcuk.  

    Suyu unutma sakın,
    dereler, şelaleler, göller
    Buzdağları, dalgalar ve denizler,
    İçinde balinalar, ahtapotlar bir de yunus
    Ya da her şeyiyle bir devasa okyanus.  
    Bir tarafına iliştir mutlaka
    bir nergis, bir gül ve bir de hanımeli kokusu,
    Bir gökkuşağı, bir şimşek bir de gök gürültüsü.
    Mehtabı unutma sakın, yakamozu da,
    Gölgeler de olsun, güneş tutulması da.      

    Babaannenin sandığından bir dantel,
    Annenin bej renkli döpiyesi
    Babanın fötr şapkasını da yaz
    Hatıra olsun.  

    Bulutları serpiştir semadaki milyarlarca sedanın arasına,
    Yağmur olup, kar olup düşsün milyar yıllık sevdasına.  

    Al kâğıdı kalemi eline çocuk,
    Sevgiyi yaz, sevdayı yaz,
    Gözyaşını. teri yaz.
    Yazı yaz, baharı yaz, güzü yaz,
    Zemheri de essin dondurucu bir ayaz.
    Şeker yaz, dondurma yaz,
    Saklambaç yaz, tombala yaz, misket yaz,
    kalem sende çekinme türlü türlü oyun yaz.
    Şarkıları, türküleri
    notalara dökülmüş müzikleri yaz,
    Sarıyı, kırmızıyı, maviyi
    tuvallere dökülmüş tüm renkleri yaz,
    Ayı beyi ceyi
    papirüsten bu yana kağıtlara dökülmüş
    her dilden her cümleyi yaz.  

    Yazmayı bitirince masalı doğru yatağa,
    Yum gözünü aç gönlünü dal rüyaya.
    Rüyanda göreceksin tüm yazdıklarını,
    Acele etme uzun uzun seyret rüyayı
    Dal bir ömür kadar ıssızlığa,
    Er geç uyanacaksın  

    Zifiri karanlığa….    

    NEYLEYİM    

    Şu uçarı gönlüme,
    Kapı yaptım,
    Tokmağı yok, kilidi yok neyleyim.  

    Gani gani param oldu,
    Küçük külah dondurmalık,
    Sarı iki buçuk kuruş gibi deliği yok neyleyim.  

    Sevgime hırka aldın,
    Tam oturdu üstüne,
    Düğmesi var iliği yok neyleyim.  

    Bahar gelmiş çiçek açmış,
    İçim fıkırdasa da,
    Gençliği yok neyleyim.  

    İlk perde alkış aldı,
    Severek oynadığım bu rolün,
    Son perdede repliği yok neyleyim.  

    İskelet bozuk, mide haşat,
    Ciğer bitik hepsi tamam,
    Her geçen gün çoğalan ak saçımı neyleyim.  

    Göz görmez, kulak vasat,
    Diş takma, tatlar kesat,
    Bana bittin diyen dilin kemiği yok neyleyim.  

    Gönül dolmuş, yürek taşmış,
    Bir mazeret verin bana,
    Ahır vakit şu gönlümü eyleyim.  

    BİR RÜYA  

    Atlet genç, güçlü ve yalnız.
    Stat, kalabalık, yabancı ve acımasız.  

    Atlet biliyor yarışın öncesinde,
    Ekmek aslanın pençesinde.
    Bu yarışı koşmasam ne çıkar diyor,
    Sevenlerim benim iyi koştuğumu biliyor.  

    Sonra bakıyor bacağının her kasının her lifine,
    Bakıyor anasının her bulaşık çatlayan ellerine
    Bakıyor babasının ağaran saç tellerine,
    Daha nicelerin nicesinin emeğine.  

    Tabanca sesi yarış başlıyor,
    En önde fırlıyor atlet koşuyor,
    Sağ ayak azim olmuş sol ayak hırs koşuyor,
    Bacağının her kasının her lifi bir bütün olmuş koşuyor.      

    Son metreler,
    Islıklar sanki zil sesi.
    Sanki değil zil sesi.
    Basıyor atlet basıyor…..  

    Basıyor çaların düğmesine.
    Saat yedi otuz,
    Kalkıyor genç mühendis doymamış uykusundan.
    Tatlı rüyayı gerçekleştirmek için çıkıyor umutla,
    Bekar odasından.  

    AĞLAMAZDI BEBELER  

    Güneş gibi gidip gelseydik,
    Ay gibi bir küçülüp bir büyüseydik,
    Ya da rüzgar gibi esip dursaydık.
    Birikir miydi yürekte
    bunca sevgi,
    bunca anı,
    bunca özlem,
    bunca acı.  
    Keşke yalnızca insan olabilseydik,
    bilseydik
    ağlayanla ağlamayı,
    acıkanla acıkmayı,
    susayanla susamayı
    Sevseydik kavga değil barışmayı,
    mal mülk değil doğayı,
    ahiret değil Dünyayı  

    Kim bilir belki de ağlamazdı bebeler.  

    DÖNÜŞ YOKTU  

    Yağmur şiddetini artırdı yine,
    Sokak kedisinin yalvarışlarını,
    Sarı mor dağ güllerinin kokusu bastırıyor.
    Böylesine kurşuni bulutlar çökünce,
    kurşun yemiş gibi karışıyorum,
    bir tuhaf oluyorum.  

    Sisi yaran vapur düdüğü,
    Vapurun arkasında martı süzülüşleri,
    Ama kulağımda Yazgülü’nün yağmur sesine karışan sesi.
    koğuştaki taze çay kokusu geliyor burnuma.  

    Ben böylesi ıslak günlerde,
    daha çok insan,
    daha çok sızı oluyorum.
    Kah yağmurla düşüyorum mahpusa,
    kah rüzgarla uçuyorum gökyüzüne,
    En çok da özgürlüğe hapsoluyorum.  

    Böylesi günlerde,
    er göçenler,
    siyah beyaz fotoğrafta kömür gözle gülenler
    Bize sızı bırakıp bilinmezde birleşenler, geliyor aklıma,
    kapatıp kendimi içime gizli gizli ağlıyorum.  

    AĞIT  

    Tunç siyahtı,
    Tunç beyazdı,
    Kartal yuvasından süzüldü Dolmabahçe’ye doğru,
    O nereye uçtuğunu biliyordu,  

    İsmail sanattı
    İsmail sosyaldi,
    Doğacak çocuğu düşünde, dans ederek çıkıyordu Gümüşsuyu’na,
    Aydınlığa tırmandığını biliyordu,  

    Selin gençti,
    Selin güzeldi,
    Gözü takıldı kan gibi trafik lambasına,
    O da Velat gibi dolmuşun gittiği yolu biliyordu,

    Berkay genç bile değildi daha,
    Doktor da değildi, yalnızca Berkay’dı
    Koltuğunun altında Özdil’in imzaladığı kitap,
    Başkente gittiğini biliyordu,  

    Görkem anasının tek koçuydu,
    Görkem Amerikan Futbolcusuydu,
    Öylesine dolaşıyordu denize baka baka,
    Annesinin beklediğini biliyordu,        

    Nazif’in Erva’sı vardı,
    Nazif’in Elif’i vardı,
    Görev tamamdı,
    Evinde sıcak çorbanın hazır olduğunu biliyordu.  

    Altısının da yüreği çarpıyordu,
    Hepsi aynı yerdeydi,
    Hepsi aynı zamanda,
    Hepsi o silemediğimiz, ama onları silen o anda,  

    Nereye gittiğini tek bilmeyen şarapnel parçalarıydı,
    Seherinde o gecenin,
    Kızıl kanlar içindeki yatan kırk dört güle,
    Ağıt yaktı bülbüller.      

    KİLİT TAŞI  

    Yaslamış sırtını koca kayaya,
    Sağ ayağı Harran’a uzatmış
    Sol ayağı Mezopotamya,
    Sol eliyle tam Dara’ya abanmış,
    Yılların dinginliğinde bir kadim şehir…
    Kaleye doğru daracık bir sokak,
    Taş çatlasın iki metre duvardan duvara
    En dar yerinde var bir abbara,
    Yaşlı, yorgun, virane
    Kilit taşı düştü düşecek
    Abbara çöktü çökecek.  

    Abbaranın altında bir çocuk, Adı Arjin,
    babası Deyrulzafara’nın papazı,
    Çocuğun üstü temiz pak,
    Hüzünlü görülüyor gözlerinin karası,
    Daha on bir yaşında bir telkâri ustası.
    Arjin ‘in babası patriklikle Şam’a sürüldü,
    Arjin Rakka’da bir kocaya verildi.
    Suriye karışınca anayurda kaçarken
    Vuruldular üç kişi O kocası ve bebesi.
    Yaşı yirmi altı idi.

    Yaşlı, yorgun, virane
    Kilit taşı düştü düşecek
    Abbara çöktü çökecek.  

    Abbaranın altında bir çocuk, Adı Nezir,
    babası Mardin’in tek sahafı
    Hayatı altı metrekarelik dükkânda geçmiş
    O dükkânda kitaplarla dünyayı gezmiş
    Çocuk okuldan dönüyor.
    Güneş Harran’da sönüyor.
    Nezir üniversitede hem okudu hem çalıştı,
    Devrime âşık oldu, olaylara karıştı,
    Yakalanıp içerde işkenceyle öldürüldü,
    Kimsesizler mezarlığına gömüldü.
    Yaşı yirmi üç idi.

    Yaşlı, yorgun, virane
    Kilit taşı düştü düşecek
    Abbara çöktü çökecek.  

    Abbaranın altında bir çocuk, Adı Muhammed,
    babası Gider gelir sınırdan,
    Mal taşır canı pahası
    Çocuğun işi eşeklere bakmak,
    Üstü başı leş mi leş
    Yanında sıpa kerekeş.
    Muhammed on üçünde başladı sınır ticaretine
    Onu terörist sandılar bir gün
    vurdular geçerken sınırdan eşeği Kerekeş’le.
    Yaşı on dokuzdu.

    Yaşlı yorgun, virane,
    Kilit taşı düştü düşecek
    Abbara çöktü çökecek.  

    Abbaranın altında bir çocuk, Adı Baver,
    babası Aranan bir taş ustası.
    Yanında iki kardeşi, O bakıyor onlara
    dördüncüyü doğurdu anası.
    Baver hiçlikten dağlara çıktı,
    Bir çatışmada vuruldu
    Haberlerde okunan bir sayı oldu,
    Yaşı yirmi bir idi.

    Kaleye doğru daracık bir sokak,
    Taş çatlasın iki metre duvardan duvara,
    En dar yerinde bir abbara.
    Yaşlı, yorgun, virane
    Kilit taşı düştü…
    abbara çöktü…  

    ÖĞÜT  

    Eğer bir fabrikadaysan, toz duman içinde,
    Sevgisizlik rahatsız etmiyorsa çevreni,
    Sömürüyü izliyorsan gün boyu
    Sen o fabrikaya hırsınla şiir yazmalısın.  

    Doğayla baş başaysan, o güzelim doğayla,
    Bir ormandaysan veya bir deniz kenarında,
    Aşağıya baktığında üzerine çiğ düşmüş çimen,
    Yukarıya baktığında gökkuşağı.
    Sen o doğaya sevginle şiir yazmalısın.  

    Dipsizleşiyorsa uçurum sınıflar arasında,
    Çelişkilerin uyuşturduğu bir toplumda yaşıyorsan,
    Yatan yeten bir olmuşsa çevrende
    Aydınlığı boğan bir karanlığın içindeysen,
    Sen o karanlığa bilginle şiir yazmalısın.  

    Yazmalısın dostum yazmalısın
    Doldurmalısın hayat denen defteri
    Ve asırlar sonra bir çocuk
    Cesedinin toprağını gübrelediği bir ağacın dibinde
    Okumalı yazdığın defteri buruk bir gülümsemeyle  

    VURUYOR DENİZ  

    Tam elli yıldır vuruyor Deniz sahile,
    Bir daha bir daha,
    Elli yıldır bıkmadan usanmadan vuruyor,
    O darağacı elli yıldır yanıyor
    alevini yükselterek göklere,
    aydınlatarak karanlığı,
    salarak milyonlarca güvercini
    halklar için çırpsınlar diye kanatlarını,
    Bir daha bir daha
    Tam elli yıldır çırpılıyor
    çırpınıyor kanatlar,

    Ve yok vazgeçmek bu hakça,
    insanca yaşama sevdasından
    Bir daha bin daha,
    Ta ki kopartana kadar o boyundaki ipi
    o ayaktaki zinciri
    Ta ki kazanana,
    Buluşana dek tüm devrim sevdalıları

    Özgürlük ormanında.    

    SOLCU  

    Ben bir solcu tanıyorum,
    Laik Cumhuriyetin bedelini de bilen
    değerini de  
    Kuruluş devrim ve ilkelerine bağlı bir solcu,
    Tam bağımsız Türkiye’yi ülkü,
    Yurtta sulh, cihanda sulhu şiar edinmiş,
    Adaleti devletin temeli görmüş, Hem 12 Eylül ve anayasasına,
    hem de tek adam rejimine lanet eden bir solcu.  

    Ben bir solcu tanıyorum,
    Din, ırk, cinsiyet ayrımına taviz vermeyen
    Hatta çok affedersiniz ateistleri bilhassa sevmiş.
    Farklılıkları insanın kişisel hakkı olarak görmüş,
    Nas, fıtrat safsatalarına gülüp geçmiş,
    Faiz sebep enflasyon sonuca küfretmiş bir solcu.  

    Ben bir solcu tanıyorum
    Denizleri, Mahirleri, Apdi’yi, Uğur’u, Hrant’ı
    daha nicesini yüreğinde taşıyan,  
    Ve çarptıkça yüreği sızlayan bir solcu.
    Faşizm paspas olmuş ayaklarının altında
    Sosyalizmi göğsüne madalya yapmış bir solcu.

    Ben bir solcu tanıyorum,
    Sıkılı sol yumruğu havada
    Yorgun veya yenik
    ama daima dik.  

    NERDE /GEZİ

    NERDE  

    Sazlar ağıt yakıyor, ozanlar nerde,
    Yürek hala yanıyor, ozanlar nerde,
    Sesleri kulağımda, ozanlar nerde,
    Katiller aramızda, adalet nerde.  

    GEZİ  
    Canlar gider, izi kalır,
    Yıllar geçer, sızı kalır,
    Güneş doğar karanlığa,
    Katil gider, gezi kalır.  

    SIĞMAZDI  

    Bana kalsa Ferhat’la Şirin’i aynı kefeye koyardım,
    Gülriz’le, Engin’i aynı kefeye,
    Müjdat’la, Metin’i aynı kefeye,
    Yaşar ile Aziz’i,
    Münir ile Adile’yi aynı kefeye,
    Nazım ile Hikmet’i de, gurbette yalnız kalmasınlar diye.  

    Bana kalsa Deniz’le Yusuf’u aynı kefeye koyardım,
    Mahir’le Che’yi aynı kefeye,
    Fidel’le purosunu aynı kefeye,
    İşçi ile terini,
    Hak ile emeği,
    evrim ile devrimi aynı kefeye,
    Berkin ile Eren’i de, sarılsınlar birbirlerine, üşümesinler diye.  

    Bana kalsa canla cananı aynı kefeye koyardım,
    Üzümle çöpünü aynı kefeye,
    Armutla sapını aynı kefeye,
    Anam ile babamı,
    karım ile canımı,
    oğlum ile kanımı aynı kefeye.  
    Bir tek Atatürk ile aynı kefeye girecek olanı bulamazdım,
    Tek onu koymaya kalksam da uygun kefe bulamazdım.
    Sığmazdı ki.  

    SİGARAM  

    Ateşiydi sigaramın
    senin dolgun dudakların
    Her nefesimde
    yaklaşırdı dudaklarımla dudakların.  

    Dumanıydı sigaramın
    senin tatlı hayalin
    Her nefes çekişimde
    kaplardı içimi hayalin.  

    Sigarayı tutan parmaklarımdı
    beni saran ellerin
    Her nefes çekişimde
    Kenetlenirdi ellerimle ellerin  

    Sigaraydın kısacası
    benim taşralı aşkım
    Söylemesi zor ama
    sigarayı bıraktım.      

    SEVGİ VE İHTİRAS  

    Bitimsiz bir sahilde,
    Sen ve ben beraber elele.  
    Sana içimi haykırmak istiyorum.
    Rüzgâr esintisi boğuyor sesimi.
    Dalgalar kalp çarpıntın oluyor biran.
    Anlıyorsun beni.  

    Sahilde yürüyoruz ağır ağır.
    Bizim dışımızda her şey hem kör hem sağır.
    Denizin kıyısında bir sandal, adı sevgimiz.
    Ufukta beliriyor hayallerimiz.  
    Biniyoruz sandala,
    Sen ve ben
    ve bizimle beraber aşk,
    ve aydınlık
    ve beyaz,
    Güzel su izleri bırakıyoruz geride.      

    Sen yine aynısın,
    Ok gibi saplanıyor içime o şehla bakışın,
    Kısa saçların ve dudakların.  
    Gül oluyor dudakların bir an,
    Koklamak için eğildiğimde deniz dalgalanıyor,
    Fırtına çıkıyor.
    Ateş oluyor dudakların ve gözlerin ve kaşların.
    Yanıyoruz ve sandal ve deniz Gökyüzü bile yanıyor.  
    Batıyoruz denizin dibine,
    bizimle birlikte hırs
    ve tamah
    ve karanlık
    ve siyah,
    iz bırakmıyoruz geride.  

    Son bir gayretle çıkıyorum su üstüne,
    Karşı dağın ormanı ağıt yakar hüzünle.
    Koru sönmez bu ormanın
    yanar elif elif diye.
    Hiç yorulmaz ki külleri,
    Tozar elif elif diye.    

    OLDU MU?/ ALACAKARANLIK / ESARET

    OLDU MU?  

    Düşünürken daldığın,
    Usunu uzaklara saldığın,
    Gülmekten bunca uzak kaldığın
    oldu mu?  
    İsteyip de uyuyamadığın,
    Okuyup da anlayamadığın,
    Anlayıp da anlatamadığın
    oldu mu?  
    Öl dese öleceğin
    Gel dese gideceğin,
    Git dese de seveceğin
    oldu mu?  
    İstediğin,
    Özlediğin
    Beklediğin
    Kısacası sevdiğin oldu mu?  

    ALACAKARANLIK  

    Seninle olmak Çimen Yeşili,
    Seninle olmak gök mavisi,
    Deniz mavisi
    Seninle olmak güzel gözün elası,
    Seninle olmak deli dolu bir kızıllık,
    Ve sonunda ayrılık
    Zifiri karanlık  

    ESARET  

    Kalbime gir dedim sana
    Kalbime,
    Kılcal damarlarımı sar değil.

    İçimde kal dedim sana
    İçimde
    Beynimde habis bir ur ol değil.

    Benim ol dedim sana
    Benim
    Bana sahip ol değil.    

    MİMOZA / ERGUVAN  

    MİMOZA  

    Hayat hesaplaşma değil,
    Hayat ne savcılık ne avukatlık,
    hakimlik hiç değil,
    Olsa olsa tanıklık doğaya.

    Bak mimoza döktü sarılarını,
    erguvanlar eflatunu koyuyor boğazın tezgahına,
    Kaldır kafanı bak
    son yaban ördeği ok olmuş göçüyor yaz vatanına.

    Hayat sana ait değil
    sevinçleri sana ait değil
    acıları da.   

    ERGUVAN

    Kıştan sonra bahar gelir,
    Marttan sonra Nisan,
    Sarıdan sonra mor gelir,
    Mimozadan sonra erguvan.  

    O

    O ki beyaz bir gül goncasıydı,
    O ki gündüz açıp gece solardı,
    O ki kraliçesiydi masumiyetin,
    O’nun kralıyım sandım,
    karanlıktan sakınıp, aydınlıktan kıskandım,
    aldandım, yaşlandım.  

    O ki salmıştı kendini dağlara,
    O ki yılkı atıydı,
    O’na eyer konulmaz, gem vurulmazdı,
    O’nu benim kısrağım sandım,
    dağlardan sakındım, gökten kıskandım,
    aldandım, yaşlandım.  

    O ki dalga gibi sert vururdu sahile,
    O ki dalga gibi sakin çekilirdi.
    O’na set konulmaz, karşı durulmazdı,
    O’nu benim maim sandım,
    derinden sakındım, sığdan kıskandım,
    aldandım, yaşlandım.  

    Ben ki beden eskidikçe, gençliğime daha hızlı koşardım,
    Ben ki sonsuz sanırdım kendimi,
    Ben ki sigaramı hep daha derin çekerdim bir öncekinden,
    ta ki ecelle tanıştım rüyamda,
    yaşlandım…    

    PLATONİK EZGİ

    Öylesine özlerdim ki seni
    sensiz zaman çabuk geçsin diye
    zembereğini kırardım bütün saatlerin.  

    Hayalin gelse gözümün önüne,
    gitme diye gözlerimi hiç açmaz,
    bir yorganın altında ömür geçirirdim.  

    Kulağım çınlasa,
    belki sen anıyorsun diye,
    çıngıraklar takardım kulaklarıma.  

    Mesela ahtapot olmak isterdim senin için,
    seni seven üç kalbim,
    sana sarılan sekiz kolum olsun diye,  

    Ya da mecnun olup dolaşırdım
    kutuptan kutuba bir aşağı bir yukarı
    mavi balinalar gibi.  

    Eğer sen, evet sen mavi şapkalı kadın,
    Sen tam elli yıl önce bugün,
    Kar yağarken Taksim meydanına,
    Hızlı hızlı geçmeyip otobüs durağının önünden,
    Gözünü çevirip bir kez baksaydın bana,
    ah keşke baksaydın
    Yaşamayı boş verip, ömür boyu sana tapsaydım.  

    YÜZLEŞME  

    Ölüm öyle bir gerçek ki
    canına karşılık
    Verdiği mezarlık
    Soğuk dar ve karanlık

    Hoş! Onları da hissedemiyorsun ya
    Biliyorsun öyle olduğunu
    Biliyorsun kurtların kemirdiğini vücudunu
    Onları kovamıyorsun
    Hiç olmazsa acısını duysam diyorsun
    Duyamıyorsun.  

    Biliyorsun
    Mezarının başında bir dost
    Elinde çiçek
    Ağlıyor belki için için
    Sense doğrulmaktan aciz
    Teşekkür etmek için.        

    YALNIZLIK

    Milyarlarca kilometre çapında toz bulutu,
    Kâh sıkışır, kâh patlar yapmak için Dünya’yı,
    Yalnız Dünya Ay’ı fırlatır içinden,
    Vursun diye ışığını o yalnızlık gecesi,                                    
    Quassım Çölüne,  

    Bilbao’nun Doğusunda çul kılıklı ırgatlar,
    Kâh çapalar, kâh sular, üzüm versin bağları,
    Gizli saklı mayalanır, elli kırbaç pahası,
    İçilsin diye o yalnızlık gecesi,                               
          Quassım Çölünde,  

    Karadeniz’de deniz gören topraklar,
    Tadıyla, kokusuyla teraslarlar tütünü,
    Kurutulur, harmanlanır, sarılır bir pakete,
    Tüttürülsün diye o yalnızlık gecesi,                                     
    Quassım Çölünde,  

    Ay hüzün, mey hüzün, ot hüzün,
    Saatlerce serap için dinlerim sessizliği,
    Gözümde birliktelik günlerinin hayali,
    Dilimde söylenecek bin bir söz,
    Gün doğarken hıçkırığım kaybolur kumullarda,
    Gözyaşım buharlaşır,
    Ay süzülür dünyanın ardına,
    Mey dökülür,
    ot söner,
    Ben zor atar kendini dışarı,
    beden düşer,
    Yüzü koyun kumlara bir yalnızlık sabahı,                                       
    Kahrım Çölünde.  

    İSTEMEEEEEM İSTEMEM  

    İstediğimi okurum, okuduğumu anlarım,
    Tarikimi çizmişim, gerisini sallarım,
    Cüppeli sarıklı hocaların şeyhlerin,
    Niyazını, vaazını, duasını istemem.  

    Minarenin hoparlöründen ezan,
    Kilisenin kulesinde çalan çan,
    Benim gönlümde çizilmiş rotam, Yüreğim pusuladır çağrınızı istemem.  

    Esaret ve haksız düzenler için
    Her savaşa koşa koşa gelirim,
    Ama petrol için, para için, din için,
    Beni bakaya yazın, şahadeti istemem.  

    Halk açken saraylarda yatanlar,
    Yarattığı cehalete nutuk atanlar,
    Temsili yetki alıp vatan satanlar,
    Orada olacaksa, cenneti de istemem.  

    Bir garip İsmailim adım Kurandan,
    Cezama medet ummam kurbandan
    Seviyorsam yaşayanı sebep yaradan,
    Affım için canlardan can da istemem.  

    YAVUZ HIRSIZ

    Yazlık itibar için koyumuzu çaldılar,
    Üsküdar’a geçerken oyumuzu çaldılar,
    Gölün dibini delip suyumuzu çaldılar,
    Pandemide Salda’dan kumumuzu çaldılar.  

    Pekakayla Fetöyle kanımızı çaldılar,
    Libya’yla Suriye’yle canımızı çaldılar.
    Olur olmaz kazalarla ciğerleri çaldılar,
    Fıtratla, şahadetle Mehmetleri çaldılar.  

    Diyaneti yüceltip dinimizi çaldılar,
    Liyakati yok edip işimizi çaldılar.
    Kavukluyu yüceltip tarihimizi,
    Maarifi çökertip ilmimizi çaldılar.  

    Milleti ümmet yapıp cumhuriyeti,
    Mülkü üstüne yapıp adaleti çaldılar,
    Yol ile maden ile doğayı, hayvanları,
    Türlü bahanelerle bayramları çaldılar.        

    Fabrikaları satıp yediler, yedirdiler
    Emekleri, üretimi, istihdamı çaldılar.
    Araplara peşkeş çekip arsaları bir bir,
    Tarlaları, ormanları toprağımızı çaldılar.  

    Tüpçüye kuşu verip şansımızı çaldılar,
    Her sabah okuduğumuz andımızı çaldılar,
    Osmanlıyı batıran padişahlara tapıp,
    Canımızla eşdeğer Atamızı çaldılar.  

    Her seçimde gitti gidiyor derken,
    Yedisinden yetmişine ömrümüzü çaldılar,
    Ağaları sarayda yandaşlarla çalarken,
    Marabalar zil takıp güzelce oyn(l)adılar,

    Çala çırpa doymadı ne hırsız ne yandaşlar,
    Yiye yiye patlamadı akrabalar, hısımlar,
    Trafik lambası gibi değişse de edilen kelam,
    Alkışlar hiç değişmiyor enayiyiz vesselam.
    Esselamün aleyküm ve aleyküm selam.          

  • Yazlık itibar için koyumuzu çaldılar,
    Üsküdar’a geçerken oyumuzu çaldılar,
    Gölün dibini delip suyumuzu çaldılar,
    Pandemide Salda’dan kumumuzu çaldılar.  

    Pekakayla Fetöyle kanımızı çaldılar,
    Libya’yla Suriye’yle canımızı çaldılar.
    Olur olmaz kazalarla ciğerleri çaldılar,
    Fıtratla, şahadetle Mehmetleri çaldılar.  

    Diyaneti yüceltip dinimizi çaldılar,
    Liyakati yok edip işimizi çaldılar.
    Kavukluyu yüceltip tarihimizi,
    Maarifi çökertip ilmimizi çaldılar.  

    Milleti ümmet yapıp cumhuriyeti,
    Mülkü üstüne yapıp adaleti çaldılar,
    Yol ile maden ile doğayı, hayvanları,
    Türlü bahanelerle bayramları çaldılar.        

    Fabrikaları satıp yediler, yedirdiler
    Emekleri, üretimi, istihdamı çaldılar.
    Araplara peşkeş çekip arsaları bir bir,
    Tarlaları, ormanları toprağımızı çaldılar.  

    Tüpçüye kuşu verip şansımızı çaldılar,
    Her sabah okuduğumuz andımızı çaldılar,
    Osmanlıyı batıran padişahlara tapıp,
    Canımızla eşdeğer Atamızı çaldılar.  

    Her seçimde gitti gidiyor derken,
    Yedisinden yetmişine ömrümüzü çaldılar,
    Ağaları sarayda yandaşlarla çalarken,
    Marabalar zil takıp güzelce oyn(l)adılar,

    Çala çırpa doymadı ne hırsız ne yandaşlar,
    Yiye yiye patlamadı akrabalar, hısımlar,
    Trafik lambası gibi değişse de edilen kelam,
    Alkışlar hiç değişmiyor enayiyiz vesselam.
    Esselamün aleyküm ve aleyküm selam.    

  • İstediğimi okurum, okuduğumu anlarım,
    Tarikimi çizmişim, gerisini sallarım,
    Cüppeli sarıklı hocaların şeyhlerin,
    Niyazını, vaazını, duasını istemem.  

    Minarenin hoparlöründen ezan,
    Kilisenin kulesinde çalan çan,
    Benim gönlümde çizilmiş rotam, Yüreğim pusuladır çağrınızı istemem.  

    Esaret ve haksız düzenler için
    Her savaşa koşa koşa gelirim,
    Ama petrol için, para için, din için,
    Beni bakaya yazın, şahadeti istemem.  

    Halk açken saraylarda yatanlar,
    Yarattığı cehalete nutuk atanlar,
    Temsili yetki alıp vatan satanlar,
    Orada olacaksa, cenneti de istemem.  

    Bir garip İsmailim adım Kurandan,
    Cezama medet ummam kurbandan
    Seviyorsam yaşayanı sebep yaradan,
    Affım için canlardan can da istemem.  

  • Milyarlarca kilometre çapında toz bulutu,
    Kâh sıkışır, kâh patlar yapmak için Dünya’yı,
    Yalnız Dünya Ay’ı fırlatır içinden,
    Vursun diye ışığını o yalnızlık gecesi,                                    
    Quassım Çölüne,  

    Bilbao’nun Doğusunda çul kılıklı ırgatlar,
    Kâh çapalar, kâh sular, üzüm versin bağları,
    Gizli saklı mayalanır, elli kırbaç pahası,
    İçilsin diye o yalnızlık gecesi,                               
          Quassım Çölünde,  

    Karadeniz’de deniz gören topraklar,
    Tadıyla, kokusuyla teraslarlar tütünü,
    Kurutulur, harmanlanır, sarılır bir pakete,
    Tüttürülsün diye o yalnızlık gecesi,                                     
    Quassım Çölünde,  

    Ay hüzün, mey hüzün, ot hüzün,
    Saatlerce serap için dinlerim sessizliği,
    Gözümde birliktelik günlerinin hayali,
    Dilimde söylenecek bin bir söz,
    Gün doğarken hıçkırığım kaybolur kumullarda,
    Gözyaşım buharlaşır,
    Ay süzülür dünyanın ardına,
    Mey dökülür,
    ot söner,
    Ben zor atar kendini dışarı,
    beden düşer,
    Yüzü koyun kumlara bir yalnızlık sabahı,                                       
    Kahrım Çölünde.  

  • Ölüm öyle bir gerçek ki
    canına karşılık
    Verdiği mezarlık
    Soğuk dar ve karanlık

    Hoş! Onları da hissedemiyorsun ya
    Biliyorsun öyle olduğunu
    Biliyorsun kurtların kemirdiğini vücudunu
    Onları kovamıyorsun
    Hiç olmazsa acısını duysam diyorsun
    Duyamıyorsun.  

    Biliyorsun
    Mezarının başında bir dost
    Elinde çiçek
    Ağlıyor belki için için
    Sense doğrulmaktan aciz
    Teşekkür etmek için.      

  • Öylesine özlerdim ki seni
    sensiz zaman çabuk geçsin diye
    zembereğini kırardım bütün saatlerin.  

    Hayalin gelse gözümün önüne,
    gitme diye gözlerimi hiç açmaz,
    bir yorganın altında ömür geçirirdim.  

    Kulağım çınlasa,
    belki sen anıyorsun diye,
    çıngıraklar takardım kulaklarıma.  

    Mesela ahtapot olmak isterdim senin için,
    seni seven üç kalbim,
    sana sarılan sekiz kolum olsun diye,  

    Ya da mecnun olup dolaşırdım
    kutuptan kutuba bir aşağı bir yukarı
    mavi balinalar gibi.  

    Eğer sen, evet sen mavi şapkalı kadın,
    Sen tam elli yıl önce bugün,
    Kar yağarken Taksim meydanına,
    Hızlı hızlı geçmeyip otobüs durağının önünden,
    Gözünü çevirip bir kez baksaydın bana,
    ah keşke baksaydın
    Yaşamayı boş verip, ömür boyu sana tapsaydım.  

  • O ki beyaz bir gül goncasıydı,
    O ki gündüz açıp gece solardı,
    O ki kraliçesiydi masumiyetin,
    O’nun kralıyım sandım,
    karanlıktan sakınıp, aydınlıktan kıskandım,
    aldandım, yaşlandım.  

    O ki salmıştı kendini dağlara,
    O ki yılkı atıydı,
    O’na eyer konulmaz, gem vurulmazdı,
    O’nu benim kısrağım sandım,
    dağlardan sakındım, gökten kıskandım,
    aldandım, yaşlandım.  

    O ki dalga gibi sert vururdu sahile,
    O ki dalga gibi sakin çekilirdi.
    O’na set konulmaz, karşı durulmazdı,
    O’nu benim maim sandım,
    derinden sakındım, sığdan kıskandım,
    aldandım, yaşlandım.  

    Ben ki beden eskidikçe, gençliğime daha hızlı koşardım,
    Ben ki sonsuz sanırdım kendimi,
    Ben ki sigaramı hep daha derin çekerdim bir öncekinden,
    ta ki ecelle tanıştım rüyamda,
    yaşlandım…  

  • MİMOZA  

    Hayat hesaplaşma değil,
    Hayat ne savcılık ne avukatlık,
    hakimlik hiç değil,
    Olsa olsa tanıklık doğaya.

    Bak mimoza döktü sarılarını,
    erguvanlar eflatunu koyuyor boğazın tezgahına,
    Kaldır kafanı bak
    son yaban ördeği ok olmuş göçüyor yaz vatanına.

    Hayat sana ait değil
    sevinçleri sana ait değil
    acıları da.   

    ERGUVAN

    Kıştan sonra bahar gelir,
    Marttan sonra Nisan,
    Sarıdan sonra mor gelir,
    Mimozadan sonra erguvan.  

  • OLDU MU?  

    Düşünürken daldığın,
    Usunu uzaklara saldığın,
    Gülmekten bunca uzak kaldığın
    oldu mu?  
    İsteyip de uyuyamadığın,
    Okuyup da anlayamadığın,
    Anlayıp da anlatamadığın
    oldu mu?  
    Öl dese öleceğin
    Gel dese gideceğin,
    Git dese de seveceğin
    oldu mu?  
    İstediğin,
    Özlediğin
    Beklediğin
    Kısacası sevdiğin oldu mu?  

    ALACAKARANLIK  

    Seninle olmak Çimen Yeşili,
    Seninle olmak gök mavisi,
    Deniz mavisi
    Seninle olmak güzel gözün elası,
    Seninle olmak deli dolu bir kızıllık,
    Ve sonunda ayrılık
    Zifiri karanlık  

    ESARET  

    Kalbime gir dedim sana
    Kalbime,
    Kılcal damarlarımı sar değil.

    İçimde kal dedim sana
    İçimde
    Beynimde habis bir ur ol değil.

    Benim ol dedim sana
    Benim
    Bana sahip ol değil.    

  • Bitimsiz bir sahilde,
    Sen ve ben beraber elele.  
    Sana içimi haykırmak istiyorum.
    Rüzgâr esintisi boğuyor sesimi.
    Dalgalar kalp çarpıntın oluyor biran.
    Anlıyorsun beni.  

    Sahilde yürüyoruz ağır ağır.
    Bizim dışımızda her şey hem kör hem sağır.
    Denizin kıyısında bir sandal, adı sevgimiz.
    Ufukta beliriyor hayallerimiz.  
    Biniyoruz sandala,
    Sen ve ben
    ve bizimle beraber aşk,
    ve aydınlık
    ve beyaz,
    Güzel su izleri bırakıyoruz geride.      

    Sen yine aynısın,
    Ok gibi saplanıyor içime o şehla bakışın,
    Kısa saçların ve dudakların.  
    Gül oluyor dudakların bir an,
    Koklamak için eğildiğimde deniz dalgalanıyor,
    Fırtına çıkıyor.
    Ateş oluyor dudakların ve gözlerin ve kaşların.
    Yanıyoruz ve sandal ve deniz Gökyüzü bile yanıyor.  
    Batıyoruz denizin dibine,
    bizimle birlikte hırs
    ve tamah
    ve karanlık
    ve siyah,
    iz bırakmıyoruz geride.  

    Son bir gayretle çıkıyorum su üstüne,
    Karşı dağın ormanı ağıt yakar hüzünle.
    Koru sönmez bu ormanın
    yanar elif elif diye.
    Hiç yorulmaz ki külleri,
    Tozar elif elif diye.    

  • Ateşiydi sigaramın
    senin dolgun dudakların
    Her nefesimde
    yaklaşırdı dudaklarımla dudakların.  

    Dumanıydı sigaramın
    senin tatlı hayalin
    Her nefes çekişimde
    kaplardı içimi hayalin.  

    Sigarayı tutan parmaklarımdı
    beni saran ellerin
    Her nefes çekişimde
    Kenetlenirdi ellerimle ellerin  

    Sigaraydın kısacası
    benim taşralı aşkım
    Söylemesi zor ama
    sigarayı bıraktım.  

  • Bana kalsa Ferhat’la Şirin’i aynı kefeye koyardım,
    Gülriz’le, Engin’i aynı kefeye,
    Müjdat’la, Metin’i aynı kefeye,
    Yaşar ile Aziz’i,
    Münir ile Adile’yi aynı kefeye,
    Nazım ile Hikmet’i de, gurbette yalnız kalmasınlar diye.  

    Bana kalsa Deniz’le Yusuf’u aynı kefeye koyardım,
    Mahir’le Che’yi aynı kefeye,
    Fidel’le purosunu aynı kefeye,
    İşçi ile terini,
    Hak ile emeği,
    evrim ile devrimi aynı kefeye,
    Berkin ile Eren’i de, sarılsınlar birbirlerine, üşümesinler diye.  

    Bana kalsa canla cananı aynı kefeye koyardım,
    Üzümle çöpünü aynı kefeye,
    Armutla sapını aynı kefeye,
    Anam ile babamı,
    karım ile canımı,
    oğlum ile kanımı aynı kefeye.  
    Bir tek Atatürk ile aynı kefeye girecek olanı bulamazdım,
    Tek onu koymaya kalksam da uygun kefe bulamazdım.
    Sığmazdı ki.

  • NERDE  

    Sazlar ağıt yakıyor, ozanlar nerde,
    Yürek hala yanıyor, ozanlar nerde,
    Sesleri kulağımda, ozanlar nerde,
    Katiller aramızda, adalet nerde.  

    GEZİ  
    Canlar gider, izi kalır,
    Yıllar geçer, sızı kalır,
    Güneş doğar karanlığa,
    Katil gider, gezi kalır.  

  • Ben bir solcu tanıyorum,
    Laik Cumhuriyetin bedelini de bilen
    değerini de  
    Kuruluş devrim ve ilkelerine bağlı bir solcu,
    Tam bağımsız Türkiye’yi ülkü,
    Yurtta sulh, cihanda sulhu şiar edinmiş,
    Adaleti devletin temeli görmüş, Hem 12 Eylül ve anayasasına,
    hem de tek adam rejimine lanet eden bir solcu.  

    Ben bir solcu tanıyorum,
    Din, ırk, cinsiyet ayrımına taviz vermeyen
    Hatta çok affedersiniz ateistleri bilhassa sevmiş.
    Farklılıkları insanın kişisel hakkı olarak görmüş,
    Nas, fıtrat safsatalarına gülüp geçmiş,
    Faiz sebep enflasyon sonuca küfretmiş bir solcu.  

    Ben bir solcu tanıyorum
    Denizleri, Mahirleri, Apdi’yi, Uğur’u, Hrant’ı
    daha nicesini yüreğinde taşıyan,  
    Ve çarptıkça yüreği sızlayan bir solcu.
    Faşizm paspas olmuş ayaklarının altında
    Sosyalizmi göğsüne madalya yapmış bir solcu.

    Ben bir solcu tanıyorum,
    Sıkılı sol yumruğu havada
    Yorgun veya yenik
    ama daima dik.  

  • Tam elli yıldır vuruyor Deniz sahile,
    Bir daha bir daha,
    Elli yıldır bıkmadan usanmadan vuruyor,
    O darağacı elli yıldır yanıyor
    alevini yükselterek göklere,
    aydınlatarak karanlığı,
    salarak milyonlarca güvercini
    halklar için çırpsınlar diye kanatlarını,
    Bir daha bir daha
    Tam elli yıldır çırpılıyor
    çırpınıyor kanatlar,

    Ve yok vazgeçmek bu hakça,
    insanca yaşama sevdasından
    Bir daha bin daha,
    Ta ki kopartana kadar o boyundaki ipi
    o ayaktaki zinciri
    Ta ki kazanana,
    Buluşana dek tüm devrim sevdalıları

    Özgürlük ormanında.  

  • Eğer bir fabrikadaysan, toz duman içinde,
    Sevgisizlik rahatsız etmiyorsa çevreni,
    Sömürüyü izliyorsan gün boyu
    Sen o fabrikaya hırsınla şiir yazmalısın.  

    Doğayla baş başaysan, o güzelim doğayla,
    Bir ormandaysan veya bir deniz kenarında,
    Aşağıya baktığında üzerine çiğ düşmüş çimen,
    Yukarıya baktığında gökkuşağı.
    Sen o doğaya sevginle şiir yazmalısın.  

    Dipsizleşiyorsa uçurum sınıflar arasında,
    Çelişkilerin uyuşturduğu bir toplumda yaşıyorsan,
    Yatan yeten bir olmuşsa çevrende
    Aydınlığı boğan bir karanlığın içindeysen,
    Sen o karanlığa bilginle şiir yazmalısın.  

    Yazmalısın dostum yazmalısın
    Doldurmalısın hayat denen defteri
    Ve asırlar sonra bir çocuk
    Cesedinin toprağını gübrelediği bir ağacın dibinde
    Okumalı yazdığın defteri buruk bir gülümsemeyle  

  • Yaslamış sırtını koca kayaya,
    Sağ ayağı Harran’a uzatmış
    Sol ayağı Mezopotamya,
    Sol eliyle tam Dara’ya abanmış,
    Yılların dinginliğinde bir kadim şehir…
    Kaleye doğru daracık bir sokak,
    Taş çatlasın iki metre duvardan duvara
    En dar yerinde var bir abbara,
    Yaşlı, yorgun, virane
    Kilit taşı düştü düşecek
    Abbara çöktü çökecek.  

    Abbaranın altında bir çocuk, Adı Arjin,
    babası Deyrulzafara’nın papazı,
    Çocuğun üstü temiz pak,
    Hüzünlü görülüyor gözlerinin karası,
    Daha on bir yaşında bir telkâri ustası.
    Arjin ‘in babası patriklikle Şam’a sürüldü,
    Arjin Rakka’da bir kocaya verildi.
    Suriye karışınca anayurda kaçarken
    Vuruldular üç kişi O kocası ve bebesi.
    Yaşı yirmi altı idi.

    Yaşlı, yorgun, virane
    Kilit taşı düştü düşecek
    Abbara çöktü çökecek.  

    Abbaranın altında bir çocuk, Adı Nezir,
    babası Mardin’in tek sahafı
    Hayatı altı metrekarelik dükkânda geçmiş
    O dükkânda kitaplarla dünyayı gezmiş
    Çocuk okuldan dönüyor.
    Güneş Harran’da sönüyor.
    Nezir üniversitede hem okudu hem çalıştı,
    Devrime âşık oldu, olaylara karıştı,
    Yakalanıp içerde işkenceyle öldürüldü,
    Kimsesizler mezarlığına gömüldü.
    Yaşı yirmi üç idi.

    Yaşlı, yorgun, virane
    Kilit taşı düştü düşecek
    Abbara çöktü çökecek.  

    Abbaranın altında bir çocuk, Adı Muhammed,
    babası Gider gelir sınırdan,
    Mal taşır canı pahası
    Çocuğun işi eşeklere bakmak,
    Üstü başı leş mi leş
    Yanında sıpa kerekeş.
    Muhammed on üçünde başladı sınır ticaretine
    Onu terörist sandılar bir gün
    vurdular geçerken sınırdan eşeği Kerekeş’le.
    Yaşı on dokuzdu.

    Yaşlı yorgun, virane,
    Kilit taşı düştü düşecek
    Abbara çöktü çökecek.  

    Abbaranın altında bir çocuk, Adı Baver,
    babası Aranan bir taş ustası.
    Yanında iki kardeşi, O bakıyor onlara
    dördüncüyü doğurdu anası.
    Baver hiçlikten dağlara çıktı,
    Bir çatışmada vuruldu
    Haberlerde okunan bir sayı oldu,
    Yaşı yirmi bir idi.

    Kaleye doğru daracık bir sokak,
    Taş çatlasın iki metre duvardan duvara,
    En dar yerinde bir abbara.
    Yaşlı, yorgun, virane
    Kilit taşı düştü…
    abbara çöktü…  

  • Tunç siyahtı,
    Tunç beyazdı,
    Kartal yuvasından süzüldü Dolmabahçe’ye doğru,
    O nereye uçtuğunu biliyordu,  

    İsmail sanattı
    İsmail sosyaldi,
    Doğacak çocuğu düşünde, dans ederek çıkıyordu Gümüşsuyu’na,
    Aydınlığa tırmandığını biliyordu,  

    Selin gençti,
    Selin güzeldi,
    Gözü takıldı kan gibi trafik lambasına,
    O da Velat gibi dolmuşun gittiği yolu biliyordu,

    Berkay genç bile değildi daha,
    Doktor da değildi, yalnızca Berkay’dı
    Koltuğunun altında Özdil’in imzaladığı kitap,
    Başkente gittiğini biliyordu,  

    Görkem anasının tek koçuydu,
    Görkem Amerikan Futbolcusuydu,
    Öylesine dolaşıyordu denize baka baka,
    Annesinin beklediğini biliyordu,        

    Nazif’in Erva’sı vardı,
    Nazif’in Elif’i vardı,
    Görev tamamdı,
    Evinde sıcak çorbanın hazır olduğunu biliyordu.  

    Altısının da yüreği çarpıyordu,
    Hepsi aynı yerdeydi,
    Hepsi aynı zamanda,
    Hepsi o silemediğimiz, ama onları silen o anda,  

    Nereye gittiğini tek bilmeyen şarapnel parçalarıydı,
    Seherinde o gecenin,
    Kızıl kanlar içindeki yatan kırk dört güle,
    Ağıt yaktı bülbüller.  

  • Yağmur şiddetini artırdı yine,
    Sokak kedisinin yalvarışlarını,
    Sarı mor dağ güllerinin kokusu bastırıyor.
    Böylesine kurşuni bulutlar çökünce,
    kurşun yemiş gibi karışıyorum,
    bir tuhaf oluyorum.  

    Sisi yaran vapur düdüğü,
    Vapurun arkasında martı süzülüşleri,
    Ama kulağımda Yazgülü’nün yağmur sesine karışan sesi.
    koğuştaki taze çay kokusu geliyor burnuma.  

    Ben böylesi ıslak günlerde,
    daha çok insan,
    daha çok sızı oluyorum.
    Kah yağmurla düşüyorum mahpusa,
    kah rüzgarla uçuyorum gökyüzüne,
    En çok da özgürlüğe hapsoluyorum.  

    Böylesi günlerde,
    er göçenler,
    siyah beyaz fotoğrafta kömür gözle gülenler
    Bize sızı bırakıp bilinmezde birleşenler, geliyor aklıma,
    kapatıp kendimi içime gizli gizli ağlıyorum.  

  • Güneş gibi gidip gelseydik,
    Ay gibi bir küçülüp bir büyüseydik,
    Ya da rüzgar gibi esip dursaydık.
    Birikir miydi yürekte
    bunca sevgi,
    bunca anı,
    bunca özlem,
    bunca acı.  
    Keşke yalnızca insan olabilseydik,
    bilseydik
    ağlayanla ağlamayı,
    acıkanla acıkmayı,
    susayanla susamayı
    Sevseydik kavga değil barışmayı,
    mal mülk değil doğayı,
    ahiret değil Dünyayı  

    Kim bilir belki de ağlamazdı bebeler.  

  • Atlet genç, güçlü ve yalnız.
    Stat, kalabalık, yabancı ve acımasız.  

    Atlet biliyor yarışın öncesinde,
    Ekmek aslanın pençesinde.
    Bu yarışı koşmasam ne çıkar diyor,
    Sevenlerim benim iyi koştuğumu biliyor.  

    Sonra bakıyor bacağının her kasının her lifine,
    Bakıyor anasının her bulaşık çatlayan ellerine
    Bakıyor babasının ağaran saç tellerine,
    Daha nicelerin nicesinin emeğine.  

    Tabanca sesi yarış başlıyor,
    En önde fırlıyor atlet koşuyor,
    Sağ ayak azim olmuş sol ayak hırs koşuyor,
    Bacağının her kasının her lifi bir bütün olmuş koşuyor.      

    Son metreler,
    Islıklar sanki zil sesi.
    Sanki değil zil sesi.
    Basıyor atlet basıyor…..  

    Basıyor çaların düğmesine.
    Saat yedi otuz,
    Kalkıyor genç mühendis doymamış uykusundan.
    Tatlı rüyayı gerçekleştirmek için çıkıyor umutla,
    Bekar odasından.  

  • Şu uçarı gönlüme,
    Kapı yaptım,
    Tokmağı yok, kilidi yok neyleyim.  

    Gani gani param oldu,
    Küçük külah dondurmalık,
    Sarı iki buçuk kuruş gibi deliği yok neyleyim.  

    Sevgime hırka aldın,
    Tam oturdu üstüne,
    Düğmesi var iliği yok neyleyim.  

    Bahar gelmiş çiçek açmış,
    İçim fıkırdasa da,
    Gençliği yok neyleyim.  

    İlk perde alkış aldı,
    Severek oynadığım bu rolün,
    Son perdede repliği yok neyleyim.  

    İskelet bozuk, mide haşat,
    Ciğer bitik hepsi tamam,
    Her geçen gün çoğalan ak saçımı neyleyim.  

    Göz görmez, kulak vasat,
    Diş takma, tatlar kesat,
    Bana bittin diyen dilin kemiği yok neyleyim.  

    Gönül dolmuş, yürek taşmış,
    Bir mazeret verin bana,
    Ahır vakit şu gönlümü eyleyim.  

  • GİBİ-1

    Bir rüyadan uyanır gibiyim,
    Komşu çitindeki hanımeli kokulu bir rüyadan.
    Karda oynadıktan sonra,
    ayağımı ısıtan ana elleri sıcaklığında,
    sonrasında içilen bir tas kara çorba tadındaki rüyadan.
    Bir bayram günü defneli takların altında
    şiir okur gibi pır pır atıyor yüreğim,
    Bir sokaktaki mahale maçında gol atmış kadar,
    İlk defa denizatı görmüş kadar
    Karadeniz’in kapkara derininde,  

    Çocuklar kadar heyecanlı bir rüyadan.  

    Bir rüyadan uyanır gibiyim,
    Bahar gibi, çiçek gibi, orman gibi
    İlk aşkım gibi,
    ilk aşkımla göz göze gelmiş gibi rüyadan.
    İyi bir okulu kazanmışım gibi,
    babamın gözlerinde gördüğüm gurur,
    baba olduğumdaki kadar mağrur bir rüyadan.
    İlk maaşım kadar bereketli,
    İlk işim kadar umutkar,
    İlk rakım gibi yadigar,  

    Gençler gibi kanı kaynayan bir rüyadan.          

    Bir rüyadan uyanır gibiyim,
    Hayallerin gerçek olduğu,
    Hırsızın, katilin, dinbazın yenildiği bir rüyadan,
    Padişahların, kralların, tiranların değil,
    Bilimin, sanatın, adaletin ve eşitliğin hüküm sürdüğü bir rüyadan, Emekçinin hakkını aldığı,
    kadının insan kaldığı bir rüyadan,
    Ağaçların kök saldığı
    Hayvanların özgür kaldığı bir rüyadan.
    Çocukların oyunu, yoksulun eyini gibi bir rüyadan.
    Uyanılmak istenmeyen bir rüyadan uyanır gibiyim,  

    Zifiri karanlığa.  

    GİBİ-2

    Ağlama çocuk,
    Al kalemi kâğıdı eline,
    Başla yazmaya bir masal gönlünce.
    Acele et, vaktin dar,
    Bitir masalı, külkedisi değişene kadar.  

    Masalında mutlaka sarı mor dağ gülleri olsun,
    Çınarlar, kestaneler, süslü bir çam ağacı,
    İğde ile ıhlamur masalın olmazsa olmazı.
    Ağaçlar yetmez, koskoca bir orman yaz elin değmişken,
    İçinde sincaplar, tavşanlar, olsun bir de kaplumbağa,
    Serçeler, kırlangıçlar bir de baykuş,
    Kelebekler, uğur böcekleri bir de yusufcuk.  

    Suyu unutma sakın,
    dereler, şelaleler, göller
    Buzdağları, dalgalar ve denizler,
    İçinde balinalar, ahtapotlar bir de yunus
    Ya da her şeyiyle bir devasa okyanus.  
    Bir tarafına iliştir mutlaka
    bir nergis, bir gül ve bir de hanımeli kokusu,
    Bir gökkuşağı, bir şimşek bir de gök gürültüsü.
    Mehtabı unutma sakın, yakamozu da,
    Gölgeler de olsun, güneş tutulması da.      

    Babaannenin sandığından bir dantel,
    Annenin bej renkli döpiyesi
    Babanın fötr şapkasını da yaz
    Hatıra olsun.  

    Bulutları serpiştir semadaki milyarlarca sedanın arasına,
    Yağmur olup, kar olup düşsün milyar yıllık sevdasına.  

    Al kâğıdı kalemi eline çocuk,
    Sevgiyi yaz, sevdayı yaz,
    Gözyaşını. teri yaz.
    Yazı yaz, baharı yaz, güzü yaz,
    Zemheri de essin dondurucu bir ayaz.
    Şeker yaz, dondurma yaz,
    Saklambaç yaz, tombala yaz, misket yaz,
    kalem sende çekinme türlü türlü oyun yaz.
    Şarkıları, türküleri
    notalara dökülmüş müzikleri yaz,
    Sarıyı, kırmızıyı, maviyi
    tuvallere dökülmüş tüm renkleri yaz,
    Ayı beyi ceyi
    papirüsten bu yana kağıtlara dökülmüş
    her dilden her cümleyi yaz.  

    Yazmayı bitirince masalı doğru yatağa,
    Yum gözünü aç gönlünü dal rüyaya.
    Rüyanda göreceksin tüm yazdıklarını,
    Acele etme uzun uzun seyret rüyayı
    Dal bir ömür kadar ıssızlığa,
    Er geç uyanacaksın  

    Zifiri karanlığa….      

  • Dolaş deseler anılarında,
    iskelesinde olmak isterim İnebolu’nun.
    Elimde oltam, yağmur güneş fark etmez,
    dibindeyim rengarenk takaların
    Ve her balık vuruşunda bir kez daha yaşamak isterim
    o çocukça heyecanlanışı,
    Anılarını dolaş deseler.  

    Dolaş deseler anılarında
    Aralığında olmak isterim Ebe Hanife Hanımın.
    Toz toprak içinde koşuşturmak isterim bir topun peşinden,
    Ve her gol atışımda bir kez daha yaşamak isterim
    o çocukça heyecanlanışı,
    Anılarını dolaş deseler.  

    Dolaş deseler anılarında,
    Boyranaltı’nda olmak isterim elbette.
    Derme çatma bir çadırın altında.
    Eşi benzeri olmayan o çakıl taşlarında.
    Ve denize her dalışımda bir kez daha yaşamak isterim
    o çocukça heyecanlanışı
    Anılarında dolaş deseler.  

    Dolaş deseler anılarında,
    çocuk olmak isterim
    ve İnebolu’da olmak isterim elbette.
    Ne kalbimdeki karşılıksız sevgiler,
    Ne beynimdeki cevapsız sorular,
    Mühendis filan değilim o zaman,
    Büyük şehir görmemişim,
    Aşk nedir bilmiyorum
    Ama ben yine de çocukluğumu,

  • TİYATRO

    Aslında İnebolu’da profesyonel anlamda Tiyatro’nun sergilendiğini bilmiyorum açıkçası. Yalnızca sene sonu lise öğrencileri tarafından hazırlanan bazı piyeslere giderdik ki bu anlamda benim tanık olduğum en başarılı oyun yetmişli yılların başında Başrolünü Değerli Ağabeyimiz Bülent Uluer’in oynadığı Moliere’in “Kibarlık Budalası” uzak ara en başarılı oyun idi. Ama 1950 den 1965 lere kadar Halkevindeki salon geniş katılımla hazırlanıp sergilenen çeşitli piyeslere ev sahipliği yapmış. Bazıları o denli başarılı imiş ve o denli ilgi görmüş ki daha sonra turnelere bile çıkılmış. Bunların bazılarını aşağıda derlemeye çalıştım.

    Hasır Şapka – 1959

    Pusuda-Cahit Atay-1960 Zeki Denizci, Altuğ Dölen, Mustafa Terzioğlu

    Hülleci-Reşat Nuri Gültekin-1961

    Göç- Cevat Fehmi Başkut -1962

    Burada not düşmek isterim ki İnebolu Kültür ve Sanat Derneği bir süredir kısıtlı imkanlarını kullanarak piyes sergilemeye çalışıyor. Bu takdir edilmesi ve destek verilmesi gereken bir çaba.

    SİNEMA

    Sinema için tiyatroda söylediklerimi geçerli değil. Cumhuriyet öncesi başlayıp seksenli yılların ortasına kadar süren bir sinema kültürü var İnebolu’nun.

    Nereden mi biliyorum? Yukarıdaki fotoğraf yüz yıl daha fazla öncesinden kalma. 16/Kasım/1921’den. Yani savaşın ortasından. Yani Afyon’a giden/gidecek cephanelerin ortasından. İNEBOLU YOKSULLAR SINEMASINDAN. Binanın neresi olduğundan emin olamadım ama sinema personeli fotoğrafın arkasında listelenmiş.

    1. Müdür Nuri Bey
    2. Makinist İbrahim
    3. Makinist Muavini Haydar
    4. Kontrol Memuru.
    5. Emir Onbaşı Galip
    6. Nefer Şükrü
    7. Piyanist Muavini Şükrü Bey,
    8. Piyanist Matmazel Elizabeth.
    9. İkaz Memuru Hulki Efendi,
    10. Büfeci İzzet Bey

    İlk beşi fotoğrafta görüyoruz. Piyanistlerin ne işi var diyebilirsiniz. O zamanlar sessiz film olduğu için film oynarken piyano çalınıyor.

    İnebolu’da sinema kültürü 1980’lerin başına kadar devam etti. Şu an Müftülük binası olan eski kütüphanenin karşısında ve yine şimdiki mobilya dükkânı olan yer çok güzel bir sinema salonu idi. Hatırladığım kadarıyla dış kapıdan hole girdiğinizde solda bilet gişesi sağda ise balkona çıkan merdivenler vardı. İç kapıdan salona girdiğinizde ise her iki tarafta bir sırada 6-8 koltuk yaklaşık 10-15 sıra koltuğun arasından geçerek sahneye ulaşılırdı. Sahnenin önünde bordo atlastan iki yana açılan perdeler vardı. Üst katta ise beş altı sıra koltuk ve arkalarında da 6 adet loca bulunurdu.

    Hafta içi yalnızca suare, Cumartesi Pazar ise daha çok öğrenciler için matine olurdu. İnebolu’nun ilk fotoğrafçılarından Sabri Cebecioğlu’nun büyük oğlu İnebolu’nun seçkin simalarından Rahmetli Ergun Cebecioğlu işletirdi. Ergun Amca asıl işi Fotoğrafçılık olmasına rağmen Sinemacı Ergun olarak bilinirdi. Yazları ise yine şu an müftülük binasının otoparkı olan yerde yazlık sinemayı açardı. En iyi hatırladıklarım, genellikle mutlu sonlu Yeşilçam filmleri ile Jerry Lewis komedi filmleri ve elbette bazı akşamlar ailece gittiklerimiz. Film öncesi bazen on-on beş dakika ilginç spor müsabakaları (Muhammed Ali-Foreman boks maçı) veya önemli olaylar (Apollo 11 in aya gidişi) gösterilirdi.

    Ben çocukluğumda İnebolu’da aynı anda 4 sinema salonu olduğunu hatırlıyorum. Onların hepsi kapandıktan sonra belediye tarafından açılan sinema salonları olsa da o tadı veremedi bir türlü. Yeşilçam’da bir dönem süren seks furyasının etkisi mi, televizyonun yaygınlaşması mı, insanların ayrışması mı bilmem ama yok oldu bu güzellikler, giden birçok güzel şey gibi, çocukluğumuz gibi, gençliğimiz gibi.

  • Köprünün üzerinden geçtiğimde güneşin denizle kucaklaşmasına çok az zaman vardı. Karadeniz her ne kadar dalgalarıyla ufak rötuşlar yapsa da Boyranaltı’nın denizi bir orak gibi biçen görüntüsüne pek etkisi olmuyordu. Gözlerimi korkarak Avara mahallesine çevirdim. Mahallenin dokusuna uymayan bir iki bina bembeyaz bir ten üzerindeki şark çıbanını andırıyordu. Sahilden aldığım bir iki çakıl taşı yetti onları örtmeye.

    Hayli kalabalık sahilden yürümeye başladım. Yaklaşık yirmi dakika vardı güneşin denizi o milyonlarca yıldır aynı ihtirasla öpüşüne. Sahil boyunca çay bahçesinde oturan insan profilinin belki yürek olarak değil ama görüntü olarak değişimi biraz canımı sıksa da birazdan rahatlayacağımı biliyordum. Adımlarımı sıklaştırdım.

    Heyamolada incir ağacının yakınında bir masaya oturdum. İçeri girerken sipariş ettiğim otuzbeşlik rakı, peynir ve kavun beni fazla bekletmedi. Tam rakıyı koyarken karşıdaki posterden elinde serpuşu ile bana bakan sarı saçlı mavi gözlü güzel insanın buruk gülümsemesi ile göz göze geldim.

    Orayı tekrar et evlat dedi. Tekrar ettim;

    ……………
    Sarayburnu’ndan geçerken,
    Hele say ya lessa,
    Yar doldurur ben İçerken,
    hele say ya lessa,
    ……………

    Zamanında çok muhabbetler edilmişti bu incir ağacının altında, sesler hala kulaklarımda, yüzler hala gözlerimin önünde. Dalıp gittim bir gecesine bahçenin ortasındaki söğüt ağacının dibinden gelen bir ut sesindeki İstanbul şivesine. Orhan Boranı andıran bir davet sesi yükseldi bahçenin uzak ucundaki Denizciden;

    Dörtnala gelip ,
    Uzak Asya’dan,
    Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,
    Bu memleket bizim!

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli,
    Ayaklar çıplak,
    ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
    Bu cehennem, bu cennet bizim!

    Kapansın el kapıları,
    bir daha açılmasın,
    Yok edin insanın insana kulluğunu,
    Bu davet bizim!

    Yaşamak bir ağaç gibi
    tek ve hür,
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    Bu hasret bizim!

    Tam çıkacaktım ki akıl oyunundan havadaki rakı kadehimden bir ses geldi. Babam şerefe dedi karşıdan ilk defa kadehimin altına vurarak takma evlat güneşe bak diyerek ve patlattı o Boyranaltında güneşin batışının en güzel betimlendiği şiirini bir kez daha

    Gurup vakti ses gelir o diyardan,
    Ardı gelmeyen tatlı hatıralardan,
    Gurbette düşünürüm derin derin,
    Tadı başkadır derim doğduğum yerin,
    Başkadır gülü, çiçeği, yazı, baharı,,

    Boyranaltında deniz kenarı.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    İçimde bir huzurun hoşnutluğu var,
    varırken ışık yolu güneşe kadar.
    Işık yolunda sular kaynaşır gibi,
    renkle ziya denizde oynaşır gibi.
    Titriyor titriyor gitmesin diye,

    sahildeki bu ahenk bitmesin diye.
    Gönüller kan ağlıyor, ufuk kanıyor,
    deniz pespembe sanki güneş yanıyor.
    Hem yanan fanus, hem muallaktadır,
    kah kürevi, kah beyzi form almaktadır.

    Bu akşamki renklerin şanslarıyla,
    aldan mora bütün nüanslarıyla,

    süslenmiş Kerempe’de renk renk bulutlar,
    arasında var gibi renkten hudutlar.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    Bu gidiş belki de güneşin son gidişidir.
    Bu gidiş kim bilir hangi ömrün bitişidir.

    Bu gidişte veda edenler dolu aşka
    ve denize niyet taşı atanlar başka.

    Boyranaltında defne dallı çardaklar,
    Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

    Bu kez ben gülümsedim buruk bir şekilde. Burukluk defne dallı çardakların artık olmamasındandı, gülümseme ise hala aydınlığın şerefine kalkan bardaklardan.

    Döndüm…… tam o anda değdi güneş denize ve kondurdu öpücüğünü. Ardından siyah beyaz yüzler, güler yüzlü anılar, heyamola sesleri, fertek gazozları, denk kayıkları, plaj, Emirgan, çardak, Ziya amcanın çayları, Orta camiden Ezanlar, Geriş ‘deki Manastırdan yükselen ayin sesleri, fenerin ışığı, Arnavut kaldırımları. Hepsi hepsi akın akın örttüler güneşi bir bebeği kundaklar gibi ve en sonunda bir tek ışığı kaldı güneşin ve geldi ebeledi beni o ışık bitmeyen bu akıl oyununda.

  • Bu hikâyeyi söz misafirlikperverlikten açıldığında mangalda kül bırakmayanların kulağına küpe olur diye anlatmak istedim.

    İlki geçen sene 25 Ağustos 2020’de gerçekleşti. İkincisi ise 23 Ağustos’ta ama 45 yıl önce. 2020’den başlayalım. Gabak Gavur Gonağında açtığım Fotoğraf sergisi kutlama programının içine alınmıştı. Oldukça kalabalık bir gurup önde Kaymakam, Belediye Başkanı ve eşleri olmak üzere Oğuz Atay Sokağından doğru gelip açılışı yaptılar. Sergi gezilirken bir yandan Kaymakama fotoğraflarla ilgili bilgi verirken bir yandan da arka sıralarda içeri giren ve etrafına bakınan iki Denizci Subayını takip ediyorum. Kaymakam bitirip konaktan ayrılınca hemen yanlarına gittim. Denizcilikle ilgili belgelerin bulunduğu masaya götürüp bilgi verdim. O sırada İnebolu’yu ziyarete gelen Askeri Geminin subayları olduğunu öğrendim. Yanlarına mihmandar dahi verilmemesi beni hem şaşırtmış hem de üzmüştü.

    45 yıl önceki olaya geçelim. 23 Ağustos 1975 bahçedeyim. O dönemde Kaymakamlığı vekaleten Babam yürütüyor. Kaymakamlıktan biri elinde bir bıçakla geldi ve kuyunun hemen yanında duran senede bir kere bazen iki senede bir açan gözümüz gibi baktığımız Avize çiçeğini kesmeye başladı. Şaşkın şaşkın bakmamıza da baban istedi diye cevap verdi. Akşam babamdan öğrendik ki o çiçeği hazırlatmış ve bir motora atlayıp uzakta demirlemiş olan Kıbrıs Barış harekâtında da görev yapan muhriplerimiz Adatepe ve Gayret adlı askeri gemilere hoşgeldine giderken yanında götürmüş. Annem ama seni deniz tutar dediğinde “Gitmem şarttı. Ben kayıkçıları ile övünen bir ilçenin mülki amiriyim” demişti.

    Yukarıda görülen 23.08.1975 tarihli Fotoğrafta Ön sırada  Belediye Başkanı Ziya  Tunoğlu, Komodor Tuğ. Amiral Işık Biren,  Babam Hüseyin Karahan, Başsavcı Cevdet Varol aradan da Lise Müdürü Nazmi Çaycı görülüyor. Öğretmenler Lokaline gidiyorlar.

    Yukarıda ise o güne ait İnebolu gazetesi. Yorumu bu seferde siz yapın.

  • Geçmişe yolculuk yapınca İnebolu’nun iki sıkıntısıyla yüzleşiriz. İlki çözülmüş ve unutulmuş bir sıkıntı. İnebolu Abana Sahil yolu. Evrenye, İlişi veya Abana Sahiline genellikle piknik yapmak veya denize girmek için motorla gidip gelmemiz benim hafızamda bayağı bulanık bir görüntü halinde. Şimdiki gençlere garip gelebilir ama 1964 yılına kadar İnebolu‘nun doğusundaki köyleri ve Kastamonu’daki diğer

    sahil ilçeler ile karayolu bağlantısı yoktu. Hatta limana kadar olan yol dahi toprak idi. Cumhuriyetin ilk yıllarında limana giden yol açılmış hatta çeşme altıda düzenlenerek Patriyoz’a kadar ulaşılabilir hale gelmişti ama bu stabilize tabir edilen toprak yoldu. Heyelanlar nedeniyle her yıl şekil değiştirmekte idi. 1960 yılında yeniden hareketlenen İnebolu liman projesi istenen düzeye bir türlü gelemese de bu vesile ile yapılan plaj yıllarca İnebolu’yu sırtında taşıyan turistik bir tesis olarak tarihte yerini aldı. Plaja giden yolun limana kadar o güzelim taş parkelerle döşenmesi işi ise ancak 1964 yılının baharında gerçekleşti.  İşte bu konu ile ilgili babamın her zaman güler yüzlü tarzını yansıttığı bazı şiirleri;

    Patronlar şapırtıyla kalkınmaya üşüştü,
    Kalkınan Türkiye’den bize de liman düştü.
    Varlıklar kalkındılar bu plansız seferden,
    Liman da kalkındı da Plaj oldu kederden.

    Hüseyin Karahan-1961

    Eşin dostun kara bulut gibi tozda gözü,
    Beklemesin gözler, beklemesin arazözü.
    Bir şey değil de plaja gitmesi,
    Dönüşte tozdan kesilmese nefesi.

    Bir ulu el tutsa elimizden,
    Ve dostlarla kolkola,
    Hayırseverler,
    Bizimle beraber,
    Müjdeden çınlasa kulaklarımız çın çın,
    Döşesek kayaları, kayalar gibi yalçın,
    Halılar döşesek o yola,

    Ve dostlarla kolkola,
    Koştursak bulvardan limana,
    Torunlar selam verse tozlu yolu yapana.

    Hüseyin Karahan-21.07.1962

    Liman yolu parkeleri, kara kara ak ak,
    Kalkınma hızına uydurmak için ayak,
    Hep beraber üşüştük, eşle, dostla ve aşkla,
    Elli santim kaldırdık kalpten krikolarla.

    Hüseyin Karahan-1964

    Dağ ardında dağ, gene dağ gene dağ var,
    Bu dağlarda çileli insanlar yaşar.
    Her dağın eteğinde bir de cennet var,

    İnsanıyla ürünü yol diye ağlar.

    Bu dağları yayan aşar insanlar yayan,
    Bu dağlardan yol açtık, yola açtı agan,
    Bu açıştan değil insan dağlar bile neşeli,
    Selam sana Abanalı, Selam sana Evrenyeli.

    Hüseyin Karahan-25.07.1964

    İkinci sıkıntı ise Ankara-İstanbul treni gibi adı değiştirilerek her gelenin yapar gibi göründüğü ama bir türlü de hakkıyla yapamadığı herhangi bir uzun vadeli planlama değil kısa süreli siyasi ve/veya maddi rant kapısına dönüştürülen bir sorun. Altyapı. Özellikle de içme suyu ve kanalizasyon konuları. Bakın babam ne demiş 63 yıl önce Terkos suyu ile ilgili:

    İçme suyu tesisi ihalesi beş yüz binlik bedelle,
    Tam on yılda zor bitti, iki milyon papelle,
    Cefakardır, vefakardır, fedakardır belediye,
    Elli bini feda etti bi denecük aboneye,

    Su geliyor mu diye sorulmasın sorular,
    Şimdilik hava taşır terkosdaki borular.

    Hüseyin Karahan-1963

  • Benim çocukluğumun Deniz bayramı çok daha neşeli olurdu (ya da çocuk olduğum için bana öyle gelirdi) O dönemler deniz bayramında sunuculuğu babam yapardı. Belki de fotoğraftakiler dinlemiştir. Önceden de bayağı hazırlık yapıp notlar alır şiirler yazardı. Sandal yarışları limanın dışından başlayıp plajda sahilde biterdi. Babam plajın üzerindeki yerinden o davudi sesiyle şiirler okurdu.

    Bu şiirler yarışların son metrelerinde sahilde seyredenleri coştururdu. Notlarından bir pasajı sizlerle paylaşayım:

    Deniz Kurtlarının torunları geliyor,
    Azgın dalgalarla boğuşanlar geliyor,
    Kürek ile yelken ile Kırım’a ulaşanlar geliyor,
    Ufka bakıp yağmur sezen, bora bilen mürşitler,
    Ey Cemaller, Mehmetler, Ey İlyaslar, Raşitler,
    Tatar Hasan, Hacı Hasan, Soğan Hasan , Hasanlar,,
    Ey miçolar, kürekçiler, yelkenciler, kaptanlar,
    İnan ki o vadide hala senin nefesin var,
    İnan ki bu sahilde hayde hayde sesin var,
    İnan ki bu denizde hala senin DENKin var,
    Kürek çekişlerinde senin o ahenkin var.

    Hüseyin Karahan-1964

    Aynı şekilde İnebolu’nun kahramanlık günü ola 9 Haziran da Zafer yolunda büyük bir coşku ile kutlanırdı. Oldukça uzun bir resmi geçit olurdu. Okullar dışında, askerler, polisler, kamyon üzerindeki mizansenlerle esnaf gurupları, itfaiye, istiklal madalyalı gaziler veya onları temsilen yakınları, kağnı arabaları katılırdı. Defne yapraklı taklar kurulurdu. Kaymakam, Belediye Reisi ve diğer mülki ve mahalli amir ve memurlar resmi geçidi genellikle caddenin deniz tarafındaki Emirgan çay bahçesinin önüne kurulan tribünden izlerlerdi. İnsanlar ise yol boyunca dizilirlerdi.

    Deniz otelin altındaki kafe tipi yer ve çatısındaki teras, Mehtap pastanesi ve üzeri, Yar başında Hasan’ın Meyhanesi, daha ilerde Kazım’ın meyhanesi, Halkevinin, Orman Dairesinin, Ticaret Odasının, o zamanlar Veterinerlik ve Ziraat olan şimdiki Belediye binasının balkonları tıklım tıklım olurdu.

    Babamın notlarında insanları coşturmak için şu şiirleri okuduğunu yazıyor.

    Demirciler geçerken

    Demirciler geliyor, çekiç güçlü, örsler sert,
    Cami avlusundaki parmaklık demirinden,
    Süngü yaptı, kılıç yaptı, zafer yaptı bu millet.

    Cephane yüklü kağnılar geçerken,

    İstiklal savaşından izlerin dolu dolu,
    Merhum Gazi ve Şehitler diyarı İnebolu,
    Ey güneşin denizden doğup battığı yer,
    Ey ecdat; kahramanlık günü sana değer,
    Ey İstiklal savaşında cepheye güç sunanlar,
    Dağ gibi cephaneyi bir anda kaçıranlar,
    Ey dedeler, nineler, ey analar bacılar,
    Tükendi neşe oldu o çektiğin acılar,
    O günlerde can veren bil ki oldu muradın,
    Ey özgürlük aşığı, ey hürriyet hamalı,
    Hürriyet senin kanında, sütündedir,
    Vermezlerse eminim canının üstündedir,
    Bizler bugün memnunuz sizin o düşünüzden,
    Sizlere selam olsun kahramanlık günümüzden.

    Ve Heyamola ekibi gelirken

    Neredesin koşup gelin, coşup gelin,
    Bu günümüz bayram olsun, coşku dolsun.
    Cemil gibi çekelim canı yürekten,
    Saray burnundan geçerken,
    Al yeşil sancak çekerken,
    Yar doldurur ben içerken nağmesiyle,
    İnebolu neşe ile inlerken o tiz sesiyle,
    ve hepimiz coşsun, coşsun da yaşa desin,
    Coşsunda yaşa Mustafa Kemal Paşa desin,
    Hep beraber çekelim o gün gibi heyamola,
    Kahramanlık günümüz kutlu olsun, kutlu ola.

  • Benim çocukluk dönemim -yani 60’ların son, 70’lerin ilk yarısı- sırasında kuşkusuz en akılda kalanlardan biri yaz gecelerinde gidilen çay bahçeleridir. Adı çay bahçeleri olsa da ailece gidilen ve her türlü eğlencenin olduğu mekanlardı. Hatta bira bile servis edilirdi. Öncelikle o mekanları şöyle bir hatırlayalım.

    İki önemli eğlence merkezi vardı. Biri Emirgan, Deniz Otel ve Mehtap pastanesinin bulunduğu bölge. Deniz otelin altı genellikle sessizlik ve akşam dışarı çıkanların turlamasını seyretmek isteyenler için en uygun yerdi. Tam karşısındaki Emirgan’ın işletmecisi İbrahim Denizci idi. Oğulları Rıfat ve Vedat servis yaparlardı.O bölgede o zamanlar deniz yola bu kadar yakın değildi. Bu nedenle deniz tarafında bahçenin tam ortasında çay ocağının karşısına deniz tarafına doğru bir balkon vardı. Bu balkonda genellikle dışardan gelen orkestralar canlı müzik yapardı. Birkaç sene peş peşe gelen Dalgalar Orkestrası en aklımda kalanı. Tabi bir de dans ve şarkı yarışmaları.

    Hemen yanındaki çocuk parkı bizim modern anlamdaki salıncak, tahterevalli ve kaydırakla ilk tanıştığımız yerdi. Hemen onun karşısında yar başından sahile inen iki merdivenin arasına belediyenin yaptığı yeni yerde Şekerci Nuri ve Rıza Emir mehtap pastanesini açmışlardı. Üç tarafı akvaryumlarla çevrili bu mekân o dönemde dondurma yemek isteyenlerin durağı olmuştu. Elbette dondurmasının tadı hiçbir zaman köprü başında minicik ama sevimli bahçesinde yenilen Şekercilerin ustası Ali Küllü’nün dondurmasının tadına ulaşamadı.

    Şimdi ikinci eğlence merkezine yani Boyranaltına geçelim. Elbette henüz benzinliklerin olduğu bölgede köprü yok. Mecburen yukardaki köprüden geçeceğiz. Allah’tan belediye reisi Celasin Bey köprü başına ve Meydancıkta köşeye floransan sokak lambalarını koydu da önümüzü görebiliyoruz. Boyranaltında yan yana üç çay bahçesi vardı. İlkini biraz sonra detaylı anlatacağım. İkincisi Ziya Şahin amcanın mütevazi çay bahçesi idi. Bu çay bahçesine 2-3 merdivenle indiğinizde üstü komple asma ile kaplı genişçe ilk bölüm karşınıza çıkardı. Deniz tarafına ilerlerseniz yine 5-6 merdivenle inilen üzeri açık birkaç masalık ikinci bölüm. Ziya amca genelde tek başına çalışırdı. En güzel çay burada içilirdi. Her iki yanındaki çay bahçelerindeki gürültü bir şekilde buraya hiç gelmezdi. Dalga sesleri dışında bir ses duyamazdınız. Sonuncu çay bahçesi ise zannedersem Salih Çağlar tarafından işletilir.  Ulu ağaçların altındaydı ve masalar diğer çay bahçelerinde göre birbirinden daha uzakta yerleştirilmişti. Bazı akşamlar bingo/tombala oynanırdı. Şimdi ilk çay bahçesindeki bir akşamı anlatayım. Akşam yemeği yenildikten sonra evin en uygun yaştaki çocuğu sahneye yakın masalardan yer tutmak için elinde birkaç kazakla önden gönderilirdi.

    Çay ocağında çay demlenirken, orkestra da çay ocağının hemen   yanında yeterli sayıda masa gelmesini beklerken demlenirdi. Orkestra genelde İnebolulu gençlerden oluşurdu. Çoğu kendini bu konuda halk evinde yetiştirmişti. Orkestra elemanları ve sazlar genelde değişirdi ama Zeki Denizci akordiyonu, Kadir Karatay gitarı, Hasan Denizci baterisi ve Altuğ Dölen klavyesi ile değişmez kişilerdi. Orkestra başlamadan önce masadakiler bahçenin önünde arabası ile bekleyen Yığma’dan kuruyemiş ihtiyacını karşılardı. Popüler kuruyemiş kabuklu fıstık ve kabak çekirdeği idi ve her zaman taze olurdu. Orkestra günün popüler hafif Türk müziği parçaları ile başlardı. İlk bölümün sonlarına doğru dans müziği geçilirdi. Özellikle twist ve rock in roll da mutlaka olurdu. Orkestra ara verdiğinde Orhan Boran’ı andıran sesiyle Zeki Denizcinin evet-hayır oyunu başlardı. Hep o kazanırdı. Daha sonra Rıza Emir amatörce elektrosaz haline getirdiği sazıyla profesyonelce Kastamonu yöresinin türkülerini çalar söylerdi. Manda söğüt dalına yuva kurar, Huriye imama varırdı. İkinci devre başlamadan önce çocuğu olanlar iki sandalyeyi birleştirip çocuklarını yatırırlardı. İkinci devrede zaman zaman pop zaman zaman sanat müziği çalınırdı. Hasan Karagöz “Karagözlüm efkarlanma gül gayri”, Hasan Balcı “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” Mehmet Can “eski dostlar” ile sahne alırdı. Babam şiir okuması için sonlara doğru sahneye davet edilirdi. Hepsini kendi yazdığı şiirleri defalarca okumasına rağmen her seferinde dinleyenleri aynı şekilde hüzünlendirebilmesine aynı şekilde güldürebilmesine ve sonunda aynı şekilde alkışlanmasına hala şaşarım. İşte o dönemin en popüler olan şiirlerinden biri;

    MİSAFİR GÜNLERİ

    Güne gidelim güne, kadın için her gün olan düğüne,
    Çekiştirme, pekiştirme meclisine.
    Şeker Beleş, pasta beleş, cip kelepire,
    Gelsin çaylar, gelsin çaylar habire.

    Güne ayrılır evin en konforlu odası,
    Yalnız günde açılır o mübarek kapısı,
    Ayda iki üç defa mutlaka sıra gelir,
    Bütün ev baştan başa gün için temizlenir.

    Cam çerçeve silinir, örümcekler alınır,
    Taa taşlık bile özenerek yıkanır,
    Rujlanır o gün için ruja hasret dudaklar,
    Boyanır bulaşıktan yeni çıkmış tırnaklar.

    Giyilir esvapların topyekûn yepyenisi,
    Takıp takıştırılır mevcutların hepisi,
    Üç beş kapı modadır, buram buram dökse ter,
    Yüz kiloluk hanım bile günde tığ topuk giyer.

    Beş saatlik işiyle, çantada terliğiyle,
    Eşikteki beşikteki, kızıyla geliniyle,
    Topyekûn hane halkı, birlikte yola düşer,,
    Kundaktaki yataktaki yallah deyip de üşer.

    Hoşgeldinden sonra sorulur hal ve hatır,
    Her yeni gelen ile aynısı tekrarlanır,
    Stop bilmez çeneler, sıra şaşmadan işler,,
    Dedikodu sofrası gittikçe de genişler
    .

    Laftan börek yapılır, atılır lafla taşlar,
    Ara sıra eğilir fiskosa meyyal başlar,

    Kahkahalar atılır meclisin neşesiyle,
    Herkes konuşmak ister İstanbul şivesiyle.

    Kızım, gelinim, torunum, anamla hepsi tamam,
    Yarın Anşanın günü ben de ben de geliyam.

    Hüseyin Karahan-22.12.1961

  • Aşağıdaki fotoğraf 1958’in yazında çekilmiş. Yüz ifadeleri sert görünüyor ama ben biliyorum ki yumuşacık yürekleri var. Yüzlerindeki o sert çizgiler zorlu yılların izleri. Arkalarındaki mavi pike hala duruyor. Düşünün çocuklukları Birinci Dünya (aynı zamanda İspanyol gribi pandemisi) ve İstiklal savaşı yıllarında geçmiş. Cumhuriyetle birlikte atılmışlar hayata. Evlenmişler ve çocuklarını ikinci dünya savaşının yokluğunda büyütmüşler. Sağ taraftaki bizim Gazozcu Baba dediğimiz dedem Hamdi Emir. Sol taraftaki ise Halamın eşi benim dede dediğim eniştem Mehmet Denizci.

    Onları anlatmadan önce Galip Deniz Caddesinde Yeni caminin köşesinden pazar yerine doğru yürüyelim isterseniz. Sol tarafımızda sırasıyla ve bildiğim lakaplarıyla Şipkopca’nın (dudayırık) dükkânı, önceleri Deli Murat’ın sonra Köse’nin dükkânı, Terzi Tatar Hasan’ın Mehmet’in dükkânı, Hasan Tunoğlu’nun bahçesi ve şekerci dükkanı, Hamdi Emir’in Gazoz hanesi, Berber Dükkanı, Sümerbank Mağazası, Cemal Amca’nın (Pat) şekerci dükkanı.

    Bu dükkanlar ile ilgili benim yetişebildiklerim ve hatırladıklarım kısaca şöyle. Şekerci Hasan Amcanın dükkanına sokaktan bir iki merdivenle inilirdi. Kapı alçaktı. Sanki inenlerin başı kapıya çarpacakmış gibi gelirdi bana. Vitrininde en aklımda kalan şey kızamığa iyi geldiği söylenen tarçınlı baklava dilimine benzeyen lohusa şekeri. Girince sol taraftaki tezgâhta enva-i çeşit ve rengarenk şekerlemeler olurdu. Daha ileriden bir kapıyla üstünde asma çardağı olan bahçeye çıkılırdı. Bahçede köyden pazara inenlerin ekmeğin içine tahin helvası ve gül reçeli koyup iştahla yemeleri gözümün önünde hala. Şekerci Pat Cemal Amca’nın dükkanında ise tezgâh girince sağda kalırdı. Onun mu benim mi boyum kısa olduğu için bilmiyorum ama tezgâhın arkasından yalnızca kafasını görürdüm. Şemsiye çikolata ve mabel sakız için önemli uğrak yerlerimdendi. Sahibinin Ibraslı olan berber dükkânı ile ilgili bildiğim tek şey aynı zamanda diş çektiği.

    Gelelim gazoz haneye. Gazozcu Hamdi Dedem o dönemin entelektüel adamlarından. Ecevit’e yürüyerek bir okula gitmiş ama okulun ne okulu olduğunu ben de bilmiyorum. Yukarıdaki fotoğrafta 50 yaşında. Aslında ben 3.5 yaşında iken öldüğü için hayal meyal aklımda.  Oldukça zengin bir pul ve el yazması kitap koleksiyonu varmış. Bir de değişik mobilya ve aletlere merakı. Mesela üstü açıldığında kanun olan ve aynı zamanda ön kapağı açıldığında içindeki pikabı bulunan komodin hala duruyor. Önce Güzel İnebolu adıyla yaptığı daha sonra Fertek adıyla ünlenen gazozları ile sağlıyor geçimini.

    Dükkâna girdiğinizde sağ tarafta yazıhanesi var. Benim için buradaki en önemli oyuncak toplanan kapakları tekrar kullanabilmek için baskı yapan zımbamsı alet. Arka tarafa üst kattaki depoya çıkan ahşap merdivenin yanındaki ayrı bir kapıyla giriliyor. Altı su sarnıcı olan bu bölümde her birini hayranlıkla izlediğim gazoz imalatında kullanılan bilumum alet edevat. Her Çıssss-tak sesi bir şişe gazoz demek. Keşke devam edebilseydi bu gazoz markası.

    Girizgâh yine uzun oldu ve sonunda geldik hikâyenin kahramanına. 1960’ların sonuna kadar hazır giyim ve konfeksiyon olmadığı için terzilik hem önemli bir zanaat ve hem de birçok evi geçindiren bir meslek idi.

    İnebolu’da kadın veya erkek giyimi üzerine uzmanlaşmış onlarca terzi vardı. Onlardan biri idi Terzi Mehmet Denizci. Babası Tatar Hasan denizci idi ve o çocuk yaşta iken kaybolmuştu denizde. Üç yaşında ablası ve anası ile yalnız kalmıştı ve terzi çırağı olarak çalışmaya başladı. Meslek usta çırak ilişkisi şeklinde yürüyordu o yıllarda.

    Eli hafif değildi, erkek giyime yöneldi. Lafı açılmışken; kadın giyim konusunda uzmanlaşanların bazıları için söylenen eli hafif lafı vardı. Yani terzi prova yaparken müşteri kumaşa dokunduğunu bile anlamaz demekti. Gel zaman git zaman işlerini büyüttü. Belediyenin önünden deniz tarafına yürürken ilk dört yolda şimdilerde manav olan yerdi dükkânı. Yanında üç beş çırak çalışmaya başladı. Kasabaya gelen kaymakamların ve diğer mülki amirlerin elbiselerini o dikiyordu. Hatta elbise diktirmek için Kastamonu’dan gelen Valiler bile vardı. Çok çırak yetişti yanında. Uzun yıllar İstanbul’da Galatasaray’da terzilik yapan ve İnebolu’da huzurevinde vefat eden yeğeni Mehmet Şahin’de onun çıraklarındandı. Mehmet Şahin İstanbul’da özellikle kambur veya yürüme engelli kıyafet oturtması zor kişilerin adresi oldu. Ama konfeksiyon ve hazır giyimle beraber Terzi Mehmet’in işleri hızla azaldı. 60’lı yılların sonunda kendini evinin önündeki küçük dükkânda kasket yaparken buldu. Mukallit kelimesi çocukluğumun kahramanlarından olan Mehmet dede için söylenmişti sanki.

    Bana Karadeniz türküleri öğretir, sonra söyleterek keyifle dinlerdi, her seferinde büyük bir inandırıcılıkla yaptığı şakaları beni hem şaşırtır hem güldürürdü. Onun sağlığında çocukların ve kedilerin eksik olmadığı, şen kahkahaların yükseldiği o belki de İnebolu’nun en eski Rum evlerinden biri olan bu ev; şimdi birçok örneğinde olduğu gibi anıları ile sessiz sakin bekliyor yanındaki mandalina ağaçları yeşerir ve yine malt eriğini toplayan birileri olur diye. Babamın onun başka bir yönünü vurguladığı şiiri ile noktalayalım hikâyeyi:  

    Tükeniyor bir ömür, iğneyi dürte dürte,
    Para olur mu deva, kırk senelik züğürte,
    Giderken yavaş yavaş, tezgahın arkasında,
    Hata olmaz urbanın kolunda, yakasında.

    Gidiyorum bu akşam, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    Ütüle yavaş yavaş, çal makası hafiften,
    Ustası belli olur bir terzinin ilikten
    Ama yine boş durma, bekle kararsın hava,
    Yap yapındır, Azrail çıkmadan mahut ava.

    Gidiyorum şen olsun, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    Ham sofu Günah derse valla inanma sakın,
    De ki; meyhane yolu nedendir akın akın,
    Kul bile ikram eder yolcu gelse evine,
    Hüda niye etmesin fani misafirine..

    Gidiyorum eyvallah, sakın sen de boş durma,
    Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

    100 yılın içinden seçerek anlattığım tüm bu anılar ve kahramanları belki de hayal ürünü, bu belki de benim uydurduğum bir masal. Bu masalı gerçeğe en çok yaklaştıran ise o yan yana duran üç dükkânın sahiplerinin ismini taşıyan torunları: Hamdi Emir, Hasan Tunoğlu ve Mehmet Denizci. Kim bilir onların da masalını yazar yüz yıl sonra birileri…

  • Yaşlı kadın nefes nefese uyandı. Yine sıkça gördüğü bir kâbusun sabahındaydı. Babaannesinin “Tevhide, çabuk mutfaktan tahta kaşık getir “diye bağırması hala kulaklarında tekrarlanıyordu. 7-8 yaşlarındaki kız telaş ve korkuyla mutfağa gidiyor ve her tarafta tahta kaşık arıyor, bulamıyor, bulamıyordu. Babaannesinin gittikçe daha yüksek bağırması, onun ocağın yanında, mutfaktaki tüm çekmece ve raflarda hatta tel dolabın içinde, yalağın altında tekrar tekrar araması ve sonunda anasının o canhıraş haykırışı ile hıçkırıklara boğulması. Onun çocukluğu zamanında havale geçiren çocukların üzerinde şifa için tahta kaşık kırılırdı. Tevhide Hanım artık bu tip hurafelerden kurtulmuş olsa da kendinden iki yaş küçük kız kardeşinin ölümü onun beyninde yer etmiş hatta travma haline gelmişti. Bu karanlıkla ilk tanışması idi ve daha sonraları nicelerine tanık olacaktı.

    Perdeyi aralayıp pencerenin karşısındaki Karadeniz ile arasında bir duvar gibi duran tepeye baktı. Ağırlıklı olarak yeşillikler arasındaki aşı boyalı ahşap evlerin oluşturduğu görüntü, onun bu eve gelin olarak gelişinden bu yana pek değişmemişti. Tepenin sol tarafında en yüksekte duran iki katlı taş mektebin üst kat pencerelerine göz attı. Güneşin denizden doğması ile bu binanın pencerelerinde kızıl bir yansıma olurdu, bu da onun kalkma saatini işaret ederdi. Daha vakit olduğunu anlayınca doğruldu ve hemen başucunda duran büyük oğlunun yıllar önce Almanya’dan getirdiği saati kontrol etti. Her akşam sabah namazını vakitlice kılabilmek için kurardı. Saat daha beşi çeyrek geçiyordu.  Alarmı iptal etmek için üstündeki düğmeye bastı ve tekrar yatağa uzandı.

    Keçi derisinden yapılmış ve bombeli kapaklı çeyiz sandığının arkasındaki duvarda asılı Saatli Maarif Takviminden yaprağı koparıp gece lambasının ışığında okumayı aklından geçirdi ama üşendi. Okumak. Evlenip bu eve geldikten sonra en iyi arkadaşı olan karşı komşularının küçük kızı Resmina, mübadele nedeniyle üç gün içinde toparlanıp bilinmeze doğru yola çıkmadan önce veda etmek için geldiğinde ona “Tevhide, mutlaka okuma yazma öğrenmelisin, bak bilseydin mektuplaşırdık seninle” demişti. Bu ona utanma ile imrenme arasında bir duygu yaşatsa bile daha sonra oğulları ile bilirlikte okuma yazma öğrenmesini ateşlemişti. On altı yaşında kasabadan pek uzak olmayan bir köyde yaşarken, kasabada lokantası olan biri ile evlendirilip bu eve gelin gelmişti. İlk günlerdeki yalnızlığını ve ürkekliğini yenmesinde rolü büyüktü Resmina’nın. O yaşa kadar pazarı olduğu günler dışında pek kasabaya inmeyen Tevhide’nin hiç Rum tanıdığı da olmamıştı. Köylerinde hiç Rum da yoktu aslında. Gelin olduktan iki gün sonra kuyudan su almak için gelen, sarı saçları, başındaki yanında kırmızı bir gül olan mavi şapkasının yanlarından omuzlarına dökülen ve mavi beyaz fırfırlı elbisesi ile başka bir dünyadan gelmiş gibi görünen bu kız, Tevhide ’ye “Merhaba, Allah mutlu etsin, ben Yanas’ın kızı Resmina “ diyerek elini uzatmış, Tevhide ne yapacağını şaşırarak, yalnızca elini kızın eline dokundurabilmişti. Daha sonra her türlü derdini anlattığı, çağırdığında evlerine gidip piyano çalışını hayranlıkla izlediği, birlikte çay içip dedikodu ettikleri candan bir dostluk oluşmuştu aralarında. Tam bu anılara dalmışken gelininin yatak odasının kapı açma sesini, ardından da çocukların odasına giden karaltısını gördü. Evdeki tek kuzine çocukların odasında idi ve gelini her sabah çocuklar okul için kalkmadan önce yakardı. Bu onun yarım saat sonra namaz kılacağı anlamına geliyordu aynı zamanda.

    Yatakta bir kez daha doğruldu. Yatağa akşam yatmadan önce kuzinenin üzerinde ısıtıp önce gazete sonra da beze sardığı yassı taşı yataktan alıp yere bıraktı, çorabını ve terliklerini giydi ve yavaş yavaş yatağını toplayıp çeyiz sandığının üzerine koydu. Ardından mutfak ile odası arasına aslında servis camı olarak yapılan ama bu amaçla hiç kullanılmamış, onun özel eşyalarını, ilaçlarını, bardağını hatta takma dişini koyduğu raf görevi gören yerden bir tarafı kalın diğer tarafı  ince dişleri olan fildişi tarağını aldı. Tamamı beyazlamış lüle lüle saçlarını taramaya başladı. Karşı tepenin arkasından ışıklar göğü aydınlatmaya başlamıştı. Saçlarının ucunda belli belirsiz kına izlerini görünce kına zamanı gelmiş diye geçirdi aklından.

    Eynini giyip banyodan maşrapa ve Don Kişot’un şapkasını andıran kenarlı küçük leğeni alarak çocukların odasına gitti. Odada biri kız, biri erkek iki torunu hala uyanmamıştı. Kız olan onun adını taşısa da hep ikinci adı kullanılmıştı. İki yaş küçük erkek torunun ismini ise o vermişti. İki isminden biri babasının diğeri ise kayınpederinindi. Onuncu torunu olmasına rağmen ona düşkünlüğü farklıydı. Oda bayağı ısınmıştı. Sessizce kuzinenin üzerindeki kazandan leğene üç dört maşrapa su alıp abdest almak için banyoya gitti.

    Namazını kılıp tespihini çekerek çocukların odasına girdiğinde tüm hane halkı kahvaltıya başlamıştı. Tevhide Hanım gördüğü kâbusun etkisini ve anılarında ona kasvet veren tüm düşüncelerini odasında bırakmış ve hep yaptığı gibi gülüşünü takmıştı ak pak ve kırışıklarla dolu yüzüne. O sırada yumurtasının az piştiği için mızmızlanan Aziz, biraz da babaannesinin Allah’ın nimetleri ve israf konusunda uzun bir konuşma yapmasından çekinerek hemen susup yumurtasını yemeye başladı.

    Aziz, önceleri babaannesini namaz surelerini öğreten, dualar ezberleten, Peygamberin ibret verici hikâyelerini, nadiren de cadı ve Keloğlan’ın olduğu bazı masalları anlatan disiplinli ve sert, yani biraz can sıkıcı biri gibi görse de, özellikle son üç yıldır, ortaokula başlayalı beri kendisine diğer torunlarından farklı bir gözle baktığını fark etmiş, onun yumuşak, eğlenceli ve ilginç taraflarını da keşfetmeye başlamıştı.

    Kahvaltıdan ilk kalkan baba oldu. Devlet memuru olduğu için her zamanki gibi sabah tıraşını olmuştu, kravatlı idi. Ceketini ve paltosunu giyip, fötr şapkasını takarak evden ilk çıkan da o oldu. Aziz, ablasıyla birlikte tam evden çıkacakken babaannesinin, “Aziz gel seni bir okuyayım.” dediğini duydu. Bu bir nazar seansı anlamını taşıyordu ve Aziz önceleri buna karşı çıksa da artık bunu kanıksamıştı. Hatta bazen o söylemese dahi onun önüne oturup kendisini okumasını istiyordu. Nazar konusu babaannesi için ciddi bir konu idi. Bahçede çalışırken olan tüm terslikleri, hatta yakalandığı grip, nezle gibi hastalıkları bile hep yan komşunun nazarına bağlardı. Kendi üzerinde taşıdıkları dışında, o komşunun tarafına bakan ağaçların dalları bile nazar boncuğu doluydu. Aziz babaannesinin karşısına oturdu ve onun okurken esnemesine, her esnemesine “Bak gördün mü nazar varmış.” demesine onaylar gibi kafasını salladı ve seans üfleme ile sona erdi. Aziz o sırada içinden babaannesinin hayatı boyunca kaç kere tespih çektiğini hesaplamaya çalışıyordu. Her namazdan sonra doksan dokuzluk tespihi üç kere çekerdi. Ayakkabısını giyip koşturarak evden çıkarken mırıldandı “Oha, yirmi beş milyondan fazla”.

    Aziz ortaokul son sınıfa gidiyordu ve oldukça parlak bir öğrenciydi. Tam bir matematik canavarıydı. Etrafında olup biteni hep dikkatle izler ve önemli gördüklerini bir tarafa kaydederdi. Sevdiği bir şiiri birkaç kere okuduğunda ezberlerdi. O gün okuldan eve dönerken içinden babaannesinin şiirini tekrarlıyordu. Sömestre tatilinde Ankara’da amcasının evine gitmişlerdi. Amcası Vehbi, bir süre Almanya’da çalışıp dönmüş bir mühendisti. Almanya’dan gelirken getirdiği teyp ve fotoğraf makinası onun en sevdiği oyuncaklarıydı. Onlarla tüm ailenin ses ve görüntü albümünü oluşturma çabası içindeydi. Bir gün teyp ile herkesin sesini kaydettikten sonra annesine dönüp “Ana sen de bir şiir oku” dedi. Babaannesi Vehbi amcanın başla komutu ile Aziz’i çok şaşırtan ve ona hayranlığını perçinleyen şiirini söylemeye başladı.

    Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;
    Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;
    Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;
    Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.

    Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:
    Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın;
    Derileri çatlak, bağrı kapkara,
    Sağ elinin nasırında bir yara

    Başında bir eski püskü peştamal
    Koltuğunda bir yamalı boş çuval…

    Şiiri okurken yüzündeki o acı çeker gibi görünen ifade ve sesini alçaltıp arttırarak yaptığı vurgular, usta bir tiyatrocunun tirat okuması gibiydi. Zaman zaman ağlayacak gibi sesi çatallaşıyor, zaman zaman bir isyanı yaşar gibi bağırıyordu.

    Ah Efendi, bize karşı İstanbul
    Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?
    Taşraların hayvanlık mı nasibi?

    Aziz babaannesinin her duraklamasında yutkunuyor ve adeta şiirin bitmesini istemiyordu. Tevhide Hanım adeta mırıldanır gibi, oldukça uzun olan şiiri bitirdi.

    Yazık, sana ağlamayan şiire;
    Yazık, sana titremeyen vicdana,
    Yazık, sana uzanmayan ellere;
    Yazık, seni kurtarmayan insana!

    Aziz Ankara’dan dönünce babaannesine şiirin kimin olduğunu sormuştu. Bilmiyorum, amcanın bir şiir defteri vardı. Orada görüp beğenmiş, sonra birkaç defa okuyup ezberlemiştim cevabını alınca önce babasına, sonra okuldaki Türkçe öğretmenine sormuş onlardan da cevap alamayınca günlerce kütüphanede araştırmış, bulamamıştı. Sonra babaannesine birkaç defa okutturarak şairini bilmediği bu şiiri ezberlemişti. İyice yerleşmesi için zaman zaman içinden okuyordu. Bu yöntemi ilkokula giderken babaannesinin ezberlettiği sure ve dualar için de uygulardı.

    Artık onu, bazen bahçe işleri ile uğraşan, ziyaretine gelen kendi yaşındaki tanıdıkları ile genellikle din konusunda sohbetler yapan ve beş vakit namaz kılıp tesbih çekerek ölmeyi bekleyen biri olarak görmekten vazgeçmiş, içinde birçok cevher saklayan gizemli biri olarak görmeye başlamıştı. Ona bir şeyler anlatırken eskisinden daha dikkatle dinliyor, zaman zaman onun arkadaşlarıyla sohbetlerine dahi katılıyordu.

    Kış bitmiş, bahar bütün güzelliklerini kasabanın bahçelerine, dağlarına, tepelerine sermeye başlamıştı. Tevhide Hanım kışın geçtiğine seviniyordu, çünkü baharın onun için anlamı soğukta iyice artan romatizma ağrılarının azalması, kansızlık nedeniyle çok fazla üşümelerinin bitmesi, yaşıtı olanlarla daha fazla görüşmesi demekti. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde Aziz hep ellerini birbirlerinin arasına koyup uzun uzun dua okumalarını izlemeyi severdi. Böyle bir ziyaret sırasında arkadaşlarından biri dinin gereklerini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, camiye gitmeyen, oruç tutmayan bazı ortak tanıdıkları ile ilgili biraz ağır laflar edince Tevhide Hanım itiraz edip sakin bir şekilde Rabia adlı birinin hikâyesini anlatmaya başladı. Dindar bir dedenin yetiştirdiği Rabia’nın 10 yaşında hafız olduğunu ve Ramazanlarda mukabele okumaya başladığını, ancak ilerleyen yaşlarda mukabele okuduğu bir konakta bir İtalyan’la tanışıp etkilendiğini, bazı dini öğretileri sorguladığını, ancak içindeki Allah sevgisini hep koruduğunu anlatarak lafı herkesin dini sorumluluklarını istediği şekilde yaşayacağına, hiçbir kulun bir başkasını yargılamayacağına bağladı. Bu kararı yalnızca Allah-u Teâlâ verir diye de noktayı koydu. Arkadaşları sus pus olup hiçbir şey diyemedi. Bu konuşmaya tanık olan Aziz, babaannesinin arkadaşları gidince Rabia’nın kim olduğunu, nereden tanıdığını sordu. Babaannesi gülerek cevap verdi. “Sinekli Bakkal’dan tanırım, Halide Edip Hanım’ın romanından.” Halide Edip’in adını söylerken ona hayranlığı belli oluyordu. “Benim ilk okuduğum romandı.” diye ilave etti. Bu Aziz’de şok etkisi yapmıştı. Babaannesi eve alınan Akbaba ve Tarih dergilerine bakmazdı bile. Yalnızca Milliyet gazetesine ve Hayat mecmuasına göz atardı. Nadiren dudaklarını kıpırdatarak okurdu. Ama onun roman okuduğunu hayal bile edemiyordu. Ertesi gün kütüphaneye gidip Sinekli Bakkal kitabını aldı ve üç gün içinde okudu.

    Haziran gelmiş, yaz tatili başlamıştı. Aziz Ortaokulu beklendiği gibi birinci olarak bitirmişti ve bu tatili fazlasıyla hak ettiğini düşünüyordu. Artık babaannesi ona çok daha detaylı hikâyeler anlatıyor ve Aziz her birinin bir ders içerdiğini bilerek onu dikkatle dinliyordu. Birçoğunda abartı hissetmesine rağmen sesini çıkartmıyordu. Bunu, onun hikâyesinin ve çıkartılacak dersin etkisini artıracağını düşündüğü için yaptığını biliyordu. O çok küçükken anlattığı, bir adamın pirinç ayıklarken bir pirinci yere düşürüp almadığını gördüğü karısını boşaması ve o pirinç tanesini bulmak için neredeyse evi yıktığını anlattığı kadar abartı olmasa da, yine de bazen ipin ucunu kaçırıyordu. Kayınvalidesinin bahçeye çıkarken üstü kirlenmesin diye taktığı önlüğü, kirlenmesin diye üzerine taktığı ikinci önlüğü anlatıyordu mesela. Ana fikir fazla titiz olmanın iyi olmadığı idi elbette. Aziz üzerinde etkisini yeterli bulmadığı zaman abartma bölümü geliyordu. Kayınvalidesi kediler bahçeden gelince ev kirlenmesin diye ayaklarına ceviz kabuğundan yaptığı terlikleri takmasına kadar uzatıyordu hikâyeyi. Aziz bu hikâyeleri gözünde canlandırıyor ve gülmekten kendini alamıyordu bazen.

    Yaz ortasında tüm evi sevindiren bir haber geldi Vehbi amcadan. Aziz Ankara’da oldukça iyi bir lisenin sınavını kazanmıştı. Özellikle anne ve babası bu liseye gitmenin iyi bir Üniversite kazanmayı garanti ettiğini bildikleri için çok mutlu ve gururluydular. Ancak Tevhide Hanım bu olaya pek sevinmemiş görünüyordu. Üç oğlu da onun yaşlarında leyli meccani okullarda okumak için büyük şehirlere gitmişti. Onların hasreti uzun yıllar yüreğini dağlamış, Aziz’in babası dışında kasabaya dönen olmamıştı. Aynı hasreti bu yaşında çok bağlandığı Aziz’de yaşamak ona ağır gelmişti. Bu konudaki suskunluğunu bir sabah kahvaltıda bozmuş ve Aziz’in babasına “El kadar çocuğu niye gönderiyorsunuz ki, burada da lise var. Ablası ona gitmiyor mu?” diye çıkışmış ve cevabı dinlemeden ilk defa kahvaltıdan kalkıp odasına gitmişti. Kalan günler de Aziz’in heyecanı artıyor, annesi onun yanında getireceği eşyalar için adeta çeyiz titizliğinde çalışıyordu. Gitmesine çok az bir süre kalmıştı. 25 Ağustos Atatürk’ün kasabaya gelişi nedeniyle şapka bayramı olarak kutlanırdı. O günü babaannesi Aziz’e anlatmaya başladı. ”Atamızın geleceği bir gün önce kasabanın her yerinde tellallar tarafından ilan edildiğinde çok heyecanlandım. O zamanlar kasabaya gelmek için tek yol bu önümüzden geçen yoldu. Erkenden bahçeye inip darabanın açık bir yerinden yola bakarak beklemeye başladım. Öğlene doğru yukarıdan bir kalabalık görüldü. Kalabalığın arasından onu hemen tanıdım. Önümden geçerken dönüp bana doğru baktı. Masmavi gözleri ışık saçıyordu.” Bunu anlatırken Tevhide Hanım’ın gözleri teybe şiir okurken olduğu gibi yine buğulu idi ve sesi titriyordu. Aziz nedense kasabada yıllardır kutlanan o günü babaannesinin yaşamış olabileceğini hiç düşünmemişti. Heyecanla sordu ” Sen…sen Atatürk’ü gördün mü?” Babaannesi daha önce Aziz’in hiç görmediği bir edayla “evet” diye cevap verdi “ve onun bakışını hiç unutamadım.” Sonra devam etti,” İstersen sana 9 Haziran’ı da anlatayım.” dedi. Aziz’in gitmesine günler kala babaannesi adeta tüm hayatını anlatmak istercesine peş peşe hikâyeler anlatmaya başlamıştı. 9 Haziran Yunan zırhlılarının gemilerinin kasabayı bombaladığı gündü ve beklemedikleri bir direnişle karşılaşınca geri çekilmişlerdi. O gün kasabanın kahramanlık günü olarak kutlanırdı. “ Çok isterim.” dedi Aziz kafasını sallayarak.  Tevhide Hanım bombardımanın başlamasının, bazı gençlerin o sinirle kasabadaki Rumlara kötü davranmasını, o sırada arkadaşı Resmina’nın onun yanına gelip ağlamasını, sonra yukarıdaki tepeden zırhlılara ateş açılmasını uzun uzun anlattı. Aziz hiçbir detayı kaçırmamak adına dikkatle dinledi tüm hikâyeyi. Şöyle bitirdi sözlerini “İlk bombardıman başladığında kayınpederim çamaşırlıkta kuyunun yanında namaz kılıyordu. O sırada biraz ilerisine bir top güllesi düştü. Rahmetli namazını bozmadı bile…” Aziz babaannesinin sözünü kesti “Neden ki? Namazı bırakıp askerlere yardım etseydi ya!” Babaannesi kızarak cevap verdi “Savaşan o askerlere dua da gerekir.” Ve sonra anlatmayı bıraktı. Aziz üstelemedi ve babaannem yine abartıyor diye geçirdi içinden.

    Yaz sonunda Ankara’ya hareket günü gelmişti. Tevhide hanım ilk defa o sabah kaygılarını ve acılarını odasında bırakamamıştı. Anne ve babasına onu gönderdikleri için, Aziz’e de giderken bu kadar neşeli göründüğü için kızgındı. Aziz önce ablasına sarıldı, sonra babaannesinin elini öptü. Babaannesi eline para sıkıştırıp “Allah’a emanet ol” diyerek hızla geri dönüp eve girdi. Torununun ağladığını görmesini istemiyordu. Aziz anne ve babasının arasında bahçe kapısından çıkarken babaannesinin “Bahçe kapısını açık bırakmayın.” dediğini duyar gibi oldu.

    Ankara’daki ilk günler sıkıntılı geçti. Onun gibi küçük kasabadan gelen birkaç kişi olsa da arkadaşlarının büyük çoğunluğu Ankara, İzmir ve İstanbul gibi büyük şehirlerden gelmişlerdi. Kültürleri, yetişme şekilleri ve davranışları ondan farklı idi. Ancak bir iki ay içinde uyum sağladı ve içinde bir tek sıla hasreti sıkıntı olarak kaldı. Hafta sonları Vehbi Amcaya evci olarak çıkıyor. Anne ve babasıyla oradan telefon ile konuşuyor, bu bir parça hasretine gem vuruyordu. Sömestr tatiline bir ay kalmıştı. Yine bir cuma akşamı amcasının evine geldi. Amcası ve yengesi evde yoktu. Kuzenlerinin yüzleri düşmüş, en küçüklerinin ağlamış gibi gözleri şişmişti. “Ne oldu?” diye sordu. “Amcamla yengem nerede?” Büyük kuzen elini onun omzuna atarak “Maalesef babaannemi kaybettik, oraya gittiler, dün toprağa verildi.” dedi. Son kelimeyi ağlayarak söyleyebilmişti. Aziz adeta kilitlenmişti. Ne konuşabiliyor, ne ağlayabiliyordu. Beyninde yankılanan onlarca hikâye ile öyle kalakalmıştı. O sırada telefon çaldı. Arayan babasıydı. Kuzeniyle konuştu önce. Sonra onu istedi. Aziz kafasını hayır anlamında iki yana salladı ve şimdi değil diye mırıldandı.

    Sömestr tatilinde anne ve babası ablasının Üniversite kursu için Ankara’ya geldiler. Bu Aziz için daha iyi oldu. Çünkü hala babaannesinin olmadığı o eve nasıl girebileceğini bilmiyordu. Okulun ikinci yarısı iyice kaynaştığı okul arkadaşları sayesinde iyi geçti. Zamanın her acıyı azalttığı bir gerçekti. Üstelik onun yaşında ve küçük bir kasabadan başkente gelip yeni arkadaşlarla birçok ilke yelken açmışken.

    Okul bitmiş, yaz tatili için evine geleli bir ay olmuştu. Babası bir katlı evin üstüne iki kat daha çıkmaya karar vermişti ve inşaat sırasında alt katta oturmaya devam ettiklerinden mühendis olmaya karar vermiş Aziz için, inşaatın aşamalarını görmek ilginçti. Kuyuya yaslanmış bir yandan eve bakıyor, bir yandan da hiç görmediği evin ilk ahşap halini gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Bulunduğu yer çamaşırlıktı. Hemen solunda çamaşırları üzerinde dövdükleri büyük bir taş vardı. Arka tarafta ise ocak ve bacası. Elbette kuyunun üstünde bir çıkrık. Şu tarafta ise… derken kuyunun etrafını betonlamak için kazı yapan amelenin sesini duydu. “Burada bir şey var.”  Hemen işçinin yanına gidip parmağıyla gösterdiği yere baktı. Yaklaşık 15 cm çapında bir gülle yerde duruyordu. Tam 55 yıl önce şu bombardımanda düşen gülle. Aziz gülleye bakakaldı. Babaannesi öleli beri içinde tuttuğunu bıraktı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. İçinden bir ses ona babaannesi ile tanışabildiği ve onun hikâyelerini dinleyebildiği için ne kadar şanslı olduğunu söylüyordu.    

  • İhsan iki aylık seferden yeni dönmüştü ve doğup yaşadığı topraklara biraz daha hasretle basıyordu bu sefer. İçinden bir daha gitmem Kırım’a diye geçirdi. Denizciydi. Birçok kereler Barselona’ya gitmişti yumurta yüklü ticari gemilerle. Ama hiçbirinde Karadeniz’de yakalandıkları gibi adeta her tarafından yanardağ püskürüyormuş gibi kabaran böylesi bir fırtınaya rastlamamışlardı. Bir yandan da hem 1. Dünya Savaşı hem de grip salgını nedeniyle Akdeniz’e açılmakta çok tehlikeli olmuştu artık.

    Yar başındaki merdivenleri ağır ağır çıktı. Merdivenin başına geldiğinde sol taraftaki ahşap iskelenin üzerinden biri seslendi: – Safa geldin Hopalı, sana bir kadeh şarap ikram edeyim de yorgunluğunu atasın. Sol omuzu hafif ilerde ve ağır ağır yürürdü 1.95’lik İhsan. Yürüyüşünü Hopalı bir asker arkadaşına benzeten babası takmıştı ona bu lakabı. Başını kaldırıp Yar başı Meyhanesinin işleten kabak Yanya’ya ters ters baktı ve hiç düşünmeden içeri daldı Hopalı.

    İki gün Düz tarladaki baba evinde dinlendi. Anası Şerife ona sevdiği yemekleri yaptı. Dizinin dibinde kardeşleri Ali ve Mehmet, abilerinin deniz maceralarını dinlediler. Babaları Raşit Kaptan (Raşit kaptan Beyaz Beratlı İstiklal madalyasını teslim alan dört denizciden biridir) da katıldı zaman zaman onların sohbetlerine. İki gün dinlendikten sonra Hopalı hem arkadaşlarını görmek hem de Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra başlayan istiklal hareketi ile ilgili haberleri almak üzere çarşıya doğru inmeye başladı. Tam kaymakam yokuşunun köşesinde çeşme başında elinde iki koca güğümle bekleyen kısacık boylu genç kızla göz göze geldi. Bu ona yıllarca hayat arkadaşı olacak Emine’yi ilk görüşüydü. İçi ısındı, ısındı ve kaynadı.

    Emine 16 yaşındaydı. İki erkek üç kız beş kardeştiler. Ufak tefek olmasına rağmen çok kuvvetli, hep güler yüzlü, hiperaktif denebilecek kadar hareketli, becerikli ve çalışkan olduğu için anne ve babasının en güvendiği evladıydı. Evleri Marazın kahvesinin hemen önünde, yeni yapılan mendireğe, İskelle Burnuna ve Patriyoz Mahallesine hâkim bir konumda idi. Ama oluşan heyelan nedeniyle yanındaki iki evle birlikte kayıp gitmişti iki yıl önce. Anne ve babasının yeniden başlama konusunda en büyük destekçisi olmuştu Emine. Elbette komşularının desteğini de unutmamak lazım.

    Hopalı hemen o akşam söyledi Şerife anaya Emine’yi isteyin bana diye. 2 ay içinde de evlendiler. Evliliğin ilk yılları tüm Anadolu’nun tek vücut olduğu İstiklal Savaşının zorluklarıyla geçti. İnebolu bir yandan Anadolu’ya geçmek için İstanbul’dan gelenlerle dolup taşıyor, bir yandan da cepheye aktarılması gereken başta cephane olmak üzere her türlü malzemenin merkezi konumuna geliyordu. Vakit bu hengâme içinde hızlı ama bir yandan da cepheye evladını gönderen analar içinde bir o kadar yavaş geçiyordu. 

    O yıllarda cephaneyi karaya çıkartan kayıkçılardan biri Hopalı, cephaneyi İki çaya taşıyanlardan biri de karnındaki İfakat’la birlikte Emine idi. İlk çocukları İfakat İnebolu Yunan muhripleri yaptığı top atışları altında doğdu. Günler sonra İnebolu, haftalar sonra Vatan kurtuldu. Yeni cumhuriyetin neferleri idi artık onlar. Atatürk’ün Türk Ocağının balkonundan yaptığı konuşmayı dinlerken her ikisi de çok heyecanlı, mutlu ve umutlu idi. Bir hafta sonra Muammer ve iki yıl sonra da Nurettin katıldı aileye. Atatürk’ün devrimleriyle kadınlara tanınan hak ve özgürlükleri en iyi anlayan ve değerlendirenlerden biri oldu Emine. Onun teşvikiyle Hopalı Sahil Oteli işletmeye başladı.  Emine evde çocuklarının istikbali için elinden geleni yaparken, diğer yandan da otelle ilgili her hizmeti veriyordu. Odaların temizliği, yatakların yapılması, her misafir sonrası yorganların yeni ve temiz kılıflarla kaplanması, misafirlerin kahvaltı masalarına tereyağı, türlü türlü reçel ve marmelatlar yapılması onun hiç şikayetçi olmadan yaptığı rutin işlerdi. En küçük çocukları da askerden dönüp evlenince bu seferde molozda yeni açılan plajı işletmeye başladılar.

    Plaja bütün yemekleri Emine evde yapıp tepsilerle göçük denilen patikadan taşıdı yıllarca. Hopalı kansere yakalandı altmışlı yılların başında. Son gününe kadar da ağırlaşan kulaklarını radyoya dayayarak dinledi ajansı. Hiç kaçırmadı. 1968 de vefat etti. Emine’nin bu acısını iki oğlunun acısı perçinledi ama o hayat sevincini hiç kaybetmedi. Su böreğini, murabba dediği marmelatlarını torunları, torun çocukları için yapmaya devam etti. Cennete çevirdiği bahçesinde gülleri budarken düşüp kalçasını kırdı. Birkaç sene sonra 1983 yılında vefat etti. O öldüğünde torunun toru

  • Biraz da İnebolu’dan çıkıp şehir planı ve tarihi ile ciddi bir karakter olan vilayetimiz Kastamonu’ya giderek gerek yoldan ve gerekse Kastamonu’dan bilgiler aktarayım. Malum eskiler Üsküdar’a kadar Kastamonu derlermiş. O kadar olmasa bile tarihte önemli beyliklere başkentlik yapan, Osmanlının son dönemlerinde olaylara karşı duyarlı olan ve kurtuluş savaşının kazanılmasında önemli rol oynayan bir il Kastamonu.

    ERSİZLERDERE  

    Yola erken çıkıp kahvaltıyı Ersizler’de Emin Abinin Yerinde yapayım dedim. Eski adı Dereköy olan bu köye Ersizlerdere adının Çanakkale ve Kurtuluş savaşında tüm erkeklerinin şehit olması sebebiyle verildiği söylenir. Doğruluğunu bilmem ama kulağa hoş geliyor.

    Emin Abi (Maalesef bu sene kaybettir) ve ailesini hep çalışırken görürdüm. Erken gittiğim için ailece kahvaltıda yakaladım. Burada doğal köy ürünlerinden bir masa hazırlatabilir, meşhur Ecevit çorbalarından içebilir veya sucuklu yumurta yiyebilirsiniz. Ben üçü bir aradayı tercih ettim.

    Ersizlerdere’de İstiklal Yolunun önemli mihenk taşlarından biri olan ve II. Abdülhamit  döneminde inşa edilip sonra muhtelif restorasyonlar gören Karacehennemboğazı çayı üzerindeki köprü ve çaya ismini veren kanyon.

    KÜRE

    Kastamonu’nun ilçelerinden dağlara ismini veren Küre. Osmanlının en önemli gümüş madeni kaynağı olan bölgede şu anda da Bakır (pirit) madeni işletmesi var. Zaten Kürenin kelime anlamlarından biri de maden ocağı.

    Biraz eğri büğrü bir yer olduğu doğru ama palavracı gezgin Evliya Çelebinin rakı bardağını koyacak yer bulamadım lafı da abartılı bence.

    CAMİLİ KÖYÜ

    Camili köyü yol üzerinde Küre’den sonra göreceğiniz güzelim evlerin olduğu bir köy.

    Evleri daha yakından incelemek için yukarı çıktım ama ineklere ama ineklere zarar vereceğimi sanan bu dev kangal köpeklerle aram iyi olmasına rağmen beni ürküttü. Fazla oyalanmadım.

    MAHMUTBEY CAMİİ

    Kastamonu’ya girmeden Daday yoluna saptım. Hedefim 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine giren Kasaba köyündeki Çivisiz Cami diye de bilinen Mahmutbey Camii. 1366 yılında Candaroğlu Beyliğinin hükümdarı Emir Mahmut tarafından yaptırılmış. Oldukça geniş bir alana yayılmış köyün içinden geçen dere üzerine yapımı devam eden birkaç köprü ve yollar nedeniyle biraz zor da olsa sonunda ahşap minaresini görebildim.

    Kasaba Köyüne girdikten sonra hiç kimseyi görmedim. Camide göreceğimi umuyordum. Ama yok. Terk edilmiş gibi. Belli ki Cami için UNESCO belli bir fon ayırmış ve onunla bir şeyler yapılmış vaktiyle. Arabadan inip caminin kapısına yöneldim. Kapısı Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan görkemli bir kapı. Türkiye’de çok nadir örneği bulunan caminin orijinal kapısı güvenlik nedeni ile Kastamonu Etnografya Müzesine (Liva Paşa konağı) kaldırılmış.  Kilitli olmasından korkarak ittim. Hayır açıktı. Garip ama açık olmasından da korktum. Müzeleri Cami yapacağım diye uğraşanların böylesi benzersiz bir camiyi başı boş bırakmaları nedeniyle bir zarar gelmesindendi korkum.

    İçine girdiğimde kelimenin tam anlamıyla büyülendim. Yazılarımı takip edenler bilirler böyle eserler karşısında hissettiklerimi, hayranlığımı veya eleştirimi ifade etmekte pek zorlanmam ama mekânın ıssızlığından mı, yoksa 700 yıl öncesinden gelen o muhteşem ahşap işçiliği ve hala rengini koruyan aşı boyalarının etkisinden mi veya ilginç mimarisinin mistik yansımasından mı bilmem çöküp kaldım minbere. Ne hissettiğimi anlatmam güç. En iyisi birkaç fotoğraf vermek belki de.

    Camiden çıktığımda meraklı gözlerle bana bakan bir ihtiyarla karşılaştım. Sordum burası ibadete açık değil mi diye? “Elektrik yok o nedenle kullanılmıyor. Yalnız bazen Cuma namazlarında geliyoruz” dedi. Bu ilginç. Çünkü bu caminin ilk yapılışı da yalnızca cuma namazı için zaten. Artık Kastamonu’ya gidebilirim. Ama sizin vaktiniz varsa ve mide durumunuz müsaitse çiftliklerin arasından Daday’a gidip etli ekmeğini tadın derim.

    KASTAMONU KALESİ

    Şehrin simgesi olan bu kale öncesindeki Seyrengah tepesine çıkıp oradan kalenin fotoğrafını çekmek istedim ama tepeye yapılmış sevimsiz bir restorant ve öncesindeki yapılaşmayı görünce girmeyip direk kaleye çıktım. Bu kalenin daha sonra Saat Kulesi tarafından çektiğim fotoğrafı.

    Her ne kadar kale çevresinde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarındaki buluntular orta tunç çağına (MÖ 2000-2500) tarihlense de kalenin tahkimatına MS 7. yüzyılda başlandığı ve MS 11. yüzyılda (Bizans dönemi) Komnenos Hanedanlığı tarafından kaleye bugünkü şeklinin verildiği bilinmekte.1284 yılında Kastamonu Kalesi Türklerin eline geçmiş.

    Kalenin bu merdivenlerinden inerken kalenin mükemmel Türkçe bilen Bizanslı komutanının çapkın kızı Moni’nin Türklere aşağıdaki kapıyı açmak için inmesi canlandı gözümün önünde. 😅

    EVKAYA MEZARLARI

    Kastamonu’nun tarihi MÖ. 7 yy kadar uzanıyor ve kentin içindeki kaya mezarları bunun kanıtı olarak duruyor. Antik dönemde burası Paflagonya yurduymuş, savaşçı ve yiğit bir halkmış Paflagonyalılar. Paflagonyalılardan geriye bu kaya mezarları kalmış yadigâr. Alanda üçü anıtsal olmak üzere toplam 8 adet kaya mezarı var.

    Anıtsal mezarların ikisi içerisindeki mezar odalarında ikişer adet ölü sediri yer alıyor. İçerdeki sunaklar Frig kültür etkisi altında buranın kaya mezarları yanı sıra kutsal tapınım alanı olarak da kullanıldığını anlamı taşıyor.

    Alana ismini veren Evkaya Mezarı, sütunlu ön cephesi ve alınlığındaki “Potnea Theron” – “Hayvanlar Hakimesi Tanrıça” betimlemesi ile ilgi çekmekte. Ayrıca kale manzaralı olduğunu da belirtmek isterim.

    SAAT KULESİ  

    Saat Kulesi 1885 yılında Kastamonu’ya sürgün olarak gönderilen Abdurrahman Paşa döneminde yapılmış. Saatin mekanizması ise paşa gibi sürgün. Sürgünün sebebinin Abdülhamid’in kızının saatin sesinden korkup çocuğunu düşürmesi olduğu rivayet edilir. Araştırmacı ruhum nedeniyle saat tam 12’yi bekledim ve 12 kere çanın çalmasını dinledim. Net olarak söylüyorum Koskoca Abdulhamit’in torunu bu nedenle düşmemiştir. Olsa olsa fare filandır sebep ama fare yerine saatin sürgün edilmesi de Kastamonu için daha iyi olmuş tabi.

    MOLA  

    Mola’da değerli bir Arkeolog arkadaşımla buluşup İnebolu döneri mi, Kastamonu döneri mi sorusuna cevap bulmaya çalıştık. Sonrasında da İnebolu’da yaşayan bir

    Kastamonulu büyüğümün telefonla yaptığı tavsiyeye uyup Kurşunlu han da kahve içtik. Ben de size tavsiye ediyorum.

    NASRULLAH CAMİİ

    Nasrullah Camii, Kastamonu’da Kadı Nasrullah tarafından 1506 yılında inşa edilmiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kastamonu’da inşa ettiği ilk anıtsal eser ve Kastamonu’nun en önemli sembollerinden. Camiye değer kadar diğer olay ise Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşımızın sözlerini şiir olarak ilk bu camide okumuş olması.

    Caminin şadırvanından restorasyon çok şey almış o kesin. Rivayete göre bu şadırvandan su içen yabancıların yedi yıl içinde ya Kastamonu’ya döneceğine ya yedi kez daha Kastamonu’ya geleceğine, ya da Kastamonu’dan evlenip kalacağına inanılırdı. O inanç da restore edildi mi bilmem.

    NASRULAH KÖPRÜSÜ

    Halk arasında Kambur Köprü olarak da bilinen bu köprü 1501 yılında yapılmış. İlk inşa edildiğinde orta kemeri 12 metre yan kemerleri sekizer metre olmak üzere 3 kemerli ve toplam uzunluğu 42 metre olan köprü daha sonra merdiven ilaveleri ile kısaltılmış. Kısaltmalar simetrik yapılmadığı içinde kendi de adı da kambur kalmış.

    GIRTLAK MESELESİ  

    Nasrullah Meydanı’nı çevreleyen Tarihi Çarşısı da meraklıları için son derece ilgi çekici bir yer. Burada asırlık pastırmacılarından, kalaycılarına kadar göreceğiniz çok şey, etli ekmekten tirit kebabına kadar yiyeceğiniz çok yemek var. Etli ekmeğin yan sıra Ecevit Çorbası, Banduma, Tirit Kebabı ve Kuyu Kebabı Kastamonu’ya özgü lezzetlerin başında geliyor. Kastamonu’nun pastırması, Taşköprü’nün sarımsağı, Tosya’nın pirinci -Sarıkılçık harikadır- ve sonbaharda toplanan Kanlıca mantarı tatmanız gereken lezzetlerden.

    Pastırma sucuk için Tabakoğlu’nu tek geçerim. Ayrıca glutensiz siyez bulguru için de Arkeoloji Müzesinin hemen arkasındaki Siyez Evine uğrayın derim.

    SEYDİLER  

    Alışveriş sonrası İnebolu’ya dönüşe geçtim. Hemen Kastamonu çıkışı kahverengi Halime Çavuş Anıt Mezarı tabelasını görünce heyecanla daldım. Maalesef bulamadım. Google beni mezarlık mezarlık dolaştırdı. Zamanımızda maalesef İslam dininin putları haline getirilen onlarca türbeyi barındıran bu topraklar bir tek Halime Çavuşu kucaklayamamış dedim içimden.

    Neyse ki Seydiler ilçesi İstiklal yolu kahramanı Şerife Bacı için bir anıt yaptırmış. Tebrik ve teşekkür ediyorum kendilerine.

    ECEVİT HAN  

    Burası da Çolakoğlu sponsorluğunda restore edilen İstiklal yolunu kullanan onlarca aydını misafir eden meşhur Ecevit Han. Şunu da belirteyim ki Bülent Ecevit’in babası Doktor Fahri Ecevit İnebolu Frengi Hastanesinde baş hekim olarak görev yapmıştır. Dedesi Mustafa Şükrü Efendi ise bu hanın bulunduğu köydendir ve Abdülhamit’in Dini konularda danıştay görevi yapan kurulunun başında bulunmuştur.

    Ekim ayında modacıların deyimiyle doğa sarıyı patlatır. Sizi Küre Dağları milli parkından görüntülerle baş başa bırakıyorum. 👋👋

  • Bu bölümü İnebolu’nun tarihiyle bütünleşmiş bazı binalarını gezmek isteyenlere bir rehber niteliğinde hazırladım. Yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüş ile tamamını görebilirsiniz.

    TÜRK OCAĞI

    Eylül 1893 tarihinde inşaatı tamamlanmıştır. Binayı yaptıranlar Karagüllezade Mehmet Yazıcı ile Karamanyan Hacı Ohanüs Ağa’dır. Daha sonra binanın mülkiyeti tamamen Karamanyan ailesine geçmiştir. 1923 yılındaki göçlerle birlikte Rumlar tarafından boşaltılmış ve kısmen Türk Ocağı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

    Mülkiyeti 1929 nüfus mübadelesinde komple Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, İnebolu ziyareti sırasında 27 Ağustos 1925 tarihli Şapka Nutkunu bu binanın balkonunda okumuştur. 1931 de halkevleri kurulunca bina İnebolu Halkevine dönüştürülmüş ve 1951 yılına kadar halkevi olarak kullanılmıştır. 1956-75 yıllarında otel, lokanta ve acente olarak, 1975-94 yıllarında halk eğitim merkezi olarak hizmet etmiş ve daha sonra kaderine terkedilen bina 2006 yılında restore edilerek bugünkü halini almıştır.

    OĞUZ ATAY EVİ  

    20. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edilmiştir. Oğuz Atay’ın 1934 yılında doğduğu evin bir tarafında Oğuz Atay Sokağı diğer tarafında Ebe Zeynep Çıkmazı var. Ebe Zeynep’in Kızı Hanife Annemiz 1920-65 yılları arasında doğanların en az %50 sinin ebesidir.

    BELEDİYE HİZMET BİNASI

    20. Yüzyılın başında Belediye başkanı Mehmet Şevki Efendi tarafından yaptırılmıştır. Cumhuriyet Öncesinde Osmanlı Bankası olarak kullanılmıştır. Binanın büyüklüğü o zamanlar İnebolu’da deniz yoluyla yapılan ticaretin ne kadar yoğun olduğunun göstergesidir.

    Daha sonra muhtelif devlet dairelerinin kullandığı bina 1980 yılında Endüstri Meslek Lisesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 2006 yılında ise Belediye Hizmet Binası olmuştur. Alt katında bir sinema salonu, Önünde ise İnebolu’da doğan Şair Orhan Şaik Gökyay ve Oğuz Atay’ın büstleri bulunmaktadır.

    KENT MÜZESİ  

    Yaklaşık 100 yıl belediye olarak kullanılan ve önündeki şadırvanla birlikte İnebolu’nun en önemli simgelerinden olan ve tarihin birçok olaylarına şahitlik eden Eski belediye binası 2017 yılında kent müzesine dönüştürülmüştür. Önündeki Meydanda bir yapılıp bir yıkılan tarihi bir şadırvan bulunmaktadır.

    İNEBOLU KONAKLARI

    Kasabada koruma altına alınmış birçok bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiştir, bazıları ise hala boynu bükük şekilde beklemektedir. Yapıların dış cepheleri aşı boyası ile boyanmıştır. Çoğunlukla kırmızı üzerine mavi ve beyaz renklerle hareket kazandırılmıştır. Çatıları ise yöreye özgü arduaz (marla) taşı ile kaplıdır. Evlerin genellikle dik yamaçlara yapılmalarından dolayı ortaya çıkan seviye farkından ön cepheden 2 katlı görünürken arka cepheler konakların asıl yüksekliği olan 4 katı da göstermektedir.

    Konaklardaki haremlik selamlık uygulamasından dolayı, içlerinden çift merdivenle üst katlara çıkılmaktadır ve katlar birbirinden bağımsız bir şekilde ihtiyaçları karşılayacak biçimde planlanmıştır. Bu yapı tipini Karadeniz sahili boyunca yalnızca Abana, Bozkurt, İlişi ve Bozkurt’ta da görmek mümkündür.

    KARADENİZ OTELİ

    Nazım Hikmet, 1921 yılının ilk günü İstanbul Sirkeci’den kalkan “Yeni Dünya” vapuru ile Ankara’da ateşlenen kurtuluş hareketine katılmak üzere İnebolu’ya hareket eder. 3 ocakta Yusuf Ziya (Ortaç), Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Vala Nurettin’le birlikte İnebolu’ya varır.

    İnebolu’da “Ankara vizesi” için bu otelde beklerler. Nazım İnebolulu gençlerle buluşur ve sohbetlere katılır. Burada Almanya’dan gelen Spartakistlerle tanışır. Onlarla sabahlara kadar yaptığı sohbetler onun hayatı boyunca sergilediği siyasi duruşunun temellerini oluşturur. Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya’ya vize çıkmaz. 28 Ocak tarihinde onlar eve dönerken Nazım ve Vala yola çıkarlar. Yürüyerek 10 günde Ankara’ya varırlar.

    ESKİ KARAKOL BİNASI  

    Eski karakol binası Karadeniz Otelinin tam karşısındadır Nazım Hikmet bir mektubunda Karadeniz Otelini seçme nedenlerinin her gün imza vermek zorunda oldukları karakola ve aynı zamanda kasabadaki lokantalara yakınlığını olduğunu yazmıştır.

    Nazım Hikmet ve Vala Nurettin’in İnebolu’da olduğu süre içinde İnebolu ve Abaş Tepe Türbesi adlı iki şiir yazdıkları bilinmektedir. Her iki şiirde Abaş tepede yazılmıştır. Yukarına o yıllara ait 4 orijinal kartpostal oluşan ve renklendirilen panorama onların şiirleri yazarken gördüklerini birebir göstermektedir.

    ASKERLİK ŞUBESİ  

    Askerlik Şubesi 19. yüzyılın sonunda Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı’nın kapitülasyon çıkmazına girdiği dönemlerde her önemli liman şehrine Fransızca eğitim veren Ticaret Lisesi kurulması zorunlu kılınmış ve okulun kurulması için Galatasaray lisesinden gelen hocalar bu binanın kendilerine ayrılan bölümünde kalmıştır. Bu binanın önemli hikâyelerinden biri de Abdülmecit in oğlu Şehzade Ömer Faruk’un kurtuluş savaşına katılmak için İnebolu’ya gelişidir. Birçok İngiliz kontrol noktasını aşarak İnebolu’ya ulaşmış ve Ankara’ya geçiş izni çıkana kadar güvenlik nedeniyle bu binada beklemiştir. Atatürk’ün tavsiyem İstanbul’a dönmesidir şeklindeki cevabı üzerine geri gitmiştir.

    Cumhuriyet yıllarında da uzun süre askerlik şubesi olarak hizmet vermeye devam eden bina eski Hükümet binası ile hapishanenin de yanması ile bir süre hapishane olarak da kullanılmıştır. Hemen önünde iki adet de Anıt Çınar ağacı bulunan binanın muhteşem bir de bahçesi vardır. Maalesef hiçbir şekilde değerlendirilmeden yıkılmayı beklemektedir. Şu anda o kadar bakımsız ki bırakın gezmeyi düzgün bir fotoğrafını çekebilmek bile imkânsız.

    İNEBOLU DENİZ FENERİ  

    Denize bakan yamaç üzerindeki 145 yıllık bu fener birçoğu gibi yalnızlığa terkedilmiş o acı tatlı anılarıyla.

    • İkametgâh : İnebolu Burnu
    • Doğum tarihi : 1863
    • Boyu Denizden: 38 metre         
    • Yerden : 9 metre
    • Görüşü : 11 mil     
    • Durumu : Tekaüt

    TEVFİKİYE CAMİİ

    1903 yılında II. Abdulhamit döneminde Çarşı içine bir kilise yapılmaya başlanmış. Buna tepki olarak da halk tarafından yapılan bağışlarla bu cami inşa edilmiş.

    Aşağıda Tevfikiye camiinin kitabesi ve bahçesinde 1931 yılında Ahmet Ziya tarafından konulan ve doğruya çok yakın gösteren güneş saati görülüyor.

    Kısa notlarla şehir merkezindeki bazıları biraz da iç burkan binaları gezmeye devam edelim:

    İlk fotoğraftaki bina 1884 yılında yapılmış ve orijinali alt katı şapel üstü İtalyan Ticari konsolosunun evi olarak yapılmış. İkincisi ise 130 yaşındaki Eski Liman Dairesi binası.

    1881 yılında Abdülhamit tarafından yaptırılan Hamidiye bilinen adıyla Küçük Cami ve 1868 yılında inşa edilmiş cumhuriyetin ilk yıllarının Kız akşam sanat okulu olarak hizmet vermiş en eski Rum binalarından biri.

    İlk fotoğraf Karadeniz İlkokulu. Bir çok büyüğümüz bu binada tanışmış harflerle rakamlarla. Önce bir katı yıkılmış, sonra terkedilmişti hepten. 2023 yılında maalesef restore edildi. İkinci ise Çeşme Hamamı. İki sebeple tercih edilirmiş bu hamam. İlki bu hamamın külü “iti” olurmuş. Onun için herkes bu hamamdan kül almak istermiş. İkincisi ise eskiden Kurnanın yanından bile deniz manzarası varmış.

    Orijini Pontus kilisesi. Üst balkonundan İskelle burnundan yükselen güneşi diğer taraftaki pencereden ise Boyranaltından güneşin batışı izlenebilir. Bu binayı İnebolu Kültür Merkezi yapma hayali kurdum. Sağda ise başkatibin evi. Bir simetri başyapıtı.

    Boyran mahallesine uğrayalım. Solda türünün tek örneği bir ahşap ev. Sağda ise bu mahalledeki eski taş binaların sonuncusu.

    Son olarak üç eve daha uğrayalım. İlki Boyrandan Avaraya çıkarken ilk köşede sol tarafta sarmaşıklar arasından taşların kendini göstermeye çalışan ahşap ev. Belki de 40 yıldır savaşıyor çökmemek için. İkincisi Hastane üstüne çıkarken keskin viraja konuşlanmış bu ev. İçinden yedi cüceler çıkacakmış gibi gelir bir havası var. Yürüyüşü üçüncü fotoğraftaki kaymakam yokuşundaki evle tamamlayalım. Özelliği benim doğduğum ev. Malum halk ozanlarının son kıtada isimleri geçer.

  • Önce kitabın yazarını tanıyalım.

    YEVGEVİ YEVGENEVİÇ LANCEREY

    Yevgeni Yevgenyeviç Lanceray, Rusya’nın St. Petersburg’da 23.08.1875 de doğan Rus grafik sanatçısı, ressam, heykeltıraş, mozaikçi ve illüstratör. Büyük büyük dedesi Besteci, babası heykeltraş, dedesi, bir amcası ve erkek kardeşi mimar, diğer amcası sanat eleştirmen, kız kardeşi ressam. Kısacası Lanceray’ın büyüdüğü ev ev değil güzel sanatlar akademisi adeta. Tabi bunlara yeğeninin Peter Ustinov olduğunu da eklemek lazım.

    Lanceray ilk derslerini 1892 ve 1896 yılları arasında St. Petersburg’daki İmparatorluk Sanatları Teşvik Derneği Çizim Okulu’nda alıyor, daha sonra 1896-1899 yılları arasında Paris’te Academia Colarossi ve Academia Julain’da eğitimine devam etti. Fransa’dan Rusya’ya döndüğü 1899 yılında Saint Petersburg’da kurulan ve aynı adı taşıyan bir sanat dergisinden esinlenen “Sanat Dünyası”  adlı Rus sanat hareketine katılıyor ve bu süreçte 18. yüzyıl Rus tarihini ve sanatını inceliyor. ilk önemli çalışmaları 1890’ın sonlarında, 1900’lerin başında yapıyor.

    Lanceray’in en ünlü duvar resmi, Moskova Kazan Tren Garı’nın tavanında yer almaktadır.

    Lanceray, 1917 devriminden sonra St. Petersburg’dan ayrıldı ama “Sanat dünyası” gurubunun Rusya’da kalan tek üyesi (ailesi dahil) oldu. Geleneksel resmin ve burjuvazinin temsilcisi olarak, yeni Sovyet hükümetinde uzun süre büyük talep görmedi. 3 yıl Dağıstan’da, sonrasında 12 yıl Tiflis’te yaşadı. 1934 de Moskova’ya taşındı ve 71 yaşında Moskova’da öldü. Üç yıl sonra yani 1945 de Devlet Halk Sanatçısı unvanını almasının ona bir yararı olmadığı kesin.

    Yukarıdaki oto portresi 2024 Ekim’de Ankara’da onun eserlerinin AI ile renklendirilerek sergilendiği “Kurtuluş’un Türkiye’si 1922 Ankara Yazı” sergisinden alınmıştır. Sağda ise 2004 tarihinde Bora Mehmet Perinçek tarafından tercümesi yapılarak basılan kitap kapağı var.

    SANATÇININ İNEBOLU İZLENİMLERİ

    Ankara’da Sovyet Elçiliğinde görevli N.D. Romanov’ un önerisi ve resmi diplomatik
    temsilcisi S.İ. Aralov’un daveti üzerine Yevgeniy Lanceray 1922 yılının Mayıs ayında Tiflis’ten Ankara’ya gitmek üzere yola çıkar. Yolculuktan yaklaşık 10 gün önce, 19 Mayıs’ta yakın bir akrabasına yazdığı mektubunda ‘‘sanırım St. Petersburg’da da hayat tıpkı buradaki gibi can sıkıcıdır, bu nedenle hiç olmazsa gözlerime şenlik veren
    mutluluklara veda etmek istemiyorum’’ der ve Türkiye seyahatine çıkar
    Lanceray her yaptığı seyahatte olduğu gibi yolculuk boyunca hem kara kalem eskizleri yapar, hem de düzenli olarak notlar tutar. Türkiye seyahati esnasında da tutmuş olduğu notlarından, suluboya, guaş, çini mürekkebi ile çalışılan resimlerinden bu yolculuk hakkında oldukça önemli ve kapsamlı bilgi ediniliyor.

    30 Mayıs 1922 tarihinde Tiflis’ten trenle yola çıkan Lanceray 3 Haziran’da Batum’dan Trabzon, Hopa, Rize, Samsun limanlarına uğrayan bir gemi ile İnebolu’ya doğru yol alır. Bir ressam olarak sahil ve dağ manzaraları dikkatini çeker ve hemen eskizlerini yapar, ayrıca Trabzon’u çevreleyen fındık bahçelerini de anlatır. Batum’dan yola çıktıktan bir gün sonra gemi Samsun limanına ulaşır. Lanceray bu limanda bir torpido gemisi gördüklerini ifade eder. Samsun’dayken geminin kaptanına Türk yetkililer tarafından İnebolu’dan Samsun’a doğru bir Yunan savaş gemisinin seyrettiği haberi verilir. Rus gemisinin kaptanı kıyıdan ayrılma kararı alır. Ressam ve gemidekiler Yunan savaş gemisinin Samsun’u yaylım ateşine tuttuğunu ve bu nedenle şehir içinde yangın çıktığına tanık olurlar.

    Yolculuğun dördüncü gününde gemi İnebolu’ya ulaşır ve Y. Lanseray ile kendisine eşlik eden arkadaşı karaya inip buradan Ankara’ya devam etme kararı alırlar. Ressam notlarında İnebolu halkının Yunan savaş gemisinin gelişinden duyduğu endişeyi dile getirir.

    7 Haziran 1922 tarihli resimden ve notlarından da anlaşıldığı gibi savaş korkusuna kapılan İnebolu halkı sahilde stoklanan mal ve eşyaları kent içine taşır, tekne ve sandallar da kızaklarla çekilerek sahilden uzaklaştırır. Yukarıda o gün çizdiği resmi ve o resmi çizdiği otelini (Sahil Otel) görebilirsiniz.

    Üstte Lancerey’in taşlarını resmettiği mezarlık-1990’lı yılların sonuna kadar oldukça fazla sayıdaydı- ve bunları sınıflandırdığı esgiz çalışmasını görebilirsiniz.

    Y. Lanserey Ankara’ya gitmek üzere arabayla yolculuk yapar. İlk edindiği izlemimler oldukça olumludur. Ülkedeki insanların işgalcilere karşı büyük bir mücadele vermelerine rağmen, onları umutlu gördüğünü dile getirirken, yolculukla ilgili çok ayrıntılı bilgi de verir:
    ‘‘Mutlu bir ülke, zengin ve güzel; etrafta yerleşim yerleri görülür, geçtiğimiz yol oldukça kalabalıktı. Yol boyunca sıkça askeri teçhizat yüklü at arabalarıyla karşılaşıyoruz, konvoyun başındaki arabada denklere tutturulmuş üzerine yarım ay işlenmiş kırmızı bayrak dalgalanıyordu ’’. Yol boyunca birçok konvoy ve kervan görürler, ancak ressamın da belirttiği gibi, ‘‘asla bizi kızgın gözlerle, haykırışlarla, taş ve sopayla karşılayan ve uğurlayanlar olmadığı gibi, tam aksine asla kötülük ve kıskaçlık beslemeyen, açık, sade bakışlarla karşılaştık’’

    Bilindiği üzere Kurtuluş Savaşı, İstiklâl Harbi ya da Millî Mücadele sırasında İnebolu üzerinden İstanbul’dan Ankara’ya yapılan malzeme ve insan naklinde Çankırı önemli bir aracı merkez rolünü oynamıştır. Lancerey’in bu konuda gözlemleri aslında İnebolu’dan Ankara’ya giden yolun önemini bir kez da vurgulamaktadır. Ressamın günlük notlarında Kastamonu, Ilgaz dağı geçitleri, Çankırı ve çevresindeki dağ ve tepelere, ovalara, nehir boyunca gördüğü deve kervanları gibi İç Anadolu’nun tüm coğrafi özelliklerine yer verilmektedir. Gördüğü manzaralar karşısında kayıtsız kalamayan Lancerey, şöyle der: ‘‘Eski dönemleri anımsatan bir tablodur bu!’’

    Kitabın 21-25 sayfalarında 6-9 Haziran 1922 tarihleri arasında ve 72-80 sayfaları arasında da 16-23 Eylül 1922 tarihleri arasında İnebolu ve Kastamonu civarı hakkında o döneme ışık tutacak bilgilere yer veriliyor. Bu kitabın anlatımını yukarıda söz ettiğim sergiden aldığım ve Lancerey’in cephede çizdiği bir resimle bitirmek iyi olur diye düşündüm.

  • Bu yazıyı okuyunca ne gerek var bu kadar emeğe diyen olur elbette, hatta kafayı bozdu diyenler bile çıkabilir. Evet doğrudur uğraştım. Mesleğim doğruyu bulmak için bilimsel olarak kanıt ve ispatın şart olduğu pozitif bir bilim dalı ile ilgili. Ama tarih gibi sosyal bilimlerde durum farklı. Yazılı belge gerekiyor, doğru ve gerçekçi yorum gerekiyor.  Sözle nakledilen yazılı kaynağı olmayan veya çoğu kaynakla ters düşen yazılar tarih değil masal gibidir daha çok.

    Tarih ile ilgili sık söylenen bir laf vardır. Tarih tekerrürden ibarettir. İbaret kısmı değil ama tekrar kısmına katılırım. Ama bu tekrarların aynı şekilde sonuçlanması anlamına gelmez.  Doğru önlemlerle tekrarın kötü etkilerinden kurtulmak hatta tekrarını engellemek dahi mümkündür. Olayı deprem gibi düşünelim mesela, belli aralıklarla olur. Tekrar eder yani. Bu nasıl olsa yine olacak diyerek ders ve önlem alarak hasarı azaltamamayı gerektirmez. Önlem almak akıl gereğidir ve depremin kötü etkisi çok aza indirilebilir.  İnsanlar tarihin tekrarından da ders almalıdır.

    Bu nedenle tarih belgelere dayandırılarak doğru olarak ortaya konulmalı sebep ve sonuçları değerlendirerek doğru yargılar oluşturulmalıdır. Aksi karışıklık yaratır. Tarih konusunda yapılan hatanın tam da bu yönlendirici özelliği nedeniyle büyüğü küçüğü olmaz. Ve tarih övünmek için değil daha çok yönlendirmek için vardır. Atalarınla fazlaca övünmek yerine onların seninle övüneceğini düşündüğün şeyler için çaba harcaman daha değerlidir.

    Cumhuriyet öncesi İnebolu’yu bir nebze de olsa gözünüzde canlandırmaya ve yok olmaya yüz tutan bilgileri size aktarmaya çalıştım. Umarım işe yarayacaktır.

    OSMAN SAATÇİ KIRKSEKİZOĞLU

    “Beyza” İnebolu’da yaşayan bir gencin romandaki adıyla Hami’nin -aslında kitabın yazarı Ali Osman’dır ve bu anlamda en azından bir bölümü otobiyografi olma özelliği taşmaktadır- Rüştiyeyi bitirene kadar İnebolu’daki hayatını ve görüşlerini ardından Kahire’ye gitmesini orada Beyza adlı çok zengin ve adeta bir melek güzelliği ve saflığındaki bir kıza evlilikle sonuçlanan aşkını ve bu adeta rüya gibi olan bu birlikteliğin bir trajedi ile sonlanmasını anlatıyor. Biz burada ilk bölümü inceleyeceğiz. Bölümün başında kaynak kitabın yazarı Ali Osman Kırksekizoğlu ile tanışalım. Buyurun…

    Osman Kırksekizoğlu 1891 tarihinde İnebolu’da doğmuş. Babası Âli Osman Saatçi. Mehmet Galip ve Mustafa Rahmi adlarındaki iki erkek ağabeyi varmış. Saatçi ailesi 20. yüzyılın başlarında elma ve yumurta ticareti yapmış. İç Anadolu’nun yumurta ve elmasını toplayıp Avrupa’ya ihraç ediyorlarmış.

    Osman Bey İnebolu’da gençliğinde ney üflemeyi ve saat tamirini öğrenmiş. Babasının isteği üzerine Kahire’ye gidip Cami ül Ezher’de dinî bilimler tahsili yapmış. Mevlevî tarikatına girmiş ve gerek Kahire’de gerek İstanbul Galata’da Mevlevihane’ye gitmiş. Bu arada Marsilya açıklarında mal yüklü bir gemileri batınca aile ticareti bırakmak zorunda kalmış ve saat tamirciliği ailenin tek geçim kaynağı olmuş.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Millî Eğitim Bakanlığında müfettişlik yapmış. Tanrılar Ölüler romanını 1933 yılında Konya Akşehir’de bitirmiş ve aynı ilçede Baykara Selami adlı bir romanı daha Akşehir gazetesinde tefrika edilmiş -bu roman hakkında pek bilgi yok-. Aksaray’da ilkokul veya ortaokul öğretmenliği de yapmış.

    “Beyza” romanını 1932 tarihinde İnebolu’da tamamlamış. Yukarıdaki resimde “Beyza” romanının 1938 baskısı ile Osman Saatçinin imzaladığı ve kitabın sonundan anladığım kadarı ile 11 Nisan 1936 tarihinde tamamladığı “Tanrılar ve Ölüler” romanının – ki üzerinde Çorum Kütüphanesinden düşümünün yapıldığı yazılı- 1936 baskısı var.

    Babasının ardından ağabeyleri de vefat edince Osman Bey tüm ailenin sorumluluğunu üstlenip İnebolu’ya dönüp gaz bayiliği (Mobil) yapmaya başlamış. O yıllarda evler gaz lambalarıyla aydınlatıldığı için gazyağı ticareti çok iyi gelir getiriyormuş. Romanlarında babasının adı Âli Osman’ı kullanan Osman Bey’in saatçilik, romancılık, gaz bayiliği ve Neyzenlik dışında başka marifetleri de varmış. Söz gelimi; ölümüne yakın dönemde ruh bilimiyle uğraşıyormuş, hayvanların haberleşme sistemlerini inceliyormuş, felsefe, tarih ve dinler konusunda araştırmalar yapıyormuş.

    Saatini güneşe bakıp ayarlayacak derecede zamana hâkim olması da başka bir özelliği. Tüm bu bilgi ve becerisi ona “Ayaklı Kütüphane” denmesine yol açmış.

    Yukarıda Osmanlıca ve Türkçe “Saatçi Biraderler” antetli ticari yazışmalar ve Osman Bey’in “Beyza “adlı romanı yazdığı İnebolu’daki evin fotoğrafını görebilirsiniz. 27.09.1952 tarihinde Ankara Numune Hastanesinde ameliyat sırasında vefat etmiş ve evlenip çocuk sahibi olmadığı için mirasını yeğenlerine bırakmış.

    Ali Osman Kırksekizoğlu’nun Beyza adlı kitabından alıntılar yapacağım bu bölümde sizleri 1908 yılının mayıs ayına götüreceğim. O dönemde İnebolu’nun genel görünüşü, sosyoekonomik yapısı ve o dönemde yaşayan tipik insanlarını inceleyerek bu bilgileri gelecek nesillere aktaran köprü görevini yerine getireceğim. Bunu yapma sebebim bu kitabın gerek kötü basım tekniği, dizgi yanlışları, noktalama işareti hataları ve kullanılan dilin çok eski kelimeler içermesi, gerekse kitap okuma alışkanlığının gitgide azalması gibi nedenlerle bu bilgilerin yok olacağı dair endişem. Artık çok nadir çıkan birkaç kitap kurdu veya bu konuda çok spesifik araştırma yapanlar dışında bu kitabı okuyacakların bir elin parmaklarını geçeceğini sanmıyorum. 

    GENEL GÖRÜNÜŞ  

    O yıllarda İnebolu’ya gelenler genellikle deniz yolunu kullanıyormuş.  İstanbul tarafından geliniyorsa Kerempe burnunu aştığınızda İnebolu’da birkaç bina ile bir minare ve bir de kilise kubbesi görülürmüş. Kasaba Kiriş (Geriş) Dağının denize doğru kıvrılarak uzanan ve düz tarla denilen ucu içinde saklandığı için iyice yaklaşmadan tam olarak görülmezmiş. Eğer Sinop tarafından geliyorsanız ilk olarak yalnızca bütün rüzgarlara açık Çeşme mahallesinde birkaç zarif ev göze çarparmış. Daha sonra da küçük bir koya gizlenmiş çoğunlukla Rumların oturduğu Patriyüs köyü görülürmüş. Karayoluyla Kastamonu’dan gelirken ise Kabalar doruğunu aşınca her cins meyve bahçeleri ile cennete benzeyen İnebolu derin ve geniş bir kuyunun dibindeki güzel bir gül ve papatya bahçesini andırırmış.

    İnebolu’nun çarşısı o dönem için çok modern bir mimariye sahipmiş. Barselona ile yoğun ticaret ilişkisi nedeniyle mi bilinmez ama bu şehrin çok küçük bir minyatürü gibiymiş adeta. 1885 yangınından sonra Abdurrahman Paşa tarafından İtalyan Mühendislere ölçtürülüp Mimar Baronevski tarafından hazırlanan 1885 tarihli kadastral plana uygun olarak yapılan satranç tahtası gibi geniş ve düzgün sokaklar açtırılmış ve her biri Arnavut kaldırım taşları ile döşenmiş. Çarşı içindeki tüm binalar taş ve tuğladan inşa edilmiş.  Çarşıya yakın olan evlerde estetiği öne alan mimarileri ve pencerelerinde kafes olmaması ile dikkat çekiyormuş.

    Özellikle yazın günde iki kere çarşı içindeki tüm sokaklar tulumbacılar tarafından yıkanırmış. Çarşı dışındaki yollar ise şose denilen güzergâh hariç toprak yollarmış. Şose ise adından da anlaşılacağı gibi taş kırıkları üzerine kum dökülüp sıkıştırarak yapılırmış, çamur olmadığı için kağnı ve at arabası için çok daha uygunmuş. Şose tabir edilen yol çarşıdan askerlik şubesine gider orada ikiye ayrılır, bir ucu hastanenin oradan düz tarlaya, diğer ucu ise çayın kenarına inip oradan da İki çaya ulaştırmış.

    Osmanlı’nın o dönemine bir göz atmak havayı koklamak açısından daha doğru olacaktır. Osmanlının başında 32 yıldır II. Abdülhamid varmış. Mithat Paşa ile anlaşarak 1876 yılında tahta çıkan Abdülhamid ardından Devletin ilk anayasası olan “Kanuni Esasiyeyi” ilan edip 3 ay içinde de 115 kişiden oluşan meclisi göstermelik olarak kurmasına rağmen bu meclisi bir yıl içinde işlevsiz bir hale getirerek baskının şiddetini artırmış. 1,5 milyon kilometre karelik toprak kaybının yan ısıra kapitülasyonlara esir olup devleti borç çıkmazına sokmuş. Bu durum onun en önemli askeri güç ve vergi kaynağı olan Anadolu’nun Müslüman tebaası üzerindeki baskılarını artırmış ve bunu çeşitli din ve hamaset hikayeleri anlatan sözde müderrisler ile örtbas etmeye çalışmış. Göz boyama devrinin en güzel örneklerinden biri hacca gidenler 50 günde değil 5 günde gitsin diye başlanan bir Alman şirketine borç batağında iken milyonlar aktarılan ve Eylül 1908’de açılacak olan hicaz demir yolunun yalnızca 10 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmasıdır. Sonuç olarak 1908 yılının baharında tüm Anadolu giderek ilmi ve mali olarak fakirleşen ve savaşlarda verdiği kayıplarla da umutsuz ve ızdıraplarla dolu bir topluluğa dönüşmüş.

    SOSYOEKONOMİK DURUM

    İnebolu 1880 yılında önemli bir ticaret merkezi olarak Karadeniz’in Dünya çapındaki limanlarından biri olarak kayıtlara girmiş. Özellikle Sadrazamlık da yapmış ve 1882-1891 yılları arasında Kastamonu Valisi olan Abdurrahman Paşa döneminde ticari ve sosyal anlamda birçok gelişme yaşanmış. Bu dönemde liman inşaatına başlanmış ve aşağıda fotoğrafları görünen hükümet konağı ile dönemin şartlarına göre iyi donanımlı bir hastane inşa edilmiş.

    Ayrıca gazhane, bir ilkokul, bir rüştiye, bir medrese ve üç tane de sübyan mektebi açılmış. Tüm bunlar ticaretin artmasına yol açmış haftada 4-8 yük gemisi limana gelir olmuş. Ayrıca 1906’da Fransızca eğitim veren bir Ticaret lisesi de eğitime başlamış. 1908 yılında merkez nüfusu yaklaşık 25.000 kişi olmuş.

    Ancak bu ticari hareketlilikten oluşan zenginlik nüfusun yüzde onunu oluşturan gayrimüslimlere akıyormuş. Elbette Müslüman topluluk içinde de durumu iyi olanlar varmış ancak bunların tamamına yakını İnebolu’nun yerlisi değil payitahttan çeşitli sebeplere gelip İnebolu’ya gelip yerleşenlermiş. Bu tamamen son 32 yılın toplumda oluşturduğu bozulmanın kaçınılmaz sonucu imiş aslında. Müslüman topluluğun büyük kısmı taş ustalığı, dülgerlik balıkçılık, rençberlik, kayıkçılık gibi işlerde çalışıyor, durumu daha iyi olanlar ise terzilik, marangozluk, demircilik gibi zanaatla uğraşıyor veya kahveciler gibi küçük esnaf sınıfını oluşturuyormuş. Müslümanların ticaretle uğraşmamaları ile ilgili kaynak kitapta yazarın dediklerine bir göz atalım:

    “Müslümanlar için hayat gözlerini mezara dikerek geçireceği bir görev, ebedi bir tembellik telkin eden dini inancın asırlardan beri yığıp getirdiği isteksiz bir çalışma, ölmeyecek kadar bir didinme ile yetinme, en hayati işlerde bile kulağını ezan sesine dikerek işini bırakmaya hazır yaşama idi. Bütün Anadolu gibi İnebolu halkı da ahiretin sekiz cennetindeki zevkleri yedi cehenneminde mevcut işkenceleri düşünmek, o zevklere kavuşup azaplardan kurtulmak için çalışıyor, yalvarıyor, camileri inletiyordu.”

    Özetle o yılları yaşayan Ali Osman Bey böylesi örneklerle Müslüman halkın camide, kahvede, sokakta, tarlada, işte güçte her yerde kısır din muhabbetleri yaptığını, diğer tüm meraklarından arındığını ve zar zor yaşayabileceğinden fazlası için çalışacağına mukadderat zırhını giyip ibadete koştuğunu anlatıyor sayfalarca verdiği örneklerle.

    Kötü geçen bunca yılın etkisi ile böylesi bezgin bir halkın on sene içinde toparlanıp Turgut Özakman’ın O çılgın Türklerine dönüşmesini sağlayan neydi?

    20. Yüzyılın başından itibaren Kastamonu vilayetini Anadolu’nun diğer vilayetlerinden ayıran önemli bir fark oluşmaya başlamış. Öyle ki bu fark İnebolu’nun İstiklal Savaşı yıllarındaki şahlanışının en önemli sebebini oluşturmuş. Kastamonu II. Abdülhamit zamanında önemli sürgün yerlerinden biri olmuş. Vali Abdurrahman Paşa da onlardan biridir aslında. Sürgüne gönderilen bu kişiler bir anlamda o dönemde Osmanlının çöküşünü algılamış, eğitimli ve meşrutiyeti gönülden savunan, geleceğe bakan ilerici kişilermiş. Mülki, dini ve askeri bu kişiler sohbetlerinde, vaazlarında, nutuklarında halkı özellikle de gençleri yavaşta olsa etkilemeye başlamış. Aynı zamanda gayrimüslim nüfusun fazla olması Avrupa’dan gelen gazete ve dergilerin hatta Fransız ihtilali dönemi yazarlara ait kitapların elde edilebilir olmasını sağlamış. 2 yıl önce yani 1906 yılında aşırı vergilere karşı Kastamonu’da yapılan ve valinin görevden alınmasını sağlayan ayaklanma bunun ilk işaretidir. 19.12.1919 da Anadolu’nun işgaline karşı yapılan Osmanlı tarihinde Anadolu’da ilk kadın mitinginin de Kastamonu’da olması elbette tesadüf değildir.

    HACI ZİYA EFENDİ

    1908 Mayıs’ında İnebolu’da bu aydınlanmanın en önemli kişilerinden biri ile bir din adamı ile sizi tanıştırmak isterim. Hacı Ziya Efendi.

    1878 yılında II. Abdülhamit meclis-i mebusanı dağıttığı zaman İnebolu’ya sığınarak evlenmiş, zamanının çoğunu İstanbul’da Beyazıt’taki evinde ve mukaddes üç ayları da mutlaka İnebolu’da geçiren Hacı Ziya Efendi tıbbiyenin son sınıfından atılmış, Abdülmecid’in hocalarından ders almış, Avrupa’yı dolaşmış ve hali vakti yerinde görünen biri imiş. Oldukça uzun boylu, seyrek beyaz sakallı imiş ve elinde iki metrelik kamış asa taşırmış. Üzerinde genellikle dört peşli uzun entari, başında beyaz takke ve burma sarık olurmuş. Vaazlarını Yahya Paşa Camiinde (orta cami) verirmiş. Adından olsa gerek Hamidiye mescidinde (küçük cami) vaaz veya ders vermez hatta namaz kılmaya dahi gitmezmiş.

    Yukarıdaki fotoğraflar 1911 yılına ait bir Servet-i Fünun gazetesinden alınmıştır. İlk fotoğrafta dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey çarşı içinde konuşma yapıyor. Kuvvetle muhtemel Hoca Ziya Efendi ön sıralardaki kavuklulardan biridir. (Cavit Beyin bu Ziyareti Osmanlı Bankasının açılışı ile ilgili olabilir). İkinci fotoğraf ise çarşı içinden Yahya Paşa Camiinin görünüşü.

    Ders vereceği zaman camiye Roma Kardinali gibi yavaş adımlarla girer, rahlesinin başına oturur, cemaati şöyle bir süzdükten sonra girizgahı kısa tutarak direk öğütlerine başlar, mesneviden bir iki parça okur, mutlaka payitahtı çekiştirirmiş. Tüm vaazlarında ahaliyi ticarete teşvik etmeye gayret gösterirmiş.

    En fazla da Hamidiye Mescidinde genellikle yaşlı talebelerine iki satır dini ibareyi saatlerce açıklamaya ve anlatmaya çalışan Padişahın büyük savunucusu müderris ve müftü Hamdi Efendi ile uğraşırmış. Ziya efendi birkaç yıl önce muhtemelen Hamdi Efendinin şikâyeti ile bir vaazı nedeniyle evinden alınmış ve Sinop zindanına gönderilmiş. Bir yıl sonra bir Paşanın kefaletiyle çıkmış ve döndüğünde değil geri adım atmak daha da sert vaazlara başlamış. Hocayı ezmek kolay iş değilmiş. Vali, kaymakam ve kasabanın eğitimli ileri gelenleri ona saygı duyar onun küçük bir iltifatını bile şeref sayarlarmış. Derslerine ise yalnız Müslümanlar değil, bazı seçkin Rum, Ermeni ticaret adamları hatta diğer ecnebi temsilciler dahi girermiş.

    İşte bu adam İnebolu’da Müslümanların da Şirket kurarak ticarete girmelerine sebep olmuş, iki ay sonra II. meşrutiyet ilan edilince gençlerin kafasına hürriyet kavramını sokmuş, onları Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi yazarları okumaya teşvik etmiş. Kaynak kitapta kitabın kahramanı Hami yani Ali Osman dini eğitim almak için gideceği Kahire için yola çıkmadan daha önce ona Namık Kemal’in kitaplarını veren Ziya Efendiye hem vedalaşmak hem de tavsiyelerini almak için uğradığını yazıyor.

    HAMİ İLE BİR ŞEHİR TURU

    Şimdi tekrar o dönemin İnebolu’suna gidip Osman Bey’in anlatımdan toparladığım bir şehir turu yapalım.

    Mayıs ayında güneşli güzel bir gün. İkindi ezanının okunmasına 1.5-2 saat var. Rüştiyeden arkadaş olan iki genç, Sabri ve Hami gezinmek için Şeyh Ahmet’in kahvesinden çıkıyorlar. Önce kiliseye doğru çay yoluna inip kasap sokağı boyunca yürüyüp halat tezgahına, oradan büyük bakkalın evinden sola fabrika yoluna giriyorlar. Un fabrikasının oradan şoseye çıkıp oradan da askerlik şubesine daha sonra tekrar sola dönerek hastane yoluna sapıyorlar. Hastanenin alt tarafındaki harman yerine iniyorlar.

    Orada bir süre oturarak Karadeniz’in ufuklarına koşan güneşi seyrediyorlar. Sonra kalkıp düz tarlada yolun sonuna kadar yürüyorlar. Orada darphane sahiline yayılan sis tabakasına ve yaratanın sonsuz günlerinden birini daha alıp giden güneşe dalıyor gözleri. Ve ikindi ezanı okunurken düz tarla yokuşundan tekrar çarşıya iniyorlar.

    İlk fotoğrafta sırasıyla un fabrikası, İstavri Fridas’ın evi ve arkada hastahane, ikinci fotoğrafta ise İstavri Fridas ve Kabak Yanya’nın evleri görülüyor. Aşağıda şemasını verdiğim bu 1,5 saatlik yürüyüş boyunca gördükleri ve konuştukları belki de o dönem yaşayanlar ile ilgili en geniş bilgiyi veriyor bize.

    Bir bakalım kimler yaşamış o dönemde.

    KİTAPTA ÖNE ÇIKAN KİŞİLERİ

    Kahveci Şeyh Sait

    Genç bir medrese öğrencisi olan Şeyh Ahmet o dönemlerde şu anda Ticaret odası olan binanın yerindeki kahveyi işletiyormuş. Genç iri yapılı biriymiş. Ayağında genellikle parlayan lui kumaşından zıpkası (genellikle Karadeniz’de giyilen dar paçalı bir tip potur) olurmuş. Titiz ve temiz giyinirmiş. Kahveden içeri girilince dört tarafında çıplak peykeler (dar sedir) ve ortada yerli malı arkalıksız küçük iskemleler, kahvenin sol duvarında ise iki basma tablo var. Birinde “medet ya Ali” yazısı diğerinde ise kenarları çiy, kaba boyalarla süslemiş

     “İstemez kimse rızası ile diyarı gurbet / Abudane serpilir insanı kısmet gezdirir”

    yazan bir levha dururmuş. Sağ duvarda ise berberlik aynası ve üstünde okunaksız bir yazı ile adi kâğıda yazılmış

    “Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız / Hazreti Selman paktır pirimiz, üstadımız”

    beyiti göze çarpıyormuş. Ağırlıklı müşterisi gençler, kayıkçılar, esnaf ve sanatkârlar. Nadiren tüccarlar ve hükümet memurları da uğrarmış.

    İstavri Fridas Efendi

    İstavri Fridas (Stavro Frydas) İnebolu’nun o dönemlerde önde gelen Rumlarından biri. Kısa ve tıknaz, uzun sarı bıyıkları, mavi gözleri varmış. Un fabrikasının karşısındaki çay yolunun yanındak i evde otururmuş. Evinin hemen karşısında şu anda harabe halde olan ve o zamanlar çift taşlı değirmen olan bilinen değirmenin bahçesinde küçük bir Müslüman mezarlığı bulunurmuş.

    Yukarıda İstavri Fridas’a ait Osmanlı Bankası çek karnesi ve onun istanbula postaladığı iki zarfı (arkalarında mührü var)

    Sinop’tan küçük yaşlarda gariban bir kunduracı çırağı olarak gelmiş. Doksan bin altınlık servetinin Boyran Mahallesi ve Avare köyünden çıkan ve Cenevizlilere ait olduğu zannedilen tarihi eserleri satarak elde ettiği rivayet edilirmiş. Hacı Ziya Efendinin yakın dostu gibi görünürmüş ama bu biraz yağcılık boyutunda bir dostlukmuş. Yalnız üç aylarda İnebolu’ya gelen hocanın şerefine Büyük Camiye bir sandık mum hediye etmek, evinin karşısındaki mezarlığın parmaklıklarını boyatmak gibi sözde hayır işleri yaparmış. .  Ramazan’da asla sigara içmeyen hatta cumaları hutbe için camiye giden bir Rum. Tabi üç oğlunu da Atina’da okula gönderdiği ve tam bir Türk düşmanı olarak yetiştirdiği de bilinen bir gerçek. Nitekim yıllar sonra büyük oğlu Aristatoli İnebolu’nun sözde Pontus valisi sıfatıyla İnebolu’da oluşan Rum çetelere liderlik yapmış.

    Kaymakam Ahmet Bey

    Hiçbir konuda fikrini ve kanaatini belli etmeyen Askeri Kaymakam. İriyarı olması ve kulaklarına kadar uzanan pos bıyıkları onun tipik özelliği. Hacı Ziya Efendinin derslerini kaçırmıyor. En yakın dostları Ermeni zengin Hacı Rupen, Çıkrıkçı Hasan ve Saatçi Salih Saim.

    Haralambos Efendi

    Haralambos Efendi İnebolu’nun en büyük un fabrikasının sahibiymiş. Çok uzun boylu, kara kuru tabir edilebilecek biri. Evi düz tarlanın en büyük evlerindenmiş.

    Genel olarak siyaset ve din konularına girmez ama Kiriş dağının tepesindeki kilisede toplanan Pontuslulara para yardımı yaptığını ve Yunan Kralına hayranlığını da gizlemezmiş. Un fabrikası dışında diğer geliri ise sıkışan Türk tüccarlara yüksek faizle verdiği borçlarmış ve siyasi pohpohlamaları fazlaca olan kardeşi Yusefidis Efendi ile hiç geçinemezmiş.

    Karagülle Hacı Mehmet Efendi

    Sayısı yirmiyi geçen çeşmeyi hayrat olarak yaptırmış İnebolu’nun sayılı zenginlerinden biri.

    Hacı Ziya Efendi ile çok samimiymiş. Kısa boylu, tıknaz vücutlu, siyah toparlak sakallı olup Lui çuhasından zıpka giyer ve kaylın baston kullanırmış.

    Kabak Yanas

    Baraş’ın meyhanesinde çıraklık ile başlayan Yanas İnebolu’nun zenginleri arasına birdenbire girmiş. Komşuları kel kafalı, iriyarı ve cahil cühela olan bu adama Gabak Gavur diye hitap ediyormuş. İnebolu’nun birinci sınıf kereste tüccarlarından ve birkaç yelkenli geminin, İnebolu Palas başta olmak üzere birçok sayıda binanın sahibi imiş.

    Yukarıda Yanas’ın evinin restorasyon sonrası Butik Otel ve Sergi Salonu olarak kullanılmaya başlandığına dair bir yerel bir gazete haberi var. Reklamlarrr 🙂

    İstavri Faridas’ın evinin karşısına şosenin hemen yanına konak yaptırmış. İki kızından sonra çocukları olmadığı ve erkek çocuk olmasına iyi geldiğine inandığı için komşu çocuklara serçe vurup getirmeleri için para verdiği rivayet edilir. Hep karısı ile ilgili olarak “çirkin karım bana uğur getirdi” diye bahsedermiş. Özellikle büyük kızı Resmina annesinin aksine çok güzelmiş ve Türk erkeklerine düşkünlüğü dedikodusu yapılırmış.

    Hacı Rıza Bey

    Altıkulaç ailesinin çocuklarından en büyük olanı. Narin vücutlu, orta boylu, beyaz sakallı, altın çerçeveli gözlükleri ve temiz giyinişi ile dikkat çekermiş. Yabancı temsilciler aracılığı ile gelen her türlü gazete, dergi ve kitap dahil olmak üzere kitap okumaya ayırırmış zamanının çoğunu. Saray ve din ile ilgili düşünceleri birebir uyuşmasına rağmen Hacı Ziya Efendi ile aralarında anlaşılmaz bir uçurum varmış. Adeta aynı görüşün iki uzlaşmaz fraksiyonu gibilermiş. Ama bu durum Ziya hocanın sıkı takipçilerinden olan Hacı Ali Osman (yazarın babası) ile yakın dostluklarını asla etkilememiş.

    Mösyö Emilio Orsini

    Yukarıda İtalyan Konsolosluk Binasının şimdiki hali, Acenteliğe 1900 yılında yazılan bir yazı ve 1909 yılında Orsini’nin kartı görülüyor.

    İtalyan konsolos vekili ve acentesi Mösyö Orsini, 50 yaşlarında tostoparlak bir adammış. Her gün evinden şoseyi kullanarak Rus Konsolos Mösyö Pasanof ile iki çaya kadar yürüyüş yaparmış. Paris’te çıkan hürriyetperver Türkçe gazeteler Orsini sayesinde İnebolu’ya gelirmiş ve hem Hacı Ziya hem de Hacı Rıza ile dostlukları varmış.

    Bunun dışında kitapta; kokonasının adı hala erik cinsinde yaşayan BÜYÜK BAKKAL, zengin ve köklü Ermeni Ohannes KARAMANYAN, her sene gelip kahvelerde kendi yaptığı koşmaları okuyan Çeşmi Baba, düğünlerde armonisi ile güzel polkalar çalan Patriyüslü HACI YUVAN, adına büyük camiye güzel bir billur avize hediye edilen BERBEROĞLU HACI SÜLEYMAN, İnebolu’ya gelip zengin olan tutucu ermeni KÖŞGÜRYAN Efendinin de adı geçiyor.

    KISSADAN HİSSE

    Kıssa İnebolu örneğini vererek Anadolu halkının yüzyıldan daha uzun zaman önce bir devletin sonunu getiren hatalar, hisse ise bunların tekrarlamamasıdır. Daha açık bir ifadeyle 1908 yılının Anadolu’su ile bugünün Anadolu’su arasındaki benzerliklerdir. 1908 yılında bezgin ve bitkin olan Anadolu insanı özellikle meşrutiyetin ilanından sonra Hacı Ziya Efendi gibi korkusuz ve ilerici insanlar tarafından aydınlatılmış ve aydınlanan toplum 10 yıl sonra içinden Atatürk gibi bir lider çıkarmıştır. Unutmamak lazım bir lider aydın bir toplum yaratamaz ama aydın bir toplum doğru lideri yaratır.

  • Bugün Altunizade’den çıkıp Kuzguncuk üzerinden Çengelköy’e 17.500 adımlık bir yürüyüş yaptıracağım. İki konuya odaklandım. Biri tapınma diğeri tıkınma. Bu yolu yaklaşık üç yıl önce sigarayı bıraktığımda kilo almamak için 1 yıl boyunca işten eve gelirken sık kullandım.

    İSMAİL ZÜLFÜ PAŞA CAMİİ

    Altunizade Camii olarak bilinen bu cami Abdülmecid’in baş mimarı İsmail Zülfü Paşa tarafından yapılmış. Paşanın babası kuyumcu ve çok zengin. Semtin adı da ondan geliyor zaten.

    Adam o kadar zengin ki Dolmabahçe sarayı yapılırken Osmanlı Devletine borç veriyor. Yani bazı muktedirlerin tahterevalli ile çay yoluna gitmesi geninde var. Son ilginç notum ise İsmail Zülfü Nazım Hikmet’in Piraye’sinin babası oluyor.

    İLAHİYAT FAKÜLTESİ CAMİ  

    Oldukça iyi durumda olan eski Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi cami yıkılıp yenisine başlandığında çok kızmıştım aslında. Ama şunu belirtmek zorundayım bu iktidarın yaptığı en güzel ve özgün mimariye sahip cami bence. Camide kılınan ilk cenaze namazının mason olduğunu düşündüğüm Mustafa Koç’a nasip olması da ilginçtir.

    SURP HAÇ ERMENİ MEZARLIĞI  

    Bağlarbaşı’ndaki bu mezarlık oldukça bakımsız ve ıssız durumda son bir kaç yıldır. Yaklaşık 20 sene önce bol çiçekli, insanlara sık rastlanan bir mezarlıktı. Mezarlığa gelenlerin ziyaret sonrası bir iki kadeh şarap içtikleri 40 yıllık Turanlar Et ve Balık Lokantası 2 yıl önce kapandı zaten.

    Geçerken kapanan Altunizade’de Capitol’ün hemen karşısındaki Naila Döner-Tarihi Kastamonu Dönerinden de bahsetmeliyim. Nefis dönerinin yanındaki demirhindi şerbeti de şahane idi. Ama Fastfood un kurbanları arasına girdi maalesef.

    HEGIOS GEORGIOS RUM ORTODOKS KİLİSESİ

    Kuzguncuk’taki bu kilise de yılın belli günleri hala ayin yapılıyor.

    AYIOS YEORGIOS SINOGOGU  

    Kuzguncuk’taki bu sinagog hala düzenli olarak cumartesi günleri ayinlerine devam eden nadir yerlerden. Yalnız yazın iki üç ay biraz ilerdeki yazlık sinagoga gidiliyor. Camiler dışındaki tüm ibadet yerlerinde bayrak ve polis kulübesi olmazsa olmaz. Yazlık sinagogun kapısı da aşağıda. Yüksek duvarlara dahi güvenmeyip tel de koymuşlar. Ama nafile. Hırsızla yobaza kilit vurulmaz.

    SURP KRIKOR LUSAREVIC ERMENİ KİLİSESİ

    Kuzguncuk Sahildeki bu kilisedede hala ayin yapılıyor.

    Hazır Kuzguncuk’ta iken yer kiralayıp kendi bahçenizi yaparak organik organik yaşayabileceğiniz bostanı ve bahçe kiralamak işime gelmez ben uğraşmamam derseniz cumartesi 16.00 ‘dan sonra veya pazar sabahı Kuzguncuk’ta İnebolu’dan gelen taze ve organik ürünlerle buluşabileceğiniz manavı da göstereyim.

    Ben ne bahçe işiyle uğraşırım ne de yemek yaparım derseniz hazırı da var. Asude Ev Yemekleri yıllardır haluşka, ıspıt, güveç gibi yöresel yemekler yapan bir esnaf lokantası ve bu iş için biçilmiş kaftan.

    Ama illa ben balık yiyeceğim, deniz manzaralı olsun, iki tek de rakı olsa fena olmaz derseniz Kuzguncuk iskelesinin yanında hatta o kadar yanındaki gemi yanaştığında sallanan İsmet Babaya gidebilirsiniz. Perihan Abla dizisinin unutulmaz mekanlarından biri olan İsmet Baba da kredi kartı geçmez(di) bilesiniz.

    ÜRYANIZADE AHMET ESAT EFENDİ CAMİ

    Camilerle devam edelim. Banisi Ahmet Esad II. Abdülhamid’in Şeyhülislamlarından. Kuzguncuk sahilindeki bu cami ahşap minaresi ile öne çıkıyordu. Yapılan restorasyonda minarenin de beyaza boyanması bu özelliğini biraz ortadan kaldırdı.

    Kayıkhanesi olan ve kayıkhaneden direk camiye girilebilen nadir camilerden.   Dışını görmüşsünüzdür belki ama en az dışı kadar sevimli olan içine girmemişsinizdir.

    HAMID-I EVVEL CAMİ

    Beylerbeyi’ndeki bu camiyi annesi için Abdülhamit yaptırmış. Meşhur olan değil I. Abdülhamit bu. İki minareli olan bu cami Ortaköy camii kadar olmasa da boğaza yakışan narin bir yapı.

    İNCİRALTI MEYHANESİ  

    Kuzguncuk’ta İsmet Baba kalabalık, muhabbet edeceğimiz sessiz bir yer olsun veya kredi kartı da geçsin derseniz sizi Beylerbeyi’ne alalım. Saklı bahçesi, güzel mezeleri ve İstanbul’da bu tip mekanlarda pek de rastlanmayan her şeyin fiyatının yazdığı menüsüyle güzel mekandır İnciraltı Meyhanesi. Çarşamba veya Perşembe gelirseniz karşılaşır iki laf ederiz biz de.

    HACI ÖMER EFENDİ CAMİ  

    İnşa yılı ve banisi belli olmayan bu minik cami Çengelköy’de en fazla düzenli cemaati olanlardan. Yakındaki esnaflar bu camiyi tercih ediyor.

    HAMDULLAH PAŞA CAMİ  

    Çengelköy’deki bu cami II. Mahmut’un Kaptan-ı Deryalarından Safranbolulu Abdullah Paşa tarafından yaptırılmış. 1968 yılında İnebolulu bir hayırsever tarafından onarılmıştır. Camiden daha meşhur olan yanındaki 800 yaşındaki çınar.

    AYA YORGİ RUM ORTODOKS KİLİSESİ  

    Çengelköy’deki bu kilisede 1980 li yıllarda her pazar ayin yapılırdı. Yaklaşık 25 hane vardı cemaat olarak. Şu anda üç beş kişi kaldı. Yılın belli günlerinde hala ayin var.

    Bu da kilisenin üst tarafındaki ayazmada yalnızca senede bir gün temizlenip ayin yapılan şapelin kapısı.

    SEVAL PASTAHANESİ

    İşi tatlıya bağlayalım. Son mekanımız Çengelköy Seval pastahanesi. Ziya Pelit tarafından 1957 de kurulmuş. Aslında Pelit pastahaneleri ve Beylerbeyi Kazım pastahanesi sahipleri ile de akraba. Halen oğulları ve torunları çalışıyor mekanda. İstanbul’un her yerinden müşterisi olan doğal limonata, frambuazlı pasta ve supangilesinin yanı sıra benim vazgeçilmezlerim yazın dondurması (özellikle limonlu ve çikolatalı) kışın bitter çikolatası önemli ürünleri.

    Ziya amca 80 yaşında. Hala dükkana sabah 7.00 de geliyor. Hikayesi ilginç. Rizeli. Ama anne ve babası 1922 de Batum’a Baho köyüne göçüyor. 18 sene orada yaşıyorlar. Ziya amcanın demesi 5 inekleri, evleri, tarlaları var orada. Ama bir gün

    babasını karakola çağırıyorlar ya rus vatandaşı ol ya da 2 gün içinde sınır dışı edeceğiz diyorlar. Ziya amca 2 yaşında iken dönüyorlar Rize’ye. Baba 2 sene sonra ölüyor. İstanbul’da akrabaların yanında ilkokul. Sonra muhtelif pastanelerde kuzeniyle çıraklık ve 19 yaşında beraber açıyorlar Seval’i.

    Evet işten eve geldik. Bu sokak benim eski bekar evimin olduğu Kalantor Sokak. Sokak adını girişindeki bu iki konaktan alıyor. Zamanında bu konaklarda zamanının kodamanları otururmuş. Hala da öyle. Sağdaki konak Evrenyeli Gürsoy Şirketler Gurubunun merkezi. Konakların arkasındaki çirkin apartmanın kırmızı okla gösterdiğim dairesi de evim evim sıcak evim.

  • Hafta sonu evden çıkarken niyetim Çukurbostan’a gidip birkaç antikacı dolaşmaktı. Bağlarbaşı’ndan Üsküdar’a taksi ile inerken hem hala mart diye düşünüp kalın giyindiğimden, hem de trafiğin tıkanmasının hiperaktif yapımı depreştirmesinden kendimi yaka paça attım dışarıya. Mihrimah Camiinin önünden geçerken sağda hemen hemen her Karadeniz şehri ve kasabasında fazlaca bulunanlara benzeyen bir merdivenli sokak gözüme çarptı. Eveeet. İçimdeki Çelebi o an uyandı. Yeni serimin adı İstanbul’un Merdivenli Sokakları.

    YENİ DÜNYA SOKAĞI  

    Üsküdar meydanında sırtınızı denize döndüğünüzde Mihrimah Camiinin sağ tarafında bu sokak. Sokak o eski alçak iskemleleri sokağa koymuş bir kahvehane ile başlıyor.  Sokağın Boğazı gören noktasında bir zamanlar Mimar Sinan’ın platonik olarak en büyük aşkı Mihrimah Sultan için yaptığı saray bulunuyormuş. Ne zaman yok olduğu bilinmemekte. Bu kafe ile idare etmek zorundayız.

    Burasının eski ismi Büyük Yokuş imiş. Eski İstanbul’da bu tip sokaklarda farsça dinlenilecek yer anlamına gelen Aramgahlar olurmuş. Şimdi ise yokuşun ortalarına yerleştirilen banklar mola verip nefeslenme imkanı sağlıyor. Elbette merdivenli sokakların vazgeçilmezi kediler.

    Merdivenlerin sağ tarafında yağmur sularının toplanması için konulmuş kanal hala orjinalliğini koruyor. En yukarıya çıkmadan biraz önce sokak ikiye ayrılıyor. Eskiden sokak bittiğinde II. Mahmut devrinde şeyhülislam olan Zeynelabidin Efendinin konağı varmış. Şimdi ise çirkin bir apartman yükseldiği için hiç fotoğraf çekmedim.

    ÇAPANOĞLU SOKAK  

    Üsküdar’dan Karaköy’e geçmek için motora bindim. Ancak yanlışlıkla Kabataş motoruna bindiğimi geç anladım. Motorda biraz araştırma yapınca Galatasaray Liseli bazı arkadaşlardan duyduğum arka kapı kaçış güzergahlarından Çapanoğlu sokağa gitmeye karar verdim. Tophane’de İş ve işçi Bulma Kurumunun hemen yanındaki Boğazkesen Caddesinin sonunda merdivenlere ulaştım. İlk dönüşten sonra merdivenin formu değişti. Bu arada Çapanoğlunun hikayesini de benim bildiğim şekliyle anlatayım.

    Çapanoğulları, Osmanlı tarafından Yozgat bölgesinin asayişini sağlamak, vergilerini toplamak için görevlendirilmiş bir ayan ailesidir. Rivayete göre sarayın bahçesinde muhasibiyle gezen II. Mahmud, atamaların ve görevden almaların altından hep Çapanoğlu beylerinin çıktığından yakınırken yanındaki lala önüne çıkan bir taş parçasını ayağıyla kenara itince padişah “aman lala ne yapıyorsun, o taşın altından da Çapanoğlu çıkmasın!” der. Hikayesi budur bu işin. Ailenin iktidarla cumhuriyet yıllarına kadar süren gerilimli bir ilişkisi vardır. Ancak Milli Mücadele yıllarında saltanat yanlısı bir politika izler.

    Merdivenin tekrar değişen formuyla 83 basamak tamamlandı. Çıkılan sokak keşlerin dolaştığı insanı bu işin altından da çapanoğlu çıkmasın dedirten tedirgin edici bir sokak olsa da

    yolun sonu hem şaşırtıcı hem de sevindirici bir yere çıktı.

    KAMONDO MERDİVENLERİ  

    Bir anda İstiklal Caddesinin o artık kanıksadığımız seksen cins milletin özellikle de arapların panayırı halindeki anlamsız kalabalığın içinde buldum kendimi. Yapabildiğim kadar hızlı bir şekilde Galata Kulesine ulaşınca derin bir nefes aldım. Artık İstanbul’un en ünlüsüne Kamondo Merdivenlerine beş dakikalık yolum kalmıştı. Önce bu merdivenlerin asaletine hiç yakışmasa da ünlendiği olayı anlatayım.

    2012 yılında James Bond’un Skyfall filminin çekimleri için İstanbul’a geliniyor. Merdivenler Bond’un dublörü Robbie Madison’un ilgisini çekiyor ve üzerinde motoruyla bir kaç akrobatik hareketler yapıyor. Ba…ba…ba..bah.. Ne önemli, ne önemli.

    Merdiven Voyvoda Caddesi’yle Banker Sokağı’nı birleştirir.1850’li yıllarda bölgenin en önemli banker ailelerinden biri olan Kamondo ailesinden Abraham Salomon Kamondo adına yaptırılmıştır. Kamondo ailesi İspanya’daki engizisyondan kaçarak ilk önce Venedik’e, ardından istanbul’a gelmiş. Aslında bir dedenin torunlarına Avusturya Lisesi’nde okuyan torunlarının yokuşu rahat çıkmaları için yapılan bu merdivenler aynı zamanda o dönemde yaşayan levantenlerin, Galata’daki iş yerlerinden Pera tarafında olan evlerine gitmelerinin kolaylaştırılması çok kullanılmasına neden olmuş. Osmanlı tarihinde İstanbul’un modernleşmesinde çok önemli katkıları olan bu aile sonra Paris’e yerleşmiş son fertleri II. Dünya savaşı sırasında nazi toplama kamplarında yok edilmiş. Doğu’nun Rothschild ailesi diye anılan ailenin önemli ferdi Abraham Salomon de Kamondo İstanbul doğumlu ve babası Ortaköy Cemaat yöneticilerinden. Abraham Osmanlı’da mülk edinme hakkı verilen ilk yabancı uyruklu kişi. Ayrıca modernleşmenin kent içi yaşamdaki öncülerinden, modern bankacılığın kurucularından biri olmasının yanı sıra istanbul’da ilk belediyenin kuruluşunda, kentsel alt yapının modernleşmesinde, yeni ve modern eğitim kurumlarının oluşumunda rol almış, önemli şehircilik, mimarlık ve kültür yatırımlarına da öncülük etmiş.

    Abraham Salomon Kamondo, Paris’e yerleşmesinden kısa süre sonra 1873 yılında 93 yaşında ölmüş, naaşı istanbul’a getirilmiş ve saray bandosu eşliğinde görkemli bir törenle Hasköy’deki yahudi mezarlığında inşa ettirdiği anıtmezarda toprağa verilmiş. Galata ve Karaköy esnafı öldüğü gün yas ilan ederek dükkanlarını kapatmış. Hikaye aslında çok daha uzun ancak bu kadar kısaltabildim.

    BEREKETLİ SOKAK

    Kamondo merdivenleri ile terapi sonrası kendimi fazla yormadan günü bitirmek istiyordum. Bizim oralarda kış uykusundan hızlı uyanan ayının postu delik olur diye bir laf vardır. Tikkat olmak lazım. Lakin Karaköy’den motorla Üsküdar’a geçtiğimde miting nedeniyle trafik felçti. Ben de Kuzguncuğa kadar yürüyüp Bereketli Sokağı da size tanıtmak istedim. Bunlar sokağa gelenlere hoşgeldin diyordu sanki.

    Bana kalırsa en korunmuş sokaklardan biri budur merdivenli sokakların. Soldaki binada sevimli gençlerin çalıştırdığı bir mimarlık ve dekorasyon şirketi var. Hafta sonları ise merdivene oturanlara çay satıyorlar. Ben içtim, tavsiye ederim.

    Zaman zaman nefeslenecek bankların olması iyi aslında. Nefes nefese kalınca oturuyorsun, şöyle film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden hayatın 😉Kuzguncuk’ta Menteşe Sokağından İcadiye Caddesine iniyor merdivenler. 102 merdivenden oluşan sürprizli bir merdiven. Üç tane paralel sokakla kesişiyor.

    Sokağın üstü iki köprüyü de gören harika bir boğaz manzarasına sahip. Sözü Salah Birsel’in bu sokak için söyledikleri ile bitireyim; “Bir yamaç üzerine kurulmuş sokağın alt başında durup yukarıya doğru baktığınızda evlerin iki tütün sırası dizisi gibi sıra tuttuğunu görürsünüz. Daha doğrusu bunlar gök kubbeye asılmış beşibirliklerdir. Orada çokça oyalanırsanız üstünüze üstünüze gelirler”

  • Allah eksikliğini göstermesin lafı sıklıkla kullanılır. İnsanların eksikliği halinde sıkıntı yaşayacağı o kadar çok şey var ki aslında. Mesela potasyum. Hani şu “K” harfi ile simgelenen element. Hele bir düşsün 2 civarına görün durumu. Tedavim nedeniyle zaten olan bu sıkıntı sıcak ve terleme nedeniyle iyice arttığı için gezilere sıcaklarda ara vermeye başladım. Neyse eylül geldi ve havalar epey serinledi. Bugün istikamet Adampol yani Polonezköy.

    MEHMET SADIK PAŞA  

    1795’te Polonya’nın Rusya, Avusturya ve Rusya tarafından bölüşülüp işgal edilmesinden sonra Prens Adam Paris’te bir Polonya Hükümeti kurdu ve Osmanlı ile birlikte Rusya’ya saldırarak tekrar bağımsızlığı kazanmayı planladı. Bu amaçla 1841 yılında generallerinden ünlü yazar Michal Czajkowski’yi İstanbul’a gönderdi.

    Czajkowski şartlar gereği Müslüman olarak Mehmet Sadık Paşa ad ve rütbesini aldı. Asker ailelerinin barınabilmesi içinde Çingene konağı denilen 5.000 dönümlük bölgeyi Lazirist Papazlardan (Saint Benoit Lisesi) kiraladı. 19 Mart 1842 de bölgeye dini bir törenle Prens Adam’a ithafen Adam’ın tarlası anlamına gelen Adampol adı verildi. Daha sonra Polonezköy olarak değiştirilse de halen Adampol adı da kullanılıyor. Osmanlılar zamanında 500’e ulaşan Polonyalı sayısı günümüzde 90 civarında. Halen kendi dillerini kullanıp örf ve adetlerini sürdürerek asimile olmamaya çalışıyorlar.

    KÖY MEYDANI

    Köye varınca bir iki tur attıktan sonra meydanda park edecek bir yer buldum. Daha sonra başta Atatürk olmak üzere, Franz Liszt, Pierre Loti, Papa 23. Jean, Lech Walesa gibi önemli tarihi şahsiyetlerin sohbetler yaptığı meydanın kenarındaki çay ocaklarının birine oturup kahvemi sipariş ettim.

    Daha sonra meydana yakın olan Arıcılık Müzesi, Polonezköy Kültür Evi ve hemen karşısında yer alan Polonezköy Açık Hava Ağaç Oyma Heykel Sergisine kısaca göz attım. Pek kayda değer değildi açıkçası.

    ZOSIA TEYZE’NİN HATIRA EVİ  

    Meydandan kiliseye doğru giderken yolun sağında yer alan Zosia Teyzenin evini gezmek en önemli hedeflerimden biri idi. Zofia Rizi Anı Evi, babası Wincenty Rizi tarafından 1881-1883 yıllarında inşa edilmiş. Döneminde köydeki en gösterişli evlerden birisi olan ve tipik bir Polonya köy evi mimarisini sergileyen bu ev, halen orijinal halinden hiçbir şey kaybetmemiş durumda. Dış kapıdan yemyeşil bahçeye girince köyün 1900’lü yıllarındaki büyüsü bir anda sardı içimi.

    Daha sonra bu evde Polonya’da “Ciocia Zosia (Teyze Zosia)” olarak anılan Zofia yaşamaya devam ediyor ve yaşamı süresince köyün gençlerine ana dili ve Polonya tarihi hakkında bilgiler vererek köyün tarihine katkıda bulunuyor. Zofia Rizi, yürüttüğü kültürel faaliyetlerinden dolayı 1975 yılında Polonya Devlet Konseyince “Gümüş Liyakat Nişanı” ile ödüllendiriliyor. Tüm dünyadan evi görmeye gelen misafirler, 1916 yılından itibaren anı evinde tutulmakta olan hatıra defterine ve albümlere notlarını yazıyorlar. Zofia Rizi’nin 1986 yılında vefatı sonrasında, isteğine uygun olarak ve yeğenleri Leslaf Rızı ile Antoni Dohoda’nun gayretleri ile köyün tarihinin ve sakinlerinin hatıralarının toplandığı ve sergilendiği bir yer haline getiriliyor.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında çekilmiş fotoğraflar oldukça fazla ve hepsi de görülesi. Bu 1950 ‘ler de köydeki bir partide çekilmiş.

    CZESTOCHOVA MERYEM ANA KİLİSESİ

    Polonezköy’e 1842 yılında ilk yapılan ilk dini yapı Azize Anna Kilisesi olarak bilinmekte. 1894 Büyük İstanbul Depremi sonrasında bu kilise yıkılmış. Sonrasında ise Czestochova Meryem Ana Kilisesi 1914 yılında yeniden inşa edilerek ibadete açılmış.

    Kilise, çevresindeki doğal güzellikleriyle de dikkat çekiyor ancak ibadete açık olmadığı gibi ne ziyaret edilebiliyor ne de bahçesine girilebiliyor. Kilitli olan kapısındaki bir tabelada “Bahçenin etrafındaki duvar ve çit Milas Yeniköy -Kemerköy Termik santrallerinde çalışan Polonyalılar tarafından 1986 yılında yaptırılmıştır” diye yazıyordu.

    HRİSTİYAN MEZARLIĞI

    Maalesef burası da kilitli idi. Aslında görmek istediğim Ludwika Sniadecka’nın anıt mezarı idi. İlginç bir hikayesi var bu kadının. 1855’te İstanbul’da ölen Polonya’nın ünlü şairlerinden Adam Mickiewicz buraya gömülmesini istemişse de bu gerçekleşmemiş, ancak 22 Şubat 1866’da İstanbul’da ölen nişanlısı  Ludwika Sniadecka buraya defnedilebilmiş.

    Ünlü bir Polonyalı bilim adamının kızı olan Ludwika Sniadecka, Bulgaristan’da savaşırken ölen şair nişanlısı Adam Mickiewicz’in mezarını yaptırmak üzere Bulgaristan’a gider. Ancak gömüldüğü yeri bulamayınca İstanbul’a gelir. Burada Mehmet Sadık Paşa ile tanışır, evlenirler ve kendisi de Müslümanlığı kabul eder. Yazar olan Ludwika, Osmanlı Sarayı’nda önemli dostluklar kurar ve saygı görür. İstanbul’un Cihangir semtinde yaşamış olmasına rağmen, köye büyük katkıları olur. 1866’da İstanbul’da ölür ve eşi onu Adampol’de o günkü mezarlığın hemen dışındaki bir tepeye defneder. Köy mezarlığının bu en etkileyici anıt mezarı, aynı zamanda üzerinde yazılı bir kitabenin bulunduğu en eski mezar. Mehmet Sadık Paşa onun ölümünden sonra bir Rus’la evlenir ve 20 yıl sonra da Ukrayna’da intihar eder.

    POLONEZKÖY TABİAT PARKI

    Evet Polonezköy Tabiat parkının gerçekten meşe ağırlıklı ormanında 5 km ye yakın parkurda çok keyifli ve huzurlu bir yürüyüş yaptım. Parkurun sonundaki kafeye çay içmek için oturdum. İlk günden çok zorlamamak için Polonezköy’e nasıl dönebilirim diye sordum. Korsan taksi var 50 TL dediler, fırsatçılar en nefret ettiğim tür. Dönüşü de yürüdüm. Huzurlu ve keyifli değildi.

    Gezilerin finali hep yemekle oluyor bilirsiniz. Daha önce gelip eti ve sofra şarabından memnun kaldığım Leonardo’da yapacağım o işi. 🍷🍖

  • ÇENGELKÖY

    OSMANLI ÇEŞMELERİ

    Sabah baktım hava sulu zırtlak, ben de muhitimden ayrılmadan sulu bir kültür gezisi yapayım dedim. Osmanlı’nın sudan sebeplerle inşa ettiği çeşmeleri dolaşacağız birlikte. Çoğunun tarihini her gün önünden geçen Çengelliler bile bilmez. Çeşmelerin biri hariç yapım tarihi 19. yüzyıl..

    Buyurun..

    YUSUF ZİYA PAŞA ÇEŞMESİ

    Çeşmeyi yaptıran Yusuf Ziya Paşa, Osmanlı devlet adamı, besteci ve diplomat. Rumeli hisarındaki şu anda Borusan’ın ofisi olan Perili köşkte ikamet etmiş. Renkli ve zevkli bir kişilik yani. 1849 yılında dünyaya gelmiş. II. Abdülhamit ve Meşrutiyet devirlerinde Osmanlı Devleti’nde üst düzey görevlerde bulunmuş. 1910-1914 yıllarında Washington Büyükelçisi olarak görev yapmış. Çeşmeyi ölen karısı Behiye Hanım için yaptırmış. II. Mahmut tuğrasının hemen altındaki kitabede on iki mısralık bir manzume var. İlk iki mısrası

    Yusuf Ziya Paşa meğer itmiş bu mevki’den güzâr Kalsun deyâ bir nev-eser sarf eylemiş nakd-i revân

    Evet biraz ağdalı ve anlaması zor bir kitabe ama mutmain bir saraylının Yunus Emre gibi sade bir dille yazması beklenemez elbette. Benim estetik bulduğum bir çeşme. Bir de üzerinde muhtelif sokak tabelaları olmasa, yalağı toprak altında kalmasa ve musluğundan su aksa daha iyi olur ama…

    HATİCE HANIM ÇEŞMESİ

    Bu çeşme ilginç aslında. Pek fazla örneği yok. Aynı haznenin iki ayrı cephesine iki ayrı hayırsever tarafından çeşme yaptırılmış.

    Yeni Mahalle´de Çeşme Sokak´ta meydanın ortasındaki birine yıldırım düşmüş üç ulu çınarın dibindeki çeşmenin Hatice Hanım tarafından 1825 yılında yaptırılan cephesinde üst üste yerleştirilmiş dikdörtgen üç mermer blok var. En alttakinde iki sütun arasında toplanmış perde motifleri ile süslü ayna taşı, orta blokta ise kısa iki sütun arasında kitabe taşı var. Üst blok define dalları ile çerçevelenmiş beyzî bir madalyon ve bunun iki yanında ay ve sekiz köşeli yıldız motifleri var. Madalyondaki II. Mahmut tuğrası muhtemelen silinmiş. Çeşmenin teknesi toprak altında kalmış, lülesi koparılmış suyu kesilmiş. Üç beyitlik kitabesi şöyle:

    Bu çeşmeyi ihlâs´le bünyâd iden Hanım ilâ yevm-il kıyame yâd ola Nuş eyledikçe teşneler bu kevseri Cennetde kadr-ü rütbesi müzdâd ola İçdim suyun Aynî didim târih-i tam Bu abdan Rûh-i Hadice şâd ola.

    MUSTAFA TAHİR EFENDİ ÇEŞMESİ

    Yukardaki de haznenin daha sade olan diğer tarafı. Hakkında pek fazla bilgi bulunmayan bu çeşmeye yeni bir musluk takılmış. Yalak kısmı da muhtemelen yenilenmiş.

    SULTAN II. MAHMUD ÇEŞMESİ  

    Hacı Ömer Camii sokağının köşesindeki bu çeşme 1831 yılında II. Mahmud tarafından annesi Saliha Sultan adına yaptırılmış. İki sütun arasında kabartma motiflerle süslü büyük bir ayna taşı var. Ayna taşının üzerinde sadece “ Ve minel mai külli şey’in hay” ayeti ve Yesarîzade Mustafa İzzet Efendi tarafından yazıldığı tahmin olunan Mahmud II tuğrası bulunmakta.   Diğerleri gibi yalağı çukurda kalmış ve suyu akmıyor.

    KAVASBAŞI AHMET AĞA ÇEŞMESİ

    Yapımı 1854 yılına tarihlenen Çengelköy iskele meydanında 4 cepheli sade bir çeşme. Yalnızca caddeye bakan cephesinde bir kitabe var. Merak edenler için Kavasbaşı vezirin korumalarının başındaki kişi.

    LAHANACILAR ÇEŞMESİ

    Yol çalışmaları sırasında ortaya çıkan bu çeşme de Kavasbaşı Ahmet Ağa tarafından 1854 yılında yaptırılmış. Şu anda Çengelköy karakolunun hemen önünde duruyor. 

    Hikayesi ise ilginç. Osmanlı Dönemi’nin iki rakip takımından Lahanacılara verilen desteği göstermek için yaptırılmış. Merzifon’un büyük lahanalarının ünü sebebiyle, takımlardan birine “lahanacılar”, Amasya’nın ünlü bamyası sebebiyle diğer takıma ise “bamyacılar” denmiş. Tarihteki ilk derbilerden biri Lahanacılar ve Bamyacılar arasında gerçekleşmiş. Osmanlı döneminde 3. Selim Lahanacıları, II. Mahmut ise Bamyacıları desteklemiş. Cirit, okçuluk, mızrak gibi yarışlarda karşı karşıya gelen takımları destekleyen padişahlar onlar için anıtlar yaptırmış. Alayı holigan bu saraylıların.

    KULELİ ASKERİ LİSESİ ÇEŞMESİ  

    Kuleli Askerî Lisesi’nin (adını yazarken bile içim sızlıyor) giriş merdivenlerini altındaki bu çeşme 1871yılında Abdülaziz döneminde yapılmış. Yol seviyesinin altında kalan görüntüsü lisenin başına gelenlerin bir göstergesi adeta.

    İBRET ÇEŞMESİ

    Buraya kadar çeşmelerin tarihini anlattım. Bunda ise bir çeşmenin geleceğini anlatacağım. Bu gördüğünüz çeşme 2017 yılında yapıldı. Bundan 50 yıl kadar sonra günümüzle ilgili tarih tekâmül ettiğinde banisi ile ilgili bir kitabe olacak üzerinde.

    ” Bu çeşmenin banisi önce kendini son Osmanlı padişahı zannetti. Daha sonra Şeyhülislam olarak gördüğü teröriste kendi ifadesiyle ne istediyse verdi. Onun tarikatını devletin tüm organlarına yerleştirdi. Daha sonra çıkar çatışması nedeniyle ona savaş açtı. Onun yapacağı darbeyi fark etmesine rağmen bunu fırsat bildi. Saklandığı yerden halka sokağa çıkın çağrısı yaptı. Hamaset nutuklarına kanan gençler oldu. Maalesef halkını halka kırdırdı, 17 tanesi Çengelköy’den olmak üzere 250 kişi öldü. Bu çeşmeyi de yaratmaya çalıştığı sözde kahramanlık destanının bir işareti olarak yaptırdı.”

    Mesajımızı da verdiğimize göre su ile başlayan geziyi su ile bitirelim.

    SU GİBİ ÖMRÜNÜZ UZUN OLSUN.

    KALANTOR SOKAK

    Bugün karda yürüme hayali kurmuştum ama olmadı. Gençliğimde bekar evimin olduğu ve son yıllarda ise yürüyüşlerimi yaptığım Kalantor Sokağı tanıtayım size.

    Çengelköy’de araç ve insan trafiğinin az olduğu dümdüz bir sokaktır Kalantor sokak. Yaklaşık 800 m dir. Sokağın ilk konakları adına yakışan güzelliktedir. Soldaki eski zenginlerden Ayşegül Nadir’in idi. Sağdaki ise yeni zenginlerden Evrenye’li  bir İmam Hatiplinin ofisi.

    Soldaki fotoğraf benim bekar evi. Bir kat ilave edilmiş ve sokağa doğru çıkma yapılmış. Yeni pencereleri ise mescit havası veriyor. Sağdaki ise sokağın ortasındaki kalan ve muhtemelen hayatının onda birinde birlikte olduğumuz çınar.

    Çınarın hemen ilerisindeki bu konak ise sokağın 3. Büyük konağı. Konağın solundan ise Çengelköy’ün en eski yerleşimlerinden olan Yenimahalle’ye çıkılır. Yenimahalle’ye girdiğinizde Osmanlı çeşmesini bekleyen asırlık çınarlar karşılar sizi.

    Elbette gençliğimdeki meşhur Çengelköy hıyarının yetiştiği bostanlar yok artık sokak boyunca.

    Kimisi bakımsız, kimisi yalnız,

    Kimisi bir villanın bahçesi olmuş, kimisi halı saha.

    Arnavut kaldırımlı bu yokuşa geldiğimde yürüyüş bitmiş demektir. Derin nefes alırım çıkmaya başlamadan. Bu komşu evi görünce de tamam derim son bir merdiven kaldı eve varmaya.

    KÜÇÜKSU

    Bir baktım gezelim görelim diye 5 günde 100.000 adım yürütmüşüm. Onun için bugün daha az yürümek için hedefe odaklı gezip Osmanlının keyif merkezlerinden Göksu-Küçüksu  çayırına bir göz atayım dedim.

    KÜÇÜKSU KASRI

    Küçüksu Kasrı ilk olarak 18. Yüzyılın ortalarında I. Mahmut için ahşap av ve dinlenme köşkü olarak yaptırılmış, şu anda bulunan biri bodrum üç katlı haline Abdülmecit zamanında 1874 de gelmiş, Abdülaziz zamanındaki ilavelerle son halini almış. Bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetli katı.

    Diğer iki katta ortadaki hole bağlanan 4 er adet oda bulunmakta. Tüm odalar kabul ve çalışma odası olup yatak odası yok. 1930 lu yıllarda üst katta denizden bakınca sağda kalan oda Atatürk tarafından zaman zaman çalışma odası olarak kullanılmış.

    Kara tarafından giriş kapısı bir hayli şatafatlı. Ön tarafta Saltanat kayıkları için deniz girişinin yanı sıra iki sıralı merdivenlerin ortasına yerleştirilmiş bir süs havuzu var. Restorasyona denk geldiğim için uygun fotoğraf almakta çok zorlandım. İçeriden gelen balyoz sesleri daha önce hiçbir restorasyon çalışmasında duymadığım türden. Hayırlısı.

    Denizden bakıldığında sol yanda kalan cephede ince taş işlerinin görülebileceği bir açı yakalayabildim.  Bu kasır yapıldığında gerek Küçüksu gerekse Göksu çayırları o devrin kullandığı sayfiye yerleri imiş. Ben geldiğimde Göksu çayırına maalesef iş makinaları girmiş otopark çalışması yapıyorlardı ki içim kaldırıp fotoğraf çekemedim. Yukarıdaki fotoğraf Küçüksu çayırından. Çok güzel yürüyüş parkurları görülüyor. Ancak etrafı çitle çevrilmiş ve içeri girmek yasak. Bakmakla idare edeceğiz.

    MİHRİŞAH VALİDE SULTAN CAMİİ

    Kasrın hemen karşısındaki bu camii 1750 yılında II. Mustafa tarafından zevcesi için yaptırılmış. Tabi bu cami o cami değil. Bakımsızlık nedeniyle yıkılmak üzereyken II. Mahmut tarafından 1835 de restore edilmiş. 1930 lu yıllarda bilinmeyen bir sebeple minaresi yıkılmış. Cemaati de olmadığı için önce Anadoluhisarı İdman Yurdu Spor kulübüne tahsis edilmiş, daha sonra CHP lokali ve halkevi olarak kullanılmış.

    Celal Bayar kasırda oturduğu sırada 1959 da komple yıktırmış. Elbette 2013 yılında o zamana kadar puta tapan TC ye İslam’ı getiren yüce iktidarımız işe el atarak aslına uygun olarak camiyi tekrar yapıp ibadete açmış. Ben uğradığımda ikindi ezanı okunmuştu ve içerde imam solo yapıyordu.

  • MAVERAÜN BEYKOZ

    Programım sabah erkenden Üsküdar’dan kalkan Boğaz Vapuru ile salına salına Anadolu Kavağına gitmek, oradan Yoros Kalesine çıkıp sabah sporunu kültür gezisi ile harmanlamak daha sonra gogıl emminin kalenin içinde olduğunu söylediği kafede kahvaltımı edip yine vapurla tıngır mıngır dönmekti. Lakin evdeki hesap Şehir Hatları tarifesine (hafta sonları boğaz seferi yokmuş) uymadı. Ben de programı araba ile yapıp kapsamı da genişlettim.

    YOROS KALESİ

    Yoros Kalesine araba ile geldim. Çok yakınında ücretsiz otopark var. Kale Anadolu Kavağının üst tarafında. Boğazın Karadeniz tarafından girişi üzerinde. İstanbul’a gelen saldırıları, gözetleme ve savunma için tarih boyunca iki taraflı hisar ve kaleler yapılmış. En bilineni Anadolu ve Rumeli Hisarı. Kavak bölgesinde Anadolu tarafında Yoros, Rumeli tarafında İmros kaleleri var. Fener bölgesinde ise Anadolu yakasında Poyraz Kalesi, Rumeli yakasında Garipçe kalesi mevcut.

    Fotoğrafta giriş kapısının yanındaki iki kule görülüyor. Yoros kalesi aslında her şeyi ile muamma. İsmi için bile üç görüş var. İlahi olanlar kutsal yer anlamındaki “Hieron”dan, romantik olanlar Antik çağ tanrısı Zeus’un sıfatlarından olan uygun rüzgâr anlamındaki “Ourios”dan, otantik olanlar dağ anlamındaki “oros”dan geldiğini varsayabilir. Gezerken anlayabildiğim kadarıyla en yüksek noktadaki giriş kapısının yanında iki adet, kale yanlarında iki adet ve deniz tarafında dört adet olmak üzere toplam sekiz adet kulesi varmış.

    Muamma dedim ya, mesela yakın zamana kadar Ceneviz kalesi sanılıyordu. Daha sonra Doğu Roma döneminde yapıldığı ve Bizans zayıflayınca Cenevizlilerin aldığı ortaya çıkmış. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlıların eline geçen kale Fatih’in aldıklarını özellikle de kıyı kaleleri restorasyonunu pek seven II. Beyazıt tarafından onarılmış. İçeride camiye çevrilecek kilise olmadığını görünce içine hemen bir mescit bir de hamam yaptırmış. Mescit ve hamamdan pek bir şey kalmamış ama pek çok yerde yunanca yazıtlar halen duruyor. Fotoğraftaki giriş kulelerinden sol taraftakinin üzerinde olan.

    Kale belli ki erken roma ve antik dönemden kalma malzemelerle inşa edilmiş. Üzeri desenli bazı parçalar görülebiliyor. Bu durum bana restorasyon sonrası tek düze olan görüntüden daha fazla keyif veriyor.Şimdi biraz da kalenin içine girip sağa sola bakalım. Bu sağ

    bu da sol.

    Son olarak giriş kulesinin içinden yukarı bir fotoğraf çektim. Bu internette sözü edilen kafenin üstteki iki katı. Altta da iki kat var. Ben minik sevimli bir şey bekliyordum. İyi ki evde kahvaltı etmişim

    POYRAZKÖY  

    Kavaktan çıkıp Fenere giderken iki sapak vardır. Biri Poyrazköy’e sapar diğeri Kaynarca Köyüne. Önce boğaz tarafına yani Poyrazköy’e saptım. Aklımda güveçte iskorpit (çarpan balığı). Kalabalık olacağını tahmin ediyordum ama vıcık vıcık değil. 3. Köprüden sonra gidilmez bir hal almış. Kaleden bir fotosunu alıp Kaynarca Köyü’ne saptım.

    KAYNARCA  

    Kaynarca özellikle mangal işlerine uygun yerlerin çokça bulunduğu bir köy. Ama gerçekten de köy. Çayıra salınmış koyunlar, yol kenarındaki böğürtlenler

    ve başta meşhur kavak inciri olmak üzere tarlasının yanında meyve sebze satan iki büklüm teyzeler. Ben bunları aldım ve İnebolulu bir büyüğüme nazire olsun diye de dekore edip fotosunu çektim😁 . Tavsiyem en azından doğası için fenere ya giderken ya da dönerken bu köye uğramanız.

    ⚠Ama yoldan geçen kaplumbağalara dikkat⚠ Arabadan inip karşıdan karşıya geçme süresini kısalttığım yaşlı dostum ayrılık busesi gönderirken. boğazla Karadeniz’in kesişim noktası olan bu köşede dalgaları seyredip,

    ANADOLU FENERİ  

    En azından Karadeniz’i görmek için fenerin dibine kadar gittim ve kılavuz kaptanın henüz terk ettiği Karadeniz’e açılan bu gemide olmayı hayal edip,

    boğazla Karadeniz’in kesişim noktası olan bu köşede dalgaları seyredip,

    merdiven altı bir mekanın manzaralı köşesine oturdum.

    Sonunda vuslat vakti. Palamut yağlanmaya başlamış haberiniz olsun. Izgaraya geliyor artık.

    SARIYER’DEN ÖTEYE

    İki hafta önce Anadolu yakasında yaptığımı bu hafta Urumelide tekrarlayayım dedim. İlk hedef Garipçe. Navigasyondan baktım. En uygunu 3. Köprü görünüyordu. Vardır bir bildiği dedim. Yokmuş. 3. Köprüden Rumeli tarafına geçince ilk çıkış yalnızca acil durumlar için kullanılabiliyor. Çıkış gişesi yok. Köprüyü yapmışlar gişeyi yapamamışlar. Kilyos üzerinden gitmek zorunda kaldım. Ama olsun söz, bir daha yapmam.

    GARİPÇE KALESİ

    Garipçe köyü (mahalle olarak geçiyor aslında) oldukça eski bir yerleşim. Ancak ilk bakışta çirkin yapılaşma kurbanı gibi geldi bana.

    Kale Antik Çağ’da Lykion Limen (Likyalıların Limanı) adı verilen koyun Karadeniz tarafında kalan ve şu anda köyün dayandığı kayanın üzerine kurulmuş. Sultan III. Mustafa tarafından 1757-1774 yılları arasında inşa edilen kale, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da bir süre kullanılmış. Şu anda o kadar bakımsız ki yakında kale diye bir şey kalmayabilir.

    Top mevzilerine girilen bu galeri girişinde olduğu gibi tamiratlar genellikle betonla yapılmış ve orijinallik bozulmuş. Dar giriş galerisinden geçtikten sonra

    oldukça geniş bir mekana çıkıyorsunuz. Tavanlar tuğladan yapılmış ve oldukça iyi durumda.Bu mekânın sağında ve solunda dörder pencereli iki galeri bulunuyor. Ayrıca bu galerilerin iç tarafına oyulmuş odacıklar var.

    Ortada ise boğazın girişine çevrili büyük pencerenin dibinde olan topun ankrajları halen duruyor. Son olarak da deniz tarafından galerinin görüntüsü.

    Tepeden aşağıya inerken karşı tepedeki büyük mezar taşları ilgimi çekti. Üşenmedim çıkayım dedim. Ancak ulaşmak mümkün olmadı. Çünkü patikalar dahi kapatılmış. Ama gördüğüm Osmanlı mezar taşları ilginçti. Her an birileri bunları götürebilir

    veya toprağın altında kalabilir.

    Aşağıya indiğimde tahminim kaleyle aynı zamanda yapılmış caminin şadırvanında elimi yıkarken orada duran birine buralı mısın diye sordum. Evet dedi. Bu kalenin bir adı da Imros kalesi mi diye sordum. Hangi kale dedi. Bu kaleler ile ilgili internette ciddi bir karışıklık var. Fotoğraflarını bile karıştırmışlar. Otoparktaki gençlerden de bir bilgi çıkmadı. Arabaya binerken kale restore edilirse güzel olur diye yalan söyledim. Tek maskeli kişi burayı restore etmeye devletin parası yetmez dedi. Saraya yetiyor diye cevap verince o milletin sarayı diye tersledi. Dayak yemeden gitmek için gaza basmadan ben de bu millettenim ama bir faydasını görmedim diyebildim. Ne de olsa seçimde iktidara %85 oy çıkmış bir mahalledeyim

    TOPÇU KALESİ

    Bugün ikinci adresim Rumeli feneri ve elbette Topçu kalesi. Topçu kalesinden Rumeli fenerini çekerek başlayalım işe.

    İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafından en uç noktada yer alan kale bir Rum mimar tarafından tasarlanmış. Aynı yüzyıl içinde Padişah IV. Murad tarafından yenilenmiş. Yığma taş tekniği ile inşa edilmiş olan kale, Kırım Savaşı’nda Fransız ve İngilizlere ait gemilerin boğaza girişini gözetlemek amacı ile ve cumhuriyet döneminde de bir süre askeri karakol olarak kullanılmış. Kemerli bir giriş kapısı bulunan, iki büyük kulesi olan kalede, ilk yapıldığı dönemde 60 asker evi, 100 top, cephanelik, buğday ambarları ile bir camii olduğu ve 300 asker yaşadığı biliniyor.

    İçeri girdiğinizde bir arena havası var. Top mazgalları yaratıyor bu havayı.

    İki büyük kule de sekizgen planlı. Bu kulelerin biri. Bu da ev kule denilen diğeri.

    Deniz tarafına indiğinizde tam teşekküllü gelenler göze çarpıyor. Bir de deniz tarafından çekmekte fayda var.  

    İçerden baktığınız pencerelerde ilginç görüntülere rastlayabilirsiniz. Zum yaparsanız anlarsınız beni. Bari birkaç tane de sanat fotosu çekeyim 🙂

    Kaleden çıktıktan sonra limana indim. Tam ağları çekerken gördüm Barınak restoranı. Beni çeken adının başındaki salaş lafı idi. İçeri girip oturacaktım ki köşede oturan yetmiş yaşlarındaki bir adam yalnız mısınız dedi.

    Evet dediğimde manzara daha iyi olduğu için karşı tarafa oturmamı tavsiye etti. Daha sonra Urfa Birecikli olduğunu öğrendiğim mekânın sahibi Mustafa bey “Bayanlar varken pozitif ayrımcılık yapıp orayı onlara tavsiye ediyorum da” diyerek güldü. Doğru yeri buldum yine. Manzara da iyi gerçekten. Artık sanat ve eğlenceye başlayabiliriz.

    ŞİLE’DEN AKÇAKOCA’YA

    Bu hafta sonu iddialı bir gezi planladım. Anadolu’nun Karadeniz’deki en batı sahil kasabalarına göz atacağım. Bunların içinde ilk defa göreceklerim de var ve bu gezi ile Marmara Bölgesinin tüm Karadeniz sahilini tamamlamış olacağım.

    ŞİLE

    Şile İstanbul’un Çatalca ve Silivri’den sonra en büyük yüzölçümüne sahip üçüncü ilçesi. Tarih öncesine giden bir yerleşim. Bölgedeki en eski tarihi buluntular Şile’de. İlk inanan Hristiyanların saklandığı mağaralar da burada. 50.000’i bulan nüfusu yazın özellikle de hafta sonları üçe katlıyor. Fener ve liman bölgesi dışında kalan kısmında aslında İstanbul’dan pek de farkı olmayan bir yapılaşma var. Ben hem limanı hem de Feneri gören bir burunda bulunan kültür parkı ile yetineceğim Şile’de. İlk fotoğrafım parktan limanın ve Ceneviz kalesinin görünüşü.

    Şile diğer adıyla Ocaklı Ada kalesinin yaklaşık 2000 yıl önce inşa edildiği düşünülüyor. Daha sonra Bizanslılar kullanmış. Osmanlılara Yıldırım Beyazıt tarafından 1396’da katılmış.

    İki kez tamir edilmiş ve beş sene önce de rezil pardon restore edilmiş. İster inanın ister inanmayın tek burun delikli Sünger Bob resmini çekerken bana göz kırptı.

    Bu da kültür parkından fenerin görüntüsü.

    Göz alıcı yapısı ve yüksekliği ile fener, Şile’nin ilk akla gelen sembolleri arasında.150 yaşındaki Şile Deniz Feneri, dünyanın aktif olarak görev yapan en büyük ikinci feneri, ülkemizin ise aktif en büyük feneri. Deniz seviyesinden 60 m yükseklikte yer alan 19 m yüksekliğindeki kulesi ile ışığını 35 mil uzağa gönderiyor ve açık havada İstanbul Boğazı’ndan görülebiliyor. Sultan Abdülmecid tarafından 1858-1859 yılları arasında yaptırılmış ve metal aksamı ile mercek kristal sistemi Paris’ten bir fabrikadan gelmiş. İnşa tarihinde ışık kaynağı olarak 3 fitilli gaz lambası kullanılan fener, 1968 yılında elektriğe çevrilmiş. Bir dönüşünü 120 saniyede tamamlayan fenerin ışığı bunu bir sarkaç sistemi ile gerçekleştiriyor ve dişli tertibatı bekçisi tarafından iki saatte bir saat gibi kuruluyor. Yani aslında her şeyi ile antika.

    Ulaştırma Bakanlığı, deniz fenerlerini müze olarak değerlendirme projesini ilk olarak bu tarihi fenerde başlatmış lakin restorasyon çalışması başladığı için gezemedim. Umarım Şile’nin ikinci bir çizgi film kahramanı olmaz.

    KAHVALTI

    Erken yola çıkıp Şile Merkezde dolaştıktan sonra ikinci adresim olan Akçakese köyüne giderken yolda kahvaltı edecek bir yer bakmaya başladım. Sol tarafta Meral’in Gözleme Evi yazısını sevimli bulup durdum. İyi ki durmuşum. Manzara, doğal bir kahvaltı ve güleryüz. Daha ne ister ki insan.

    AKÇAKESE KÖYÜ

    Önceleri Rum köyü olan köye 15. yüzyıl başında Türkmenler de yerleşmeye başlamış. İsmi de o yıllarda köyde olan ve beyaz taşlarla inşa edilen Akça Kiliseden geliyor. Köyün en önemli özelliği yaşları 100 yılı geçkin olan çok sayıdaki ahşap evleri. Tipik özellikler var. İki katlı ve ön cepheleri simetrik. İkinci katta iki yanda cumba var. Bunların ortasında kalan kısmına bazı evlerde balkon konulmuş. Orta kısmın 1. Katı giriş kapısı ve genellikle giriş kapısının dışında da perde var. Restore edilmiş bir tek ilk ev vardı. Diğerlerinin de birkaç fotoğrafını çektim.

    Özellikle son ev dönemin sürrealist bir çalışması

    Daha sonra Akçakese koyuna indim. Bir km uzunlukta çok güzel bir sahili vardı. Yıllar önce buradaki Bungalov Otelde bir gece kalmıştık. Hatta gece yılan dansı yaparken bir fotoğrafım vardır burada. Çok fazla değişmemiş. Yani ben kadar değişmemiş.

    AĞVA  

    Değirmen Dere ile Koca Dere arasında yer alan sevimli kasaba Ağva’da çok değişmeyen yerlerden. Ama merkezinin dar yolları araç trafiği açısından oldukça sıkıntılı. 3 kere dolaşıp park yeri bulamayınca pas geçtim.

    Dereler boyunca güzel yemek ve konaklama yerleri var. Daha önce gelip kaldığım ve beğendiğim ama adını hatırlatmayıp yalnızca tabelasında keklik resmi olduğunu hatırladığım mekânı da bulamadım ne yazık ki. Uzaktan da olsa fotoğrafsız olmaz.

    AKÇAKOCA ANITI  

    Ağva’dan Kandıra’ya geçtim. Sevimli bir yer bekliyordum. Belki de Mustafa Kandıralı nedeniyle. Ama görünce pas geçip Kerpe yoluna girdim. Yolda ilk defa Türbe dışında bir kahverengi tabela gördüm ve daldım. Akçakoca Anıtı yangın gözetleme istasyonu olan bir tepeye kurulmuş.

    Tepenin manzarası çok güzel. Hem Kerpe hem de Kefken görülüyor.

    Akçakoca Ertuğrul Gazi ile akran. Sapanca’dan Akçakoca’ya kadar olan bölgeyi Bizanslılardan aldığı söyleniyor. Ancak bir beton ve demir yığını olan anıtın bence hiçbir sanatsal bir yanı olmadığı gibi biraz da zorlama olmuş. Önce anıt yapalım denmiş ve planlanmış sonra da kimin olsa acaba diye düşünülmüş sanki. Tepede anıttan çok daha fazla dikkat çeken yapı ise bir mescit. Bu kısım yorumsuz.

    KERPE

    Kerpe ve Kefken ilk defa göreceğim yerler arasında. Önce Kerpe’ye gittim ve çok beğendim. Oldukça fazla da fotoğraf çektim. Hatta bu fotoğrafta kayanın üzerinde görünen gencin denize muhteşem balıklama atlayışını da filme aldım.

    Ama bu fotoğraf dışında kalanları yanlışlıkla silmişim maalesef. Bu beyaz renkli kayalar rüzgâr ve deniz tarafından yontulmuş heykeller sanki. Kerpe’nin kelime anlamı da kolay çizilebilen yumuşak beyaz taş zaten. Devam

    KEFKEN

    Kefken fotoğrafları da aynı akıbete uğradı ne yazık ki. Tek söyleyebileceğim inanılmaz güzel bir sahili olduğu ve ekim olmasına rağmen sahilin tıklım tıklım olduğu. Boş geçmemek için en azından Karadeniz’in iskana müsait iki adasından biri (diğeri Giresun adası) olan Kefken Adasından bahsedeyim bari. Oldukça büyük bir balıkçı barınağı olan adada Cenevizlilerden kalma bir kalenin kalıntıları ve 40 civarında su kuyusu varmış.

    Aynı zamanda su altı sporları için de çok elverişli olan ada maalesef düzenli tekne seferi yok ve turizm amaçlı kullanılmıyor.

    AKŞAM  

    Akşam yarım asrı aşkın bir süredir tanıdığım can bir dostum beni Karasu’da misafir edecek. Gittiğimde yakın bir köyde mangal çoktan yakmıştı ve müskirat da masada yerini almıştı. İşin vuslat kısmı gezi kısmından daha fazla ilgi çekmeye başladığı için bu sefer görüntüye sansür uyguladım ve şaşırtmaca yapıp gezinin ortasına koydum.

    Şunu söylemeliyim, köy havasını özlemişim. Sabah kalkıp akşam yol yorgunu olarak pek de incelemediğim evin fotoğrafını çekmek ilk işim oldu. Bu evi her ikisi de edebiyat öğretmeni olan çift kendileri yapmış. Petrocelli dizisindeki gibi.

    SAKARYA NEHRİ

    Sabah köy kahvaltısı sonrası ilk olarak önceleri Ermeni Mezarlığı şimdi ise DSI su deposu olan bir tepeye çıkıp Sakarya’nın denize ulaşmadan önceki son kıvrımlarına baktık. Fotoğraf Sakarya’nın denizle buluştuğu yer. 

    AKÇAKOCA CENEVİZ KALESİ

    İkinci adresimiz olan kale iki koy arasında bulunan bir falez üzerinde kurulmuş. Kalenin güneyinde, surların ortasında yüksek bir kulesi, iç avluda bir de su sarnıcı bulunmakta. Burada Ceneviz Kalelerinde kullanılan harç ve tuğlanın tipik özellikleri var. Helenistik, Roma ve Doğu Roma dönemlerinden günümüze kadar gelen Ceneviz Kalesi ve çevresi UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’ne adını yazdırmış. İki yanındaki koylarda muhteşem.

    KARASU

    Son durağım Karasu deprem sonrası özellikle iç turizm anlamında büyük ilerleme kaydetmiş bir ilçe. Elbette bunda Sakarya Longozuna kurulmuş olmasının ve bu nedenle de 6-7 km uzunluğunda geniş bir kumsala sahip olmasının rolü büyük. Yaklaşık 50.000 olan nüfusu yazın 1.5-2 misline çıkıyormuş. Sahil hala çok kalabalık idi.

    Son olarak kumsalın korunması için yapılan sahile paralel taş mendireklerin belli aralıklarla sahil boyunca olduğunu ve bölgede konuştuğum insanların kumsalın korunması ve kum birikmesine olumlu etki yaptığını söylediğini belirtmek isterim.

    İstanbul’a dönme vakti geldi.

    2. RUMELİ’DE KARADENİZ

    Bu hafta sonu rotamı Trakya’ya çevirdim. Aynı zamanda Karadeniz’in Anadolu kıyılarından sonra Trakya kıyılarını da bitirmiş olacağım. Bu defa önce planladığım en uzak noktaya gidip oradan gezerek döneceğim. Niye 2. Rumeli dedim. Çünkü Kanal İstanbul denen ucube proje gerçekleşirse Rumeli ikiye bölünecek. Boğaz kanal arası 1. Rumeli ve kalan kısım 2. Rumeli. Benim gezeceğim bölge kanal ötesi.

    YALIKÖY

    İstanbul’un Trakya’da en uçtaki köyü Yalıköy. Çatalca’ya bağlı. Eski adıyla Podima. Eski bir Rum balıkçı köyü. Rivayete göre korsanların seferden sonra eğlenmek için uğrak yeriymiş. Kumsalın bir ucundan diğer ucuna yürüyüp döndüm. Yaklaşık 1 saat sürdü. Yani 2.5 – 3 km uzunluğunda bir sahil. Sezon bittiği için çok sakin.

    Sahile paralel olan yola çıktığınızda yol boyunca böğürtlenler var. Hiç toplanmamış olması şaşırtıcı.

    Yürüyüşü bitirdiğimde sahili yukarıdan komple görebileceğim bir çay bahçesine oturup kahvemi içtim. Kahveyi içerken sahilde dolaşan bu genç aşıkları seyrettim. Değişik.

    Kahvenin yanında gelen renkli çakıl taşları ile dolu bu minik kâseyi niye getirdiler anlamadım. Özellikle ortadaki beyaz taş bana sinirli sinirli bakıyor. Hesabı öderken işletmeci kadına şeker sanıp yiyen olmuyor mu dedim. Kadın şeker zaten dedi. İnsana bazen gerçekten kal geliyor. Kendime kızdım, dönüp bana bakan beyaz taşı yedim.

    ÇİLİNGOZ TABİAT PARKI

    2011 yılında tabiat parkı ilan edilen Çilingoz Tabiat Parkı, 17.75 hektarlık bir alanı kaplıyor.

    80 metre genişliğinde, ince kumlu bir plaja sahip olan Çilingoz Tabiat Parkı’nın hemen yanından Çilingoz Deresi geçiyor. Bu kısımda oluşan gölet alanının etrafında sazlıklar bulunmakta. Çilingoz’a gidildiği zaman deniz, orman, göl ve sazlık manzarasını bir arada görmek mümkün. Kayın, kızılağaç, gürgen ve saçlı meşe gibi ağaç türleri, bölgedeki ormanların çoğunluğunu oluşturmakta. Kuş türlerinin yanı sıra geyik, karaca, tilki, sansar, kurt, çakal, sincap gibi türler de alanda koruma altında bulunan canlılardan.

    Lakin parkın neredeyse kalbi durumunda olan bu koy ihale edilmiş ve mafya kılıklı tiplerin elinde. Girerken biri dur işareti yaptı ve 30 TL istedi. Girmedim.   Benim gibi para ödemek istemeyenler bu köşede çadır kurmuş.

    Orman yolunda Yalıköy Bal ormanı diye bir ok görüp girdim. Şahane bir göl çıktı karşıma. Göl kıyısında bir yandan termos ile getirdikleri çayı içen bir yandan etraftaki pet şişeleri toplayan orta yaşlı çifte burada yürüme yolu var mı diye sordum. Gösterdiler, elime de bir poşet tutuşturdular gördüğün plastikleri topla diye. Görev adlettim. Yarım saat civarında yürüdüm türlü kuş sesleri eşliğinde. Poşet yetmedi.

    ÇEVRE KÖYLER  

    Sonra pek çok köyden geçtim. Hepsi de çirkin yapılaşmanın kurbanı olmuş ve varoş görüntüsü veriyor. Karacaköy, Ormanlı, Dağyenice, Çanakça, Durusu. Hepsinde de dikkatimi çeken bazıları hala okul olan bazıları belediye yapılmış eski taş mektepler. Erken cumhuriyet döneminin aydınlığı var yüzlerinde.

    Köy olarak bir tek Balabanı beğendim. Görünen Durugöl arkasında da Karadeniz.

    Balaban köyü sahiline inip birkaç fotoğraf çektim.

    Burası Durugöl’ün İstanbul’a en yakın ucu ve engellenemeyip yapılırsa Kanal İstanbul’un Karadeniz öncesi son durağı olacak Durusu köyü. Bu fotoğrafı da Durusu’da Durugöl’ün sazlıkları güneşi uğurlarken çektim.

    KARABURUN

    Günün son durağı Karaburun. Kanal İstanbul’un planlara göre Karadeniz ile buluşacağı yer.

    Niyetim burada alışılagelen vuslat ritüelimi gerçekleştirmekti. Lakin hava kararmaya başladı. Jandarma kol geziyor ve ehliyette 3. hakkımı kullanmak istemiyorum.

    Bu bölümün sonunda da bir uyarıda bulunayım. Yollar genelde iyi. Ama özellikle virajlı yerlerde hızımıza dikkat edelim. Aniden çok bozuk zeminler veya çok fazla sayıdaki bu tip köpecikler önünüze çıkabilir.

  • Bugün şöyle bir Sultanahmet’e uzanayım dedim. Asıl niyetim sinirlerimin bozulacağını bile bile Hagia Sofia Müzesini cami olduktan sonra incelemekti açıkçası. Nitekim bozuldu da.   Giriş için olan kuyruğu görünce önce etrafı dolaşmak daha iyi olur dedim ve gelmişken bir özçekim yaptım.

    SULTANAHMET CAMİİ

    İlk olarak Sultan Ahmet Camiine gittim. İçerisinde oldukça büyük bir restorasyon vardı. Son yıllarda eski camilerde uzun süreli ve sonuçları pek de başarılı olmayan restorasyonlara sık rastlıyoruz. Her ne hikmetse hep aynı şirketler yapıyor bu restorasyonları. İlk fotodaki minare Sultanahmet’in 6 minaresinden birinin avludan görünüşü. 1. Ahmet emriyle 8 yıllık bir süre sonunda 1617 yılın da tamamlanan camii Osmanlı zamanında yapılan altı minareli tek cami. Yapıldığı dönemde tek 6 minareli cami Kâbe’de olduğu için padişahın oraya da 7. Camiyi yaptırdığı söylenir ama doğru mudur bilmem. Daha sonra 6 minareli 3 tane daha cami yapıldı. Adana Sabancı ve Mersin Hz. Miktad Camileri 1998 de açıldı. Son yapılan ise Büyük Çamlıca Camii.

    Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate şayan en önemli yanı, 20.000 ‘i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımış. Kubbelerde de aynı renklerde kalem işlerinin olması caminin Mavi Cami olarak anılmasını sağlamış. Caminin içinin 200 ‘den fazla renkli cam ile aydınlatılmış olması da farklı bir algı yaratıyor.

    BAZİLİKA SARNIÇI

    İkinci adresim İstanbul’un görkemli yapılarından biri. Bizans İmparatoru Hagia Sophia’nın Banisi I. Justinianus tarafından 6. YY da eski bir bazilikanın yerine yaptırılan yeraltı sarnıcı.

    Suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görünen mermer sütunlar nedeniyle halk arasında popüler ismi “Yerebatan Sarayı”. 52 basamaklı bir merdiven ile inilen sarnıcın içinde aralarında yaklaşık 5 m mesafe olan 12 sıra halindeki 28 er adet yani toplam 336 sütun bulunuyor. Sütunlar dışında tüm yapı tuğladan yapılmış. Yan duvarlar 4,8 metre kalınlıkta. Zemin geçirgenlik için kalın bir horasan sıvası ile kaplı. 9 metre yükseklikteki sütunlardan çoğu eski yapılardan toplanıp silindirik olarak yontulmuş ve tek parça silindir şeklinde.

    İlk fotoğrafta görülen gibi ağlayan sütun adı verilen farklı sütunlar da var elbette. Ya da iki adet de tabanına Medusa başı konulmuş sütun da var. İkinci fotoğraf başın yan olduğu sütun. Hemen yanında da basın ters olduğu var. Amuda kalkmış bir medusa gibi duruyor. Son olarak sarnıcın 10 dönümlük bir alana yayıldığını ve 100.000 ton su depolayabildiği bilgisini de vereyim.

    HAGIA SOFIA

    Sarnıçtan çıktığımda kuyruk olmadığını görünce hemen Ayasofya’ya dalıp hızlı bir tur atayım dedim. Kuyruktakilerin tamamı içerde imiş meğer. Oyun oynayan çocuklar, yere yatıp uyuyanlar. Karısı/kocası namaz kılarken filmini fotoğrafını çekenler, şakır şakır patlayan flaşlar. Müze sanki cami değil de film stüdyosu olmuş gibi. Görmezden gelmekten başka şansım yok.

    İlk fotoğraftaki dış narteksde (koridor) dolaşılamıyor artık. Avludan direk iç nartekse geçilecek bir düzenleme yapılmış. İç narteksin tavan mozaikleri aynen duruyor. Ancak kapıların yanındaki o güzelim mermerlerin bazıları oraya konulan ve çıkartılan ayakkabıların konulduğu dolapların arkasında kalmış.

    İç narteksin iki şaheseri, İç narteks güney kapısının üzerindeki İsa’ya binanın banisi Justinianus’un Hagia Sophia’yı ve şehrin kurucusunu Constantin’in ise Şehri

    sunduğu “sunu” mozaiği ile İmparator kapısının üzerindeki İsa ve yanındaki madalyonlarda Meryem ve Cebrail’in olduğu ve yere çökmüş Bizans İmparatorunu takdis ettiği mozaik maalesef beyaz bezlerle kapatılmış.

    Skutlosis (eşleştirme) adlı mermerlerin damarlarına göre birleştirilerek madalyon yapılma tekniğinin en güzel örnekleri olan taban komple yeşil halının altında kalmış. Neyse ki imparatorların taç giydiği ve opus sektila (kesme taş) tekniği ile yapılan bu panonun üstü açık bırakılmış. Şunu burada belirtmek isterim ki Bizanslılar tam bir mermer süsleme ustası. Hatta Osmanlının 600 yıl boyunca Bizans’tan kalan mermerleri kullandığı ve çok fazla mermer ocağı işletme gereği duymadığı söylenir.

    Asıl mozaiklerin bulunduğu üst koridorlara çıkılmasına restorasyon gerekçesi ile izin verilmiyor. Umarım hiç de verilmez.

    Mihraba kalabalık nedeniyle yaklaşmadım. Tam üzerindeki İsa’nın Meryem’in kucağında olduğu meşhur “apsis” mozaiğini ve daha yanlardaki melek mozaiklerini örtmek için konulmuş çok sayıda yelken şeklindeki bezler en dikkat çekici karartma bence. Daha bakmak istediklerim vardı ama yaklaşan ikindi namazı nedeniyle içerisi hızla kalabalık olmaya başladı. Ben kaçar.

    AYA SERGİOS VE BACHOS KİLİSESİ

    Vaktim olduğu için bir de yine Bizans İmparatoru I. Justinianus ve karısı Theodora tarafından 527-536 yılları arasında yaptırılan bu kiliseyi de görmek istedim. Kilise 1497’de II. Beyazıt döneminde camiye çevrilmiş ve adı Küçük Ayasofya Camii olarak değiştirilmiş.

    Caminin içinde hiç kimse yoktu. Böyle bir eserin böylesine başıboş bırakılmasını garipsedim. Üst kata çıkan merdivenlerin tamamı kilitli olduğu için üstü gezemedim. 6. Yüzyıldan günümüze gelen sütun başlarındaki ve hemen üstündeki bordürlerin işçiliği inanılmaz. Gezilmeli.

  • Yurtdışı gezilerinde genellikle gittiğim şehri ıcığına cıcığına gezeriz. Ancak yaşadığımız kentte üstelik böylesine her yerinden tarih fışkıran İstanbul’da niye bunu yapmadığımızı da kendinize sormanızda fayda var.

    Kariye Müzesinin Camiye dönüşeceği haberi üzerine bu iş gerçekleşmeden gezmek istedim. Bu vesile ile bir türlü fırsat yaratıp arşınlayamadığım Balat’ı da aradan çıkartırım diye düşündüm. Aslında sırf Balat’ta görülmesi gereken 20-25 mekân vardır ama olduğu kadarıyla.

    KARİYE MÜZESİ

    Manastır olarak yapılan bu mekânın ilk yapılışı 4.yy ile 5.yy olarak tahmin edilse de arkeolojik bulgular 12. yy dan başlıyor. Birçok yıkılma ve istilalarla zarar gören kilise kısmı, şu andaki son haline dönemin Bizans İmparatoru tarafından baş hazinedar görevine getirilen ve kilisenin kurucusu aristokrat Teodor Metokhites tarafından getirilmiş. Aynı zamanda büyük bir bilgin ve hümanist olan Metokhites tüm servetini manastırın tamirine harcamış. Tüm mozaik ve freskleri tasarlayıp dış koridor ve yan şapeli de yapıya eklenmiş. 16 yıl süren çalışmaların sonunda 1321 yılında tamamlanmış yapı. Metokhites, 13 Mart 1332 tarihinde öldüğünde kilisede kendisi için hazırlattığı mezar şapeline gömülmüş. Fatih’in İstanbul’u Fethinden 58 yıl sonra çan kulesinin olduğu kısma minare yapılarak camiye çevrilmiş. Ancak içerideki fresk ve mozaikler korunmuş. Müze olduktan sonra tek kubbeli kare şeklindeki ana hol, iç ve dış koridorlar ile yan şapel sergilenmekte. Ancak ne yazık ki ağırlıklı olarak mahşer gününü anlatan fresklerin bulunduğu ve narsist yanı da olan Metokhites’in resimlerinin de olduğu yan şapel restorasyon nedeniyle kapalı idi.

    İki kubbeli dış koridora girdiğinizde mozaikler göz kamaştırıyor. En büyük mozaik pano  İsa ve Meryem ile ona kiliseyi sunan kilisenin imparator olan ilk banisi. Kubbelerin yüksek olanında madalyon İsa. Diğerinde ise Meryem. Her ikisinin etrafında ise ataları var ki bunların çoğu tüm semavi dinlerde kabul görmüş peygamberler.  

    İç ve dış koridordaki diğer tüm mozaikler Meryem’in doğumundan önce başlayıp İsa’nın peygamber olmasına kadar ki süreç ile İsa’nın mucizelerin anlatıyor. Bu nedenle müzeyi ziyaret etmeden önce bu hikayeleri öğrenmek daha uygun ve keyifli olur. Mesela soldaki resmin altındaki panoda Meryem (atın üzerinde) ki o sırada hamile, Kocası Yusuf (atın arkasında) ve Yusuf’un dört oğlundan biri (atın önünde) nüfus sayımı için şehre gidiyor. Sağ üşt panoda ise İsa’nın iki mucizesi var. Solda küplere doldurttuğu suyu şarap yapıyor (şarap İsa’nın kanını temsil eder) sağda ise iki sepet ekmeği ( ki ekmek İsa’nın vücudunu temsil eder) bölerek çoğaltıp beş bin yoksulun aileleri ile birlikte doymasını sağlıyor.

    Sağ alt panoda ise en az üç hikâye var. Kaynağını bulup öğrenebilirsiniz.

    Ana holde yalnızca 3 adet mozaik günümüze gelebilmiş ne yazık ki. Biri İsa biri Meryem diğeri ise Meryem’in ölümü. Holde çeşitli kesim ve şekillilerle zenginleştirilmiş mermerler görülmeye değer. Son olarak müze çıkışı ulu ağaçların gölgesinde bir kahve için derim.

    TEKFUR SARAYI

    13. Yüzyılın sonlarında veya 14. yüzyılın başlarında, Blaherne saray kompleksinin bir parçası olarak inşa edilmiştir. Ancak bu saraydan günümüze kadar gelebilen tek bölüm. Tekfur genelde dini bir lider ifadesi gibi görünse de Ermenicede kral kelimesinden türemiş. Bizans’ta ise vali yani eyalet başkanı anlamına geliyor. Osmanlıdaki Beylerbeyinin tam karşılığı aslında. Ama bizim saraylarla kıyaslandığında tırışka bir yer. Pek umduğumu bulamadım yani. Avlusundan bakıldığında biraz daha anlamlı oluyor.

    Bir zamanlar tüm haliç ve tarihi yarımadayı gören konumu ile manzarası harikaymış o kesin. Aslında saray Surlara yakınlığı nedeniyle İstanbul’un fethinde oldukça zarar görmüş. Ancak zannedersem restorasyon görmüş surlar beni oldukça şaşırttı. İçerden gerçekten aşılamaz gibi görünüyor. Bizanslılar haklıymış.

    FENER RUM ERKEK LİSESİ

    İstanbul’un fethinden sonra Bizans’ın yönetici sınıfı ve tüccarları kenti terk ederek Ege adaları, İtalya ve Fransa’ya sığınmış. Fatih Sultan Mehmet, 1454’te, tüm İstanbullu Ortodoksları kente geri çağırmış. Bunun üzerine İstanbul’dan ayrılan eski Bizanslılardan bazıları, kente geri dönmüş. Patrik Gennadios ile Fatih Sultan arasında yapılan anlaşma gereği 1454’te Fener sınırları içinde bir okul kurulmuş. Osmanlı, bu eğitim kurumuna geniş olanaklar sağlamış. Bu okulda pek çok yönetici, baş tercüman, patrik ve din görevlisi yetişmiş. Bu okul Osmanlı döneminden günümüze gelen ilk okul olma özelliğini de taşır.

    Okutulan dersler teolojik ağırlıklıymış. Bunun yanı sıra antik ve çağdaş felsefe ve edebiyat dersleri de mevcutmuş. Okul, 1861´den sonra klasik eğitim veren bir liseye dönüşmüş.

    1903´te okulun bünyesine, ilkokul öğretmeni yetiştirmeye yönelik, klasik filoloji ve pedagoji eğitimi veren bölüm eklenmiş. Okul, cumhuriyetten sonra Fener Rum Erkek Lisesi adını almış. Okulun, hemen bitişiğinde, Tevkii Cafer Mektebi Sokak´ta bulanan bir binada ise kız öğrencilere eğitim veriliyormuş. Okulların karma olmasına karar verildikten sonra kız öğrenciler de Fener Rum Erkek Lisesi binasına taşınmış. Haliç’in bu en gösterili binasının ne yazık ki içini göremedim.

    MERYEM ANA RUM ORTODOKS KİLİSESİ

    Halk arasında kanlı kilise olarak bilinen bu kilise gerek hikayesi gerekse İstanbul’da Osmanlı döneminde camiye çevrilmeyerek Rumların ibadetine bırakılmış Bizans döneminden kalma tek kilise olması nedeniyle en çok görmek istediğim mekanlardan biri idi. Ancak bırakın içini gezmeyi bu iğrenç yazılar içeren fotoğraf dışında başka fotoğraf bile çekemedim.

    İkinci fotoğrafı internetten buldum. Bu çan kulesinin resminin yanında anlatayım kilisenin hikayesini. 13.yy da Moğollar ile yakın ilişki kurmak isteyen Bizans İmparatoru kızı Prenses Maria’yı evlenmesi için Moğol İmparatoru Hülagü Han’ın yanına göndermiş. Ancak uzun süren yolculuk sonunda Maria ulaştığında yaşlı Hülagü Han ölmüş olduğu için oğlu Abhaka Kağan ile evlendirilmiş. Taht kavgaları nedeniyle Abhaka Kağan da amcası tarafından öldürülünce bir kağan ile evlendiği için başkası ile evlendirilemeyecek olan prensesi Moğollar Konstantinopolis’e geri yollamış. Bu süreden sonra kendini dine adayan, misyonerlik yapan Prenses Maria, yaptığı iyilikler ve din adına çalışmaları nedeniyle Moğolların Meryem’i olarak anılmaya başlamış. Rivayet olunur ki Fatih de bu hikâyeden etkilendiği için bu kilisenin camı olmasına izin vermemiş.

    MOLA  

    Epeyce yürüdük. Bir mola vermekte fayda var. Önce bir limonata. Sonra çay ve çikolatalı cheesecake. Yer seçimi konusunda önsezilerim hep iyidir. Yine öyle oldu. John Coffee’yi tek geçerim bundan böyle. Yalnız gelecek sefer limonata değil fotoğrafta limonatanın yanındaki yeşil renkliyi deneyeceğim.

    BULGAR ORTODOKS SVETI STEFAN KİLİSESİ

    Demir kilise olarak da adlandırılan bu kilise 1898 tarihinde yapılmış. Sveti Stefan bana nedense Karadağ’daki minik sevimli adayı hatırlatır. Aslında Bulgarca “Sveti” sözcüğü Türkçe “Aziz” anlamına geliyor ve “sv.” Biçiminde kısaltılıyor. Yani bu Stefan bir aziz. Baştan aşağı demirle inşa edildiği için Demir Kilise diye anılıyor. Bütün dış kaplamaları, gömme ayaklar ve başlıkları, pencere doğramaları, kapı kanatları, kemerler, saçak silmeleri, çatı, çatının kenarı boyunca uzanan parapet duvarı ile bunun üzerindeki babalar, çan kulesi, bu kulenin dört yanındaki dört balkon, iç mekandaysa duvarlar, merdivenler, bütün kolonlar ve kolon başlıkları demirden yapılmış. Kilise 19. Yüz yılın sonlarında prefabrike olarak Viyana’da üretilmiş. Daha sonra tüm parçaları İstanbul’a getirilip cıvata ve perçin bağlantıları ile monte edilmiş.

    Bu da kilisenin bahçesindeki dilek ağacı. Mart ayında kırmızı beyaz iplik ve boncuklarla hazırladıkları “Marteniçka” ları dilek tutarak ağaca bağlıyorlar. Gerisini ağaç hallediyor. Marttan bu yana hala birkaç tane kalmış ağaçta.

    Bu Balat ne gezmekle biter ne anlatmakla. En iyisi kalanı bir dahaki sefere bırakıp kısa kısa geçmek kalanları. Balatta meşhur MERDIVENLI SOKAK burası. Hemen dibindeki kafede kuşağın muhabbetine tanık olabilirsiniz.

    RUM ORTODOKS PATRİKANESİ

    ÖZEL MARAŞLI RUM İLKOKULU

    Pencerelerin büyüklüğüne bir kez daha vuruldum.

    Birazda sokak fotoğrafları koyalım şuraya.

    Balat fotoğraflarının olmazsa olmazı çamaşırlarla bitirip yorgunluğu Agora Meyhanesinde atmayı planlanmıştım. Ama kapalıydı. Umarım Pandemi nedeniyledir.

  • Mezatların birinde bu İstanbul fotoğrafını görüp inceledim. Kadıköy’ün hemen yanındaki sırt yani şimdiki Yeldeğirmen Semti’nin 19. yüzyılın son çeyreğindeki hali olduğunu öğrendim. Oldukça rüzgâr alan bir bölge olduğu için vaktiyle çokça bulunan,100 yıl sonra yalnızca semtin isminde bulabildiğimizyel değirmenler bölgesi. 20. yüzyılın başlarında ise İstanbul’un ilk apartmanlar bölgesi olmuş. 1960-1980 arasındaki ilk müteahhit vurgun döneminde ise o güzelim apartmanların çoğu yıkılıp sözde modern özde çirkin yenileri yapılmış. Hadi gezelim.

    VALPREDA APARTMANI

    1909 yılında Levi Kehribarcı tarafından yaptırılmış. Diğer adı İtalyan apartmanı. Sebebi ise bu apartmanın ilk konuklarının Haydarpaşa garının inşaatında çalışan Alman mühendisler ve İtalyan işçiler olması. Apartmandan Haydarpaşa garına giden bir tünel olduğu rivayeti de yaygın. Yığma taş olup, Art Nouveau süslemelerle

    donatılmış. Hala ayakta kalmasının sebebi ise yüksek katlı olması nedeniyle müteahhitlere yıkılıp yeni apartman yapılmasının karlı gelmemesi. İtalyan apartmanı şimdilik kendini kurtarmış görünüyor fakat uzun zamandır bakımsız ve herhangi bir restorasyon çalışması da görmemiş. Kaynaklar yapıldığı tarih için 1909 diyor ancak kapısının üzerindeki amblemin altında 1905 tarihi var.

    OSMANGAZİ İLKOKULU

    İtalyan apartmanının hemen karşısında yer alan bu okul 1914 yılında Haydarpaşa’yı inşa eden Alman mühendis ve mimarlar tarafından kendi çocukları için Alman Okulu olarak yapılmış. Daha sonra Almanlar buradan gitmiş ve 1. Dünya Savaşı sonrası İngilizler gelmiş. O zaman da Osmanlı-İngiliz Okulu olarak eğitime devam

    etmiş. 1935 yılından sonra tamamen Türk Okulu olmuş. Kolej vasfını bir süre devam ettirdiğini dolayısıyla okulun ilk yıllarında ülkenin “ilk Türk koleji” olarak eğitim verdiği düşünülür. 1950 yılında “Osmangazi” adını alan okul şu sıralar özellikle de okulun eğitiminin kötü olduğu yolundaki dedikodular nedeniyle öğrencisi azaldığından kapanma tehlikesi ile karşı karşıya. Bu okulun bahçesinde yakın zamana kadar son yel değirmeni kalıntıları varmış.

    Osmangazi İlkokulunun hemen yanındaki bina eski bir apartmanın restore edilmiş hali gibi duruyor.   Arada kalan küçük bina ise eski bir şapel olabilir.

    SÜNGET APARTMANI

    Almanların İstanbul’da Haydarpaşa Garı dışında yaptığı pek anıt bina yoktur. Bu bina bu anlamda ilk onun içindedir. 1908 yılında Haydarpaşa garını yapan Alman mühendislerin lojman olarak kendileri için yaptıkları eski adı Ankara Han olan 720 m2 arsa üzerine kurulu 6 daireli bir apartman. 2018 yılında 10.900.000 TL ye satılıktı ve turizm imarı çıkartılırsa harika bir butik otel olur.

    KEHRİBARDJİ APARTMANI

    Bu apartman Yeldeğirmeni’nin 100 yıl önceki Kadıköy profilinde en yüksek görüneni ve banisi İtalyan apartmanı ile aynı kişi Levi Kehribar’dır. Kadıköy’de 1900’lerden itibaren Yahudilerin sıklıkla yerleştikleri Yeldeğirmeni Sokak’ta, 1909 yılında inşa edilen Kehribardji Apartmanının en ünlü sakini ünlü yazar Mario Levi. Yüksek ve çirkin binaların ortasında yalnız ve kırgın duran apartman gibi Levi de, “İstanbul’da

    İstanbullu olduğum için kendimi azınlık olarak görüyorum, büyük bir yalnızlık yaşıyorum ” demiş bir röportajında. Dışına yapılan sıva ve boya taş yığma binayı o kadar sıradan bir hale getirmiş ki, kapısının üzerindeki yazı olmasa farkına varmak çok zor.

    CELAL MUHTAR APARTMANI

    Kuskusuz bu apartmandan bahsetmeden önce tam adı Celalalettin Muhtar Özden olan banisinden bahsetmek gerekir. İlk askeri ve sivil Türk dermatolog ve Mustafa Kemal Atatürk’ün doktorlarından Prof. Dr. Akil Muhtar Özden ‘in ağabeyi. 1865 yılında doğmuş, eğitimine Üsküdar’daki Fıstıklı Okulunda başlayıp, 1881 yılında Galatasaray Sultanisini, 1887’de Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye‘yi bitirmiş. 1889’a kadar İstanbul Kuduz Hastanesinde görev almış.1889-1892 yılları arasında Paris’te ihtisas yapmış.1890-92 yılları arasında Pasteur Enstitüsü ‘nde egzama ve frengi konusunda dünya çapında araştırmalara imza atmış. 1992-1924 arasında Mekteb-i Tıbbiye‘de cildiye hocalığına devam etmiş. 1911-1925 de Hilal-i Ahmer şimdiki Türk Kızılayı’nda önemli görevlerde bulunmuş. 1918’de İaşe Nazırlığına getirilmiş.

    Kurtuluş savaşı boyunca Anadolu’ya sevkiyatları organize etmiş. Mütareke yıllarında göçmenlerin barınması için bu apartmanı yaptırmış. 1937 de gözleri hiç görmemeye başlamış ve 1947 de vefat etmiş. DAHA NE YAPSIN!

    MENASE APARTMANI

    Böyle yeni göründüğüne bakmayın bu apartman da 100 yaşın üzerinde. Bu da Haydarpaşa Garının yapıldığı yıllarda yapılmış ve bir Musevi apartmanı. O yıllarda mahallede 200’e yakın Yahudi aile varmış. Şimdiki adı Ankara Apartmanı.

    ALİBEY APARTMANI  

    Bu apartman da Yeldeğirmeni’ne yapılan ilk Türk apartmanı olma özelliğini taşıyor.

    Yeldeğirmeni’nden Kadıköy’e yürürken sizi bir süre bunun gibi denize uzanan sokakların ışık oyunları, bu ve benzeri birçok restorasyon görmüş görmemiş 100 yaşındaki binaları ve yalnızca tek duvarı kalmış binaların artık hiç konuşulmayacak sırları ile başbaşa bırakayım.

    RASİM PAŞA CAMİ

    Yeldegirmeni’ndeki tek tarihi cami bu minik ve sevimli cami. 1835’te mescit olarak inşa edilmiş. Rasim paşa ölünce eşi 1905 yılında tüm masraflarını karşılayıp camiye dönüştürülmüş ve adını yaşatmak içinde Rasim Paşa ismini vermiş. Peki kim bu Rasim Paşa. 1826-1897 yılları arasında yaşamış Osmanlı’nın son dönemlerinde çeşitli valilik görevlerinde bulunmuş bir devlet adamı. Yunanistan’da 12 yıl fizik ve geometri tahsil ediyor sonra İstanbul’da Arap ve Fars edebiyatı. Ayrıca İtalyanca, Arnavutça, Rumca ve Fransızca da biliyor. Sırasıyla Yanya, Tuna, Trabzon, Aydın, İzmir, Diyarbakır ve Trablusgarp’ta valilik görevi yapmış. Bir ara İstanbul Belediye Başkanlığı görevinde de bulunmuş. Allame-i Cihan bu şahsi tanıyınca ve şimdiki bazı valileri görünce ister istemez vah halimize diyor insan.

    HEMDAT İSRAEL SİNAGOGU

    İstanbul’un en eski sinagoglarından biri olup 1899’da inşası tamamlanmış. Adı “İsrail’in şefkati” anlamına geliyor. Sinagog yapılırken Musevilerle aynı yere kilise yapmak isteyen Rumlar arasında kavga çıkmış. Kapitülasyonlara aldırmayıp

    Osmanlının kalan topraklarında her türlü ibadet yeri inşasının önünü açan Abdülhamit buraya da sinagog yapılsın buyurmuş. Buna karşılık olarak da Museviler Arapçadaki “hamd” ile aynı Semitik kökten gelen “hemdat” adını vererek ona bağlılık ve teşekkürlerini dile getirmiş. Oldukça büyük bir sinagog ama her tarafı surlarla ve zırhlı araçlarla çevrili olduğundan bir tek bu fotoğrafı çekebildim. Aşağıda Sinagogun içini gösteren foto İnternetten.

    Sinagogun avlusuna girilen iki kapının arası şu anda sokak. Müzik yapan, bira içen bol miktarda genç mekân yapmış sokağı.

    AYORGOS RUM ORTODOKS KİLİSESİ

    Bu hali ile 1961 yılında yapılmış ve Türkiye’ de en son inşa edilen kilise olma özelliğini taşıyor. Eskiden Rum Okulu (1881) olan arsadaki bina yıkılınca 1926’da yerine ahşap kilise binası yapılmış. Ahşap kilise ise bugünkü bina ile 1961’de değiştirilmiş Caddeden yürürken, bahçesinden yükselen 15 metre yüksekliğindeki çanı görebiliyorsunuz.

    NOTRE DU ROSAİRE KİLİSESİ  

    Fransız rahibelerin açtığı okul, rahibe okulu, manastır, kilise ve okul binası olarak 1895 de inşa edilmiş. 1911’deki yangında zarar görmüş. 1999’da ise kullanılamaz hale gelmiş. Kadıköy Belediyesi’nin mülk sahiplerinden binayı satın almasıyla, yapı kültür ve değerleri korunarak konser ve sergi alanı haline getirilmiş, 2014’te açılmış. İsteyenler için hala ibadete açık. Kapının üzerindeki yazı aynı kalmış.

    SAINT EÜPHEMIE FRANSIZ KIZ ORTAOKULU

    Rahibelerin 1895 yılında inşa ederek eğitime açtıkları okula Kadıköy’ün önemli azizesi olan Saint Eüphemie’nin adı verilmiş. Açılışından sonra öğrenci sayısı 360’ı bulan bu okulun rahibelerin adına kaydedilmesi ise 10 Haziran 1909 yılında olabilmiş. Daha sonra yangın geçiren eski binanın bir kat fazlasıyla yenilenmesi ve diğer binalarında inşa edilmesi için 10 Haziran 1912 tarihinde Osmanlı Makamlarından izin alınmış, okul İskele Sokağı’ndaki binası ve kilisesiyle birlikte inşa edilerek bugünkü halini almış. O zamanlar Okul Moda’daki Notre Dome De Sion Okulunun ortaokulu gibi imiş. 13 Aralık 1934 tarihinde yürürlüğe giren kıyafet kanunu sonrası rahip ve rahibelerin kıyafetleri ile gezmeleri yasaklanınca 1935 de maarif bakanlığına bağlanıp adını koruyarak orta mektep, 1950 de Mustafa Kemal Ortaokulu, 1999 depreminden sonra da onarılarak Kemal Atatürk Lisesi adını almış.

    SAINT LOUIS RUM İLKOKULU

    Rum Ortodoks kilisesinin tam karşısındaki bu bina şu anda Yeldeğirmeni Çocuk ve Gençlik Merkezi olarak yabancı öğrencilere yurt görevini yerine getiriyor. Eski okulun camlarının yüksekliği ve genişliği bana Atatürk’ün okullarda okutulması talimatı verdiği Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesi” ni hatırlattı.

    Yaklaşık 20.000 adımlık bu turumuza Kadıköy sahildeki Çuhadar Ahmet Ağa çeşmesinden başlamış idik ve1638’de IV. Murat’ın Bağdat Seferine çıkarken yaptırdığı daha sonra askere, hacca ve uzun yola çıkanların uğurlandığı ayrılık çeşmesinde bitirdik.

  • KINALIADA

    Bayram Tatilinde İstanbul’un boşalmasını fırsat bilip bu uzun tatilde prens adalarını dolaşmak hoş olur diye düşündüm. Başlangıcı 4 büyüğün en küçüğü Kınalıada ile yapayım istedim. Ada antik çağda “bileği taşı” anlamına gelen “Akonai” daha sonra da Constatinapolis’e en yakın ada olması sebebiyle ilk anlamına gelen “Proti” adıyla anılmış. Son olarak toprağının rengi nedeniyle “Kınalıada” olmuş. Bizans döneminde sur yapımında, Osmanlı Döneminde ise Tophane ve Haydarpaşa Limanı yapımında bu adadan çıkartılan taşlar kullanılmış. O kadar çok taş çıkartılmış ki  Megalo ve Mikro Lakka denilen iki oyuk var adada.

    KINALIADA CAMİSİ  

    Kınalıada camisinin hikayesine başlamak için önce başka bir camii anlatmak gerekiyor. Bu caminin yapım tarihi olan 1964’ten 300 yıl kadar öncesine yani 17. yy ikinci yarısına dönelim. Sultan 4.Mehmed Dönemi’nde 1676-1683 yılları arasında sadrazamlık yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Karaköy’de bir mescit yaptırır, aradan 200 yılı aşkın bir süre geçer ve mescit harap bir hale düşer.

    Bunun üzerine, 1903 yılında Sultan 2.Abdülhamit, bu mescidin yerine çok daha büyük ve güzel bir cami yaptırmak ister ve ünlü İtalyan mimar Raimondo D’Aronco’ya bu görevi verir. Sonuç göz alıcıdır. D’Aronco, Karaköy Meydanı’nda, Art nouveau tarzında, sekizgen bir gövde üzerinde yükselen, tıpkı caminin kendisi gibi minaresi de tamamen mermerle kaplı, göz kamaştıran ve Galata’nın mimari dokusuna tamamen uygun bu cami inşa edilir. Caminin içerisine ise Venedik’ten getirilen paha biçilmez değerde bir avize yerleştirilmiş, caminin dış estetiği kadar, iç estetiğine de büyük önem verilir.

    Aradan çok değil, sadece 55 yıl geçer, tarih 1958 yılını gösterir. Başbakan Adnan Menderes’tir. Onun döneminde 1956-1957 yıllarında, tarihi yarımadada Vatan ve Millet Caddeleri açılırken yıkılan, ortadan kaldırılan sayısız cami ve Osmanlı eseri gibi, Karaköy Meydanı’nın genişletilmesi amacıyla, bu güzel caminin de yıkılmasına karar verilir. Ne var ki halkın öfkesi uzun yıllar Kınalıada Muhtarlığı yapmış olan Nazif İlter’in caminin yıkılmak yerine, parçalarının numaralandırılıp sökülerek Kınalıada’ya nakledilmesini ve caminin burada yeniden monte edilmesini önerisine sıcak bakılmasını sağlar. Caminin minberi, mihrabı başka camilere, caminin içerisindeki avize (ki kaybolmuştur) ve halılar ise Teberrükat Memurluğu’na gönderilmek üzere ayrılır. Camiye ait parçalar ise 1958 yılının bir nisan sabahı Kınalıada’ya götürülmek üzere mavnaya yüklenir. Ne var ki, Karaköy-Kınalıada arası yol alan mavna, dalgalar sonucu yan yatar, iki tane üzeri işlemelerle süslü mermer blok hariç (bu bloklar caminin avlusunda duruyor) caminin bütün parçaları bir daha yer yüzüne çıkmamak üzere Marmara Denizi’nin dibine gömülür.

    Aradan altı yıl geçer, 1964 yılına gelinir. Kınalıada Mimar Başar Acarlı ve Turhan Uyaroğlu’nun tasarladıkları bu sıra dışı mimarideki camisine kavuşur.

    SURP KRIKOR LUSAVORİÇ KİLİSESİ  

    Tarihte daha çok sürgüne gönderilenlerin acı hikayeleri damgasını vurmuş adaya. En meşhur sürgün Romen Diyojen. Alpaslan’a yenildikten sonra siyasi rakipleri tarafından gözleri oyulup bu adaya sürgün edilmiş. Bu adada ölüp buraya gömüldüğü iddia ediliyor. Ada yerleşim olarak aralıklarla kullanılmış. Günümüze kadar gelen son yerleşimi ise 18. yüzyılın sonlarında boş olan adayı 10.000 kuruş karşılığında satın alan Ermeni cemaatinin 1828-30 arasında toplu olarak gelmesi ile başlamış. Ermenileri 1850’ler de Rumlar takip etmiş. 1857 yılında halen kullanılan Surp Krikor Lusavoriç adlı Ermeni kilisesi ve Nersesyan Ermeni Mektebi yapılmış.

    Kiliseyi incelemek için girdiğimde bir düğün olduğunu gördüm. Tedirginliğe sebep olurum kaygısıyla hemen çıktım. Bir tek bu foto kaldı elimde.

    HRISTOS MANASTIRI

    Bu manastır adadaki en eski ve önemli yapılardan biri. Manastır 11. Yüzyılda Romen Diyojen tarafından 820 Noel’inde Ayasofya kilisesinde düzenlenen ayin sırasında düzenlenen bir suikast sonucu öldürülen İmparator V. Leon (775-820) un mezarının yerine inşa edilmiş. Daha sonra hiçbir iz kalmayan manastırın inşasına 1712 yılında tekrar başlanmış 1884 yılına parça parça yapımına devam edilse de hiç bir zaman yapılma amacı gerçekleşmemiş.

    • 1895 – 1896, depremde hasar gören Heybeli Ruhban Okulu geçici binası,
    • 1906 – 1914, kızlar yetimhanesi,
    • 1917 – 1918, erkekler yetimhanesi,
    • 1918 – 1924, Rus göçmenler için barınak olan yapı,
    • 1952’ den bu yana ise, 1938 de Büyükada’ da faaliyete başlayan Pedopolis Çocuk Kampı olarak hizmet vermekte.

    Adıyla anılan yaklaşık 100 metre yükseklikteki tepenin batı manzarası gerçekten mükemmel. Yassıada ve sivri ada siluetleri ağaçların arasından görülüyor. Gerek manastıra çıkarken gerekse manastır civarında gördüğüm bazı şeyler keyfimi kaçırmıştı. Bunun üzerine Cumhuriyetin temel çizgisini değiştirip şu anki felaket yoluna sokan ve yazının başındaki cami olayının gerçek müsebbibinin adına methiyeler düzülüp müzeler açıldığı ada silueti iyice moralimi bozdu. Yaptığım programı takip etmeden hızlı bir tur atıp bir an önce bir yerlerde gezi sonu seremonisine geçmeye karar verdim.

    Sırasıyla Manastır tepesinde huzur veren bir ev, Sirakyan ikiz evlerinden biri, begonvil ve zakkum dolu bir sokak ve modern ama ada mimarisine uygun bir konak.

    Ve bulutlar arasından ışığını vermeye çalışan güneş. İki tek zamanı. Şef Hermanın mezeleri ve ara sıcakları müthişti. Bence Kınalıada’ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Mekanın adı Jash. Ermenice yemek demek.

    👋👋 PROTI

    HEYBELİADA

    Bugün ikinci adada eski adıyla Halki adasındayım. Prens adalarının ikinci büyüğü ve en yeşilinde. Antik çağlardaki Yunan filozofu Aristoteles, Halki’de o zamanlarda bakır bulunduğunu ve adanın Yunanca bakır anlamına gelen adını buradan kaynaklandığını söyler. Bakır madeni çok uzun zamandır kapalı. 16. Yüzyılda Istanbul’daki zengin rumlar vebadan kaçmak için  adaya yerleşmiş. Yerleşim 1800 yılında 800 e ulaşmış. Vapur seferleri ile de hızla artmış.

    Gezinin yarısında hem telefonun hafızası tükendiği için hem de şarjım bittiği için FB’a aktarmak isterken kazara arkadaşlarım çektiğim fotoğrafları ham haliyle görmüş oldu. Yaklaşık bir saat sonra şarj edip telefonu açtığımda yaklaşık 50 beğeni görünce biraz afalladım açıkçası. Altına yazı yazdıklarım bu kadar beğenilmiyor. 😅

    Neyse adaya dönelim. Bugün programımı yaklaşık 15 km ‘lik bir parkur olarak düzenlemiştim ve bisiklet kiralamayı düşünüyordum. Ama esen rüzgar ve güzergâhtaki çam ağaçları beni yürümeye teşvik etti. Buyurun gezelim.

    AZİZ NIKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ  

    Ada gezisine üç rahmani dinin ibadet yerleri ile başlayacağım. Gemiden iner inmez karşınıza adanın ana meydanına egemen olan bu kilise çıkıyor. Kilise, neredeyse tüm erkeklerin denizci ya da balıkçı oldukları bir adaya uygun olarak, denizcilerin koruyucu azizi olan Aziz Nikola’ya adanmış bir Bizans kilisesinin yıkıntıları üzerine 1857 yılında kurulmuş. Merkezi kaplayan yüksek bir silindirin tepesine örtülmüş kubbesi, dört destek payandası, dört kolunun üstündeki beşik kemerleri ve ana yapıdan bağımsız olarak yükselen çan kulesi (ki aynı zamanda saat kulesi görevi görüyor) ile plan açısından haç şeklinde. Narteks’in önündeki ayrı bir yapı ise Aziz Paraskevi’nin kutsal çeşmesine ev sahipliği yapıyor.

    BET YAAKOV SİNAGOGU  

    İkinci durağımız olan bu sinagoga 1940’lı yıllarda yaklaşık 250 kadar Yahudi ailenin yaz mevsimini geçirmek üzere sayfiyeye geldiği için ihtiyaç duyulmuş. 1947 yılında başlayan girişimler 1953 yılında Neve Şalom Vakfı adına tescil edilen arsada gerekli yasal izinlerin alınması ile sonuçlanmış ve inşaatı tamamlanarak 10 Haziran 1956 Pazar günü ibadete açılmış. Bina oldukça mütevazi ve gösterişsiz görünüyor. 1997 yılından sonra adadaki Musevi yazlıkçı sayısının azalması sonucu sadece belirli gün ve dualarda ibadete açık.

    HEYBELİADA MEYDANCIK CAMİİ  

    Caminin yapımına 1936 yılında başlanmış ve 1938 yılında ibadete açılmış. Konum itibarıyla yeşillikler arasında güzel bir ibadethane görüntüsü verdi bana. Bu caminin daha önce Deniz lisesinin içinde olduğu ve daha sonra buraya taşındığı da söyleniyor.

    Güzergahımı Değirmen burnunu dışarıda bırakarak ada çevresinde atacağım 1. Çember ve daha sonra Ruhban okulu merkezinde Değirmen burnu çevresinde atacağım 2. Çember olarak belirledim. İlk çembere açık olacağını umduğum İsmet İnönü Evi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar müzesi ile başlayacağım. Bu arada tam veya yarı restore edilmiş evlerin tadını çıkaralım.

    İSMET İNÖNÜ EVİ  

    İsmet İnönü’nün Heybeliada ile ilişkisi 1924 yılında geçirdiği ağır rahatsızlık sonrası doktorların istirahat önerileri üzerine adada bir köşkü eşyalı olarak kiralayıp yerleşmesi ile başlamış. 1934 yılında köşk alınmış ve eşyaları Atatürk tarafından hediye edilmiş. Evde sergilenen eşyalar o dönemden. İnönü cumhurbaşkanlığı sırasında çok sık olmamakla birlikte yazları bu köşkü kullanmış ve daha sonra müze haline getirilmiş. Pandemi nedeniyle kapalı idi.

    HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR MÜZESİ

    Cumhuriyet Döneminin önemli yazarlarından olan Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) 1912 yılından itibaren ölünceye kadar bu evde yaşamış ve vefatının ardından da ev müzeye çevrilmiş. Müzede kendi yaptığı el işleri, özel eşyaları ve kitapları sergileniyormuş. Çok bakımsızdı. Oradan geçen bir ada sakini çok uzun süredir kapalı olduğunu söyledi. Uygun açı bulamadığım için Gürpınar’ın evinin resmini çekemedim ama en azından komşu köşkün fotoğrafını çekip koyayım istedim.

    TERKİ DÜNYA KİLİSESİ

    Müzeden sonra kiliseye kadar yaklaşık 2 km orman içinden geçen bir yol sizi bekliyor. Yolda rastladığım iki genç kadınla muhabbet bu yürüyüşü daha keyifli hale getirdi. Kiliseye vardığımızda küçücük bir odadan başka görülecek bir yer olmaması bizi hayal kırıklığına uğratsa da oradaki görevlinin ikram ettiği kahve ve süper manzara iyi geldi. Kadınlardan birinin Annesi Diyarbakırlı babası Batmanlı İzmir’de yaşıyor. Diğeri ise yaklaşık 200 yıl önce Müslümanlığı seçen Trabzonlu Rum bir ailenin kızı.

    Kahvemizi içerken her türlü aşırı milliyetçiliğe Türk, Kürt ve Yunan ne olursa olsun nefretimizi dile getirip kiliseye girip ırkçılığın sona ermesini dileyerek birer mum yakıyoruz.

    ÇAM LİMANI KOYU  

    Terki Dünyayı terk edip çam limanı koyunu dolanıyorum. Önce deniz seviyesine inip daha sonra tekrar tırmanmak biraz yoruyor açıkçası. Bu bölgede gölge yapan ağaçlar da yok yol kenarında. Neyseki tam yokuşun sonunda esintili bir kafe var.

    “Orası Burası” Cafe. Su içip dinlenince devam ederim fikriyle oturduğum bankadaki bu Orhan Veli şiirini görünce bir bira çekiyor canım. Biramı yudumlayıp patates kızartmamı yerken bir dost ediniyorum. Belki yelkovan kuşu değil ama hiç bu kadar insan canlısı bir serçe görmemiştim.

    Kafeden kaldığımda şarjımın bitmekte olduğunu fark ediyorum. Bu kötü haber. Merkeze inene kadar fotoğraf yok. Ağaçların arasından görünen sanatoryumun bakımsız haline bakarak ilerliyor ve yoldan bakıldığında gerçekten çok güzel olduğu anlaşılan Aya Yorgi Uçurum manastırına restorasyon nedeniyle giremiyorum. Son şarjımla kapısını çekiyorum.

    Merkeze inip ismi aşina olduğu için Heyamola Restorana giriyorum. Açıkmışım. Telefonu da kendimi de şarja bağlıyorum. Restoranın sahibi Konyalı Vasil. Konyalı ama dedesi yelkenciymiş. Utanç verici bir durum ama iki gündür her yerde gördüğüm müsilaj beni balıktan soğuttu köfte yiyorum. İkinci çemberi bir dahaki sefere bırakıp merkezde birkaç fotoğraf çekip dönüşe geçsem iyi olacak.

    Bunlar da o birkaç fotoğraf.

    👋👋 HALKI

    BURGAZADA

    Eski çağlarda bir dönem Antigoni, bir dönem de Panormos (Güvenli Liman) adı verilen Burgazada, Prens Adaları’nın üçüncü büyük adası.1,5 kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip. Türkler Adayı İstanbul’dan hemen sonra fethetmiş ve tepedeki kale nedeniyle de Yunanca ’da “kule” anlamına gelen “Pyrgos”u Burgaz olarak değiştirerek bu isimle anmaya başlamış. Her zaman olduğu gibi yine merkezdeki ibadet yerleri ile geziye başlayıp sonra adanın en meşhuru Sait Faik Müzesini ziyaret edecek,  170 m yükseklikteki Hristos tepesine yürüyerek orada hem manzaranın keyfini çıkaracak hem de aynı adla anılan manastıra uğrayacağım. Dönüşümü Kalpazankaya Burnu üzerinden yapacağım.

    VORDOSİNİ  

    Burgazada’ya gitmeden önce yol üzerinde yanından geçtiğimiz 10. ada ile söze başlayalım. Evet Prens adaları 10 adadan oluşuyor. İnsansız olan Sivriada, özel mülk olan Tavşan ve Kaşık adaları, yerleşim olan Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Sedef adası ve Yassıada. Etti dokuz, peki ya onuncu.

    Onuncu ada Vordosini adası ama biz göremiyoruz. Denizciler de göremiyor ama bu fener sayesinde biliyor nerede olduğunu. Bizanslıların “Küçük Ada”, Osmanlıların “Batık Manastır Kayalıkları” ve denizcilerin de “Bostancı Kayalıkları” adını verdiği Vordonisi’nin sözlü tarihe göre, üzerinde bulunan manastır ve rahipleriyle 1010 yılında meydana gelen büyük İstanbul depreminde battığı biliniyor. Vordonisi, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde adaya sürgün gönderilen Patrik Fotius’un yaptırdığı manastırla tanınıyor. Aslında Patrik Fotius ile Patrik İgnazius arasındaki rekabet üzerine inşa edilen manastırın, Küçükyalı’da keşfedilen manastırın bire bir kopyası veya devamı olduğu sanılıyor. Adanın keşfi için çalışmalar Maltepe belediyesi tarafından başlatılmış.

    AYA YANİ KİLİSESİ

    Rum Ortodoks kilisesi olan Aya Yani, yani Yahya Peygamber Kilisesi daha iskeleye yanaşırken vapurdan görünen manzaraya egemen olan ve yüksek bir silindir üzerine

    yerleştirilmiş kubbesiyle kasabanın en göze çarpan anıtı.1899’da yapılan bugünkü kilisenin, Yahya Peygamber Kilisesi’nin katholikonunun bulunduğu yere kurulmuş olduğuna inanılmakta. Asıl katholikon büyük olasılıkla 11. yüzyılda inşa edilmiş. Binanın bölümlerinin ise, önceki yapının planına sadık kalınarak inşa edilmiş bugünkü kilisede bir araya getirildiği düşünülüyor

    BURGAZADA CAMİSİ  

    Mimar Burhan Arif Ongun tarafından 1954 yılında yapılan caminin mimarisi ada ile çok uyumlu. Sekiz köşeli beton caminin büyük ve yüksek bir kubbesi bulunmakta ve sağ orta duvarında beşik kubbeli küçük bir niş var. Caminin içi alt katında 3 büyük pencere, üstte 8 kemerli pencere ve kubbe kasnağında çepeçevre 24 alçı çerçeveli penceresi ile aydınlatılmış.

    İkisi bir arada

    SAİT FAİK ABASIYANIK MÜZESİ

    Önceleri Spanudis Köşkü olarak bilinen yapı Sait Faik Abasıyanık’ın babası Faik Bey tarafından satın alınmış. 1939 da babasının vefatı üzerine Sait Faik annesi Makbule Hanımla buraya yerleşmiş. Ömrünün son günlerinde Darüşşafaka Lisesinde düzenlenen bir edebiyat matinesine katılan Abasıyanık çalışmalardan etkilenerek köşkü Darüşşafaka’ya bağışlamaya karar vermiş. 1954 de vefat eden değerli yazarın bu isteğini Annesi Makbule Hanım yerine getirmiş ve onun da 1963 de ölümünden bir yıl sonra köşk Cemiyet tarafından müzeye çevrilmiş. Sait Faik’in el yazısı ile yaptığı çalışmalar, kartpostallar, yazar hakkında çıkan yazı ve kitaplar, ailesinden miras kalan eşyaların sergilendiği müze; edebiyat tarihi kadar mimarlık tarihi açısından da önem taşımakta.

    Bu da dahil defalarca kapısına geldiğim müzeyi hala görememiştim. Sebebi ise hafta sonları ve resmi tatillerde kapalı olması idi. İyi de kardeşim burası müze. Darüşşafakalı etkin ve yetkin bir dostuma durumu anlattım ve artık açık.

    Daha sonra 170 metre yüksekliğindeki tepeye tırmanmaya başlıyorum. Özellikle 2004 yılındaki büyük yangından sonra oldukça çoraklaşan bu bölgede sıcakta yürümek oldukça sıkıntılı. Neyse manzara gaz veriyor insana.

    HRISTOS MANASTIRI  

    Bir Bizans manastırı olan Theokoryphotos (Hz. İsa’nın Başkalaşımı), adının da söylediği gibi, Hristos (İsa) Tepesi’nin zirvesinde yer alıyor. Bizans kaynaklarınca doğrulanmış olmamakla beraber, söylenceye göre, manastır Makedonyalı

    İmparator I. Basil tarafından (867-886) bir antik Yunan tapınağının kalıntıları üzerine kurulmuş.   18. yüzyılın sonunda ise manastır terk edilmiş, bir harabe haline gelmiş. Manastırdan günümüze, eski manastır bölgesinin çeşitli yerlerine dağılmış, önceki yapılara ait harabeler ve mimari kalıntılarının yanı sıra, 19. Yüzyılda yapılmış bir kiliseyle 18. yüzyılda inşa edilmiş iki katlı bir yapı kalmış. Manastır yöresinin sınırları içinde bugün bile hâlâ yağmur sularını toplayan dört adet kemerli yer altı sarnıcı var. Tepeden seyredilen manzara gerçekten harika. Bütün Adalar ve Anadolu sahilleri görülüyor. Rumlar kiliseye adını veren azizin anısına yapılan şenliği hatırda tutmak üzere 6 Ağustos’ta kiliseye geliyorlar. Bu olay eskiden, tepenin zirvesinde müzik ve danslarla kutlanıyor. Rum mezarlığı, manastır bölgesinin hemen yukarısında. Mezarlıktaki minik kilise, tapınakları hep tepelerin zirvesinde kurulmuş olan Hagios Profitis İllias’a adanmış. Manastır bölgesi girişinin içinde, çok güzel oyulmuş dört Bizans sütun başını da içeren bir dizi antik mimari kalıntısı bulunuyor. Manastır Bekçisinin mihmandar edasıyla gösterdiği tek şey bir duvardı. Onun dışında sürekli olarak Fatih’in İstanbul’u fethini anlattı.

    Sonra Kalpazankaya’ya doğru yürüyorum. Daha önce Heybeli ve Kınalıada’da gördüğüm müsilaj burada yok gibi. Yassı ve Sivri adayı da pas geçmeyelim. Öğretmenevinde bir çay hoş oldu. Güzel bir mekan. 12 odalı imiş. Fuldü. Çay sonrası dönüş yolunda fotoğraf çekerek yürümek iyi olacak.

    Çiçekseverler kilisenin hemen karşısındaki bahçeyi, anıt ağaç severler 600 yıllık çınarı görmeden dönmesin. O değilde son fotoğraftaki şortu olan biri için ev çok dar gibi geldi bana😀

    Manastırdan çektiğim bu fotoğrafta görülen ve şekli nedeniyle Kaşık adası denilen adanın eski adı Pita. Dinçkök ailesine ait.

    Bu kez ruhumun dediğine uyup genç mekanına takılacağım. Mekanı beğendim. Yemek ve müzik de güzeldi. Adı İndos Pub. İtfaiyenin karşısında.

    👋👋 PYRGOS (kendi çektiğim resmi yanlışlıkla silmişim😪)

    BÜYÜKADA

    Geçen sene Kınalı, Burgaz ve Heybeliada’yı gezip notlarımı size aktarmıştım. Bu sene 23 Nisanı bahane ederek 10 can dost 2. Ölmeme Günü için Büyükada’da bir araya geldik. Bu arada ismi soğuk bir hava veren ölmeme günü ile ilgili bilgiyi aşağıdaki linkten alabilirsiniz.

    https://www.mynet.com/26-mart-olmeme-gunu-190101039106

    Hazır adada bir hafta sonu geçirirken bir iki yere uğramak iyi olur diye düşündüm. Özellikle Nizam caddesindeki binalara ve Aya Yorgi’ye yoğunlaştım.

    BÜYÜKADA VAPUR İSKELESİ

    Büyükada’da vapurdan ilk gördüğünüz bu bina 1914 yılında Osmanlı Neo – Klasik tarzda yapılmış bir yapı. Mimarı Mihran Azaryan’dır. Çinileri ise Kütahyalı Mehmed Emin Efendiye ait. 1999 – 2001 yıllarında restorasyonu yapılan yapı son zamanlarda binanın ikinci katının bir vakfa kiralanması ile gündeme gelmişti.

    BÜYÜKADA SAAT KULESİ  

    İskeleden çıktıktan 50 metre sonraki büyük meydanda kalabalığın içinden bu saat kulesi yükselir. Ne zaman yapıldığına dair çeşitli söylentiler var. Kimileri buradaki ilk yapının 1857 yılında, ama saat kulesi olarak değil Sagredos’un içki bayisi olarak yapıldığını, kimileri 1912 de Bostancı iskelesi ile birlikte yapıldığını, kimileri ise 1923 de Cumhuriyetle birlikte yapıldığını söylüyor. İstediğinize inanın.

    BÜYÜKADA ERMENİ KATOLİK KİLİSESİ

    Adalardaki tek Ermeni katolik kilisesi olan Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nin kutsama ve açılış tarihi 15 Ağustos 1858.

    Kemerli tavanı sütunlarla desteklenen kilisenin açık renk boyalı ibadet giriş kapısının yanında, Andon Ağa Apelyan’ın anısına mermer bir plaket var. Günışığı iki duvardaki üçer büyük pencereden alan iç mekan, günbatımından sonra iki avizeyle aydınlatılıyor. Sütun kabartmalı ön cephede yer alan giriş kapısının üzerinde, dairesel bir gül pencere görülüyor, yine girişin ibadet alanına açılan yüzünde, koro balkonu ve org var. Çan kulesi ise 1895 tarihli.

    MİZZİ KÖŞKÜ

    Nizam Caddesi üzerinde yer alan bu köşk, 19. yy’ın ikinci yarısında. Maltız kökenli George Mizzi tarafından inşa ettirilmiş. Halk arasında “Kırmızı Kuleli Köşk” ve “Al Palas” adlarıyla da biliniyor. Adadaki diğer köşklerden çok farklı kırmızı tuğla yapısı ile dikkat çekiyor. İstanbul’un mimari geleneğine hiç uymayan ve bazı ayrıntılarıyla İngiliz malikanelerini, kimi ayrıntılarıyla da ortaçağ şatolarını hatırlatan eklektik bir görünüme sahip. Giriş cephesinden bakıldığında köşkün solunda yükselen kare kesitli kule bir burç görünümünde.

    Köşkün ikinci sahibi Giovanni Mizzi tarafından kulenin üzerine, içinde bir teleskopun bulunduğu, çepeçevre camla kaplı, kendi ekseni etrafında dönebilen bir rasathane yaptırılmış. Astronomi ‘ye özel merakı olan Giovanni, berrak gökyüzülü yaz gecelerinde buradan teleskopla yıldızları seyredermiş. Ay’da ve Merih’te hala adı ile anılan kraterler olan ünlü astrolog Evgenios Andoniadis Merih üzerinde daha önce vadi sanılan kraterleri buradan gözlemlemiş.

    CON PAŞA KÖŞKÜ

    Con Paşa Köşkü veya John Avrimidis Köşkü 1880 tarihinde Midilli doğumlu olan Con Paşa tarafından yaptırılmış. Köşkün mimarı Achileus Policis. Con Paşa aslında Venedik’li bir aileden olup esas ismi Trasiyolos Yannaros. Con Paşa’nın yöneticisi olduğu İdare-i Mahsusa Bağdat, Basra ve İhsan isimli üç vapur ile ilk Kadıköy Adalar seferlerini başlatmış. Çağının mimari özelliklerini bünyesinde toplayan değişik üsluplardaki dış süslemeleri ile dikkat çekiyor.

    TROÇKİ EVİ

    Arap İzzet Paşa veya Sivastopol Köşkü olarak da bilinen bu köşk bakımsız bahçesi içerisinde ayakta durmaya çalışıyor. Köşkün ününü artıran Leon Troçki Rusya’dan sürülmesinin ardından, otobiyografisini ve Rus Devrim Tarihi adlı kitabını Büyükada’da,1929-33 yılları arasında yaşarken bu köşkte yazmış olması.

    Troçki 17 Haziran 1933 tarihinde adadan ayrılmış ve adadan ayrıldığı gün not defterine şöyle yazmıştır: “Dört buçuk sene oldu. Ayaklarımın Büyükada’ya iyice kök saldığına dair garip bir his var içimde”

    1940 yılında bir suikast ile öldürülen Troçki’nin Meksika’daki evi dünyanın dört bir yanından turist akımına uğrarken Büyükada’ daki evinin bu halde olması çok üzücü elbette.

    Daha sonra Nizam Caddesinden bir kaç klasik köşk fotoğrafı daha çektim.

    BÜYÜKADA AYA YORGİ KİLİSESİ

    Aya Yorgi kilisesinin temellerini 1905 yılında atılmış. Fakat daha öncesinde yaklaşık 1751 yılından beri burada bir manastır olduğu da bilinmekte. Ortodoks Hristiyanları için oldukça önemli ve kutsal kabul ediliyor. Bu nedenle Büyükada’ya gelen herkes mutlaka bu kilisenin bulunduğu bu 202 m rakımlı tepeye yürür. Ortodoks Hristiyanları Aya Yorgi kilisesinde ibadet ederek burada hacı olurlar.

    Aya Yorgi’nin içerisine girdiğiniz zaman dileklerinizi her kilisede olduğu gibi yazabilir ve kutuya atabilirsiniz. Veya yine her kilisede olduğu gibi dilekleriniz için mum yakabilirsiniz. Bu arada Aya Yorgi’nin ziyareti için özel günler var; 23 Nisan ve 24 Eylül. Biz olaya 23 Nisanda vasıl olduk.

    Aklınızda bulunsun, eğer dilekleriniz gerçekleşsin istiyorsanız bazı ritüellere uymanız gerekir. Mesela bu ünlü yokuşu çıkarken konuşmamak lazım. Zaten o kadar dik ki konuşmamanızın nefesiniz açısından da daha iyi olacağına emin olabilirsiniz. Yanınıza aldığınız bir makara ipin bir ucunu yokuşun başına bağlayıp yukarı kadar sala sala çıkmak (yaklaşık 1.200 metre) ve yol boyunca bazı ağaçlara çul çaput bağlamak da dilekler için pozitif etki sağlayacaktır.

    Ben hiçbirini yapmadım ama şahsen yokuştan sonra dinlenmek ve bu harika manzarayı bira içerek uzun uzun seyredebilmek için kilisenin yanındaki Aya Yorgi Kır Lokantası adlı restorana gitmeyi dilemiştim. Dileğim kabul oldu.

    BÜYÜKADA RUM YETİMHANESİ

    Büyükada notlarımı Dünya’nın en büyük çok katlı ahşap binası olan Rum Yetimhanesinin hazin durumu ile bitireyim. Büyükada’nın Manastır Tepesi’nde yer alan tarihi Büyükada Rum Yetimhanesi 1898 yılında Fransız mimar Alexendre Vallaury tarafından tamamen ahşap malzemeler kullanılarak inşa edilmiş. İlk inşası otel ve casino olarak planlanır. Fakat otelin Büyükada’nın ahlakını bozacağını düşünen bir takım kişiler, dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’i bu konuda ikna ederler ve II. Abdülhamit de binanın otel olarak işletilmesine müsaade etmez.

    Bu gelişmeler neticesinde faaliyete geçemeyen yapı, el değiştirmek zorunda kalır. Bina, Zengin Bir Rum Aile Tarafından Satın Alınır. Binayı satın alan kişi Rum asıllı Eleni Zarifi Hanım’dır. Ancak binanın kamu yararına uygun bir yer olmasından dolayı, Sultan Abdülmecit bir ferman yayınlar ve binayı Balıklı Rum Hastanesi’nde barınan kimsesiz Rum çocuklarına hizmet vermesi için Rum Patrikhanesi himayesine verilmesini buyurur. Ardından dönemin zengin Rum ailelerinden Andreas Sygngros Vakfı tarafından 15 bin Osmanlı lirası karşılığında yeniden satılan bina, Zarifi ailesinin ve Sultan Abdülmecit’in bağışlarıyla birlikte bu amaçla kullanılır. Kimsesiz çocuklara eğitim verilmeye başlanan bina, uzun bir süre Ruhban okulu olarak da hizmet verir.1903’te Törenle Yetimhane Olarak Açılır. Oldukça görkemli bir yetimhane olmuştur

    I. Dünya Savaşı’nın çalkantılı ortamında Büyükada Rum Yetimhanesi’nde barınan kimsesiz çocuklar Heybeliada’daki başka bir yetimhaneye nakledilir ve binaya da Kuleli Askeri Okulu’nun mensupları yerleştirilir. Bir nevi yetimhane artık askeri kışla işlevi görmektedir. Ardından işgal kuvvetleri tarafından Büyükada’ya gönderilen Rum göçmenler barınmaya başlar binada. Sonrasında ise Rusya’daki Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus mültecilerin sığınağı haline gelir Büyükada Rum Yetimhanesi. Ancak Ruslar, soğuktan korunmak için binanın ahşap kaplamalarını sökerek yakarlar ve bina zarar görmeye başlar.

    1960’lı yıllarda yaşanan Kıbrıs olayları nedeniyle Büyükada Rum Yetimhanesi’ne el konulur. 65 yıl boyunca hizmet veren bina tamamen kapatılır ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü ise ne yazık ki binayı onarmak adına hiçbir şey yapmaz. Binayla ilgilenen çok sayıda aday çıkar ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü, turizm dahil hiçbir alanda binanın kullanılmasına onay vermez.

    Fener Rum Patrikhanesi ise, elinde Osmanlı’dan kalan fermanı, Zafiris ve Sygngros ailelerinin bağış belgelerini sunarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden binanın iadesini talep eder. Ne yazık ki bu talep reddedilir. 2005 yılına geldiğimizde ise Fener Rum Patrikhanesi, yetimhaneyi geri almak için AİHM’ye başvurarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne dava açar. Dava, 29 Kasım 2010 yılında sonuçlanır ve Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tapusu resmi olarak Fener Rum Patrikhanesi’ne devredilir.

    Bir dönem binlerce yetime hayat veren bu bina maalesef artık bu tepede öksüz ve yetim olarak yalnızlığa terkedilmiş, daha da kötüsü uzaktan gördüğüm kadarıyla tekrar ayağa kaldırılamaz durumda. Yazık …

    Son olarak Büyükada için küçük,  bizim için büyük bir hafta sonu oldu. 👋👋👏👏

  • Bugün rotam İstanbul’da yaşayanların mutlaka, gezmeye gelenlerin de çoğunlukla gördüğü  ( yani baktığı) Beyoğlu. Karaköy’ den Tünel ile çıkıp oradan İstiklal Caddesi boyunca Taksim’e kadar yaklaşık 15.000 adımlık bir yürüyüş yapacağım. Gözüme kestirdiğim 15 binayı inceleyeceğim. Belki önünden geçmenize rağmen göremediğimiz  binaların güzelliklerini elbette tarihini de anlatarak size vay be dedirtmeye çalışacağım.

    TÜNEL BAKIM BİNASI  

    Beyoğlu yani eski adıyla Pera Osmanlının son dönemlerinde ağırlıklı gayri müslimlerin oturduğu bir bölge. İşyerleri de çoğunlukla Eminönü, Karaköy ve Galata’da. İşe genelde atlı tramvay veya tünel diye bildiğimiz finüküler ile gidip geliyorlar. Tünelden çıktığınızda ilk gördüğünüz bina tünelin bakımı amaçlı yapılmış. Binanın üzerindeki kocaman baca ne derseniz tünel ilk açıldığında yani 1872 de buharla çalışıyormuş ve bu da buhar üreten kazanın bacası.

    ST ANTUAN KİLİSESİ

    Bu kilise İstanbul’da en çok üyesi olan Katolik kilisesi. Aslında 1906 da yanan bir tiyatro binasının yerine inşa edilmiş. Türkçe. İngilizce, İtalyanca ve Lehçe ayinler yapılıyor. 80 yaşını aşmış rahibin garip aksanı ile yaptığı Türkçe ayinler hala değişmediyse salı günleri.

    SANTA MARIA DRAPERİS KİLİSESİ

    Bu kilise bir tarikat kilisesi. Kilise 1584. 1660, 1678, 1691 ve 1871 olmak üzere tam beş kere yanmış. Bu tarikata bir mesaj olabilir. Ama cemaati ders almamış olacak ki 1904 de Abdülhamidin izni ve desteği ile tekrar yapılmış. İçerde Abdülhamid’e teşekkür plaketi var.

    AYA TRIADA RUM KİLİSESİ

    Bu kilise 1879 tarihinde inşa edilmiş, Taksim meydanına bakan bu yapı İstanbul’daki en büyük Rum yapısı olma özelliğini taşıyor. Bu bölge 19. yüzyılda Rum mezarlığı imiş. Kolera salgını çıkınca ölenler o zamanlar şehir dışında olan Pangaltı’da yapılan mezarlığa gömülmeye başlamış. 1876 da buraya kilise inşa izni verilmiş. Mimarı Rum Vasilika.

    BOTTER APARTMANI  

    İstiklal Caddesinin Tünel yönünde İsveç Konsolosluğunun hemen yanında 1900 tarihinde inşa edilmiş. 1890 ların Art Nouveau akımı gayrimüslimler aracılığı ile İstanbul’da da yaygınlaşmış. Bu binada bu akımdan nasibini almış.

    Apartman Abdülhamid’in terzisi olan Jean Botter’in eviymiş. Saray mimarı olan italyan Raimondo d’Aronco tarafından tasarlanıp inşa edilmiş. Yedi katlı olan apartman cephesindeki bitki motifli bordürler, çiçeklerle bezenmiş insan figürleri, floral süsler, vitraylar, aydınlatma aksesuarlarının da tasarımı aynı kişiye ait.

    ERCLE D’ORIENT BİNASI

    İstiklal caddesine cepheli olarak büyük bir yapı adası üzerine 1882 yılında inşa edilmiş. İnşaat “Serkldoryan” isimli kulüp için yapılmış. O dönemde bu kulübün üyeleri Levantenler, azınlıklar ve üst düzey Osmanlı Erkanı. Cumhuriyetin ilanından sonra “şark kulübü” anlamına gelen Fransızca adı Büyük Kulüp olarak değiştirilmiş olan bu Cemiyet 1959 yılında Çiftehavuzlar’da bir şube açmış, 1971 yılında Beyoğlu’nda başlayan bozulma nedeniyle bu binadaki faaliyetine son vermiş. 45 metrelik anıtsal cephesi ile Beyoğlu’nun dikkat çeken yapılarından. Derinliği 21 metre.

    Şu anda AVM olarak çalışan binanın dışında yapının bütünlüğünü bozan bayrak ve flamaların konulması ve en azından caddeye bakan tarafının restore edilmemiş olması üzücü tabi.

    ÇİÇEK PASAJI

    İstiklal caddesi ile Sahne sokağın kesiştiği yapı adasında Tanzimat döneminde Sultan Abdülhamit ve Sultan Abdülaziz’in tiyatro seyretmek için geldiği Naum Tiyatrosunun 1870 yılındaki büyük yangında yanmasından sonra Rum Banker Hristaki Zografos burayı satın alarak, 1876 yılında İtalyan Mimar Cleanthy Zanno’ya içinde apartman ve çarşı bulunan bir bina yaptırmış. Bu bina açıldığında içinde Paris tarzı 24 dükkan ve üstünde 18 adet lüks daire bulunuyormuş. O dönemde pasaja “ Hristaki pasajı” binaya ise “Cite de Pera” adı verilmiş.

    1908 yılında bina mülkiyetinin Sadrazam Sait Paşa’ya geçmesiyle birlikte pasaj “Sait Paşa Geçidi” adını almış. Mütareke yıllarında ise pasajdaki küçük dükkanlara çiçekçiler yerleşmeye başlamış. Burada çiçek satanların bazıları Ekim Devriminden kaçan beyaz Rus kadınları, baronesler ve düşesler imiş. Pera bir süre çiçek mezat yeri olarak da kullanılmaya başlanınca, Beyoğlu’ndaki çiçekçiler pasaja toplanmış ve pasajın adı “Çiçekçiler Pasajı”na dönüşmüş.

    ELHAMRA PASAJI

    1920 tarihinde Şerif Adapazarlı isimli bir işadamı tarafından eski Kristal Tiyatrosunun yerine yaptırılmış olan 1228 m2 lik bu binanın mimarı bilinmemekte. Ancak ulusal mimari akımının etkisinde tasarlanmış olduğu anlaşılıyor.  Binanın yapımında Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin detayları kullanılmıştır.

    Beş kemerli bir giriş katına sahip. Asma kattan sonra kuzey ve güney yönlerinde iki kat boyunca devam eden Osmanlı Cumbaları görünümünde konsollar var.

    MISIR APARTMANI

    1910 yılında yıkılan Trocadero Tiyatrosu’nun yerine Mısırlı Abbas Halim Paşa tarafından kışlık konak olarak yaptırılmış. İstanbul’un ilk betonarme yapılarından. Yapımı 5 yıl sürmüş. Mimarı Ermeni Hovaep Anzavuryan, Art Nouveau tarzında tasarlamış. Malzemeleri çoğu Fransa’dan getirilmiş.

    Zeminde dükkanlar olmak üzere 6 katlı. En üst katın bir kısmı çamaşırhane bir kısmı teras. Paşanın ölümünden sonra varisleri katlara ayırarak apartmana dönüştürmüş. Mehmet Akif Ersoy 1936 yılından ölümüne kadar bu apartmanın bir dairesinde yaşamış. Ayrıca Atatürk’ün dişçisi Musevi Sami Günzberg’in muayenehanesi de bu binada imiş.

    SAINT ANTONIA APARTMANLARI

    İstiklal caddesi ile Santa Maria kilisesi arasındaki alana İtalyan Mimar Gilio Mongeri ve Edoardo de Nari tarafından 1912 tarihinde inşa edilmiş.

    Altışar katlı ve birbirine bir geçişle bağlanmış iki bloktan oluşuyor ve kiliseye gelir olması için inşa edilmiş. Her iki blokun avludan ayrı girişleri var. Gotik kemerler ve balkon süslemeleri yapıya değer katıyor.

    RUMELİ PASAJI

    Bodos ve Kevor isimli kişilerin odun depolarının bulunduğu yere Abdülhamit’in Yıldız Sarayı başmabeyincisi Ragıp Sarıca paşa tarafından 1900 yılında yaptırılmış. Paşa gayrimenkule yatırım yapmakta imiş ve Beyoğlu’nda Afrika, Rumeli ve Anadolu Pasajı olmak üzere 3 ticari binası varmış. Halk arasında Sultan Abdülhamit 1908 yılında tahttan indirilmese paşanın beş kıtayı tamamlayacağı konuşulurmuş.

    Mimarı bilinmiyor. Üst katlara çıkılabilen beş kapısı bulunmakta ve dokuz katlı olarak inşa edilmiş. Üst katlar konut olarak planlanmış ve 56 daire var. Pasajın eski kiracıları arasında Resul Eczanesi, Galeri Edip, Abdullah Efendi Lokantası gibi İstanbul’a damgasını vurmuş firmalar var..

    BELEDİYE 6. BÖLGE BİNASI

    Beyoğlu Şişhane meydanına cepheli olarak 1857 yılında inşa edilmiş. Tanzimat döneminin karakterine uygun olarak batılı şehircilik anlayışının ilk örneği Beyoğlu’nda başlatılmış. Burası da 6. Belediye binası adıyla açılmış. 6. Bölge denmesi sizi yanıltmasın. Paris’in 6 . Bölgesi en görkemli anıtların bölgesi olduğu için bu ad verilmiş. Bu altının Farsçası olan şeş de Şeşhane’ye adını vermiş zaten.

    DECUGIS BİNASI

    Beyoğlu Meşrutiyet Caddesi ile Tünel meydanına çıkan merdivenlerin köşesinde bulunan bu yapı 1985 tarihinde Mimar Alexandre Valleury tarafından dönemin tanınmış Levanten ailelerinden Decugis ailesi için inşa edilmiş.

    Üç katlı olan yapıya daha sonra iki kat daha ilave edilip otel haline getirilmiş.

    FREJ APARTMANI

    Şişhane meydanında Bankalar Caddesi ile Meşrutiyet caddelerinin kesiştiği noktada Selim Hanna Friege tarafından 1906 yılında yaptırılmış. Yapı Art Nouveau tarzı olup mimarı Khyrikiadis olarak geçmekte. Bina dört katlı ve her kat 300 m2. Binanın Tepebaşı’na bakan cephesindeki süslemeler abartılı olup yan cephelerde sadelik tercih edilmiş. Binanın banisi aslen Lübnanlı olup bu coğrafyanın en eski ve zengin ailesinden. O kadar ki o dönemde Osmanlıya dahi borç vermiş.

    RAGIP PAŞA APARTMANI

    Bu aparman 1870 tarihindeki yangından sonra eklektik mimari ile inşa edilmiş. Binayı yapan kişi Rumeli Pasajında bahsettiğim o zamanların Banker Kastellisi Ragıp Paşa. Binayı bırakıp Ragıp Paşayı anlatmak istiyorum. Paşa Abdülhamid’in en has adamlarından biri, hatta birincisi. Çünkü Abdülhamit’in başa geçtiği 1876 dan 1908 e kadar tam 32 yıl Mabeyincisi olmuş. 1909 da İttihatçılar Abdülhamit’i Selanik’e sürgüne gönderince elbette en has adamına da kıyak geçmemişler ve onu da Midilli’ye sürgüne göndermişler.

    Birkaç yıllık sürgün hayatından sonra İstanbul’a dönen Ragıp Paşa 1920 de mide kanserinden ölmüş. Neden olduğuna dair net bir bilgi yok ama çok içtiği rivayet olunur. Bu apartmanda hatta bu pencereden dışarıyı seyrederek de demlenmiştir illaki. Ne diyeyim, afiyet olsun, ruhu şad olsun.

  • Bu hafta sonu uzun zamandır istediğim İstanbul surlarını turlamaya başlamak için ideal zaman.  Fatih’in fethettiği Konstantinopolis’in surlarının uzunluğu 22 km. Haliç surları 5,5 km, kara surları 7,5 km, Marmara surları 9 km. Ben en uzun olandan yani Marmara Surlarından başlayacağım. İlk Etap Yedikule-Yenikapı.

    1.GÜN

    YEDİKULE

    Yedikule hisarı Marmara Surları ile kara surlarının kesiştiği noktada surların hala ayakta olan en gösterişli yerlerinden biri. Bunun en önemli sebebi ise Osmanlı hazinesi burada saklandığı için iyi bakım yapılması. Adı Fatih’in fetihten sonra yaptığı 3 kule ile birlikte hisarın 7 adet kuleye sahip hale gelmesidir. Elbette Yedikule denince ilk akla gelen zindanlarıdır, zindan denince de öldürülen tek Padişah olan Genç Osman’dır. Evet Osmanlı hanedanı birçok katliam yapmıştır ama bunların içinde öldürüldüğünde padişah olan bir tek odur. Bu belki de Osmanlının kaderini değiştiren bir cinayettir.

    Beni takip edenler bilir. Biraz kısmetsizimdir. Maalesef Restorasyon nedeniyle içeri girip müzeyi gezemedim.

    Sahile çıkmadan önce bu iki tarafı manolya ağaçları olan sokakta yürüdüm. Sonra sahil boyunca Samatya’ya yürümeye başladım. Surlar deniz tarafından oldukça bakımlı görünüyordu. Önündeki yeşil alanda yürüyüşü keyifli yapıyordu.

    Yolun en pis yerinin Zübeyde Hanım heykelinin olduğu yer olması karşısında bu büstü buraya koyana mı yoksa burayı bu halde bırakan Fatih Belediyesine mi kızayım bilemedim.

    NARLIKAPI    

    Sahilden surların içine yönlendim. Bu kapıdan içeri girdim. Çıktığım caddenin adı Narlıkapı Caddesi idi. Burası da Narlıkapı belki. Şaşırmayın Bizans dönemindeki kapılar imparatorun geçtikleri hariç bu kadardı zaten.

    Geçmişte defalarca geçtiğim sahil yolunda bu Ermeni kilisesinin hiç farkına varmamıştım daha önce. Aktif değildi.

    SAMATYA ERMENİ KİLİSESİ

    Samatya’ya geldiğimde uzakta ilk göze batan bina bu kilise idi. İnternetten yaptığım araştırma da 1866-1887 arası 11. yüzyıldan kalma eski Bizans kilisesi ve manastırının üzerinde inşa edildiğini, eski yapının Azize Meryem Peribleptos’un Konstantinopolis’in en önemli Yunan Ortodoks Kiliselerinden biri olduğunu, Osmanlıların kenti almasından sonra yapının İstanbul’un Ermeni nüfusuna verildiğini hatta bir süreliğine İstanbul Ermeni Patrikhanesi de olduğunu öğrendim.

    Hemen yanında Ermeni Sahakyan Nunyan Okulu adında anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise görevi gören özel okul vardı. Önünde pazar kurulduğu için çok kalabalıktı. Kapısını bulmakta oldukça zorlandım. Kapıda Zaven isimli çok nazik tavırlı bir din adamı içerisinin bir düğün nedeni ile çok kalabalık olduğunu, Pandemi nedeniyle içeri alamayacağını ama daha sonra gelirsem bizzat beni tarihini de anlatarak gezdirmeye söz verdi.

    Yakından fotoğraf çekmek için neredeyse patika gibi olan bir alt sokağa girdim. İç içe evlerin olduğu Caracas’ı andıran bir yerdi. Orada Ermeni bir genç ailesinin 250 yıldır burada oturduğunu söylerken belli etmek istememesine rağmen gözündeki sitemi hissettim. Sokaktaki herkes gibi güler yüzlüydü ve hoş geldiniz dedi.

    Biraz geriye döneyim. Gördüğüm Ermeni kilisesine gitmek için Sahilden Samatya’ya tren yolunun altındaki dar bir geçitten girdim. Hemen sağdaki sokak çıkmaz sokak yazmasına rağmen beni çekti. Sokağa girdiğimde neden çektiğini anladım. Kız çocuğu ile oynayan bir genç dedi ki: burası eski İstanbul’u yaşayan son yer. Haklıydı herhalde. Sağ tarafta Samatya tren istasyonunun yüksek duvarları, sol tarafta rengarenk boyalı kapıları açık 2 katlı evler.

    Sokaktaki tren yolunun dibindeki yalnızca bir masanın olduğu bu kafenin sahibinin yüreği görüntüye tamamen yansımıştı ve o yürek kafesine bir masa koyarken sokak kedileri için 12 ev yapmış onlar için mama toplama telaşında idi.

    SAMATYA AYA MİNA KİLİSESİ

    Ermeni kilisesine çıkarken bir anda bu çıktı karşıma. Bir Rum Ortodoks kilisesi. 4. ya da 5. yüzyılda Aziz Polikarpos’un Erken Hristiyan Martirionu üzerine 1833’te mimar Konstantis Yolasığmazis tarafından inşa edilmiş. Girişini bulmak için etrafında dolaştım, ama yok. Neyse etrafındaki evlerin renkleri çabamı boşa çıkarmadı.

    Bu da Samatya Aya Yorgi Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı binası. Orijinali Hristiyanların ilk kiliselerinden biri. Selvilerin olduğu bölgede olduğu için adı Selvili kilise imiş. Yangın sonrası vakıf binası olarak kullanılmaya başlanmış. Peki o dikenli teller ne işe yarıyor derseniz İslam’ın hoşgörü dini olması konusunda ikna olmamışlar anlaşılan. Ben gibi…

    Aşağıdaki meydanın etrafındaki balık restoranları çok cazip gelse de programımı tamamlama konusundaki disiplinim beni engelledi.

    RESTOS DE MURALLA MARITIMA

    Samatya’dan Yenikapı’ya giderken surlar yok oldu. Takibi zorlaştı. Sonra deniz tarafında oldukça iyi bir durumda olan bu bölge çıktı karşıma. Evet Marmara kıyısındaki deniz surlarından en iyi günümüze gelen bölge. Ama maalesef gerek çöplük haline gelmiş olması ve gerekse gezmek için pek güven aşılamaması bu son kalan yapının tadını çıkartmayı engelliyor.

    Bu da yapının kara tarafı.

    Yenikapı’ya giderken bazı binaların fotoğrafını çekmek istedim. Bölgedeki tekke bolluğu dikkatimi çekti. Sağdaki Kademi Şerif Tekkesi mesela. Dışı güzel görünüyor ama içini bilmem. Görünmüyor çünkü.

    Güzel bir çeşme ve mezar taşları dışında pek tarih kalmamış bölgede. Samatya Yenikapı arasında Deniz surları dışında gördüğüm tek sur kalıntısı aşağıdaki.

    Zaten aklım Samatya’da kaldı. Dönüyorum ben. Vakit geldi, zil çaldı.

    Bu tezgâhı geçerken pek beğenmiştim zaten. Kurdum sofrayı tezgâhın tam karşısındaki Samatya Küçük Ev Restorana.

    Mustafa Kemal’le beraberim. Mustafa orada tanıştığım bir gazeteci. Orijini Ülkücü avukat. Kemal ise meyhanenin sahibi. Kemal Kastamonu Bozkurt’lu çıktı. Bir de ortak tanıdıklar çıkınca keyiflendim iyice…

    2. GÜN

    Bugün 2. etap olan Kumkapı-Sarayburnu hattını yürüyerek İstanbul Surlarının Marmara kısmını tamamlayacağım. Hem uzunluk hem de gezilecek yer sayısı olarak daha zorlu bu bölüm. Yazıya başlarken şunu belirtmeliyim. Yazdıklarımı dikkatle okuyan bir gurup olduğunu biliyor ve bundan çok keyif alıyorum. Onları da bu şekilde gezilere teşvik ettiğimi düşünüyorum. Bugün öğrendim ki aynı zamanda buraları yıllar önce gezip, anılarını tekrar yaşayarak mutlu olan dostlar da varmış. Buna ekstra sevindim. Buyurun gezelim beraber.

    NALBANT CAMİİ  

    Bugün ki gezime Kumkapı Nalbant Cami ile başlamak istedim. Bu camii ile ilgili pek bilgi bulunmasa bile Fetihten sonra yapılan ilk camilerden biri olması açısından önemli.

    Banisi Ishaki Veli. 1470 yılında yapılmış. İshak efendinin cerrah lakabı da var. Yüz m2 yi geçmez büyüklüğü. Çok sevimli, deyim yerindeyse stüdyo cami.

    ERMENİ PATRİKHANESİ

    Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden sonra Ermenileri İstanbul’a gelmeleri için teşvik etmiş ve 1461 yılında Ermeni Patrikhanesini kurmuş. O günden bugüne kadar Kumkapı’daki bu Patrikhane ve çevresi Apostolik Ortodoks Ermenilerin din merkezi olmuş. Büyük İstanbul yangınından sonra bir süre Samatya’daki manastıra taşınsa da 1641 ‘den bu yana buradaki yerini korumakta.

    PATRİKANE KİLİSESİ  

    Patrikhanenin karşısında yer alan bu kilise 1641 yılında patrikhane kilisesi olarak öngörülmüş, muhtelif yangınlarda zarar görüp yenilenmiş. En son 1826 yangınında kullanılamaz hale gelince Cemaat Samatya kilisesini kullanmaya başlamış ve 1828 yılında 2. Mahmut zamanında yenilenerek bugün ki halini almıştır. Pek alışılagelmiş bir şey olmasa da benim içeri girmeme ve fotoğraf çekmeme izin verdiler. İşte çektiğim birkaç foto. Çan kulesinden başlayalım.

    Ortodoks kiliselerindeki şaşaanın içinde hep bir hüzün hissetmişimdir.

    Bu fotoğraflar sırasıyla Şapel girişi, patriklerden birinin mezarı ve bana üzerindeki üzüm kabartmaları nedeniyle şarabı çağrıştıran bir taş.

    BEZCİYAN ÖZEL ERMENİ OKULU

    1790 yılında Amira Miricanyan tarafından İstanbul’daki ilk Ermeni okulu olarak kurulmuş. Yangın sonrası Amira Bezciyan’ın katkılarıyla bugünkü halini almış. Şu anda 8 yıllık eğitim vermekte. Daha önce birkaç kez belirttiğim gibi camların yüksekliğine ve büyüklüğüne dikkatinizi çekmek isterim. O dönem yapılan tüm okullarda bu özellik ön planda.

    KADIRGA

    Daha sonra Kadırga’ya kadar surları takip etmeye çalışsam da sürekli binaların arasında kaybolarak beni ortada bıraktılar. Bazen Afrikalı bir kadının çamaşır yıkayıp astığı bir çıkmaz sokağın sonu oldular, bazen bir otoparkın duvarı. Bu köşe kapmaca beni yordu.

    AYA KİRYAKİ KİLISESİ

    Ama buraları gezerken gözünüz açık olmalı. Bir anda böyle bir şey çıkar karşınıza. İlk yapım tarihi 16. yüzyıla dayanan bu Rum Ortodoks Kilisesi son olarak 1894 yıllarında yenilenmiş. Mimarı Periklis Fotiatis. Şu anda yalnızlığını yaşıyor şehrin değişen mozaiği içinde.

    Kilisenin hemen karşısındaki bu bina da aynı yalnızlığı yaşıyor belli ki.

    Bu kapıdan sahil yoluna çıktım. Ahırkapı Kumkapı arası bir nokta. İkisinden biri olabilir mi acaba? Çıktığımda ilk sur duvarı bu şeklindeydi. Fotoğrafı yakından incelerseniz yıllar boyunca muhtelif bina ve tapınaklardan alınan taşların yama amaçlı kullanıldığını anlayabilirsiniz.

    FRANSIZ HAPİSANESİ

    Sahilden Sirkeci tarafına doğru yürüyüşümü sürdürdüm. Yine yanından geçerken dikkat etmediğim bu yapıyı gördüm. Fransız hapishanesi. 1850’li yıllarda inşa edilen bu yapı kapitülasyon döneminde Fransızlara verilen suç işleyenlerin tutulduğu (sürgün yeri) 1400 m2 iç avlulu bir mekân. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı buraya el koymuş. Bir süre ahır olarak kullanılmış. Şu anda İBB’nin kullanımında. İçeriye girdikten sonra aman sende bir şey yok burada diye hemen çıkmayın, avlunun sol köşesinde tren yolunun altından geçen bir geçit var, oradan geçin.

    Karşınıza bu çıkacak. Bu belli ki bir caminin arastası. Camiyi biliyorsunuz aslında. Daha önce Sultanahmet gezisi yazımda anlatmıştım. Tekrar olsun.

    AYA SERGİOS VE BACHOS KİLİSESİ

    Orijinal kilise Ayasofya’yı da yaptıran Bizans İmparatoru I. Justinianus ve karısı Theodora tarafından 527-536 yılları arasında yaptırılmış. Kilise 1497’de II. Beyazıt döneminde camiye çevrilmiş ve adı Küçük Ayasofya Camii olarak değiştirilmiş. Caminin içinde hiç kimse yoktu. Böyle bir eserin böylesine başıboş bırakılmasını garipsedim. Üst kata çıkan merdivenlerin tamamı kilitli olduğu için üstü gezemedim. Daha önceki gelişimde de gezememiştim. 6. Yüzyıldan günümüze gelen sütun başlarındaki ve hemen üstündeki bordürlerin işçiliği inanılmaz. Kaçırmayın. Bu Kilise olarak olduğu kadar cami olarak da güzel bu mekândan ayrılmadan önce mutlaka hemen önündeki çay bahçesinde bir çay için ve işletmecisi olan Kadırgalı İstanbul Beyefendisi ile de bir iki laf edin ya da kedi sevin.

    Bundan sonra Sarayburnu’na kadar üç dört yer daha var görülecek. İlki Bukoleon Sarayı. Restore ediliyormuş. Şantiyedeki birinden Topkapı sarayına kadar olan tüm sur ve yapılarda restorasyonuna başlandığını ögrendim. Bitince bu bölge çok daha keyifli olacaktır.

    Hikayelerini o zamana bırakıp sırasıyla ne durumda olduklarına bakalım.

    İncili Köşk

    Ahırkapı sis e düdük feneri ile Filantropos Kilisesinin durumu da bu.

    Son fotoğrafta görünen deniz kenarı tarafından yürümeye devam ettim. Şunu söylemek zorundayım. Hani Türkiye’deki göçmen sayısı %10 u buldu deniliyor ya bugün gezdiğim yerlerde yarıdan fazla gibi hissettim. Bizim kaldırımlarda bildiğiniz gibi bisiklet motosiklet ne ararsan var. Bir de bunlara scooter eklendi artık. Arkadan gelen scooter kullanan yoldan çekilin diye bağırıyor. Benim dışımda çekilen yok. Biri Abtaynaaltarik gibi bir şey söyledi, bütün kaldırım kenara çekildi. Bu seferde ben çekilmedim. Sordum çocuğa ne dedin diye. Arapçasıymış. Durum bu yani…

    Ben de kızdım biraz, Sarayburnu’nda denize dönüp bağırarak Heyamola’yı okudum. Rüzgâr ve trafik nedeniyle pek duyulmasa da ve o kadar yolu yürüdükten sonra nefesim yetmese de fena olmadı, en azından rahatladım. Klasik finali Kumkapı Gölçek’te yaptım bu sefer. Benim turlar Yeşilçam filmleri gibi. Hep mutlu son. Sevenler buluşuyor. Hoş bazen hesabı görünce karşılıksız mı sevgim diye düşünüyorum ama. 😁 Bu arada Restoranın sahibi de hemşerimmiş yine. Ne demişler dölü dölüyü tımarhanede, hemşo hemşoyu meyhanede bulurmuş.

    3. GÜN

    Bugün İstanbul’un kara surlarını yani Yedikule’den Ayvansaray’a kadar olan 7.5 km ‘lik surları gezeceğim. Öncelikle şunu söyleyeyim kara surlarının büyük kısmı ayakta. İmparator Todosios tarafından 408-450 yılları arasında yaptırılmasına rağmen hala ayakta kalmasının en önemli sebebi kuşkusuz orta çağın en güçlü surları olarak gösterilmesi. Öyle ki şehir bu surlar sayesinde 5000 kişi ile 150.000 kişilik bir orduya dahi direnebilmekteydi. Tabi ayakta kalmasında gerek Osmanlılar gerekse cumhuriyet döneminde yapılan restorasyon ve bakımların katkısı da büyük. Gezimi surlardan fazla uzaklaşmadan ve halen ayakta kalmış 10 adet kapısında yoğunlaşarak yapacağım.

    BİRİNCİ ASKERI KAPI

    Yedikule kalesinin hemen yanında Bizans’ın askeri amaçlar için kullandığı kapılardan biri ama tüm güzergâh boyunca yalnızca bu var çünkü askeri kapıların büyük çoğunluğu Osmanlı zamanında gerek duyulmadığı için duvar örülerek kapatılmış. Kapının, Birinci askeri kapı olarak adlandırılmasının nedeni, kara surlarının başladığı noktada bulunan ilk askeri kapısı olması. Kapının üzerinde, kabartma şeklinde belli belirsiz bir Hz. İsa monogramı var. Genel olarak tüm kapıların iki yanında koruma amaçlı hisarlar oluyor. Bu kapının yanındaki hisarda bu plaka halen duruyor.

    ALTINKAPI

    Restorasyon nedeniyle pek ulaşılamıyor. Bu fotoğrafı Yedikule Mezarlığından çektim. Tamamıyla mermer ile kaplı, iki kuleli, üç geçişli olan bu kapı İstanbul Surlarının en görkemli kapısı imiş vaktiyle. Bizans’ta zafer kazanan imparator ve komutanlar şehre bu kapıdan girerlermiş. Altınkapı olarak adlandırılmasının nedeni ise o zamanlar altın yaldızlarla bezeli olması. Ayrıca görkemini artırmak için kapının üzerinde birtakım heykeller ve kabartmalar bulunuyormuş. Şu anda kuzey kulesinin köşesinde görülen bir kartal kabartması kalmış yalnız deniyor ama onu bile göremedim maalesef.

    YEDIKULE KAPISI

    Bu kapı ile ilgili sanat tarihçilerini bir kısmı biçim ve mimari açısından tam bir Türk eseri olduğunu ve kapı üzerinde bulunan 3. Ahmet dönemine ait kitabenin de bunun kanıtı olduğunu söylüyor. Ancak kapının üzerinde yakın döneme kadar görülen bir Bizans simgesi olan kartal armasının bulunması Bizans döneminde de bu kapının olduğunu işaret ediyor.

    Ama kapı 3. Ahmet döneminde yeniden yapılmış. Kapı adını yakınında bulunan Yedikule Zindanları’ndan alıyor.

    BELGRAD KAPISI

    Osmanlı uzun zaman bu kapıya “Kapalı Kapı” demiş. Çünkü Bizans döneminde takriben 12. yüzyılda kapı örülmüş. Ve yaklaşık 700 yıl kapalı kalmış. 1886 yılında aşağıda bulunan Balıklı Rum Hastanesi’ne geliş gidişi kolaylaştırmak için yeniden açılmış. Kapı adını bu civarda bulunan Belgrad göçmenlerinden alıyor. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Belgrad fethedildikten sonra bir grup Belgradlı esir İstanbul’a getirilmiş. Esirlerin esnaf olan kısmı bu kapı civarına, su yollarından anlayan kısmı ise Belgrad Ormanları’na yerleştirilmiş.

    Bu noktada surların durumu oldukça iyi. Çıkılıp yukarıdan bakmak hem etrafı hem de surların yapısını incelemek için ideal. Ancak yükseklik korkunuz veya yanınız da çocuk varsa çıkmayın çünkü güvenlik tedbirleri yeterli değil. En sağda Ana surları görüyorsunuz. Bunlar yaklaşık 5 metre genişliğe yaklaşık 14 metre yüksekliğe sahipler. 50-75 metrede bir daha yüksek burçlara sahipler. Ana surdan 13,5 metre önde ise daha alçak ve 4 metre eninde surlar var. Onların önünde ise yani solda ise 17,5 metre genişliğinde 14 m derinliğinde hendekler.

    Marmara tarafına baktığınızda Yedikule’ye içerden bakıldığında Edirnekapı’ya kadar surlar görülebiliyor.

    Belgrad kapıya kadar surların dışından yürümüş idim. Buradan içeriye geçip yürümeye başladım.

    SİLİVRİKAPI  

    Silivri yoluna açıldığı için bu adı almış. En yoğun trafiği olan kapıydı. Korna sesleri çıldırtıcı seviyede. Silivrikapı’nın iç tarafında olduğu söylenen Osmanlıca bir 1585 tarihli bir kitabe ve üzerinde de bir gürz bulunduğunu okumuştum. Ama göremedim. Ama hikayesi şu imiş. O gürz bir yeniçeri olup sarayda muhafızlık yapan Baltacı İdris Ağa’ya aitmiş ve eski devirlerdeki müsabakalarda rekor kıran sporcuların spor aletlerini duvarlara asma adetinden bugüne kalan tek örnekmiş ve yaklaşık 420 yıldan beri Silivrikapı’da asılı imiş.

    Kapıdan geçerken orada çalışan (muhtemelen restorasyon başlayacak) iki işçinin çay demlediğini gördüm. Eee 35 yıllık şantiyeciyim bilirim şantiye çayının tadını hemen yanaştım. İşçilerden biri içeride bir lahit olduğunu söyledi. Defineyi buldum yani.

    Lahitin olduğu yapı bu imiş.

    1700 yıllık bir İmparator mezarı. Etrafında üzerleri işlenmiş 4 tane daha lahit büyüklüğünde mermer vardı. Ama bunların sunak süslemeleri olup olmadığından emin olamadım. Bu kadar ortada olmasına ve gördüğüm kadarıyla hiçbir önlem olmamasına rağmen bu denli sağlam kalmaları şaşırdım.

    Silivrikapıdan arabaların arasından resmen ite kaka dışarı çıktım. Vee hemen çıkışta bizim Nostrodamus’u aratmayan kahinimizle tanıştım. Ruhu şad olsun.

    Mevlevihane kapısına doğru surların dışından yürümeye başladım. Şunu belirtmeliyim ki yaklaşık 4 km boyunca surların arası bu şekilde bostan. Bu beni çok mutlu etti. Üretim 👍

    MEVLANAKAPI

    Her ne kadar Osmanlı döneminde sur dışında bulunan Yenikapı Mevlevi Dergahı’ndan bu adı alsa da kara surlarını yaptıran 2. Theodosios devrinden kalıp da orijinal yapısını en iyi koruyan kapı. Bu nedenle bu kapıya bakıp, Bizans döneminden kalan diğer kapıların orijinal hallerini düşlenebilir. Bizanslılar ise bu kapıya Rus Kapısı diyorlarmış. Çünkü Bizans döneminde Eyüp civarına bir grup Rus yerleşmiş ve bu Ruslar daha sonra ayaklanarak İstanbul’a günlük girme hakkı elde etmişler ama sadece bu kapıdan.

    Mevlanakapı’nın üzerinde bulunduğu söylenen yaklaşık 1 karış büyüklüğündeki haç yok ve Bizans tamir kitabesi de okunmuyor. Aynı haçtan kapının iç tarafında olanı ise bir aydınlatma ile kapatılmış. Bu kapının da iki tarafında savunma kulesi bulunuyor. Girişin sol tarafında kalan kule şu an güvercinlik olarak kullanıyormuş.

    TOPKAPI

    Bu kapı, İstanbul’un fethi sırasında tamamen yıkılmıştı ve ilk osmanlı askerleri iceriye bu gedikten girmişti. Fetih sonrasında yeniden yaptırıldı. Kapı, Türkçe ismini fetih sırasında surları döven bazı top güllelerinin kapı üzerine yerleştirilmesinden dolayı almış.

    19. yüzyılın ortalarında İstanbul surlarını gezen kimi seyyahlar duvarlara yerleştirilen bu toplardan bahseder.

    Aslında Fatih’in girdiği kapının adı St. Romanos kapısına da Topkapı deniliyor ama bu resimde kapı saglam🤔 Topkapı ‘dan girer girmez bu Ermeni kilisesi görülüyor.

    Kapının içindeki bu asker Ulubatlı Hasan’ı temsil ediyor herhalde. Kapının dışında sağ tarafında ise İstanbul’un fethi ile ilgili bir kitabe var.

    SULUKULE KAPISI

    Ortaçağ’da her kalenin bir su kulesi bulunurdu. Dışarıdan şehre giren suyun surlardan geçişi bu kule aracılığıyla sağlanırdı zira. Suyun gireceği yerden insanda girebileceği için bu geçişin emniyetli olmasına özellikle dikkat edilirdi. Bu emniyeti sağlayan su kulesi burada bulunduğu için kapı, Sulukule Kapısı olarak adlandırılmış. Sulukule Kapısı, en erken dönem açılan kapılardan ve hem sivil hem askeri kullanılmış ama zamanla küçültülmüş. Bu arada kapının adını verdiği o eğlenceli semtte kentsel dönüşüme uğramış. Fazla dönüşmüş hatta. Kapı şimdiye kadarki en sakin kapı idi.

    Zaman zaman yalnızca iki sur arasına açılan bu tip adsız kapılar da var.

    EDİRNE KAPI

    Adını Edirne yolu üzerinde olmasından alıyor. Anlamadığım o zamanlar Silivri ile Edirne’ye giden yolların farklı olması. Biz otoyol yapılana kadar aynı yoldan giderdik.

    Restorasyon nedeniyle tam göremedim. Edirnekapı en yüksekteki kapı. 7 tepenin 6.sı olan Edirnekapı en yüksek tepe aynı zamanda Constantinapolis’te. Yüksekliği sizi korkutmasın ama. Yalnızca 74 m.

    EĞRİKAPI  

    Orjinal adı Kaligaria kapısı. Eğrikapı’nın adının nereden geldiği sorusu tartışmalı bir soru. Şeyh’ül Seyyah Evliya Çelebi’ye sorarsanız, fetihten sonra bu civara Eğirdir’den gelen bir grup göçmen yerleştirildiği içindir der; aynı dönemin seyyahı ve tarihçisi olan Eremya Çelebi’ye sorarsanız, kapının iki kanadının tam karşılıklı olmamasından dolayı kapıya bu ad verilmiştir; modern Evliya Çelebi olarak kabul edilen John Frelly’e sorarsanız, kapıya giden dar yolun eğriliğinden almıştır. Rivayetler muhtelif.

    Ben İsmail Çelebi derim ki; Kapı eğri değil bunca yol yürüyünce yorgunluktan ben eğrilmişim ondan öyle görülüyor.

    Efenim bugün geleneği bozup işi Piyer Loti de yorgunluk kahvesi ile tamamlayacağım. Haftaya olmazsa daha sonraki haftaya 4. ve son bölüm olan Haliç Surlarında görüşmek üzere.

    4.GÜN

    Bugün Haliç Surları ile turumu tamamlayacağım. Ayvansaray’dan başlayıp Eminönü’ne kadar olan toplam 5.5 km ‘lik surların izini süreceğim. Öncelikle buradaki surların İstanbul surları içinde en zayıf olanlar olduğunu belirtmeliyim. Bunun en temel sebebi kuşkusuz Haliç’e konulan zincirler nedeniyle bu kısımdan tehlikenin az olduğunun düşünülmesi.  Zincirler diyorum çünkü yalnız haliç girişinde Sarayburnu- Galata Arasında değil aynı  zamanda Haliç surlarının diğer ucu olan Ayvansaray ile Hasköy arasında da vardı. Ayrıca Pera tarafında da Bizans yerleşimlerinin olması Haliç’e bir iç deniz havası veriyordu. Gemilerin Haliç’e indirilmesi bu nedenle Bizansliların bu özgüvenini yıkan ve tüm savunma düzeninin bozulması sonucu Fatih’in önünü açan en önemli etkendir.

    Bu burç kara surları ile haliç surlarının kesiştiği köşede. Bölge tekke, mescit ve türbe açısından çok zengin.

    İlk burcun üzerindeki bu uzun yazı ile ilgili bir açıklama bulamadım.

    İVAZ EFENDİ CAMİİ

    Alanyalı Kazasker İvan Efendi tarafından 1486 yılında yaptırılmış. Her ne kadar Mimar Sinan’ın tezkerelerinde bulunmasa da caminin şekli onun veya bir talebesinin eseri olma ihtimalini yükseltiyor. Ön cephesinde iki ayrı cami girişi olması ve herhangi bir kitabe olmaması dikkat çekici.

    Caminin içindeki sadelik ve doğal aydınlatma mükemmel. İvaz Efendinin caminin yanındaki hazireye gömüldüğü biliniyor ancak hiçbir mezar taşında adı yok. Bu nedenle isim bulunmayan ve yalnızca eni büyük iki silindir taşın olduğu mezarın ona ait olduğu düşünülüyor.

    Caminin dışındaki bu altıgen çeşme de külliyenin bir parçası ancak onda da bir plaka yok. Ivaz efendi reklamı pek sevmiyormuş anlaşılan.

    ANEMAS ZİNDANLARI

    Anemas zindanları Bizans döneminin en büyük saraylarından biri olan Blakhernai Sarayı’nın bir parçası. Tekfur sarayı gibi bu saraydan günümüze gelebilen bir yapı. Gariptir ki kara surlarının bir ucunda Osmanlı Zindanı Yedikule bir ucunda Bizans Zindanı Anemas. 14 hücre odasından ve bu odaların altındaki iki katlı bodrumdan oluşuyormuş. Anemas Zindanlarının restorasyonu İBB tarafından tamamlanmış ama henüz ziyarete açılmamış.

    VLAHERNA MERYEM ANA KİLİSESİ

    Orjinali 5. yüzyılda yapılmış. Söylenceye göre Leo’nun eşi imparatoriçe Verina 473’de Kudüs’ten getirildiği ve Meryem Ana’ya ait olduğu iddia edilen Maforion adlı elbiseyi bu kiliseye hediye etmişr. 6. yüzyılın ilk çeyreğinde ve 11. yüzyılda onarılıp genişletilmiş.

    1070 yılında onarılan yapı yıkılınca yerine bugün mevcut olan kilise 1867 yılında inşa edilmiş. Kilisede halen 7. yüzyıla tarihlenen ve Blahernitissa adı verilen bir Meryem Ana ikonu yer almaktadır ki bizanslılar bu ikonanın düşman saldırılarılarına ve doğal afetlere karşı bir çeşit koruyucu etkisi olduğuna inanmışlar.

    KASTAMONU EĞİTİM, KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ

    Sahile inerken bu güzel binayı görüp şaşırdım. İçeride bir genç görünce zile basıp içeri girdim. Beni İstanbul Kastamonu Gençlik ve Spor Kulübünün Başkanı Dr. İlker Dilek bey karşıladı ve oldukça zevkle restore ettikleri binayı gezdirdi. Devrekanili ve çeşitli devlet kademelerinde yer almış sosyal biri. Çay eşliğinde hoş bir sohbet yaptık. İçeride bulunan diğer kişilerle de tanıştık. Belki burada bir sergi organize etmek için buluşmak üzere vedalaştık.

    Memleket olayı bu kadarla bitmedi. Aşağıya inip Koca Mustafa Paşa tarafına giderken bu kez de kanlıca mantarı göz kırptı bir tezgahtan. Meğer yıllardır adını duyup hiç gelmediğim İnebolu Pazarına gelmişim. Her yüz tanıdık gelmeye başladı bir anda. Her tabela da..

    HZ. CABİR CAMİİ

    Restore ediliyor. Orjinali resimden de anlaşılacağı gibi 15 x 17.5 m ölçülerinde haç planlı bir Bizans kilisesi olup, II. Beyazıt döneminde sadrazamlık yapan Koca Mustafa Paşa tarafından camiye çevrilmiş. Not olarak Mustafa Paşa’yı, Yavuz Sultan Selim’in 1512’de idam ettirdiğini de belirteyim.

    Cami civarındaki bu güneş saati ilginçti. İlk defa duvara asılanını gördüm. Daha sonra sahilden yürümeye başladım. Bu noktadan itibaren Unkapanı’na kadar surlar takip edilebilir durumda.

    Kah bir binanın avlu duvarı olmuş, kah bir kilisenin yaslandığı destek.

    Kah karışmış yeni depolara ve minik notlar var üzerinde geçmişe dair.

    Derken Ayakapı çıktı karşıma girdim sur içine.

    GÜL CAMİİ

    Orjinali Bizans İmparatorluğu döneminden kalma dinî yapı. Eski adı ve yapım tarihi hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte 10. ya da 11. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmekte. Büyük Saray’ın ana girişi Halki Kapısı üzerindeki İsa ikonasının indirilmesine karşı çıktığı için öldürülen Theodosia adlı kadının kutsal emanetlerinin bu kiliseye konduğu ve bu nedenle kilisenin adımın Aya Theodosia olduğu düşünülmekte. 1499 yılında camiye çevrilmiş. Adının Gül camii olmasının hikayesi ise şu:

    29. Mayıs günü yortu nedeniyle tüm kilise güllerle süslenmiş. Fetih sonrası kiliseye giren Osmanlı askerleri heryeri gülle süslendiğini görünce oldukça şaşırımışlar ve bu nedenle önce gül kilisesi sonra da gül camii olarak anılmaya başlanmış.

    Minaresiz cephesi de bu.

    Gül camiinin çok yakınındaki bu yapının, hemen yanındaki kahveci hamam olduğunu, Koç sponsorluğunda Italyanlar tarafından restore edildiğini ve müze olacağını söyledi ama ben böyle bir bilgi bulamadım.

    Daha sonra dar Cibali Sokaklarında dolaşmaya başladım. Ilginç dükkan isimleri var. Hem de çok ilginç.

    CİBALİ SUR KAPISI  

    Daha sonra Cibali sur kapısından tekrar sahile çıktım. Cibali adı nereden geliyor derseniz rivayete göre İstanbul’un fethedildiği gün, Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey bu semtteki sur kapısını kırıp şehre girmiş, bu kapı ve çevresindeki semt, daha sonra bu kişinin adı ile anıla gelmiş, sonradan halk arasında Cibali şeklinde değişmiş. Sahilden yürüyerek devam ederken özellikle Unkapanı sonrası surlar tamamen kayboldu ve de çevre sevimsizleşti. Özellikle Arap müşterilere hizmet etmek üzere kurulmuş hediyelik eşya, tatlı, helva tarzı ürünler satan mağaza sayısı arttı. Buna bir de kesif nargile kokusu eklenince pek de haz etmediğim ortadoğudaki havaya büründü ortam.

    Geriye bakımsız ama gösterişli apartmanlar, geçmişi özleyen binalar,

    ustasını özleyen ahşap kapılar kaldı. Öylesine daraldım ki Eminönü’nde Galata köprüsünün kalabalığı bile ferah geldi bana.

    LİGOS

    Vapura bindiğimde Topkapı sarayına bakalakaldım. İstanbul’un surları ilk olarak, Sarayburnu ve Topkapı Sarayı bölgesinde Ligos adlı küçük köy varken MÖ 6. yüzyılda inşa edilmiş. İlk surlar Sarayburnu’ndan yukarıya çıkıyor. Ayasofya’yı da içine alacak şekilde dönüp Demirkapı üzerinden Sirkeci’ye iniyor ve sonra da sahil boyunca ilerleyip çemberi tamamlıyormuş. Daha sonra 2. ve 5. yüz yıllarda genişletilmiş. En büyük katkıları ise Roma imparatorları Konstantin ve Theodosius yapmıştır. Zaman içerisinde ihtiyaçlar çerçevesinde kapılar ve burçlar eklenmiş, yeri geldiğinde deniz tarafına da duvarlar örülmüş.

    4 gün boyunca yaklaşık 35 km yol yürüyerek dolaştığım İstanbul Surları benim Fatih’in fetih macerası ve fetih sonrası karşılaştığı İstanbul’u gözümde canlandırmam açısından önemli katkılar sağladı. Amacıma ulaştım yani. Siz de keyif aldıysanız ne âlâ.. 👏👏👏

  • İngiltere’yi gençken mimleyip kara listeme almış olmama rağmen bu kararımdan cayıp gittim. Londra iyi ki caymışım dedirten güzellikte bir şehir. Ayrıca insanları da soğuk İngilizler önyargısının aksine çok sıcakkanlı ve yardımseverdi. Nothing Hill’deki otelin bulunduğu sokakta sabahları herkesin birbirine günaydın demesi, metro istasyonunda tarif sorduğum bir adamın kendi metrosunu kaçırmak pahasına tarif için gayreti açıkçası İstanbul’da bile unutulmaya yüz tutmuş davranışlar artık.

    BUCKINGHAM SARAYI

    Birleşik Krallık hükümdarlarının yönetim merkezi ve Londra’daki ikametgahı olan saray Westminster Şehrindedir. Sık sık devlet işlerinde ve yabancı devlet insanlarının ağırlanmasında da kullanılır. Buckingham Sarayı’nın ana cephesi Edward Blore tarafından inşa edilmiş ve 1850’de tamamlanmış. Son haline ise Sir Aston Webb tarafından 1913’te yapılan yenilemeden sonra kavuşmuş ve daha sonra binaya eklemeler yapılmış. En bilineni 1837’de Kraliçe Victoria’nın tahta çıkmasının ardından doğu cephesine kraliyet ailesinin halkı selamladığı balkon. II. Dünya Savaşı’ndaki Alman bombardımanında yıkılan şapelin yerine ise Kraliyet Koleksiyonu’nun sergilendiği galeri 1962’de halka açılmış. Sarayın Siyah tüylü şapkalı kırmızı üniformalı saray muhafızları meşhur. 

    KENSINTON SARAYI

    Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’da bulunan ve 17. yüzyıldan bu yana Britanya Kraliyet Ailesi’nin resmî ikametgâhı olan bir saray. Hyde Parkın batı çıkışında. Sadece bahçesini gezmek bile ihtişamı görmek için yeterli. Göleti bile var. Kraliçe Victoria bu sarayda doğmuş ve Buckingham’a taşınana kadar burada yaşamış. Diğer konukları ise Prenses Margaret ve Diana. Victoria, Diana ve Margaret’in bazı eşya ve giysileri burada sergileniyor. Onca şaşaanın içinde sade ve mütevazı yatak odaları şaşırtıcı geldi.

    SHAKESPEARE EVİ

    İngiltere’nin Stratford Upon, Avon’daki William Shakespeare’in 1564 yılında doğduğu bu ev aynı zamanda dünyanın en eski müzelerinden biri olma özelliğini de taşıyor. Bu kadar iyi korunmuş olması bana mucize gibi geldi, büyülendim.

    Shakespeare hakkında o kadar çok şey yazılmış çizilmiş, onun da ötesinde eserleri o kadar çok uyarlanmış ki bana dedikodudan başka bir şey kalmamış. 18 yaşındayken 1582 yılında 26 yaşındaki Anne Hathaway ile zorunlu evlilik yapmış. Nitekim altı ay sonra ilk kızları Susanna iki yıl sonra ikizleri Judith ve Hamnet doğmuş. Ama doğduğu ev o günkü gibi ayakta duran eserleri yüzlerce yıldır milyarca yüreğe işleyen Shakespeare’in günümüzde yaşayan torunu yok. Çünkü ikizlerden Hamnet 11 yaşında ölmüş, Judith’in üç çocuğu da az yaşamış, Susanna’nın tek kızı Elizabeth’in ise hiç çocuğu olmamış. Yani soy ağacı 3. nesle bile ulaşamamış. İkizler doğduktan sonraki yedi yılda yani 1585 ve 1592 yılları arasında ne yaptığını kimse bilmiyor. Ailesini geçindirmek için avukatlık veya katiplik yaptığı düşünülüyor. Yeter bu kadar magazin.

    LONDRA KÖPRÜSÜ

    Bu açılır kapanır baskül köprü (Tower Bridge) Londra’nın önemli sembollerinden biri. Şehrin iki yakasını bir araya getiren bu ikiz kuleli köprü, 1894’te 11.000 ton çelik kullanılarak 432 işçinin her gün çalışmasıyla 8 yılda inşa edilmiş. Köprünün açılıp kapanma sistemi eskiden buhar enerjisiyle çalışıyormuş. Şimdi elektrikle çalışıyor ama eski sisteme ait her detay olduğu gibi korunmuş ve bir sergiye dönüştürülmüş. Thames Nehri üzerinde, Victoria stili eski makina dairesini gezebilir, köprünün açılış kapanış saatlerine göre burada olup sonradan yapılan cam yürüyüş yolundan manzarayı izleyebilirsiniz. Tabi bunu yaparken gayda çalan birine rastlayıp cesur yürek filmini anımsatan melodilere denk gelirseniz dadından yenmez. 

    GREENWICH-CUTTY SARK

    İlkokuldan bu yana sıfır meridyeni olarak aklımda yer etmiş Greenwich’e Londra’dan gitmek için tekneye binmek yeterli. Greenwich’te müzeye çevrilmiş Cutty Sark yelkenlisi ise gerçekten gönlümü fethetti. Hikayesi şöyle:

    Cutty Sark’ın yapımına 1869 yılında başlanmış ve denize indirildiğinde dönemin en değerli ürünlerinden çay ticareti için kullanılmış. Kısa sürede Çin Londra arasındaki süratiyle efsane haline gelmiş. O dönemde yılın ilk çayını Londra’ya ulaştıran gemiye ekstra ödüller verilirmiş. Geminin en ünlü yarışı 1872 yılında Thermopylae adlı gemiye karşı olmuş ve dümeni kırıldığı için bir hafta ile kaybetmiş. Bu kaybettiği tek yarış olmuş ve sonraki yıllarda birçok hız rekorunu kırarak döneminin en hızlı gemisi olduğunu ispatlamış. 20. yüzyılın başında buharlı gemilerin kullanılmaya başlanmasıyla popülaritesini kaybetmiş. 1922 yılında orijinaline sadık kalarak restore edilip İngiltere’de eğitim gemisi olarak kullanılmaya başlanmış. 1954 yılında ise Greenwich’te özel olarak yapılan bu yere çekilerek sergilenmeye başlanmış. Müze 19. yüzyılda okyanuslar aşan yelkenlilerdeki denizcilerin yaşamını anlayabilmek için harika. Ayrıca dünyanın en büyük gemi başı koleksiyonuna da sahip. Son olarak eski ve tarihi gemilerini jilet yapan bir ülke olarak bu gemiye 2007 de geçirdiği yangın felaketinden sonra restorasyon için tam 46 milyon İngiliz poundu harcandığını da söyleyeyim. 

    HYDE PARK

    Londra daha önce hiçbir metropolde görmediğim yoğunlukta bir yeşilliğe sahip. Şehrin % 47’si park ve bahçe. Hyde park dünyanın en büyük (350 dönüm) ve bilinen parklarından biri olarak öne çıkıyor elbette. Benim asıl merakım kuzeydoğu köşesindeki çok eskiden beri sokak hatiplerinin serbest konuşma yeri olarak bilinen Speakers’ Corner. Ama şansıma kimse konuşmuyordu. Aslında sonra ben çıkıp niye bir Nazım şiiri okumadım diye çok hayıflandım. Park ile ilgili söylenecek çok şey var aslında. Gölü, şelalesi, sincaplar, kuşlar, inanılmaz çiçekler ve ağaçlar, atla gezinen insanlar ve her şeyden çok da yatılası geniş çimenleri olan huzurlu bir yer diye kısa keseyim. Anlatılası değil gezilesi bir yer.

    Kısa kısa tavsiyelerde bitireyim geziyi. Atlayıp trene Brighton’a gidin. Londra’ya en yakın sahil kentlerinden biri. John Nash’ın en güzel eserlerinden Kral Edward’ın egzotik aşk yuvasını, yani Kraliyet ailesinin yalı sarayını mutlaka görün.

    Civardaki kalelere gidin. Mutlaka bu kalelerde çekilmiş ve seyrettiğiniz bir film veya dizi vardır.

    Piccadilly meydanında şaraplarınızı için.

    Trafalgar’da gökyüzüne bakın.

    Londra’nın meşhur kırmızı kulübelerinden birine 4-5 kişi sığışın.

    Kral VIII. Henry ve altı karısı ile hatıra fotoğrafı çektirin. 

    Meşhur Harrods mağazasına mutlaka girin. Yalnızca gezin alışveriş yapmayın. Gıda reyonuna gidip yüzlerce tatlı içinden birini seçip paket yaptırın. Londra doğa tarihi müzesinin önündeki banklarda yiyin.

    Eğer yeşilliğe yayılmış insanlar görürseniz dikilmeyin, siz de yayılın. Bu kadar.

  • Özbekistan’a ilk olarak 2012 yılında iş için gittiğimde Semerkant’ı gezme fırsatım olmuştu ama Taşkent’i ancak 2017 Mart ayında 4. gidişimde gönlümce gezebildim. Tek adam rejimi olan bir ülke ama genel olarak eğitim bizimkinden iyi. Yolda gezerken turist olduğunu anlayan gençler mutlaka selam verip konuşmak istiyor. Genelde Rusça, İngilizce ve az Almanca biliyorlar. Ama elbette tek adam rejimi eğitimli nesil pek istemez. Baskı da artmış görülüyor. Şehir içindeki Asker sayısından anlaşılıyor. Eski medreselerin çoğunda din ağırlıklı eğitim başlamış bile.

    İlk hareketlendiğim yer uzaklardan kubbelerini gördüğüm ve aklınıza gelebilecek tüm tarım ve hayvancılık ürünlerinin satıldığı Chorsu Bazaar. Yani çarşı pazar.

    Ama buraya ulaşabilmek işin uzunca bir süre kalabalık bir köy pazarının içinden yürümek zorundasınız. Yaklaşık bir km kadar yürüdükten sonra kubbelerin içine girince şaşırtıcı bir görüntü ile karşılaşılıyor. Yüzlerce kasap bir arada. Tezgahların önündeki rakamlardan bunu anlayabilirsiniz

    ve rengarenk aktarlar. İsteyene de sakatat. Tabi at eti en pahalı olanı.

    Daha sonra yönümü Kukuldash medresesine çevirdim. Dışarıdan görüntüsü gerçekten etkileyici. Özellikle de minaresi. Giriş kapısındaki süslemeler Semerkant’taki hanları andırıyor.

    Kapıda daha sonra içeride yatılı olarak kalan 200 kadar erkek öğrencinin belletmeni olduğunu öğrendiğim Cüppeli Ahmet kılıklı biri içeri girmem için 10 dolar vermemi istedi. İçerisini merak ettiğim için dolar kullanmanın yasak olduğu ülkede bunu cebine atacağını bile bile parayı verdim mecburen.

    İçeride özellikle baharın gelişiyle cennete dönüşmüş bir avlu çıktı karşıma. İleride duran çocuklara yaklaştım. Hepsi birden Selamı Aleyküm dedikten sonra başlarını öne eğdiler. Zorla çat pat İngilizce bilen birinden yatakhanelerinin üst katta dershanelerinin alt katta olduğunu öğrendim. Aşağıda kapılarındaki yazılardan anladığım kadarıyla kuran okuma, fıkıh, hat ve hadis gibi dersler veriliyor.

    Bu hat dersinin sınıfının kapısı. Kapıda çocukların yaptığı ahşap işlerini bana satmaya çalışan cübbeliyi tersleyip dışarı çıktım.

    Bir sonraki durağım Telle Seikh Camisi, Barak Khana Medresesi ve Kaffal Shashi Mozolesinin olduğu alanda gerçekten başka bir dünya buldum.

    Alanda uçurtma uçuran çocukların, boğa güreşi yapan matadoru andıran hareketleri ile uçurtmalarını rüzgâra vurdurarak çıkarttıkları ıslığı andıran sesler bana Halit Hüseyninin “Uçurtma avcısı”nı hatırlattı. Barak Khana Medresesi şimdiye kadar gördüklerimin en iyisiydi ama ahşap kapısının güzelliğini fotoğrafa yansıtamamışım.

    Telle Seikh camisinin minareleri Özbekistan’ın en yükseği. Bu bölgedeki eski şehir komple yıkılmaya başlamış ve yerine Yeni Taşkent kurulacakmış. Niye mi? Özbekistan’ın reisi öle demiş.

    Burası da Özbek Reisin kararlarını onaylamakla görevli meclisin binası.

    Polish Catholic Church ihtişamına rağmen tek devlet tek ümmet anlayışının yalnızlığını yaşıyor gibi.

    Amir Temur yani bizim Aksak Timur müzesi tam bir hayal kırıklığı oldu. Hepsi kopya. Orijinaller ya USA Metropolitan ya Londra ya da Berlin’deki müzelerde.

    Diğer bir hayal kırıklığı da Abdul Khasım Medresesi oldu.

    Özbek sirki dünyaca meşhur bir sirk. Bilet sordum ama bir hafta önceden almak gerekiyormuş.

    Yol boyunca 4-5 tane bu şekilde büyük bir meydanın ortasına yapılmış tiyatro binası gördüm ama yalnızca bir tanesinde hareket vardı.   Taşkent oldukça geniş alana yayılmış bir şehir. Yalnızca eski bölgeleri gezerken bile kendi rekorumu kırdım. 48.000 adım. Allahtan yollar ve kaldırımlar alabildiğine geniş. Tazesi gibi olmaz ama size bir özet yaptım.

    Erdim muradıma, çıkın kerevetime.

  • Tamamen Amerikan Projesi olarak kurulan ve herhalde Oval Ofis Sakinlerinden Clinton’un tek heykelinin dikildiği ülke olan Kosova’dayız. Ve elbette bu yeni doğan ülkenin başkentinde Priştine’de şehir turuna Newborn hatıra fotosuyla başlıyoruz.

    Ülkenin kuruluşunu, her yerde rastladığınız NATO’ya ait bilumum araç ve binaları ile Amerikan bayraklarını boş verin. Ülke insanları tüm Balkan ülkelerindeki gibi sıcak kanlı ve sevimli. Hatta burada özellikle gençlerinin diğerlerinden daha kültürlü olduğunu dahi söyleyebilirim. Yolda rastladığımız birinin İngilizce veya Almanca veya her ikisini de bilme ihtimali % 75 civarında. Türkçe bilen, bilmese de anlayan sayısı da % 50 ye yakın.

    Neredeyse hiçbir sanayi tesisinin olmadığı hatta tarım ürünlerinin çoğunu bile ithal eden bu ülkenin hava kirliliği konusunda dünyada ilk sıralarda olmasını bir türlü anlayamıyordum.

    Aslında sorunun cevabı basit. Bir hava kirliliği ülke sınırı filan tanımaz, iki arkamda görülen fi tarihinin teknolojisi ile yapılmış termik santralların biri bile havayı kirletmeye fazlasıyla yeter.

    Ülkenin kayda değer tek üniversitesi Priştina üniversitesi şehrin içindeki bir parkın içine kurulmuş. Etrafını 5 dakikada dolaştım. Her yönünde bir fakültenin girişi var. Psikoloji/Sosyoloji ve Felsefe Fakültesi, Matematik ve Doğa bilimleri Fakültesi, Spor ve Beden Eğitimi Fakültesi ve Filoloji Fakültesi.

    Kosova Milli Kütüphanesi “Pjeter Bogdani”, Hırvat mimar Andrija Mutnjakovic tarafından tasarlanan çelik iskelet membranlarla çevrili kubbeli yapısıyla şehrin sembolik yapılarından biri. Üniversitenin hemen yanındaki kütüphanenin birinci katında 400 kişilik okuma salonu eski doğu bloku ülkelerindeki okuma alışkanlığının mirası. Son olarak 99 adet kubbenin insan beynini temsil ettiğini de belirteyim.

    Babası Priştineli olup Üsküp’te doğan Rahibe Teresa Arnavutça konuşulan her yerin olmazsa olmazı. Priştine’de 2007 yılında açılan bu Teresa katedrali şehrin önemli yapılarından.

    İçinin sadeliği ve aydınlığı için ise Rahibe Teresa’nın yaşamından esinlenilmiş herhalde.  

    Mehtap Meydanından İskender Paşa heykeline kadar uzanan araca kapalı Nena Teresa caddesi istiklal caddesi gibi sürekli kalabalık ve 50 metrede bir kestane satanlar var. Sordum İnebolulu çıkmadı 

    Trafiğe kapalı alanın sonundaki bu meydanda yine Arnavutça konuşulan toprakların olmazsa olmazlarından biri; İskender Paşanın at üzerindeki heykeli (En solda).

    Priştine’deki 3 Osmanlı dönemi camii. İlki Kosova Savaşı sonrası bir Sırp’ın öldürdüğü Sultan Murat tarafından yaptırılan Çarşı camii. Hoş Osmanlının 3. padişahının te Bursa’dan kalkıp buralara gelmesi de garip tabi. İkincisi Yaşar Paşa Camii. En arkadaki ise Fatih tarafından yaptırılan İmparatorluk (Madhe) camii. Camileri T.C. restore etti. Yani vergilerimiz yalnızca Türkiye’deki camilere gitmiyor.    

    Ülkeler hücre gibi mitoz bölünme ile çoğalıyor. Kosova’da hangi yöne gidersen git 45 dakikada sınıra ulaşıyorsun. Bu gidişte yakın çevredekileri bile bitiremeyeceğim. Bu haritada dahi 15 ülke var. Her neyse iyi okumalar hepinize.

  • Çok uzun süredir görmek istediğim bir ülke İzlanda. 200 milyon yıl önce ayrılmaya başlayan Pangea kıtasında yer almayan nadir toprak parçalarından biri. Yaklaşık 20 milyon yıl önce deniz altındaki patlamaları ile oluşmaya başlamış ve hiçbir zaman herhangi bir kara parçası ile bağlantısı olmamış sanki bu dünyaya ait olmayan bir ada. Kış mevsimini seçmemin nedeni hem zorlu kış şartlarını hem de kış aylarında daha fazla ihtimal olan kuzey ışıklarını görebilmek. 100.000 km2 nin üzerinde büyüklüğüne rağmen yalnızca 300.000 kişi Başkent Reykjavik’te olmak üzere 400.000 nüfuslu bir ülke. Oslo aktarmalı olarak yaklaşık 10 saatlik bir yolculukla varıyoruz İzlanda’ya.

    Havaalanından başkente yolculuğumuz ise yeni başlayan yoğun kar yağışı nedeniyle 3 saatten fazla sürüyor. Toplam yedi günün ilk gününün yorgunluğunu önce Reykjavik’teki bir buz barda ardından da otelimizde atıyoruz.

    URRIDAFOSS

    İlk gün İzlanda’nın olmazsa olmazı Golden Circle ile başlayacak. Hava 11.00 de aydınlanıp 16.30 da karardığı için gün ışığından yararlanma fırsatı az. Golden Circle başkentten başlayıp Kuzeyden Gullfoss’a kadar gidip Güneyden dönülen ve birçok görülesi yerleri barındıran 250 kilometrelik bir rota. Kuzey yoluna devam eden aşırı rüzgâr ve kar nedeniyle izin verilmediği için Güney yolundan planlanandan geç bir saate yola çıkıyoruz. İlk olarak Urrida şelalesine ulaşıyoruz. Bölge Buzul çağından bu yana Dünya’da oluşan en büyük lav akıntısının üzerinde. Şelale İzlanda’nın en büyük nehri üzerinde (230 km) ve 360 ton/sn debisi ile oldukça görkemli. Bu yer yer buz zemin üzerinde ayakkabılara zincir takılarak yürümeyi gerektiriyor. İlk defa deniyoruz böyle bir şeyi.

    SECRET LAGOON

    Lagoon (Lagün) aslında nehir ağızlarının nehrin getirdiği alüvyon veya dalgaların etkisi ile nehrin denize ulaşamaması sonucu oluşan göller (Büyükçekmece Gölü gibi) olarak bilinir.

    ve denize yakındır. Burada ise volkanik aktiviteler sonucu oluşan genellikle sıcak havuzlara bu ad veriliyor. Secret Lagoon, Fludir kasabası yakınında ve yılın her mevsimi 40 derece sıcaklıkta olan İzlanda’nın 19. Yüzyıldan beri bilinen en eski ve doğal havuzlarına sahip. Havuzun modern soyunma giyinme alanları, bar ve restoranlarından faydalanabilmek için kesinlikle randevu alınması gerekiyor. Kar altında havuz keyfi.

    Havuzun etrafında birçok sera dikkat çekiyor. İzlanda’da tüm yaşam volkanik aktiviteler ve onun yarattığı jeotermal potansiyel üzerine kurulu. Yaklaşık 500 derece sıcaklıkta yeraltında basınç altında hala sıvı olan su yeryüzüne çıkarılıp santrallerle elektrik üretilebiliyor, aynı zamanda konut, sera ve ağılları ısıtmakta kullanılabiliyor. Bu bölgede günlük 3 ton domatesin hasat edildiği seralar var.

    Aynı zamanda en önemli et kaynağı koyunlar ki insan nüfusunun üzerinde koyun barındıran ağıllar var. Elektrik enerji ihtiyacının tamamı hidrolik ve jeotermal kuvvet santrallerinden karşılanan İzlanda benim şimdiye kadar gördüğüm her anlamda çevre bilincinin en üst düzeyde olduğu ülke. 

    UTHLİD COTTAGES

    Geceyi Fludir yakınlarındaki Uthlid Kulübelerinde geçiriyoruz. Ev sahibemiz 3 nesildir bu işi yapan bir kadın. Yemekler gerçekten güzel. Kremalı karnabahar çorbası ve kuzu etli lazanyası denemeye değer. Aynı zamanda kadının birçok İzlandalı gibi Elf denilen üç harflilere inanıyor olması ve hatta aileye ait şapellerinin yanında ayrıca Elfler için bir şapel bulunduğunu söylemesi oldukça ilginçti. Elfler bazı insanlara görünüp zor zamanlarda onlara yardım eden insansılar. Elfleri gören insanların hikayelerini derlemek için okul bile var; Büyülü Elf okulu.

    Ertesi sabah kar yağışı hala yoğun bir şekilde devam ediyor. Bizi almaya gelen minibüs kaydığı için oldukça geç yola çıkabiliyoruz. Hatta Minibüsün ana yola inmesini yürüyerek takip ediyoruz.

    GAISER

    Üçüncü gündeki ilk durağımız ortaokul coğrafya derslerinden bildiğimiz Gayzer. Gayzer; belirli aralıklarla ve basınçla yukarı doğru buhar ve su fışkırtan su kaynakları. Bu tabiat olayına adını veren aslında İzlanda da bulunan ve “Geysir” olarak isimlendirilen bir su kaynağı. İzlanda dilinde geysir fırlatmak anlamına geliyor. Geysir’in geçmişi 1294 yılına kadar inmekte ve tarihinde, 70 metrelere çıkan ve uzun süreli püskürtme gerçekleştiren Geysir şu sıralar suskunluğunu korumakta ve hareketsiz bir dönem geçirmekte imiş. 2000 yılında bir deprem sonucu tekrar hareketlenip, birkaç yıl günde birkaç kez püskürme yapmış ve sonra tekrar suskun dönemine girmiş.

    Bölgede pek çok gayzer bulunmakla birlikte şu an en önemlilerinden biri; Strokkur olup, gayzerlerin isim babası olan Geysir’in 100 metre güneyinde. Strokkur genellikle 5-10 dakika aralıklarla püskürme yapmakta. Bazen 40 metreyi bulan ama genellikle 15-20 metreye kadar çıkan püskürme performansı gösteren bu Gayzerin püskürtme anını videoya çekmeyi başardım.

    GULLFOSS

    Şu anda ülkenin en popüler şelalesindeyiz. Gull altın anlamına geliyor. Gulfoss’un anlamı ise Altın Şelale. Golden Circle rotasının ismi de zaten bu şelaleden gelmekte. Hvítá Nehri’nin oluşturduğu bir şelale. Beyaz nehir üzerinde 2 basamaktan oluşuyor. 2,5 km uzunluğa ulaşan şelale 33 metre derinlikteki kanyona düşüyor. İlk düşüşü 11 metre ve ikinci düşüşü ise 21 metreden yapıyor. Ortalama akan su saniyede 140 ton.

    İzlanda’da hiçbir şelale devletin değil. Burası zamanında kişiye ait özel bir alanmış. Sahibinin kızı Sigríður buraya ziyaretler arttıkça insanları gezdirmeye başlamış. Ardından İngilizler buraya gelerek şelaleyi satın almak istemişler. Baba satmak istemiş ama kızı engellemiş ve gösterdiği azim sonucu sayesinde bu güzelim şelaleye baraj yapılamamış. Şu an burası ekolojik dengenin korunması amacıyla devlet tarafından özel koruma altına alınmış durumda.

    SELJALANDSFOSS

    Golden Circle’yi tamamlayıp konaklama yapacağımız güney sahilindeki Vik kasabası yakınındaki otelimize hareket ediyoruz. Varmadan önce günün son ışıklarını İzlanda’nın en yüksek düşüşü olan şelalelerinden Seljalndsfoss’u ziyaret ederek kullanıyoruz. Şelale 60 metreden düşüyor ve Nisan 2010’da başlayıp ve bir ay kadar süren uçuş iptalleri 10 milyon yolcuyu etkileyen ekonomik bilançosu iki milyar doları bulan olayın müsebbibi Eyjafjallajökull volkanının buzulundan çıkan Seljalands Nehri’nin bir parçası. Her ne kadar şelalenin arkasından yürüyerek küçük bir mağaraya girebildiği söylense de her taraf buz olduğu için bu oldukça tehlikeli görülüyor.

    DETTIFOSS

    4. gün ağırlıklı olarak Vatnajökull yanardağ bölgesinde gezeceğiz. Şu açıklamayı yapmakta fayda var. Jökull İzlanda dilinde buzul demek aslında. Ancak İzlanda oldukça kuzeyde

    olduğu için tüm yanardağlar buzulun altında faaliyet gösteriyor ve onun için İzlanda’daki tüm yanardağların isimlerinin sonunda buzul anlamına gelen jökull kelimesi yer alıyor.

    İlk durak olan Dettifoss, ki foss da şelale demek, Vatna buzulundan akan Jökulsá á Fjöllum nehri üzerinde yer alıyor ve Avrupa’nın en büyük ikinci şelalesi. Bu gezide öğrendiğim bir şey daha oldu ki şelalelerin büyüklüğü “akan debi çarpı düşü yüksekliği” ne göre yapılırmış.  Detti 100 metre genişlikten yaklaşık saniyede 200 ton ile 44 metre düşüyor.

    VATNAJÖKULL

    Vatnajökull, 8.100 km² ile, ki bu İzlanda’nın yaklaşık %8’ine tekabül eder ve yer yer bir km ye varan kalınlığı ile Avrupa‘nın hacimsel anlamda en büyük buzulu. Aslında topografik olarak her ikisi de bir kara parçası üzerinde buz takkesi olarak kendilerini gösterseler dahi buzul olarak kabul edilirler. İzlanda’daki buzulların çoğunun altında olduğu gibi, buz tepesinin altında da birkaç yanardağ vardır. Bu volkanlardan çıkan patlamalar, buzun altında büyük su ceplerinin gelişmesine yol açıyor.

    Bu bölgede yakın tarih patlamaları içinde en büyük korku uyandıranlardan biri 1783 yılında gerçekleşmiş ve yeryüzünde modern zamanların en büyük lav püskürmesi oluşmuş. Püskürme sırasında Vatnajökull’un güneydoğu sınırındaki Laki Dağının zirvesi neredeyse baştan sona yarılmış, yaklaşık 24 km’lik bir hatta 100 ayrı krater açılmış. Lavlar 520 km’den daha büyük bir alana yayılmış. Lav akıntısı tam üç ay boyunca sürmüş, adanın üzerini bir battaniye gibi kaplayan mavi sis tabakası otlakların kirlenmesine ve çiftlik hayvanlarının dörtte üçünün ölmesine yol açmış. Bu ‘Puslu Kıtlık’, sonuçta yaklaşık 10 bin insanın açlıktan ölmesine neden olmuş. Hatta bu patlamanın İngiltere ve Fransa’yı da kıtlık ve hastalık olarak etkilediği 6 yıl sonraki Fransız ihtilalinin sebeplerinden bir olduğu da söyleniyor.  

    Daha sonra bu denli olmasa da 1934’deki patlamada 2 trilyon tondan fazla suyun açığa çıkması ile 2004 ve 2011 yıllarındaki patlamalar yöredekileri hala tedirgin etmekte. Yani bir platformun üzerinde fotoğrafını çektiğimiz bu topraklar pek de masum değil aslında.

    İzlanda ile ilgili geziye devam etmeden önce bir iki not daha düşmek isterim. İzlanda’nın yoklar listesi ile ilgili. Bir kere İstanbul’da İzlanda konsolosu yok. Vize için Danimarka’dan vize almanı öneriyorlar. Polisleri de yok gariplerin ya da soğuktan dışarı çıkmadıkları için ben görmedim. Polisin hiçbir türlüsü yok. Trafik polisine filan dahi rastlamadım. Hatta ülkeye giriş ve çıkışta pasaport kontrolu için bile kimse yok. Tüm havaalanını dolaştım pasaporta damga vurduramadım yahu.

    Bir zamanlar Amerikan üssü varmış burada, adamlar sıkıldı herhalde kapamışlar. Zaten ülkede acayip bir savaş karşıtlığı var. NATO üyesi ama ordusu yok mesela. Adam sende kim gelir işgal eder burayı diyorlar sanki. Ama Celal Şengör Hocamın deyişi ile savaşmadan toprak kazanan tek ülke İzlanda. Her sene Ortasından 2 santim yarılıyor. Yani doğusu ile batısı birbirinden 2 santim uzaklaşıyor. 2 santimden ne olur demeyin yılda tam 6 dönüm. Yani yaklaşık 100 milyon yıl sonra Türkiye kadar olacak. Neyse gevezeliği kesip gezmeye devam.

    JÖKULSARLON

    Jökulsárlón İzlanda‘nın ve en ünlü buzul gölü ve aynı zamanda 150 m derinliği ile İzlanda’nın en derin üçüncü gölü. Buzullar dağların yükseklerinde sürekli yağan karların sıkışması ile oluşan ve bir müddet sonra yerim dar deyip çok yavaş olarak bir vadiden aşağıya heyelan gibi akmaya başlayan buz kütleleri malumunuz. Bunlar alçak noktalara geldiğinde eriyip dağılmaya başlıyor ki bu bölgeye buzulun dili deniyor. Dilin olduğu bölgede genellikle bir göl oluşuyor ki o göl bu göl.

    Bu gölden çıkan kısa ırmağın adı Jökulsá á Breiðamerkursandi. Irmak üzerinde, kısmen gölün hemen yanından giden bir asma köprü var. Üç vakte kadar bu köprü deniz dalgalarının yıpratması ve buna bağlı olarak kıyı erozyonu sebebiyle yıkılacak ve muhtemelen göl bir deniz koyuna dönüşecek. İzlanda iki üç neslin aynı coğrafyayı göreceği bir ülke değil.

    Gerek gölün içinde ve gerekse kısa ırmak üzerinde gezinen yükseklikleri 15 metreye ulaşan üç renkli buzdağları görülebilir. Buzdaki mavi renk, çeşitli kristaller ve onların yansımasından kaynaklanırken, siyah renk volkanik küllerden ileri gelir. Bizim coğrafyada öğrendiğimiz buzdağının yedide biri görülür ve gerisi su altındadır. Ama bunlar öyle değil çünkü su tuzlu değil.

    Buzul gölünün denize bağlandığı noktanın hemen yanında (Diamond Beach) Elmas Plajı olarak adlandırılan bir bölge var.

    Burada denize ulaşan buz dağları parçalanarak sahile vuruyor ve kumun üzerinde elmas görüntüsü veriyor. Bölgede fok balıkları da var ama turistlerin gürültüsünden oldukça rahatsız görülüyorlar.

    REYNISFJARA BEACH

    Şu anda belki de İzlanda’nın en çok tüyler ürperten yerindeyiz. Siyah kumsal.

    Dünyanın ilk onuna giren çarpıcı bir plaj. Bu oluşumun mimarı magmanın buzullarla ilk buluşmasında oluşan bazalt kolonlar ve onların yüzyıllar boyunca ufalanması ile oluşan siyah kum ve çakıllar.

    Denizin içindeki bazalt kolonların yarattığı mistik havayı okyanusun korkunç dalgalarının gürültüsü bozmaya yetmiyor. Sahilin sol tarafında yine lavların eseri olan devasa bazalt kolonlar bulunuyor. Bazalt kolonların arasında ise kocaman bir mağaranın girişi var.

    Ancak kumsalın sundukları bununla bitmiyor. Kıyıdan biraz açıkta, okyanusun ortasında, dalgaların dövdüğü devasa bazalt kayalıklar yükseliyor. Bu fotoğrafların bazıları Games of Thrones dizisinin bazı bölümlerinde kullanıldığı için size aşina gelebilir. 

    Simsiyah kumların üzerinde gökyüzüne çıkan bazalt kolon duvarı, denizin ortasından yükselen kayalıkları aşıp kıyıya vuran dalgaları, koyu renk okyanusu ve gri gökyüzü ile Reynisfjara hem oldukça masalsı hem de tehditkâr görünüyor. Ancak bu tehditkârlık sadece görünüşte kalmıyor, sahile vuran dalgalar ölümcül tehlike olacak kadar tehdit yaratıyor. Dalgalar sakin göründüklerinde bile kıyıya vurduktan sonra metrelerce içeri girebiliyorlar.

    Denizin durgun olduğu günlerde bile bu dalgalar oldukça güçlü oluyor ve bunun sıra kıyıda kuvvetli ve değişken dip akıntıları bulunuyor. Bu ise insanlar için oldukça tehlikeli. Ancak ziyaretçilerin sağduyusuna güvenen ülkede çoğu yerde tel örgü, bariyer, güvenlik görevlisi gibi tedbirler bulunmuyor. Yalnızca tehlike arz eden anlarda kırmızı yanan bu uyarı ışığı var. Işık kırmızı yanarken sahildeki kalabalığı görünce sağduyunun boğulmak üzere olduğunu anlayabilirsiniz.

    VİK

    Dördüncü günü de tamamlayıp Vik yakınlarındaki otele hareket ediyoruz. Akşam yemeğini Vik de yemek keyifli olabilir. Önce size Vik kasabasını biraz anlatayım. Otel ve restorantlar nedeniyle kalabalık gibi görünse de sürekli burada oturanlar 400 kişi civarında. Yani 200 den fazla oy alabilirsen muhtar dahi olabilirsin. Ancak Vik bir yandan sırtını en tehlikeli volkan gurubuna dayamış diğer yandan önündeki okyanus her an tsunami yaratabilir. Yani iki önemli tehlikenin arasında. Devletin burada oturanlar için yapabildiği tek şey tehlike anında uyarmak. Bu durumda halk 15 dakika içinde kilise bahçesine yani bu fotoğrafı çektiğimiz noktaya gelecek ve buradan tahliye edilecek.

    Kilise de hemen arkamızda yani bu. 

    SKOGAFOSS

    5. Güne daha önce ziyaret ettiğimiz Seljalansfoss şelalesine oldukça yakın olan Skogafoss şelalesi ile başlıyoruz. Bu şelale Eyjafijalla ve Solheima buzulları ile besleniyor 23 m genişlik ve 60m yüksekliği ile ülkenin en büyük şelalelerinden biri. Şelalenin su serpintilerinin fazlalığından dolayı güneşli günlerde aynı anda iki gökkuşağı bile görülebilir ama biz yalnızca bu serpintileri uyanmak için kullanıyoruz.

    Rüzgâr ve soğuğu göze alırsanız şelalelin hemen sağ yanındaki yoldan yukarı çıkılabilir. Bir efsaneye göre, buranın ilk Viking yerlisi şelalenin arkasındaki mağaraya bir hazine gömmüş ve kenarındaki yüzük dışında sandık hala kayıpmış. Definecilerin dikkatine!

    BLUE LAGOON

    Son ziyaret noktamız İzlanda’nın en popüler yerlerinden biri. Blue Lagoon. Burası 2 ay önce patlayıp Grindavik kasabasının boşaltılmasına neden olan volkana yalnızca 5 km. uzaklıkta. Yol boyunca halen olası lav akıntılarına karşı set oluşturma çalışmaları devam ediyordu.

    Önce Blue Lagoon niye mavi oradan başlayalım. Çünkü içinde yüksek oranda Silika var. Hatta silika havuzun dibine de çöktüğü için havuzun içine girenler bunu güzellik için yüzlerine gözlerine sürüyorlar. Yine süper hijyen soyunma odalar, bar ve restoranı ile rezervasyonlu olarak müşteri alınıyor.

    Elbette benim ıslaklıkla ilgili bir fobim olduğundan barına gidip şarap eşliğinde manzarayı seyretmek farz oldu. Elbette camın dibine gelip fotoğraf çektirtenler de oldu. Ben de çektim. Ama asıl amacım bu fırsatta gezi notlarımı toparlamak.

    PUFFİN KUŞLARI

    Daha önce söylemiştim. İzlanda hiçbir zaman ana kara ile bağlantılı olmadığı için hayvan çeşitliliğinden nasibini almamış. Elbette dünyanın gelmiş geçmiş en büyük memelileri dışında. Özellikle yaz aylarında yirmiye yakın cins balina görmek mümkün. Bir de İzlanda’nın simgesi durumundaki Puffin kuşları var. Uçarken gördüm ama maalesef fotoğrafını çekmek fırsatı olmadı. Yazmadan geçmekte olmazdı. O nedenle internetten bir resim bulup koydum. Bu kuşlar sanki yüzyıllar önce yolunu şaşırıp bu adaya gelen papağanlar daha sonra penguen olacakken evrimin pas geçtiği şirin mahluklar gibi geldi bana. Elbette Reykjavik’te bazı restoranlarda kalplerinin şişe takılıp yendiğini duymak içimi acıttı.

    İZLANDA ATLARI

    Garip ama İzlanda’nın her yerinde onarlı on beşerli olarak toplaşmış atlar görüyorsunuz. Çok özel bir binek pony atı olan bu İzlanda atları dünyanın en eski safkan at ırklarından birisi. Vikinglerle birlikte adaya geldiği ve ata yaklaşık 1000 yıldır başka bir at melezlemesi karışmadığı düşünülüyor. Yani Vikinglerin adaya hediyesi. Tabi Vikingler geldiğinde ada % 25 oranında ormanla kaplı iken bunun şimdilerde % 2 olduğunu belirtmekte de yarar var.

    Bu atlar kapalı yerlere asla girmiyor. Hayatlarını kar kış otlaklarda geçiriyorlar. Çok sevimli ve cana yakın hayvanlar. Normal bildiğimiz atlara göre boyutları daha küçük ve midilliye benziyorlar.

    Fakat İzlanda atlarını dünyaca ünlü yapan şey normal atlar 2 ya da 3 farklı pozisyonda yürüyebiliyorken İzlanda atlarının doğuştan 5 farklı pozisyonda yürüyebiliyor oluşu imiş.

    Son yıllarda çiftlikleri de kurulmuş. Bunun üç amacı var. İlki spor amaçlı kullanmak veya çiftlikte gücünden faydalanmak. İkincisi ise Orta Asya’da olduğu gibi etinden faydalanmak.

    Evet İzlanda’da at eti yeniyor. Son olarak ise yurtdışına satmak. Ancak İzlanda dışına çıkarılan atların, kalanların saflıklarını korumak için bir daha ülkeye geri girmesi katiyen yasak.

    REYKJAVIK

    Buzlar ülkesindeki son günümüzde Kuzey Kutbuna en yakın Başkenti, Reykjavik’i gezeceğiz. Reykjavik’in kelime anlamı Duman Körfezi. İzlanda’ya ailesiyle birlikte 874 yılında gelen ve sürekli olarak yaşamış ilk insan olarak kabul edilen Norveçli şef Ingólfur Arnarson’un yerden yükselen jeotermal buharlar nedeniyle bu ismi verdiği rivayet edilir. 10. Yüzyılda özellikle Norveç’te tüm krallıklar bir araya gelirken buraya çok sayıda Norveçli, İrlandalı ve İskoç adaya gelip yerleşmiştir. İrlandalı ve İskoçların genellikle Norveçli şeflerin köle veya uşakları olduğunu belirtmekte de fayda var.

    Kısaca geçecek olursak 1000 yılında yerleşen ailelerin seçtiği kanun sözcüsü resmi dini Hristiyan olan ancak pagan ritüellerinin de devam ettirilebileceği bir bütünlük sağlanmış. Bu yapı 250 yıl kadar devam etmiş, 1262 yılında Norveç-Danimarka Krallığına bağlanmıştır. İkinci dünya savaşından sonra 17 Haziran 1944 yılında bağımsız bir devlet olarak Dünya sahnesindeki yerini almıştır.

    Bunca gereksiz olabilecek bilgiden sonra ilginç bir de notum olacak. İzlanda’da Osmanlı İstilası.  Evet yanlış duymadınız 1627 yılında Küçük Murat Reis komutasındaki Cezayir-Türk korsanları 15 parçadan oluşan donanması ile İzlanda adasına yapılan denizaşırı harekât yapıyor. İlk önce Manş Denizi‘nden geçiyor, sonra Kuzey Denizi boyunca Danimarka ve Norveç kıyılarını topa tutarak, 20 Haziran 1627 tarihinde İzlanda sahillerine ulaşıp yağma ediyor ve 26 gün boyunca İzlanda’yı işgal altında tutup sefer sonunda, 400 köle ve birçok ganimet ile birlikte 27 günlük bir yolculuktan sonra 12 Ağustos’ta Cezayir‘e geri dönüyor. Şimdi hazır ordusu yokken bizde Reykjavik’i ikinci defa işgal etmek üzere otelimizden çıkıyoruz.

    HALLGRIMSKİRKJA LÜTERİYEN KİLİSESİ

    Kuşkusuz ilk gezeceğimiz yer şehrin her yerinden görülen ve diğer kiliselerden farkını hemen anlayabileceğiniz. Hallgrimskirkja kilisesi. Kilisenin yapıldığı yükseltiye şehrin en ünlü ve renkli caddesi olan Skölavördustigur Caddesinden doğru çıkmaya başlıyoruz.

    Ekspresyonist tarza sahip kilisenin tasarımını yapan Guðjón Samúelsson bu tasarımında İzlanda’nın etkileyici coğrafyasından, volkanları, şelaleleri özellikle de daha önce bahsettiğim ve birçok yerde gördüğümüz bazalt kolonlardan etkilenmiş.

    74,5 metrelik yüksekliğiyle bu ülkenin en uzun kilisesinin yapımına 1945’te başlanmış; ancak Samúelsson’un vefatından 36 yıl sonra, 1986’da tamamlanabilmiş. Tasarımı ve boyutları ile daha tasarlandığı 1930’ların sonunda dahi tartışma konusu olan Hallgrímskirkja’nın girişinde Leifur Eiríksson’un heykeli var. İzlanda destanlarına göre Amerika’yı Christopher Columbus’tan 500 yıl önce keşfettiği belirtilen ilk Avrupalı Viking Leifur Eiríksson’un heykelini yapan ise Alexander Stirling Calder. Kilisenin uzağında olunsa dahi rahatlıkla görülebilen heykel, kilisenin ihtişamına katkıda bulunuyor.

    1986 yılında tamamlanışının ardından 2009’da yenilenerek heybetini sürdüren kilise, dört katlı ve 25 ton ağırlığındaki kilise orguyla da öne çıkıyor. Orgun gece ve gündüz fotoğrafları böyle. Kilisenin içini tamamen doldurabilecek yükseklikte sese sahip kilise orgu, 5275 boruya sahip ve yapısı itibariyle çok zengin sesler üretebiliyor. Alman org ustası Johannes Klais tarafından tasarlanıp üretilen org, 1992 yılından bu yana kilisenin önemli unsurlarından biri.

    Kilisenin içinde birkaç fotoğraf alıp kilisenin kulesine çıkmak üzere asansöre biniyoruz. Şehri gezmeden önce fikir edinebileceğiniz en iyi yöntemdir bu.

    Ön cepheden

    sağdan ve soldan fotoğraflar çekip kiliseden ayrılıyoruz. İkinci hedefimiz olan Harpa Konser Salonuna giderken yol üzerinde birkaç evin fotoğrafını da çekme fırsatımız oluyor.

    Burası İzlanda Cumhurbaşkanının çalışma ofisi. Elbette bizimki gibi bir hatta birkaç saray beklenemez. Durumları gereği itibardan tasarruf ediyorlar. Hem hitap ettiği nüfus itibarı ile Yalova kaymakamından(!) hallice zaten adamcağız.

    HARPA KONSER SALONU

    Harpa Konser Salonu ve Konferans Merkezi 2007- 2011 yılları arasında tasarlanmış ve açıldığından bu yana 10 milyon ziyaretçi ağırlamış. Bu yapıda da bazalt sütunların etkisini görmek mümkün. Özellikle yapının güney cephesinde bu sütunları andıran 12 taraflı modüller kullanılmış ve bu form şehrin yansımalarını oluşturmakta kullanılmış. Çok yüzlü cam cephe, iki ve üç boyutlu olarak gerçekleştirilen bir geometrik ilkeye dayandırılmış, bu sayede cephe, liman ve gökyüzünden aldığı ışıkları yansıtan boşluk tasarlanmış. Yapının diğer cephelerinde ise bu geometrik kompozisyonun iki boyutlu hali kullanılmış.

    SUN VOYAGER

    Reykjavik’in muhteşem sahilinde, bir Viking uzun gemisini anımsatan, parıldayan çelik bir heykel. Sanatçı Jon Gunnar Arnason tarafından yaratıldı. Sun Voyager, bir rüya teknesi veya Güneş’e bir kaside olarak tanımlanıyor. Sanatçının amacı, keşfedilmemiş toprakların vaadini, umut, ilerleme ve özgürlük hayalini iletmekmiş. Eee öyle olunca biz de bindik gemiye

    Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
    mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

    Akın var güneşe akın!
    Güneşi zapt edeceğiz
    güneşin zaptı yakın!

    Toprak bakır
    gök bakır.
    Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
    Hay-kır

    Biraz da İzlandalıların dedikodusunu yapayım. Burada biz 3 lise arkadaşı fotoğraf çektirirken yoldan geçen bir İzlandalı da aramıza karışıyor. Soru şu, hangisi?

    Hazır sormaya başlamışken burada hangisi benim?

    Bu Viking gibi Odin’in sofrasında şarap içmeye gidenlerin önünü hemen açın.

    İzlandalılar çok sabırlı aslında. Hava muhalefeti var. Yola çıkamıyoruz. İzlandalı şoför bizi bir alışveriş merkezine bırakıp orada bir masaya oturuyor. 2 saat hiç kıpırdamıyor. Biz ise fıkır fıkır.

    Öğleden sonra güzellik uykusu ardından son yemek. Sumak adlı Lübnan mutfağı ağırlıklı bir restorana gittik. Pek memnun kaldık. Tavsiye edilir. Son olarak şu bizim 5 km yakınına kadar gittiğimiz volkan ben bu notları yazarken gece patlamış ve 50 km uzağındaki Reykjavik’ten böyle görünmüş. İşte buna üzüldüm. Kaçırdık tantanayı…

  • Sonunda benimsediğim ideolojinin kalan tek kalesi olan Küba’yı da görme imkânı buldum. Küba tarihinin kısa bir özeti ile başlamak isterim.

    Bulgular 40.000 yıl önce homosapienslerin yeni dünyaya küçük guruplar halinde gelmeye başladığını gösteriyor. Bering boğazını geçerek veya Grönland üzerinden gelmişler. Bu göçler 13.000 yıl öncesine kadar sürmüş. Avcı-Toplayıcı olan kıtanın bu ilk sakinleri daha sonra yerleşik düzene geçip İnka, Aztek gibi imparatorluklar kurmuşlar, Maya gibi belki de aynı dönemde Eski Dünyadakinden daha ileri uygarlık seviyelerine ulaşmışlar. Bu dönemde Küba’ya gelenler de olmuş ve ta ki o zamana yani 1492 yılında Kristof Colomb bu bölgeye gelip kendini uygar sayan sömürgeci devletlerin bölgeye akın etmesinin önünü açana kadar huzurlu ve barış içinde bir hayat yaşamışlar. O dönemde yerli nüfusun 100.000 civarında olduğu tahmin ediliyor.

    Sonra tüm Güney Amerika’daki olduğu gibi koloni dönemi başlamış. Başta İspanyollar olmak üzere sömürgeci devletler ülkeyi talan etmeye başlamış. Gerek savaş ki buna savaş demek pek doğru değil katliam daha uygun, gerekse taşınan çiçek gibi bulaşıcı hastalıklar nedeniyle yerlilerin tamamına yakını 10 yıl içinde ölmüş.

    Küba diğer Güney Amerika gibi madenler ve petrol açısından pek zengin bir yer değil. Ama önemli bir liman ve çok zengin topraklara sahip. İspanyollar yerli halkın ektiği tütünün yansıra şeker kamışı için de uygun bir yer olduğuna karar vermişler. Ama elbette bu iş içinde iş gücü lazım. Afrika’dan alıp getirdikleri kölelerle bu işi çözmüşler. Takip edenler bilir tarih söz konusu olunca benim özetlerim bile uzadıkça uzar, resimli bölüme geçip daha fazla sıkıntı vermeyeyim.

    İspanyolların yüzyıllarca süren üçgeni şu şekilde oluşmuş. Güney ve Kuzey Amerika’daki gelen ganimet (çoğunlukla altın) ve ürünler Küba’nın başta Havana olmak üzere muhtelif limanlarında toplanıyor ve Küba’da yetişen tütün ve şeker ile birleştirilip gemilerle Avrupa’ya gönderiliyor. Avrupa’daki yeni aileler köleleri ile beraber alınıp Afrika’ya uğranıyor, yeni siyahi kölelerde gemiye yüklenip (yazarken bile garip oluyor insan) Küba’ya getiriliyor. Bu yolla Amerika’ya 12 milyon kadar köle getirildiği ve bunların 1,5 milyonunun gemilerde öldüğü kayıtlara geçmiş.

    Birçok ayaklanma olsa da bunlar bastırılmış. 1892 yılında Küba Özgürlük partisini kuran José Marin, 1895 de organize ettiği generaller komutasında İspanyollara karşı isyanı başlatılmış ama ilk çarpışmada öldürülmüş. Ancak onun başlattığı bu isyan ölümünden sonra da devam etmiş. 1898 yılında Amerika’nın da desteği ile (ki bu destek aslında bir aldatmaca) kölelik kaldırılmış ve İspanyollar adayı terk etmiş.

    1902 de bir devlet olarak bağımsızlığını ilan etse de Kübalıların kaderi pek değişmemiş. Bu kez dünyanın en büyük kapitalisti Amerika’nın güdümüne girmiş. Amerika o dönemin en büyük askeri üssünü (o sırada yapılan Panama Kanalını kontrol altında tutmak ve bölge ticaretini tamamen ele geçirmek için) buraya kurmuş. Havana Amerikan Mafyasının gözdesi haline gelmiş. Sözde Küba Başkanları Amerika ile iş birliği içinde sömürüyü desteklemiş. 1953 de dönemin Başkanı Batista’ya karşı mücadele başlamış. Fidel Castro liderliğinde süren mücadele sonunda1 Ocak 1959 da Batista Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmış. 6

    Ocak’ta ise, Fidel Castro, Raúl Castro, Camilo Cienfuegos ve Che Guevara Havana’ya girmiş. Mücadele kazanılmış ve Küba’nın yeni lider ve Başkanı Fidel olmuş. Bu benim 6 Ocak ile ilgili en sevdiğim fotoğraf.

    PLAZA DE LA REVOLUCION

    13 saatlik uçuşu takiben Küba’ya sabah saatlerinde indikten sonra iki gün Havana’da dolaşacağız. İlk durak elbette devrim meydanı.

    Batista tarafından inşa edilmiş ve Sivil Meydanı olarak anılmaya başlamış. 72.000 m2 lik büyüklüğü ile Dünyanın önemli meydanlarından olan buranın adı 1959 Küba Devrimi’nden sonra ismi Devrim Meydanı olarak değiştirilmiş.

    Dünya’da 1 Mayıs’ın ve 8 Mart’ın en coşkulu kutlandığı yer. Aynı zamanda Fidel’in halka hitap için kullandığı ve çok sevdiği bir mekân. Burada halka hitap ederken coşan Fidel’in meydanda 7 saat süren konuşması var. Öldükten sonra da naaşı bu meydanda halkın ziyaretine açılmış.

    Meydanda bulunan José Martin anıtı etkileyici. Küba’nın her yerinde onun heykelleri var. Küba’nın kurucusu olarak kabul ediliyor. Aslında şair tarafı daha ağır basan bir devrimci o.

    Onun şiirinden bestelenmiş bir Küba şarkısı olan ” guajira guantanamera ” çoğu kişi tarafında bilinir. Ama ne anlattığı pek bilinmez. Şarkının bir bölümünün Türkçesi şöyle:

    Candan bir adamım ben,
    Palmiye ağalarının ülkesinden, Ve ölmeden önce söylemek istediğimdir,
    Bu dizelerin ezgisi Yürekten gelen.

    Topraktaki yoksullarla ben
    Aynı Yazgıyı paylaşmak isterim, Ve dağdaki ırmak beni,
    Daha fazla mutlu eder denizden.

    Son olarak 42 yaşında öldürüldüğünü ve arkasındaki anıtın yüksekliğinin 112 metre olduğunu, öldürüldüğü yerin adının iki nehir ve bu iki nehrin arası da 112 metre olduğu için bu yükseklikte yapıldığını not olarak düşeyim.

    Ünlü fotoğrafçı Alberto Korda’nın çekmiş olduğu dünyaca ünlü Che Guevara fotoğrafını heykelsi bir rölyef şeklinde içişleri bakanlığının duvarında görebilirsiniz. Rölyefin altında “sonsuza kadar zafer” yazıyor.…

    Sağ taraftaki iletişim bakanlığı binasında ise devrimin ikinci önemli komutanlarından Camilo Cienfuegos’un rölyefi var. Fidel devrim sürecinde hep geri planda durmuş. Bundan olsa gerek hiçbir yerde onun resmini veya heykelini görmüyorsunuz.

    Elbette ikinci durak 20. Yüzyılın en büyük devrimcisi Atamız, Mustafa Kemalimiz, vazgeçilmezimiz. Açıkçası Küba’da yapılan mücadele ve devrimle kıyaslayınca onun yaptıklarının ne denli büyük olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Tabi daha sonra onun yolundan gitmemenin acılarını çektik ve çekmeye de artan bir şekilde devam ediyoruz.   Büstün altındaki yazı YURTTA SULH CİHANDA SULH…

    CAPITOLIO NACIONAL

    Küba’nın devrim öncesi şaşaasını anlamak için ideal bir anıtsal bir bina. Amerika Başkanlık binası ile Paris Panteon binalarının melezi olarak yapılmış. Dolayısı ile hem neoklasik hem art nouveau tarzında. 1926-1929 yılları arasında 5000 işçi kullanılarak inşa edilmiş. Devrim sonrası kamu binası olarak kullanılmaya başlamış. İlk yapıldığında girişinde 25 karatlık bir elmas varmış. 1946 da çalınmış. Batista’nın torunlarının ceplerine bir bakmak lazım.

    MORRO KALESİ

    20. Yüzyılın iki büyük devrimini andıktan sonra şehrin tamamı hakkında fikir yürütebileceğimiz Morro kalesine çıktık. Kalenin içinde bir müze var ama artık müzede dahi silah görmeye dayanamıyorum. Es geçtim.

    Yine de kale hakkında bilgi vereyim. Türkiye’deki özellikle Karadeniz sahilinde Cenevizlilerden kalma birçok örneğinde olduğu gibi limanı korumak için 16. Yüzyılda yapılmış. Yani Colomb’dan hemen sonra. Daha önce yokmuş zaten savaş ve istila meraklısı insanlar gelmeden önce gereği de yokmuş. Bana Malta Valetta liman girişini hatırlattı burası.

    GRAN TEATRO DE LA HABANA ALICIA ALANSO

    Capitolio binasının hemen karşısındaki yapı Küba Ulusal Balesi’ne ev sahipliği yapan Gran Teatro de La Habana Belçikalı mimar Paul Belau tarafından tasarlanmış ve 1914 eski Teatro Tacón’un yerine inşa edilmiş. Daha sonra ilave edilen Alicia Alanso ise 2019 yılında 99 yaşında ölen 1940 lı yılların dünyanın en ünlü dansçılarından olan Kübalı bir balerin ve koreograf.

    Bak gelip halkın tiyatro seyretmesi için ne güzel binalar yapmışlar gibi şeyler düşünmeyin. Bunlar o dönemin zengin, asil, mafya, şeker fabrikası sahibi, din bezirganı her ne derseniz deyin ama küçük bir azınlık tarafından kullanılıyordu. Ama devrim sonrası benzeri yapıların kamulaştırılıp korunması ve çeşitli amaçlarla kullanılması aslında ekonomisini biraz da turizm gelirleri ile ayakta tutmaya çalışan Küba için çok faydalı olduğu kesin.

    İki detay verelim de nefeslenelim.

    PLAZA DE ARMAS

    Havana’nın en ünlü caddesi Obispo’dan denize doğru yürüyoruz. Sokağın sonunda Havana’nın en eski meydanı olan Plaza de Armas’dayız. Bu isme Latin Amerika’yı gezerken hemen hemen her ülke ve şehirde rastlanabilir.

    Çünkü Silahlar Meydanı anlamına gelse de genelde yolların kesiştiği yerler için kullanılır. Ama bu meydan adını İspanyol kolonizasyonu sırasında bu bölgenin atış talim yerleri olarak kullanılmasından alıyor. Meydanın doğusundaki bina dikkat çekiyor. Bu bina Palacio de los Capitanes Generales.

    Korményzoi Sarayı olarak da bilinen bu saray, Havana’nın eski vali ve kaptanlarının resmi ikametgahı olup, sömürgecilik sonrası dönemde uzun süre belediye binası olarak kullanılmış. İnşaatı 1776 yılında Kübalı mühendis ve mimar Antonio Fernández de Trebejos Zaldívar’ın planlarına göre başlamış İnşaatta kullanılan malzemelerin çoğu en iyi kalitede olacak şekilde ithal edilmiş. Tuğlalar Malaga’dan, Feforjeler Bilbao’dan, mermerler Cenova’dan. İnşaat işi köleler tarafından yapılmış ve ancak 1792 yılında tamamlanabilmiş. Kolonizasyon döneminde bu tip binaların malzemeleri hatta sokakların granit parke taşları dahi Avrupa’dan getirilmiş. Bunun önemli bir sebebi var. Küba’dan yeni dünyanın nimet ve ganimetleri yüklenip Avrupa’ya gönderiliyor. Avrupa’dan buraya gelmek isteyen aileler köleleriyle birlikte biniyor. Sonra Afrika’ya gidiliyor ki gemi oldukça boş olduğu için bu malzemeler balans olarak kullanılıyor. Sonra Afrika’dan alınan yeni kölelerle birlikte Küba’ya yelken açıyor. Binanın orta avlusunda Kolomb’un bir heykeli var.

    Odaların çoğunda döneme ait mobilyalar hala duruyor. Bu arada saraya ait bir geyik muhabbeti de yapalım. Bir valinin karısı meydandaki at arabası tekerlek seslerinden rahatsız olmuş, bunun üzerine sarayın yakınındaki bütün araba yolları tahtalarla kaplanmış. Bir de bunun vali uyuyamamış versiyonu var.

    PLAZA DE LA CATEDRAL

    Kısa bir yürüyüş sonrası 3.Meydandayız. Önceleri bataklık olan bu alan daha sonra kurutulup tersane olarak kullanılmıştır. 1727’de Havana Katedrali’nin inşa edilmesiyle bu meydan yavaş yavaş anlam kazanmaya başlamıştır. Şu anda en çok ilgi çeken meydanlardan biri.

    Küba’da kolonizasyon döneminden günümüze gelen 12 katedral var. Bunun temelinde sömürü sisteminde dinin uyuşturucu etkisinin kullanılması yatıyor. Buraya gelen misyonerler özellikle yerlileri ve Afrika’dan gelen köleleri dinlerine katmak için her şeyi yapıyorlardı. Son Akşam Yemeği tablosuna bir iki siyahi eklemek hatta siyahi İsa heykelleri yapmak gibi bin bir türlü cambazlık. Kıssadan Hisse: Tebliğcilere dikkat!

    İki detay da buraya yakışır.

    LA BODEGUITA DEL MEDIO

    Oldukça dolaştık, bir şeyler içip dinlenme zamanı. Daha önce izlerini Kilimanjero’da sürdüğüm Hemingway’in takıldığı bar en iyi mekân bu iş için. Hemingway son yirmi yılını Küba’da geçirmiş. İhtiyar Balıkçı romanını burada yazmış, Çanlar kimin için çalıyor romanını da burada kurgulanmış. 62 yıllık hayatını oldukça hızlı yaşamış ve çok da iyi sonlanmamış. Belki bilmezsiniz sonunu anlatayım:

    Devrimden sonra tüm varlıklarını bırakıp Amerika’ya gitmiş. Zaten o dönem deri kanseri ile boğuşuyormuş. Karısı onu elinde silahla yakalamış ve hastaneye götürmüş. Elektroşok vermişler. İki gün sonra o silahla kendini vurmuş. José Marin’in 42, Che’ni 39 yaşında öldüğünü düşünürsek daha iyi gibi görülse de onların başkalarının sıktığı kurşunla ölmeleri daha iyi bir ölüm bence. Neyse biz Ernest’in en sevdiği içki olan Küba’nın ünlü kokteyli Mojito’yu Che ve José nin şerefine kaldıralım.

    PLAZA VIEJA

    Yine yürüyerek geldiğimiz bu 4. Meydan Havana’da bulunan en beğendiğim meydan oldu. 1559’da düzenlenen Plaza Vieja diğer adı ile eski meydan, Küba baroku olarak da adlandırılan Havana’nın mimari açıdan en eklektik meydanı. Başlangıçta askeri tatbikatlar için kullanılmış ve daha sonra açık halk pazarı olarak hizmet vermiş. Bugün ise barlar, restoranlar ve kafelerin olduğu meydan hoş vitralleri (vitraylı pencereler) olan zarif sömürge konutlarıyla çevrili. Kahvelerimizi bu meydanda bir restoranın meydanı gören balkonunda içtik.

    Meydanda bir horozun üzerine binmiş bu yerli kadın ile ilgili bir bilgi bulamadık ama resmi bulunsun belki ilerde öğreniriz.

    Daha sonra günün son meydanını görmek için sokaklara daldık yine.  Yol kenarında Sancho Panza ve eşeği Rucio. Havana’nın birçok noktasında Don Kişot ile ilgili birçok şey görebilirsiniz. Devrimden sonra yüzde 60 larda olan okuma yazma oranı kısa sürede yüzde doksanların üzerine çıkmış. Bu dönemde 500.000 Don Kişot romanı bastırılıp halka dağıtılmış. Bu romanları okuyanlar başkasına vermiş. Yani Don Kişot devrimin eğitime verdiği önemin simgesi olmuş sanki.

    SAN FRANCISCO DE ASIS SQUARE

    Kuruluşu 15. yüzyıla dayanan meydan, bugünkü halini 1628 yılında almış. 1990’lı yıllarda ciddi bir restorasyondan geçmiş, yeni düzenlemede zemine parke taşları döşenmiş.

    Meydan adını, aynı konumdaki San Francisco de Asis ismindeki bir Fransisken manastırından almış. Geçmiş yıllarda meydanda, halkın alışveriş yapabileceği bir pazar kurulmuş, fakat keşişlerin gürültüden rahatsızlık duyması sebebiyle pazar, başka bir noktaya taşınmış. Meydanda birden fazla önemli yapı var ve tamamı tarihi statüde. Kuzeyinde uzun yıllar borsa binası olarak kullanılan Lonja del Commercio yer almakta. Meydanı çevreleyen yapılar arasında gümrük ofisi, polis evi, belediye binası ve hapishane bulunmakta. Tüm bu eski binalara uyumlu olarak yapılan kruvaziyer terminali, restoranlar, kafeteryalar, bankalar, butikler, kültür merkezleri, döviz büroları ile önemli bir yaşam ve sosyalleşme alanı haline gelmiş.

    Meydanın merkezinde bulunan Aslanlar Çeşmesi 1836 yılında, bugünkü hali ile İtalya’dan getirilmiştir. Heykeli ise Giuseppe Gaggini Beyaz Carrara mermerinden yontulmuş.

    Meydanla aynı isimdeki bu bazilika son halini1738 yılında almış. 42 metrelik kulesi ile döneminin en yüksek yapılarından. Küçük bir Katolik kilise ve Frensizken manastırından oluşuyor.

    Havana’yı bir günde bitiririz diyordum ama daha gezilecek çok sokak, binilecek eski Amerikan arabaları, içilecek çok içki ve çekilecek çok fotoğraf var. Bu günü Havana’nın 500 berberinin makasları ile yapılan bu büyük makas heykeli ile keseyim.

    İkinci Gün Havana’yı gezmeye devam ediyoruz. Önce size biraz Küba halkını anlatmak istiyorum. Buraya daha önce gelenlerin farklı yorumlarını dinlemiştim. Etki altında kalmadan değerlendirmeye çalışacağım. Genel olarak gerek kendi ülkemizde gerekse gittiğimiz diğer ülkelerde özellikle de Avrupa ülkelerinde gördüğümüz bir standart var ve biz bu standardı hayattan keyif almanın bir ölçüsü olarak görmeye alıştık veya sistem tarafından alıştırıldık. Bunun küresel olduğunu düşünmek yanlış olur. Gördüğüm tüm Latin Amerika ülkelerindeki insanların çoğunluğu biriktirmek, sahip olmak, zengin olmak, çocuklarına bir şeyler bırakmak gibi kaygılara sahip değiller. Bu 150 yıl öncesine kadar köle olarak yaşamalarından kaynaklanıyor sanki. İstedikleri özgür olmak, insanı ihtiyaçları karşılamak yemek, içmek (özellikle de rom), barınmak (salon +0 veya en fazla salon+1), eğitim ve sağlık son olarak müzik ve dans. Zaten doğa olarak sahip oldukları ortada. O zaman nedir önemli olan, eşit olmak. Bu gözle bakıldığında Küba’da büyük şehirler de görülen ve insanın içini acıtan birkaç insan manzarasını pek de genele yaymamak lazım. Sonuç olarak sistem ambargo baskısına rağmen süreci iyi idare etmiş, minimum yaşama şartlarını tüm halkına eşit olarak vermiş. Geçen sene gittiğim diğer ambargo uygulanan İran ile kıyaslamak elbette mümkün değil. Öncelikle İran devrimi sonrası ülkenin bütün zenginlikleri ülkede kalmıştı ve binlerce yıllık pers devlet kültürüne sahiptirler. Küba’da ise devrim sonrası tüm zenginlikler gayrimenkuller dışında yurtdışına çıkmış. Uzun sözün kısası, benim görüşüm Küba halkı büyük çoğunlukla halinden memnun. Öyle olmasaydı ne suç oranı Dünya’da en az olan ülkelerden olurdu, ne de günün herhangi bir saatinde herhangi bir sokağına, cinsiyet farkı olmaksızın bu kadar güvenle girilebilirdi.

    Önce sizi Katedral Meydanı muhtarı ile tanıştırmak isterim. Ortada olan, yanındakileri tanımayrum. İbrahim, büyük babaannesi muhtemelen Osmanlı pasaportu ile Ürdün’den Küba’ya gelmiş insan canlısı bir arkadaş. Her türlü ihtiyacınız için elinden geleni yapar. Bıyık altından gülenleri tahmin edebiliyorum ama yok öyle bir şey. Benim bahsettiğim; döviz bozdurma, puro, sigara, kanser ilacı vs. Katalog ürünler dahi var. Neyse konumuz o değil. Ben eğer bir seçimi daha üç ayların ilki kazanırsa ki o zaman yandaş olmayanları malına mülküne el koyma işlemleri başlar ve(bunları kamu yararına değil avenesi yararına yapacağı kesin) ben Hemingway’in tersini yapar, pılı mı pırtımı toplayıp doğru Küba’ya İbrahim’in yanında çalışmaya giderim.

    AMERİKAN ARABALARI

    Küba’nın her tarafında devrim öncesi döneme ait Amerikan arabaları görmek mümkün. Uzaktan bakıldığında bakımlı görülse de aslında dökülüyorlar. Kapılarını açmak bile çok zor. Ancak buradaki kaportacıları tebrik etmek lazım,

    adamlar konserve kutusundan bile her türlü yedek parçayı yapıyorlar. Küba’ya gittiğimde yapmam dediğim şeyi yaptım birine bindim. İyi ki de yapmışım. Bu arabalarda en mükemmel şey tahmin edebileceğiniz gibi müzik sistemi. Kısa bir şehir turundan sonra Havana ormanına doğru hareket ettik.

    Şehrin ortasında Almendares Nehrinin ortasından geçtiği Havana’nın en eski ağaçlarının bulunduğu bir tropikal orman. Sarmaşıklar ağaçlardan dökülen yeşil şelaleler gibi. Sessiz kalıp birkaç fotoğraf paylaşmak en iyisi.

    Ormandaki bu gurup müzik çalıp para toplamaktan çok terapi yapar gibiydi.

    HAVANA DEVLET HASTAHANESİ  

    Daha önce söylediğim gibi Küba’da sağlık hizmeti bedava. Estetik ameliyatlar bile. Çünkü ruh sağlığı da aynı derecede önemseniyor. Bunu dışında birçok ayrı binalarda olan ihtisas hastaneleri var. Ortopedi, Kardiyoloji gibi. Küba’nın kanser özellikle akciğer kanseri konusunda çok başarılı olduğu söylenir. Buraya gelen bazı doktor arkadaşlarım ve okuduğum bazı uzman görüşleri bunu pek inandırıcı bulmuyor. Açıkçası bunca büyük paraların söz konusu olduğu ilaç sektöründe ve üstelik bunca iyi eğitimli doktor araştırma yaparken bu işin Küba’da çözülebileceğini benim de aklım almıyor. Ancak gerek istatistikler gerekse diğer tedavi yöntemleri ile kıyaslar düzgün yapılmasa dahi, kimyasal ilaçlar yerine doğal (yeşil akrep zehri gibi) kullanılması bana belki dedirtiyor.

    Tabi şöyle de bir gerçek var. Burada bir La Pradera Uluslararası Sağlık Merkezi var ki birçok ünlü burada tedavi olmuş. Hastane çok lüks ve yalnızca yabancı hasta kabul ediyor. Arif Sağ’ın bu hastanede tedavi olup akciğer kanserini yendiği biliniyor, ama Recep yattı mı o kesin değil.

    ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ  

    Yakın zamana kadar etrafına yüksek paneller kurulu imiş. Sonradan onlar kaldırılmış ama önüne binadan çok daha fazla dikkat çeken ve Küba bayrağını temsil eden dev bir heykel yapılmış. Binanın yanındaki direkte Amerikan bayrağı görülüyor. Bu Havana’da görebileceğiniz tek Amerikan bayrağı. Fotoğrafı otobüsün içinden hareket halinde iken çektiğim için anlattığımı tam ifade etmiyor ama idare edelim lütfen.

    HOTEL NACIONAL DE CUBA

    UNESCO tarafından Ulusal Anıt ve Dünya Belleği olarak ilan edilen El Vedado’daki Hotel Nacional de Cuba, Küba başkentinin en sembolik binalarından biri.Amerikan firmaları tarafında 2 yılda inşa edilen bina 1930 yılında açılmış ve onlarca yıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinden sanat, bilim, kültür, siyaset ve toplum dünyasının önemli isimlerine ev sahipliği yapmış. Sömürge döneminde korsanların ana saldırı noktalarından biri olan Punta Brava’nın kıyı çıkıntısında yer alan otel, 20. yüzyılın ilk yarısında Büyük Karayipler’in en önemli oteli olmuş.

    Yapı, inşa edildiği yıllarda Havana’da moda olan mimari eklektizme cevap vermekle birlikte, neoklasik ve neokolonyal nüanslarla art deco’ya doğru bir eğilim göze çarpmaktadır. Bu nebativari cümle benim cümlem değil, ben olsam ortaya karışık derdim.

    Buster Keaton, Jorge Negrete, Agustín Lara, Marlon Brando, Ernest Hemingway, Winston Churchill, Windsor Dükleri, bilim adamı Alexander Fleming gibi önemli isimlerin kaldığı bir başkanlık süitine sahip olan otel açılışından sonraki birkaç yıl boyunca otel, adayı ziyaret eden mafyaların gözde mekanlarından biri olmuş. 1946’da tüm ABD’li uyuşturucu baronlarının adadaki meslektaşlarıyla buluşma noktasıymış. Şunu da söylemeliyim ki kalanlardan bildiğim odaları Avrupa standartlarına göre 3 yıldız.

    Bina şu anda adayı ziyaret eden sanat ve siyaset dünyasının en önemli isimlerinin yanı sıra dünyanın dört bir yanından gelen girişimci ve yatırımcıları ağırlamaya devam etmekteymiş. Binanın arazisinde muhteşem bahçesi, Küba kıyılarının eşsiz manzarasına sahip ve Havana’da gün batımının en güzel izleneceği yer.

    Bu ise Türk-Küba derneğinin Devrimin 50. Yılında yaptığı bir çalışma. Bir tarafta Havana, bir tarafta İstanbul. Benzerlik dikkat çekici.

    Türkiye’yi hatırladım şimdi. Seçimler yaklaştı. Biraz da esnaf ziyareti yapalım. Küba’da üç tip taksi kullanabilirsiniz. İlki eski Amerikan arabaları, ikincisi iki yolcu kapasiteli motorlu Coco’lar ki adını tipi nedeniyle Hindistan cevizinden almış. Sonuncusu ise ilk fotoğraftakiler, yani Bicitaksi. Şoför öğle tatilinde kız arkadaşı ile mesajlaşıyor.

    Fukara çocuklar
    Gökyüzüne benzeyen çocuklar Alı al moru mor çocuklar
    …………

    Evet, çocuklar hep çocuk. Çocuklar hep güzel. Ama Küba’daki çocukları mutlu etmek inanın daha kolay. Şunu da belirtmeliyim özellikle dilenme konusunda çocuk istismarı yok, zaten hiçbir konuda yok bence. Çocuk gelinler gibi mesela. Biraz da onlara bakalım.

    Gün bitti gelsin kokteyller. Hemingway’in izindeyiz yine. La Floridita. Bu kez Pina Colada içeceğiz. Siz de buyurun.

    Artık Taşra zamanı. 3 gece 4 gün boyunca önce Küba’nın batı tarafına gideceğiz. Vilales Vadisi. Sonra tarihi boyunca tüm ayaklanma ve isyanların son olarakta devrimin başladığı doğuya Cienfuegos, Trinidad ve Santa Clara’ya. Son gün ağırlıklı olarak yabancıların geldiği ve beyaz kumlu plajların olduğu Varadero.

    İlk iki geceyi Trinidad’da geçireceğiz. Konaklama tercihi Casa Particular. Yani evlerinde fazla oda olanlar bu odaları devletin belirlediği standartlarda düzenliyor. Ayrı banyo, tuvalet, klima, mini buzdolabı vs. Sonra konaklamaya açıp gelirini devlet ile paylaşıyor. Yani pansiyon aslında ama devlet kontrolünde.

    Son gece her şey dahil 4 yıldızlı bir otelde gördüğüm en garip yarımada olan Varadero’da. Genişliği yaklaşık ortalama 1km ve yaklaşık 15-20 km okyanusa uzanan bir yarımada.

    Biraz hayvanat ve nebatat konularına girelim. İlk olarak Küba’nın bayrağına renklerini veren kuştan başlayalım. Tocororo adlı bu kuş Küba’ya has endemik bir kuş. Bayrağa renklerini vermesinin sebebi bu kuşun asla kafeste yaşayamaması. Küba halkının doğa ile iç içe yaşaması ve özgürlüğe düşkünlüğünü temsil ediyor.   Bir diğer kuş ise gökyüzünü baktığınızda mutlaka havada dev kanatları ile süzülen birkaç tane görebileceğiniz hindi akbabaları. Bu kuşları yerde görmek pek mümkün değil. Tüm diğer akbabalar gibi leşçi oldukları için ancak beslenebilecekleri bir şey gördüklerinde yere inip topluca ziyafet çekiyorlar.

    Son olarak palmiyelerden bahsedelim. Buradaki bazı palmiyelerin gövde kısımları önce kalınlaşıp sonra inceliyor ki bunlara kral palmiyesi deniyor. Küba kasırgalar ülkesi. Bu palmiyeler bu kasırgalara daha dirençli olabilmek için bu şekilde evrimleşmiş.

    Yol boyunca ilerlerken uçsuz bucaksız tütün ve şekerkamışı tarlaları var. Köylerdeki evlerin hepsinde olan bazı özellikler var. Tek katlı, önünde veranda, veranda da iki tane sallanan sandalye ve üstünde yağmur suyu toplama depoları. Çoğu 1+1.

    Bir de mola yerlerinde bu şekilde poz verenler var ki fotoğraf çekince para verip vermemek size kalmış. Havana’da hemen tarifeyi söylüyorlardı.

    CUAVE DEL INDIO  

    Vinales vadisinden bu mağaraya girdikten sonra zaman zaman daralan bir yoldan ilerliyorsunuz. Sonra bir küçük göl çıkıyor karşınıza. Burada bir tekneye biniyorsunuz. Tekneyi kullanan kişi bazı sarkıtlar ve dikitleri gösterip size muhtelif benzetmeler yapıyor. Kristof Kolomb’un 3 gemisi gibi. Yaklaşık 5 dakika gittikten sonra ışık görülüyor.

    Işığı görünce ister istemez heyecanlanıyor insan. Teknemiz de bu. Çıktığımız yer ise cennet olmalı. Birkaç fotoğraf paylaşayım.

    YEREL BİR PURO ÇİFTLİĜİ

    Daha sonra yerel bir puro çiftliğine uğruyoruz. Bu yapı tütün yapraklarının kurtulduğu yer. Dünyanın en iyi purolarını yapabilmek için tütün yetiştirmek oldukça hassas bir konu. Önce tütün tohumları dere kenarlarına ekiliyor. Burada fideler oluşuyor. Bunları tam zamanında tarlalara aktarmak lazım. Sonra 3 ay kadar da tarlada büyüyor. Hasatı doğru zamanda yapmak da çok önemli. Hasatı yapılan tütün kuruması için özel depolarda bu şekilde diziliyor. Burada 3 sıra halinde gördüğünüz bu sıralama bile önemli. Zaman zaman bu sıralamaları değiştiriliyor. Nemin kontrolü için genellikle palmiye yaprakları kullanılıyor. Kurutma tamamlandığındaki çok kuru veya çok yaş olması puro sarımı için sıkıntı yaratabiliyor imalat aşamasına geçiliyor.

    Elbette puroyu bir adam elindeki tahtanın üzerinde sarınca bazılarımız hayal kırıklığına uğradı ama gerçek bu idi. Tüm tarlalar devlete ait olduğu için ürünün bir kısmının devlete verilmesi gerekiyor. Sarım yapan çiftlik sahibi arkadaş % 90 ı devlete veriyoruz biz % 30 unu alıyoruz dedi?

    MURAL DE LA PREHİSTORIA

    120 metre yüksekliğe ve 160 metre genişliğe sahip bu Dünyanın en büyük duvar resmi, Frida Kahlo’nun sevgilisi Diego Rivera’nın öğrenci olan Ressam Leovigilido tarafından tasarlanıp dönemine ait kayaların arasına fırça ile çizilmiş e taşlar arasında su birikmesini önleyen drenaj sistemi yapılmış.

    İnsan figürleri, büyük ayılar, yumuşakçalar ve Mezozoik deniz sürüngenleri gibi devasa memelileri, mavi, kırmızı, yeşil ve sarı olmak üzere on iki büyük renkli parçadan oluşan bir diziyi göstererek oluşturulmuş. Resim, Küba’nın bu bölgesindeki insan ve hayvanların yaşamının evrimini temsil ediyor. 1999 yılında UNESCO tarafından Sierra de los Órganos’ta İnsanlığın Kültürel Peyzajı ilan edilmiş.

    Resmin önündeki alan gerçekten insanın üzerinde yuvarlanmak istediği türden bir yeşillik. Ayrıca vadide Küba’nın kokteyllerinden olan Daiguiri’yi en iyi yaptığı söylenen küçük bir de bar var. Eeee içtik tabiki de.

    VİNALES VADİSİ  

    Daha sonra Vinales vadisinin görüldüğü bir otele çıkıp manzaranın keyfini çıkardık.   Vinales Vadisi karstik bir çöküntü. 132 km2 bir alana sahip ve Pinar del Río şehrinde Sierra de los Órganos dağları arasında bulunuyor. Gezdiğimiz birçok yer gibi bu vadi de 1999 yılında UNESCO tarafından bir Dünya Mirası olarak ilan edilmiş.

    CIENFUEGOS

    Küba’nın sevimli bir liman şehri. Adını Küba Devrimi’nde en genç ölen kahraman Camilo Cienfuegos’tan geliyor.

    farklı kolonlara kadar uzaması ve cadde boyunca yürürken hep gölgede kalmanız.   Şehrin tam göbeğinde ‘Jose Marti Parkı’ var. Etrafında da koloni döneminden kalma hepsi ayrı güzellikte binalar. Bir tarafında da Catedral de la Purisima Conception vardı. Ama fotoğrafını çekmemişim maalesef.

    TOMAS TERRY TİYATROSU

    Parkın bir kenarında da Tomas Terry Tiyatrosu bulunuyor. Tiyatro, Venezüellalı sanayici ve ünlü isim Tomas Terry’yi onurlandırmak için yapılmış. Yapının inşa süreci 1887 ve 1889 yılları arasında tamamlanmış ve bugüne kadar ulaşabilmeyi başarmış.

    950 kişilik kapasite bulunan Tiyatro’nun açılış yılı ise 1895 ve burada sergilenen ilk oyun ise Verdi’nin Aida’sı imiş. Burada bugün hala sahne performansları yapılmaktaymış.

    İçerisinde merak ettim, girelim.

    Girişte Tomas Terry’nin mermer bir heykeli de yer alıyor. Sahne de oldukça geniş.

    Carera mermeri ve Küba’ya has sert ağaç oymaları loca bölümlerinde özellikle sahnenin hemen üzerinde yoğun olarak kullanılmış. Tavandaki fresklerde oldukça etkileyici.

    Hatta Büyüleyici…

    Haydi, Trinidad ve Santa Clara’ya gidelim.

    Gördüklerimi anlattım. Görmediklerim de oldu elbette. Mesela çok fazla asker polis görmedim. Yani 9 gün boyunca toplam gördüğüm her gün evden işe giderken gördüklerimden daha azdı. Mağara girişinde Küba yerlilerinin mizansenini yapan çift dışında çağ dışı kıyafet görmedim mesela. Yahut Çakarlı araç görmedim. Küfreden görmedim (ben de hiç etmedim), kavga eden görmedim, yere çöp atan görmedim, kötü bakan görmedim, yayaya saygısız şoför, ellerini ovuşturan esnaf, kötü yapılmış bir restorasyon görmedim. Gurur gördüm, kibir görmedim. Yardım isteyen gördüm, dilenen görmedim. Dindar gördüm, yobaz görmedim. Hali vakti yerinde gördüm zengin görmedim. Ha bir de Mojita var, Pina Colada var, Daiguiri var, Kançançara var, Küba Libre var ama rakı görmedim.

    İçimi döktüm, artık Trinidad ve Santa Clara’yı gezebiliriz.

    TRINIDAD

    1500’lerde şeker işinde çalıştırılan köleler isyan edip kaçana dek pek yerleşimin olmadığı, 1800’lere gelindiğinde ise kurulan şeker değirmenleri ile altın çağ yaşayan bir yerleşim yeri Trinidad. Bir-iki katlı kolonyal evleri, Arnavut kaldırımlı dar sokakları ve güler yüzlü insanları ile en çok sevdiğim yerleşim oldu benim için. Havana’dan farklı ve ucuz olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Rengarenk sokaklarda gezmenin keyfinin yanı sıra hediyelik alışverişi yapmak isteyenler için de en uygun bir yerlerden biri.

    Kaldığımız Cesar adlı bize biraz mesafeli duran birinin ev sahipliği yaptığı Casa particular’in kahvaltı yaptığımız avlusu da çok keyifli idi. Bir de bu avlu tüm Küba gezimiz boyunca İnterneti en verimli kullanabildiğimiz yerdi. Bir de elektrik sürekli kesilmese.

    Sokaklarda dolanırken Trinidad’ı gördüğünüzü düşünebilirsiniz ama deyim yerindeyse şehrin kalbi sayılan Plaza Major’a geldiğinizde olay başlıyor. İsterseniz merdivenlere oturup kokteylinizi içebilir, isterseniz koloni döneminde İtalya, Fransa ve Almanya’dan zenginlerin getirttiği malzemelerle bezenmiş meydana ağzınız açık bakabilirsiniz.

    Trinity Kilisesi, Plaza Mayor’da bulunan şehrin en büyük kilisesi. Halk, yapımında tamamlanamamış ya da eksik kalmış mimari kusurları düzeltme için maddi imkanları tam bulmuş ki kilise çoktan UNESCO listesine girdiği için elleri kolları bağlanmış. Yine de açık sarı-beyaz renkteki sevimli dış görünüşüyle Trinity, şehrin göz bebeği.

    Meydanın etrafındaki kolonyal evler.

    LA CANCHANCHARA

    Daha sonra bir Trinidad klasiği olan La Canchanchara bara gidiyoruz ve barın adı ile anılan meşhur kokteyl Kançançaramızı içiyoruz. Tahta bardaklarla servis ediliyor. Kançançara roma bal, limon, sevgi ve kahkaha ilave edilerek hazırlanan bir kokteyl.

    SANTA CLARA

    Sonunda Santa Clara’ya geldik. Benim için Che ile özdeşleşmiş bir şehir. Aşağıdaki resme bakarak Che’nin mezarının olduğu yerdesin neden böyle neşelisin derseniz ben de derim ki devrim de devrimci de güler yüzlüdür. Bu arkamızdaki vagon herhangi bir vagon değil. Che’nin devirdiklerinden.

    Şu anda Che ve arkadaşlarının 28.Aralık.1958 tarihinde Caterpillar D9 bir buldozerle tren raylarını tahrip edip ağır silahlar taşıyan bir zırhlı trenin devrilip ele geçirdikleri yerdeyiz. Bu olay devrim mücadelesinin sonuca giden önemli olaylarından biri. 3 gün sonra Batista yurtdışına kaçacak. Trenin devrildiği alan bir anı parkına döndürülmüş.

    Parkta buldozer de sergileniyor. Aşağıdaki fotoğraflarda vagonların içinde sergilenen ve ele geçirilen silah ve sağlık malzemeleri görebilirsiniz.

    Ernesto Guevara’nın kısaca Che’nin yanına geldik. İlk olarak müze kısmına giriyoruz. Girmeden önce çantalarımızı, telefon ve fotoğraf makinalarımızı bırakmamız ve içeride sessiz olmamız rica ediliyor. Tüm gurupta öyle bir heyecan, saygı, hayranlık

    var ki zaten konuşmak mümkün değil. Müze kısmında Che’nin not defterleri, doktorken kullandığı aletler, silahları, okuduğu kitaplar, kıyafetleri ve bir takım özel eşyalarının yani sıra hiçbir yerde görmediğim çarpıcı fotoğrafları var. Şu dikkat çekiyor. Mustafa Kemal’de olduğu gibi her fotoğrafta özenle poz veriyor, parlıyor, ne yaparsa yapsın fotoğrafa karizmasını yansıtıyor. Bunu belirtiyorum çünkü Che Atatürk’ten sonra 20. Yüzyılın en önemli devrimci lideri. Daha sonra birlikte mücadele edip ölen arkadaşlarının isim ve fotoğrafları ile onun sonsuzluğunun bulunduğu mozole bölümüne geliyoruz, gözler buğulu bir şekilde sonsuzluk ateşine de bakıp çıkıyoruz. Heykelin olduğu bölüme kadar kimse pek konuşmuyor.

    Yandaki resmi onun sergilenen orijinal bir fotoğrafından çektim. Heykelin olduğu yere geliyoruz. Hep yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Kısa bir konuşma ve bir şiir okuyorum heykelin dibinde. Heyecandan tekliyorum ama sonunu toparlıyorum.   İçeride Che’nin fotoğraflarının hepsinde onun parla gözlerini ve gülüşünü gördünüz. Her anında yaşamanın tadını aldığını ve yaşamayı sevdiğini gösteriyor. Buna rağmen o çok sevdiği yaşamını başkalarının yaşamına biraz daha mutluluk ilave edebilmek için gözünü kırpmadan vermiş. Bu bana Nazımın “yaşamaya dair” şiirini hatırlatır hep

    ……..
    Yaşamayı ciddiye alacaksın, Yani, o derece, öylesine ki,
    Mesela, kolların arkadan bağlı, sırtın duvarda,
    Yahut kocaman gözlüklerin, Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda,
    İnsanlar için ölebileceksin,
    Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
    Hem de en güzel,
    En gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

    Yüreğime kattığın umut için minnettarım.

    Varadero ile ilgili açık büfe olduğundan bolca içtiğimiz Cuba Libre dışında söylenecek pek bir şey yok. Ama şahsen pandemiden bu yana ilk defa denize girdim. Bu yaklaşık 4 yıllık orucumu Atlas Okyanusunda, ki okyanusa girmek benim için bir ilk, açmak benim için büyük keyifli.

    Küba nasıldı, keyif aldın mı diye sorarsanız benim Küba’da yaptığım dansı seyretmeniz lazım. Bir başka ülkede görüşmek üzere.

  • İSFAHAN

    Tahran’daki iş toplantısı ile Abadan’dakinin arasında 3 gün olduğu için bu arada İran’ın efsane şehri İsfahan’ı görmek iyi olur diye düşündüm. Daha sonra Abadan seyahatinin iptali ise Tahran’ı da bir gün dolaşmama fırsat tanıdı. Etkileyici bir seyahat oldu. Buyurun bir göz atın, heveslenin.

    Tahran’dan öğleden sonra yola çıktık. Yaklaşık 5 saatte İsfahan’a vardık. Yolun tamamı bölünmüş yoldu, ancak yol kalitesinin iyi olduğunu söylemek çok zor. Otele yerleşip bir şeyler atıştırmak için dışarı çıktık. O sırada çektiğim bir fotoğrafı paylaşıyorum ki bu bir gezi yazımın birinci fotoğrafı olarak paylaştığım ilk gece fotoğrafı.

    Ertesi sabah çok erken uyanıyorum. Bu görmeyi çok istediğim bir şehirde olmanın heyecanından olsa gerek. Kahvaltı öncesi otel yakınlarında dolaşacağım.

    İlk dikkat çeken şehri ikiye bölen nehir. Zayandeh Rud. Bu nehrin iki yani İsfahan boyunca birçok geniş parka ev sahipliği yapıyor. Bu parklar onlarca çiçek bahçesini, havuz ve su süslemelerini, kuş bahçelerini hatta akvaryumları içinde barındırıyor.

    Sabah erken saatlerde park içerisinde yürüyüş ve egzersiz yapan çoğu kadın birçok kişiye rastlıyorum. Mevsim olarak en uygun zamanda gelmişim. Özellikle çiçekler inanılmaz.

    Nehir üzerinde birçok köprü var. Bu üzerinde durduğum İsfahan’ın ilk çelik köprüsü “Felezi”. İlerde görünen ise Safevi döneminden günümüze gelen “Marnan köprüsü” Kahvaltı sonrası tarihi “si o se pol” ve” khajoo” köprülerini gezeceğim.

    İlk olarak khajoo köprüsüne geliyorum. Bu köprü 17. yüzyıldan kalma ve köprü görevinin yani sıra kapaklar kapatılarak bent ve ayrıca dinlenme yeri olarak kullanılan şehrin en meşhur köprüsü.

    O dönemin kralının bizim Padişah gibi oldukça geniş bir haremi varmış. Hareme geçiş için bu köprü özellikle de khajoo’lar yani harem ağaları kullanırmış. Adı oradan geliyor.

    Köprünün merkezinde, geçmişte, kralın taş bir sandalyeye oturduğu ve havai fişek törenini izlediği bir köşk bulunuyor. Köprünün alt kısmı ise hissedilir şekilde serin. Rüzgârı yönlendiren kubbe yapıları burada klima etkisi yapıyor ve bu nedenle de dışarıda sıcaklık artınca oturanların sayısı artıyor.

    Köprü 133 metre uzunluğunda ve 12 metre genişliğinde. Farklı taş temeli, dış cephesindeki parlak renkli çini işçiliği ve iç cephesindeki orijinal 17. yüzyıl resimleri etkileyici.

    İkinci olarak Si-o-se pol köprüsündeyim. Siesepol (Si-E-Se), Farsça ’da 33 demek. Kendisini ayakta tutan 33 sütun üzerine inşa edildiğinden bu ismi almış. Saf evi Hanedanları için en görkemlisi sayılan I. Abbas’ın gözde generali Allahverdi Han tarafından 1599 ile 1602 tarihleri arasında yaptırılmış.

    Daha sonra İsfahan’da iş yaptığım firmaya uğruyorum. Hem bir yemek hem de öğleden sonra rehber olarak birinin bana eşlik edeceğini söylediği için. Yemekten sonra Nakş-i Cihan meydanına gideceğiz. Bu şaşalı meydan yalnızca İran’ın değil dünyanın ikinci büyük meydanı olarak biliniyor. İsminin anlamı ise “Dünya’nın resminin meydanı”. Bölge halkının çoğunlukla ‘İmam Meydanı’ olarak bildiği tarihi meydanı UNESCO 1979 yılında Dünya Mirası ilan etti. Meydana yakın dar bir sokakta arabamızı park ettik. Sonra meydana doğru yürümeye başladık.

    Meydana giderken önce abbaralar çıkıyor karşımıza. Meydana çıkan tüm sokaklarda bunlardan varmış. Özelikle olası düşman saldırılarında atlıları engellemek için. Bu nedenle abbaraların yüksekliği atlıların geçmesini engelleyecek şekilde. Sonra muhtelif resimdeki gümüş işleme atölyesi gibi küçük atölyelerinde arasından geçince sokak biraz genişleyip bir kapalı çarşı havasına giriyor.

    Ve bir anda o nefes kesen muhteşem meydan karşınıza çıkıyorlar. 512×163 metre boyutları ile Çin’deki Tiananmen Meydanı’ndan sonra dünyanın en büyük ikinci meydanı.

    İlk olarak meydanı çevreleyen camilerden meydanın kısa kenarını ortalamış Mescid-i Şah veya İmam Camii’ne yönleniyoruz. Etkileyici yapısı ile dikkatleri kendine çeken camii; hat yazıları, gökkuşağının yedi renginin kullanıldığı çinileri, mescit ve kışlık camii yapıları ile halen ibadet için de en fazla kullanılan yer.

    Kapıdan girdiğinizde çok büyük bir avlu çıkıyor karşınıza. Bu avlu iki katlı bir yapı ile çevrelenmiş ki çinileri gerçekten göz kamaştırıyor. Giriş kapısının hemen karşısında ikinci bir kapı var. Burası kışlık bölüm. Yapı gerçek bir akustik harikası. Yerde siyah ile işaretlenmiş bölgeye ayağınıza hafifçe vurduğunuzda ses inanılmaz yankılanıyor.

    Mihrabın önündeki çukur dikkatimi çekti. Önünde birkaç merdivenle inilen bir yer var. Namazı kıldıran kişi bu çukurda kılıyormuş namazı. İlginç buldum.

    Tekrar meydana çıkıp meydanın ortasına ilerliyoruz. Meydanın tam ortasında fıskiyeli büyük bir havuz var. Oradaki banklara oturuyoruz. Önümüzde Şeyh Lütfullah Camii duruyor. Bu camiyi kralın ailesi kullanırmış. Kadınlar bu meydana çıkamazmış. Dolayısı ile hemen karşısındaki Aali Qapu sarayından geçit olduğu söyleniyor.

    Yani şu anda meydana örtüleri sererek oturan kadınlar eskiden kralın ailesinden olan kadınlara göre daha şanslı.

    Bu da Aali Qapu sarayı. Maalesef kapalı olduğu için içini gezemedim.

    Daha sonra meydanın kapalı çarşı tarafında çok özel bir kafeye çıktık. Manzara tam anlamı ile tüyleri diken diken yapıyordu.

    Sonra bu kafenin iş yaptığım kişinin kardeşi tarafından işletildiğini öğreniyorum. Beni sarayın umuma açık olmayan bir bölümüne götürüyor. Kralın dışarıdan gelen büyük tacirleri kabul ettiği oda. Tacirler arkadaki kapalı çarşıdan dar bir yolda gelerek bu odaya alınıyor. Odanın bir penceresi çarşıyı görüyor. Diğer duvarda ise perde var. Odanın özelliği burada fısıltı ile bile konuşsanız tüm odada duyulması ama dışarıda asla duyulmayacak şekilde akustiği. Bunu sağlayan ise tek parça halindeki bu tavan. Aşağıdaki pencereler ise yandaki yine inanılmaz bir akustiğe sahip müzik odasına açılıyor. 

    Tacirle konuşma başladığında perdeler açılıyor ve bu ortaya çıkıyor. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalan tacirlerle pazarlıkta avantaj sağlıyor elbette. 

    Sürpriz burada da bitmiyor. Çatıdan doğru kralın gizli odasına da çıkma şansına kavuşuyoruz. Bu odada fotoğraf çektirmek bile büyük olay. Çok keyifli bitiriyorum akşamı. 

    Gece iyi bir uykudan sonra sabah erken kalktım. Saat 10.00’da Tahran’a hareket edeceğiz ve o zamana kadar otele oldukça yakın olan Vank Ermeni kilisesini de ziyaret etmek niyetim. Devrim öncesi yaklaşık 30.000 Ermeni yaşıyormuş İsfahan’da. Şu anda 5.000 civarında. Kiliseye yaklaştıkça üzerinde Ermenice yazan dükkanlar artıyor. Kilisenin hemen önünde bu heykeli görüyorum. 

    Kilisenin içi oldukça etkileyici

    Bahçede ise 1627 yılına tarihlenen bir haç taşı ve 20. yüzyıl başlarına tarihlenen bir mezar plaketi dikkat çekici. İsfahan’ın son karesi olarak bir selfi yapıp bir günlük bu kısa yolculuğumu noktalıyorum. Devamı Tahran’da.

    TAHRAN

    Tahran’daki boş günü kısa bir şehir turu ile geçirdim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki İran’da halk molla rejimine çok kızgın. Koskoca pers kültürünü yok edip olmayan Arap kültürü üzerine inşa etmeye çalıştıkları bu sözde siyasal İslam rejimi çökmek üzere. İnsanların özellikle de kadınların gözlerindeki korku perdesi kalkmış ve oldukça önemli bir kısmı başörtüsü yasağını delmiş. ”Women freedom”  hareketi her yerde hissediliyor. Eğitim kalite ve seviyelerinin bizden daha iyi olduğu da kesin. Süre nedeniyle gezimi Gülistan Sarayı ve civarında programladım.

    Hava sıcaklığı gündüzleri 30 derecenin üzerinde seyretse de akşamları oldukça serin. Bunun en temel sebebi ise hemen kuzeyindeki Elbruz Dağları. Tepeleri hala kar kaplı. Tahran’dan İran’ın en yüksek dağı olan 5.617 metrelik Demavent dağının konisini dahi görmek mümkün.

    Camilerin kubbeleri genellikle soğan şeklinde. Minarelerin yapısı çok farklı. Eskiden minarenin alemlerinin üzerinde ateş yakılırmış. Diğer tespitim ise ezan için kesinlikle hoparlör kullanılmıyor. İsfahan-Tahran arasında dağlara yazılmış yazılar da dikkat çekici. Büyük çoğunluğunda “hoş geldin Mehdi” yazıyor.

    Gülistan bahçesinde girdiğinizde ilk karşınıza çıkan yer bu saray. Perdenin ilk bakışta restorasyon amaçlı olduğu düşünülebilir. Değil. Buradaki perde açılıyor ve arkasından tahtında kral çıkıyor. Halka hitap, üst düzey yönetici ve askerlerle görüşme veya Nevruz gibi günlerde kutlamalara katılım bu perdenin arkasındaki balkondan yapılıyor.

    Müze bölümünde 20. Yüzyılın başlarında böyle kabul veya kutlamaları gösteren birçok fotoğraf var.

    Burası o balkonun içi ve kralın oturduğu devasa mermer taht. Balkonun özellikle arka duvarındaki vitraylar göz kamaştırıcı. Fotoğrafı yaklaştırarak vitrayı oluşturan binlerce parçayı görebilirsiniz.

    Daha sonra çok farklı yapıdaki salon ve hollerde ilerlemeye başladım. Tavanlarda dahi ayna var. Böylelikle bu fotoğrafı çekerken farkında olmadan özçekim yapıyorum. Bulabilecek misiniz bakalım?

    Her taraftaki kristaller ve aynaların ışıltısı, insana bu sanatsal ve görsel şölene hayranlıkla birlikte şaşaa içinde yaşayan bu kralların acı çektirdiği tebaaları nedeniyle kızgınlık arasında kalan karmaşık bir his veriyor.

    Tabi daha sade salonlar da var sarayda. Mesela burası kral ve ailesinin, ki onlar aynanın önündeki koltuklara oturuyor, kabine toplantısı yaptığı bu salon.

    Ya da bu dinlenme odası

    Veya bu kabul salonu gibi.

    Beni en çok şaşırtan ise biraz kiliseleri hatırlatan tablo ve duvar resimleri olan bu oda oldu.

    Tavan ve kartonpiyerlerdeki bu abartılı süslemelerin arasına sıkışmış sade şöminenin yalnızlığı ilginçti.  

    Ne bu odanın sedef kakmalı şahane kapısının mütevazi duruşu, ne de bir pencere pervazında bu şahin ziyaretçilerin dikkatini çekmiyordu.

    Şahin demişken, kuşlar İran için çok önemli. Evcil hayvan olarak kedi ve köpek tercih edilmiyor. Hatta yollarda da hiç rastlamadım. Daha çok kuş besleniyor. Bu şahin, doğan gibi yırtıcı kuşlar olduğu gibi güvercin veya papağanda olabiliyor. 

    Siz bu bir cam vitrin üzerindeki yansıma ile yakaladığım güzel fotoğrafa bakarken ben de size sarayın kısa hikayesini anlatayım. Saray Safevi hükümdarı I. Tahmasb (1524-1576) tarafından bir kale olarak inşa edilmiş. Daha sonra 400 yıl boyunca gelen hanedanlar saraya çevirmiş. Ama her gelen yeni hanedan ya bir öncekinin yaptıklarını yıkmış ya da onlardan hiçbir iz kalmayacak şekilde restore etmiş. Şimdiye kadar gördükleriniz Kaçar hanedanından idi. Ağa Muhammed Han Kaçar, Tahran’ı başkent yaptıktan sonra Gülistan Sarayı’nı da resmi hükümdarlık rezidansı haline getirmiş. Bir önceki hanedan olan Zend’in tüm yaptıklarını yok etmenin yanı sıra Kerim Han Zend’in kemiklerini Şiraz’daki mezarından çıkarttırıp gelen geçenin üzerinden geçmesi için sarayın ana girişindeki eşiğin altına gömdürmüş.
    Kin ve nefret bu coğrafyanın değişmezi. 

    Bahçe içinde yürümeye devam ederken aşağıdaki saray çıkıyor karşımıza. Burası Kaçar hanedanından sonra gelen Nasıreddin Şah (1848-1896) tarafından Londra seyahatinden sonra orada gördüğü mimari yapıya uygun olarak yaptırılmış. Kuledeki saat ise Londra’dan getirtilmiş. Tabi ki sarayın Kaçar hanedanına ait birçok kısmı da renovasyon adı altında bir kıyım yaşamış. Gördüklerimiz renovasyon faaliyetinden paçayı kurtarmış olanlar. 

    Sarayın tamamını gezmek bir tam günü alacak gibi görünüyor. Şu ana kadar belki de üçte birini gördük. Diğer yerleri de görebilmek için son hanedan Pehlevi tarafından da kullanılan kışlık sarayı gezerek Gülistan’ı noktalayalım. 

    Gülistan sarayında da ihtişam devam ediyor hem de öyle böyle değil.

    Son fotoğraf İran Şahı Rıza Şah‘ın ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevi‘nin taç giyme töreninin de yapıldığı Aynalı Salon. 1873’deki Avrupa gezisinde Versay Sarayı‘nı gezen Şah, oradaki aynalı salonu beğenmiş ve kendi sarayına da yaptırmış. Ulusal Mücevher Müzesi’ne taşınmadan önce meşhur Tavus Kuşu Taht da bu odadaymış. Aynalı salondaki aynalar sarayın birçok yerindeki gibi Rusya’dan getirtilmiş. Salonda şöyle bir vitray şöleni de var. Bununla Gülistan Sarayını bitirelim. Pehlevi ailesinin ruhu şad olsun. En kötü krallık bile molla rejiminden iyidir.

    Sonra bir şeyler atıştırıp kapalı çarşı civarında dolaşalım dedik. Trafiğe kapalı bu alanda yürümek dahi çok zor. Etrafta kapalı kadın sayısında oldukça artış var. Sebebi ise bölgenin genellikle düşük gelirlilerinin alışveriş merkezi olması. Malum siyasette dinin ön planda olduğu yerlerde önce cahilleştirme ve yoksulluk sağlanır ve bununla mukadderat duygusunu içselleştiren geniş kitleler sonra koyun gibi güdülür.

    Kısa bir yürüyüşle kapalı çarşının kapısına ulaşıyoruz.

    Ancak kapalı çarşı da aşırı kalabalık. Ayrıca hiçbirini tanımadığım baharatların tüm çarşıya yayılmış kokuları da beni rahatsız ediyor. Bir iki kalabalık fotoğrafı daha koyarak Tahran’ın en eski camisine gideceğim.

    İstanbul‘daki Kapalı Çarşı’nın bir benzeri olan Tarihi Tahran Çarşısı’nın uzunluğu, koridorlarla birlikte toplamda 10 kilometreyi buluyor ve çarşı boyunca 180 dükkân sıralanıyor. Çarşının yapım zamanı olarak bazı kaynaklar 19. yüzyılda Kaçarlar dönemini, bazı kaynaklar ise 17. yüzyılda Safeviler dönemini işaret etmekte.

    Yollar o kadar karışık ki yalnızca 200 metre uzaktaki camiye ulaşmak için herhalde bir kilometreden fazla yürüdük ve bu kapıdan caminin avlusuna çıktık. Eski adıyla Mescid-i Şah yeni adıyla İmam Humeyni camii son durağım. Kaçar hanedanlığı döneminde inşa edilmiş. İsfahan’daki camilerden sonra biraz hafif kalsa da çarşı ile bağlantısı nedeniyle her zaman avlusunda insanlar var.

    Ayrıca avlunun ortasındaki havuz ve fıskiyeler serinlik veriyor. Özellikle kalabalıktan çıkınca iyi geliyor açıkçası.

    İkindi vakti olması namazı izleme şansı veriyor. Şiiler Sünnilere göre namazı az da olsa farklı kılıyorlar. Dikkat çeken diğer fark ise esnafın camiye seccade ile bir secde taşı getirmeleri. Secdede başlarını yere değil bu taşa koyuyorlar.

    Böylece kısa İran seyahatim tamamlanıyor. İsfahan’da bana rehberlik yapan ve profesyonel portrelerimi çeken Sevgili Reza ve 6 gün boyunca şoförlük, tercümanlık ve son gün Tahran rehberliğimi yapan İran’daki elim ayağım Ferhat’a kucak dolusu sevgilerimle.

  • Pandemi sonrası ilk olarak 4 günlük İtalya Rivierası gezisine çıktık. İlk günü La Spezia’ya ulaşmak için harcadık. Akşamında bir dolaştım. Açıkçası pek hoşlanmadım bu şehirden. Çok sayıda Asya ve Uzakdoğulu göçmen aldığı için olsa gerek kültürü olumsuz etkilenmiş gibi geldi bana, ama zaten şehirde vakit geçirmeyeceğimiz için pek de takılmadım. 

    İlk günümüzde Cinque Terre gezilecek. Trenle yapılacak bir tur. Araba veya tekne de mümkün ama tavsiyem kesin tren. 5 köy gezilecek. Tombaladan bildiğimiz cinque beş demek İtalyanca. İlk fotoğraf 5 terre’de 5 kelle.

    MONTORESSE AL MARRE

    Biz en uzak köye gidip La Spezia’ya doğru geri gelerek gezelim dedik ve sabah erkenden yola çıktık. Tren istasyonundan direk sahile çıkıyorsunuz. Köylerin içinde en uzun sahili olanı. Biz önce kahvaltı için istasyondan sağ tarafa yönlendik.

    Kahvaltıyı önceden yaptığımız tespitlere göre burada yapacağız. Kahvaltı dediğim focaccia. Yani bir çeşit pizza. Yağı biraz fazla. Tok doyum olup köyleri gezmek için enerjimizi topladık.

    Sağ tarafın sonundaki binanın yanında denize bakan bu Neptün heykeli ilgi çekici idi. Şimdi sol tarafa yürüyelim. Aslında bulunduğumuz yer yeni Montoresse. Eski yerleşim solda buradan bir sonraki koy. Yani burası.

    Ama oraya sıcakta gidip gelmeyi diğer köyleri de düşünerek göze alamadım. Yukarı giden merdivenlere yönlendim. İlk gördüğüm bu heykeldi., “atıl kurt” heykeli. Yukarıya çıkmaya devam ettim. 1618 yılında yapılan bir kilise varmış onu da görelim bari.

    Vazgeçtim, ilk köy için bu kadar tırmanma yeter. Buraya çıkmışken Montoresse al Marre’den son bir fotoğraf alayım bari.

    VERNAZZA

    İkinci köyümüze geldik trenle, istasyon direk bu caddeye açılıyor. Zaten bu cadde denize kadar giden en büyük Caddesi. Bu caddenin sağında ve solundaki dar ve merdivenli sokaklar macera için uygun.

    Beş dakikalık bir yürüyüşle pek büyük olmayan sahile varıyoruz. Güneş tam tepemizde dondurma vakti.Mendireğin ucuna yürümeye başlamadan önce önünden geçen yüzlerce kişiyi aynı dikkatle izleyen bu teyzenin altındaki köyün meşhur dükkanından (Gelateria Il Porticciolo’) alıyoruz dondurmamızı.

    Mendireğin ucundan da bir fotoğraf çekmek şart elbet. Ama gözümüz sağdaki tepede duran kaleye takılıyor. Tanrım sana geliyorum.

     Ancak dondurmanın verdiği enerji ile yaklaşık 300 merdivenle ulaşılan kaleye de çıkmaya başladık.Yol üzerindeki daracık sokaklar güneş ışıkları ile oyun oynuyor adeta ya da gölgeler…

    Kalenin tepesindeki bu kartpostal gibi görüntü yorulduğumuza değdiğini gösteriyor.

    Birkaç fotoğrafla bitirelim Vernazza’yı.

    CORNIGLIA

    Üçüncü köyümüzdeyiz. Tren istasyondan çıkınca oldukça kalabalık bir otobüs kuyruğu bizi karşılıyor. Köy yaklaşık 2 km uzakta tepede. Tek bir otobüs çalıştığı için kuyruk en az 45 dakikada gelir. İki yol var; ilki otobüs ikincisi ise oldukça dik merdivenler. Ben 3. yolu tercih ediyorum. Otobüs yolundan yürümek. 25 dakikada varıyorum tepedeki köye. O sırada otobüs 2. Seferinde

    Köye gelince bir şişe suyu içip biraz nefeslendikten sonra en hareketli sokağa dalıyorum ki zaten köy meydanına çıkan başka doğru düzgün bir sokak da yok. O sokak pek yakında.

    Daracık boş sokaklar, daracık dolu sokaklar

    Daracık daracık sokaklar.

    Abbaradan sonra denizi görüyoruz.

    Dönüşte meydandaki heykel ve kilisenin de fotoğrafını çekip merdivenlere yöneliyoruz ki istasyona varana kadar daha yolumuz çok. En azından 350 merdiven ve 1 km yol.

    MANAROLA

    4. köyümüz balıkçılık konusunda ünlü. İstasyondan çıkar çıkmaz sokakta teknelerin olması önce bana biraz turistik gibi geliyor. Biraz da bana eski İnebolu fotoğraflarında çok içlere kadar çekildiği görülen denk kayıklarını anımsatıyor. Bu görüntü denize kadar tüm cadde boyunca devam ediyor. Belli ki pek turistik amaçlı değil.

    Bu köyün en önemli özelliklerinden biri kızarmış deniz ürünleri. Sahil tarafına giderken bir elimize piramit külahlar içinde altta patates üzerinde ançüez ya da kalamar, diğer elimize de biramızı almak için kuyruğa giriyoruz. Şimdi bunları alıp nerede yiyeceğimizi araştırıyoruz.

    Derken yolun sonunda oturabileceğimiz müthiş manzaralı bir yer bulup tıkınmaya başlıyoruz, ama sahil nerede? Şimdi sokaklardaki sandalların sebebi anlaşılıyor. Çünkü çekebilecekleri sahil de yok…

    Buradan başka korunaklı yer de.

    Bu rampa üzerindeki sabit ahşap felekler üzerinden kaydırarak yukarıya çekiyorlar sandalları. Çeşmede ellerimizi yıkayıp son köye hareket etmek için paçaları sıvıyoruz.…

    RIOMAGGIORE

    Sonuncu köye ulaştık sonunda. Trenden indiğiniz yerde birkaç bina dışında bir şey yok. Köyün merkezine ulaşmak için bir tünelden yaklaşık 400 metre yürümeniz gerekiyor. Benim trenden giderken gördüğüm hemen tünelin başındaki asansör çok ise yarıyor. Asansörle çıkıp daha sonra aşağıya doğru yürümek ve sonra tünelden istasyona dönmek en iyisi. Özellikle yorgun bacaklar buna daha kolay katlanabilir. Biten şarjım nedeniyle fotoğraflar pek fazla değil. Bu asansörden sonra yol boyunca buranın klasik mimarisine uygun ama seyrek binalar ve üzüm bağları için teraslanmış yerler göze çarpıyor.  

    Sonunda köyün marinasına ulaşıyoruz. Köyün en önemli özelliği gün batımının çok güzel olması, ancak hava bulutlandı ve beden de şarj da tükendi. Olayı köyün simgesi olan bu bina ile bitirelim

    Cinque Terre de bitti. 2. Günü arabamıza binip aklımızdaki birkaç kasabayı gezmek ve sonrasında konaklayacağımız Rapolla’ya ulaşmak olarak planlanmıştık. Ancak komik sayılabilecek bir sebepten yalnızca Porto Verene’yi gezip Rapallo da demirledik. Sebep gittiğimiz yerlerde arabamızı park edecek yer bulamamızdı. Bu mevsimde böyle ise yazını düşünemiyorum. Bu bölgede arabayı unutun. Üçüncü gün planımız tekne ile Santa Marguerita üzerinden Portofino, sonra da Sant Margueria’dan tren ile Genova’ya gidip yine trenle Rapallo’ya dönüş idi. Netekim başardık. Tekmili birden aşağıda.

    PORTO VERENE

    Porto Verene’de de otopark sorunu oldu ancak kentin çıkışında bir yer bulabildik. Epey yürüyerek merkeze ulaşabileceğimiz bir yer olsa da bu bizi mutlu etti.

    Burası UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bir yer. Tarihi milattan öncesine dayanıyor. 12-17. yüzyıl arasında Cenevizlilerin hakimiyetine kalmış. 2. Dünya savaşında Yahudilerin önemli kaçış limanlarından biri olmuş. Hedefimiz Hisar ve San Pietro Kilisesi. Bu kapıdan gireceğiz kilise için.

    Kapıdan girdiğimizde artık kanıksadığımız görüntüler karşılıyor bizi.

    Bu çamaşırlar niye böyle asılıyor biliyor musunuz? Çünkü buralarda daha balkon keşfedilmemiş.

    Hisara kadar devam eden dar yol bu meydana açılıyor.

    İlk olarak sağa yönelip bizim Kibele’nin buradaki versiyonu olan heykele bir göz atıyoruz. Arkadaki mağara ise adını burada yüzen Şair Byron’dan alan mağara. Bu biraz şehir efsanesi sanki.

    13. Yüzyıldan kalma San Pietro kilisesinin içinde kayda değer bir şey görmeyince tavanını çekmişim. Ama hayatımda ilk defa arp çalan bir erkek gördüğüm için bunu pas geçemedim. Sağda görülen Palmaria adası. Porto Verene’nin limanı bu ada ile ana kara arasında. Yani iki ucu da açık aslında.

    RAPALLO

    Dünün hızlı cinque terresi bizi biraz yormuş. Onun için konaklayacağımız Rapallo’ya kadar başka bir yerde durmuyoruz. Eşyalarımızı hemen otele atıp kısa bir tur. La Spezia’ya göre çok daha hareketli ve nasıl diyeyim samimi bir şehir havası veriyor bana. 

    Bu bizim özellikle Karadeniz sahillerinde birçok yerde gördüğümüz deniz kalelerinden biri. Tabi bizdekiler gibi Cenevizlilerin eseri. Nasıl olmasın onların yurdundayız.

    Top mavzerleriyle, gemi geldiğini haber vermek için kullanılan ziliyle tam bir deniz kalesi. Hafif bir restorasyonla sünger bob’a dönüştürülebilir aslında.

    Akşam yemeği için seçtiğimiz mekân “pizzeria la cava al mare” . Eee… İtalya’ya gelip pizza şarap yapmazsak olmaz. Restorana rezervasyon için uğradığımız da yer yok diyor işletmecisi. Sonra adımı söyleyince bir sevinç nidası çıkıyor ağzından. Selamın aleyküm deyip beni bütün personele ismail ismail diye tanıtıyor. Mısır İskenderiye’den Yaser. Tüm ailesi burada çalışıyor. Hemen bir masa ayarlıyor tabi. Keyifli bir yemek yedikten sonra ara sokakları gezerken sağanak bastırıyor. Hızla otele giderken o da ne! Sokağın ortasında bir fanfar. Muhteşemler. Oturup 1 saat kadar dinliyoruz keyifle. 

    PORTOFINO

    Sabah tekneye binip Portofino’ya hareket ediyoruz. Burası benim için çok önemli bir mekân. Çocukluğumda babam Çakırkeyif olunca hemen sarı etiketli 78 devirlik bir taş plağı pikaba koyar bir reveransla annemi dansa kaldırıldı. Dalga sesleri ile başlar sonra o ses duyulurdu:
    “I found my love in Portofino” İşte o Portofino karşımda şimdi.

    Tekne iskeleye yanaşırken gördüğümüz bir yat bizim teknenin yanında transatlantik gibi görülüyor. Filikası benim hayalimdeki yat kadar. Ama bizim gönlümüz zengin. Di mi Hülü?

    Sonra hedefimiz deniz feneri ve kale. Epey yol. Deniz fenerine önce dik merdivenler ve biraz genişçe bir patikadan yarım saatten fazla gidiyoruz. Sonuç tam bir hayal kırıklığı. Bildiğin beton ve gıcır gıcır bir fener, manzarası ise hiç değecek bir şey değil. Geriye dönüp kaleye çıkıyoruz ve bu fotoğrafı çekiyorum bunca yolu yürümüş olmanın yorgunluğu ile. Tüm emekler sizin için 

    Malum Santa Magureita’dan trenle Genova’ya geçeceğiz.. Genova’da 5-6 saat vakit geçirebileceğiz maalesef. Sonra Rapallo’ya tren ile dönüş. 3. gün sabah Bergamo’ya aracımızla hareket. O günü ve akşamını orada geçirip ertesi gün vatana dönüş. Evet süreler çok kısa ama bu dar zamana bir şeyler sığdırmaya çalışacağız.

    CENOVA

    Cenova’nın kelime anlamız diz. Coğrafi konumunun bir diz seklinde olması sebebiyle bu adı almış. Eee… her çizme takan bacağın bir dizi olur.

    Tarihte ise İtalyan Şehir devleti olan Ceneviz’in başkenti olmuş. Karadeniz’e kadar deniz yoluyla gelip koloniler kuran ve kaleler yapan bir devlet bu Ceneviz. Ünlü kâşif Kristof Kolomb’un doğduğu yer ve 550 yıldır onun kadar ünlüsünü hiçbir ana doğuramadı. Trenden inip taksi ile Ferrari meydanına geçtik önce. Meydana bu adın verilmesinin sebebi ortadaki fıskiyeli havuzu ailenin finanse etmesi ki ucuza gitmiş meydan bence. 2-3 Ferrari parasına. Her neyse arkada görülen güzel bina ise Cenova Borsa binası ki meydanın en güzeli bence.

    Meydanın diğer tarafında ise Cenova opera binası var ve önünde de bir heykel. Heykel İtalya’da birçok yerde gördüğümüz gibi ülkenin kurucusu kabul edilen Garibaldi.

    Tiyatronun içine girdiğinizde İtalya’nın dünya çapındaki en ünlü besteci ve keman virtüözü Niccolò Paganini’nin heykeli karşılıyor sizi. Binanın içinde kulağınıza gelen opera sesi ve hemen yanındaki üstü camlı çarşının hareketliliği insana değişik bir duygu veriyor.

    Sonra Cenova’nın eskiden orta direk ve fakirlerinin oturduğu apartmanların arasında yürümeye başlıyoruz. Daha önce gezdiğimiz sokaklara göre çok renksiz. Bir tek sağda sırt çantası ile yürüyen adamın gömleğinin arkasındaki ejderha dikkat çekici ki o benim.

    Bu apartmanlarda alt katlar daha pahalı imiş. Sebebi ise çok yangın çıkması ve yangından kaçabilme ihtimalinin alt katlarda daha fazla olması.

    Dar sokaklardan geçtikten sonra Cenova Katedraline ulaşıyoruz. Romanesk ve Gotik Mimari tarzlarının karışımı olan bu katedral 1098 yılında açılmış. Şöyle diyelim Malazgirt’ten 27 yıl sonra…

    Katedrali korumakla görevli aslanların arasından geçerken biraz tırstım ama pek ses çıkarmadılar. Kapıya doğru gittim. İçeriye girip bir bu fotoğrafı çektim lakin aklım meydandaki kafede kalmıştı. Pek oyalanmadan çıktım.

    Kafede biraz atıştırdıktan sonra UNESCO listesinde olan ve üzerinde kırk küsür sarayın bulunduğu Via Garibaldi caddesine kadar yürüdük. Bu saraylar 16. yüzyılda Cenevizlilerin seçkin kişileri tarafından kullanılmış yani lale devrinde. Tabi bunca saraya dayanamayıp 17. Yüzyılda bitmiş o devir. Biz bir tanesine 20 yıl zor dayandık hak vermek lazım. Fotoğraf sarayların birinin iç avlusundaki mütevazi bir çeşme. Sarayların giriş kapılarının üzerindeki aileyi temsil eden birkaç pano ile bu işi bitirelim en iyisi.

    Daha sonra Cenova’nın meşhur fenerine doğru yürüdük. Porto Fino’dan deneyimli olduğumuz için pek bir beklentimiz yoktu.

    Ama bu fenerin bizi şehri yüksekten seyredeceğimiz asansöre ulaştıracağını da biliyorduk ve sizin için bir fotoğraf almak şarttı.

    Kabul etmeliyim ki pek iyi bir fotoğraf olmamış. Zaten fotoğraf bu tip durumlarda derinliği veremediği için biraz tatsız oluyor ama en azından aşağıdaki paralel ilk caddenin Via Garibaldi olduğunu söyleyerek Ligurya bölgesine veda edeyim.…

    BERGAMO

    Gezimizin son durağı olan Bergamo’ya Rapallo’dan araba ile son gün öğlen vardık. Bergamo aynı adlı ilin merkezi ve nüfusu 125.000. Şehrin ilk ortaya çıkışı milattan önceye dayanıyor. İki ana bölümden oluşuyor. Cittá Bassa yani aşağı şehir genellikle yeni yerleşimlerin ve geniş caddelerin olduğu bölge ve Città Alta yani yukarı şehir ki Bergamo’nun kurulduğu birçok dini yapıların ve dar sokakların olduğu Piazza Vechia merkezli bölge. Bizim asıl hedefimiz Cittá Alta. Otelimiz Citta Bassa’nın merkezinde. İlk göze çarpan yukarı şehre gidilen bu yapılar.

    Bu şehirde Osmanlının ismini değiştirmediği nadir paşalardan biri Donizetti Paşa doğmuş. Paşalığı ise Mızıka-yı Hümayunu kurmasından geliyor. İstanbul’da ölüyor mezarı İstanbul’da bir kilisede. Hangi kilise olduğunu merak ediyorsanız bana değil Google amcaya sorun.

    Otelin kapısında bu bölgenin 20. yüzyılın başındaki hali vardı. Burada yukarı şehrin surları daha rahat görülebiliyor. Bu surların toplam uzunluğu 6 km. 16. yüzyılda yapılmış ve hiç savaş görmemiş. O nedenle neredeyse ilk haliyle ayakta.

    Meydanın diğer tarafında bir kilise göze çarpıyor.  Bu kilise dış duvarındaki İsa’nın hayatından kesitler veren mermer kabartmalar ile ünlü imiş.

    Çok vakit kaybetmeden taksi ile yukarı şehre gidiyoruz. Şu konuda uyarmalıyım ki Bergamo’da yolda taksi bulmak pek mümkün değil. Telefon ile çağırmanız lazım ki bunun için en iyi seçenek otele söylemek. Tabi yukarı şehre çıkan bir füniküler olduğunu daha sonra öğrendik. İşte yukarı şehrin merkezi olan Piazza Vechia’dayız.

    25 Nisan İtalyan’lar faşizmden kurtulma gününü kutluyor. O güne denk geldik. Darısı başımıza. Meydanın geniş kısmını geçip ilerideki daha küçük olan kısmına yöneliyoruz ve meşhur Santa Maria Maggiore Bazilikası selamlıyor bizi. Ve aleyküm selam. Bazilika ’da duvarlardaki halılar ve ahşap işçiliğindeki ustalık, çarpıcı duvar resimleri, tavanın görkemli kemerleri ve şehrin eski hayatını anlatan resimler, duvarlardaki goblen kaplamalar girişte verdiğimiz 5 euronun karşılığını veriyor açıkçası. Ama ben vermem derseniz bu fotoğraflarla yetineceksiniz.

    Hemen yanındaki Bergamo Katedraline ve resmin solunda görülen şu anda galeri olarak kullanılan Vaftizhaneye girmek içimden gelmiyor.  Vaftizhanenin altındaki küçük alanda İtalya’nın faşizmden kurtulma günü nedeniyle bizim jenerasyondan bir gurup konser hazırlığında. Kurulmuş tezgâhtan bir bira kapıp seyre dalıyorum.

    O sırada tam ayağımın altında bir işaret görüyorum. Bu güneş takvimi imiş. Saatini çok gördüm ama takvimini görmemiştim. O da ne? Gölge tam da benim doğum günümü gösteriyor. Soruyorum içimden. Bu da mı tesadüf?

    Konser pek keyif vermeyince ara sokaklara dalıyoruz. Yaklaşık 55 metre yüksekliğinde ve şehrin zenginliğini anlatan bu kule ile sevimli abbarayı bir kareye sığdırmaya çalışıyorum. O sırada resmin sağ alt yanında duran ve onların fotoğrafını çektiğimi sanan çifti ise hiç tanımayrum.

    Evlere giden suyun basıncını dengelemek için yapılan bir hayli eski bir yalak ve pek hoşuma giden bu binanın fotoğrafını çekerek Cittá Alta faslını da bitiriyorum. Son günün sabahında uçak saatine kadar Cittá Bassa da boş boş dolaşarak bir sonraki tatilin hayallerini kuruyoruz.

  • Azerbaycan’a ilk geldiğim yıl 1993 yılının başı idi. O zamanlar Cumhurbaşkanı Elçibey idi. Meydanda 1,5 yıl önce yıkılan 27 metrelik Lenin heykelinin kaidesi hala duruyordu. Ben döndükten 2-3 ay sonra Aliev Hanedanı iş başına geçti. Daha sonraki birkaç yıl içinde de kısa süreli ziyaretlerim oldu ama en az 20 senedir gelmedim. Havaalanından Azerbaycan Döwletinin Maden Şirketinin Bakü merkez binasına toplantı için giderken şehrin gökdelenler ile değişen çehresi ve bu değişiminde katkısıyla olan İstanbul’u aratmayan trafiği köprünün altından çok sular aktığının işaretiydi.

    Toplantı sonrası 2 gün muhtelif maden sahalarını gezeceğimiz Gence’ ye hareket ediyoruz. Bakü’den çıkar çıkmaz yemek için duruyoruz. Burası bir tarafında Hazar denizi diğer tarafında ise irili ufaklı göller olan bataklık gibi bir bölge. Adı Lökbatan. Lök erkek deve, o bile batıyormuş demek ki.  

    Lokantaya girdiğinizde Azerbaycan’da yemek olan her yerde olan kişniş kokusu geliyor burnunuza. Mekân köhne. Aydınlatma meyhane havasında. Abartılı dekorasyonu yemeklere de yansımış. Lezzet olarak değil miktar olarak.

    Gence Azerbaycan’ın ikinci büyük şehri ama tarihi daha köklü. Yol bölünmüş yol idi ama yine de yordu. Direk otele dinlenmeye. Sabah çok eski Demir cevheri ocaklarının olduğu ve yaklaşık 70 yıl önce Ruslar tarafından yapılan Cevher zenginleştirme zavotunda çalışanlar için kurulan Daşkesen kasabasına hareket ediyoruz. Kasaba Güney Kafkasya dağlarının vahşi doğasının arasında kartal yuvası gibi duruyor. Sovyetler Birliği döneminde civar ocaklardan kamyonlarla fabrikaya gelen cevher tesiste işlendikten sonra üç ayrı havai hat ile uzaklığı 8 km olan 500 metre aşağıdaki Tren istasyonuna gönderiliyor oradan da trenle çeşitli tesislere sevk ediliyormuş. Sovyetler dağıldıktan sonra pek çalıştırılmamış. Yenilenme olmadığı içinde şu anda her şey hurda haline gelmiş. Yatırımdan kaçınılma sebeplerinden en önemlisi fabrikanın Ermenistan Sınırına kuş uçuşu 30 km olması. Ocaklar daha da yakın. Son gelişmeler Azerilere güven verdi zannımca.

    Yarım metreye yakın kar içinde turumuzu tamamladıktan sonra bir de hatıra fotoğrafı çektirdik. Burada işimiz bitince Ermenistan’a en yakın bölgedeki Altın ocağına hareket ediyoruz. Xosbulaq (hoşbulak) çıkmaz sokağın sonu. Yoğun kar yağışı altında güzel bir meşe ormanının ortasından geçtik. Altın burada da birçok yerde olduğu gibi siyanürle ayrılıyor ne yazık ki. Tesisin ortasındaki açık siyanür havuzu beni  tedirgin etti açıkçası. Burada sıcaklık -30 lara düşüyormuş. Soğuk gerçekten insanın içine işliyor.   

    Dönüşe geçiyoruz. Bu boş köyün eski Ermeni köyü olduğunu söylüyor şoför. Gökçeada’daki boş Rum köyleri aklıma geliyor ister istemez.

    Gence’de dolaşmak için yalnızca 2 saatim var. Hemen çıkıyorum turuma. İlk rotam şehir meydanı. Meydanın adı Haydar Aliyev Meydanı. Geçmişteki Lenin heykeli Azerbaycan’ın bağımsızlığının ardından Haydar Aliyev’in heykeli ile değiştirilmiş (tam karşıda). Solda ise Gence Belediye Binası görülüyor. Kemerleri, büyük kapıları ve üzerinde bulunan sembollerle dikkat çeken bu büyük yapı, Sosyalist Klasisizm mimarisiyle inşa edilmiş. Azerbaycan’ın bağımsızlığının ardından dış cephesindeki Sovyet motiflerinin çoğu sökülerek, Azerbaycan’ın ulusal sembolleriyle değiştirilmiş. 

    Meydanda canlı çiçeklerle yapılan olan bu takvim ilgimi çekti. Bir görevli her gün değiştiriyor olmalı. 

    Önde görünen tarihi yapı Çökek Hamamı. Burası 1606 yılında, dönemin ünlü Mimarı Bahaüddin Amili‘nin projesi dahilinde inşa edilmiş. Hamamın yapımında kil, kireç ve tuğla kullanılmış. Hamamın vaktiyle tek mumla ısıtıldığı daha sonra Almanların bu tekniği öğrenmek için duvarları kırıp sistemi bozduğu Gence’nin en büyük geyiği. Geri planda görünen ise Şah Abbas (Cuma) Camii. Gence’nin merkez camisi Cuma Camii de Mimar Bahaüddin Amili’nin. Şah Abbas döneminde inşa edildiği için diğer adı bu şekilde geçiyor. Yapıldığı dönemde medrese olarak kullanılırmış. 

    Cuma Camiine bu minareler 1776 yılında ilave edilmiş. O nedenle camiden ayrı bir bina aslında. Cevat Han, 1786-1804 yıllarında Gence Hanlığının son üyesi olup, şehre ettiği hizmetlerden dolayı ulusal kahraman statüsünde birisi. Rus-Pers savaşı sırasında Ruslara karşı savaşırken ölmüş ve anısına bir türbe inşa edilmiş. Ancak bu türbe zamanla yıkılarak unutulmuş. Sovyetler dönemindeki yeniden inşa çalışmalarında tekrar keşfedilerek yerine yeni bir türbe yapılmış.   

    Alexander Nevsky Kilisesi Bizans tarzında 1887 yılında inşa edilmiş. Kilise, Rus savaş kahramanı Aleksandr Nevskiy’e adanmış. İnşasından kısa süre sonra katedral statüsüne yükselmiş, ancak yaşanan dünya savaşları sebebiyle uzun süre amacı dışında kullanılmış (müze, silah deposu vb.). 2. Dünya Savaşı’nın ardından eski statüsünü geri alarak, ibadete tekrar açılmış. Günümüzde hafta sonları ve özel günlerde ibadetlerin yapılabildiği bir kilise konumunda. 

    Dış mimarisiyle dikkat çeken bu bina Devlet Filarmoni Orkestra binası. Burada 19. yüzyılda Han Sarayı bulunurmuş. Ruslar tarafından şehrin yeniden iskanı sırasında sarayın da bir bölümü yıkılmış. Kalan bölümüne ise sinema yapılmış. 1991 yılında Azerbaycan bağımsızlığını kazanınca binayı 26 yıl süren bir restorasyonla bu hale getirmiş. 

    Binanın önündeki havuzun heykelleri Azerilerin artık pek görülmeyen altın diş merakını çağrıştırdı bana. 

    Ne yazık ki vakit darlığı nedeniyle gönlümce gezemedim bu defa. E bir de Pandemi var. Unutmadan söyleyeyim yurtdışına uçmak için 3 günlüğüne bile olsa iki kere test yaptırmak ve 500 TL’yi bayılmak gerekiyor. Bu defalık çaktıracaklarım bu kadar. Bu arada yeni havaalanı hiç fena değil. Daha rahat düşülüyor. 

  • 7 sene aradan sonra yine Karayip denizinin kıyılarına geldim. Bu kez adını Kristof Kolomb’dan alan Kolombiya’dayım. Şunu belirtmeliyim ki Kristof Colomb bu topraklara hiç ayak basmamış.. Güney Amerika’ya göz atacak olursanız Brezilya karnavalıyla, Arjantin tangosuyla, Şili şaraplarıyla, Küba purosuyla, Kolombiya kahvesiyle, Venezüella dünya güzellik kraliçeleri ile ünlü. Yani affedersiniz ama bunların hepsi bir çeşit zevk pezevengi dersem abartmış olmam.

    Seyahatimin ilk bölümü Karayip kıyılarındaki tarihi bir şehir olan Cartagena’da geçecek. Cartagena, Türkiye’nin bir buçuk misli büyüklüğe ve 46 milyon nüfusa sahip olan ülkenin 5. büyük şehri. Ama tarih olarak en eskilerinden sayılır. Avrupa istilasından önce tarihi MÖ 4000 yıllarına kadar dayanıyor. Daha sonra 1533 yılında Pedro de Heredia tarafından kurulan Cartagena’da surlarla çevrili olan eski şehir Bocagrande bölgesi ve UNESCO nun dünya mirasları listesinde.

    CARTEGENA

    Plaza de Los Coches’teki saat kulesinin altında geçtiğinizde zaman yolculuğu başlıyor.

    Girişteki büyükçe meydanda sizi şehrin kurucusu Pedro de Heredia karşılıyor.  Daha sonra ahşap cumbalı evlerin bulunduğu sokaklara giriyorsunuz. Bir müddet sonra yönünüzü kaybedip kendinizi eski şehrin sakinliğine bırakıyorsunuz.

    Tabi tekdüze değil bu dolaşma. Bir anda bir katedral veya kilise yükseliyor yanı başınızda. Ya da iç içe geçmiş zaman katmanları

    veya rengârenk el emeği hediyelik dükkanlarının içine kayıyor gözleriniz,

    bazen de yol kenarındaki seyyar satıcılara.

    En iyisi bölgeye ait tropik meyvelerin taze sıkılmış sularından içmek veya belki de o meşhur kahvesinden Kolombiya’nın 3 masalı bir kafede.

    Güney Amerika’da olmazsa olmaz sömürgecilere karşı ilk savaşı başlatan ve Bolivya ya ismini veren Simon Bolivar heykeline, modern sanat müzesinin yanındaki Claver meydanında hurda malzemelerle yapılmış ilginç paslı heykeller eşlik ediyor.

    İsmi bana Kastamonu’yu çağrıştıran Getsemani sokaklarında ise gölge oluşturan flama bayrak ve şemsiyeler var. (Bu sayede Gestemani’nin İsa’nın havarileri ile buluştuğu ve Yahuda’nın kendini astığı bahçenin adı olduğunu da öğreniyorum)  

    500 yıllık yüksekliği taş çatlasa 5 metre olan surların üzerinden görünen yeni şehrin gökdelenleri tezat oluşturuyor.

    Gerçekle buluşunca her geçenin önünde özçekim yaptığı bu Lost Indian Catalina heykelinin fotoğrafını ben de çektim. Hikayesini internetten bulurum, yoksa da uydururum bir şeyler.

    İlk bölümün sonunda hayvanat-nebatat kısmına neşredeyim. Burada parklarda dolaşan güvercin veya iguanaları besleyebilir, bir anda pelikan ordusuyla baş başa kalabilir veya ilginç ağaç gövdelerinde falınıza bakabilirsiniz.

    Şimdilik bu kadar. Bogota’da buluşmak üzere.

    BOGOTA

    Cartagena’dan Bogota’ya geldiğinizde birçok anlamda farklı bir dünyanın içine giriyorsunuz. Özellikle benim şehirleri yürüyerek gezme alışkanlığım nedeniyle bazı dezavantajlarım oluştu. Öncelikle şehir 2.685 metre yüksekliğe kurulmuş yani Uludağ’ın zirvesinden 150 metre daha yüksekte. Sabahları hava oldukça sert ve bu yükseklik yürüyüş performansını da kötü yönde etkiliyor. Bunun dışında yoğun trafiği nedeniyle egzoz kirliliği çok yüksek boyutta. Ayrıca yoğun ve bilinçsiz motosiklet kullanımını nedeniyle karşıdan karşıya geçmek bile tam bir macera. Son olarak Google amcanın her dediğini yaparsanız güvensiz bir sokağa girip yarı cıbıl bir ablanın veya yapışkan bir dilencinin tacizlerine maruz kalabilir veya bir alkolik tarafından tehdit edilebilirsiniz. Otelden şehrin kalbinin attığı Bolivar Meydanına yürürken 5 km boyunca ben hepsine maruz kaldım ama dünya vatandaşı olmanın deneyimi ile hepsini hasarsız atlattım.

    Önce gördüğüm Çiçek pazarına girdim. Daha önce hiç görmediğim çiçekler vardı bazı tezgahlarda. Gülleri sunum şekilleri de bir hayli farklı.

    Kolombiya’daki bütün meyveler inanılmaz lezzetli. İkinci pazar meyve sebze pazarı idi. Girmeden edemedim. Taze taze soyup bir kabın içinde de satıyorlar. Bir mango-muz-ananas kokteyli alıp yoluma devam ettim. Paketleme yöntemlerimin farklılığı meyvelerde de geçerli. İlk gördüğüm çiçek pazarında hiç fide, soğan, patates veya saksıda canlı çiçek satmamaları dikkatimi çekmişti. Meğer onun pazarı ayrıymış. Burada pazarı gezmeyip bir kasaya oturdum ve pazarın girişindeki orkestrayı dinledim. Kesin kararımı verdim, bu kolombiyalıların hepsi romen. Kim çalar yahu sabahın sekizinde müzik, üstelik çiçek pazarında.

    Sonunda meydana vardım Önce Meydana adını veren Bolivar heykelinden başlayalım gezmeye. Daha önce de bahsettim ama biraz daha söz edeyim Simon Bolivar’dan. 1783 Caracas doğumlu. Eğitimini Avrupa’da yapıyor. Fransız devrimi sonrası özgürlüklerin konuşulduğu bir dönemde. Voltaire ve Jean Jacques Rousseau’dan çok etkileniyor. Venezüella’ya döndüğünde İspanyollara karşı yıllarca sürecek bağımsızlık savaşını başlatıyor. 1823 yılında Bugünkü Venezüella, Kolombiya, Bolivya, Ekvator, Peru ve Panama’yı içine alan büyük Kolombiya Devleti Kuruluyor. 1830 yılında ilk olarak Venezüella’nın guruptan ayrıldığı sene ölüyor.

    Şimdi bu devasa meydanın dört tarafındaki binalara bir göz atalım. İlk olarak Kolombiya’nın en büyük kilisesi,

    Bazı bakanlıkların bulunduğu hükümet binası,

    askeriyeye ait bir bina ve

    ve Adalet sarayı. Bu bina önemli çünkü kimilerine göre suç makinası kimilerine göre halk kahramanı Pablo Escobar’ın hakkındaki delilleri yakmak için saldırdığı bina. 20 yaşında dolar milyoneri olmak için yola çıkan ama 19 yaşında (yanında Bill Gates hikâye kalır) dolar milyarderi olan 40 milyarlık servetiyle Forbes’de ilk ona giren Escobar. Hakkında 2 milyar dolarını fareler yedi, kızı üşüyor diye 1 milyon doları yaktı, sırf paraları demet yapmak için ayda 4.000 dolarlık paket lastiği alınırdı hikayelerinin efsane ismi Escobar. İşte yaktığı adalet sarayı bu. Sonra tamir görmüş.

    Şimdi Bolivar meydanından şehrin dayandığı dağa doğru yükselen İspanyol kolonisinin mimari özeliklerini tamamen taşıyan La Candelaria’ya doğru yürüyeceğim.

    Burada da Cartegena’daki gibi cumbaların gölgelediği dar sokaklar var. Bir farkla; burası yokuş.

    Sabahtan beri bayağı yürüdüm. Bu köşede bir Kolombiya kahvesi iyi gider. Kafe buraların bir numarası Juan Valdez Cafe değil ama yapacak bir şey yok. Sonrasında sokakları gezmeye devam.

    Kırmızı olsun üç kuruş fazla olsun.

    Yoksa mor mu olsun bilemedim ama avlusu mutlaka olsun.

    Ha bir de penceresi İspanyol olsun.

    Bu bölgede insanı büyüleyen grafiti örnekleri varmış diye duymuştum ama valla didik didik aradım bir bunları bulabildim. Tatmin olmadım açıkçası.

    Sonunda dağa ulaştım, Meydana geri dönüp bir şeyler yemek ve müzeleri gezmek için enerji toplamak iyi olacak.

    Bugün Ajiaco çorbasını tadacağım. Çorba da değil pek aslında. İçinde patates, mısır koçanı, kişniş ve kapari bulunuyor. Ayrıca başka bir tabakta çorbanın içine koymak için tavuk ve yanında pilav ve avokado. Sonuç olarak çorbayla doyuruyorsun karnını.

    Yemek sonrası Kolombiya denince mutlaka adının anılması gereken Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in kültür merkezi, sanat galerisi ve kütüphanesini, şu anda müze olan 16. yüzyıldan kalma Kolombiya’nın en eski kilisesi Santa Clara’yı, Dünyanın en büyük altın müzesi İnkalardan kalan muhteşem buluntuların sergilendiği Museo del Oro’yu ve 2000 civarında resim ve heykele ev sahipliği yapan ve Kolombiya’nın en ünlü ressamı kabul edilen Fernando Botero’nun eserlerinin ve koleksiyonunun sergilendiği Botero Müzesini gezdim. Ama müzelerin içinde fotoğraf çekmeyi pek anlamlı bulmuyorum açıkçası. Bir şekilde Bogota’ya yolu düşenlere hepsini şiddetle tavsiye ederim.

    Tabi ki yalnızca müze gezmedim, takılarda İnka izlerini takip ettim ve desenli takılar.

    bu arkadaşla tanıştım. Bence gözleri eşekten güzel. Bu sevimli hayvana insan nasıl biner be kardeşim.

    Son olarak şunu yazmak isterim. Bu tip gezi yazılarını hep sanki bu ülkelerin her yeri tozpembe imiş gibi yazıyorum. Tabi ki öyle değil. Ama sefaletin hem fotoğrafını utanmadan çekmek zor hem de bununla ilgili yazı yazmak hoş değil. Ancak Kolombiya’da da dünyanın her yerinde olduğu gibi sömürü, sefalet ve eşitsizlik her köşede. Yorumsuz olarak bu fotoğrafı ekledim sona.

  • Moldovya; Peçenekler, Kumanlar, Tatarlar, Gagavuzlar gibi birçok Türk kavminin istilasına uğramış, 15. yüzyıldan sonra ise Osmanlıların sürekli baş belası olan Voyvodaları ile ünlü bu topraklar Osmanlının gerileme dönemindeki her anlaşmada da pazarlık konusu olmuş. Bu kötü kaderi II. Dünya Savaşında da devam etmiş. Belki de şu anda ülke insanlarının sert görüntüleri ve insanların yüzlerine bakmaktan imtina etmeleri “ki bunun ürkekliğin alternatifi olarak geliştirdikleri bir türlü savunma mekanizması olduğunu düşünüyorum” bu geçmişlerinden kaynaklanıyor olabilir.

    Başkent Kişinev Odesa gibi parkları ve heykelleri ile oldukça göz alıcı olsa da oradaki çarpıcı mimariyi görmedim açıkçası.

    Parcul Catedrali ve içinde bulunduğu park, hemen çaprazında onlarca önemli büstün yansıra Pushkin heykelinin de olduğu Stefan Bahçesi, her katı müzeye çevrilmiş Valea Vorilor Gölüne bakan su kulesi, II. Dünya Savaşında ölenler için yapılmış Eternity anıtı ve Yahudi Gettosu kurbanları anıtı ile Lenin anıtı görülmeye değer yerler. Elbette mutfağı tadılmalı. En büyük turizm gelirinin Şarap Turizmi olduğunu da hatırlatayım.

    Parcul Katedralinde dikkatimi çeken Anadolu’daki eski başörtüsüne benzer başörtüsü olan bir Azize ile Yakasında Ay yıldızlı Türk Bayrağı olan bir Azizin ikonu idi. Ancak resmini çektirmediler.

    Yine bir Puşkin heykeli. Favorilerinin yanı sıra yüzünde annesinin Etiyopya kökenli olmasının tipik bir görüntüsü var.

    Yollarda hayatın içinden görüntüler heykellestirilmiş.

    Yahudi Gettosu Kurbanları anıtı. Kişinev de önemli bir Yahudi nüfus varmış. Burada yaklaşık 15.000 Yahudi’nin öldüğü tahmin ediliyor.

    Leninist Gençler anıtını çekmeden olmazdı.

    II. Dünya savaşı kurbanlarına ait şehitlik ve Eternity anıtı gerçekten etkileyici. Eternity anıtının kenarlardaki 5 tablo ve anıtın 5 adet ayağı savaşın 5 yılını temsil ediyor.

    Son olarak benim için Kisinevin en büyük caddesinin adımı taşıması ve Atatürk’ün büstü ile karşılaşmam hoş sürprizlerdi.

  • TRANSDİNYESTER/TRANSPOL

    Orası neresi diyebilirsiniz. Bu Ukrayna- Moldovya sınırında yer alan 600.000 civarında nüfusu 3.200 km2 alanı olan hiçbir Birleşmiş Milletler Ülkesi tarafından resmen kabul edilmemiş olsa da Moldovya ve Rusya tarafından yarı resmi kabul görmüş durumda olan bir devlet adayı. Hatta Rusya’nın her yıl bütçesine 1 milyar dolar destek verdiği de söyleniyor.  Durumu biraz karmaşık yani.

    Rusya’ya katılmak istiyor ama sınırı yok. Moldovya ile federal devlet kurabilir, onu da Moldovya istemiyor. İki arada bir dere de (ki derenin adı Dinyester) kalmış anlayacağınız. Sınırı, gümrüğü, pasaportu, parası, ordusu Cumhurbaşkanı var adı yok. Başkenti Tiraspol aynı zamanda Moldovya’nın ikinci büyük şehri.  Bize tamamen eski Sovyetler Birliği, sanki zaman durmuş gibi denmişti. Yok öyle bir şey. Bir tek Lenin heykeli gördük.

    Şehir tamamen modern. Girdiğimiz restoranda Hamburger vardı. Adı Teksas. Hamburgerin büyüklüğü tam Amerikalılara göre, üstelik hayatımda ilk kez (cahilliğimi bağışlayın) hamburger yerken eller kirlenmesin diye eldiven verildiğini burada gördüm. Tüketici toplumun kralı yani.

    1990’dan kurulduğu 1992 ye kadar Moldovya ile yapılan Sarhoş savaşı olarak da (gündüz savaşıp gece barda beraber içki içtikleri rivayet ediliyor) anılan savaştaki şehitleri için yapılan Supreme Sovyet anıtı gezip, kendimizi Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan Bender Kalesine attık.

    Giderken bu heykeli gördüm lakin fazla yaklaşmadım. Osmanlıyı yenip Türkleri kesen bir komutanmış.

    İşte Kanuni’nin Boğdan seferinden sonra Dinyester Nehrinin kenarına yaptırdığı muhteşem Bender Kalesinin maketi. O kadar büyük bir kale ki bir bütün olarak ancak maketi çekilebiliyor. Bu arada Murat Hüdavendigar’dan başlayıp 3. Murat’a kadar neredeyse bütün padişahlar buraya sefer yapmış.

    Bu da surlarının birinden kalenin gerçeği. Yeni restore edilmiş.

    Kalenin hediyelik eşya dükkânı. Adı Beşiktaş. Sahibi fanatik.

    Kiril harfleri ile “I love Traspol” yazısı önünde özçekimden sonra biz gider. Son olarak şunu söyleyeyim, gittim gördüm ama bu devlet benim için hala muamma!

    GAGAVUZYA / KOMRAT

    Geldik Gagavuz Yeri yani Gagavuzya’ya. Bir yer düşünün Katedral ‘den geri geri İstavroz çıkartarak biri dışarı çıkıyor. Hemen kapının yanındaki banka oturup yanındaki kadınla Türkçe konuşmaya başlıyor. Hem de öyle Türkiye’deki gayrimüslimler gibi kırık değil dili. Hatta Türki Cumhuriyetlerinden daha temiz bir Türkçe. İşte öyle bir yer Gagavuzya.

    11. yüzyılda Orta Asya’dan Karadeniz’in kuzeyinden gelip Tuna Nehrinin altına inen bu Oğuz boyu Ortodoksluğu seçmiş. Elbette birçok Şaman geleneğini de içinde barındıran bir şekilde. Aleviler gibi yani. Cana Yakın insanlar ve açıkçası Türkçe sohbet edebilmek için gözünün içine bakıyorlar. Dediğim gibi Türkçeleri çok düzgün ve bu belki de şimdi okulları kapanan malum herifin tek hizmeti olabilir.

    Başkent Komrat. Nüfus: 175.000 Yüzölçümü: 1830 km2. Moldovya tarafından da Özerk bölge olarak kabul edilen Gagavuz Yeri Başkanı Dr. İrina Vlah. Yolda rastladığımız bir kadın her ne kadar Kadının yeri mutfağıdır dese de, İrina son seçimden %95 gibi bir ezici üstünlükle çıkmış.

    En sevdikleri Türk politikacı Demirel. Türkiye’nin destek verdiği bölgenin tek üniversitesi olan Komrat Üniversitesinde heykeli bile var. Şehrin en büyük kültür merkezi Atatürk Kütüphanesi.

    Özerk bölge girişini bu işaret olmasa anlamak mümkün değil

    Lenin heykelleri hala içimizi coşturuyor, umudumuzu tazeliyor. Slogan atası geliyor insanın.

    Mütevazı Meclis binası ve Komrat’ın tek katedrali. İçeride ibadet eden oldukça fazla insan vardı.

    Çoğu yerde aynı zamanda Türkçe kelimelerin Kiril alfabesi ile yazılması bana nedense Osmanlı dönemindeki Rumları hatırlattı.

  • 1475-1774 yılları arasında 300 yıl Karadeniz’in Osmanlının iç denizi olduğu dönemlerde imparatorluğun en kuzey topraklarındayım. Önce Ukrayna ve Moldova olarak öngörülen gezi iki özerk bölgeyi de ziyaretle biraz daha renklendi. Önce Ukrayna’dan başlayalım.

    Ukrayna ile ilgili öncelikle şunu söylemeliyim ki gerçekten güzel ve yakışıklı bir ırk. İlk durak olan Odesa ise her anlamda tarihi ve huzurlu bir şehir görüntüsü verdi. Yemek olarak midye ve yumurta ön planda. Merkeze yakın bölgede binaların çoğu restore edilmiş eski taş binalar. 2 gün boyunca İstanbul Parkı ile Yunan parkı arasındaki Potemkin Merdivenleri, Ulusal Galeri ve Balo Tiyatro Salonu, Oblaska Flarmoni Salonu, Voronstov Sarayını görüp, Pushkin Müzesini gezdik. Denizcinin Karısı (Sailor’s Wife), II. Katerina ve Aleksandre Pushkin heykellerinden keyif aldık, eski pasaja göz atıp, yemyeşil şehrin eğlenceli halk parklarında yeni lezzetlerle tanıştık. Şunu hemen söylemeliyim şu kent ormanı, millet parkı lafını edenler buradaki parkları bir görsün. İçinde huzur, neşe ve çağdaşlık olmayan beton yığınlarından belki vazgeçerler.

     II. Katerina heykeli Potemkin Merdivenlerinin başladığı meydan ve Potemkin Merdivenleri özellikle plajlara giden teknelerin kalktığı iskelelere yakın olduğu için her zaman hareketli.

    Mimari detaylar her açıdan ayrı etkileyen bir estetik içeriyor.

    İskelenin ucundaki balıkçı kocasını bekleyen kadın heykeli beklentileri karşılamayabilir.  

    Cadı Evi denilen bu bina ilginç bir görsel yanılgıya sebep oluyor.

    100 yılın üzerinde geçmişe sahip bu barok tarzı etkileyici olan ve görülesi detaylar içeren pasaj gündüz ayrı gece ayrı güzel.

    Buraya kadar gelmişken Rus Edebiyatının kurucusu kabul edilen Puşkin’le bir özçekim şart.

    Eğer içine bir orkestra koyacaklarsa, böyle dans edecek güzel insanlarda olacaksa, bir köşesinde satranç, domino, tavla ve dama gibi oyunlar, bir köşesinde yerel lezzetlerin bulunduğu restoranlar ve yüz yaşından büyük ağaçların arasında etrafındaki heykelleri serinleten havuzlar yapacaklarsa benden kabul yapın Millet Bahçelerini.

  • Tamamen Amerikan Projesi olarak kurulan ve herhalde Oval Ofis Sakinlerinden Clinton’un tek heykelinin dikildiği ülke olan Kosova’dayız. Ve elbette bu yeni doğan ülkenin başkentinde Priştine’de şehir turuna Newborn hatıra fotosuyla başlıyoruz.

    Ülkenin kuruluşunu, her yerde rastladığınız NATO’ya ait bilumum araç ve binaları ile Amerikan bayraklarını boş verin. Ülke insanları tüm Balkan ülkelerindeki gibi sıcak kanlı ve sevimli. Hatta burada özellikle gençlerinin diğerlerinden daha kültürlü olduğunu dahi söyleyebilirim. Yolda rastladığımız birinin İngilizce veya Almanca veya her ikisini de bilme ihtimali % 75 civarında. Türkçe bilen, bilmese de anlayan sayısı da % 50 ye yakın.

    Neredeyse hiçbir sanayi tesisinin olmadığı hatta tarım ürünlerinin çoğunu bile ithal eden bu ülkenin hava kirliliği konusunda dünyada ilk sıralarda olmasını bir türlü anlayamıyordum.

    Aslında sorunun cevabı basit. Bir hava kirliliği ülke sınırı filan tanımaz, iki arkamda görülen fi tarihinin teknolojisi ile yapılmış termik santralların biri bile havayı kirletmeye fazlasıyla yeter.

    Ülkenin kayda değer tek üniversitesi Priştina üniversitesi şehrin içindeki bir parkın içine kurulmuş. Etrafını 5 dakikada dolaştım. Her yönünde bir fakültenin girişi var. Psikoloji/Sosyoloji ve Felsefe Fakültesi, Matematik ve Doğa bilimleri Fakültesi, Spor ve Beden Eğitimi Fakültesi ve Filoloji Fakültesi.

    Kosova Milli Kütüphanesi “Pjeter Bogdani”, Hırvat mimar Andrija Mutnjakovic tarafından tasarlanan çelik iskelet membranlarla çevrili kubbeli yapısıyla şehrin sembolik yapılarından biri. Üniversitenin hemen yanındaki kütüphanenin birinci katında 400 kişilik okuma salonu eski doğu bloku ülkelerindeki okuma alışkanlığının mirası. Son olarak 99 adet kubbenin insan beynini temsil ettiğini de belirteyim.

    Babası Priştineli olup Üsküp’te doğan Rahibe Teresa Arnavutça konuşulan her yerin olmazsa olmazı. Priştine’de 2007 yılında açılan bu Teresa katedrali şehrin önemli yapılarından.

    İçinin sadeliği ve aydınlığı için ise Rahibe Teresa’nın yaşamından esinlenilmiş herhalde.  

    Mehtap Meydanından İskender Paşa heykeline kadar uzanan araca kapalı Nena Teresa caddesi istiklal caddesi gibi sürekli kalabalık ve 50 metrede bir kestane satanlar var. Sordum İnebolulu çıkmadı 

    Trafiğe kapalı alanın sonundaki bu meydanda yine Arnavutça konuşulan toprakların olmazsa olmazlarından biri; İskender Paşanın at üzerindeki heykeli (En solda).

    Priştine’deki 3 Osmanlı dönemi camii. İlki Kosova Savaşı sonrası bir Sırp’ın öldürdüğü Sultan Murat tarafından yaptırılan Çarşı camii. Hoş Osmanlının 3. padişahının te Bursa’dan kalkıp buralara gelmesi de garip tabi. İkincisi Yaşar Paşa Camii. En arkadaki ise Fatih tarafından yaptırılan İmparatorluk (Madhe) camii. Camileri T.C. restore etti. Yani vergilerimiz yalnızca Türkiye’deki camilere gitmiyor.    

    Ülkeler hücre gibi mitoz bölünme ile çoğalıyor. Kosova’da hangi yöne gidersen git 45 dakikada sınıra ulaşıyorsun. Bu gidişte yakın çevredekileri bile bitiremeyeceğim. Bu haritada dahi 15 ülke var. Her neyse iyi okumalar hepinize.

  • Özbekistan’a ilk olarak 2012 yılında iş için gittiğimde Semerkant’ı gezme fırsatım olmuştu ama Taşkent’i ancak 2017 Mart ayında 4. gidişimde gönlümce gezebildim. Tek adam rejimi olan bir ülke ama genel olarak eğitim bizimkinden iyi. Yolda gezerken turist olduğunu anlayan gençler mutlaka selam verip konuşmak istiyor. Genelde Rusça, İngilizce ve az Almanca biliyorlar. Ama elbette tek adam rejimi eğitimli nesil pek istemez. Baskı da artmış görülüyor. Şehir içindeki Asker sayısından anlaşılıyor. Eski medreselerin çoğunda din ağırlıklı eğitim başlamış bile.

    İlk hareketlendiğim yer uzaklardan kubbelerini gördüğüm ve aklınıza gelebilecek tüm tarım ve hayvancılık ürünlerinin satıldığı Chorsu Bazaar. Yani çarşı pazar.

    Ama buraya ulaşabilmek işin uzunca bir süre kalabalık bir köy pazarının içinden yürümek zorundasınız. Yaklaşık bir km kadar yürüdükten sonra kubbelerin içine girince şaşırtıcı bir görüntü ile karşılaşılıyor. Yüzlerce kasap bir arada. Tezgahların önündeki rakamlardan bunu anlayabilirsiniz

    ve rengarenk aktarlar. İsteyene de sakatat. Tabi at eti en pahalı olanı.

    Daha sonra yönümü Kukuldash medresesine çevirdim. Dışarıdan görüntüsü gerçekten etkileyici. Özellikle de minaresi. Giriş kapısındaki süslemeler Semerkant’taki hanları andırıyor.

    Kapıda daha sonra içeride yatılı olarak kalan 200 kadar erkek öğrencinin belletmeni olduğunu öğrendiğim Cüppeli Ahmet kılıklı biri içeri girmem için 10 dolar vermemi istedi. İçerisini merak ettiğim için dolar kullanmanın yasak olduğu ülkede bunu cebine atacağını bile bile parayı verdim mecburen.

    İçeride özellikle baharın gelişiyle cennete dönüşmüş bir avlu çıktı karşıma. İleride duran çocuklara yaklaştım. Hepsi birden Selamı Aleyküm dedikten sonra başlarını öne eğdiler. Zorla çat pat İngilizce bilen birinden yatakhanelerinin üst katta dershanelerinin alt katta olduğunu öğrendim. Aşağıda kapılarındaki yazılardan anladığım kadarıyla kuran okuma, fıkıh, hat ve hadis gibi dersler veriliyor.

    Bu hat dersinin sınıfının kapısı. Kapıda çocukların yaptığı ahşap işlerini bana satmaya çalışan cübbeliyi tersleyip dışarı çıktım.

    Bir sonraki durağım Telle Seikh Camisi, Barak Khana Medresesi ve Kaffal Shashi Mozolesinin olduğu alanda gerçekten başka bir dünya buldum.

    Alanda uçurtma uçuran çocukların, boğa güreşi yapan matadoru andıran hareketleri ile uçurtmalarını rüzgâra vurdurarak çıkarttıkları ıslığı andıran sesler bana Halit Hüseyninin “Uçurtma avcısı”nı hatırlattı. Barak Khana Medresesi şimdiye kadar gördüklerimin en iyisiydi ama ahşap kapısının güzelliğini fotoğrafa yansıtamamışım.

    Telle Seikh camisinin minareleri Özbekistan’ın en yükseği. Bu bölgedeki eski şehir komple yıkılmaya başlamış ve yerine Yeni Taşkent kurulacakmış. Niye mi? Özbekistan’ın reisi öle demiş.

    Burası da Özbek Reisin kararlarını onaylamakla görevli meclisin binası.

    Polish Catholic Church ihtişamına rağmen tek devlet tek ümmet anlayışının yalnızlığını yaşıyor gibi.

    Amir Temur yani bizim Aksak Timur müzesi tam bir hayal kırıklığı oldu. Hepsi kopya. Orijinaller ya USA Metropolitan ya Londra ya da Berlin’deki müzelerde.

    Diğer bir hayal kırıklığı da Abdul Khasım Medresesi oldu.

    Özbek sirki dünyaca meşhur bir sirk. Bilet sordum ama bir hafta önceden almak gerekiyormuş.

    Yol boyunca 4-5 tane bu şekilde büyük bir meydanın ortasına yapılmış tiyatro binası gördüm ama yalnızca bir tanesinde hareket vardı.   Taşkent oldukça geniş alana yayılmış bir şehir. Yalnızca eski bölgeleri gezerken bile kendi rekorumu kırdım. 48.000 adım. Allahtan yollar ve kaldırımlar alabildiğine geniş. Tazesi gibi olmaz ama size bir özet yaptım.

    Erdim muradıma, çıkın kerevetime.

  • Hayattan alınan en büyük keyifler rüyalarla, hayallerle başlayanlardır. Bu hayaller daha sonra umutla beslenir ve bu mutluluk verir insana ama asıl sonunda umut gerçekleşince nirvanaya ulaşılır.

    Çocukluğumdan bu yana hep yüksekleri, dağları sevmiş zirvelere ulaşma tutkum olmuştur. Kilimanjaro ise hep kafamda idi. Neden mi? Bir kere Dünya’nın en eski kıtası Afrika’nın en yüksek dağı, ikincisi Ernest Hemingway’in yazdığı ve Gregory Peck, Ava Gardner ve Susan Hayward’ın oynadığı 1952 yapımı “Klimanjaro’nun Karları” filminin romantizmini anımsatıyor. Sonuncusu ve en önemlisi ise Sevgili Dostum Erden ERUÇ’ un Kasla Dünya Turunun ve 6 zirve projesinin bir parçası olabilmek ve yine Erden tarafından eğitim amaçlı kurulan Around-n-Over vakfı aracılığı ile seneye 1.600 kişinin okuyacağı Tanzanya Arusha’daki MATEVES okulunun sınıf ve kütüphanesinin yapımına katkı sağlamak.

    Tanzanya Orta Afrika’da Doğusunda Hint Okyanusu, Batısında Kongo, Güneyinde Zambiya, Malavi ve Mozambik, Kuzeyinde Kenya, Uganda, Burundi ve Ruanda’nın olduğu yaklaşık Türkiye büyüklüğünde bir ülke. Nüfus 45 Milyon Civarında. Ortalama ömür 50 yaş. Şu an % 99’u Afrika Yerlilerinden oluşan bu topraklara ilk olarak 6. YY da Araplar daha sonra da Portekizler geliyorlar. Sahil kısımlarına yerleşiyorlar. 19. YY a kadar fazla sıkıntı yok. 19. YY da Almanlar gelip istila ediyor ve Güney Afrika Alman Devletini Kuruyor. 1919’da 1. Dünya savaşı sonrası bölge Milletler Meclisi tarafından İngilizlere peşkeş çekiliyor. 1961 de bağımsızlığını kazanıp önce Tanganika ve daha sonra Zanzibar ile birleşerek Tanzanya ismini alıyor. Dili Arapça ve Almanca etkisinde kalmış Bantu (Orta Afrika Yerli Dili) dilinden 1961 sonrası ortak dil olarak oluşturulan “Kisivahili”. Arapça etkilerini de fark edebiliyorsunuz. Örneğin dükkalü deva (deva dükkânı) eczane, meze ise masa demek. Öğrendiğim birkaç kelimeyi paylaşmak isterim:

    • Asa Bui                  :         Günaydın
    • Jambo                    :         Merhaba
    • Bambo                   :         Nasılsın
    • Ansante sana      :         Çok teşekkür
    • Karibau                  :         Hoş geldiniz
    • Hakuna Matata :         Takma kafana

    GİDİŞ

    Yolculuk akşamüstü başlıyor. Erden’in Babası Cemal ERUÇ Paşayla beraber 6 saatte Nairobi-Kenya’ya uçuyoruz. Havaalanında yaklaşık 7 saatlik bir bekleyiş olacak. İki ay öncesinde başlayan aşılara rağmen özellikle mültecilerin gecelediği kısım oldukça tedirgin edici. Bu nedenle yapmış olduğum kısa araştırma sonucu 11. Kapının yanındaki First Class Lounge’a giriyorum. Her ne kadar 1. Sınıf olmasak da ilgili görevliyi kişi başı 30 $ a bağlayıp tüm geceyi orada geçirmeyi garanti altına alıyoruz. (Ye, iç, yat televizyon seyret, internete gir her şey içinde). Sabah 8.00 de Kilimanjaro’ya pervaneli bir uçakla geçiyoruz. İnişe yaklaştığımızda Kilimanjaro görülüyor. Uçağın uçtuğu seviyeden dahi yüksek olması işin başında gözümü korkutuyor açıkçası. Tanzanya vize istiyor. Vize işi girişte yapılabileceği gibi zaman kazanmak için İstanbul’da da yaptırabilirsiniz. Aşı kağıdınızın mutlaka yanınızda olması gerekiyor. Form doldurup pasaport kontrolünden geçiyoruz.

    Bizi tanıştığım ilk Tanzanyalı olan ve daha sonra modifiye edilmiş Toyota Cipi ile bize şoförlük eden Kiago (ben o andan itibaren GO-KIA-GO diye hitap ettim) karşılıyor. Nancy (Erden’in eşi), Doug (Elektronik Mühendisi)) ve Ronnie (Banker) daha önce gelmişler. Onlarla ve diğer cipin şoförü Sannge ile Arusha civarında buluşup Madagaskar’dan teknesi ile Mozambik’e geçen ve oradan da bisiklet ile Arusha’ya doğru gelen Erden’i karşılamak üzere hareket ediyoruz.

    Erden’in Babası ve Eşi ile ilk karşılaşması gözlerimizi yaşartıyor. Yolların çok bozuk olmasının yanı sıra trafiğin tersten akması ve eğitimsiz şoförlerin bolluğu onun hayatının en berbat bisiklet yolculuğunu yaşamasına sebep olmuş. Toplam 12 kişilik gurubun yarısı toplandı. Erden’i otele bisiklet ile gelmesi için tekrar yalnız bırakıp otelimize geçiyoruz. Otel apart tip. İnanılmaz çiçekler olan bir bahçesi var. Barına oturup tırmanış öncesi son biralarımı içiyorum keyifle. Erden gelince akşam yemeğimizi alıp tırmanış öncesi son rahat uykumuz olacağını düşünerek odalarımıza geçiyoruz.

    İLK GÜN

    Sabah kaşınarak uyanarak ilk golü yiyorum. Cibinlikleri kapatmamışım. Ne yapalım bol bol kaşınacağız. Gurubun 7. Kişisi olan Bill (Çevre Mühendisi) ile de tanışıyoruz. Ancak yolda ateşlendiği için hastaneye gidiyor daha sonra bize katılacak. Kalan 5 kişi yarın gelecek. Kahvaltı sonrası araçlara binip sınıf ve kütüphanesi için destekte bulunduğumuz okulu ziyaret etmek ve bazı parlak öğrencileri ile tanışmak üzere hareket ediyoruz. Okulda yaşadığımız duygusal anları geçiyorum. Anlatması zor çünkü. 

    Okuldan sonra bizden yaptığı tüm kârı bu okula aktaran tur şirketi Mountain Madness’ın temsilcisi olan African Envoriment’in merkez kampına gidiyoruz. Burada tırmanış için eksik malzemelerimizi 1,5 saat içinde tamamlayıp 5 kişilik rehber gurubumuzun başkanı Benn ve yardımcısı James ile tanışarak 2 gecemizi geçirip tırmanış ve adaptasyon için eğitimlerin yapılacağı Arusha Doğal Parkı içindeki Itikoni Private Delux kampına hareket ediyoruz.   

    2.GÜN

    Arusha Doğal Parkına girdiğimizde tropik ormanların büyülü görüntüleri başlıyor. Farklı bitki örtüsü, gövdesi yosun tutmuş ağaçlar, yolun hemen kenarında tedirgin ama güçlü görünmeye çalışan Babun Maymunları, Antiloplar, Zürafalar, Yaban Domuzları, Zebralar, doğal yaşam alanlarında. 

    Yalnızca Fil ve Gergedana rastlamıyoruz. Burada etobur hayvan yok (leopar görenler varmış ama nadir) bu nedenle sıkıntıları yok gibi görülüyor. Ancak en zalim et/otobur olan insanın şu anda üzerinde ilerlemekte olduğumuz yolun açılmasından sonra Afrika’da en fazla Gergedanın yaşadığı bu bölgede sırf tek boynuzlarının öğütülerek zengin Japonların sofralarında afrodizyak yemek olarak sunulması için buradaki neslinin tamamen tüketildiğini ve fildişi avcılarının gazabından ise fillerin daha yükseklere kaçarak kurtulduğunu öğreniyoruz. 

    Burada ağaç katili sarmaşıkla da ilk kez tanıştım. Bu sarmaşık yoğun ormanda güneşi göremediği ve tek başına güneşi görecek kadar yükselemediği için önce bir dal olarak bir ağaca sarılarak güneşi görene kadar yükseliyor. Daha sonra güçlenerek ağacın tüm yüzeyini tamamen sararak onu adeta boğuyor. Ölen ağaç içeride çürüyor ve ağacın şeklinde içi boş sarmaşık kalıyor. Bu tip asalak sarmaşıklar tropik ormanlarda çok sayıda varmış.

    Kampa varıyoruz. Akşam yemeğimizi yedikten sonra uyumak üzere çadırlarımıza gidiyoruz. Benim seyahat boyunca çadır arkadaşım Erden’in babası Cemal Paşa olacak. Çadırımızı ve kampı yarın anlatırım. Uyku vakti. 

    2. GÜN

    Sabah uyanıp kahvaltımızı ediyoruz. Bill’den kötü haber geliyor. Fıtık teşhisi konmuş ve doktorlar tırmanışına izin vermemiş. Aşağıda kalıp bizi bekleyecek. Gurubun diğer üyeleri de geliyor. Ann (masaj terapisti), kocası Eddie (Amerikan Air-Force Çalışanı), kardeşi Jim(Uluslararası Pazarlamacı), Gary (biolog) ve

    David (Çevre Mühendisi) ile tanışıyoruz. Daha sonra Rehberlerimiz Benn ve James bize kampın resepsiyon çadırında tırmanış yürüyüşü sırasında yapılması gerekenler, zirveye ulaşmanın olmazsa olmazları, bizi bekleyen olası zorluklar, rotamız ve takvim gibi konularda temel bilgileri veriyor.

    Bir kere çadırın içinde yatak yorgan var. Ayrıca her çadırın kendi tuvalet ve duşu. Duş dediğim tabanı kesilmiş bir damacana düşünün. Tavana asılı. Çalışanlardan birini çağırıyorsun. Bir damacana sıcak su ile gelip kesilmiş tarafı tavana bakan damacanayı dolduruyor ve onu halatla yükseltip boyuna göre ayarlıyor. Sana da damacananın ağzına takılmış duş başlığındaki vanayı açıp duş yapmak kalıyor. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra ertesi gün tırmanışımıza başlayacak olmanın heyecanı ile yataklarımıza gidiyoruz. Öğle yemeğinden sonra 3.000 metre yüksekliğindeki bu kampta ilk deneme yürüyüşümüzü yapıyoruz. 3 saatlik yürüyüşten döndüğümüzde Kilimanjaro manzaralı bir yamaçta Bill ve James’in hazırladığı içki ve patlamış mısır eşliğinde güneşi batırıp son duşlarımızı almak üzere kampa iniyoruz. Burada kamp çadırları oldukça lüks.

    Tabi bir gün öncesinden deneyimliyiz ki tropik ormanın sesi (özellikle de bölgesine giren diğer hayvanları karga-kurbağa karışımı sesi ile uyaran beyaz kuyruklu maymunlar) nedeniyle kulak tıkaçlarımızı takmalıyız. 

    3. GÜN

    Sabah erken kalkıp kahvaltı sonrası araçlarla Kilimanjaro Doğal Parkına Hareket ediyoruz. 

    Bizim arabada Erden, Nancy, Cemal Paşa ve ben varız. Bu aşamadan İtibaren ben Cemal Paşa’ya Buddy, o bana tiger diye seslenmeye başlıyor.

    Şoförümüz Go-Kia-Go elbette. Tropik ormanlardan aşağıya indikçe bitki örtüsü kurak arazi yapısına geçiyor. Tek tük yılan veya kertenkele ile beslendiğini düşündüğüm büyük uzun bacaklı oldukça iri kuşlar (hepsi yürür durumda) ve 2 metreye kadar çıkan karınca termitleri (kubbe şeklinde topraktan yapılmış) ve görmememe rağmen bozulmuş termitlerden tahmin ettiğim bir karınca yiyen dışında başka canlı izine rastlamadık. 2 saatlik yolculuktan sonra tekrar yükselerek Klimanjaro Doğal Parkı Kapısına geliyoruz. Park girişinde kayıtlarımız yapılıyor.

    Burada iki guruba ayrılıyoruz. Erden yürüyüşe bisikletle gelebildiği son noktadan başlayacak. Doug da ona eşlik edecek. Başlarında James olacak. 1.600 metreden yürüyüşe başlayacaklar ve 2.670 metreye kadar yürüyecekler. Ben de hem işin başında kendimi denemek ve hem de her üçü de deneyimli olan bu guruptan bazı şeyler öğrenebilmek adına onlara katılıyorum. Diğer gurup ise yaklaşık 2.200 metreye kadar araba ile gidecek. Bu yaklaşık 3 saat az yürüyüş anlamına geliyor.

    Yürüyüşümüze başladığımız bölge ormanla kaplı. Yürüdüğümüz yolun her iki tarafında 100 ile 500 metre arasındaki ağaçlar kesilerek tarla haline getirilmiş. Bazen yoldan çıkıp kestirme olarak bu tarlaları kullanırken kesilmiş ağaçların köklerini görebiliyoruz. Toprağın renginden verimli olduğu anlaşılan bu tarlalarda ağırlıklı olarak patates, havuç ve kabak göze çarpıyor. Bir tarladan geçerken bir çiftçi topraktan 4 havuç söküp veriyor. Para teklifimize ters ters bakıyor. Havuçlarımızı kemire kemire yola devam ediyoruz. 2,5 saat sonra 2.200 metreye yani diğer gurubun yürüyüşe başladığı yere varıyoruz. Mola zamanı. O sırada öndeki guruptan bizim guruba gönderilen bir porter (taşıyıcı) öğlen yemeğimizi getiriyor. Muhtelif tropik meyveler ve pizzadan oluşan menü bizi mutlu ediyor. Yolun bittiği bu noktada patika başlıyor. Montane tropik ormanının içindeyiz. Her tarafta maymun sesleri. Bir saat daha yürüdükten sonra sırtımdaki yaklaşık 12 kg lık çanta bana tonlarca yük gibi gelmeye başlıyor. Burada çantası daha hafif olan James ile çantalarımızı değiştiriyoruz. Yürüyüşün son yarım saatinde ise her iki çantayı da James taşıyor. Toplam 6 saati bulan bir yürüyüşten sonra kampa ulaşıyoruz. Diğer gurubun yalnızca 20 dakika önce kampa vardığını öğrenince tempomuzun gerçekten fazla olduğunu anlıyorum. Öğrendiğim ilk kisvahili dilindeki kelime poli poli oluyor. Yani yavaş yavaş. Beni görünce ufak tefek biri yanıma doğru gelip beni tebrik ediyor. Adı RAMA. Bana çadırımı gösteriyor ve elimi yüzümü yıkamam için su getiriyor.

    Daha sonra öğreniyorum ki Rama (Ramazan’ın kısaltılmışı) tüm seyahat boyunca benden sorumlu ve benim günlük kullanım için yanıma aldığım çantam dışındaki tüm malzemelerimi o taşıyacak. Akşam yemeğinde domates çorbası, maclahari (etli muz yemeği), domatesli avokado salatası ve muz keki var. Yemekten sonra Benn sabah altıda kalkacağımızı yedide yürüyüşe başlayacağımızı söylüyor. İyi geceler Montane Forest Kamp.

    4. GÜN

    Sabah Altı. Good Morning sesi ile uyanıyorum. Dışarı çıktığımda çadırın hemen önünde küçük bir plastik kap ve ılık su. Yüzümü yıkayıp kafamı kaldırdığımda gülen bir yüz çay mı kahve mi diyor. Bu Baş aşçı Mamu. (Mamu lakabı aslında, büyük anne demek) O ve abisi Dudu aşçılar. Yardımcıları Innocent ve Stanley. Elbette seyahat boyunca mükemmel yemekler için çaba gösteren lojistik sorumlusu Nelson ile muhteşem beşliler. 

    Kahvaltı sonrası yürüyüşümüze bir kez daha tropik ormanlardan başlıyoruz. Yaklaşık 2 saat yürüdükten sonra arkadan gelen kalabalık bir gurup dikkatimizi çekiyor. Bir müddet sonra bize yetişiyorlar. Dar patikada yana çekilip yol veriyoruz. Yanımızdan geçerken Jambo (merhaba) diyerek ellerimize çakıyor ve yumruklarını yumruklarınıza vuruyorlar. O zaman buz dağının altını görüyoruz. 11 kişilik gurubumuzun ardında onların lojistiğini sağlayan 50 kişilik bir ordu var. Biz kampı terk ettikten sonra kamptaki malzemeleri toplayıp çadırları söküyorlar, muhtemelen kamp alanını temizleyip yaklaşık 30 kg olduğunu tahmin ettiğim (ki bu ağırlık kıdemle azalıyor sanırım) yüklerini sırtlayarak yürüyüşe geçiyorlar. Bizi sollayıp (bu normal aslında. Biz fotoğraf çekme, etrafı inceleme, nefeslenme, pressure check (basınç kontrol) yani tuvalet ihtiyacı gibi bilumum gerekçelerle çok oyalanıyoruz. Öğlen yemeğimizi yiyeceğimiz yere vardığımızda onlar çoktan varmış ve hazırlıları yapmış. Öğlen yemeğinin ardından geceyi geçireceğimiz kampa gidene kadar aynı şey tekrarlanıyor. Öğlen yemeğinde genellikle çorba, peynir ve zengin bir meyve tabağı oluyor. Öğleden sonra orman bölgesinden çıkıp geçiş bölgesini aşarak platoya varıyoruz. 3.510 metredeki Shira Kamp. Rama beni karşılayıp tebrik ediyor. Dile kolay tam 10 saattir yoldayız. Biraz işin keyfini çıkartalım yani ayakları uzatıp yatalım. Sonra yine akşam yemeği. Her akşam ve sabah parmak ucumuzdan bir aletle kandaki oksijen oranı ve nabız ölçülerek kaydediliyor. Dağdaki herhangi bir durum için Helikopter ve Hastane gibi garantileri veren Mountain Madness bunu sigortanın bir gereği olarak yapmak zorunda. Acclimatize olma zorluğu problem yaratabiliyor. Bununla ilgili detaylı bilgi yarın. Akşam yemeğinde sebze çorbası, tavuk but, pilav, mantarlı yeşil salata ve meyveli çikolatalı kek var. Yemekten sonra James ertesi günde aynı süre yürüyüş yapacağımızı Shira Platosunu baştan başa geçeceğimizi bu nedenle saat 6 da kalkacağımızı söylüyor. Sana da iyi geceler Shira Kamp.

    5. GÜN

    Yine aynı uyanış ve kahvaltı. Yola çıkıyoruz. Biraz monoton bir bölge. Zaman zaman derelerin varlığı bizi keyiflendiriyor. Ancak baş ağrıları ve nefes alıp vermenin zorlaşması ise can sıkıcı. Eğer Acclimatize olamaz iseniz baş ağrıları başlıyor. Bunun temel nedeni kanın içindeki oksijen oranının azalması. Bu da özellikle ilk aşamada omurilik soğanının fonksiyonunu etkiliyor. Baş ağrısı dışında baş dönmesi ve kusma da olabiliyor. Eğer geri dönmez iseniz beyin veya akciğerde ödem oluşuyor. Ölümle dahi sonuçlanabiliyor. Yapılması gereken ilk şey bol su içmek (günde 4 litre kadar) ki her sabah muhtemelen yol üzerindeki derelerden temin eden 2 kişilik su gurubu birer litrelik iki kabınızı suyu filtre ederek dolduruyor. Acclimatize olmayı kolaylaştıran bazı ilaçlar da var. Bunun en popüler olanı DIAMOX. Kanın Ph derecesini düşürerek işinizi kolaylaştırıyor.

    Bir de her gün belli mesafe yükselmek ve gece kampını ulaşılan maksimum yüksekliğin biraz altına inerek yapmak önemli. Zaten rota hazırlanırken bu düşünülmüş. Diğer bir tedbir ise uygun nefes alma tekniklerini kullanmak. Tabi tüm bunları yapmanıza rağmen yine de uyum sağlamama ihtimali var. Bu çok deneyimli dağcılar için dahi geçerli. 

    Tabi belki de bir daha hiç göremeyeceğim çiçekler de kesti yolumuzu sıklıkla. Şaşırtıcı güzellikler. Bugün ilk defa batonları kullanıyorum. Ancak bu da ayrı bir teknik gerektiriyor. Yanlış kullanımdan ötürü sonlara doğru özellikle omuzlarım ve sırtımın üst kısmı ağrımaya başladı. 8 saatlik bir yürüyüş sonrası 4.200 metreye Moir Kampa ulaştık. Bulutların içindeyiz artık. Kampta Ann’in yaptığı masaj hayatımı kurtarıyor. Tüm omuz ve sırt kaslarım kana kavuşuyor. Eline sağlık Ann.

    Akşam yemeğinde soğan çorbası, etli pilav (Hint pilavı), soslu kabak, soğan, havuç salatası ve muzlu pasta var. Akşam Benn kötü haberi veriyor. Ertesi gün kalkış saat 4 de ve zor bir gün bizi bekliyor. Allah rahatlık versin Moir Kamp.

    6. GÜN

    Tedirginlikle sabaha kadar uyuyamadım. Günaydını beklemeden kalktım. Kahvaltı sonrası ilk defa kafa lambalarımızı kullanarak karanlıkta yola çıktık ki bende tavukkarası (yani gece körlüğü) olduğu için çok can sıkıcı bir durumdu. Ama hamama giren terler. Artık hiçbir canlının yaşamadığı Alpina Zon’dayız.  Tek canlı bizi gemiyi takip eden martılar gibi takip edip artıklarımızı yiyen kuzgunlar.

    Zaman zaman tırmanma hatta hata affetmeyecek geçişlerin de olduğu bu bölümü zar zor nefes alarak 9 saatte tamamlıyoruz. Artık Lava Tower’dayız. Yani lavların oluşturduğu duvar şeklindeki kulenin tam dibindeki kampımızda. Tam 4.650 metre. Burada bir yüz metre daha tek başıma yükselerek Kilimanjaro’nun Karlarına ilk defa elimi sürüyorum. Akşam yemekte kabak çorbası, patlıcan soslu ve peynirli spagetti, sarımsaklı ekmek, mozerallalı domates salatası ve browni var. Nefes yetmez oldu ve yorgunluk başladı. Ama bitecek bu iş. Allah seni bildiği gibi yapsın Lava Tower Kamp.

    7. GÜN

    Sabah kalkıp yola çıktık. Aşağıda gitgide küçülen Lava Towera bakmak yukarı bakmaktan çok daha fazla motive ediyor insanı. Yaklaşık 4 saatlik bir tırmanış sonrası öğlen vakti Arrow Glacer’e (Ok buzulu) vardık. Artık 4.900 metredeyiz ve bugünden sonraki iki gün bizim en çok yorulacağımız günler olacak. Hem yükseklik nedeniyle nefes alma zorluğu ve hem de soğuk bize kötü anlar yaşatacak gibi.  Tüm öğleden sonrayı çadırın içinde pinekleyerek geçirdim.

    Akşam yemeği için çadırdan çıktığımda tam bir ayaz vardı. 5 kat giyinip yemek çadırına gittim. Yemekte mısırlı patates çorbası, sosis, ıspanak, sebze soslu patates közleme ve krem karamel var. Benn ertesi gün kalkışımızın yine sabah 4 de olacağını söyleyince hemen yatmak için çadırıma gitmek üzere çıktım. Şaşırtıcı idi. Rüzgâr durmuş, dolunay çıkmıştı. Ayın ışığı hem artık altımızda kalan bulutlara hem de Kilimanjaro’nun tepesine vuruyordu ki her şeye değer denilecek bir manzaraydı. Yarım saat kadar seyrettikten sonra yatağa huzurlu bir şekilde gittim. İyi geceler Arrow Glecar Kamp ve bekle bizi zirve. Geliyoruz.

    8. GÜN

    Kahvaltı sonrası yola çıktık. Başımıza ilk kez baretlerimizi giydik. Çünkü gece kayaların arasına sızan su donarak kayadan taş parçalarının kırılmasına sebep olabiliyor ancak buz tutmaya devam ettiği için gece ve sabahın erken saatlerinde düşmüyor. Güneş doğup buzlar erimeye başlayınca taşlar düşmeye başlıyor. Bugün 750 metre yükseleceğiz ve Ağrı dağının 300 metre üzerine çıkacağız. Oldukça zorlu bir parkur sonrası 11 saatlik bir yürüyüş ile 5.650 metre yükseklikteki Krater Kampa varıyoruz. Basitmiş gibi konuştuğuma bakmayın Erden’in ayak sürümeye başladığım anda verdiği kafein takviyeli jel olmasa ve Rama kendi yükünü taşıdıktan sonra benim sırt çantamı almak için dönmese çok zorlanacağım kesin. Şunu kesinlikle ifade edeyim ki başladığımızdan bu yana en zor gündü bugün. Ama sonunda kraterin içindeyiz işte.

    Etrafta 15-20 metre yüksekliğindeki buzullar. Asırlar önce patlayan kraterin bacasından sızan gazlar her an dönebilirim diyor. Yarın da sabah dörtte kalkacağız. Bu nedenle erken akşam yemeği yeme teklifimize tamam diyor Benn. Yemekte kabak çorbası pilav, biftek, buharda pişmiş havuç ve çikolatalı kek var. İyi geldi. Çok acıkmışız. Hepimiz akşam saat sekizde çadırlarımıza gidiyoruz. Gece yarısı uyanıyorum. Her tarafım buz gibi farkına varıyorum ki uyku tulumunun fermuarı bozulmuş. Tamir etmeye çalışıyorum. Beceriyorum becermesine ama tekrar bozulup açılma riskini yaklaşık -20 derece olan havada almam mümkün değil. Sabaha kadar uyuma yok. Bu ikinci uykusuz gecem. Elbette Ertesi gün zirveye ulaşmanın heyecanı da var içimde. İyi geceler Kilimanjaro, bize yarın müsaade et zirve yapalım. Sen etmezsen olmaz bu iş. 

    9. GÜN

    Sabah beşte kahvaltı sonrası yola çıkıyoruz. Planımıza göre tam Güneşin doğuşuna zirvede olacağız. Barete gerek yok. Çünkü artık neredeyse Afrika’nın çatısındayız. Bizden yukarda bir şey yok koca kıtada. Saat 6.30 gibi varıyoruz 5.895 metre yükseklikteki futbol sahası büyüklüğündeki son düzlüğe. Karın üzerinde yürüyoruz artık. Ve güneş doğuyor. Tam ekip olarak zirveye ulaştık.

    Ağlayarak kucaklaşıyoruz. Tabelanın önünde çekilen hatıra resimleri çekiliyor. Çığlıklar atılıyor. Yeni hayaller kuruluyor. Birçok şeyin içine girdiği 15 dakika. Nirvana bu işte. Anlatılamaz. -25 civarındaki dondurucu soğuğa ilave olarak esen rüzgâr bizi bir an önce inişe geçmeye zorluyor. İniş başlıyor. 7 gündür çıkmaya tırmanmaya çalışan bacaklarda farklı kaslar çalışmaya başlıyor. Özellikle ayağınızın altından kayan taşlar frenleme için aşırı güç harcamanıza sebep oluyor. Yaklaşık 3 saat sonra tekrar 4.500 m seviyesine inip nefesimizin rahatladığını hissediyoruz. Tam da bu gevşeme anında olan oluyor. Sol dizim dönüyor. Kötü düşüyorum. Sırtım sivri bir taşa geliyor. Neyse sırt çantam koruyor. Kalkıyorum. Hasar yok gibi. 4 saat daha inişe devam ediyoruz. 3.500 kotuna geldiğimizde 10 saat olmuş yürüyüşe başlayalı. Sol dizimde kötü bir ağrı başlıyor. O sırada Rama gelip çantamı alıyor.

    2 saat daha yürüyorum o ayakla resmen kaplumbağa hızıyla. Nihayet 3.000 metredeki Mweka kampa son olarak ben varıyorum. Hemen oturup önce bira, ardından Tanzanya Konyağı ve peşinden 2 duble viski ile acılarıma son veriyorum. Kilimanjaro kampının kapısına varmak için yarın da 8 km yürümek gerekiyor. Benn ayağımın daha kötü olabileceğini istersem sedye ile indireceklerini söylüyor. Benim keçiliğim tutuyor. Bir de nedense sedye ile inersem bu işi başaramamış gibi hissedeceğim. Sabah 7 de son yürüyüş başlayacak. Ben diğerlerine de mâni olmamak için saat 5 de başlayıp yavaş yavaş iniş yapacağımı söylüyorum. Buz ile dizimi tedaviye çalışıyoruz. Bir gece önceki uykusuzluğum nedeniyle akşam yemeği dahi yemeden yatıyorum. Sızmışım.

    SON GÜN

    Sabah programlandığı gibi kalkıyorum. Buddy, Erden ve Nancy de erken kalkıyor bana eşlik etmek için. Tabi rehberlerden Lou ve 4 porter da bizimle. Acı içindeki 6,5 saatlik yürüyüşte sırt çantamı bile kimseye vermeden kapıya varmayı başarıyorum. Diğer gurup 2 saat sonra çıkmalarına rağmen varmışlar ve bekliyorlar. Araçlarla bir otele gidip duşumuzu alıyoruz. Sonra bana ve Buddy Cemal Paşa’ya sertifikalar veriliyor. Diğerleri 3 günlük safari turuna kalacaklar. Biz akşam 7.00 uçağı ile Nairobi’ye geçiyoruz.

    Cemal Paşam Kenya’da bir arkadaşı ile buluşacak. Ben daha önce keşfettiğim first class luncha 30 $ ödeyip İstanbul’a dönmek için sabah 6.00 uçağını bekleyeceğim.

    Ne diyeyim. Çok Mutluyum. Benim için çok farklı bir deneyim oldu. Size ise diyorum ki

    LALA SALAMA YANİ TATLI RÜYALAR

  • ÖNSÖZ

    İstanbul, MÖ. 6. yüzyıl başlarında Ligos adlı küçük bir balıkçı köyü olarak başlayan macerasına şimdilerde yirmi milyona dayanan dev nüfusu ile devam ediyor. Öylesine dev bir şehir ki artık Dünya’nın 130’dan fazla ülkesinden daha fazla nüfusu var.

    Elbette tarih boyunca bu büyümeye farklı medeniyetler şahit olmuş ve her biri şehirde sayısız izler bırakmış. Bu izler çoğunlukla daha ihtişamlı ve bir o kadar da her anlamda özenli inşa edilen dini merkezler ve ibadet yerleri.

    İstanbul taşıdığı bu izler nedeniyle ancak Roma ile kıyaslanabilir. Böyle bir şehri tamamen gezdim gördüm diyebilmek elbette imkânsız. Tarihi kadar coğrafi konumu da dikkate alarak mümkün olduğu kadar bu anlamda yoğun bölgeleri gezmek, görmek ve yazmak istedim.

    Nisan 2020-Nisan 2022 arasında günlük 10.000-20.000 toplam yaklaşık 300.000 adımla yürüyüp size izlenimlerimi aktardığım bu albümü keyifle okuyacağınızı ümit ediyorum.

    INDEKS

    İSTANBUL SURLARI

    Bu hafta sonu uzun zamandır istediğim İstanbul surlarını turlamaya başlamak için ideal zaman.  Fatih’in fethettiği Konstantinopolis’in surlarının uzunluğu 22 km. Haliç surları 5,5 km, kara surları 7,5 km, Marmara surları 9 km. Ben en uzun olandan yani Marmara Surlarından başlayacağım. İlk Etap Yedikule-Yenikapı.

    1.GÜN

    YEDİKULE

    Yedikule hisarı Marmara Surları ile kara surlarının kesiştiği noktada surların hala ayakta olan en gösterişli yerlerinden biri. Bunun en önemli sebebi ise Osmanlı hazinesi burada saklandığı için iyi bakım yapılması. Adı Fatih’in fetihten sonra yaptığı 3 kule ile birlikte hisarın 7 adet kuleye sahip hale gelmesidir. Elbette Yedikule denince ilk akla gelen zindanlarıdır, zindan denince de öldürülen tek Padişah olan Genç Osman’dır. Evet Osmanlı hanedanı birçok katliam yapmıştır ama bunların içinde öldürüldüğünde padişah olan bir tek odur. Bu belki de Osmanlının kaderini değiştiren bir cinayettir.

    Beni takip edenler bilir. Biraz kısmetsizimdir. Maalesef Restorasyon nedeniyle içeri girip müzeyi gezemedim.

    Sahile çıkmadan önce bu iki tarafı manolya ağaçları olan sokakta yürüdüm. Sonra sahil boyunca Samatya’ya yürümeye başladım. Surlar deniz tarafından oldukça bakımlı görünüyordu. Önündeki yeşil alanda yürüyüşü keyifli yapıyordu.

    Yolun en pis yerinin Zübeyde Hanım heykelinin olduğu yer olması karşısında bu büstü buraya koyana mı yoksa burayı bu halde bırakan Fatih Belediyesine mi kızayım bilemedim.

    NARLIKAPI    

    Sahilden surların içine yönlendim. Bu kapıdan içeri girdim. Çıktığım caddenin adı Narlıkapı Caddesi idi. Burası da Narlıkapı belki. Şaşırmayın Bizans dönemindeki kapılar imparatorun geçtikleri hariç bu kadardı zaten.

    Geçmişte defalarca geçtiğim sahil yolunda bu Ermeni kilisesinin hiç farkına varmamıştım daha önce. Aktif değildi.

    SAMATYA ERMENİ KİLİSESİ

    Samatya’ya geldiğimde uzakta ilk göze batan bina bu kilise idi. İnternetten yaptığım araştırma da 1866-1887 arası 11. yüzyıldan kalma eski Bizans kilisesi ve manastırının üzerinde inşa edildiğini, eski yapının Azize Meryem Peribleptos’un Konstantinopolis’in en önemli Yunan Ortodoks Kiliselerinden biri olduğunu, Osmanlıların kenti almasından sonra yapının İstanbul’un Ermeni nüfusuna verildiğini hatta bir süreliğine İstanbul Ermeni Patrikhanesi de olduğunu öğrendim.

    Hemen yanında Ermeni Sahakyan Nunyan Okulu adında anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise görevi gören özel okul vardı. Önünde pazar kurulduğu için çok kalabalıktı. Kapısını bulmakta oldukça zorlandım. Kapıda Zaven isimli çok nazik tavırlı bir din adamı içerisinin bir düğün nedeni ile çok kalabalık olduğunu, Pandemi nedeniyle içeri alamayacağını ama daha sonra gelirsem bizzat beni tarihini de anlatarak gezdirmeye söz verdi.

    Yakından fotoğraf çekmek için neredeyse patika gibi olan bir alt sokağa girdim. İç içe evlerin olduğu Caracas’ı andıran bir yerdi. Orada Ermeni bir genç ailesinin 250 yıldır burada oturduğunu söylerken belli etmek istememesine rağmen gözündeki sitemi hissettim. Sokaktaki herkes gibi güler yüzlüydü ve hoş geldiniz dedi.

    Biraz geriye döneyim. Gördüğüm Ermeni kilisesine gitmek için Sahilden Samatya’ya tren yolunun altındaki dar bir geçitten girdim. Hemen sağdaki sokak çıkmaz sokak yazmasına rağmen beni çekti. Sokağa girdiğimde neden çektiğini anladım. Kız çocuğu ile oynayan bir genç dedi ki: burası eski İstanbul’u yaşayan son yer. Haklıydı herhalde. Sağ tarafta Samatya tren istasyonunun yüksek duvarları, sol tarafta rengarenk boyalı kapıları açık 2 katlı evler.

    Sokaktaki tren yolunun dibindeki yalnızca bir masanın olduğu bu kafenin sahibinin yüreği görüntüye tamamen yansımıştı ve o yürek kafesine bir masa koyarken sokak kedileri için 12 ev yapmış onlar için mama toplama telaşında idi.

    SAMATYA AYA MİNA KİLİSESİ

    Ermeni kilisesine çıkarken bir anda bu çıktı karşıma. Bir Rum Ortodoks kilisesi. 4. ya da 5. yüzyılda Aziz Polikarpos’un Erken Hristiyan Martirionu üzerine 1833’te mimar Konstantis Yolasığmazis tarafından inşa edilmiş. Girişini bulmak için etrafında dolaştım, ama yok. Neyse etrafındaki evlerin renkleri çabamı boşa çıkarmadı.

    Bu da Samatya Aya Yorgi Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı binası. Orijinali Hristiyanların ilk kiliselerinden biri. Selvilerin olduğu bölgede olduğu için adı Selvili kilise imiş. Yangın sonrası vakıf binası olarak kullanılmaya başlanmış. Peki o dikenli teller ne işe yarıyor derseniz İslam’ın hoşgörü dini olması konusunda ikna olmamışlar anlaşılan. Ben gibi…

    Aşağıdaki meydanın etrafındaki balık restoranları çok cazip gelse de programımı tamamlama konusundaki disiplinim beni engelledi.

    RESTOS DE MURALLA MARITIMA

    Samatya’dan Yenikapı’ya giderken surlar yok oldu. Takibi zorlaştı. Sonra deniz tarafında oldukça iyi bir durumda olan bu bölge çıktı karşıma. Evet Marmara kıyısındaki deniz surlarından en iyi günümüze gelen bölge. Ama maalesef gerek çöplük haline gelmiş olması ve gerekse gezmek için pek güven aşılamaması bu son kalan yapının tadını çıkartmayı engelliyor.

    Bu da yapının kara tarafı.

    Yenikapı’ya giderken bazı binaların fotoğrafını çekmek istedim. Bölgedeki tekke bolluğu dikkatimi çekti. Sağdaki Kademi Şerif Tekkesi mesela. Dışı güzel görünüyor ama içini bilmem. Görünmüyor çünkü.

    Güzel bir çeşme ve mezar taşları dışında pek tarih kalmamış bölgede. Samatya Yenikapı arasında Deniz surları dışında gördüğüm tek sur kalıntısı aşağıdaki.

    Zaten aklım Samatya’da kaldı. Dönüyorum ben. Vakit geldi, zil çaldı.

    Bu tezgâhı geçerken pek beğenmiştim zaten. Kurdum sofrayı tezgâhın tam karşısındaki Samatya Küçük Ev Restorana.

    Mustafa Kemal’le beraberim. Mustafa orada tanıştığım bir gazeteci. Orijini Ülkücü avukat. Kemal ise meyhanenin sahibi. Kemal Kastamonu Bozkurt’lu çıktı. Bir de ortak tanıdıklar çıkınca keyiflendim iyice…

    2. GÜN

    Bugün 2. etap olan Kumkapı-Sarayburnu hattını yürüyerek İstanbul Surlarının Marmara kısmını tamamlayacağım. Hem uzunluk hem de gezilecek yer sayısı olarak daha zorlu bu bölüm. Yazıya başlarken şunu belirtmeliyim. Yazdıklarımı dikkatle okuyan bir gurup olduğunu biliyor ve bundan çok keyif alıyorum. Onları da bu şekilde gezilere teşvik ettiğimi düşünüyorum. Bugün öğrendim ki aynı zamanda buraları yıllar önce gezip, anılarını tekrar yaşayarak mutlu olan dostlar da varmış. Buna ekstra sevindim. Buyurun gezelim beraber.

    NALBANT CAMİİ  

    Bugün ki gezime Kumkapı Nalbant Cami ile başlamak istedim. Bu camii ile ilgili pek bilgi bulunmasa bile Fetihten sonra yapılan ilk camilerden biri olması açısından önemli.

    Banisi Ishaki Veli. 1470 yılında yapılmış. İshak efendinin cerrah lakabı da var. Yüz m2 yi geçmez büyüklüğü. Çok sevimli, deyim yerindeyse stüdyo cami.

    ERMENİ PATRİKHANESİ

    Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden sonra Ermenileri İstanbul’a gelmeleri için teşvik etmiş ve 1461 yılında Ermeni Patrikhanesini kurmuş. O günden bugüne kadar Kumkapı’daki bu Patrikhane ve çevresi Apostolik Ortodoks Ermenilerin din merkezi olmuş. Büyük İstanbul yangınından sonra bir süre Samatya’daki manastıra taşınsa da 1641 ‘den bu yana buradaki yerini korumakta.

    PATRİKANE KİLİSESİ  

    Patrikhanenin karşısında yer alan bu kilise 1641 yılında patrikhane kilisesi olarak öngörülmüş, muhtelif yangınlarda zarar görüp yenilenmiş. En son 1826 yangınında kullanılamaz hale gelince Cemaat Samatya kilisesini kullanmaya başlamış ve 1828 yılında 2. Mahmut zamanında yenilenerek bugün ki halini almıştır. Pek alışılagelmiş bir şey olmasa da benim içeri girmeme ve fotoğraf çekmeme izin verdiler. İşte çektiğim birkaç foto. Çan kulesinden başlayalım.

    Ortodoks kiliselerindeki şaşaanın içinde hep bir hüzün hissetmişimdir.

    Bu fotoğraflar sırasıyla Şapel girişi, patriklerden birinin mezarı ve bana üzerindeki üzüm kabartmaları nedeniyle şarabı çağrıştıran bir taş.

    BEZCİYAN ÖZEL ERMENİ OKULU

    1790 yılında Amira Miricanyan tarafından İstanbul’daki ilk Ermeni okulu olarak kurulmuş. Yangın sonrası Amira Bezciyan’ın katkılarıyla bugünkü halini almış. Şu anda 8 yıllık eğitim vermekte. Daha önce birkaç kez belirttiğim gibi camların yüksekliğine ve büyüklüğüne dikkatinizi çekmek isterim. O dönem yapılan tüm okullarda bu özellik ön planda.

    KADIRGA

    Daha sonra Kadırga’ya kadar surları takip etmeye çalışsam da sürekli binaların arasında kaybolarak beni ortada bıraktılar. Bazen Afrikalı bir kadının çamaşır yıkayıp astığı bir çıkmaz sokağın sonu oldular, bazen bir otoparkın duvarı. Bu köşe kapmaca beni yordu.

    AYA KİRYAKİ KİLISESİ

    Ama buraları gezerken gözünüz açık olmalı. Bir anda böyle bir şey çıkar karşınıza. İlk yapım tarihi 16. yüzyıla dayanan bu Rum Ortodoks Kilisesi son olarak 1894 yıllarında yenilenmiş. Mimarı Periklis Fotiatis. Şu anda yalnızlığını yaşıyor şehrin değişen mozaiği içinde.

    Kilisenin hemen karşısındaki bu bina da aynı yalnızlığı yaşıyor belli ki.

    Bu kapıdan sahil yoluna çıktım. Ahırkapı Kumkapı arası bir nokta. İkisinden biri olabilir mi acaba? Çıktığımda ilk sur duvarı bu şeklindeydi. Fotoğrafı yakından incelerseniz yıllar boyunca muhtelif bina ve tapınaklardan alınan taşların yama amaçlı kullanıldığını anlayabilirsiniz.

    FRANSIZ HAPİSANESİ

    Sahilden Sirkeci tarafına doğru yürüyüşümü sürdürdüm. Yine yanından geçerken dikkat etmediğim bu yapıyı gördüm. Fransız hapishanesi. 1850’li yıllarda inşa edilen bu yapı kapitülasyon döneminde Fransızlara verilen suç işleyenlerin tutulduğu (sürgün yeri) 1400 m2 iç avlulu bir mekân. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı buraya el koymuş. Bir süre ahır olarak kullanılmış. Şu anda İBB’nin kullanımında. İçeriye girdikten sonra aman sende bir şey yok burada diye hemen çıkmayın, avlunun sol köşesinde tren yolunun altından geçen bir geçit var, oradan geçin.

    Karşınıza bu çıkacak. Bu belli ki bir caminin arastası. Camiyi biliyorsunuz aslında. Daha önce Sultanahmet gezisi yazımda anlatmıştım. Tekrar olsun.

    AYA SERGİOS VE BACHOS KİLİSESİ

    Orijinal kilise Ayasofya’yı da yaptıran Bizans İmparatoru I. Justinianus ve karısı Theodora tarafından 527-536 yılları arasında yaptırılmış. Kilise 1497’de II. Beyazıt döneminde camiye çevrilmiş ve adı Küçük Ayasofya Camii olarak değiştirilmiş. Caminin içinde hiç kimse yoktu. Böyle bir eserin böylesine başıboş bırakılmasını garipsedim. Üst kata çıkan merdivenlerin tamamı kilitli olduğu için üstü gezemedim. Daha önceki gelişimde de gezememiştim. 6. Yüzyıldan günümüze gelen sütun başlarındaki ve hemen üstündeki bordürlerin işçiliği inanılmaz. Kaçırmayın. Bu Kilise olarak olduğu kadar cami olarak da güzel bu mekândan ayrılmadan önce mutlaka hemen önündeki çay bahçesinde bir çay için ve işletmecisi olan Kadırgalı İstanbul Beyefendisi ile de bir iki laf edin ya da kedi sevin.

    Bundan sonra Sarayburnu’na kadar üç dört yer daha var görülecek. İlki Bukoleon Sarayı. Restore ediliyormuş. Şantiyedeki birinden Topkapı sarayına kadar olan tüm sur ve yapılarda restorasyonuna başlandığını ögrendim. Bitince bu bölge çok daha keyifli olacaktır.

    Hikayelerini o zamana bırakıp sırasıyla ne durumda olduklarına bakalım.

    İncili Köşk

    Ahırkapı sis e düdük feneri ile Filantropos Kilisesinin durumu da bu.

    Son fotoğrafta görünen deniz kenarı tarafından yürümeye devam ettim. Şunu söylemek zorundayım. Hani Türkiye’deki göçmen sayısı %10 u buldu deniliyor ya bugün gezdiğim yerlerde yarıdan fazla gibi hissettim. Bizim kaldırımlarda bildiğiniz gibi bisiklet motosiklet ne ararsan var. Bir de bunlara scooter eklendi artık. Arkadan gelen scooter kullanan yoldan çekilin diye bağırıyor. Benim dışımda çekilen yok. Biri Abtaynaaltarik gibi bir şey söyledi, bütün kaldırım kenara çekildi. Bu seferde ben çekilmedim. Sordum çocuğa ne dedin diye. Arapçasıymış. Durum bu yani…

    Ben de kızdım biraz, Sarayburnu’nda denize dönüp bağırarak Heyamola’yı okudum. Rüzgâr ve trafik nedeniyle pek duyulmasa da ve o kadar yolu yürüdükten sonra nefesim yetmese de fena olmadı, en azından rahatladım. Klasik finali Kumkapı Gölçek’te yaptım bu sefer. Benim turlar Yeşilçam filmleri gibi. Hep mutlu son. Sevenler buluşuyor. Hoş bazen hesabı görünce karşılıksız mı sevgim diye düşünüyorum ama. 😁 Bu arada Restoranın sahibi de hemşerimmiş yine. Ne demişler dölü dölüyü tımarhanede, hemşo hemşoyu meyhanede bulurmuş.

    3. GÜN

    Bugün İstanbul’un kara surlarını yani Yedikule’den Ayvansaray’a kadar olan 7.5 km ‘lik surları gezeceğim. Öncelikle şunu söyleyeyim kara surlarının büyük kısmı ayakta. İmparator Todosios tarafından 408-450 yılları arasında yaptırılmasına rağmen hala ayakta kalmasının en önemli sebebi kuşkusuz orta çağın en güçlü surları olarak gösterilmesi. Öyle ki şehir bu surlar sayesinde 5000 kişi ile 150.000 kişilik bir orduya dahi direnebilmekteydi. Tabi ayakta kalmasında gerek Osmanlılar gerekse cumhuriyet döneminde yapılan restorasyon ve bakımların katkısı da büyük. Gezimi surlardan fazla uzaklaşmadan ve halen ayakta kalmış 10 adet kapısında yoğunlaşarak yapacağım.

    BİRİNCİ ASKERI KAPI

    Yedikule kalesinin hemen yanında Bizans’ın askeri amaçlar için kullandığı kapılardan biri ama tüm güzergâh boyunca yalnızca bu var çünkü askeri kapıların büyük çoğunluğu Osmanlı zamanında gerek duyulmadığı için duvar örülerek kapatılmış. Kapının, Birinci askeri kapı olarak adlandırılmasının nedeni, kara surlarının başladığı noktada bulunan ilk askeri kapısı olması. Kapının üzerinde, kabartma şeklinde belli belirsiz bir Hz. İsa monogramı var. Genel olarak tüm kapıların iki yanında koruma amaçlı hisarlar oluyor. Bu kapının yanındaki hisarda bu plaka halen duruyor.

    ALTINKAPI

    Restorasyon nedeniyle pek ulaşılamıyor. Bu fotoğrafı Yedikule Mezarlığından çektim. Tamamıyla mermer ile kaplı, iki kuleli, üç geçişli olan bu kapı İstanbul Surlarının en görkemli kapısı imiş vaktiyle. Bizans’ta zafer kazanan imparator ve komutanlar şehre bu kapıdan girerlermiş. Altınkapı olarak adlandırılmasının nedeni ise o zamanlar altın yaldızlarla bezeli olması. Ayrıca görkemini artırmak için kapının üzerinde birtakım heykeller ve kabartmalar bulunuyormuş. Şu anda kuzey kulesinin köşesinde görülen bir kartal kabartması kalmış yalnız deniyor ama onu bile göremedim maalesef.

    YEDIKULE KAPISI

    Bu kapı ile ilgili sanat tarihçilerini bir kısmı biçim ve mimari açısından tam bir Türk eseri olduğunu ve kapı üzerinde bulunan 3. Ahmet dönemine ait kitabenin de bunun kanıtı olduğunu söylüyor. Ancak kapının üzerinde yakın döneme kadar görülen bir Bizans simgesi olan kartal armasının bulunması Bizans döneminde de bu kapının olduğunu işaret ediyor.

    Ama kapı 3. Ahmet döneminde yeniden yapılmış. Kapı adını yakınında bulunan Yedikule Zindanları’ndan alıyor.

    BELGRAD KAPISI

    Osmanlı uzun zaman bu kapıya “Kapalı Kapı” demiş. Çünkü Bizans döneminde takriben 12. yüzyılda kapı örülmüş. Ve yaklaşık 700 yıl kapalı kalmış. 1886 yılında aşağıda bulunan Balıklı Rum Hastanesi’ne geliş gidişi kolaylaştırmak için yeniden açılmış. Kapı adını bu civarda bulunan Belgrad göçmenlerinden alıyor. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Belgrad fethedildikten sonra bir grup Belgradlı esir İstanbul’a getirilmiş. Esirlerin esnaf olan kısmı bu kapı civarına, su yollarından anlayan kısmı ise Belgrad Ormanları’na yerleştirilmiş.

    Bu noktada surların durumu oldukça iyi. Çıkılıp yukarıdan bakmak hem etrafı hem de surların yapısını incelemek için ideal. Ancak yükseklik korkunuz veya yanınız da çocuk varsa çıkmayın çünkü güvenlik tedbirleri yeterli değil. En sağda Ana surları görüyorsunuz. Bunlar yaklaşık 5 metre genişliğe yaklaşık 14 metre yüksekliğe sahipler. 50-75 metrede bir daha yüksek burçlara sahipler. Ana surdan 13,5 metre önde ise daha alçak ve 4 metre eninde surlar var. Onların önünde ise yani solda ise 17,5 metre genişliğinde 14 m derinliğinde hendekler.

    Marmara tarafına baktığınızda Yedikule’ye içerden bakıldığında Edirnekapı’ya kadar surlar görülebiliyor.

    Belgrad kapıya kadar surların dışından yürümüş idim. Buradan içeriye geçip yürümeye başladım.

    SİLİVRİKAPI  

    Silivri yoluna açıldığı için bu adı almış. En yoğun trafiği olan kapıydı. Korna sesleri çıldırtıcı seviyede. Silivrikapı’nın iç tarafında olduğu söylenen Osmanlıca bir 1585 tarihli bir kitabe ve üzerinde de bir gürz bulunduğunu okumuştum. Ama göremedim. Ama hikayesi şu imiş. O gürz bir yeniçeri olup sarayda muhafızlık yapan Baltacı İdris Ağa’ya aitmiş ve eski devirlerdeki müsabakalarda rekor kıran sporcuların spor aletlerini duvarlara asma adetinden bugüne kalan tek örnekmiş ve yaklaşık 420 yıldan beri Silivrikapı’da asılı imiş.

    Kapıdan geçerken orada çalışan (muhtemelen restorasyon başlayacak) iki işçinin çay demlediğini gördüm. Eee 35 yıllık şantiyeciyim bilirim şantiye çayının tadını hemen yanaştım. İşçilerden biri içeride bir lahit olduğunu söyledi. Defineyi buldum yani.

    Lahitin olduğu yapı bu imiş.

    1700 yıllık bir İmparator mezarı. Etrafında üzerleri işlenmiş 4 tane daha lahit büyüklüğünde mermer vardı. Ama bunların sunak süslemeleri olup olmadığından emin olamadım. Bu kadar ortada olmasına ve gördüğüm kadarıyla hiçbir önlem olmamasına rağmen bu denli sağlam kalmaları şaşırdım.

    Silivrikapıdan arabaların arasından resmen ite kaka dışarı çıktım. Vee hemen çıkışta bizim Nostrodamus’u aratmayan kahinimizle tanıştım. Ruhu şad olsun.

    Mevlevihane kapısına doğru surların dışından yürümeye başladım. Şunu belirtmeliyim ki yaklaşık 4 km boyunca surların arası bu şekilde bostan. Bu beni çok mutlu etti. Üretim 👍

    MEVLANAKAPI

    Her ne kadar Osmanlı döneminde sur dışında bulunan Yenikapı Mevlevi Dergahı’ndan bu adı alsa da kara surlarını yaptıran 2. Theodosios devrinden kalıp da orijinal yapısını en iyi koruyan kapı. Bu nedenle bu kapıya bakıp, Bizans döneminden kalan diğer kapıların orijinal hallerini düşlenebilir. Bizanslılar ise bu kapıya Rus Kapısı diyorlarmış. Çünkü Bizans döneminde Eyüp civarına bir grup Rus yerleşmiş ve bu Ruslar daha sonra ayaklanarak İstanbul’a günlük girme hakkı elde etmişler ama sadece bu kapıdan.

    Mevlanakapı’nın üzerinde bulunduğu söylenen yaklaşık 1 karış büyüklüğündeki haç yok ve Bizans tamir kitabesi de okunmuyor. Aynı haçtan kapının iç tarafında olanı ise bir aydınlatma ile kapatılmış. Bu kapının da iki tarafında savunma kulesi bulunuyor. Girişin sol tarafında kalan kule şu an güvercinlik olarak kullanıyormuş.

    TOPKAPI

    Bu kapı, İstanbul’un fethi sırasında tamamen yıkılmıştı ve ilk osmanlı askerleri iceriye bu gedikten girmişti. Fetih sonrasında yeniden yaptırıldı. Kapı, Türkçe ismini fetih sırasında surları döven bazı top güllelerinin kapı üzerine yerleştirilmesinden dolayı almış.

    19. yüzyılın ortalarında İstanbul surlarını gezen kimi seyyahlar duvarlara yerleştirilen bu toplardan bahseder.

    Aslında Fatih’in girdiği kapının adı St. Romanos kapısına da Topkapı deniliyor ama bu resimde kapı saglam🤔 Topkapı ‘dan girer girmez bu Ermeni kilisesi görülüyor.

    Kapının içindeki bu asker Ulubatlı Hasan’ı temsil ediyor herhalde. Kapının dışında sağ tarafında ise İstanbul’un fethi ile ilgili bir kitabe var.

    SULUKULE KAPISI

    Ortaçağ’da her kalenin bir su kulesi bulunurdu. Dışarıdan şehre giren suyun surlardan geçişi bu kule aracılığıyla sağlanırdı zira. Suyun gireceği yerden insanda girebileceği için bu geçişin emniyetli olmasına özellikle dikkat edilirdi. Bu emniyeti sağlayan su kulesi burada bulunduğu için kapı, Sulukule Kapısı olarak adlandırılmış. Sulukule Kapısı, en erken dönem açılan kapılardan ve hem sivil hem askeri kullanılmış ama zamanla küçültülmüş. Bu arada kapının adını verdiği o eğlenceli semtte kentsel dönüşüme uğramış. Fazla dönüşmüş hatta. Kapı şimdiye kadarki en sakin kapı idi.

    Zaman zaman yalnızca iki sur arasına açılan bu tip adsız kapılar da var.

    EDİRNE KAPI

    Adını Edirne yolu üzerinde olmasından alıyor. Anlamadığım o zamanlar Silivri ile Edirne’ye giden yolların farklı olması. Biz otoyol yapılana kadar aynı yoldan giderdik.

    Restorasyon nedeniyle tam göremedim. Edirnekapı en yüksekteki kapı. 7 tepenin 6.sı olan Edirnekapı en yüksek tepe aynı zamanda Constantinapolis’te. Yüksekliği sizi korkutmasın ama. Yalnızca 74 m.

    EĞRİKAPI  

    Orjinal adı Kaligaria kapısı. Eğrikapı’nın adının nereden geldiği sorusu tartışmalı bir soru. Şeyh’ül Seyyah Evliya Çelebi’ye sorarsanız, fetihten sonra bu civara Eğirdir’den gelen bir grup göçmen yerleştirildiği içindir der; aynı dönemin seyyahı ve tarihçisi olan Eremya Çelebi’ye sorarsanız, kapının iki kanadının tam karşılıklı olmamasından dolayı kapıya bu ad verilmiştir; modern Evliya Çelebi olarak kabul edilen John Frelly’e sorarsanız, kapıya giden dar yolun eğriliğinden almıştır. Rivayetler muhtelif.

    Ben İsmail Çelebi derim ki; Kapı eğri değil bunca yol yürüyünce yorgunluktan ben eğrilmişim ondan öyle görülüyor.

    Efenim bugün geleneği bozup işi Piyer Loti de yorgunluk kahvesi ile tamamlayacağım. Haftaya olmazsa daha sonraki haftaya 4. ve son bölüm olan Haliç Surlarında görüşmek üzere.

    4.GÜN

    Bugün Haliç Surları ile turumu tamamlayacağım. Ayvansaray’dan başlayıp Eminönü’ne kadar olan toplam 5.5 km ‘lik surların izini süreceğim. Öncelikle buradaki surların İstanbul surları içinde en zayıf olanlar olduğunu belirtmeliyim. Bunun en temel sebebi kuşkusuz Haliç’e konulan zincirler nedeniyle bu kısımdan tehlikenin az olduğunun düşünülmesi.  Zincirler diyorum çünkü yalnız haliç girişinde Sarayburnu- Galata Arasında değil aynı  zamanda Haliç surlarının diğer ucu olan Ayvansaray ile Hasköy arasında da vardı. Ayrıca Pera tarafında da Bizans yerleşimlerinin olması Haliç’e bir iç deniz havası veriyordu. Gemilerin Haliç’e indirilmesi bu nedenle Bizansliların bu özgüvenini yıkan ve tüm savunma düzeninin bozulması sonucu Fatih’in önünü açan en önemli etkendir.

    Bu burç kara surları ile haliç surlarının kesiştiği köşede. Bölge tekke, mescit ve türbe açısından çok zengin.

    İlk burcun üzerindeki bu uzun yazı ile ilgili bir açıklama bulamadım.

    İVAZ EFENDİ CAMİİ

    Alanyalı Kazasker İvan Efendi tarafından 1486 yılında yaptırılmış. Her ne kadar Mimar Sinan’ın tezkerelerinde bulunmasa da caminin şekli onun veya bir talebesinin eseri olma ihtimalini yükseltiyor. Ön cephesinde iki ayrı cami girişi olması ve herhangi bir kitabe olmaması dikkat çekici.

    Caminin içindeki sadelik ve doğal aydınlatma mükemmel. İvaz Efendinin caminin yanındaki hazireye gömüldüğü biliniyor ancak hiçbir mezar taşında adı yok. Bu nedenle isim bulunmayan ve yalnızca eni büyük iki silindir taşın olduğu mezarın ona ait olduğu düşünülüyor.

    Caminin dışındaki bu altıgen çeşme de külliyenin bir parçası ancak onda da bir plaka yok. Ivaz efendi reklamı pek sevmiyormuş anlaşılan.

    ANEMAS ZİNDANLARI

    Anemas zindanları Bizans döneminin en büyük saraylarından biri olan Blakhernai Sarayı’nın bir parçası. Tekfur sarayı gibi bu saraydan günümüze gelebilen bir yapı. Gariptir ki kara surlarının bir ucunda Osmanlı Zindanı Yedikule bir ucunda Bizans Zindanı Anemas. 14 hücre odasından ve bu odaların altındaki iki katlı bodrumdan oluşuyormuş. Anemas Zindanlarının restorasyonu İBB tarafından tamamlanmış ama henüz ziyarete açılmamış.

    VLAHERNA MERYEM ANA KİLİSESİ

    Orjinali 5. yüzyılda yapılmış. Söylenceye göre Leo’nun eşi imparatoriçe Verina 473’de Kudüs’ten getirildiği ve Meryem Ana’ya ait olduğu iddia edilen Maforion adlı elbiseyi bu kiliseye hediye etmişr. 6. yüzyılın ilk çeyreğinde ve 11. yüzyılda onarılıp genişletilmiş.

    1070 yılında onarılan yapı yıkılınca yerine bugün mevcut olan kilise 1867 yılında inşa edilmiş. Kilisede halen 7. yüzyıla tarihlenen ve Blahernitissa adı verilen bir Meryem Ana ikonu yer almaktadır ki bizanslılar bu ikonanın düşman saldırılarılarına ve doğal afetlere karşı bir çeşit koruyucu etkisi olduğuna inanmışlar.

    KASTAMONU EĞİTİM, KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ

    Sahile inerken bu güzel binayı görüp şaşırdım. İçeride bir genç görünce zile basıp içeri girdim. Beni İstanbul Kastamonu Gençlik ve Spor Kulübünün Başkanı Dr. İlker Dilek bey karşıladı ve oldukça zevkle restore ettikleri binayı gezdirdi. Devrekanili ve çeşitli devlet kademelerinde yer almış sosyal biri. Çay eşliğinde hoş bir sohbet yaptık. İçeride bulunan diğer kişilerle de tanıştık. Belki burada bir sergi organize etmek için buluşmak üzere vedalaştık.

    Memleket olayı bu kadarla bitmedi. Aşağıya inip Koca Mustafa Paşa tarafına giderken bu kez de kanlıca mantarı göz kırptı bir tezgahtan. Meğer yıllardır adını duyup hiç gelmediğim İnebolu Pazarına gelmişim. Her yüz tanıdık gelmeye başladı bir anda. Her tabela da..

    HZ. CABİR CAMİİ

    Restore ediliyor. Orjinali resimden de anlaşılacağı gibi 15 x 17.5 m ölçülerinde haç planlı bir Bizans kilisesi olup, II. Beyazıt döneminde sadrazamlık yapan Koca Mustafa Paşa tarafından camiye çevrilmiş. Not olarak Mustafa Paşa’yı, Yavuz Sultan Selim’in 1512’de idam ettirdiğini de belirteyim.

    Cami civarındaki bu güneş saati ilginçti. İlk defa duvara asılanını gördüm. Daha sonra sahilden yürümeye başladım. Bu noktadan itibaren Unkapanı’na kadar surlar takip edilebilir durumda.

    Kah bir binanın avlu duvarı olmuş, kah bir kilisenin yaslandığı destek.

    Kah karışmış yeni depolara ve minik notlar var üzerinde geçmişe dair.

    Derken Ayakapı çıktı karşıma girdim sur içine.

    GÜL CAMİİ

    Orjinali Bizans İmparatorluğu döneminden kalma dinî yapı. Eski adı ve yapım tarihi hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte 10. ya da 11. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmekte. Büyük Saray’ın ana girişi Halki Kapısı üzerindeki İsa ikonasının indirilmesine karşı çıktığı için öldürülen Theodosia adlı kadının kutsal emanetlerinin bu kiliseye konduğu ve bu nedenle kilisenin adımın Aya Theodosia olduğu düşünülmekte. 1499 yılında camiye çevrilmiş. Adının Gül camii olmasının hikayesi ise şu:

    29. Mayıs günü yortu nedeniyle tüm kilise güllerle süslenmiş. Fetih sonrası kiliseye giren Osmanlı askerleri heryeri gülle süslendiğini görünce oldukça şaşırımışlar ve bu nedenle önce gül kilisesi sonra da gül camii olarak anılmaya başlanmış.

    Minaresiz cephesi de bu.

    Gül camiinin çok yakınındaki bu yapının, hemen yanındaki kahveci hamam olduğunu, Koç sponsorluğunda Italyanlar tarafından restore edildiğini ve müze olacağını söyledi ama ben böyle bir bilgi bulamadım.

    Daha sonra dar Cibali Sokaklarında dolaşmaya başladım. Ilginç dükkan isimleri var. Hem de çok ilginç.

    CİBALİ SUR KAPISI  

    Daha sonra Cibali sur kapısından tekrar sahile çıktım. Cibali adı nereden geliyor derseniz rivayete göre İstanbul’un fethedildiği gün, Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey bu semtteki sur kapısını kırıp şehre girmiş, bu kapı ve çevresindeki semt, daha sonra bu kişinin adı ile anıla gelmiş, sonradan halk arasında Cibali şeklinde değişmiş. Sahilden yürüyerek devam ederken özellikle Unkapanı sonrası surlar tamamen kayboldu ve de çevre sevimsizleşti. Özellikle Arap müşterilere hizmet etmek üzere kurulmuş hediyelik eşya, tatlı, helva tarzı ürünler satan mağaza sayısı arttı. Buna bir de kesif nargile kokusu eklenince pek de haz etmediğim ortadoğudaki havaya büründü ortam.

    Geriye bakımsız ama gösterişli apartmanlar, geçmişi özleyen binalar,

    ustasını özleyen ahşap kapılar kaldı. Öylesine daraldım ki Eminönü’nde Galata köprüsünün kalabalığı bile ferah geldi bana.

    LİGOS

    Vapura bindiğimde Topkapı sarayına bakalakaldım. İstanbul’un surları ilk olarak, Sarayburnu ve Topkapı Sarayı bölgesinde Ligos adlı küçük köy varken MÖ 6. yüzyılda inşa edilmiş. İlk surlar Sarayburnu’ndan yukarıya çıkıyor. Ayasofya’yı da içine alacak şekilde dönüp Demirkapı üzerinden Sirkeci’ye iniyor ve sonra da sahil boyunca ilerleyip çemberi tamamlıyormuş. Daha sonra 2. ve 5. yüz yıllarda genişletilmiş. En büyük katkıları ise Roma imparatorları Konstantin ve Theodosius yapmıştır. Zaman içerisinde ihtiyaçlar çerçevesinde kapılar ve burçlar eklenmiş, yeri geldiğinde deniz tarafına da duvarlar örülmüş.

    4 gün boyunca yaklaşık 35 km yol yürüyerek dolaştığım İstanbul Surları benim Fatih’in fetih macerası ve fetih sonrası karşılaştığı İstanbul’u gözümde canlandırmam açısından önemli katkılar sağladı. Amacıma ulaştım yani. Siz de keyif aldıysanız ne âlâ.. 👏👏👏

    BEYOĞLU, BEYOĞLU

    Bugün rotam İstanbul’da yaşayanların mutlaka, gezmeye gelenlerin de çoğunlukla gördüğü  ( yani baktığı) Beyoğlu. Karaköy’ den Tünel ile çıkıp oradan İstiklal Caddesi boyunca Taksim’e kadar yaklaşık 15.000 adımlık bir yürüyüş yapacağım. Gözüme kestirdiğim 15 binayı inceleyeceğim. Belki önünden geçmenize rağmen göremediğimiz  binaların güzelliklerini elbette tarihini de anlatarak size vay be dedirtmeye çalışacağım.

    TÜNEL BAKIM BİNASI  

    Beyoğlu yani eski adıyla Pera Osmanlının son dönemlerinde ağırlıklı gayri müslimlerin oturduğu bir bölge. İşyerleri de çoğunlukla Eminönü, Karaköy ve Galata’da. İşe genelde atlı tramvay veya tünel diye bildiğimiz finüküler ile gidip geliyorlar. Tünelden çıktığınızda ilk gördüğünüz bina tünelin bakımı amaçlı yapılmış. Binanın üzerindeki kocaman baca ne derseniz tünel ilk açıldığında yani 1872 de buharla çalışıyormuş ve bu da buhar üreten kazanın bacası.

    ST ANTUAN KİLİSESİ

    Bu kilise İstanbul’da en çok üyesi olan Katolik kilisesi. Aslında 1906 da yanan bir tiyatro binasının yerine inşa edilmiş. Türkçe. İngilizce, İtalyanca ve Lehçe ayinler yapılıyor. 80 yaşını aşmış rahibin garip aksanı ile yaptığı Türkçe ayinler hala değişmediyse salı günleri.

    SANTA MARIA DRAPERİS KİLİSESİ

    Bu kilise bir tarikat kilisesi. Kilise 1584. 1660, 1678, 1691 ve 1871 olmak üzere tam beş kere yanmış. Bu tarikata bir mesaj olabilir. Ama cemaati ders almamış olacak ki 1904 de Abdülhamidin izni ve desteği ile tekrar yapılmış. İçerde Abdülhamid’e teşekkür plaketi var.

    AYA TRIADA RUM KİLİSESİ

    Bu kilise 1879 tarihinde inşa edilmiş, Taksim meydanına bakan bu yapı İstanbul’daki en büyük Rum yapısı olma özelliğini taşıyor. Bu bölge 19. yüzyılda Rum mezarlığı imiş. Kolera salgını çıkınca ölenler o zamanlar şehir dışında olan Pangaltı’da yapılan mezarlığa gömülmeye başlamış. 1876 da buraya kilise inşa izni verilmiş. Mimarı Rum Vasilika.

    BOTTER APARTMANI  

    İstiklal Caddesinin Tünel yönünde İsveç Konsolosluğunun hemen yanında 1900 tarihinde inşa edilmiş. 1890 ların Art Nouveau akımı gayrimüslimler aracılığı ile İstanbul’da da yaygınlaşmış. Bu binada bu akımdan nasibini almış.

    Apartman Abdülhamid’in terzisi olan Jean Botter’in eviymiş. Saray mimarı olan italyan Raimondo d’Aronco tarafından tasarlanıp inşa edilmiş. Yedi katlı olan apartman cephesindeki bitki motifli bordürler, çiçeklerle bezenmiş insan figürleri, floral süsler, vitraylar, aydınlatma aksesuarlarının da tasarımı aynı kişiye ait.

    ERCLE D’ORIENT BİNASI

    İstiklal caddesine cepheli olarak büyük bir yapı adası üzerine 1882 yılında inşa edilmiş. İnşaat “Serkldoryan” isimli kulüp için yapılmış. O dönemde bu kulübün üyeleri Levantenler, azınlıklar ve üst düzey Osmanlı Erkanı. Cumhuriyetin ilanından sonra “şark kulübü” anlamına gelen Fransızca adı Büyük Kulüp olarak değiştirilmiş olan bu Cemiyet 1959 yılında Çiftehavuzlar’da bir şube açmış, 1971 yılında Beyoğlu’nda başlayan bozulma nedeniyle bu binadaki faaliyetine son vermiş. 45 metrelik anıtsal cephesi ile Beyoğlu’nun dikkat çeken yapılarından. Derinliği 21 metre.

    Şu anda AVM olarak çalışan binanın dışında yapının bütünlüğünü bozan bayrak ve flamaların konulması ve en azından caddeye bakan tarafının restore edilmemiş olması üzücü tabi.

    ÇİÇEK PASAJI

    İstiklal caddesi ile Sahne sokağın kesiştiği yapı adasında Tanzimat döneminde Sultan Abdülhamit ve Sultan Abdülaziz’in tiyatro seyretmek için geldiği Naum Tiyatrosunun 1870 yılındaki büyük yangında yanmasından sonra Rum Banker Hristaki Zografos burayı satın alarak, 1876 yılında İtalyan Mimar Cleanthy Zanno’ya içinde apartman ve çarşı bulunan bir bina yaptırmış. Bu bina açıldığında içinde Paris tarzı 24 dükkan ve üstünde 18 adet lüks daire bulunuyormuş. O dönemde pasaja “ Hristaki pasajı” binaya ise “Cite de Pera” adı verilmiş.

    1908 yılında bina mülkiyetinin Sadrazam Sait Paşa’ya geçmesiyle birlikte pasaj “Sait Paşa Geçidi” adını almış. Mütareke yıllarında ise pasajdaki küçük dükkanlara çiçekçiler yerleşmeye başlamış. Burada çiçek satanların bazıları Ekim Devriminden kaçan beyaz Rus kadınları, baronesler ve düşesler imiş. Pera bir süre çiçek mezat yeri olarak da kullanılmaya başlanınca, Beyoğlu’ndaki çiçekçiler pasaja toplanmış ve pasajın adı “Çiçekçiler Pasajı”na dönüşmüş.

    ELHAMRA PASAJI

    1920 tarihinde Şerif Adapazarlı isimli bir işadamı tarafından eski Kristal Tiyatrosunun yerine yaptırılmış olan 1228 m2 lik bu binanın mimarı bilinmemekte. Ancak ulusal mimari akımının etkisinde tasarlanmış olduğu anlaşılıyor.  Binanın yapımında Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin detayları kullanılmıştır.

    Beş kemerli bir giriş katına sahip. Asma kattan sonra kuzey ve güney yönlerinde iki kat boyunca devam eden Osmanlı Cumbaları görünümünde konsollar var.

    MISIR APARTMANI

    1910 yılında yıkılan Trocadero Tiyatrosu’nun yerine Mısırlı Abbas Halim Paşa tarafından kışlık konak olarak yaptırılmış. İstanbul’un ilk betonarme yapılarından. Yapımı 5 yıl sürmüş. Mimarı Ermeni Hovaep Anzavuryan, Art Nouveau tarzında tasarlamış. Malzemeleri çoğu Fransa’dan getirilmiş.

    Zeminde dükkanlar olmak üzere 6 katlı. En üst katın bir kısmı çamaşırhane bir kısmı teras. Paşanın ölümünden sonra varisleri katlara ayırarak apartmana dönüştürmüş. Mehmet Akif Ersoy 1936 yılından ölümüne kadar bu apartmanın bir dairesinde yaşamış. Ayrıca Atatürk’ün dişçisi Musevi Sami Günzberg’in muayenehanesi de bu binada imiş.

    SAINT ANTONIA APARTMANLARI

    İstiklal caddesi ile Santa Maria kilisesi arasındaki alana İtalyan Mimar Gilio Mongeri ve Edoardo de Nari tarafından 1912 tarihinde inşa edilmiş.

    Altışar katlı ve birbirine bir geçişle bağlanmış iki bloktan oluşuyor ve kiliseye gelir olması için inşa edilmiş. Her iki blokun avludan ayrı girişleri var. Gotik kemerler ve balkon süslemeleri yapıya değer katıyor.

    RUMELİ PASAJI

    Bodos ve Kevor isimli kişilerin odun depolarının bulunduğu yere Abdülhamit’in Yıldız Sarayı başmabeyincisi Ragıp Sarıca paşa tarafından 1900 yılında yaptırılmış. Paşa gayrimenkule yatırım yapmakta imiş ve Beyoğlu’nda Afrika, Rumeli ve Anadolu Pasajı olmak üzere 3 ticari binası varmış. Halk arasında Sultan Abdülhamit 1908 yılında tahttan indirilmese paşanın beş kıtayı tamamlayacağı konuşulurmuş.

    Mimarı bilinmiyor. Üst katlara çıkılabilen beş kapısı bulunmakta ve dokuz katlı olarak inşa edilmiş. Üst katlar konut olarak planlanmış ve 56 daire var. Pasajın eski kiracıları arasında Resul Eczanesi, Galeri Edip, Abdullah Efendi Lokantası gibi İstanbul’a damgasını vurmuş firmalar var..

    BELEDİYE 6. BÖLGE BİNASI

    Beyoğlu Şişhane meydanına cepheli olarak 1857 yılında inşa edilmiş. Tanzimat döneminin karakterine uygun olarak batılı şehircilik anlayışının ilk örneği Beyoğlu’nda başlatılmış. Burası da 6. Belediye binası adıyla açılmış. 6. Bölge denmesi sizi yanıltmasın. Paris’in 6 . Bölgesi en görkemli anıtların bölgesi olduğu için bu ad verilmiş. Bu altının Farsçası olan şeş de Şeşhane’ye adını vermiş zaten.

    DECUGIS BİNASI

    Beyoğlu Meşrutiyet Caddesi ile Tünel meydanına çıkan merdivenlerin köşesinde bulunan bu yapı 1985 tarihinde Mimar Alexandre Valleury tarafından dönemin tanınmış Levanten ailelerinden Decugis ailesi için inşa edilmiş.

    Üç katlı olan yapıya daha sonra iki kat daha ilave edilip otel haline getirilmiş.

    FREJ APARTMANI

    Şişhane meydanında Bankalar Caddesi ile Meşrutiyet caddelerinin kesiştiği noktada Selim Hanna Friege tarafından 1906 yılında yaptırılmış. Yapı Art Nouveau tarzı olup mimarı Khyrikiadis olarak geçmekte. Bina dört katlı ve her kat 300 m2. Binanın Tepebaşı’na bakan cephesindeki süslemeler abartılı olup yan cephelerde sadelik tercih edilmiş. Binanın banisi aslen Lübnanlı olup bu coğrafyanın en eski ve zengin ailesinden. O kadar ki o dönemde Osmanlıya dahi borç vermiş.

    RAGIP PAŞA APARTMANI

    Bu aparman 1870 tarihindeki yangından sonra eklektik mimari ile inşa edilmiş. Binayı yapan kişi Rumeli Pasajında bahsettiğim o zamanların Banker Kastellisi Ragıp Paşa. Binayı bırakıp Ragıp Paşayı anlatmak istiyorum. Paşa Abdülhamid’in en has adamlarından biri, hatta birincisi. Çünkü Abdülhamit’in başa geçtiği 1876 dan 1908 e kadar tam 32 yıl Mabeyincisi olmuş. 1909 da İttihatçılar Abdülhamit’i Selanik’e sürgüne gönderince elbette en has adamına da kıyak geçmemişler ve onu da Midilli’ye sürgüne göndermişler.

    Birkaç yıllık sürgün hayatından sonra İstanbul’a dönen Ragıp Paşa 1920 de mide kanserinden ölmüş. Neden olduğuna dair net bir bilgi yok ama çok içtiği rivayet olunur. Bu apartmanda hatta bu pencereden dışarıyı seyrederek de demlenmiştir illaki. Ne diyeyim, afiyet olsun, ruhu şad olsun.

    PRENS ADALARI

    KINALIADA

    Bayram Tatilinde İstanbul’un boşalmasını fırsat bilip bu uzun tatilde prens adalarını dolaşmak hoş olur diye düşündüm. Başlangıcı 4 büyüğün en küçüğü Kınalıada ile yapayım istedim. Ada antik çağda “bileği taşı” anlamına gelen “Akonai” daha sonra da Constatinapolise en yakın ada olması sebebiyle ilk anlamına gelen “Proti” adıyla anılmış. Son olarakta toprağının rengi nedeniyle “Kınalıada” olmuş. Bizans döneminde sur yapımında, Osmanlı Döneminde ise Tophane ve Haydarpaşa Limanı yapımında bu adadan çıkartılan taşlar kullanılmış. O kadar çok taş çıkartılmış ki  Megalo ve Mikro Lakka denilen iki oyuk var adada.

    KINALIADA CAMİSİ  

    Kınalıada camisinin hikayesine başlamak için önce başka bir camii anlatmak gerekiyor. Bu caminin yapım tarihi olan 1964’ten 300 yıl kadar öncesine yani 17. yy ikinci yarısına dönelim. Sultan 4.Mehmed Dönemi’nde 1676-1683 yılları arasında sadrazamlık yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Karaköy’de bir mescit yaptırır, aradan 200 yılı aşkın bir süre geçer ve mescit harap bir hale düşer.

    Bunun üzerine, 1903 yılında Sultan 2.Abdülhamit, bu mescidin yerine çok daha büyük ve güzel bir cami yaptırmak ister ve ünlü İtalyan mimar Raimondo D’Aronco’ya bu görevi verir. Sonuç göz alıcıdır. D’Aronco, Karaköy Meydanı’nda, Art nouveau tarzında, sekizgen bir gövde üzerinde yükselen, tıpkı caminin kendisi gibi minaresi de tamamen mermerle kaplı, göz kamaştıran ve Galata’nın mimari dokusuna tamamen uygun bu cami inşa edilir. Caminin içerisine ise Venedik’ten getirilen paha biçilmez değerde bir avize yerleştirilmiş, caminin dış estetiği kadar, iç estetiğine de büyük önem verilir.

    Aradan çok değil, sadece 55 yıl geçer, tarih 1958 yılını gösterir. Başbakan Adnan Menderes’tir. Onun döneminde 1956-1957 yıllarında, tarihi yarımadada Vatan ve Millet Caddeleri açılırken yıkılan, ortadan kaldırılan sayısız cami ve Osmanlı eseri gibi, Karaköy Meydanı’nın genişletilmesi amacıyla, bu güzel caminin de yıkılmasına karar verilir. Ne var ki halkın öfkesi uzun yıllar Kınalıada Muhtarlığı yapmış olan Nazif İlter’in caminin yıkılmak yerine, parçalarının numaralandırılıp sökülerek Kınalıada’ya nakledilmesini ve caminin burada yeniden monte edilmesini önerisine sıcak bakılmasını sağlar. Caminin minberi, mihrabı başka camilere, caminin içerisindeki avize (ki kaybolmuştur) ve halılar ise Teberrükat Memurluğu’na gönderilmek üzere ayrılır. Camiye ait parçalar ise 1958 yılının bir nisan sabahı Kınalıada’ya götürülmek üzere mavnaya yüklenir. Ne var ki, Karaköy-Kınalıada arası yol alan mavna, dalgalar sonucu yan yatar, iki tane üzeri işlemelerle süslü mermer blok hariç (bu bloklar caminin avlusunda duruyor) caminin bütün parçaları bir daha yer yüzüne çıkmamak üzere Marmara Denizi’nin dibine gömülür.

    Aradan altı yıl geçer, 1964 yılına gelinir. Kınalıada Mimar Başar Acarlı ve Turhan Uyaroğlu’nun tasarladıkları bu sıra dışı mimarideki camisine kavuşur.

    SURP KRIKOR LUSAVORİÇ KİLİSESİ  

    Tarihte daha çok sürgüne gönderilenlerin acı hikayeleri damgasını vurmuş adaya. En meşhur sürgün Romen Diyojen. Alpaslan’a yenildikten sonra siyasi rakipleri tarafından gözleri oyulup bu adaya sürgün edilmiş. Bu adada ölüp buraya gömüldüğü iddia ediliyor. Ada yerleşim olarak aralıklarla kullanılmış. Günümüze kadar gelen son yerleşimi ise 18. yüzyılın sonlarında boş olan adayı 10.000 kuruş karşılığında satın alan Ermeni cemaatinin 1828-30 arasında toplu olarak gelmesi ile başlamış. Ermenileri 1850’ler de Rumlar takip etmiş. 1857 yılında halen kullanılan Surp Krikor Lusavoriç adlı Ermeni kilisesi ve Nersesyan Ermeni Mektebi yapılmış.

    Kiliseyi incelemek için girdiğimde bir düğün olduğunu gördüm. Tedirginliğe sebep olurum kaygısıyla hemen çıktım. Bir tek bu foto kaldı elimde.

    HRISTOS MANASTIRI

    Bu manastır adadaki en eski ve önemli yapılardan biri. Manastır 11. Yüzyılda Romen Diyojen tarafından 820 Noel’inde Ayasofya kilisesinde düzenlenen ayin sırasında düzenlenen bir suikast sonucu öldürülen İmparator V. Leon (775-820) un mezarının yerine inşa edilmiş. Daha sonra hiçbir iz kalmayan manastırın inşasına 1712 yılında tekrar başlanmış 1884 yılına parça parça yapımına devam edilse de hiç bir zaman yapılma amacı gerçekleşmemiş.

    • 1895 – 1896, depremde hasar gören Heybeli Ruhban Okulu geçici binası,
    • 1906 – 1914, kızlar yetimhanesi,
    • 1917 – 1918, erkekler yetimhanesi,
    • 1918 – 1924, Rus göçmenler için barınak olan yapı,
    • 1952’ den bu yana ise, 1938 de Büyükada’ da faaliyete başlayan Pedopolis Çocuk Kampı olarak hizmet vermekte.

    Adıyla anılan yaklaşık 100 metre yükseklikteki tepenin batı manzarası gerçekten mükemmel. Yassıada ve sivri ada siluetleri ağaçların arasından görülüyor. Gerek manastıra çıkarken gerekse manastır civarında gördüğüm bazı şeyler keyfimi kaçırmıştı. Bunun üzerine Cumhuriyetin temel çizgisini değiştirip şu anki felaket yoluna sokan ve yazının başındaki cami olayının gerçek müsebbibinin adına methiyeler düzülüp müzeler açıldığı ada silueti iyice moralimi bozdu. Yaptığım programı takip etmeden hızlı bir tur atıp bir an önce bir yerlerde gezi sonu seremonisine geçmeye karar verdim.

    Sırasıyla Manastır tepesinde huzur veren bir ev, Sirakyan ikiz evlerinden biri, begonvil ve zakkum dolu bir sokak ve modern ama ada mimarisine uygun bir konak.

    Ve bulutlar arasından ışığını vermeye çalışan güneş. İki tek zamanı. Şef Hermanın mezeleri ve ara sıcakları müthişti. Bence Kınalıada’ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Mekanın adı Jash. Ermenice yemek demek.

    👋👋 PROTI

    HEYBELİADA

    Bugün ikinci adada eski adıyla Halki adasındayım. Prens adalarının ikinci büyüğü ve en yeşilinde. Antik çağlardaki Yunan filozofu Aristoteles, Halki’de o zamanlarda bakır bulunduğunu ve adanın Yunanca bakır anlamına gelen adını buradan kaynaklandığını söyler. Bakır madeni çok uzun zamandır kapalı. 16. Yüzyılda Istanbul’daki zengin rumlar vebadan kaçmak için  adaya yerleşmiş. Yerleşim 1800 yılında 800 e ulaşmış. Vapur seferleri ile de hızla artmış.

    Gezinin yarısında hem telefonun hafızası tükendiği için hem de şarjım bittiği için FB’a aktarmak isterken kazara arkadaşlarım çektiğim fotoğrafları ham haliyle görmüş oldu. Yaklaşık bir saat sonra şarj edip telefonu açtığımda yaklaşık 50 beğeni görünce biraz afalladım açıkçası. Altına yazı yazdıklarım bu kadar beğenilmiyor. 😅

    Neyse adaya dönelim. Bugün programımı yaklaşık 15 km ‘lik bir parkur olarak düzenlemiştim ve bisiklet kiralamayı düşünüyordum. Ama esen rüzgar ve güzergâhtaki çam ağaçları beni yürümeye teşvik etti. Buyurun gezelim.

    AZİZ NIKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ  

    Ada gezisine üç rahmani dinin ibadet yerleri ile başlayacağım. Gemiden iner inmez karşınıza adanın ana meydanına egemen olan bu kilise çıkıyor. Kilise, neredeyse tüm erkeklerin denizci ya da balıkçı oldukları bir adaya uygun olarak, denizcilerin koruyucu azizi olan Aziz Nikola’ya adanmış bir Bizans kilisesinin yıkıntıları üzerine 1857 yılında kurulmuş. Merkezi kaplayan yüksek bir silindirin tepesine örtülmüş kubbesi, dört destek payandası, dört kolunun üstündeki beşik kemerleri ve ana yapıdan bağımsız olarak yükselen çan kulesi (ki aynı zamanda saat kulesi görevi görüyor) ile plan açısından haç şeklinde. Narteks’in önündeki ayrı bir yapı ise Aziz Paraskevi’nin kutsal çeşmesine ev sahipliği yapıyor.

    BET YAAKOV SİNAGOGU  

    İkinci durağımız olan bu sinagoga 1940’lı yıllarda yaklaşık 250 kadar Yahudi ailenin yaz mevsimini geçirmek üzere sayfiyeye geldiği için ihtiyaç duyulmuş. 1947 yılında başlayan girişimler 1953 yılında Neve Şalom Vakfı adına tescil edilen arsada gerekli yasal izinlerin alınması ile sonuçlanmış ve inşaatı tamamlanarak 10 Haziran 1956 Pazar günü ibadete açılmış. Bina oldukça mütevazi ve gösterişsiz görünüyor. 1997 yılından sonra adadaki Musevi yazlıkçı sayısının azalması sonucu sadece belirli gün ve dualarda ibadete açık.

    HEYBELİADA MEYDANCIK CAMİİ  

    Caminin yapımına 1936 yılında başlanmış ve 1938 yılında ibadete açılmış. Konum itibarıyla yeşillikler arasında güzel bir ibadethane görüntüsü verdi bana. Bu caminin daha önce Deniz lisesinin içinde olduğu ve daha sonra buraya taşındığı da söyleniyor.

    Güzergahımı Değirmen burnunu dışarıda bırakarak ada çevresinde atacağım 1. Çember ve daha sonra Ruhban okulu merkezinde Değirmen burnu çevresinde atacağım 2. Çember olarak belirledim. İlk çembere açık olacağını umduğum İsmet İnönü Evi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar müzesi ile başlayacağım. Bu arada tam veya yarı restore edilmiş evlerin tadını çıkaralım.

    İSMET İNÖNÜ EVİ  

    İsmet İnönü’nün Heybeliada ile ilişkisi 1924 yılında geçirdiği ağır rahatsızlık sonrası doktorların istirahat önerileri üzerine adada bir köşkü eşyalı olarak kiralayıp yerleşmesi ile başlamış. 1934 yılında köşk alınmış ve eşyaları Atatürk tarafından hediye edilmiş. Evde sergilenen eşyalar o dönemden. İnönü cumhurbaşkanlığı sırasında çok sık olmamakla birlikte yazları bu köşkü kullanmış ve daha sonra müze haline getirilmiş. Pandemi nedeniyle kapalı idi.

    HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR MÜZESİ

    Cumhuriyet Döneminin önemli yazarlarından olan Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) 1912 yılından itibaren ölünceye kadar bu evde yaşamış ve vefatının ardından da ev müzeye çevrilmiş. Müzede kendi yaptığı el işleri, özel eşyaları ve kitapları sergileniyormuş. Çok bakımsızdı. Oradan geçen bir ada sakini çok uzun süredir kapalı olduğunu söyledi. Uygun açı bulamadığım için Gürpınar’ın evinin resmini çekemedim ama en azından komşu köşkün fotoğrafını çekip koyayım istedim.

    TERKİ DÜNYA KİLİSESİ

    Müzeden sonra kiliseye kadar yaklaşık 2 km orman içinden geçen bir yol sizi bekliyor. Yolda rastladığım iki genç kadınla muhabbet bu yürüyüşü daha keyifli hale getirdi. Kiliseye vardığımızda küçücük bir odadan başka görülecek bir yer olmaması bizi hayal kırıklığına uğratsa da oradaki görevlinin ikram ettiği kahve ve süper manzara iyi geldi. Kadınlardan birinin Annesi Diyarbakırlı babası Batmanlı İzmir’de yaşıyor. Diğeri ise yaklaşık 200 yıl önce Müslümanlığı seçen Trabzonlu Rum bir ailenin kızı.

    Kahvemizi içerken her türlü aşırı milliyetçiliğe Türk, Kürt ve Yunan ne olursa olsun nefretimizi dile getirip kiliseye girip ırkçılığın sona ermesini dileyerek birer mum yakıyoruz.

    ÇAM LİMANI KOYU  

    Terki Dünyayı terk edip çam limanı koyunu dolanıyorum. Önce deniz seviyesine inip daha sonra tekrar tırmanmak biraz yoruyor açıkçası. Bu bölgede gölge yapan ağaçlar da yok yol kenarında. Neyseki tam yokuşun sonunda esintili bir kafe var.

    “Orası Burası” Cafe. Su içip dinlenince devam ederim fikriyle oturduğum bankadaki bu Orhan Veli şiirini görünce bir bira çekiyor canım. Biramı yudumlayıp patates kızartmamı yerken bir dost ediniyorum. Belki yelkovan kuşu değil ama hiç bu kadar insan canlısı bir serçe görmemiştim.

    Kafeden kaldığımda şarjımın bitmekte olduğunu fark ediyorum. Bu kötü haber. Merkeze inene kadar fotoğraf yok. Ağaçların arasından görünen sanatoryumun bakımsız haline bakarak ilerliyor ve yoldan bakıldığında gerçekten çok güzel olduğu anlaşılan Aya Yorgi Uçurum manastırına restorasyon nedeniyle giremiyorum. Son şarjımla kapısını çekiyorum.

    Merkeze inip ismi aşina olduğu için Heyamola Restorana giriyorum. Açıkmışım. Telefonu da kendimi de şarja bağlıyorum. Restoranın sahibi Konyalı Vasil. Konyalı ama dedesi yelkenciymiş. Utanç verici bir durum ama iki gündür her yerde gördüğüm müsilaj beni balıktan soğuttu köfte yiyorum. İkinci çemberi bir dahaki sefere bırakıp merkezde birkaç fotoğraf çekip dönüşe geçsem iyi olacak.

    Bunlar da o birkaç fotoğraf.

    👋👋 HALKI

    BURGAZADA

    Eski çağlarda bir dönem Antigoni, bir dönem de Panormos (Güvenli Liman) adı verilen Burgazada, Prens Adaları’nın üçüncü büyük adası.1,5 kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip. Türkler Adayı İstanbul’dan hemen sonra fethetmiş ve tepedeki kale nedeniyle de Yunanca ’da “kule” anlamına gelen “Pyrgos”u Burgaz olarak değiştirerek bu isimle anmaya başlamış. Her zaman olduğu gibi yine merkezdeki ibadet yerleri ile geziye başlayıp sonra adanın en meşhuru Sait Faik Müzesini ziyaret edecek,  170 m yükseklikteki Hristos tepesine yürüyerek orada hem manzaranın keyfini çıkaracak hem de aynı adla anılan manastıra uğrayacağım. Dönüşümü Kalpazankaya Burnu üzerinden yapacağım.

    VORDOSİNİ  

    Burgazada’ya gitmeden önce yol üzerinde yanından geçtiğimiz 10. ada ile söze başlayalım. Evet Prens adaları 10 adadan oluşuyor. İnsansız olan Sivriada, özel mülk olan Tavşan ve Kaşık adaları, yerleşim olan Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Sedef adası ve Yassıada. Etti dokuz, peki ya onuncu.

    Onuncu ada Vordosini adası ama biz göremiyoruz. Denizciler de göremiyor ama bu fener sayesinde biliyor nerede olduğunu. Bizanslıların “Küçük Ada”, Osmanlıların “Batık Manastır Kayalıkları” ve denizcilerin de “Bostancı Kayalıkları” adını verdiği Vordonisi’nin sözlü tarihe göre, üzerinde bulunan manastır ve rahipleriyle 1010 yılında meydana gelen büyük İstanbul depreminde battığı biliniyor. Vordonisi, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde adaya sürgün gönderilen Patrik Fotius’un yaptırdığı manastırla tanınıyor. Aslında Patrik Fotius ile Patrik İgnazius arasındaki rekabet üzerine inşa edilen manastırın, Küçükyalı’da keşfedilen manastırın bire bir kopyası veya devamı olduğu sanılıyor. Adanın keşfi için çalışmalar Maltepe belediyesi tarafından başlatılmış.

    AYA YANİ KİLİSESİ

    Rum Ortodoks kilisesi olan Aya Yani, yani Yahya Peygamber Kilisesi daha iskeleye yanaşırken vapurdan görünen manzaraya egemen olan ve yüksek bir silindir üzerine

    yerleştirilmiş kubbesiyle kasabanın en göze çarpan anıtı.1899’da yapılan bugünkü kilisenin, Yahya Peygamber Kilisesi’nin katholikonunun bulunduğu yere kurulmuş olduğuna inanılmakta. Asıl katholikon büyük olasılıkla 11. yüzyılda inşa edilmiş. Binanın bölümlerinin ise, önceki yapının planına sadık kalınarak inşa edilmiş bugünkü kilisede bir araya getirildiği düşünülüyor

    BURGAZADA CAMİSİ  

    Mimar Burhan Arif Ongun tarafından 1954 yılında yapılan caminin mimarisi ada ile çok uyumlu. Sekiz köşeli beton caminin büyük ve yüksek bir kubbesi bulunmakta ve sağ orta duvarında beşik kubbeli küçük bir niş var. Caminin içi alt katında 3 büyük pencere, üstte 8 kemerli pencere ve kubbe kasnağında çepeçevre 24 alçı çerçeveli penceresi ile aydınlatılmış.

    İkisi bir arada

    SAİT FAİK ABASIYANIK MÜZESİ

    Önceleri Spanudis Köşkü olarak bilinen yapı Sait Faik Abasıyanık’ın babası Faik Bey tarafından satın alınmış. 1939 da babasının vefatı üzerine Sait Faik annesi Makbule Hanımla buraya yerleşmiş. Ömrünün son günlerinde Darüşşafaka Lisesinde düzenlenen bir edebiyat matinesine katılan Abasıyanık çalışmalardan etkilenerek köşkü Darüşşafaka’ya bağışlamaya karar vermiş. 1954 de vefat eden değerli yazarın bu isteğini Annesi Makbule Hanım yerine getirmiş ve onun da 1963 de ölümünden bir yıl sonra köşk Cemiyet tarafından müzeye çevrilmiş. Sait Faik’in el yazısı ile yaptığı çalışmalar, kartpostallar, yazar hakkında çıkan yazı ve kitaplar, ailesinden miras kalan eşyaların sergilendiği müze; edebiyat tarihi kadar mimarlık tarihi açısından da önem taşımakta.

    Bu da dahil defalarca kapısına geldiğim müzeyi hala görememiştim. Sebebi ise hafta sonları ve resmi tatillerde kapalı olması idi. İyi de kardeşim burası müze. Darüşşafakalı etkin ve yetkin bir dostuma durumu anlattım ve artık açık.

    Daha sonra 170 metre yüksekliğindeki tepeye tırmanmaya başlıyorum. Özellikle 2004 yılındaki büyük yangından sonra oldukça çoraklaşan bu bölgede sıcakta yürümek oldukça sıkıntılı. Neyse manzara gaz veriyor insana.

    HRISTOS MANASTIRI  

    Bir Bizans manastırı olan Theokoryphotos (Hz. İsa’nın Başkalaşımı), adının da söylediği gibi, Hristos (İsa) Tepesi’nin zirvesinde yer alıyor. Bizans kaynaklarınca doğrulanmış olmamakla beraber, söylenceye göre, manastır Makedonyalı

    İmparator I. Basil tarafından (867-886) bir antik Yunan tapınağının kalıntıları üzerine kurulmuş.   18. yüzyılın sonunda ise manastır terk edilmiş, bir harabe haline gelmiş. Manastırdan günümüze, eski manastır bölgesinin çeşitli yerlerine dağılmış, önceki yapılara ait harabeler ve mimari kalıntılarının yanı sıra, 19. Yüzyılda yapılmış bir kiliseyle 18. yüzyılda inşa edilmiş iki katlı bir yapı kalmış. Manastır yöresinin sınırları içinde bugün bile hâlâ yağmur sularını toplayan dört adet kemerli yer altı sarnıcı var. Tepeden seyredilen manzara gerçekten harika. Bütün Adalar ve Anadolu sahilleri görülüyor. Rumlar kiliseye adını veren azizin anısına yapılan şenliği hatırda tutmak üzere 6 Ağustos’ta kiliseye geliyorlar. Bu olay eskiden, tepenin zirvesinde müzik ve danslarla kutlanıyor. Rum mezarlığı, manastır bölgesinin hemen yukarısında. Mezarlıktaki minik kilise, tapınakları hep tepelerin zirvesinde kurulmuş olan Hagios Profitis İllias’a adanmış. Manastır bölgesi girişinin içinde, çok güzel oyulmuş dört Bizans sütun başını da içeren bir dizi antik mimari kalıntısı bulunuyor. Manastır Bekçisinin mihmandar edasıyla gösterdiği tek şey bir duvardı. Onun dışında sürekli olarak Fatih’in İstanbul’u fethini anlattı.

    Sonra Kalpazankaya’ya doğru yürüyorum. Daha önce Heybeli ve Kınalıada’da gördüğüm müsilaj burada yok gibi. Yassı ve Sivri adayı da pas geçmeyelim. Öğretmenevinde bir çay hoş oldu. Güzel bir mekan. 12 odalı imiş. Fuldü. Çay sonrası dönüş yolunda fotoğraf çekerek yürümek iyi olacak.

    Çiçekseverler kilisenin hemen karşısındaki bahçeyi, anıt ağaç severler 600 yıllık çınarı görmeden dönmesin. O değilde son fotoğraftaki şortu olan biri için ev çok dar gibi geldi bana😀

    Manastırdan çektiğim bu fotoğrafta görülen ve şekli nedeniyle Kaşık adası denilen adanın eski adı Pita. Dinçkök ailesine ait.

    Bu kez ruhumun dediğine uyup genç mekanına takılacağım. Mekanı beğendim. Yemek ve müzik de güzeldi. Adı İndos Pub. İtfaiyenin karşısında.

    👋👋 PYRGOS (kendi çektiğim resmi yanlışlıkla silmişim😪)

    BÜYÜKADA

    Geçen sene Kınalı, Burgaz ve Heybeliada’yı gezip notlarımı size aktarmıştım. Bu sene 23 Nisanı bahane ederek 10 can dost 2. Ölmeme Günü için Büyükada’da bir araya geldik. Bu arada ismi soğuk bir hava veren ölmeme günü ile ilgili bilgiyi aşağıdaki linkten alabilirsiniz.

    https://www.mynet.com/26-mart-olmeme-gunu-190101039106

    Hazır adada bir hafta sonu geçirirken bir iki yere uğramak iyi olur diye düşündüm. Özellikle Nizam caddesindeki binalara ve Aya Yorgi’ye yoğunlaştım.

    BÜYÜKADA VAPUR İSKELESİ

    Büyükada’da vapurdan ilk gördüğünüz bu bina 1914 yılında Osmanlı Neo – Klasik tarzda yapılmış bir yapı. Mimarı Mihran Azaryan’dır. Çinileri ise Kütahyalı Mehmed Emin Efendiye ait. 1999 – 2001 yıllarında restorasyonu yapılan yapı son zamanlarda binanın ikinci katının bir vakfa kiralanması ile gündeme gelmişti.

    BÜYÜKADA SAAT KULESİ  

    İskeleden çıktıktan 50 metre sonraki büyük meydanda kalabalığın içinden bu saat kulesi yükselir. Ne zaman yapıldığına dair çeşitli söylentiler var. Kimileri buradaki ilk yapının 1857 yılında, ama saat kulesi olarak değil Sagredos’un içki bayisi olarak yapıldığını, kimileri 1912 de Bostancı iskelesi ile birlikte yapıldığını, kimileri ise 1923 de Cumhuriyetle birlikte yapıldığını söylüyor. İstediğinize inanın.

    BÜYÜKADA ERMENİ KATOLİK KİLİSESİ

    Adalardaki tek Ermeni katolik kilisesi olan Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nin kutsama ve açılış tarihi 15 Ağustos 1858.

    Kemerli tavanı sütunlarla desteklenen kilisenin açık renk boyalı ibadet giriş kapısının yanında, Andon Ağa Apelyan’ın anısına mermer bir plaket var. Günışığı iki duvardaki üçer büyük pencereden alan iç mekan, günbatımından sonra iki avizeyle aydınlatılıyor. Sütun kabartmalı ön cephede yer alan giriş kapısının üzerinde, dairesel bir gül pencere görülüyor, yine girişin ibadet alanına açılan yüzünde, koro balkonu ve org var. Çan kulesi ise 1895 tarihli.

    MİZZİ KÖŞKÜ

    Nizam Caddesi üzerinde yer alan bu köşk, 19. yy’ın ikinci yarısında. Maltız kökenli George Mizzi tarafından inşa ettirilmiş. Halk arasında “Kırmızı Kuleli Köşk” ve “Al Palas” adlarıyla da biliniyor. Adadaki diğer köşklerden çok farklı kırmızı tuğla yapısı ile dikkat çekiyor. İstanbul’un mimari geleneğine hiç uymayan ve bazı ayrıntılarıyla İngiliz malikanelerini, kimi ayrıntılarıyla da ortaçağ şatolarını hatırlatan eklektik bir görünüme sahip. Giriş cephesinden bakıldığında köşkün solunda yükselen kare kesitli kule bir burç görünümünde.

    Köşkün ikinci sahibi Giovanni Mizzi tarafından kulenin üzerine, içinde bir teleskopun bulunduğu, çepeçevre camla kaplı, kendi ekseni etrafında dönebilen bir rasathane yaptırılmış. Astronomi ‘ye özel merakı olan Giovanni, berrak gökyüzülü yaz gecelerinde buradan teleskopla yıldızları seyredermiş. Ay’da ve Merih’te hala adı ile anılan kraterler olan ünlü astrolog Evgenios Andoniadis Merih üzerinde daha önce vadi sanılan kraterleri buradan gözlemlemiş.

    CON PAŞA KÖŞKÜ

    Con Paşa Köşkü veya John Avrimidis Köşkü 1880 tarihinde Midilli doğumlu olan Con Paşa tarafından yaptırılmış. Köşkün mimarı Achileus Policis. Con Paşa aslında Venedik’li bir aileden olup esas ismi Trasiyolos Yannaros. Con Paşa’nın yöneticisi olduğu İdare-i Mahsusa Bağdat, Basra ve İhsan isimli üç vapur ile ilk Kadıköy Adalar seferlerini başlatmış. Çağının mimari özelliklerini bünyesinde toplayan değişik üsluplardaki dış süslemeleri ile dikkat çekiyor.

    TROÇKİ EVİ

    Arap İzzet Paşa veya Sivastopol Köşkü olarak da bilinen bu köşk bakımsız bahçesi içerisinde ayakta durmaya çalışıyor. Köşkün ününü artıran Leon Troçki Rusya’dan sürülmesinin ardından, otobiyografisini ve Rus Devrim Tarihi adlı kitabını Büyükada’da,1929-33 yılları arasında yaşarken bu köşkte yazmış olması.

    Troçki 17 Haziran 1933 tarihinde adadan ayrılmış ve adadan ayrıldığı gün not defterine şöyle yazmıştır: “Dört buçuk sene oldu. Ayaklarımın Büyükada’ya iyice kök saldığına dair garip bir his var içimde”

    1940 yılında bir suikast ile öldürülen Troçki’nin Meksika’daki evi dünyanın dört bir yanından turist akımına uğrarken Büyükada’ daki evinin bu halde olması çok üzücü elbette.

    Daha sonra Nizam Caddesinden bir kaç klasik köşk fotoğrafı daha çektim.

    BÜYÜKADA AYA YORGİ KİLİSESİ

    Aya Yorgi kilisesinin temellerini 1905 yılında atılmış. Fakat daha öncesinde yaklaşık 1751 yılından beri burada bir manastır olduğu da bilinmekte. Ortodoks Hristiyanları için oldukça önemli ve kutsal kabul ediliyor. Bu nedenle Büyükada’ya gelen herkes mutlaka bu kilisenin bulunduğu bu 202 m rakımlı tepeye yürür. Ortodoks Hristiyanları Aya Yorgi kilisesinde ibadet ederek burada hacı olurlar.

    Aya Yorgi’nin içerisine girdiğiniz zaman dileklerinizi her kilisede olduğu gibi yazabilir ve kutuya atabilirsiniz. Veya yine her kilisede olduğu gibi dilekleriniz için mum yakabilirsiniz. Bu arada Aya Yorgi’nin ziyareti için özel günler var; 23 Nisan ve 24 Eylül. Biz olaya 23 Nisanda vasıl olduk.

    Aklınızda bulunsun, eğer dilekleriniz gerçekleşsin istiyorsanız bazı ritüellere uymanız gerekir. Mesela bu ünlü yokuşu çıkarken konuşmamak lazım. Zaten o kadar dik ki konuşmamanızın nefesiniz açısından da daha iyi olacağına emin olabilirsiniz. Yanınıza aldığınız bir makara ipin bir ucunu yokuşun başına bağlayıp yukarı kadar sala sala çıkmak (yaklaşık 1.200 metre) ve yol boyunca bazı ağaçlara çul çaput bağlamak da dilekler için pozitif etki sağlayacaktır.

    Ben hiçbirini yapmadım ama şahsen yokuştan sonra dinlenmek ve bu harika manzarayı bira içerek uzun uzun seyredebilmek için kilisenin yanındaki Aya Yorgi Kır Lokantası adlı restorana gitmeyi dilemiştim. Dileğim kabul oldu.

    BÜYÜKADA RUM YETİMHANESİ

    Büyükada notlarımı Dünya’nın en büyük çok katlı ahşap binası olan Rum Yetimhanesinin hazin durumu ile bitireyim. Büyükada’nın Manastır Tepesi’nde yer alan tarihi Büyükada Rum Yetimhanesi 1898 yılında Fransız mimar Alexendre Vallaury tarafından tamamen ahşap malzemeler kullanılarak inşa edilmiş. İlk inşası otel ve casino olarak planlanır. Fakat otelin Büyükada’nın ahlakını bozacağını düşünen bir takım kişiler, dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’i bu konuda ikna ederler ve II. Abdülhamit de binanın otel olarak işletilmesine müsaade etmez.

    Bu gelişmeler neticesinde faaliyete geçemeyen yapı, el değiştirmek zorunda kalır. Bina, Zengin Bir Rum Aile Tarafından Satın Alınır. Binayı satın alan kişi Rum asıllı Eleni Zarifi Hanım’dır. Ancak binanın kamu yararına uygun bir yer olmasından dolayı, Sultan Abdülmecit bir ferman yayınlar ve binayı Balıklı Rum Hastanesi’nde barınan kimsesiz Rum çocuklarına hizmet vermesi için Rum Patrikhanesi himayesine verilmesini buyurur. Ardından dönemin zengin Rum ailelerinden Andreas Sygngros Vakfı tarafından 15 bin Osmanlı lirası karşılığında yeniden satılan bina, Zarifi ailesinin ve Sultan Abdülmecit’in bağışlarıyla birlikte bu amaçla kullanılır. Kimsesiz çocuklara eğitim verilmeye başlanan bina, uzun bir süre Ruhban okulu olarak da hizmet verir.1903’te Törenle Yetimhane Olarak Açılır. Oldukça görkemli bir yetimhane olmuştur

    I. Dünya Savaşı’nın çalkantılı ortamında Büyükada Rum Yetimhanesi’nde barınan kimsesiz çocuklar Heybeliada’daki başka bir yetimhaneye nakledilir ve binaya da Kuleli Askeri Okulu’nun mensupları yerleştirilir. Bir nevi yetimhane artık askeri kışla işlevi görmektedir. Ardından işgal kuvvetleri tarafından Büyükada’ya gönderilen Rum göçmenler barınmaya başlar binada. Sonrasında ise Rusya’daki Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus mültecilerin sığınağı haline gelir Büyükada Rum Yetimhanesi. Ancak Ruslar, soğuktan korunmak için binanın ahşap kaplamalarını sökerek yakarlar ve bina zarar görmeye başlar.

    1960’lı yıllarda yaşanan Kıbrıs olayları nedeniyle Büyükada Rum Yetimhanesi’ne el konulur. 65 yıl boyunca hizmet veren bina tamamen kapatılır ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü ise ne yazık ki binayı onarmak adına hiçbir şey yapmaz. Binayla ilgilenen çok sayıda aday çıkar ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü, turizm dahil hiçbir alanda binanın kullanılmasına onay vermez.

    Fener Rum Patrikhanesi ise, elinde Osmanlı’dan kalan fermanı, Zafiris ve Sygngros ailelerinin bağış belgelerini sunarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden binanın iadesini talep eder. Ne yazık ki bu talep reddedilir. 2005 yılına geldiğimizde ise Fener Rum Patrikhanesi, yetimhaneyi geri almak için AİHM’ye başvurarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne dava açar. Dava, 29 Kasım 2010 yılında sonuçlanır ve Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tapusu resmi olarak Fener Rum Patrikhanesi’ne devredilir.

    Bir dönem binlerce yetime hayat veren bu bina maalesef artık bu tepede öksüz ve yetim olarak yalnızlığa terkedilmiş, daha da kötüsü uzaktan gördüğüm kadarıyla tekrar ayağa kaldırılamaz durumda. Yazık …

    Son olarak Büyükada için küçük,  bizim için büyük bir haftasonu oldu. 👋👋👏👏

    YELDEĞİRMENİ / KADIKÖY

    Mezatların birinde bu İstanbul fotoğrafını görüp inceledim. Kadıköy’ün hemen yanındaki sırt yani şimdiki Yeldeğirmen Semti’nin 19. yüzyılın son çeyreğindeki hali olduğunu öğrendim. Oldukça rüzgâr alan bir bölge olduğu için vaktiyle çokça bulunan,100 yıl sonra yalnızca semtin isminde bulabildiğimizyel değirmenler bölgesi. 20. yüzyılın başlarında ise İstanbul’un ilk apartmanlar bölgesi olmuş. 1960-1980 arasındaki ilk müteahhit vurgun döneminde ise o güzelim apartmanların çoğu yıkılıp sözde modern özde çirkin yenileri yapılmış. Hadi gezelim.

    VALPREDA APARTMANI

    1909 yılında Levi Kehribarcı tarafından yaptırılmış. Diğer adı İtalyan apartmanı. Sebebi ise bu apartmanın ilk konuklarının Haydarpaşa garının inşaatında çalışan Alman mühendisler ve İtalyan işçiler olması. Apartmandan Haydarpaşa garına giden bir tünel olduğu rivayeti de yaygın. Yığma taş olup, Art Nouveau süslemelerle

    donatılmış. Hala ayakta kalmasının sebebi ise yüksek katlı olması nedeniyle müteahhitlere yıkılıp yeni apartman yapılmasının karlı gelmemesi. İtalyan apartmanı şimdilik kendini kurtarmış görünüyor fakat uzun zamandır bakımsız ve herhangi bir restorasyon çalışması da görmemiş. Kaynaklar yapıldığı tarih için 1909 diyor ancak kapısının üzerindeki amblemin altında 1905 tarihi var.

    OSMANGAZİ İLKOKULU

    İtalyan apartmanının hemen karşısında yer alan bu okul 1914 yılında Haydarpaşa’yı inşa eden Alman mühendis ve mimarlar tarafından kendi çocukları için Alman Okulu olarak yapılmış. Daha sonra Almanlar buradan gitmiş ve 1. Dünya Savaşı sonrası İngilizler gelmiş. O zaman da Osmanlı-İngiliz Okulu olarak eğitime devam

    etmiş. 1935 yılından sonra tamamen Türk Okulu olmuş. Kolej vasfını bir süre devam ettirdiğini dolayısıyla okulun ilk yıllarında ülkenin “ilk Türk koleji” olarak eğitim verdiği düşünülür. 1950 yılında “Osmangazi” adını alan okul şu sıralar özellikle de okulun eğitiminin kötü olduğu yolundaki dedikodular nedeniyle öğrencisi azaldığından kapanma tehlikesi ile karşı karşıya. Bu okulun bahçesinde yakın zamana kadar son yel değirmeni kalıntıları varmış.

    Osmangazi İlkokulunun hemen yanındaki bina eski bir apartmanın restore edilmiş hali gibi duruyor.   Arada kalan küçük bina ise eski bir şapel olabilir.

    SÜNGET APARTMANI

    Almanların İstanbul’da Haydarpaşa Garı dışında yaptığı pek anıt bina yoktur. Bu bina bu anlamda ilk onun içindedir. 1908 yılında Haydarpaşa garını yapan Alman mühendislerin lojman olarak kendileri için yaptıkları eski adı Ankara Han olan 720 m2 arsa üzerine kurulu 6 daireli bir apartman. 2018 yılında 10.900.000 TL ye satılıktı ve turizm imarı çıkartılırsa harika bir butik otel olur.

    KEHRİBARDJİ APARTMANI

    Bu apartman Yeldeğirmeni’nin 100 yıl önceki Kadıköy profilinde en yüksek görüneni ve banisi İtalyan apartmanı ile aynı kişi Levi Kehribar’dır. Kadıköy’de 1900’lerden itibaren Yahudilerin sıklıkla yerleştikleri Yeldeğirmeni Sokak’ta, 1909 yılında inşa edilen Kehribardji Apartmanının en ünlü sakini ünlü yazar Mario Levi. Yüksek ve çirkin binaların ortasında yalnız ve kırgın duran apartman gibi Levi de, “İstanbul’da

    İstanbullu olduğum için kendimi azınlık olarak görüyorum, büyük bir yalnızlık yaşıyorum ” demiş bir röportajında. Dışına yapılan sıva ve boya taş yığma binayı o kadar sıradan bir hale getirmiş ki, kapısının üzerindeki yazı olmasa farkına varmak çok zor.

    CELAL MUHTAR APARTMANI

    Kuskusuz bu apartmandan bahsetmeden önce tam adı Celalalettin Muhtar Özden olan banisinden bahsetmek gerekir. İlk askeri ve sivil Türk dermatolog ve Mustafa Kemal Atatürk’ün doktorlarından Prof. Dr. Akil Muhtar Özden ‘in ağabeyi. 1865 yılında doğmuş, eğitimine Üsküdar’daki Fıstıklı Okulunda başlayıp, 1881 yılında Galatasaray Sultanisini, 1887’de Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye‘yi bitirmiş. 1889’a kadar İstanbul Kuduz Hastanesinde görev almış.1889-1892 yılları arasında Paris’te ihtisas yapmış.1890-92 yılları arasında Pasteur Enstitüsü ‘nde egzama ve frengi konusunda dünya çapında araştırmalara imza atmış. 1992-1924 arasında Mekteb-i Tıbbiye‘de cildiye hocalığına devam etmiş. 1911-1925 de Hilal-i Ahmer şimdiki Türk Kızılayı’nda önemli görevlerde bulunmuş. 1918’de İaşe Nazırlığına getirilmiş.

    Kurtuluş savaşı boyunca Anadolu’ya sevkiyatları organize etmiş. Mütareke yıllarında göçmenlerin barınması için bu apartmanı yaptırmış. 1937 de gözleri hiç görmemeye başlamış ve 1947 de vefat etmiş. DAHA NE YAPSIN!

    MENASE APARTMANI

    Böyle yeni göründüğüne bakmayın bu apartman da 100 yaşın üzerinde. Bu da Haydarpaşa Garının yapıldığı yıllarda yapılmış ve bir Musevi apartmanı. O yıllarda mahallede 200’e yakın Yahudi aile varmış. Şimdiki adı Ankara Apartmanı.

    ALİBEY APARTMANI  

    Bu apartman da Yeldeğirmeni’ne yapılan ilk Türk apartmanı olma özelliğini taşıyor.

    Yeldeğirmeni’nden Kadıköy’e yürürken sizi bir süre bunun gibi denize uzanan sokakların ışık oyunları, bu ve benzeri birçok restorasyon görmüş görmemiş 100 yaşındaki binaları ve yalnızca tek duvarı kalmış binaların artık hiç konuşulmayacak sırları ile başbaşa bırakayım.

    RASİM PAŞA CAMİ

    Yeldegirmeni’ndeki tek tarihi cami bu minik ve sevimli cami. 1835’te mescit olarak inşa edilmiş. Rasim paşa ölünce eşi 1905 yılında tüm masraflarını karşılayıp camiye dönüştürülmüş ve adını yaşatmak içinde Rasim Paşa ismini vermiş. Peki kim bu Rasim Paşa. 1826-1897 yılları arasında yaşamış Osmanlı’nın son dönemlerinde çeşitli valilik görevlerinde bulunmuş bir devlet adamı. Yunanistan’da 12 yıl fizik ve geometri tahsil ediyor sonra İstanbul’da Arap ve Fars edebiyatı. Ayrıca İtalyanca, Arnavutça, Rumca ve Fransızca da biliyor. Sırasıyla Yanya, Tuna, Trabzon, Aydın, İzmir, Diyarbakır ve Trablusgarp’ta valilik görevi yapmış. Bir ara İstanbul Belediye Başkanlığı görevinde de bulunmuş. Allame-i Cihan bu şahsi tanıyınca ve şimdiki bazı valileri görünce ister istemez vah halimize diyor insan.

    HEMDAT İSRAEL SİNAGOGU

    İstanbul’un en eski sinagoglarından biri olup 1899’da inşası tamamlanmış. Adı “İsrail’in şefkati” anlamına geliyor. Sinagog yapılırken Musevilerle aynı yere kilise yapmak isteyen Rumlar arasında kavga çıkmış. Kapitülasyonlara aldırmayıp

    Osmanlının kalan topraklarında her türlü ibadet yeri inşasının önünü açan Abdülhamit buraya da sinagog yapılsın buyurmuş. Buna karşılık olarak da Museviler Arapçadaki “hamd” ile aynı Semitik kökten gelen “hemdat” adını vererek ona bağlılık ve teşekkürlerini dile getirmiş. Oldukça büyük bir sinagog ama her tarafı surlarla ve zırhlı araçlarla çevrili olduğundan bir tek bu fotoğrafı çekebildim. Aşağıda Sinagogun içini gösteren foto İnternetten.

    Sinagogun avlusuna girilen iki kapının arası şu anda sokak. Müzik yapan, bira içen bol miktarda genç mekân yapmış sokağı.

    AYORGOS RUM ORTODOKS KİLİSESİ

    Bu hali ile 1961 yılında yapılmış ve Türkiye’ de en son inşa edilen kilise olma özelliğini taşıyor. Eskiden Rum Okulu (1881) olan arsadaki bina yıkılınca 1926’da yerine ahşap kilise binası yapılmış. Ahşap kilise ise bugünkü bina ile 1961’de değiştirilmiş Caddeden yürürken, bahçesinden yükselen 15 metre yüksekliğindeki çanı görebiliyorsunuz.

    NOTRE DU ROSAİRE KİLİSESİ  

    Fransız rahibelerin açtığı okul, rahibe okulu, manastır, kilise ve okul binası olarak 1895 de inşa edilmiş. 1911’deki yangında zarar görmüş. 1999’da ise kullanılamaz hale gelmiş. Kadıköy Belediyesi’nin mülk sahiplerinden binayı satın almasıyla, yapı kültür ve değerleri korunarak konser ve sergi alanı haline getirilmiş, 2014’te açılmış. İsteyenler için hala ibadete açık. Kapının üzerindeki yazı aynı kalmış.

    SAINT EÜPHEMIE FRANSIZ KIZ ORTAOKULU

    Rahibelerin 1895 yılında inşa ederek eğitime açtıkları okula Kadıköy’ün önemli azizesi olan Saint Eüphemie’nin adı verilmiş. Açılışından sonra öğrenci sayısı 360’ı bulan bu okulun rahibelerin adına kaydedilmesi ise 10 Haziran 1909 yılında olabilmiş. Daha sonra yangın geçiren eski binanın bir kat fazlasıyla yenilenmesi ve diğer binalarında inşa edilmesi için 10 Haziran 1912 tarihinde Osmanlı Makamlarından izin alınmış, okul İskele Sokağı’ndaki binası ve kilisesiyle birlikte inşa edilerek bugünkü halini almış. O zamanlar Okul Moda’daki Notre Dome De Sion Okulunun ortaokulu gibi imiş. 13 Aralık 1934 tarihinde yürürlüğe giren kıyafet kanunu sonrası rahip ve rahibelerin kıyafetleri ile gezmeleri yasaklanınca 1935 de maarif bakanlığına bağlanıp adını koruyarak orta mektep, 1950 de Mustafa Kemal Ortaokulu, 1999 depreminden sonra da onarılarak Kemal Atatürk Lisesi adını almış.

    SAINT LOUIS RUM İLKOKULU

    Rum Ortodoks kilisesinin tam karşısındaki bu bina şu anda Yeldeğirmeni Çocuk ve Gençlik Merkezi olarak yabancı öğrencilere yurt görevini yerine getiriyor. Eski okulun camlarının yüksekliği ve genişliği bana Atatürk’ün okullarda okutulması talimatı verdiği Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesi” ni hatırlattı.

    Yaklaşık 20.000 adımlık bu turumuza Kadıköy sahildeki Çuhadar Ahmet Ağa çeşmesinden başlamış idik ve1638’de IV. Murat’ın Bağdat Seferine çıkarken yaptırdığı daha sonra askere, hacca ve uzun yola çıkanların uğurlandığı ayrılık çeşmesinde bitirdik.

    KARİYE VE BALAT

    Yurtdışı gezilerinde genellikle gittiğim şehri ıcığına cıcığına gezeriz. Ancak yaşadığımız kentte üstelik böylesine her yerinden tarih fışkıran İstanbul’da niye bunu yapmadığımızı da kendinize sormanızda fayda var.

    Kariye Müzesinin Camiye dönüşeceği haberi üzerine bu iş gerçekleşmeden gezmek istedim. Bu vesile ile bir türlü fırsat yaratıp arşınlayamadığım Balat’ı da aradan çıkartırım diye düşündüm. Aslında sırf Balat’ta görülmesi gereken 20-25 mekân vardır ama olduğu kadarıyla.

    KARİYE MÜZESİ

    Manastır olarak yapılan bu mekânın ilk yapılışı 4.yy ile 5.yy olarak tahmin edilse de arkeolojik bulgular 12. yy dan başlıyor. Birçok yıkılma ve istilalarla zarar gören kilise kısmı, şu andaki son haline dönemin Bizans İmparatoru tarafından baş hazinedar görevine getirilen ve kilisenin kurucusu aristokrat Teodor Metokhites tarafından getirilmiş. Aynı zamanda büyük bir bilgin ve hümanist olan Metokhites tüm servetini manastırın tamirine harcamış. Tüm mozaik ve freskleri tasarlayıp dış koridor ve yan şapeli de yapıya eklenmiş. 16 yıl süren çalışmaların sonunda 1321 yılında tamamlanmış yapı. Metokhites, 13 Mart 1332 tarihinde öldüğünde kilisede kendisi için hazırlattığı mezar şapeline gömülmüş. Fatih’in İstanbul’u Fethinden 58 yıl sonra çan kulesinin olduğu kısma minare yapılarak camiye çevrilmiş. Ancak içerideki fresk ve mozaikler korunmuş. Müze olduktan sonra tek kubbeli kare şeklindeki ana hol, iç ve dış koridorlar ile yan şapel sergilenmekte. Ancak ne yazık ki ağırlıklı olarak mahşer gününü anlatan fresklerin bulunduğu ve narsist yanı da olan Metokhites’in resimlerinin de olduğu yan şapel restorasyon nedeniyle kapalı idi.

    İki kubbeli dış koridora girdiğinizde mozaikler göz kamaştırıyor. En büyük mozaik pano  İsa ve Meryem ile ona kiliseyi sunan kilisenin imparator olan ilk banisi. Kubbelerin yüksek olanında madalyon İsa. Diğerinde ise Meryem. Her ikisinin etrafında ise ataları var ki bunların çoğu tüm semavi dinlerde kabul görmüş peygamberler.  

    İç ve dış koridordaki diğer tüm mozaikler Meryem’in doğumundan önce başlayıp İsa’nın peygamber olmasına kadar ki süreç ile İsa’nın mucizelerin anlatıyor. Bu nedenle müzeyi ziyaret etmeden önce bu hikayeleri öğrenmek daha uygun ve keyifli olur. Mesela soldaki resmin altındaki panoda Meryem (atın üzerinde) ki o sırada hamile, Kocası Yusuf (atın arkasında) ve Yusuf’un dört oğlundan biri (atın önünde) nüfus sayımı için şehre gidiyor. Sağ üşt panoda ise İsa’nın iki mucizesi var. Solda küplere doldurttuğu suyu şarap yapıyor (şarap İsa’nın kanını temsil eder) sağda ise iki sepet ekmeği ( ki ekmek İsa’nın vücudunu temsil eder) bölerek çoğaltıp beş bin yoksulun aileleri ile birlikte doymasını sağlıyor.

    Sağ alt panoda ise en az üç hikâye var. Kaynağını bulup öğrenebilirsiniz.

    Ana holde yalnızca 3 adet mozaik günümüze gelebilmiş ne yazık ki. Biri İsa biri Meryem diğeri ise Meryem’in ölümü. Holde çeşitli kesim ve şekillilerle zenginleştirilmiş mermerler görülmeye değer. Son olarak müze çıkışı ulu ağaçların gölgesinde bir kahve için derim.

    TEKFUR SARAYI

    13. Yüzyılın sonlarında veya 14. yüzyılın başlarında, Blaherne saray kompleksinin bir parçası olarak inşa edilmiştir. Ancak bu saraydan günümüze kadar gelebilen tek bölüm. Tekfur genelde dini bir lider ifadesi gibi görünse de Ermenicede kral kelimesinden türemiş. Bizans’ta ise vali yani eyalet başkanı anlamına geliyor. Osmanlıdaki Beylerbeyinin tam karşılığı aslında. Ama bizim saraylarla kıyaslandığında tırışka bir yer. Pek umduğumu bulamadım yani. Avlusundan bakıldığında biraz daha anlamlı oluyor.

    Bir zamanlar tüm haliç ve tarihi yarımadayı gören konumu ile manzarası harikaymış o kesin. Aslında saray Surlara yakınlığı nedeniyle İstanbul’un fethinde oldukça zarar görmüş. Ancak zannedersem restorasyon görmüş surlar beni oldukça şaşırttı. İçerden gerçekten aşılamaz gibi görünüyor. Bizanslılar haklıymış.

    FENER RUM ERKEK LİSESİ

    İstanbul’un fethinden sonra Bizans’ın yönetici sınıfı ve tüccarları kenti terk ederek Ege adaları, İtalya ve Fransa’ya sığınmış. Fatih Sultan Mehmet, 1454’te, tüm İstanbullu Ortodoksları kente geri çağırmış. Bunun üzerine İstanbul’dan ayrılan eski Bizanslılardan bazıları, kente geri dönmüş. Patrik Gennadios ile Fatih Sultan arasında yapılan anlaşma gereği 1454’te Fener sınırları içinde bir okul kurulmuş. Osmanlı, bu eğitim kurumuna geniş olanaklar sağlamış. Bu okulda pek çok yönetici, baş tercüman, patrik ve din görevlisi yetişmiş. Bu okul Osmanlı döneminden günümüze gelen ilk okul olma özelliğini de taşır.

    Okutulan dersler teolojik ağırlıklıymış. Bunun yanı sıra antik ve çağdaş felsefe ve edebiyat dersleri de mevcutmuş. Okul, 1861´den sonra klasik eğitim veren bir liseye dönüşmüş.

    1903´te okulun bünyesine, ilkokul öğretmeni yetiştirmeye yönelik, klasik filoloji ve pedagoji eğitimi veren bölüm eklenmiş. Okul, cumhuriyetten sonra Fener Rum Erkek Lisesi adını almış. Okulun, hemen bitişiğinde, Tevkii Cafer Mektebi Sokak´ta bulanan bir binada ise kız öğrencilere eğitim veriliyormuş. Okulların karma olmasına karar verildikten sonra kız öğrenciler de Fener Rum Erkek Lisesi binasına taşınmış. Haliç’in bu en gösterili binasının ne yazık ki içini göremedim.

    MERYEM ANA RUM ORTODOKS KİLİSESİ

    Halk arasında kanlı kilise olarak bilinen bu kilise gerek hikayesi gerekse İstanbul’da Osmanlı döneminde camiye çevrilmeyerek Rumların ibadetine bırakılmış Bizans döneminden kalma tek kilise olması nedeniyle en çok görmek istediğim mekanlardan biri idi. Ancak bırakın içini gezmeyi bu iğrenç yazılar içeren fotoğraf dışında başka fotoğraf bile çekemedim.

    İkinci fotoğrafı internetten buldum. Bu çan kulesinin resminin yanında anlatayım kilisenin hikayesini. 13.yy da Moğollar ile yakın ilişki kurmak isteyen Bizans İmparatoru kızı Prenses Maria’yı evlenmesi için Moğol İmparatoru Hülagü Han’ın yanına göndermiş. Ancak uzun süren yolculuk sonunda Maria ulaştığında yaşlı Hülagü Han ölmüş olduğu için oğlu Abhaka Kağan ile evlendirilmiş. Taht kavgaları nedeniyle Abhaka Kağan da amcası tarafından öldürülünce bir kağan ile evlendiği için başkası ile evlendirilemeyecek olan prensesi Moğollar Konstantinopolis’e geri yollamış. Bu süreden sonra kendini dine adayan, misyonerlik yapan Prenses Maria, yaptığı iyilikler ve din adına çalışmaları nedeniyle Moğolların Meryem’i olarak anılmaya başlamış. Rivayet olunur ki Fatih de bu hikâyeden etkilendiği için bu kilisenin camı olmasına izin vermemiş.

    MOLA  

    Epeyce yürüdük. Bir mola vermekte fayda var. Önce bir limonata. Sonra çay ve çikolatalı cheesecake. Yer seçimi konusunda önsezilerim hep iyidir. Yine öyle oldu. John Coffee’yi tek geçerim bundan böyle. Yalnız gelecek sefer limonata değil fotoğrafta limonatanın yanındaki yeşil renkliyi deneyeceğim.

    BULGAR ORTODOKS SVETI STEFAN KİLİSESİ

    Demir kilise olarak da adlandırılan bu kilise 1898 tarihinde yapılmış. Sveti Stefan bana nedense Karadağ’daki minik sevimli adayı hatırlatır. Aslında Bulgarca “Sveti” sözcüğü Türkçe “Aziz” anlamına geliyor ve “sv.” Biçiminde kısaltılıyor. Yani bu Stefan bir aziz. Baştan aşağı demirle inşa edildiği için Demir Kilise diye anılıyor. Bütün dış kaplamaları, gömme ayaklar ve başlıkları, pencere doğramaları, kapı kanatları, kemerler, saçak silmeleri, çatı, çatının kenarı boyunca uzanan parapet duvarı ile bunun üzerindeki babalar, çan kulesi, bu kulenin dört yanındaki dört balkon, iç mekandaysa duvarlar, merdivenler, bütün kolonlar ve kolon başlıkları demirden yapılmış. Kilise 19. Yüz yılın sonlarında prefabrike olarak Viyana’da üretilmiş. Daha sonra tüm parçaları İstanbul’a getirilip cıvata ve perçin bağlantıları ile monte edilmiş.

    Bu da kilisenin bahçesindeki dilek ağacı. Mart ayında kırmızı beyaz iplik ve boncuklarla hazırladıkları “Marteniçka” ları dilek tutarak ağaca bağlıyorlar. Gerisini ağaç hallediyor. Marttan bu yana hala birkaç tane kalmış ağaçta.

    Bu Balat ne gezmekle biter ne anlatmakla. En iyisi kalanı bir dahaki sefere bırakıp kısa kısa geçmek kalanları. Balatta meşhur MERDIVENLI SOKAK burası. Hemen dibindeki kafede kuşağın muhabbetine tanık olabilirsiniz.

    RUM ORTODOKS PATRİKANESİ

    ÖZEL MARAŞLI RUM İLKOKULU

    Pencerelerin büyüklüğüne bir kez daha vuruldum.

    Birazda sokak fotoğrafları koyalım şuraya.

    Balat fotoğraflarının olmazsa olmazı çamaşırlarla bitirip yorgunluğu Agora Meyhanesinde atmayı planlanmıştım. Ama kapalıydı. Umarım Pandemi nedeniyledir.

    AYASOFYA VE CİVARI

    Bugün şöyle bir Sultanahmet’e uzanayım dedim. Asıl niyetim sinirlerimin bozulacağını bile bile Hagia Sofia Müzesini cami olduktan sonra incelemekti açıkçası. Nitekim bozuldu da.   Giriş için olan kuyruğu görünce önce etrafı dolaşmak daha iyi olur dedim ve gelmişken bir özçekim yaptım.

    SULTANAHMET CAMİİ

    İlk olarak Sultan Ahmet Camiine gittim. İçerisinde oldukça büyük bir restorasyon vardı. Son yıllarda eski camilerde uzun süreli ve sonuçları pek de başarılı olmayan restorasyonlara sık rastlıyoruz. Her ne hikmetse hep aynı şirketler yapıyor bu restorasyonları. İlk fotodaki minare Sultanahmet’in 6 minaresinden birinin avludan görünüşü. 1. Ahmet emriyle 8 yıllık bir süre sonunda 1617 yılın da tamamlanan camii Osmanlı zamanında yapılan altı minareli tek cami. Yapıldığı dönemde tek 6 minareli cami Kâbe’de olduğu için padişahın oraya da 7. Camiyi yaptırdığı söylenir ama doğru mudur bilmem. Daha sonra 6 minareli 3 tane daha cami yapıldı. Adana Sabancı ve Mersin Hz. Miktad Camileri 1998 de açıldı. Son yapılan ise Büyük Çamlıca Camii.

    Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate şayan en önemli yanı, 20.000 ‘i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımış. Kubbelerde de aynı renklerde kalem işlerinin olması caminin Mavi Cami olarak anılmasını sağlamış. Caminin içinin 200 ‘den fazla renkli cam ile aydınlatılmış olması da farklı bir algı yaratıyor.

    BAZİLİKA SARNIÇI

    İkinci adresim İstanbul’un görkemli yapılarından biri. Bizans İmparatoru Hagia Sophia’nın Banisi I. Justinianus tarafından 6. YY da eski bir bazilikanın yerine yaptırılan yeraltı sarnıcı.

    Suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görünen mermer sütunlar nedeniyle halk arasında popüler ismi “Yerebatan Sarayı”. 52 basamaklı bir merdiven ile inilen sarnıcın içinde aralarında yaklaşık 5 m mesafe olan 12 sıra halindeki 28 er adet yani toplam 336 sütun bulunuyor. Sütunlar dışında tüm yapı tuğladan yapılmış. Yan duvarlar 4,8 metre kalınlıkta. Zemin geçirgenlik için kalın bir horasan sıvası ile kaplı. 9 metre yükseklikteki sütunlardan çoğu eski yapılardan toplanıp silindirik olarak yontulmuş ve tek parça silindir şeklinde.

    İlk fotoğrafta görülen gibi ağlayan sütun adı verilen farklı sütunlar da var elbette. Ya da iki adet de tabanına Medusa başı konulmuş sütun da var. İkinci fotoğraf başın yan olduğu sütun. Hemen yanında da basın ters olduğu var. Amuda kalkmış bir medusa gibi duruyor. Son olarak sarnıcın 10 dönümlük bir alana yayıldığını ve 100.000 ton su depolayabildiği bilgisini de vereyim.

    HAGIA SOFIA

    Sarnıçtan çıktığımda kuyruk olmadığını görünce hemen Ayasofya’ya dalıp hızlı bir tur atayım dedim. Kuyruktakilerin tamamı içerde imiş meğer. Oyun oynayan çocuklar, yere yatıp uyuyanlar. Karısı/kocası namaz kılarken filmini fotoğrafını çekenler, şakır şakır patlayan flaşlar. Müze sanki cami değil de film stüdyosu olmuş gibi. Görmezden gelmekten başka şansım yok.

    İlk fotoğraftaki dış narteksde (koridor) dolaşılamıyor artık. Avludan direk iç nartekse geçilecek bir düzenleme yapılmış. İç narteksin tavan mozaikleri aynen duruyor. Ancak kapıların yanındaki o güzelim mermerlerin bazıları oraya konulan ve çıkartılan ayakkabıların konulduğu dolapların arkasında kalmış.

    İç narteksin iki şaheseri, İç narteks güney kapısının üzerindeki İsa’ya binanın banisi Justinianus’un Hagia Sophia’yı ve şehrin kurucusunu Constantin’in ise Şehri

    sunduğu “sunu” mozaiği ile İmparator kapısının üzerindeki İsa ve yanındaki madalyonlarda Meryem ve Cebrail’in olduğu ve yere çökmüş Bizans İmparatorunu takdis ettiği mozaik maalesef beyaz bezlerle kapatılmış.

    Skutlosis (eşleştirme) adlı mermerlerin damarlarına göre birleştirilerek madalyon yapılma tekniğinin en güzel örnekleri olan taban komple yeşil halının altında kalmış. Neyse ki imparatorların taç giydiği ve opus sektila (kesme taş) tekniği ile yapılan bu panonun üstü açık bırakılmış. Şunu burada belirtmek isterim ki Bizanslılar tam bir mermer süsleme ustası. Hatta Osmanlının 600 yıl boyunca Bizans’tan kalan mermerleri kullandığı ve çok fazla mermer ocağı işletme gereği duymadığı söylenir.

    Asıl mozaiklerin bulunduğu üst koridorlara çıkılmasına restorasyon gerekçesi ile izin verilmiyor. Umarım hiç de verilmez.

    Mihraba kalabalık nedeniyle yaklaşmadım. Tam üzerindeki İsa’nın Meryem’in kucağında olduğu meşhur “apsis” mozaiğini ve daha yanlardaki melek mozaiklerini örtmek için konulmuş çok sayıda yelken şeklindeki bezler en dikkat çekici karartma bence. Daha bakmak istediklerim vardı ama yaklaşan ikindi namazı nedeniyle içerisi hızla kalabalık olmaya başladı. Ben kaçar.

    AYA SERGİOS VE BACHOS KİLİSESİ

    Vaktim olduğu için bir de yine Bizans İmparatoru I. Justinianus ve karısı Theodora tarafından 527-536 yılları arasında yaptırılan bu kiliseyi de görmek istedim. Kilise 1497’de II. Beyazıt döneminde camiye çevrilmiş ve adı Küçük Ayasofya Camii olarak değiştirilmiş.

    Caminin içinde hiç kimse yoktu. Böyle bir eserin böylesine başıboş bırakılmasını garipsedim. Üst kata çıkan merdivenlerin tamamı kilitli olduğu için üstü gezemedim. 6. Yüzyıldan günümüze gelen sütun başlarındaki ve hemen üstündeki bordürlerin işçiliği inanılmaz. Gezilmeli.

    İSTANBUL’DA KARADENİZ

    MAVERAÜN BEYKOZ

    Programım sabah erkenden Üsküdar’dan kalkan Boğaz Vapuru ile salına salına Anadolu Kavağına gitmek, oradan Yoros Kalesine çıkıp sabah sporunu kültür gezisi ile harmanlamak daha sonra gogıl emminin kalenin içinde olduğunu söylediği kafede kahvaltımı edip yine vapurla tıngır mıngır dönmekti. Lakin evdeki hesap Şehir Hatları tarifesine (hafta sonları boğaz seferi yokmuş) uymadı. Ben de programı araba ile yapıp kapsamı da genişlettim.

    YOROS KALESİ

    Yoros Kalesine araba ile geldim. Çok yakınında ücretsiz otopark var. Kale Anadolu Kavağının üst tarafında. Boğazın Karadeniz tarafından girişi üzerinde. İstanbul’a gelen saldırıları, gözetleme ve savunma için tarih boyunca iki taraflı hisar ve kaleler yapılmış. En bilineni Anadolu ve Rumeli Hisarı. Kavak bölgesinde Anadolu tarafında Yoros, Rumeli tarafında İmros kaleleri var. Fener bölgesinde ise Anadolu yakasında Poyraz Kalesi, Rumeli yakasında Garipçe kalesi mevcut.

    Fotoğrafta giriş kapısının yanındaki iki kule görülüyor. Yoros kalesi aslında her şeyi ile muamma. İsmi için bile üç görüş var. İlahi olanlar kutsal yer anlamındaki “Hieron”dan, romantik olanlar Antik çağ tanrısı Zeus’un sıfatlarından olan uygun rüzgâr anlamındaki “Ourios”dan, otantik olanlar dağ anlamındaki “oros”dan geldiğini varsayabilir. Gezerken anlayabildiğim kadarıyla en yüksek noktadaki giriş kapısının yanında iki adet, kale yanlarında iki adet ve deniz tarafında dört adet olmak üzere toplam sekiz adet kulesi varmış.

    Muamma dedim ya, mesela yakın zamana kadar Ceneviz kalesi sanılıyordu. Daha sonra Doğu Roma döneminde yapıldığı ve Bizans zayıflayınca Cenevizlilerin aldığı ortaya çıkmış. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlıların eline geçen kale Fatih’in aldıklarını özellikle de kıyı kaleleri restorasyonunu pek seven II. Beyazıt tarafından onarılmış. İçeride camiye çevrilecek kilise olmadığını görünce içine hemen bir mescit bir de hamam yaptırmış. Mescit ve hamamdan pek bir şey kalmamış ama pek çok yerde yunanca yazıtlar halen duruyor. Fotoğraftaki giriş kulelerinden sol taraftakinin üzerinde olan.

    Kale belli ki erken roma ve antik dönemden kalma malzemelerle inşa edilmiş. Üzeri desenli bazı parçalar görülebiliyor. Bu durum bana restorasyon sonrası tek düze olan görüntüden daha fazla keyif veriyor.Şimdi biraz da kalenin içine girip sağa sola bakalım. Bu sağ

    bu da sol.

    Son olarak giriş kulesinin içinden yukarı bir fotoğraf çektim. Bu internette sözü edilen kafenin üstteki iki katı. Altta da iki kat var. Ben minik sevimli bir şey bekliyordum. İyi ki evde kahvaltı etmişim

    POYRAZKÖY  

    Kavaktan çıkıp Fenere giderken iki sapak vardır. Biri Poyrazköy’e sapar diğeri Kaynarca Köyüne. Önce boğaz tarafına yani Poyrazköy’e saptım. Aklımda güveçte iskorpit (çarpan balığı). Kalabalık olacağını tahmin ediyordum ama vıcık vıcık değil. 3. Köprüden sonra gidilmez bir hal almış. Kaleden bir fotosunu alıp Kaynarca Köyü’ne saptım.

    KAYNARCA  

    Kaynarca özellikle mangal işlerine uygun yerlerin çokça bulunduğu bir köy. Ama gerçekten de köy. Çayıra salınmış koyunlar, yol kenarındaki böğürtlenler

    ve başta meşhur kavak inciri olmak üzere tarlasının yanında meyve sebze satan iki büklüm teyzeler. Ben bunları aldım ve İnebolulu bir büyüğüme nazire olsun diye de dekore edip fotosunu çektim😁 . Tavsiyem en azından doğası için fenere ya giderken ya da dönerken bu köye uğramanız.

    ⚠Ama yoldan geçen kaplumbağalara dikkat⚠ Arabadan inip karşıdan karşıya geçme süresini kısalttığım yaşlı dostum ayrılık busesi gönderirken. boğazla Karadeniz’in kesişim noktası olan bu köşede dalgaları seyredip,

    ANADOLU FENERİ  

    En azından Karadeniz’i görmek için fenerin dibine kadar gittim ve kılavuz kaptanın henüz terk ettiği Karadeniz’e açılan bu gemide olmayı hayal edip,

    boğazla Karadeniz’in kesişim noktası olan bu köşede dalgaları seyredip,

    merdiven altı bir mekanın manzaralı köşesine oturdum.

    Sonunda vuslat vakti. Palamut yağlanmaya başlamış haberiniz olsun. Izgaraya geliyor artık.

    SARIYER’DEN ÖTEYE

    İki hafta önce Anadolu yakasında yaptığımı bu hafta Urumelide tekrarlayayım dedim. İlk hedef Garipçe. Navigasyondan baktım. En uygunu 3. Köprü görünüyordu. Vardır bir bildiği dedim. Yokmuş. 3. Köprüden Rumeli tarafına geçince ilk çıkış yalnızca acil durumlar için kullanılabiliyor. Çıkış gişesi yok. Köprüyü yapmışlar gişeyi yapamamışlar. Kilyos üzerinden gitmek zorunda kaldım. Ama olsun söz, bir daha yapmam.

    GARİPÇE KALESİ

    Garipçe köyü (mahalle olarak geçiyor aslında) oldukça eski bir yerleşim. Ancak ilk bakışta çirkin yapılaşma kurbanı gibi geldi bana.

    Kale Antik Çağ’da Lykion Limen (Likyalıların Limanı) adı verilen koyun Karadeniz tarafında kalan ve şu anda köyün dayandığı kayanın üzerine kurulmuş. Sultan III. Mustafa tarafından 1757-1774 yılları arasında inşa edilen kale, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da bir süre kullanılmış. Şu anda o kadar bakımsız ki yakında kale diye bir şey kalmayabilir.

    Top mevzilerine girilen bu galeri girişinde olduğu gibi tamiratlar genellikle betonla yapılmış ve orijinallik bozulmuş. Dar giriş galerisinden geçtikten sonra

    oldukça geniş bir mekana çıkıyorsunuz. Tavanlar tuğladan yapılmış ve oldukça iyi durumda.Bu mekânın sağında ve solunda dörder pencereli iki galeri bulunuyor. Ayrıca bu galerilerin iç tarafına oyulmuş odacıklar var.

    Ortada ise boğazın girişine çevrili büyük pencerenin dibinde olan topun ankrajları halen duruyor. Son olarak da deniz tarafından galerinin görüntüsü.

    Tepeden aşağıya inerken karşı tepedeki büyük mezar taşları ilgimi çekti. Üşenmedim çıkayım dedim. Ancak ulaşmak mümkün olmadı. Çünkü patikalar dahi kapatılmış. Ama gördüğüm Osmanlı mezar taşları ilginçti. Her an birileri bunları götürebilir

    veya toprağın altında kalabilir.

    Aşağıya indiğimde tahminim kaleyle aynı zamanda yapılmış caminin şadırvanında elimi yıkarken orada duran birine buralı mısın diye sordum. Evet dedi. Bu kalenin bir adı da Imros kalesi mi diye sordum. Hangi kale dedi. Bu kaleler ile ilgili internette ciddi bir karışıklık var. Fotoğraflarını bile karıştırmışlar. Otoparktaki gençlerden de bir bilgi çıkmadı. Arabaya binerken kale restore edilirse güzel olur diye yalan söyledim. Tek maskeli kişi burayı restore etmeye devletin parası yetmez dedi. Saraya yetiyor diye cevap verince o milletin sarayı diye tersledi. Dayak yemeden gitmek için gaza basmadan ben de bu millettenim ama bir faydasını görmedim diyebildim. Ne de olsa seçimde iktidara %85 oy çıkmış bir mahalledeyim

    TOPÇU KALESİ

    Bugün ikinci adresim Rumeli feneri ve elbette Topçu kalesi. Topçu kalesinden Rumeli fenerini çekerek başlayalım işe.

    İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafından en uç noktada yer alan kale bir Rum mimar tarafından tasarlanmış. Aynı yüzyıl içinde Padişah IV. Murad tarafından yenilenmiş. Yığma taş tekniği ile inşa edilmiş olan kale, Kırım Savaşı’nda Fransız ve İngilizlere ait gemilerin boğaza girişini gözetlemek amacı ile ve cumhuriyet döneminde de bir süre askeri karakol olarak kullanılmış. Kemerli bir giriş kapısı bulunan, iki büyük kulesi olan kalede, ilk yapıldığı dönemde 60 asker evi, 100 top, cephanelik, buğday ambarları ile bir camii olduğu ve 300 asker yaşadığı biliniyor.

    İçeri girdiğinizde bir arena havası var. Top mazgalları yaratıyor bu havayı.

    İki büyük kule de sekizgen planlı. Bu kulelerin biri. Bu da ev kule denilen diğeri.

    Deniz tarafına indiğinizde tam teşekküllü gelenler göze çarpıyor. Bir de deniz tarafından çekmekte fayda var.  

    İçerden baktığınız pencerelerde ilginç görüntülere rastlayabilirsiniz. Zum yaparsanız anlarsınız beni. Bari birkaç tane de sanat fotosu çekeyim 🙂

    Kaleden çıktıktan sonra limana indim. Tam ağları çekerken gördüm Barınak restoranı. Beni çeken adının başındaki salaş lafı idi. İçeri girip oturacaktım ki köşede oturan yetmiş yaşlarındaki bir adam yalnız mısınız dedi.

    Evet dediğimde manzara daha iyi olduğu için karşı tarafa oturmamı tavsiye etti. Daha sonra Urfa Birecikli olduğunu öğrendiğim mekânın sahibi Mustafa bey “Bayanlar varken pozitif ayrımcılık yapıp orayı onlara tavsiye ediyorum da” diyerek güldü. Doğru yeri buldum yine. Manzara da iyi gerçekten. Artık sanat ve eğlenceye başlayabiliriz.

    ŞİLE’DEN AKÇAKOCA’YA

    Bu hafta sonu iddialı bir gezi planladım. Anadolu’nun Karadeniz’deki en batı sahil kasabalarına göz atacağım. Bunların içinde ilk defa göreceklerim de var ve bu gezi ile Marmara Bölgesinin tüm Karadeniz sahilini tamamlamış olacağım.

    ŞİLE

    Şile İstanbul’un Çatalca ve Silivri’den sonra en büyük yüzölçümüne sahip üçüncü ilçesi. Tarih öncesine giden bir yerleşim. Bölgedeki en eski tarihi buluntular Şile’de. İlk inanan Hristiyanların saklandığı mağaralar da burada. 50.000’i bulan nüfusu yazın özellikle de hafta sonları üçe katlıyor. Fener ve liman bölgesi dışında kalan kısmında aslında İstanbul’dan pek de farkı olmayan bir yapılaşma var. Ben hem limanı hem de Feneri gören bir burunda bulunan kültür parkı ile yetineceğim Şile’de. İlk fotoğrafım parktan limanın ve Ceneviz kalesinin görünüşü.

    Şile diğer adıyla Ocaklı Ada kalesinin yaklaşık 2000 yıl önce inşa edildiği düşünülüyor. Daha sonra Bizanslılar kullanmış. Osmanlılara Yıldırım Beyazıt tarafından 1396’da katılmış.

    İki kez tamir edilmiş ve beş sene önce de rezil pardon restore edilmiş. İster inanın ister inanmayın tek burun delikli Sünger Bob resmini çekerken bana göz kırptı.

    Bu da kültür parkından fenerin görüntüsü.

    Göz alıcı yapısı ve yüksekliği ile fener, Şile’nin ilk akla gelen sembolleri arasında.150 yaşındaki Şile Deniz Feneri, dünyanın aktif olarak görev yapan en büyük ikinci feneri, ülkemizin ise aktif en büyük feneri. Deniz seviyesinden 60 m yükseklikte yer alan 19 m yüksekliğindeki kulesi ile ışığını 35 mil uzağa gönderiyor ve açık havada İstanbul Boğazı’ndan görülebiliyor. Sultan Abdülmecid tarafından 1858-1859 yılları arasında yaptırılmış ve metal aksamı ile mercek kristal sistemi Paris’ten bir fabrikadan gelmiş. İnşa tarihinde ışık kaynağı olarak 3 fitilli gaz lambası kullanılan fener, 1968 yılında elektriğe çevrilmiş. Bir dönüşünü 120 saniyede tamamlayan fenerin ışığı bunu bir sarkaç sistemi ile gerçekleştiriyor ve dişli tertibatı bekçisi tarafından iki saatte bir saat gibi kuruluyor. Yani aslında her şeyi ile antika.

    Ulaştırma Bakanlığı, deniz fenerlerini müze olarak değerlendirme projesini ilk olarak bu tarihi fenerde başlatmış lakin restorasyon çalışması başladığı için gezemedim. Umarım Şile’nin ikinci bir çizgi film kahramanı olmaz.

    KAHVALTI

    Erken yola çıkıp Şile Merkezde dolaştıktan sonra ikinci adresim olan Akçakese köyüne giderken yolda kahvaltı edecek bir yer bakmaya başladım. Sol tarafta Meral’in Gözleme Evi yazısını sevimli bulup durdum. İyi ki durmuşum. Manzara, doğal bir kahvaltı ve güleryüz. Daha ne ister ki insan.

    AKÇAKESE KÖYÜ

    Önceleri Rum köyü olan köye 15. yüzyıl başında Türkmenler de yerleşmeye başlamış. İsmi de o yıllarda köyde olan ve beyaz taşlarla inşa edilen Akça Kiliseden geliyor. Köyün en önemli özelliği yaşları 100 yılı geçkin olan çok sayıdaki ahşap evleri. Tipik özellikler var. İki katlı ve ön cepheleri simetrik. İkinci katta iki yanda cumba var. Bunların ortasında kalan kısmına bazı evlerde balkon konulmuş. Orta kısmın 1. Katı giriş kapısı ve genellikle giriş kapısının dışında da perde var. Restore edilmiş bir tek ilk ev vardı. Diğerlerinin de birkaç fotoğrafını çektim.

    Özellikle son ev dönemin sürrealist bir çalışması

    Daha sonra Akçakese koyuna indim. Bir km uzunlukta çok güzel bir sahili vardı. Yıllar önce buradaki Bungalov Otelde bir gece kalmıştık. Hatta gece yılan dansı yaparken bir fotoğrafım vardır burada. Çok fazla değişmemiş. Yani ben kadar değişmemiş.

    AĞVA  

    Değirmen Dere ile Koca Dere arasında yer alan sevimli kasaba Ağva’da çok değişmeyen yerlerden. Ama merkezinin dar yolları araç trafiği açısından oldukça sıkıntılı. 3 kere dolaşıp park yeri bulamayınca pas geçtim.

    Dereler boyunca güzel yemek ve konaklama yerleri var. Daha önce gelip kaldığım ve beğendiğim ama adını hatırlatmayıp yalnızca tabelasında keklik resmi olduğunu hatırladığım mekânı da bulamadım ne yazık ki. Uzaktan da olsa fotoğrafsız olmaz.

    AKÇAKOCA ANITI  

    Ağva’dan Kandıra’ya geçtim. Sevimli bir yer bekliyordum. Belki de Mustafa Kandıralı nedeniyle. Ama görünce pas geçip Kerpe yoluna girdim. Yolda ilk defa Türbe dışında bir kahverengi tabela gördüm ve daldım. Akçakoca Anıtı yangın gözetleme istasyonu olan bir tepeye kurulmuş.

    Tepenin manzarası çok güzel. Hem Kerpe hem de Kefken görülüyor.

    Akçakoca Ertuğrul Gazi ile akran. Sapanca’dan Akçakoca’ya kadar olan bölgeyi Bizanslılardan aldığı söyleniyor. Ancak bir beton ve demir yığını olan anıtın bence hiçbir sanatsal bir yanı olmadığı gibi biraz da zorlama olmuş. Önce anıt yapalım denmiş ve planlanmış sonra da kimin olsa acaba diye düşünülmüş sanki. Tepede anıttan çok daha fazla dikkat çeken yapı ise bir mescit. Bu kısım yorumsuz.

    KERPE

    Kerpe ve Kefken ilk defa göreceğim yerler arasında. Önce Kerpe’ye gittim ve çok beğendim. Oldukça fazla da fotoğraf çektim. Hatta bu fotoğrafta kayanın üzerinde görünen gencin denize muhteşem balıklama atlayışını da filme aldım.

    Ama bu fotoğraf dışında kalanları yanlışlıkla silmişim maalesef. Bu beyaz renkli kayalar rüzgâr ve deniz tarafından yontulmuş heykeller sanki. Kerpe’nin kelime anlamı da kolay çizilebilen yumuşak beyaz taş zaten. Devam

    KEFKEN

    Kefken fotoğrafları da aynı akıbete uğradı ne yazık ki. Tek söyleyebileceğim inanılmaz güzel bir sahili olduğu ve ekim olmasına rağmen sahilin tıklım tıklım olduğu. Boş geçmemek için en azından Karadeniz’in iskana müsait iki adasından biri (diğeri Giresun adası) olan Kefken Adasından bahsedeyim bari. Oldukça büyük bir balıkçı barınağı olan adada Cenevizlilerden kalma bir kalenin kalıntıları ve 40 civarında su kuyusu varmış.

    Aynı zamanda su altı sporları için de çok elverişli olan ada maalesef düzenli tekne seferi yok ve turizm amaçlı kullanılmıyor.

    AKŞAM  

    Akşam yarım asrı aşkın bir süredir tanıdığım can bir dostum beni Karasu’da misafir edecek. Gittiğimde yakın bir köyde mangal çoktan yakmıştı ve müskirat da masada yerini almıştı. İşin vuslat kısmı gezi kısmından daha fazla ilgi çekmeye başladığı için bu sefer görüntüye sansür uyguladım ve şaşırtmaca yapıp gezinin ortasına koydum.

    Şunu söylemeliyim, köy havasını özlemişim. Sabah kalkıp akşam yol yorgunu olarak pek de incelemediğim evin fotoğrafını çekmek ilk işim oldu. Bu evi her ikisi de edebiyat öğretmeni olan çift kendileri yapmış. Petrocelli dizisindeki gibi.

    SAKARYA NEHRİ

    Sabah köy kahvaltısı sonrası ilk olarak önceleri Ermeni Mezarlığı şimdi ise DSI su deposu olan bir tepeye çıkıp Sakarya’nın denize ulaşmadan önceki son kıvrımlarına baktık. Fotoğraf Sakarya’nın denizle buluştuğu yer. 

    AKÇAKOCA CENEVİZ KALESİ

    İkinci adresimiz olan kale iki koy arasında bulunan bir falez üzerinde kurulmuş. Kalenin güneyinde, surların ortasında yüksek bir kulesi, iç avluda bir de su sarnıcı bulunmakta. Burada Ceneviz Kalelerinde kullanılan harç ve tuğlanın tipik özellikleri var. Helenistik, Roma ve Doğu Roma dönemlerinden günümüze kadar gelen Ceneviz Kalesi ve çevresi UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’ne adını yazdırmış. İki yanındaki koylarda muhteşem.

    KARASU

    Son durağım Karasu deprem sonrası özellikle iç turizm anlamında büyük ilerleme kaydetmiş bir ilçe. Elbette bunda Sakarya Longozuna kurulmuş olmasının ve bu nedenle de 6-7 km uzunluğunda geniş bir kumsala sahip olmasının rolü büyük. Yaklaşık 50.000 olan nüfusu yazın 1.5-2 misline çıkıyormuş. Sahil hala çok kalabalık idi.

    Son olarak kumsalın korunması için yapılan sahile paralel taş mendireklerin belli aralıklarla sahil boyunca olduğunu ve bölgede konuştuğum insanların kumsalın korunması ve kum birikmesine olumlu etki yaptığını söylediğini belirtmek isterim.

    İstanbul’a dönme vakti geldi.

    2. RUMELİ’DE KARADENİZ

    Bu hafta sonu rotamı Trakya’ya çevirdim. Aynı zamanda Karadeniz’in Anadolu kıyılarından sonra Trakya kıyılarını da bitirmiş olacağım. Bu defa önce planladığım en uzak noktaya gidip oradan gezerek döneceğim. Niye 2. Rumeli dedim. Çünkü Kanal İstanbul denen ucube proje gerçekleşirse Rumeli ikiye bölünecek. Boğaz kanal arası 1. Rumeli ve kalan kısım 2. Rumeli. Benim gezeceğim bölge kanal ötesi.

    YALIKÖY

    İstanbul’un Trakya’da en uçtaki köyü Yalıköy. Çatalca’ya bağlı. Eski adıyla Podima. Eski bir Rum balıkçı köyü. Rivayete göre korsanların seferden sonra eğlenmek için uğrak yeriymiş. Kumsalın bir ucundan diğer ucuna yürüyüp döndüm. Yaklaşık 1 saat sürdü. Yani 2.5 – 3 km uzunluğunda bir sahil. Sezon bittiği için çok sakin.

    Sahile paralel olan yola çıktığınızda yol boyunca böğürtlenler var. Hiç toplanmamış olması şaşırtıcı.

    Yürüyüşü bitirdiğimde sahili yukarıdan komple görebileceğim bir çay bahçesine oturup kahvemi içtim. Kahveyi içerken sahilde dolaşan bu genç aşıkları seyrettim. Değişik.

    Kahvenin yanında gelen renkli çakıl taşları ile dolu bu minik kâseyi niye getirdiler anlamadım. Özellikle ortadaki beyaz taş bana sinirli sinirli bakıyor. Hesabı öderken işletmeci kadına şeker sanıp yiyen olmuyor mu dedim. Kadın şeker zaten dedi. İnsana bazen gerçekten kal geliyor. Kendime kızdım, dönüp bana bakan beyaz taşı yedim.

    ÇİLİNGOZ TABİAT PARKI

    2011 yılında tabiat parkı ilan edilen Çilingoz Tabiat Parkı, 17.75 hektarlık bir alanı kaplıyor.

    80 metre genişliğinde, ince kumlu bir plaja sahip olan Çilingoz Tabiat Parkı’nın hemen yanından Çilingoz Deresi geçiyor. Bu kısımda oluşan gölet alanının etrafında sazlıklar bulunmakta. Çilingoz’a gidildiği zaman deniz, orman, göl ve sazlık manzarasını bir arada görmek mümkün. Kayın, kızılağaç, gürgen ve saçlı meşe gibi ağaç türleri, bölgedeki ormanların çoğunluğunu oluşturmakta. Kuş türlerinin yanı sıra geyik, karaca, tilki, sansar, kurt, çakal, sincap gibi türler de alanda koruma altında bulunan canlılardan.

    Lakin parkın neredeyse kalbi durumunda olan bu koy ihale edilmiş ve mafya kılıklı tiplerin elinde. Girerken biri dur işareti yaptı ve 30 TL istedi. Girmedim.   Benim gibi para ödemek istemeyenler bu köşede çadır kurmuş.

    Orman yolunda Yalıköy Bal ormanı diye bir ok görüp girdim. Şahane bir göl çıktı karşıma. Göl kıyısında bir yandan termos ile getirdikleri çayı içen bir yandan etraftaki pet şişeleri toplayan orta yaşlı çifte burada yürüme yolu var mı diye sordum. Gösterdiler, elime de bir poşet tutuşturdular gördüğün plastikleri topla diye. Görev adlettim. Yarım saat civarında yürüdüm türlü kuş sesleri eşliğinde. Poşet yetmedi.

    ÇEVRE KÖYLER  

    Sonra pek çok köyden geçtim. Hepsi de çirkin yapılaşmanın kurbanı olmuş ve varoş görüntüsü veriyor. Karacaköy, Ormanlı, Dağyenice, Çanakça, Durusu. Hepsinde de dikkatimi çeken bazıları hala okul olan bazıları belediye yapılmış eski taş mektepler. Erken cumhuriyet döneminin aydınlığı var yüzlerinde.

    Köy olarak bir tek Balabanı beğendim. Görünen Durugöl arkasında da Karadeniz.

    Balaban köyü sahiline inip birkaç fotoğraf çektim.

    Burası Durugöl’ün İstanbul’a en yakın ucu ve engellenemeyip yapılırsa Kanal İstanbul’un Karadeniz öncesi son durağı olacak Durusu köyü. Bu fotoğrafı da Durusu’da Durugöl’ün sazlıkları güneşi uğurlarken çektim.

    KARABURUN

    Günün son durağı Karaburun. Kanal İstanbul’un planlara göre Karadeniz ile buluşacağı yer.

    Niyetim burada alışılagelen vuslat ritüelimi gerçekleştirmekti. Lakin hava kararmaya başladı. Jandarma kol geziyor ve ehliyette 3. hakkımı kullanmak istemiyorum.

    Bu bölümün sonunda da bir uyarıda bulunayım. Yollar genelde iyi. Ama özellikle virajlı yerlerde hızımıza dikkat edelim. Aniden çok bozuk zeminler veya çok fazla sayıdaki bu tip köpecikler önünüze çıkabilir.

    ÇENGELKÖY

    OSMANLI ÇEŞMELERİ

    Sabah baktım hava sulu zırtlak, ben de muhitimden ayrılmadan sulu bir kültür gezisi yapayım dedim. Osmanlı’nın sudan sebeplerle inşa ettiği çeşmeleri dolaşacağız birlikte. Çoğunun tarihini her gün önünden geçen Çengelliler bile bilmez. Çeşmelerin biri hariç yapım tarihi 19. yüzyıl..

    Buyurun..

    YUSUF ZİYA PAŞA ÇEŞMESİ

    Çeşmeyi yaptıran Yusuf Ziya Paşa, Osmanlı devlet adamı, besteci ve diplomat. Rumeli hisarındaki şu anda Borusan’ın ofisi olan Perili köşkte ikamet etmiş. Renkli ve zevkli bir kişilik yani. 1849 yılında dünyaya gelmiş. II. Abdülhamit ve Meşrutiyet devirlerinde Osmanlı Devleti’nde üst düzey görevlerde bulunmuş. 1910-1914 yıllarında Washington Büyükelçisi olarak görev yapmış. Çeşmeyi ölen karısı Behiye Hanım için yaptırmış. II. Mahmut tuğrasının hemen altındaki kitabede on iki mısralık bir manzume var. İlk iki mısrası

    Yusuf Ziya Paşa meğer itmiş bu mevki’den güzâr Kalsun deyâ bir nev-eser sarf eylemiş nakd-i revân

    Evet biraz ağdalı ve anlaması zor bir kitabe ama mutmain bir saraylının Yunus Emre gibi sade bir dille yazması beklenemez elbette. Benim estetik bulduğum bir çeşme. Bir de üzerinde muhtelif sokak tabelaları olmasa, yalağı toprak altında kalmasa ve musluğundan su aksa daha iyi olur ama…

    HATİCE HANIM ÇEŞMESİ

    Bu çeşme ilginç aslında. Pek fazla örneği yok. Aynı haznenin iki ayrı cephesine iki ayrı hayırsever tarafından çeşme yaptırılmış.

    Yeni Mahalle´de Çeşme Sokak´ta meydanın ortasındaki birine yıldırım düşmüş üç ulu çınarın dibindeki çeşmenin Hatice Hanım tarafından 1825 yılında yaptırılan cephesinde üst üste yerleştirilmiş dikdörtgen üç mermer blok var. En alttakinde iki sütun arasında toplanmış perde motifleri ile süslü ayna taşı, orta blokta ise kısa iki sütun arasında kitabe taşı var. Üst blok define dalları ile çerçevelenmiş beyzî bir madalyon ve bunun iki yanında ay ve sekiz köşeli yıldız motifleri var. Madalyondaki II. Mahmut tuğrası muhtemelen silinmiş. Çeşmenin teknesi toprak altında kalmış, lülesi koparılmış suyu kesilmiş. Üç beyitlik kitabesi şöyle:

    Bu çeşmeyi ihlâs´le bünyâd iden Hanım ilâ yevm-il kıyame yâd ola Nuş eyledikçe teşneler bu kevseri Cennetde kadr-ü rütbesi müzdâd ola İçdim suyun Aynî didim târih-i tam Bu abdan Rûh-i Hadice şâd ola.

    MUSTAFA TAHİR EFENDİ ÇEŞMESİ

    Yukardaki de haznenin daha sade olan diğer tarafı. Hakkında pek fazla bilgi bulunmayan bu çeşmeye yeni bir musluk takılmış. Yalak kısmı da muhtemelen yenilenmiş.

    SULTAN II. MAHMUD ÇEŞMESİ  

    Hacı Ömer Camii sokağının köşesindeki bu çeşme 1831 yılında II. Mahmud tarafından annesi Saliha Sultan adına yaptırılmış. İki sütun arasında kabartma motiflerle süslü büyük bir ayna taşı var. Ayna taşının üzerinde sadece “ Ve minel mai külli şey’in hay” ayeti ve Yesarîzade Mustafa İzzet Efendi tarafından yazıldığı tahmin olunan Mahmud II tuğrası bulunmakta.   Diğerleri gibi yalağı çukurda kalmış ve suyu akmıyor.

    KAVASBAŞI AHMET AĞA ÇEŞMESİ

    Yapımı 1854 yılına tarihlenen Çengelköy iskele meydanında 4 cepheli sade bir çeşme. Yalnızca caddeye bakan cephesinde bir kitabe var. Merak edenler için Kavasbaşı vezirin korumalarının başındaki kişi.

    LAHANACILAR ÇEŞMESİ

    Yol çalışmaları sırasında ortaya çıkan bu çeşme de Kavasbaşı Ahmet Ağa tarafından 1854 yılında yaptırılmış. Şu anda Çengelköy karakolunun hemen önünde duruyor. 

    Hikayesi ise ilginç. Osmanlı Dönemi’nin iki rakip takımından Lahanacılara verilen desteği göstermek için yaptırılmış. Merzifon’un büyük lahanalarının ünü sebebiyle, takımlardan birine “lahanacılar”, Amasya’nın ünlü bamyası sebebiyle diğer takıma ise “bamyacılar” denmiş. Tarihteki ilk derbilerden biri Lahanacılar ve Bamyacılar arasında gerçekleşmiş. Osmanlı döneminde 3. Selim Lahanacıları, II. Mahmut ise Bamyacıları desteklemiş. Cirit, okçuluk, mızrak gibi yarışlarda karşı karşıya gelen takımları destekleyen padişahlar onlar için anıtlar yaptırmış. Alayı holigan bu saraylıların.

    KULELİ ASKERİ LİSESİ ÇEŞMESİ  

    Kuleli Askerî Lisesi’nin (adını yazarken bile içim sızlıyor) giriş merdivenlerini altındaki bu çeşme 1871yılında Abdülaziz döneminde yapılmış. Yol seviyesinin altında kalan görüntüsü lisenin başına gelenlerin bir göstergesi adeta.

    İBRET ÇEŞMESİ

    Buraya kadar çeşmelerin tarihini anlattım. Bunda ise bir çeşmenin geleceğini anlatacağım. Bu gördüğünüz çeşme 2017 yılında yapıldı. Bundan 50 yıl kadar sonra günümüzle ilgili tarih tekâmül ettiğinde banisi ile ilgili bir kitabe olacak üzerinde.

    ” Bu çeşmenin banisi önce kendini son Osmanlı padişahı zannetti. Daha sonra Şeyhülislam olarak gördüğü teröriste kendi ifadesiyle ne istediyse verdi. Onun tarikatını devletin tüm organlarına yerleştirdi. Daha sonra çıkar çatışması nedeniyle ona savaş açtı. Onun yapacağı darbeyi fark etmesine rağmen bunu fırsat bildi. Saklandığı yerden halka sokağa çıkın çağrısı yaptı. Hamaset nutuklarına kanan gençler oldu. Maalesef halkını halka kırdırdı, 17 tanesi Çengelköy’den olmak üzere 250 kişi öldü. Bu çeşmeyi de yaratmaya çalıştığı sözde kahramanlık destanının bir işareti olarak yaptırdı.”

    Mesajımızı da verdiğimize göre su ile başlayan geziyi su ile bitirelim.

    SU GİBİ ÖMRÜNÜZ UZUN OLSUN.

    KALANTOR SOKAK

    Bugün karda yürüme hayali kurmuştum ama olmadı. Gençliğimde bekar evimin olduğu ve son yıllarda ise yürüyüşlerimi yaptığım Kalantor Sokağı tanıtayım size.

    Çengelköy’de araç ve insan trafiğinin az olduğu dümdüz bir sokaktır Kalantor sokak. Yaklaşık 800 m dir. Sokağın ilk konakları adına yakışan güzelliktedir. Soldaki eski zenginlerden Ayşegül Nadir’in idi. Sağdaki ise yeni zenginlerden Evrenye’li  bir İmam Hatiplinin ofisi.

    Soldaki fotoğraf benim bekar evi. Bir kat ilave edilmiş ve sokağa doğru çıkma yapılmış. Yeni pencereleri ise mescit havası veriyor. Sağdaki ise sokağın ortasındaki kalan ve muhtemelen hayatının onda birinde birlikte olduğumuz çınar.

    Çınarın hemen ilerisindeki bu konak ise sokağın 3. Büyük konağı. Konağın solundan ise Çengelköy’ün en eski yerleşimlerinden olan Yenimahalle’ye çıkılır. Yenimahalle’ye girdiğinizde Osmanlı çeşmesini bekleyen asırlık çınarlar karşılar sizi.

    Elbette gençliğimdeki meşhur Çengelköy hıyarının yetiştiği bostanlar yok artık sokak boyunca.

    Kimisi bakımsız, kimisi yalnız,

    Kimisi bir villanın bahçesi olmuş, kimisi halı saha.

    Arnavut kaldırımlı bu yokuşa geldiğimde yürüyüş bitmiş demektir. Derin nefes alırım çıkmaya başlamadan. Bu komşu evi görünce de tamam derim son bir merdiven kaldı eve varmaya.

    KÜÇÜKSU

    Bir baktım gezelim görelim diye 5 günde 100.000 adım yürütmüşüm. Onun için bugün daha az yürümek için hedefe odaklı gezip Osmanlının keyif merkezlerinden Göksu-Küçüksu  çayırına bir göz atayım dedim.

    KÜÇÜKSU KASRI

    Küçüksu Kasrı ilk olarak 18. Yüzyılın ortalarında I. Mahmut için ahşap av ve dinlenme köşkü olarak yaptırılmış, şu anda bulunan biri bodrum üç katlı haline Abdülmecit zamanında 1874 de gelmiş, Abdülaziz zamanındaki ilavelerle son halini almış. Bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetli katı.

    Diğer iki katta ortadaki hole bağlanan 4 er adet oda bulunmakta. Tüm odalar kabul ve çalışma odası olup yatak odası yok. 1930 lu yıllarda üst katta denizden bakınca sağda kalan oda Atatürk tarafından zaman zaman çalışma odası olarak kullanılmış.

    Kara tarafından giriş kapısı bir hayli şatafatlı. Ön tarafta Saltanat kayıkları için deniz girişinin yanı sıra iki sıralı merdivenlerin ortasına yerleştirilmiş bir süs havuzu var. Restorasyona denk geldiğim için uygun fotoğraf almakta çok zorlandım. İçeriden gelen balyoz sesleri daha önce hiçbir restorasyon çalışmasında duymadığım türden. Hayırlısı.

    Denizden bakıldığında sol yanda kalan cephede ince taş işlerinin görülebileceği bir açı yakalayabildim.  Bu kasır yapıldığında gerek Küçüksu gerekse Göksu çayırları o devrin kullandığı sayfiye yerleri imiş. Ben geldiğimde Göksu çayırına maalesef iş makinaları girmiş otopark çalışması yapıyorlardı ki içim kaldırıp fotoğraf çekemedim. Yukarıdaki fotoğraf Küçüksu çayırından. Çok güzel yürüyüş parkurları görülüyor. Ancak etrafı çitle çevrilmiş ve içeri girmek yasak. Bakmakla idare edeceğiz.

    MİHRİŞAH VALİDE SULTAN CAMİİ

    Kasrın hemen karşısındaki bu camii 1750 yılında II. Mustafa tarafından zevcesi için yaptırılmış. Tabi bu cami o cami değil. Bakımsızlık nedeniyle yıkılmak üzereyken II. Mahmut tarafından 1835 de restore edilmiş. 1930 lu yıllarda bilinmeyen bir sebeple minaresi yıkılmış. Cemaati de olmadığı için önce Anadoluhisarı İdman Yurdu Spor kulübüne tahsis edilmiş, daha sonra CHP lokali ve halkevi olarak kullanılmış.

    Celal Bayar kasırda oturduğu sırada 1959 da komple yıktırmış. Elbette 2013 yılında o zamana kadar puta tapan TC ye İslam’ı getiren yüce iktidarımız işe el atarak aslına uygun olarak camiyi tekrar yapıp ibadete açmış. Ben uğradığımda ikindi ezanı okunmuştu ve içerde imam solo yapıyordu.

    ADAMPOL / POLONEZKÖY

    Allah eksikliğini göstermesin lafı sıklıkla kullanılır. İnsanların eksikliği halinde sıkıntı yaşayacağı o kadar çok şey var ki aslında. Mesela potasyum. Hani şu “K” harfi ile simgelenen element. Hele bir düşsün 2 civarına görün durumu. Tedavim nedeniyle zaten olan bu sıkıntı sıcak ve terleme nedeniyle iyice arttığı için gezilere sıcaklarda ara vermeye başladım. Neyse eylül geldi ve havalar epey serinledi. Bugün istikamet Adampol yani Polonezköy.

    MEHMET SADIK PAŞA  

    1795’te Polonya’nın Rusya, Avusturya ve Rusya tarafından bölüşülüp işgal edilmesinden sonra Prens Adam Paris’te bir Polonya Hükümeti kurdu ve Osmanlı ile birlikte Rusya’ya saldırarak tekrar bağımsızlığı kazanmayı planladı. Bu amaçla 1841 yılında generallerinden ünlü yazar Michal Czajkowski’yi İstanbul’a gönderdi.

    Czajkowski şartlar gereği Müslüman olarak Mehmet Sadık Paşa ad ve rütbesini aldı. Asker ailelerinin barınabilmesi içinde Çingene konağı denilen 5.000 dönümlük bölgeyi Lazirist Papazlardan (Saint Benoit Lisesi) kiraladı. 19 Mart 1842 de bölgeye dini bir törenle Prens Adam’a ithafen Adam’ın tarlası anlamına gelen Adampol adı verildi. Daha sonra Polonezköy olarak değiştirilse de halen Adampol adı da kullanılıyor. Osmanlılar zamanında 500’e ulaşan Polonyalı sayısı günümüzde 90 civarında. Halen kendi dillerini kullanıp örf ve adetlerini sürdürerek asimile olmamaya çalışıyorlar.

    KÖY MEYDANI

    Köye varınca bir iki tur attıktan sonra meydanda park edecek bir yer buldum. Daha sonra başta Atatürk olmak üzere, Franz Liszt, Pierre Loti, Papa 23. Jean, Lech Walesa gibi önemli tarihi şahsiyetlerin sohbetler yaptığı meydanın kenarındaki çay ocaklarının birine oturup kahvemi sipariş ettim.

    Daha sonra meydana yakın olan Arıcılık Müzesi, Polonezköy Kültür Evi ve hemen karşısında yer alan Polonezköy Açık Hava Ağaç Oyma Heykel Sergisine kısaca göz attım. Pek kayda değer değildi açıkçası.

    ZOSIA TEYZE’NİN HATIRA EVİ  

    Meydandan kiliseye doğru giderken yolun sağında yer alan Zosia Teyzenin evini gezmek en önemli hedeflerimden biri idi. Zofia Rizi Anı Evi, babası Wincenty Rizi tarafından 1881-1883 yıllarında inşa edilmiş. Döneminde köydeki en gösterişli evlerden birisi olan ve tipik bir Polonya köy evi mimarisini sergileyen bu ev, halen orijinal halinden hiçbir şey kaybetmemiş durumda. Dış kapıdan yemyeşil bahçeye girince köyün 1900’lü yıllarındaki büyüsü bir anda sardı içimi.

    Daha sonra bu evde Polonya’da “Ciocia Zosia (Teyze Zosia)” olarak anılan Zofia yaşamaya devam ediyor ve yaşamı süresince köyün gençlerine ana dili ve Polonya tarihi hakkında bilgiler vererek köyün tarihine katkıda bulunuyor. Zofia Rizi, yürüttüğü kültürel faaliyetlerinden dolayı 1975 yılında Polonya Devlet Konseyince “Gümüş Liyakat Nişanı” ile ödüllendiriliyor. Tüm dünyadan evi görmeye gelen misafirler, 1916 yılından itibaren anı evinde tutulmakta olan hatıra defterine ve albümlere notlarını yazıyorlar. Zofia Rizi’nin 1986 yılında vefatı sonrasında, isteğine uygun olarak ve yeğenleri Leslaf Rızı ile Antoni Dohoda’nun gayretleri ile köyün tarihinin ve sakinlerinin hatıralarının toplandığı ve sergilendiği bir yer haline getiriliyor.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında çekilmiş fotoğraflar oldukça fazla ve hepsi de görülesi. Bu 1950 ‘ler de köydeki bir partide çekilmiş.

    CZESTOCHOVA MERYEM ANA KİLİSESİ

    Polonezköy’e 1842 yılında ilk yapılan ilk dini yapı Azize Anna Kilisesi olarak bilinmekte. 1894 Büyük İstanbul Depremi sonrasında bu kilise yıkılmış. Sonrasında ise Czestochova Meryem Ana Kilisesi 1914 yılında yeniden inşa edilerek ibadete açılmış.

    Kilise, çevresindeki doğal güzellikleriyle de dikkat çekiyor ancak ibadete açık olmadığı gibi ne ziyaret edilebiliyor ne de bahçesine girilebiliyor. Kilitli olan kapısındaki bir tabelada “Bahçenin etrafındaki duvar ve çit Milas Yeniköy -Kemerköy Termik santrallerinde çalışan Polonyalılar tarafından 1986 yılında yaptırılmıştır” diye yazıyordu.

    HRİSTİYAN MEZARLIĞI

    Maalesef burası da kilitli idi. Aslında görmek istediğim Ludwika Sniadecka’nın anıt mezarı idi. İlginç bir hikayesi var bu kadının. 1855’te İstanbul’da ölen Polonya’nın ünlü şairlerinden Adam Mickiewicz buraya gömülmesini istemişse de bu gerçekleşmemiş, ancak 22 Şubat 1866’da İstanbul’da ölen nişanlısı  Ludwika Sniadecka buraya defnedilebilmiş.

    Ünlü bir Polonyalı bilim adamının kızı olan Ludwika Sniadecka, Bulgaristan’da savaşırken ölen şair nişanlısı Adam Mickiewicz’in mezarını yaptırmak üzere Bulgaristan’a gider. Ancak gömüldüğü yeri bulamayınca İstanbul’a gelir. Burada Mehmet Sadık Paşa ile tanışır, evlenirler ve kendisi de Müslümanlığı kabul eder. Yazar olan Ludwika, Osmanlı Sarayı’nda önemli dostluklar kurar ve saygı görür. İstanbul’un Cihangir semtinde yaşamış olmasına rağmen, köye büyük katkıları olur. 1866’da İstanbul’da ölür ve eşi onu Adampol’de o günkü mezarlığın hemen dışındaki bir tepeye defneder. Köy mezarlığının bu en etkileyici anıt mezarı, aynı zamanda üzerinde yazılı bir kitabenin bulunduğu en eski mezar. Mehmet Sadık Paşa onun ölümünden sonra bir Rus’la evlenir ve 20 yıl sonra da Ukrayna’da intihar eder.

    POLONEZKÖY TABİAT PARKI

    Evet Polonezköy Tabiat parkının gerçekten meşe ağırlıklı ormanında 5 km ye yakın parkurda çok keyifli ve huzurlu bir yürüyüş yaptım. Parkurun sonundaki kafeye çay içmek için oturdum. İlk günden çok zorlamamak için Polonezköy’e nasıl dönebilirim diye sordum. Korsan taksi var 50 TL dediler, fırsatçılar en nefret ettiğim tür. Dönüşü de yürüdüm. Huzurlu ve keyifli değildi.

    Gezilerin finali hep yemekle oluyor bilirsiniz. Daha önce gelip eti ve sofra şarabından memnun kaldığım Leonardo’da yapacağım o işi. 🍷🍖

    İSTANBUL’UN MERDİVENLİ SOKAKLARI

    Haftasonu evden çıkarken niyetim Çukurbostan’a gidip birkaç antikacı dolaşmaktı. Bağlarbaşından Üsküdar’a taksi ile inerken hem hala mart diye düşünüp kalın giyindiğimden, hem de trafiğin tıkanmasının hiperaktif yapımı debreştirmesinden kendimi yaka paça attım dışarıya. Mihrimah Camiinin önünden geçerken sağda hemen hemen her Karadeniz şehri ve kasabasında fazlaca bulunanlara benzeyen bir merdivenli sokak gözüme çarptı. Eveeet. İçimdeki Çelebi o an uyandı. Yeni serimin adı İstanbulun Merdivenli Sokakları.

    YENİ DÜNYA SOKAĞI  

    Üsküdar meydanında sırtınızı denize döndüğünüzde Mihrimah Camiinin sağ tarafında bu sokak. Sokak o eski alçak iskemleleri sokağa koymuş bir kahvehane ile başlıyor.  Sokağın Boğazı gören noktasında bir zamanlar Mimar Sinan’ın platonik olarak en büyük aşkı Mihrimah Sultan için yaptığı saray bulunuyormuş. Ne zaman yok olduğu bilinmemekte. Bu kafe ile idare etmek zorundayız.

    Burasının eski ismi Büyük Yokuş imiş. Eski İstanbul’da bu tip sokaklarda farsça dinlenilecek yer anlamına gelen Aramgahlar olurmuş. Şimdi ise yokuşun ortalarına yerleştirilen banklar mola verip nefeslenme imkanı sağlıyor. Elbette merdivenli sokakların vazgeçilmezi kediler.

    Merdivenlerin sağ tarafında yağmur sularının toplanması için konulmuş kanal hala orjinalliğini koruyor. En yukarıya çıkmadan biraz önce sokak ikiye ayrılıyor. Eskiden sokak bittiğinde II. Mahmut devrinde şeyhülislam olan Zeynelabidin Efendinin konağı varmış. Şimdi ise çirkin bir apartman yükseldiği için hiç fotoğraf çekmedim.

    ÇAPANOĞLU SOKAK  

    Üsküdar’dan Karaköy’e geçmek için motora bindim. Ancak yanlışlıkla Kabataş motoruna bindiğimi geç anladım. Motorda biraz araştırma yapınca Galatasaray Liseli bazı arkadaşlardan duyduğum arka kapı kaçış güzergahlarından Çapanoğlu sokağa gitmeye karar verdim. Tophane’de İş ve işçi Bulma Kurumunun hemen yanındaki Boğazkesen Caddesinin sonunda merdivenlere ulaştım. İlk dönüşten sonra merdivenin formu değişti. Bu arada Çapanoğlunun hikayesini de benim bildiğim şekliyle anlatayım.

    Çapanoğulları, Osmanlı tarafından Yozgat bölgesinin asayişini sağlamak, vergilerini toplamak için görevlendirilmiş bir ayan ailesidir. Rivayete göre sarayın bahçesinde muhasibiyle gezen II. Mahmud, atamaların ve görevden almaların altından hep Çapanoğlu beylerinin çıktığından yakınırken yanındaki lala önüne çıkan bir taş parçasını ayağıyla kenara itince padişah “aman lala ne yapıyorsun, o taşın altından da Çapanoğlu çıkmasın!” der. Hikayesi budur bu işin. Ailenin iktidarla cumhuriyet yıllarına kadar süren gerilimli bir ilişkisi vardır. Ancak Milli Mücadele yıllarında saltanat yanlısı bir politika izler.

    Merdivenin tekrar değişen formuyla 83 basamak tamamlandı. Çıkılan sokak keşlerin dolaştığı insanı bu işin altından da çapanoğlu çıkmasın dedirten tedirgin edici bir sokak olsa da

    yolun sonu hem şaşırtıcı hem de sevindirici bir yere çıktı.

    KAMONDO MERDİVENLERİ  

    Bir anda İstiklal Caddesinin o artık kanıksadığımız seksen cins milletin özellikle de arapların panayırı halindeki anlamsız kalabalığın içinde buldum kendimi. Yapabildiğim kadar hızlı bir şekilde Galata Kulesine ulaşınca derin bir nefes aldım. Artık İstanbul’un en ünlüsüne Kamondo Merdivenlerine beş dakikalık yolum kalmıştı. Önce bu merdivenlerin asaletine hiç yakışmasa da ünlendiği olayı anlatayım.

    2012 yılında James Bond’un Skyfall filminin çekimleri için İstanbul’a geliniyor. Merdivenler Bond’un dublörü Robbie Madison’un ilgisini çekiyor ve üzerinde motoruyla bir kaç akrobatik hareketler yapıyor. Ba…ba…ba..bah.. Ne önemli, ne önemli.

    Merdiven Voyvoda Caddesi’yle Banker Sokağı’nı birleştirir.1850’li yıllarda bölgenin en önemli banker ailelerinden biri olan Kamondo ailesinden Abraham Salomon Kamondo adına yaptırılmıştır. Kamondo ailesi İspanya’daki engizisyondan kaçarak ilk önce Venedik’e, ardından istanbul’a gelmiş. Aslında bir dedenin torunlarına Avusturya Lisesi’nde okuyan torunlarının yokuşu rahat çıkmaları için yapılan bu merdivenler aynı zamanda o dönemde yaşayan levantenlerin, Galata’daki iş yerlerinden Pera tarafında olan evlerine gitmelerinin kolaylaştırılması çok kullanılmasına neden olmuş. Osmanlı tarihinde İstanbul’un modernleşmesinde çok önemli katkıları olan bu aile sonra Paris’e yerleşmiş son fertleri II. Dünya savaşı sırasında nazi toplama kamplarında yok edilmiş. Doğu’nun Rothschild ailesi diye anılan ailenin önemli ferdi Abraham Salomon de Kamondo İstanbul doğumlu ve babası Ortaköy Cemaat yöneticilerinden. Abraham Osmanlı’da mülk edinme hakkı verilen ilk yabancı uyruklu kişi. Ayrıca modernleşmenin kent içi yaşamdaki öncülerinden, modern bankacılığın kurucularından biri olmasının yanı sıra istanbul’da ilk belediyenin kuruluşunda, kentsel alt yapının modernleşmesinde, yeni ve modern eğitim kurumlarının oluşumunda rol almış, önemli şehircilik, mimarlık ve kültür yatırımlarına da öncülük etmiş.

    Abraham Salomon Kamondo, Paris’e yerleşmesinden kısa süre sonra 1873 yılında 93 yaşında ölmüş, naaşı istanbul’a getirilmiş ve saray bandosu eşliğinde görkemli bir törenle Hasköy’deki yahudi mezarlığında inşa ettirdiği anıtmezarda toprağa verilmiş. Galata ve Karaköy esnafı öldüğü gün yas ilan ederek dükkanlarını kapatmış. Hikaye aslında çok daha uzun ancak bu kadar kısaltabildim.

    BEREKETLİ SOKAK

    Kamondo merdivenleri ile terapi sonrası kendimi fazla yormadan günü bitirmek istiyordum. Bizim oralarda kış uykusundan hızlı uyanan ayının postu delik olur diye bir laf vardır. Tikkat olmak lazım. Lakin Karaköy’den motorla Üsküdar’a geçtiğimde miting nedeniyle trafik felçti. Ben de Kuzguncuğa kadar yürüyüp Bereketli Sokağı da size tanıtmak istedim. Bunlar sokağa gelenlere hoşgeldin diyordu sanki.

    Bana kalırsa en korunmuş sokaklardan biri budur merdivenli sokakların. Soldaki binada sevimli gençlerin çalıştırdığı bir mimarlık ve dekorasyon şirketi var. Hafta sonları ise merdivene oturanlara çay satıyorlar. Ben içtim, tavsiye ederim.

    Zaman zaman nefeslenecek bankların olması iyi aslında. Nefes nefese kalınca oturuyorsun, şöyle film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden hayatın 😉Kuzguncuk’ta Menteşe Sokağından İcadiye Caddesine iniyor merdivenler. 102 merdivenden oluşan sürprizli bir merdiven. Üç tane paralel sokakla kesişiyor.

    Sokağın üstü iki köprüyü de gören harika bir boğaz manzarasına sahip. Sözü Salah Birsel’in bu sokak için söyledikleri ile bitireyim; “Bir yamaç üzerine kurulmuş sokağın alt başında durup yukarıya doğru baktığınızda evlerin iki tütün sırası dizisi gibi sıra tuttuğunu görürsünüz. Daha doğrusu bunlar gök kubbeye asılmış beşibirliklerdir. Orada çokça oyalanırsanız üstünüze üstünüze gelirler”

    İŞTEN EVE

    Bugün Altunizade’den çıkıp Kuzguncuk üzerinden Çengelköy’e 17.500 adımlık bir yürüyüş yaptıracağım. İki konuya odaklandım. Biri tapınma diğeri tıkınma. Bu yolu yaklaşık üç yıl önce sigarayı bıraktığımda kilo almamak için 1 yıl boyunca işten eve gelirken sık kullandım.

    İSMAİL ZÜLFÜ PAŞA CAMİİ

    Altunizade Camii olarak bilinen bu cami Abdülmecid’in baş mimarı İsmail Zülfü Paşa tarafından yapılmış. Paşanın babası kuyumcu ve çok zengin. Semtin adı da ondan geliyor zaten.

    Adam o kadar zengin ki Dolmabahçe sarayı yapılırken Osmanlı Devletine borç veriyor. Yani bazı muktedirlerin tahterevalli ile çay yoluna gitmesi geninde var. Son ilginç notum ise İsmail Zülfü Nazım Hikmet’in Piraye’sinin babası oluyor.

    İLAHİYAT FAKÜLTESİ CAMİ  

    Oldukça iyi durumda olan eski Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi cami yıkılıp yenisine başlandığında çok kızmıştım aslında. Ama şunu belirtmek zorundayım bu iktidarın yaptığı en güzel ve özgün mimariye sahip cami bence. Camide kılınan ilk cenaze namazının mason olduğunu düşündüğüm Mustafa Koç’a nasip olması da ilginçtir.

    SURP HAÇ ERMENİ MEZARLIĞI  

    Bağlarbaşı’ndaki bu mezarlık oldukça bakımsız ve ıssız durumda son bir kaç yıldır. Yaklaşık 20 sene önce bol çiçekli, insanlara sık rastlanan bir mezarlıktı. Mezarlığa gelenlerin ziyaret sonrası bir iki kadeh şarap içtikleri 40 yıllık Turanlar Et ve Balık Lokantası 2 yıl önce kapandı zaten.

    Geçerken kapanan Altunizade’de Capitol’ün hemen karşısındaki Naila Döner-Tarihi Kastamonu Dönerinden de bahsetmeliyim. Nefis dönerinin yanındaki demirhindi şerbeti de şahane idi. Ama Fastfood un kurbanları arasına girdi maalesef.

    HEGIOS GEORGIOS RUM ORTODOKS KİLİSESİ

    Kuzguncuk’taki bu kilise de yılın belli günleri hala ayin yapılıyor.

    AYIOS YEORGIOS SINOGOGU  

    Kuzguncuk’taki bu sinagog hala düzenli olarak cumartesi günleri ayinlerine devam eden nadir yerlerden. Yalnız yazın iki üç ay biraz ilerdeki yazlık sinagoga gidiliyor. Camiler dışındaki tüm ibadet yerlerinde bayrak ve polis kulübesi olmazsa olmaz. Yazlık sinagogun kapısı da aşağıda. Yüksek duvarlara dahi güvenmeyip tel de koymuşlar. Ama nafile. Hırsızla yobaza kilit vurulmaz.

    SURP KRIKOR LUSAREVIC ERMENİ KİLİSESİ

    Kuzguncuk Sahildeki bu kilisedede hala ayin yapılıyor.

    Hazır Kuzguncuk’ta iken yer kiralayıp kendi bahçenizi yaparak organik organik yaşayabileceğiniz bostanı ve bahçe kiralamak işime gelmez ben uğraşmamam derseniz cumartesi 16.00 ‘dan sonra veya pazar sabahı Kuzguncuk’ta İnebolu’dan gelen taze ve organik ürünlerle buluşabileceğiniz manavı da göstereyim.

    Ben ne bahçe işiyle uğraşırım ne de yemek yaparım derseniz hazırı da var. Asude Ev Yemekleri yıllardır haluşka, ıspıt, güveç gibi yöresel yemekler yapan bir esnaf lokantası ve bu iş için biçilmiş kaftan.

    Ama illa ben balık yiyeceğim, deniz manzaralı olsun, iki tek de rakı olsa fena olmaz derseniz Kuzguncuk iskelesinin yanında hatta o kadar yanındaki gemi yanaştığında sallanan İsmet Babaya gidebilirsiniz. Perihan Abla dizisinin unutulmaz mekanlarından biri olan İsmet Baba da kredi kartı geçmez(di) bilesiniz.

    ÜRYANIZADE AHMET ESAT EFENDİ CAMİ

    Camilerle devam edelim. Banisi Ahmet Esad II. Abdülhamid’in Şeyhülislamlarından. Kuzguncuk sahilindeki bu cami ahşap minaresi ile öne çıkıyordu. Yapılan restorasyonda minarenin de beyaza boyanması bu özelliğini biraz ortadan kaldırdı.

    Kayıkhanesi olan ve kayıkhaneden direk camiye girilebilen nadir camilerden.   Dışını görmüşsünüzdür belki ama en az dışı kadar sevimli olan içine girmemişsinizdir.

    HAMID-I EVVEL CAMİ

    Beylerbeyi’ndeki bu camiyi annesi için Abdülhamit yaptırmış. Meşhur olan değil I. Abdülhamit bu. İki minareli olan bu cami Ortaköy camii kadar olmasa da boğaza yakışan narin bir yapı.

    İNCİRALTI MEYHANESİ  

    Kuzguncuk’ta İsmet Baba kalabalık, muhabbet edeceğimiz sessiz bir yer olsun veya kredi kartı da geçsin derseniz sizi Beylerbeyi’ne alalım. Saklı bahçesi, güzel mezeleri ve İstanbul’da bu tip mekanlarda pek de rastlanmayan her şeyin fiyatının yazdığı menüsüyle güzel mekandır İnciraltı Meyhanesi. Çarşamba veya Perşembe gelirseniz karşılaşır iki laf ederiz biz de.

    HACI ÖMER EFENDİ CAMİ  

    İnşa yılı ve banisi belli olmayan bu minik cami Çengelköy’de en fazla düzenli cemaati olanlardan. Yakındaki esnaflar bu camiyi tercih ediyor.

    HAMDULLAH PAŞA CAMİ  

    Çengelköy’deki bu cami II. Mahmut’un Kaptan-ı Deryalarından Safranbolulu Abdullah Paşa tarafından yaptırılmış. 1968 yılında İnebolulu bir hayırsever tarafından onarılmıştır. Camiden daha meşhur olan yanındaki 800 yaşındaki çınar.

    AYA YORGİ RUM ORTODOKS KİLİSESİ  

    Çengelköy’deki bu kilisede 1980 li yıllarda her pazar ayin yapılırdı. Yaklaşık 25 hane vardı cemaat olarak. Şu anda üç beş kişi kaldı. Yılın belli günlerinde hala ayin var.

    Bu da kilisenin üst tarafındaki ayazmada yalnızca senede bir gün temizlenip ayin yapılan şapelin kapısı.

    SEVAL PASTAHANESİ

    İşi tatlıya bağlayalım. Son mekanımız Çengelköy Seval pastahanesi. Ziya Pelit tarafından 1957 de kurulmuş. Aslında Pelit pastahaneleri ve Beylerbeyi Kazım pastahanesi sahipleri ile de akraba. Halen oğulları ve torunları çalışıyor mekanda. İstanbul’un her yerinden müşterisi olan doğal limonata, frambuazlı pasta ve supangilesinin yanı sıra benim vazgeçilmezlerim yazın dondurması (özellikle limonlu ve çikolatalı) kışın bitter çikolatası önemli ürünleri.

    Ziya amca 80 yaşında. Hala dükkana sabah 7.00 de geliyor. Hikayesi ilginç. Rizeli. Ama anne ve babası 1922 de Batum’a Baho köyüne göçüyor. 18 sene orada yaşıyorlar. Ziya amcanın demesi 5 inekleri, evleri, tarlaları var orada. Ama bir gün

    babasını karakola çağırıyorlar ya rus vatandaşı ol ya da 2 gün içinde sınır dışı edeceğiz diyorlar. Ziya amca 2 yaşında iken dönüyorlar Rize’ye. Baba 2 sene sonra ölüyor. İstanbul’da akrabaların yanında ilkokul. Sonra muhtelif pastanelerde kuzeniyle çıraklık ve 19 yaşında beraber açıyorlar Seval’i.

    Evet işten eve geldik. Bu sokak benim eski bekar evimin olduğu Kalantor Sokak. Sokak adını girişindeki bu iki konaktan alıyor. Zamanında bu konaklarda zamanının kodamanları otururmuş. Hala da öyle. Sağdaki konak Evrenyeli Gürsoy Şirketler Gurubunun merkezi. Konakların arkasındaki çirkin apartmanın kırmızı okla gösterdiğim dairesi de evim evim sıcak evim.

  •                                                         

    ÖNSÖZ

    Şu ana kadar altmışa yakın ülkeye gittim, gezdim, gördüm. Bazılarına birden çok. En fazla gittiğim ülkeler İtalya, Venezüella, Avusturya, Almanya ve Türkmenistan. En az beşer kere gittim herhalde. Çok gezen mi bilir çok okuyan mı derler ya benim görüşüm iki kere okuyan bir kere gezen bilir. Yani gezmeden okuyacaksın, gezip bir kere daha okuyacaksın. Son 5 yıldır gezi sonrası notlarımı yayınlamaya başladım. Bu amatörce bir iş ve öyle de devam etsin istiyorum. Şunu belirtmeliyim ki, bu tip notların alınıp yayınlanması hem hatıraları canlı tutma hem de gezdiğim yerleri gidemeyen dostlara da gösterme açısından önemli. Şimdi bu işi en başından beri yapmadığım için pişmanım açıkçası. Özellikle Etiyopya, Venezüella gibi az bilinen ülkeler için. Fotoğraflar var elbette ama sıcağı sıcağına yazmak kadar keyifli olmuyor eski fotoğraflarla notları birleştirmek.

    Benim Dünyam (Gerçekleşen)

    Benim Dünyam (Hedeflediğim)

    Yaklaşık 20 ülkeye daha gidersem hedefime ulaşacağım. Ha gayret…

    INDEKS

     2011- TANZANYA / KİLİMANJARO

    Hayattan alınan en büyük keyifler rüyalarla, hayallerle başlayanlardır. Bu hayaller daha sonra umutla beslenir ve bu mutluluk verir insana ama asıl sonunda umut gerçekleşince nirvanaya ulaşılır.

    Çocukluğumdan bu yana hep yüksekleri, dağları sevmiş zirvelere ulaşma tutkum olmuştur. Kilimanjaro ise hep kafamda idi. Neden mi? Bir kere Dünya’nın en eski kıtası Afrika’nın en yüksek dağı, ikincisi Ernest Hemingway’in yazdığı ve Gregory Peck, Ava Gardner ve Susan Hayward’ın oynadığı 1952 yapımı “Klimanjaro’nun Karları” filminin romantizmini anımsatıyor. Sonuncusu ve en önemlisi ise Sevgili Dostum Erden ERUÇ’ un Kasla Dünya Turunun ve 6 zirve projesinin bir parçası olabilmek ve yine Erden tarafından eğitim amaçlı kurulan Around-n-Over vakfı aracılığı ile seneye 1.600 kişinin okuyacağı Tanzanya Arusha’daki MATEVES okulunun sınıf ve kütüphanesinin yapımına katkı sağlamak.

    Tanzanya Orta Afrika’da Doğusunda Hint Okyanusu, Batısında Kongo, Güneyinde Zambiya, Malavi ve Mozambik, Kuzeyinde Kenya, Uganda, Burundi ve Ruanda’nın olduğu yaklaşık Türkiye büyüklüğünde bir ülke. Nüfus 45 Milyon Civarında. Ortalama ömür 50 yaş. Şu an % 99’u Afrika Yerlilerinden oluşan bu topraklara ilk olarak 6. YY da Araplar daha sonra da Portekizler geliyorlar. Sahil kısımlarına yerleşiyorlar. 19. YY a kadar fazla sıkıntı yok. 19. YY da Almanlar gelip istila ediyor ve Güney Afrika Alman Devletini Kuruyor. 1919’da 1. Dünya savaşı sonrası bölge Milletler Meclisi tarafından İngilizlere peşkeş çekiliyor. 1961 de bağımsızlığını kazanıp önce Tanganika ve daha sonra Zanzibar ile birleşerek Tanzanya ismini alıyor. Dili Arapça ve Almanca etkisinde kalmış Bantu (Orta Afrika Yerli Dili) dilinden 1961 sonrası ortak dil olarak oluşturulan “Kisivahili”. Arapça etkilerini de fark edebiliyorsunuz. Örneğin dükkalü deva (deva dükkânı) eczane, meze ise masa demek. Öğrendiğim birkaç kelimeyi paylaşmak isterim:

    • Asa Bui                  :         Günaydın
    • Jambo                    :         Merhaba
    • Bambo                   :         Nasılsın
    • Ansante sana      :         Çok teşekkür
    • Karibau                  :         Hoş geldiniz
    • Hakuna Matata :         Takma kafana

    GİDİŞ

    Yolculuk akşamüstü başlıyor. Erden’in Babası Cemal ERUÇ Paşayla beraber 6 saatte Nairobi-Kenya’ya uçuyoruz. Havaalanında yaklaşık 7 saatlik bir bekleyiş olacak. İki ay öncesinde başlayan aşılara rağmen özellikle mültecilerin gecelediği kısım oldukça tedirgin edici. Bu nedenle yapmış olduğum kısa araştırma sonucu 11. Kapının yanındaki First Class Lounge’a giriyorum. Her ne kadar 1. Sınıf olmasak da ilgili görevliyi kişi başı 30 $ a bağlayıp tüm geceyi orada geçirmeyi garanti altına alıyoruz. (Ye, iç, yat televizyon seyret, internete gir her şey içinde). Sabah 8.00 de Kilimanjaro’ya pervaneli bir uçakla geçiyoruz. İnişe yaklaştığımızda Kilimanjaro görülüyor. Uçağın uçtuğu seviyeden dahi yüksek olması işin başında gözümü korkutuyor açıkçası. Tanzanya vize istiyor. Vize işi girişte yapılabileceği gibi zaman kazanmak için İstanbul’da da yaptırabilirsiniz. Aşı kağıdınızın mutlaka yanınızda olması gerekiyor. Form doldurup pasaport kontrolünden geçiyoruz.

    Bizi tanıştığım ilk Tanzanyalı olan ve daha sonra modifiye edilmiş Toyota Cipi ile bize şoförlük eden Kiago (ben o andan itibaren GO-KIA-GO diye hitap ettim) karşılıyor. Nancy (Erden’in eşi), Doug (Elektronik Mühendisi)) ve Ronnie (Banker) daha önce gelmişler. Onlarla ve diğer cipin şoförü Sannge ile Arusha civarında buluşup Madagaskar’dan teknesi ile Mozambik’e geçen ve oradan da bisiklet ile Arusha’ya doğru gelen Erden’i karşılamak üzere hareket ediyoruz.

    Erden’in Babası ve Eşi ile ilk karşılaşması gözlerimizi yaşartıyor. Yolların çok bozuk olmasının yanı sıra trafiğin tersten akması ve eğitimsiz şoförlerin bolluğu onun hayatının en berbat bisiklet yolculuğunu yaşamasına sebep olmuş. Toplam 12 kişilik gurubun yarısı toplandı. Erden’i otele bisiklet ile gelmesi için tekrar yalnız bırakıp otelimize geçiyoruz. Otel apart tip. İnanılmaz çiçekler olan bir bahçesi var. Barına oturup tırmanış öncesi son biralarımı içiyorum keyifle. Erden gelince akşam yemeğimizi alıp tırmanış öncesi son rahat uykumuz olacağını düşünerek odalarımıza geçiyoruz.

    İLK GÜN

    Sabah kaşınarak uyanarak ilk golü yiyorum. Cibinlikleri kapatmamışım. Ne yapalım bol bol kaşınacağız. Gurubun 7. Kişisi olan Bill (Çevre Mühendisi) ile de tanışıyoruz. Ancak yolda ateşlendiği için hastaneye gidiyor daha sonra bize katılacak. Kalan 5 kişi yarın gelecek. Kahvaltı sonrası araçlara binip sınıf ve kütüphanesi için destekte bulunduğumuz okulu ziyaret etmek ve bazı parlak öğrencileri ile tanışmak üzere hareket ediyoruz. Okulda yaşadığımız duygusal anları geçiyorum. Anlatması zor çünkü. 

    Okuldan sonra bizden yaptığı tüm kârı bu okula aktaran tur şirketi Mountain Madness’ın temsilcisi olan African Envoriment’in merkez kampına gidiyoruz. Burada tırmanış için eksik malzemelerimizi 1,5 saat içinde tamamlayıp 5 kişilik rehber gurubumuzun başkanı Benn ve yardımcısı James ile tanışarak 2 gecemizi geçirip tırmanış ve adaptasyon için eğitimlerin yapılacağı Arusha Doğal Parkı içindeki Itikoni Private Delux kampına hareket ediyoruz.   

    2.GÜN

    Arusha Doğal Parkına girdiğimizde tropik ormanların büyülü görüntüleri başlıyor. Farklı bitki örtüsü, gövdesi yosun tutmuş ağaçlar, yolun hemen kenarında tedirgin ama güçlü görünmeye çalışan Babun Maymunları, Antiloplar, Zürafalar, Yaban Domuzları, Zebralar, doğal yaşam alanlarında. 

    Yalnızca Fil ve Gergedana rastlamıyoruz. Burada etobur hayvan yok (leopar görenler varmış ama nadir) bu nedenle sıkıntıları yok gibi görülüyor. Ancak en zalim et/otobur olan insanın şu anda üzerinde ilerlemekte olduğumuz yolun açılmasından sonra Afrika’da en fazla Gergedanın yaşadığı bu bölgede sırf tek boynuzlarının öğütülerek zengin Japonların sofralarında afrodizyak yemek olarak sunulması için buradaki neslinin tamamen tüketildiğini ve fildişi avcılarının gazabından ise fillerin daha yükseklere kaçarak kurtulduğunu öğreniyoruz. 

    Burada ağaç katili sarmaşıkla da ilk kez tanıştım. Bu sarmaşık yoğun ormanda güneşi göremediği ve tek başına güneşi görecek kadar yükselemediği için önce bir dal olarak bir ağaca sarılarak güneşi görene kadar yükseliyor. Daha sonra güçlenerek ağacın tüm yüzeyini tamamen sararak onu adeta boğuyor. Ölen ağaç içeride çürüyor ve ağacın şeklinde içi boş sarmaşık kalıyor. Bu tip asalak sarmaşıklar tropik ormanlarda çok sayıda varmış.

    Kampa varıyoruz. Akşam yemeğimizi yedikten sonra uyumak üzere çadırlarımıza gidiyoruz. Benim seyahat boyunca çadır arkadaşım Erden’in babası Cemal Paşa olacak. Çadırımızı ve kampı yarın anlatırım. Uyku vakti. 

    2. GÜN

    Sabah uyanıp kahvaltımızı ediyoruz. Bill’den kötü haber geliyor. Fıtık teşhisi konmuş ve doktorlar tırmanışına izin vermemiş. Aşağıda kalıp bizi bekleyecek. Gurubun diğer üyeleri de geliyor. Ann (masaj terapisti), kocası Eddie (Amerikan Air-Force Çalışanı), kardeşi Jim(Uluslararası Pazarlamacı), Gary (biolog) ve

    David (Çevre Mühendisi) ile tanışıyoruz. Daha sonra Rehberlerimiz Benn ve James bize kampın resepsiyon çadırında tırmanış yürüyüşü sırasında yapılması gerekenler, zirveye ulaşmanın olmazsa olmazları, bizi bekleyen olası zorluklar, rotamız ve takvim gibi konularda temel bilgileri veriyor.

    Bir kere çadırın içinde yatak yorgan var. Ayrıca her çadırın kendi tuvalet ve duşu. Duş dediğim tabanı kesilmiş bir damacana düşünün. Tavana asılı. Çalışanlardan birini çağırıyorsun. Bir damacana sıcak su ile gelip kesilmiş tarafı tavana bakan damacanayı dolduruyor ve onu halatla yükseltip boyuna göre ayarlıyor. Sana da damacananın ağzına takılmış duş başlığındaki vanayı açıp duş yapmak kalıyor. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra ertesi gün tırmanışımıza başlayacak olmanın heyecanı ile yataklarımıza gidiyoruz. Öğle yemeğinden sonra 3.000 metre yüksekliğindeki bu kampta ilk deneme yürüyüşümüzü yapıyoruz. 3 saatlik yürüyüşten döndüğümüzde Kilimanjaro manzaralı bir yamaçta Bill ve James’in hazırladığı içki ve patlamış mısır eşliğinde güneşi batırıp son duşlarımızı almak üzere kampa iniyoruz. Burada kamp çadırları oldukça lüks.

    Tabi bir gün öncesinden deneyimliyiz ki tropik ormanın sesi (özellikle de bölgesine giren diğer hayvanları karga-kurbağa karışımı sesi ile uyaran beyaz kuyruklu maymunlar) nedeniyle kulak tıkaçlarımızı takmalıyız. 

    3. GÜN

    Sabah erken kalkıp kahvaltı sonrası araçlarla Kilimanjaro Doğal Parkına Hareket ediyoruz. 

    Bizim arabada Erden, Nancy, Cemal Paşa ve ben varız. Bu aşamadan İtibaren ben Cemal Paşa’ya Buddy, o bana tiger diye seslenmeye başlıyor.

    Şoförümüz Go-Kia-Go elbette. Tropik ormanlardan aşağıya indikçe bitki örtüsü kurak arazi yapısına geçiyor. Tek tük yılan veya kertenkele ile beslendiğini düşündüğüm büyük uzun bacaklı oldukça iri kuşlar (hepsi yürür durumda) ve 2 metreye kadar çıkan karınca termitleri (kubbe şeklinde topraktan yapılmış) ve görmememe rağmen bozulmuş termitlerden tahmin ettiğim bir karınca yiyen dışında başka canlı izine rastlamadık. 2 saatlik yolculuktan sonra tekrar yükselerek Klimanjaro Doğal Parkı Kapısına geliyoruz. Park girişinde kayıtlarımız yapılıyor.

    Burada iki guruba ayrılıyoruz. Erden yürüyüşe bisikletle gelebildiği son noktadan başlayacak. Doug da ona eşlik edecek. Başlarında James olacak. 1.600 metreden yürüyüşe başlayacaklar ve 2.670 metreye kadar yürüyecekler. Ben de hem işin başında kendimi denemek ve hem de her üçü de deneyimli olan bu guruptan bazı şeyler öğrenebilmek adına onlara katılıyorum. Diğer gurup ise yaklaşık 2.200 metreye kadar araba ile gidecek. Bu yaklaşık 3 saat az yürüyüş anlamına geliyor.

    Yürüyüşümüze başladığımız bölge ormanla kaplı. Yürüdüğümüz yolun her iki tarafında 100 ile 500 metre arasındaki ağaçlar kesilerek tarla haline getirilmiş. Bazen yoldan çıkıp kestirme olarak bu tarlaları kullanırken kesilmiş ağaçların köklerini görebiliyoruz. Toprağın renginden verimli olduğu anlaşılan bu tarlalarda ağırlıklı olarak patates, havuç ve kabak göze çarpıyor. Bir tarladan geçerken bir çiftçi topraktan 4 havuç söküp veriyor. Para teklifimize ters ters bakıyor. Havuçlarımızı kemire kemire yola devam ediyoruz. 2,5 saat sonra 2.200 metreye yani diğer gurubun yürüyüşe başladığı yere varıyoruz. Mola zamanı. O sırada öndeki guruptan bizim guruba gönderilen bir porter (taşıyıcı) öğlen yemeğimizi getiriyor. Muhtelif tropik meyveler ve pizzadan oluşan menü bizi mutlu ediyor. Yolun bittiği bu noktada patika başlıyor. Montane tropik ormanının içindeyiz. Her tarafta maymun sesleri. Bir saat daha yürüdükten sonra sırtımdaki yaklaşık 12 kg lık çanta bana tonlarca yük gibi gelmeye başlıyor. Burada çantası daha hafif olan James ile çantalarımızı değiştiriyoruz. Yürüyüşün son yarım saatinde ise her iki çantayı da James taşıyor. Toplam 6 saati bulan bir yürüyüşten sonra kampa ulaşıyoruz. Diğer gurubun yalnızca 20 dakika önce kampa vardığını öğrenince tempomuzun gerçekten fazla olduğunu anlıyorum. Öğrendiğim ilk kisvahili dilindeki kelime poli poli oluyor. Yani yavaş yavaş. Beni görünce ufak tefek biri yanıma doğru gelip beni tebrik ediyor. Adı RAMA. Bana çadırımı gösteriyor ve elimi yüzümü yıkamam için su getiriyor.

    Daha sonra öğreniyorum ki Rama (Ramazan’ın kısaltılmışı) tüm seyahat boyunca benden sorumlu ve benim günlük kullanım için yanıma aldığım çantam dışındaki tüm malzemelerimi o taşıyacak. Akşam yemeğinde domates çorbası, maclahari (etli muz yemeği), domatesli avokado salatası ve muz keki var. Yemekten sonra Benn sabah altıda kalkacağımızı yedide yürüyüşe başlayacağımızı söylüyor. İyi geceler Montane Forest Kamp.

    4. GÜN

    Sabah Altı. Good Morning sesi ile uyanıyorum. Dışarı çıktığımda çadırın hemen önünde küçük bir plastik kap ve ılık su. Yüzümü yıkayıp kafamı kaldırdığımda gülen bir yüz çay mı kahve mi diyor. Bu Baş aşçı Mamu. (Mamu lakabı aslında, büyük anne demek) O ve abisi Dudu aşçılar. Yardımcıları Innocent ve Stanley. Elbette seyahat boyunca mükemmel yemekler için çaba gösteren lojistik sorumlusu Nelson ile muhteşem beşliler. 

    Kahvaltı sonrası yürüyüşümüze bir kez daha tropik ormanlardan başlıyoruz. Yaklaşık 2 saat yürüdükten sonra arkadan gelen kalabalık bir gurup dikkatimizi çekiyor. Bir müddet sonra bize yetişiyorlar. Dar patikada yana çekilip yol veriyoruz. Yanımızdan geçerken Jambo (merhaba) diyerek ellerimize çakıyor ve yumruklarını yumruklarınıza vuruyorlar. O zaman buz dağının altını görüyoruz. 11 kişilik gurubumuzun ardında onların lojistiğini sağlayan 50 kişilik bir ordu var. Biz kampı terk ettikten sonra kamptaki malzemeleri toplayıp çadırları söküyorlar, muhtemelen kamp alanını temizleyip yaklaşık 30 kg olduğunu tahmin ettiğim (ki bu ağırlık kıdemle azalıyor sanırım) yüklerini sırtlayarak yürüyüşe geçiyorlar. Bizi sollayıp (bu normal aslında. Biz fotoğraf çekme, etrafı inceleme, nefeslenme, pressure check (basınç kontrol) yani tuvalet ihtiyacı gibi bilumum gerekçelerle çok oyalanıyoruz. Öğlen yemeğimizi yiyeceğimiz yere vardığımızda onlar çoktan varmış ve hazırlıları yapmış. Öğlen yemeğinin ardından geceyi geçireceğimiz kampa gidene kadar aynı şey tekrarlanıyor. Öğlen yemeğinde genellikle çorba, peynir ve zengin bir meyve tabağı oluyor. Öğleden sonra orman bölgesinden çıkıp geçiş bölgesini aşarak platoya varıyoruz. 3.510 metredeki Shira Kamp. Rama beni karşılayıp tebrik ediyor. Dile kolay tam 10 saattir yoldayız. Biraz işin keyfini çıkartalım yani ayakları uzatıp yatalım. Sonra yine akşam yemeği. Her akşam ve sabah parmak ucumuzdan bir aletle kandaki oksijen oranı ve nabız ölçülerek kaydediliyor. Dağdaki herhangi bir durum için Helikopter ve Hastane gibi garantileri veren Mountain Madness bunu sigortanın bir gereği olarak yapmak zorunda. Acclimatize olma zorluğu problem yaratabiliyor. Bununla ilgili detaylı bilgi yarın. Akşam yemeğinde sebze çorbası, tavuk but, pilav, mantarlı yeşil salata ve meyveli çikolatalı kek var. Yemekten sonra James ertesi günde aynı süre yürüyüş yapacağımızı Shira Platosunu baştan başa geçeceğimizi bu nedenle saat 6 da kalkacağımızı söylüyor. Sana da iyi geceler Shira Kamp.

    5. GÜN

    Yine aynı uyanış ve kahvaltı. Yola çıkıyoruz. Biraz monoton bir bölge. Zaman zaman derelerin varlığı bizi keyiflendiriyor. Ancak baş ağrıları ve nefes alıp vermenin zorlaşması ise can sıkıcı. Eğer Acclimatize olamaz iseniz baş ağrıları başlıyor. Bunun temel nedeni kanın içindeki oksijen oranının azalması. Bu da özellikle ilk aşamada omurilik soğanının fonksiyonunu etkiliyor. Baş ağrısı dışında baş dönmesi ve kusma da olabiliyor. Eğer geri dönmez iseniz beyin veya akciğerde ödem oluşuyor. Ölümle dahi sonuçlanabiliyor. Yapılması gereken ilk şey bol su içmek (günde 4 litre kadar) ki her sabah muhtemelen yol üzerindeki derelerden temin eden 2 kişilik su gurubu birer litrelik iki kabınızı suyu filtre ederek dolduruyor. Acclimatize olmayı kolaylaştıran bazı ilaçlar da var. Bunun en popüler olanı DIAMOX. Kanın Ph derecesini düşürerek işinizi kolaylaştırıyor.

    Bir de her gün belli mesafe yükselmek ve gece kampını ulaşılan maksimum yüksekliğin biraz altına inerek yapmak önemli. Zaten rota hazırlanırken bu düşünülmüş. Diğer bir tedbir ise uygun nefes alma tekniklerini kullanmak. Tabi tüm bunları yapmanıza rağmen yine de uyum sağlamama ihtimali var. Bu çok deneyimli dağcılar için dahi geçerli. 

    Tabi belki de bir daha hiç göremeyeceğim çiçekler de kesti yolumuzu sıklıkla. Şaşırtıcı güzellikler. Bugün ilk defa batonları kullanıyorum. Ancak bu da ayrı bir teknik gerektiriyor. Yanlış kullanımdan ötürü sonlara doğru özellikle omuzlarım ve sırtımın üst kısmı ağrımaya başladı. 8 saatlik bir yürüyüş sonrası 4.200 metreye Moir Kampa ulaştık. Bulutların içindeyiz artık. Kampta Ann’in yaptığı masaj hayatımı kurtarıyor. Tüm omuz ve sırt kaslarım kana kavuşuyor. Eline sağlık Ann.

    Akşam yemeğinde soğan çorbası, etli pilav (Hint pilavı), soslu kabak, soğan, havuç salatası ve muzlu pasta var. Akşam Benn kötü haberi veriyor. Ertesi gün kalkış saat 4 de ve zor bir gün bizi bekliyor. Allah rahatlık versin Moir Kamp.

    6. GÜN

    Tedirginlikle sabaha kadar uyuyamadım. Günaydını beklemeden kalktım. Kahvaltı sonrası ilk defa kafa lambalarımızı kullanarak karanlıkta yola çıktık ki bende tavukkarası (yani gece körlüğü) olduğu için çok can sıkıcı bir durumdu. Ama hamama giren terler. Artık hiçbir canlının yaşamadığı Alpina Zon’dayız.  Tek canlı bizi gemiyi takip eden martılar gibi takip edip artıklarımızı yiyen kuzgunlar.

    Zaman zaman tırmanma hatta hata affetmeyecek geçişlerin de olduğu bu bölümü zar zor nefes alarak 9 saatte tamamlıyoruz. Artık Lava Tower’dayız. Yani lavların oluşturduğu duvar şeklindeki kulenin tam dibindeki kampımızda. Tam 4.650 metre. Burada bir yüz metre daha tek başıma yükselerek Kilimanjaro’nun Karlarına ilk defa elimi sürüyorum. Akşam yemekte kabak çorbası, patlıcan soslu ve peynirli spagetti, sarımsaklı ekmek, mozerallalı domates salatası ve browni var. Nefes yetmez oldu ve yorgunluk başladı. Ama bitecek bu iş. Allah seni bildiği gibi yapsın Lava Tower Kamp.

    7. GÜN

    Sabah kalkıp yola çıktık. Aşağıda gitgide küçülen Lava Towera bakmak yukarı bakmaktan çok daha fazla motive ediyor insanı. Yaklaşık 4 saatlik bir tırmanış sonrası öğlen vakti Arrow Glacer’e (Ok buzulu) vardık. Artık 4.900 metredeyiz ve bugünden sonraki iki gün bizim en çok yorulacağımız günler olacak. Hem yükseklik nedeniyle nefes alma zorluğu ve hem de soğuk bize kötü anlar yaşatacak gibi.  Tüm öğleden sonrayı çadırın içinde pinekleyerek geçirdim.

    Akşam yemeği için çadırdan çıktığımda tam bir ayaz vardı. 5 kat giyinip yemek çadırına gittim. Yemekte mısırlı patates çorbası, sosis, ıspanak, sebze soslu patates közleme ve krem karamel var. Benn ertesi gün kalkışımızın yine sabah 4 de olacağını söyleyince hemen yatmak için çadırıma gitmek üzere çıktım. Şaşırtıcı idi. Rüzgâr durmuş, dolunay çıkmıştı. Ayın ışığı hem artık altımızda kalan bulutlara hem de Kilimanjaro’nun tepesine vuruyordu ki her şeye değer denilecek bir manzaraydı. Yarım saat kadar seyrettikten sonra yatağa huzurlu bir şekilde gittim. İyi geceler Arrow Glecar Kamp ve bekle bizi zirve. Geliyoruz.

    8. GÜN

    Kahvaltı sonrası yola çıktık. Başımıza ilk kez baretlerimizi giydik. Çünkü gece kayaların arasına sızan su donarak kayadan taş parçalarının kırılmasına sebep olabiliyor ancak buz tutmaya devam ettiği için gece ve sabahın erken saatlerinde düşmüyor. Güneş doğup buzlar erimeye başlayınca taşlar düşmeye başlıyor. Bugün 750 metre yükseleceğiz ve Ağrı dağının 300 metre üzerine çıkacağız. Oldukça zorlu bir parkur sonrası 11 saatlik bir yürüyüş ile 5.650 metre yükseklikteki Krater Kampa varıyoruz. Basitmiş gibi konuştuğuma bakmayın Erden’in ayak sürümeye başladığım anda verdiği kafein takviyeli jel olmasa ve Rama kendi yükünü taşıdıktan sonra benim sırt çantamı almak için dönmese çok zorlanacağım kesin. Şunu kesinlikle ifade edeyim ki başladığımızdan bu yana en zor gündü bugün. Ama sonunda kraterin içindeyiz işte.

    Etrafta 15-20 metre yüksekliğindeki buzullar. Asırlar önce patlayan kraterin bacasından sızan gazlar her an dönebilirim diyor. Yarın da sabah dörtte kalkacağız. Bu nedenle erken akşam yemeği yeme teklifimize tamam diyor Benn. Yemekte kabak çorbası pilav, biftek, buharda pişmiş havuç ve çikolatalı kek var. İyi geldi. Çok acıkmışız. Hepimiz akşam saat sekizde çadırlarımıza gidiyoruz. Gece yarısı uyanıyorum. Her tarafım buz gibi farkına varıyorum ki uyku tulumunun fermuarı bozulmuş. Tamir etmeye çalışıyorum. Beceriyorum becermesine ama tekrar bozulup açılma riskini yaklaşık -20 derece olan havada almam mümkün değil. Sabaha kadar uyuma yok. Bu ikinci uykusuz gecem. Elbette Ertesi gün zirveye ulaşmanın heyecanı da var içimde. İyi geceler Kilimanjaro, bize yarın müsaade et zirve yapalım. Sen etmezsen olmaz bu iş. 

    9. GÜN

    Sabah beşte kahvaltı sonrası yola çıkıyoruz. Planımıza göre tam Güneşin doğuşuna zirvede olacağız. Barete gerek yok. Çünkü artık neredeyse Afrika’nın çatısındayız. Bizden yukarda bir şey yok koca kıtada. Saat 6.30 gibi varıyoruz 5.895 metre yükseklikteki futbol sahası büyüklüğündeki son düzlüğe. Karın üzerinde yürüyoruz artık. Ve güneş doğuyor. Tam ekip olarak zirveye ulaştık.

    Ağlayarak kucaklaşıyoruz. Tabelanın önünde çekilen hatıra resimleri çekiliyor. Çığlıklar atılıyor. Yeni hayaller kuruluyor. Birçok şeyin içine girdiği 15 dakika. Nirvana bu işte. Anlatılamaz. -25 civarındaki dondurucu soğuğa ilave olarak esen rüzgâr bizi bir an önce inişe geçmeye zorluyor. İniş başlıyor. 7 gündür çıkmaya tırmanmaya çalışan bacaklarda farklı kaslar çalışmaya başlıyor. Özellikle ayağınızın altından kayan taşlar frenleme için aşırı güç harcamanıza sebep oluyor. Yaklaşık 3 saat sonra tekrar 4.500 m seviyesine inip nefesimizin rahatladığını hissediyoruz. Tam da bu gevşeme anında olan oluyor. Sol dizim dönüyor. Kötü düşüyorum. Sırtım sivri bir taşa geliyor. Neyse sırt çantam koruyor. Kalkıyorum. Hasar yok gibi. 4 saat daha inişe devam ediyoruz. 3.500 kotuna geldiğimizde 10 saat olmuş yürüyüşe başlayalı. Sol dizimde kötü bir ağrı başlıyor. O sırada Rama gelip çantamı alıyor.

    2 saat daha yürüyorum o ayakla resmen kaplumbağa hızıyla. Nihayet 3.000 metredeki Mweka kampa son olarak ben varıyorum. Hemen oturup önce bira, ardından Tanzanya Konyağı ve peşinden 2 duble viski ile acılarıma son veriyorum. Kilimanjaro kampının kapısına varmak için yarın da 8 km yürümek gerekiyor. Benn ayağımın daha kötü olabileceğini istersem sedye ile indireceklerini söylüyor. Benim keçiliğim tutuyor. Bir de nedense sedye ile inersem bu işi başaramamış gibi hissedeceğim. Sabah 7 de son yürüyüş başlayacak. Ben diğerlerine de mâni olmamak için saat 5 de başlayıp yavaş yavaş iniş yapacağımı söylüyorum. Buz ile dizimi tedaviye çalışıyoruz. Bir gece önceki uykusuzluğum nedeniyle akşam yemeği dahi yemeden yatıyorum. Sızmışım.

    SON GÜN

    Sabah programlandığı gibi kalkıyorum. Buddy, Erden ve Nancy de erken kalkıyor bana eşlik etmek için. Tabi rehberlerden Lou ve 4 porter da bizimle. Acı içindeki 6,5 saatlik yürüyüşte sırt çantamı bile kimseye vermeden kapıya varmayı başarıyorum. Diğer gurup 2 saat sonra çıkmalarına rağmen varmışlar ve bekliyorlar. Araçlarla bir otele gidip duşumuzu alıyoruz. Sonra bana ve Buddy Cemal Paşa’ya sertifikalar veriliyor. Diğerleri 3 günlük safari turuna kalacaklar. Biz akşam 7.00 uçağı ile Nairobi’ye geçiyoruz.

    Cemal Paşam Kenya’da bir arkadaşı ile buluşacak. Ben daha önce keşfettiğim first class luncha 30 $ ödeyip İstanbul’a dönmek için sabah 6.00 uçağını bekleyeceğim.

    Ne diyeyim. Çok Mutluyum. Benim için çok farklı bir deneyim oldu. Size ise diyorum ki

    LALA SALAMA YANİ TATLI RÜYALAR

    2013- İNGİLTERE/LONDRA

    İngiltere’ye gençken mimleyip kara listeme almış olmama rağmen bu kararımdan cayıp gittim. Londra iyi ki caymışım dedirten güzellikte bir şehir. Ayrıca insanları da soğuk İngilizler önyargısının aksine çok sıcakkanlı ve yardımseverdi. Nothing Hill’deki otelin bulunduğu sokakta sabahları herkesin birbirine günaydın demesi, metro istasyonunda tarif sorduğum bir adamın kendi metrosunu kaçırmak pahasına tarif için gayreti açıkçası İstanbul’da bile unutulmaya yüz tutmuş davranışlar artık.

    BUCKINGHAM SARAYI

    Birleşik Krallık hükümdarlarının yönetim merkezi ve Londra’daki ikametgahı olan saray Westminster Şehrindedir. Sık sık devlet işlerinde ve yabancı devlet insanlarının ağırlanmasında da kullanılır. Buckingham Sarayı’nın ana cephesi Edward Blore tarafından inşa edilmiş ve 1850’de tamamlanmış. Son haline ise Sir Aston Webb tarafından 1913’te yapılan yenilemeden sonra kavuşmuş ve daha sonra binaya eklemeler yapılmış. En bilineni 1837’de Kraliçe Victoria’nın tahta çıkmasının ardından doğu cephesine kraliyet ailesinin halkı selamladığı balkon. II. Dünya Savaşı’ndaki Alman bombardımanında yıkılan şapelin yerine ise Kraliyet Koleksiyonu’nun sergilendiği galeri 1962’de halka açılmış. Sarayın Siyah tüylü şapkalı kırmızı üniformalı saray muhafızları meşhur. 

    KENSINTON SARAYI

    Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’da bulunan ve 17. yüzyıldan bu yana Britanya Kraliyet Ailesi’nin resmî ikametgâhı olan bir saray. Hyde Parkın batı çıkışında. Sadece bahçesini gezmek bile ihtişamı görmek için yeterli. Göleti bile var. Kraliçe Victoria bu sarayda doğmuş ve Buckingham’a taşınana kadar burada yaşamış. Diğer konukları ise Prenses Margaret ve Diana. Victoria, Diana ve Margaret’in bazı eşya ve giysileri burada sergileniyor. Onca şaşaanın içinde sade ve mütevazı yatak odaları şaşırtıcı geldi.

    SHAKESPEARE EVİ

    İngiltere’nin Stratford Upon, Avon’daki William Shakespeare’in 1564 yılında doğduğu bu ev aynı zamanda dünyanın en eski müzelerinden biri olma özelliğini de taşıyor. Bu kadar iyi korunmuş olması bana mucize gibi geldi, büyülendim.

    Shakespeare hakkında o kadar çok şey yazılmış çizilmiş, onun da ötesinde eserleri o kadar çok uyarlanmış ki bana dedikodudan başka bir şey kalmamış. 18 yaşındayken 1582 yılında 26 yaşındaki Anne Hathaway ile zorunlu evlilik yapmış. Nitekim altı ay sonra ilk kızları Susanna iki yıl sonra ikizleri Judith ve Hamnet doğmuş. Ama doğduğu ev o günkü gibi ayakta duran eserleri yüzlerce yıldır milyarca yüreğe işleyen Shakespeare’in günümüzde yaşayan torunu yok. Çünkü ikizlerden Hamnet 11 yaşında ölmüş, Judith’in üç çocuğu da az yaşamış, Susanna’nın tek kızı Elizabeth’in ise hiç çocuğu olmamış. Yani soy ağacı 3. nesle bile ulaşamamış. İkizler doğduktan sonraki yedi yılda yani 1585 ve 1592 yılları arasında ne yaptığını kimse bilmiyor. Ailesini geçindirmek için avukatlık veya katiplik yaptığı düşünülüyor. Yeter bu kadar magazin.

    LONDRA KÖPRÜSÜ

    Bu açılır kapanır baskül köprü (Tower Bridge) Londra’nın önemli sembollerinden biri. Şehrin iki yakasını bir araya getiren bu ikiz kuleli köprü, 1894’te 11.000 ton çelik kullanılarak 432 işçinin her gün çalışmasıyla 8 yılda inşa edilmiş. Köprünün açılıp kapanma sistemi eskiden buhar enerjisiyle çalışıyormuş. Şimdi elektrikle çalışıyor ama eski sisteme ait her detay olduğu gibi korunmuş ve bir sergiye dönüştürülmüş. Thames Nehri üzerinde, Victoria stili eski makina dairesini gezebilir, köprünün açılış kapanış saatlerine göre burada olup sonradan yapılan cam yürüyüş yolundan manzarayı izleyebilirsiniz. Tabi bunu yaparken gayda çalan birine rastlayıp cesur yürek filmini anımsatan melodilere denk gelirseniz dadından yenmez. 

    GREENWICH-CUTTY SARK

    İlkokuldan bu yana sıfır meridyeni olarak aklımda yer etmiş Greenwich’e Londra’dan gitmek için tekneye binmek yeterli. Greenwich’te müzeye çevrilmiş Cutty Sark yelkenlisi ise gerçekten gönlümü fethetti. Hikayesi şöyle:

    Cutty Sark’ın yapımına 1869 yılında başlanmış ve denize indirildiğinde dönemin en değerli ürünlerinden çay ticareti için kullanılmış. Kısa sürede Çin Londra arasındaki süratiyle efsane haline gelmiş. O dönemde yılın ilk çayını Londra’ya ulaştıran gemiye ekstra ödüller verilirmiş. Geminin en ünlü yarışı 1872 yılında Thermopylae adlı gemiye karşı olmuş ve dümeni kırıldığı için bir hafta ile kaybetmiş. Bu kaybettiği tek yarış olmuş ve sonraki yıllarda birçok hız rekorunu kırarak döneminin en hızlı gemisi olduğunu ispatlamış. 20. yüzyılın başında buharlı gemilerin kullanılmaya başlanmasıyla popülaritesini kaybetmiş. 1922 yılında orijinaline sadık kalarak restore edilip İngiltere’de eğitim gemisi olarak kullanılmaya başlanmış. 1954 yılında ise Greenwich’te özel olarak yapılan bu yere çekilerek sergilenmeye başlanmış. Müze 19. yüzyılda okyanuslar aşan yelkenlilerdeki denizcilerin yaşamını anlayabilmek için harika. Ayrıca dünyanın en büyük gemi başı koleksiyonuna da sahip. Son olarak eski ve tarihi gemilerini jilet yapan bir ülke olarak bu gemiye 2007 de geçirdiği yangın felaketinden sonra restorasyon için tam 46 milyon İngiliz poundu harcandığını da söyleyeyim. 

    HYDE PARK

    Londra daha önce hiçbir metropolde görmediğim yoğunlukta bir yeşilliğe sahip. Şehrin % 47’si park ve bahçe. Hyde park dünyanın en büyük (350 dönüm) ve bilinen parklarından biri olarak öne çıkıyor elbette. Benim asıl merakım kuzeydoğu köşesindeki çok eskiden beri sokak hatiplerinin serbest konuşma yeri olarak bilinen Speakers’ Corner. Ama şansıma kimse konuşmuyordu. Aslında sonra ben çıkıp niye bir Nazım şiiri okumadım diye çok hayıflandım. Park ile ilgili söylenecek çok şey var aslında. Gölü, şelalesi, sincaplar, kuşlar, inanılmaz çiçekler ve ağaçlar, atla gezinen insanlar ve her şeyden çok da yatılası geniş çimenleri olan huzurlu bir yer diye kısa keseyim. Anlatılası değil gezilesi bir yer.

    Kısa kısa tavsiyelerde bitireyim geziyi. Atlayıp trene Brighton’a gidin. Londra’ya en yakın sahil kentlerinden biri. John Nash’ın en güzel eserlerinden Kral Edward’ın egzotik aşk yuvasını, yani Kraliyet ailesinin yalı sarayını mutlaka görün.

    Civardaki kalelere gidin. Mutlaka bu kalelerde çekilmiş ve seyrettiğiniz bir film veya dizi vardır.

    Piccadilly meydanında şaraplarınızı için.

    Trafalgar’da gökyüzüne bakın.

    Londra’nın meşhur kırmızı kulübelerinden birine 4-5 kişi sığışın.

    Kral VIII. Henry ve altı karısı ile hatıra fotoğrafı çektirin. 

    Meşhur Harrods mağazasına mutlaka girin. Yalnızca gezin alışveriş yapmayın. Gıda reyonuna gidip yüzlerce tatlı içinden birini seçip paket yaptırın. Londra doğa tarihi müzesinin önündeki banklarda yiyin.

    Eğer yeşilliğe yayılmış insanlar görürseniz dikilmeyin, siz de yayılın. Bu kadar.

    2013- ÖZBEKİSTAN/TAŞKENT

    Özbekistan’a ilk olarak 2012 yılında iş için gittiğimde Semerkant’ı gezme fırsatım olmuştu ama Taşkent’i ancak 2017 Mart ayında 4. gidişimde gönlümce gezebildim. Tek adam rejimi olan bir ülke ama genel olarak eğitim bizimkinden iyi. Yolda gezerken turist olduğunu anlayan gençler mutlaka selam verip konuşmak istiyor. Genelde Rusça, İngilizce ve az Almanca biliyorlar. Ama elbette tek adam rejimi eğitimli nesil pek istemez. Baskı da artmış görülüyor. Şehir içindeki Asker sayısından anlaşılıyor. Eski medreselerin çoğunda din ağırlıklı eğitim başlamış bile.

    İlk hareketlendiğim yer uzaklardan kubbelerini gördüğüm ve aklınıza gelebilecek tüm tarım ve hayvancılık ürünlerinin satıldığı Chorsu Bazaar. Yani çarşı pazar.

    Ama buraya ulaşabilmek işin uzunca bir süre kalabalık bir köy pazarının içinden yürümek zorundasınız. Yaklaşık bir km kadar yürüdükten sonra kubbelerin içine girince şaşırtıcı bir görüntü ile karşılaşılıyor. Yüzlerce kasap bir arada. Tezgahların önündeki rakamlardan bunu anlayabilirsiniz

    ve rengarenk aktarlar. İsteyene de sakatat. Tabi at eti en pahalı olanı.

    Daha sonra yönümü Kukuldash medresesine çevirdim. Dışarıdan görüntüsü gerçekten etkileyici. Özellikle de minaresi. Giriş kapısındaki süslemeler Semerkant’taki hanları andırıyor.

    Kapıda daha sonra içeride yatılı olarak kalan 200 kadar erkek öğrencinin belletmeni olduğunu öğrendiğim Cüppeli Ahmet kılıklı biri içeri girmem için 10 dolar vermemi istedi. İçerisini merak ettiğim için dolar kullanmanın yasak olduğu ülkede bunu cebine atacağını bile bile parayı verdim mecburen.

    İçeride özellikle baharın gelişiyle cennete dönüşmüş bir avlu çıktı karşıma. İleride duran çocuklara yaklaştım. Hepsi birden Selamı Aleyküm dedikten sonra başlarını öne eğdiler. Zorla çat pat İngilizce bilen birinden yatakhanelerinin üst katta dershanelerinin alt katta olduğunu öğrendim. Aşağıda kapılarındaki yazılardan anladığım kadarıyla kuran okuma, fıkıh, hat ve hadis gibi dersler veriliyor.

    Bu hat dersinin sınıfının kapısı. Kapıda çocukların yaptığı ahşap işlerini bana satmaya çalışan cübbeliyi tersleyip dışarı çıktım.

    Bir sonraki durağım Telle Seikh Camisi, Barak Khana Medresesi ve Kaffal Shashi Mozolesinin olduğu alanda gerçekten başka bir dünya buldum.

    Alanda uçurtma uçuran çocukların, boğa güreşi yapan matadoru andıran hareketleri ile uçurtmalarını rüzgâra vurdurarak çıkarttıkları ıslığı andıran sesler bana Halit Hüseyninin “Uçurtma avcısı”nı hatırlattı. Barak Khana Medresesi şimdiye kadar gördüklerimin en iyisiydi ama ahşap kapısının güzelliğini fotoğrafa yansıtamamışım.

    Telle Seikh camisinin minareleri Özbekistan’ın en yükseği. Bu bölgedeki eski şehir komple yıkılmaya başlamış ve yerine Yeni Taşkent kurulacakmış. Niye mi? Özbekistan’ın reisi öle demiş.

    Burası da Özbek Reisin kararlarını onaylamakla görevli meclisin binası.

    Polish Catholic Church ihtişamına rağmen tek devlet tek ümmet anlayışının yalnızlığını yaşıyor gibi.

    Amir Temur yani bizim Aksak Timur müzesi tam bir hayal kırıklığı oldu. Hepsi kopya. Orijinaller ya USA Metropolitan ya Londra ya da Berlin’deki müzelerde.

    Diğer bir hayal kırıklığı da Abdul Khasım Medresesi oldu.

    Özbek sirki dünyaca meşhur bir sirk. Bilet sordum ama bir hafta önceden almak gerekiyormuş.

    Yol boyunca 4-5 tane bu şekilde büyük bir meydanın ortasına yapılmış tiyatro binası gördüm ama yalnızca bir tanesinde hareket vardı.   Taşkent oldukça geniş alana yayılmış bir şehir. Yalnızca eski bölgeleri gezerken bile kendi rekorumu kırdım. 48.000 adım. Allahtan yollar ve kaldırımlar alabildiğine geniş. Tazesi gibi olmaz ama size bir özet yaptım.

    Erdim muradıma, çıkın kerevetime.

    2019- KOSOVA/PRİŞTİNA

    Tamamen Amerikan Projesi olarak kurulan ve herhalde Oval Ofis Sakinlerinden Clinton’un tek heykelinin dikildiği ülke olan Kosova’dayız. Ve elbette bu yeni doğan ülkenin başkentinde Priştine’de şehir turuna Newborn hatıra fotosuyla başlıyoruz.

    Ülkenin kuruluşunu, her yerde rastladığınız NATO’ya ait bilumum araç ve binaları ile Amerikan bayraklarını boş verin. Ülke insanları tüm Balkan ülkelerindeki gibi sıcak kanlı ve sevimli. Hatta burada özellikle gençlerinin diğerlerinden daha kültürlü olduğunu dahi söyleyebilirim. Yolda rastladığımız birinin İngilizce veya Almanca veya her ikisini de bilme ihtimali % 75 civarında. Türkçe bilen, bilmese de anlayan sayısı da % 50 ye yakın.

    Neredeyse hiçbir sanayi tesisinin olmadığı hatta tarım ürünlerinin çoğunu bile ithal eden bu ülkenin hava kirliliği konusunda dünyada ilk sıralarda olmasını bir türlü anlayamıyordum.

    Aslında sorunun cevabı basit. Bir hava kirliliği ülke sınırı filan tanımaz, iki arkamda görülen fi tarihinin teknolojisi ile yapılmış termik santralların biri bile havayı kirletmeye fazlasıyla yeter.

    Ülkenin kayda değer tek üniversitesi Priştina üniversitesi şehrin içindeki bir parkın içine kurulmuş. Etrafını 5 dakikada dolaştım. Her yönünde bir fakültenin girişi var. Psikoloji/Sosyoloji ve Felsefe Fakültesi, Matematik ve Doğa bilimleri Fakültesi, Spor ve Beden Eğitimi Fakültesi ve Filoloji Fakültesi.

    Kosova Milli Kütüphanesi “Pjeter Bogdani”, Hırvat mimar Andrija Mutnjakovic tarafından tasarlanan çelik iskelet membranlarla çevrili kubbeli yapısıyla şehrin sembolik yapılarından biri. Üniversitenin hemen yanındaki kütüphanenin birinci katında 400 kişilik okuma salonu eski doğu bloku ülkelerindeki okuma alışkanlığının mirası. Son olarak 99 adet kubbenin insan beynini temsil ettiğini de belirteyim.

    Babası Priştineli olup Üsküp’te doğan Rahibe Teresa Arnavutça konuşulan her yerin olmazsa olmazı. Priştine’de 2007 yılında açılan bu Teresa katedrali şehrin önemli yapılarından.

    İçinin sadeliği ve aydınlığı için ise Rahibe Teresa’nın yaşamından esinlenilmiş herhalde.  

    Mehtap Meydanından İskender Paşa heykeline kadar uzanan araca kapalı Nena Teresa caddesi istiklal caddesi gibi sürekli kalabalık ve 50 metrede bir kestane satanlar var. Sordum İnebolulu çıkmadı 

    Trafiğe kapalı alanın sonundaki bu meydanda yine Arnavutça konuşulan toprakların olmazsa olmazlarından biri; İskender Paşanın at üzerindeki heykeli (En solda).

    Priştine’deki 3 Osmanlı dönemi camii. İlki Kosova Savaşı sonrası bir Sırp’ın öldürdüğü Sultan Murat tarafından yaptırılan Çarşı camii. Hoş Osmanlının 3. padişahının te Bursa’dan kalkıp buralara gelmesi de garip tabi. İkincisi Yaşar Paşa Camii. En arkadaki ise Fatih tarafından yaptırılan İmparatorluk (Madhe) camii. Camileri T.C. restore etti. Yani vergilerimiz yalnızca Türkiye’deki camilere gitmiyor.    

    Ülkeler hücre gibi mitoz bölünme ile çoğalıyor. Kosova’da hangi yöne gidersen git 45 dakikada sınıra ulaşıyorsun. Bu gidişte yakın çevredekileri bile bitiremeyeceğim. Bu haritada dahi 15 ülke var. Her neyse iyi okumalar hepinize.

    2019- UKRAYNA/ODESA

    1475-1774 yılları arasında 300 yıl Karadeniz’in Osmanlının iç denizi olduğu dönemlerde imparatorluğun en kuzey topraklarındayım. Önce Ukrayna ve Moldova olarak öngörülen gezi iki özerk bölgeyi de ziyaretle biraz daha renklendi. Önce Ukrayna’dan başlayalım.

    Ukrayna ile ilgili öncelikle şunu söylemeliyim ki gerçekten güzel ve yakışıklı bir ırk. İlk durak olan Odesa ise her anlamda tarihi ve huzurlu bir şehir görüntüsü verdi. Yemek olarak midye ve yumurta ön planda. Merkeze yakın bölgede binaların çoğu restore edilmiş eski taş binalar. 2 gün boyunca İstanbul Parkı ile Yunan parkı arasındaki Potemkin Merdivenleri, Ulusal Galeri ve Balo Tiyatro Salonu, Oblaska Flarmoni Salonu, Voronstov Sarayını görüp, Pushkin Müzesini gezdik. Denizcinin Karısı (Sailor’s Wife), II. Katerina ve Aleksandre Pushkin heykellerinden keyif aldık, eski pasaja göz atıp, yemyeşil şehrin eğlenceli halk parklarında yeni lezzetlerle tanıştık. Şunu hemen söylemeliyim şu kent ormanı, millet parkı lafını edenler buradaki parkları bir görsün. İçinde huzur, neşe ve çağdaşlık olmayan beton yığınlarından belki vazgeçerler.

     II. Katerina heykeli Potemkin Merdivenlerinin başladığı meydan ve Potemkin Merdivenleri özellikle plajlara giden teknelerin kalktığı iskelelere yakın olduğu için her zaman hareketli.

    Mimari detaylar her açıdan ayrı etkileyen bir estetik içeriyor.

    İskelenin ucundaki balıkçı kocasını bekleyen kadın heykeli beklentileri karşılamayabilir.  

    Cadı Evi denilen bu bina ilginç bir görsel yanılgıya sebep oluyor.

    100 yılın üzerinde geçmişe sahip bu barok tarzı etkileyici olan ve görülesi detaylar içeren pasaj gündüz ayrı gece ayrı güzel.

    Buraya kadar gelmişken Rus Edebiyatının kurucusu kabul edilen Puşkin’le bir özçekim şart.

    Eğer içine bir orkestra koyacaklarsa, böyle dans edecek güzel insanlarda olacaksa, bir köşesinde satranç, domino, tavla ve dama gibi oyunlar, bir köşesinde yerel lezzetlerin bulunduğu restoranlar ve yüz yaşından büyük ağaçların arasında etrafındaki heykelleri serinleten havuzlar yapacaklarsa benden kabul yapın Millet Bahçelerini.

    2019- TRANSDİNYESTER VE GAGAVUZYA

    TRANSDİNYESTER/TRANSPOL

    Orası neresi diyebilirsiniz. Bu Ukrayna- Moldovya sınırında yer alan 600.000 civarında nüfusu 3.200 km2 alanı olan hiçbir Birleşmiş Milletler Ülkesi tarafından resmen kabul edilmemiş olsa da Moldovya ve Rusya tarafından yarı resmi kabul görmüş durumda olan bir devlet adayı. Hatta Rusya’nın her yıl bütçesine 1 milyar dolar destek verdiği de söyleniyor.  Durumu biraz karmaşık yani.

    Rusya’ya katılmak istiyor ama sınırı yok. Moldovya ile federal devlet kurabilir, onu da Moldovya istemiyor. İki arada bir dere de (ki derenin adı Dinyester) kalmış anlayacağınız. Sınırı, gümrüğü, pasaportu, parası, ordusu Cumhurbaşkanı var adı yok. Başkenti Tiraspol aynı zamanda Moldovya’nın ikinci büyük şehri.  Bize tamamen eski Sovyetler Birliği, sanki zaman durmuş gibi denmişti. Yok öyle bir şey. Bir tek Lenin heykeli gördük.

    Şehir tamamen modern. Girdiğimiz restoranda Hamburger vardı. Adı Teksas. Hamburgerin büyüklüğü tam Amerikalılara göre, üstelik hayatımda ilk kez (cahilliğimi bağışlayın) hamburger yerken eller kirlenmesin diye eldiven verildiğini burada gördüm. Tüketici toplumun kralı yani.

    1990’dan kurulduğu 1992 ye kadar Moldovya ile yapılan Sarhoş savaşı olarak da (gündüz savaşıp gece barda beraber içki içtikleri rivayet ediliyor) anılan savaştaki şehitleri için yapılan Supreme Sovyet anıtı gezip, kendimizi Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan Bender Kalesine attık.

    Giderken bu heykeli gördüm lakin fazla yaklaşmadım. Osmanlıyı yenip Türkleri kesen bir komutanmış.

    İşte Kanuni’nin Boğdan seferinden sonra Dinyester Nehrinin kenarına yaptırdığı muhteşem Bender Kalesinin maketi. O kadar büyük bir kale ki bir bütün olarak ancak maketi çekilebiliyor. Bu arada Murat Hüdavendigar’dan başlayıp 3. Murat’a kadar neredeyse bütün padişahlar buraya sefer yapmış.

    Bu da surlarının birinden kalenin gerçeği. Yeni restore edilmiş.

    Kalenin hediyelik eşya dükkânı. Adı Beşiktaş. Sahibi fanatik.

    Kiril harfleri ile “I love Traspol” yazısı önünde özçekimden sonra biz gider. Son olarak şunu söyleyeyim, gittim gördüm ama bu devlet benim için hala muamma!

    GAGAVUZYA / KOMRAT

    Geldik Gagavuz Yeri yani Gagavuzya’ya. Bir yer düşünün Katedral ‘den geri geri İstavroz çıkartarak biri dışarı çıkıyor. Hemen kapının yanındaki banka oturup yanındaki kadınla Türkçe konuşmaya başlıyor. Hem de öyle Türkiye’deki gayrimüslimler gibi kırık değil dili. Hatta Türki Cumhuriyetlerinden daha temiz bir Türkçe. İşte öyle bir yer Gagavuzya.

    11. yüzyılda Orta Asya’dan Karadeniz’in kuzeyinden gelip Tuna Nehrinin altına inen bu Oğuz boyu Ortodoksluğu seçmiş. Elbette birçok Şaman geleneğini de içinde barındıran bir şekilde. Aleviler gibi yani. Cana Yakın insanlar ve açıkçası Türkçe sohbet edebilmek için gözünün içine bakıyorlar. Dediğim gibi Türkçeleri çok düzgün ve bu belki de şimdi okulları kapanan malum herifin tek hizmeti olabilir.

    Başkent Komrat. Nüfus: 175.000 Yüzölçümü: 1830 km2. Moldovya tarafından da Özerk bölge olarak kabul edilen Gagavuz Yeri Başkanı Dr. İrina Vlah. Yolda rastladığımız bir kadın her ne kadar Kadının yeri mutfağıdır dese de, İrina son seçimden %95 gibi bir ezici üstünlükle çıkmış.

    En sevdikleri Türk politikacı Demirel. Türkiye’nin destek verdiği bölgenin tek üniversitesi olan Komrat Üniversitesinde heykeli bile var. Şehrin en büyük kültür merkezi Atatürk Kütüphanesi.

    Özerk bölge girişini bu işaret olmasa anlamak mümkün değil

    Lenin heykelleri hala içimizi coşturuyor, umudumuzu tazeliyor. Slogan atası geliyor insanın.

    Mütevazı Meclis binası ve Komrat’ın tek katedrali. İçeride ibadet eden oldukça fazla insan vardı.

    Çoğu yerde aynı zamanda Türkçe kelimelerin Kiril alfabesi ile yazılması bana nedense Osmanlı dönemindeki Rumları hatırlattı.

    2019- MOLDOVYA/KİŞİNEV

    Moldovya; Peçenekler, Kumanlar, Tatarlar, Gagavuzlar gibi birçok Türk kavminin istilasına uğramış, 15. yüzyıldan sonra ise Osmanlıların sürekli baş belası olan Voyvodaları ile ünlü bu topraklar Osmanlının gerileme dönemindeki her anlaşmada da pazarlık konusu olmuş. Bu kötü kaderi II. Dünya Savaşında da devam etmiş. Belki de şu anda ülke insanlarının sert görüntüleri ve insanların yüzlerine bakmaktan imtina etmeleri “ki bunun ürkekliğin alternatifi olarak geliştirdikleri bir türlü savunma mekanizması olduğunu düşünüyorum” bu geçmişlerinden kaynaklanıyor olabilir.

    Başkent Kişinev Odesa gibi parkları ve heykelleri ile oldukça göz alıcı olsa da oradaki çarpıcı mimariyi görmedim açıkçası.

    Parcul Catedrali ve içinde bulunduğu park, hemen çaprazında onlarca önemli büstün yansıra Pushkin heykelinin de olduğu Stefan Bahçesi, her katı müzeye çevrilmiş Valea Vorilor Gölüne bakan su kulesi, II. Dünya Savaşında ölenler için yapılmış Eternity anıtı ve Yahudi Gettosu kurbanları anıtı ile Lenin anıtı görülmeye değer yerler. Elbette mutfağı tadılmalı. En büyük turizm gelirinin Şarap Turizmi olduğunu da hatırlatayım.

    Parcul Katedralinde dikkatimi çeken Anadolu’daki eski başörtüsüne benzer başörtüsü olan bir Azize ile Yakasında Ay yıldızlı Türk Bayrağı olan bir Azizin ikonu idi. Ancak resmini çektirmediler.

    Yine bir Puşkin heykeli. Favorilerinin yanı sıra yüzünde annesinin Etiyopya kökenli olmasının tipik bir görüntüsü var.

    Yollarda hayatın içinden görüntüler heykellestirilmiş.

    Yahudi Gettosu Kurbanları anıtı. Kişinev de önemli bir Yahudi nüfus varmış. Burada yaklaşık 15.000 Yahudi’nin öldüğü tahmin ediliyor.

    Leninist Gençler anıtını çekmeden olmazdı.

    II. Dünya savaşı kurbanlarına ait şehitlik ve Eternity anıtı gerçekten etkileyici. Eternity anıtının kenarlardaki 5 tablo ve anıtın 5 adet ayağı savaşın 5 yılını temsil ediyor.

    Son olarak benim için Kisinevin en büyük caddesinin adımı taşıması ve Atatürk’ün büstü ile karşılaşmam hoş sürprizlerdi.

    2019- KOLOMBİYA

    7 sene aradan sonra yine Karayip denizinin kıyılarına geldim. Bu kez adını Kristof Kolomb’dan alan Kolombiya’dayım. Şunu belirtmeliyim ki Kristof Colomb bu topraklara hiç ayak basmamış.. Güney Amerika’ya göz atacak olursanız Brezilya karnavalıyla, Arjantin tangosuyla, Şili şaraplarıyla, Küba purosuyla, Kolombiya kahvesiyle, Venezüella dünya güzellik kraliçeleri ile ünlü. Yani affedersiniz ama bunların hepsi bir çeşit zevk pezevengi dersem abartmış olmam.

    Seyahatimin ilk bölümü Karayip kıyılarındaki tarihi bir şehir olan Cartagena’da geçecek. Cartagena, Türkiye’nin bir buçuk misli büyüklüğe ve 46 milyon nüfusa sahip olan ülkenin 5. büyük şehri. Ama tarih olarak en eskilerinden sayılır. Avrupa istilasından önce tarihi MÖ 4000 yıllarına kadar dayanıyor. Daha sonra 1533 yılında Pedro de Heredia tarafından kurulan Cartagena’da surlarla çevrili olan eski şehir Bocagrande bölgesi ve UNESCO nun dünya mirasları listesinde.

    CARTEGENA

    Plaza de Los Coches’teki saat kulesinin altında geçtiğinizde zaman yolculuğu başlıyor.

    Girişteki büyükçe meydanda sizi şehrin kurucusu Pedro de Heredia karşılıyor.  Daha sonra ahşap cumbalı evlerin bulunduğu sokaklara giriyorsunuz. Bir müddet sonra yönünüzü kaybedip kendinizi eski şehrin sakinliğine bırakıyorsunuz.

    Tabi tekdüze değil bu dolaşma. Bir anda bir katedral veya kilise yükseliyor yanı başınızda. Ya da iç içe geçmiş zaman katmanları

    veya rengârenk el emeği hediyelik dükkanlarının içine kayıyor gözleriniz,

    bazen de yol kenarındaki seyyar satıcılara.

    En iyisi bölgeye ait tropik meyvelerin taze sıkılmış sularından içmek veya belki de o meşhur kahvesinden Kolombiya’nın 3 masalı bir kafede.

    Güney Amerika’da olmazsa olmaz sömürgecilere karşı ilk savaşı başlatan ve Bolivya ya ismini veren Simon Bolivar heykeline, modern sanat müzesinin yanındaki Claver meydanında hurda malzemelerle yapılmış ilginç paslı heykeller eşlik ediyor.

    İsmi bana Kastamonu’yu çağrıştıran Getsemani sokaklarında ise gölge oluşturan flama bayrak ve şemsiyeler var. (Bu sayede Gestemani’nin İsa’nın havarileri ile buluştuğu ve Yahuda’nın kendini astığı bahçenin adı olduğunu da öğreniyorum)  

    500 yıllık yüksekliği taş çatlasa 5 metre olan surların üzerinden görünen yeni şehrin gökdelenleri tezat oluşturuyor.

    Gerçekle buluşunca her geçenin önünde özçekim yaptığı bu Lost Indian Catalina heykelinin fotoğrafını ben de çektim. Hikayesini internetten bulurum, yoksa da uydururum bir şeyler.

    İlk bölümün sonunda hayvanat-nebatat kısmına neşredeyim. Burada parklarda dolaşan güvercin veya iguanaları besleyebilir, bir anda pelikan ordusuyla baş başa kalabilir veya ilginç ağaç gövdelerinde falınıza bakabilirsiniz.

    Şimdilik bu kadar. Bogota’da buluşmak üzere.

    BOGOTA

    Cartagena’dan Bogota’ya geldiğinizde birçok anlamda farklı bir dünyanın içine giriyorsunuz. Özellikle benim şehirleri yürüyerek gezme alışkanlığım nedeniyle bazı dezavantajlarım oluştu. Öncelikle şehir 2.685 metre yüksekliğe kurulmuş yani Uludağ’ın zirvesinden 150 metre daha yüksekte. Sabahları hava oldukça sert ve bu yükseklik yürüyüş performansını da kötü yönde etkiliyor. Bunun dışında yoğun trafiği nedeniyle egzoz kirliliği çok yüksek boyutta. Ayrıca yoğun ve bilinçsiz motosiklet kullanımını nedeniyle karşıdan karşıya geçmek bile tam bir macera. Son olarak Google amcanın her dediğini yaparsanız güvensiz bir sokağa girip yarı cıbıl bir ablanın veya yapışkan bir dilencinin tacizlerine maruz kalabilir veya bir alkolik tarafından tehdit edilebilirsiniz. Otelden şehrin kalbinin attığı Bolivar Meydanına yürürken 5 km boyunca ben hepsine maruz kaldım ama dünya vatandaşı olmanın deneyimi ile hepsini hasarsız atlattım.

    Önce gördüğüm Çiçek pazarına girdim. Daha önce hiç görmediğim çiçekler vardı bazı tezgahlarda. Gülleri sunum şekilleri de bir hayli farklı.

    Kolombiya’daki bütün meyveler inanılmaz lezzetli. İkinci pazar meyve sebze pazarı idi. Girmeden edemedim. Taze taze soyup bir kabın içinde de satıyorlar. Bir mango-muz-ananas kokteyli alıp yoluma devam ettim. Paketleme yöntemlerimin farklılığı meyvelerde de geçerli. İlk gördüğüm çiçek pazarında hiç fide, soğan, patates veya saksıda canlı çiçek satmamaları dikkatimi çekmişti. Meğer onun pazarı ayrıymış. Burada pazarı gezmeyip bir kasaya oturdum ve pazarın girişindeki orkestrayı dinledim. Kesin kararımı verdim, bu kolombiyalıların hepsi romen. Kim çalar yahu sabahın sekizinde müzik, üstelik çiçek pazarında.

    Sonunda meydana vardım Önce Meydana adını veren Bolivar heykelinden başlayalım gezmeye. Daha önce de bahsettim ama biraz daha söz edeyim Simon Bolivar’dan. 1783 Caracas doğumlu. Eğitimini Avrupa’da yapıyor. Fransız devrimi sonrası özgürlüklerin konuşulduğu bir dönemde. Voltaire ve Jean Jacques Rousseau’dan çok etkileniyor. Venezüella’ya döndüğünde İspanyollara karşı yıllarca sürecek bağımsızlık savaşını başlatıyor. 1823 yılında Bugünkü Venezüella, Kolombiya, Bolivya, Ekvator, Peru ve Panama’yı içine alan büyük Kolombiya Devleti Kuruluyor. 1830 yılında ilk olarak Venezüella’nın guruptan ayrıldığı sene ölüyor.

    Şimdi bu devasa meydanın dört tarafındaki binalara bir göz atalım. İlk olarak Kolombiya’nın en büyük kilisesi,

    Bazı bakanlıkların bulunduğu hükümet binası,

    askeriyeye ait bir bina ve

    ve Adalet sarayı. Bu bina önemli çünkü kimilerine göre suç makinası kimilerine göre halk kahramanı Pablo Escobar’ın hakkındaki delilleri yakmak için saldırdığı bina. 20 yaşında dolar milyoneri olmak için yola çıkan ama 19 yaşında (yanında Bill Gates hikâye kalır) dolar milyarderi olan 40 milyarlık servetiyle Forbes’de ilk ona giren Escobar. Hakkında 2 milyar dolarını fareler yedi, kızı üşüyor diye 1 milyon doları yaktı, sırf paraları demet yapmak için ayda 4.000 dolarlık paket lastiği alınırdı hikayelerinin efsane ismi Escobar. İşte yaktığı adalet sarayı bu. Sonra tamir görmüş.

    Şimdi Bolivar meydanından şehrin dayandığı dağa doğru yükselen İspanyol kolonisinin mimari özeliklerini tamamen taşıyan La Candelaria’ya doğru yürüyeceğim.

    Burada da Cartegena’daki gibi cumbaların gölgelediği dar sokaklar var. Bir farkla; burası yokuş.

    Sabahtan beri bayağı yürüdüm. Bu köşede bir Kolombiya kahvesi iyi gider. Kafe buraların bir numarası Juan Valdez Cafe değil ama yapacak bir şey yok. Sonrasında sokakları gezmeye devam.

    Kırmızı olsun üç kuruş fazla olsun.

    Yoksa mor mu olsun bilemedim ama avlusu mutlaka olsun.

    Ha bir de penceresi İspanyol olsun.

    Bu bölgede insanı büyüleyen grafiti örnekleri varmış diye duymuştum ama valla didik didik aradım bir bunları bulabildim. Tatmin olmadım açıkçası.

    Sonunda dağa ulaştım, Meydana geri dönüp bir şeyler yemek ve müzeleri gezmek için enerji toplamak iyi olacak.

    Bugün Ajiaco çorbasını tadacağım. Çorba da değil pek aslında. İçinde patates, mısır koçanı, kişniş ve kapari bulunuyor. Ayrıca başka bir tabakta çorbanın içine koymak için tavuk ve yanında pilav ve avokado. Sonuç olarak çorbayla doyuruyorsun karnını.

    Yemek sonrası Kolombiya denince mutlaka adının anılması gereken Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in kültür merkezi, sanat galerisi ve kütüphanesini, şu anda müze olan 16. yüzyıldan kalma Kolombiya’nın en eski kilisesi Santa Clara’yı, Dünyanın en büyük altın müzesi İnkalardan kalan muhteşem buluntuların sergilendiği Museo del Oro’yu ve 2000 civarında resim ve heykele ev sahipliği yapan ve Kolombiya’nın en ünlü ressamı kabul edilen Fernando Botero’nun eserlerinin ve koleksiyonunun sergilendiği Botero Müzesini gezdim. Ama müzelerin içinde fotoğraf çekmeyi pek anlamlı bulmuyorum açıkçası. Bir şekilde Bogota’ya yolu düşenlere hepsini şiddetle tavsiye ederim.

    Tabi ki yalnızca müze gezmedim, takılarda İnka izlerini takip ettim ve desenli takılar.

    bu arkadaşla tanıştım. Bence gözleri eşekten güzel. Bu sevimli hayvana insan nasıl biner be kardeşim.

    Son olarak şunu yazmak isterim. Bu tip gezi yazılarını hep sanki bu ülkelerin her yeri tozpembe imiş gibi yazıyorum. Tabi ki öyle değil. Ama sefaletin hem fotoğrafını utanmadan çekmek zor hem de bununla ilgili yazı yazmak hoş değil. Ancak Kolombiya’da da dünyanın her yerinde olduğu gibi sömürü, sefalet ve eşitsizlik her köşede. Yorumsuz olarak bu fotoğrafı ekledim sona.

    2021-AZERBAYCAN/GENCE

    Azerbaycan’a ilk geldiğim yıl 1993 yılının başı idi. O zamanlar Cumhurbaşkanı Elçibey idi. Meydanda 1,5 yıl önce yıkılan 27 metrelik Lenin heykelinin kaidesi hala duruyordu. Ben döndükten 2-3 ay sonra Aliev Hanedanı iş başına geçti. Daha sonraki birkaç yıl içinde de kısa süreli ziyaretlerim oldu ama en az 20 senedir gelmedim. Havaalanından Azerbaycan Döwletinin Maden Şirketinin Bakü merkez binasına toplantı için giderken şehrin gökdelenler ile değişen çehresi ve bu değişiminde katkısıyla olan İstanbul’u aratmayan trafiği köprünün altından çok sular aktığının işaretiydi.

    Toplantı sonrası 2 gün muhtelif maden sahalarını gezeceğimiz Gence’ ye hareket ediyoruz. Bakü’den çıkar çıkmaz yemek için duruyoruz. Burası bir tarafında Hazar denizi diğer tarafında ise irili ufaklı göller olan bataklık gibi bir bölge. Adı Lökbatan. Lök erkek deve, o bile batıyormuş demek ki.  

    Lokantaya girdiğinizde Azerbaycan’da yemek olan her yerde olan kişniş kokusu geliyor burnunuza. Mekân köhne. Aydınlatma meyhane havasında. Abartılı dekorasyonu yemeklere de yansımış. Lezzet olarak değil miktar olarak.

    Gence Azerbaycan’ın ikinci büyük şehri ama tarihi daha köklü. Yol bölünmüş yol idi ama yine de yordu. Direk otele dinlenmeye. Sabah çok eski Demir cevheri ocaklarının olduğu ve yaklaşık 70 yıl önce Ruslar tarafından yapılan Cevher zenginleştirme zavotunda çalışanlar için kurulan Daşkesen kasabasına hareket ediyoruz. Kasaba Güney Kafkasya dağlarının vahşi doğasının arasında kartal yuvası gibi duruyor. Sovyetler Birliği döneminde civar ocaklardan kamyonlarla fabrikaya gelen cevher tesiste işlendikten sonra üç ayrı havai hat ile uzaklığı 8 km olan 500 metre aşağıdaki Tren istasyonuna gönderiliyor oradan da trenle çeşitli tesislere sevk ediliyormuş. Sovyetler dağıldıktan sonra pek çalıştırılmamış. Yenilenme olmadığı içinde şu anda her şey hurda haline gelmiş. Yatırımdan kaçınılma sebeplerinden en önemlisi fabrikanın Ermenistan Sınırına kuş uçuşu 30 km olması. Ocaklar daha da yakın. Son gelişmeler Azerilere güven verdi zannımca.

    Yarım metreye yakın kar içinde turumuzu tamamladıktan sonra bir de hatıra fotoğrafı çektirdik. Burada işimiz bitince Ermenistan’a en yakın bölgedeki Altın ocağına hareket ediyoruz. Xosbulaq (hoşbulak) çıkmaz sokağın sonu. Yoğun kar yağışı altında güzel bir meşe ormanının ortasından geçtik. Altın burada da birçok yerde olduğu gibi siyanürle ayrılıyor ne yazık ki. Tesisin ortasındaki açık siyanür havuzu beni  tedirgin etti açıkçası. Burada sıcaklık -30 lara düşüyormuş. Soğuk gerçekten insanın içine işliyor.   

    Dönüşe geçiyoruz. Bu boş köyün eski Ermeni köyü olduğunu söylüyor şoför. Gökçeada’daki boş Rum köyleri aklıma geliyor ister istemez.

    Gence’de dolaşmak için yalnızca 2 saatim var. Hemen çıkıyorum turuma. İlk rotam şehir meydanı. Meydanın adı Haydar Aliyev Meydanı. Geçmişteki Lenin heykeli Azerbaycan’ın bağımsızlığının ardından Haydar Aliyev’in heykeli ile değiştirilmiş (tam karşıda). Solda ise Gence Belediye Binası görülüyor. Kemerleri, büyük kapıları ve üzerinde bulunan sembollerle dikkat çeken bu büyük yapı, Sosyalist Klasisizm mimarisiyle inşa edilmiş. Azerbaycan’ın bağımsızlığının ardından dış cephesindeki Sovyet motiflerinin çoğu sökülerek, Azerbaycan’ın ulusal sembolleriyle değiştirilmiş. 

    Meydanda canlı çiçeklerle yapılan olan bu takvim ilgimi çekti. Bir görevli her gün değiştiriyor olmalı. 

    Önde görünen tarihi yapı Çökek Hamamı. Burası 1606 yılında, dönemin ünlü Mimarı Bahaüddin Amili‘nin projesi dahilinde inşa edilmiş. Hamamın yapımında kil, kireç ve tuğla kullanılmış. Hamamın vaktiyle tek mumla ısıtıldığı daha sonra Almanların bu tekniği öğrenmek için duvarları kırıp sistemi bozduğu Gence’nin en büyük geyiği. Geri planda görünen ise Şah Abbas (Cuma) Camii. Gence’nin merkez camisi Cuma Camii de Mimar Bahaüddin Amili’nin. Şah Abbas döneminde inşa edildiği için diğer adı bu şekilde geçiyor. Yapıldığı dönemde medrese olarak kullanılırmış. 

    Cuma Camiine bu minareler 1776 yılında ilave edilmiş. O nedenle camiden ayrı bir bina aslında. Cevat Han, 1786-1804 yıllarında Gence Hanlığının son üyesi olup, şehre ettiği hizmetlerden dolayı ulusal kahraman statüsünde birisi. Rus-Pers savaşı sırasında Ruslara karşı savaşırken ölmüş ve anısına bir türbe inşa edilmiş. Ancak bu türbe zamanla yıkılarak unutulmuş. Sovyetler dönemindeki yeniden inşa çalışmalarında tekrar keşfedilerek yerine yeni bir türbe yapılmış.   

    Alexander Nevsky Kilisesi Bizans tarzında 1887 yılında inşa edilmiş. Kilise, Rus savaş kahramanı Aleksandr Nevskiy’e adanmış. İnşasından kısa süre sonra katedral statüsüne yükselmiş, ancak yaşanan dünya savaşları sebebiyle uzun süre amacı dışında kullanılmış (müze, silah deposu vb.). 2. Dünya Savaşı’nın ardından eski statüsünü geri alarak, ibadete tekrar açılmış. Günümüzde hafta sonları ve özel günlerde ibadetlerin yapılabildiği bir kilise konumunda. 

    Dış mimarisiyle dikkat çeken bu bina Devlet Filarmoni Orkestra binası. Burada 19. yüzyılda Han Sarayı bulunurmuş. Ruslar tarafından şehrin yeniden iskanı sırasında sarayın da bir bölümü yıkılmış. Kalan bölümüne ise sinema yapılmış. 1991 yılında Azerbaycan bağımsızlığını kazanınca binayı 26 yıl süren bir restorasyonla bu hale getirmiş. 

    Binanın önündeki havuzun heykelleri Azerilerin artık pek görülmeyen altın diş merakını çağrıştırdı bana. 

    Ne yazık ki vakit darlığı nedeniyle gönlümce gezemedim bu defa. E bir de Pandemi var. Unutmadan söyleyeyim yurtdışına uçmak için 3 günlüğüne bile olsa iki kere test yaptırmak ve 500 TL’yi bayılmak gerekiyor. Bu defalık çaktıracaklarım bu kadar. Bu arada yeni havaalanı hiç fena değil. Daha rahat düşülüyor. 

    2023-İTALYA/İTALYA RİVİERASI

    Pandemi sonrası ilk olarak 4 günlük İtalya Rivierası gezisine çıktık. İlk günü La Spezia’ya ulaşmak için harcadık. Akşamında bir dolaştım. Açıkçası pek hoşlanmadım bu şehirden. Çok sayıda Asya ve Uzakdoğulu göçmen aldığı için olsa gerek kültürü olumsuz etkilenmiş gibi geldi bana, ama zaten şehirde vakit geçirmeyeceğimiz için pek de takılmadım. 

    İlk günümüzde Cinque Terre gezilecek. Trenle yapılacak bir tur. Araba veya tekne de mümkün ama tavsiyem kesin tren. 5 köy gezilecek. Tombaladan bildiğimiz cinque beş demek İtalyanca. İlk fotoğraf 5 terre’de 5 kelle.

    MONTORESSE AL MARRE

    Biz en uzak köye gidip La Spezia’ya doğru geri gelerek gezelim dedik ve sabah erkenden yola çıktık. Tren istasyonundan direk sahile çıkıyorsunuz. Köylerin içinde en uzun sahili olanı. Biz önce kahvaltı için istasyondan sağ tarafa yönlendik.

    Kahvaltıyı önceden yaptığımız tespitlere göre burada yapacağız. Kahvaltı dediğim focaccia. Yani bir çeşit pizza. Yağı biraz fazla. Tok doyum olup köyleri gezmek için enerjimizi topladık.

    Sağ tarafın sonundaki binanın yanında denize bakan bu Neptün heykeli ilgi çekici idi. Şimdi sol tarafa yürüyelim. Aslında bulunduğumuz yer yeni Montoresse. Eski yerleşim solda buradan bir sonraki koy. Yani burası.

    Ama oraya sıcakta gidip gelmeyi diğer köyleri de düşünerek göze alamadım. Yukarı giden merdivenlere yönlendim. İlk gördüğüm bu heykeldi., “atıl kurt” heykeli. Yukarıya çıkmaya devam ettim. 1618 yılında yapılan bir kilise varmış onu da görelim bari.

    Vazgeçtim, ilk köy için bu kadar tırmanma yeter. Buraya çıkmışken Montoresse al Marre’den son bir fotoğraf alayım bari.

    VERNAZZA

    İkinci köyümüze geldik trenle, istasyon direk bu caddeye açılıyor. Zaten bu cadde denize kadar giden en büyük Caddesi. Bu caddenin sağında ve solundaki dar ve merdivenli sokaklar macera için uygun.

    Beş dakikalık bir yürüyüşle pek büyük olmayan sahile varıyoruz. Güneş tam tepemizde dondurma vakti.Mendireğin ucuna yürümeye başlamadan önce önünden geçen yüzlerce kişiyi aynı dikkatle izleyen bu teyzenin altındaki köyün meşhur dükkanından (Gelateria Il Porticciolo’) alıyoruz dondurmamızı.

    Mendireğin ucundan da bir fotoğraf çekmek şart elbet. Ama gözümüz sağdaki tepede duran kaleye takılıyor. Tanrım sana geliyorum.

     Ancak dondurmanın verdiği enerji ile yaklaşık 300 merdivenle ulaşılan kaleye de çıkmaya başladık.Yol üzerindeki daracık sokaklar güneş ışıkları ile oyun oynuyor adeta ya da gölgeler…

    Kalenin tepesindeki bu kartpostal gibi görüntü yorulduğumuza değdiğini gösteriyor.

    Birkaç fotoğrafla bitirelim Vernazza’yı.

    CORNIGLIA

    Üçüncü köyümüzdeyiz. Tren istasyondan çıkınca oldukça kalabalık bir otobüs kuyruğu bizi karşılıyor. Köy yaklaşık 2 km uzakta tepede. Tek bir otobüs çalıştığı için kuyruk en az 45 dakikada gelir. İki yol var; ilki otobüs ikincisi ise oldukça dik merdivenler. Ben 3. yolu tercih ediyorum. Otobüs yolundan yürümek. 25 dakikada varıyorum tepedeki köye. O sırada otobüs 2. Seferinde

    Köye gelince bir şişe suyu içip biraz nefeslendikten sonra en hareketli sokağa dalıyorum ki zaten köy meydanına çıkan başka doğru düzgün bir sokak da yok. O sokak pek yakında.

    Daracık boş sokaklar, daracık dolu sokaklar

    Daracık daracık sokaklar.

    Abbaradan sonra denizi görüyoruz.

    Dönüşte meydandaki heykel ve kilisenin de fotoğrafını çekip merdivenlere yöneliyoruz ki istasyona varana kadar daha yolumuz çok. En azından 350 merdiven ve 1 km yol.

    MANAROLA

    4. köyümüz balıkçılık konusunda ünlü. İstasyondan çıkar çıkmaz sokakta teknelerin olması önce bana biraz turistik gibi geliyor. Biraz da bana eski İnebolu fotoğraflarında çok içlere kadar çekildiği görülen denk kayıklarını anımsatıyor. Bu görüntü denize kadar tüm cadde boyunca devam ediyor. Belli ki pek turistik amaçlı değil.

    Bu köyün en önemli özelliklerinden biri kızarmış deniz ürünleri. Sahil tarafına giderken bir elimize piramit külahlar içinde altta patates üzerinde ançüez ya da kalamar, diğer elimize de biramızı almak için kuyruğa giriyoruz. Şimdi bunları alıp nerede yiyeceğimizi araştırıyoruz.

    Derken yolun sonunda oturabileceğimiz müthiş manzaralı bir yer bulup tıkınmaya başlıyoruz, ama sahil nerede? Şimdi sokaklardaki sandalların sebebi anlaşılıyor. Çünkü çekebilecekleri sahil de yok…

    Buradan başka korunaklı yer de.

    Bu rampa üzerindeki sabit ahşap felekler üzerinden kaydırarak yukarıya çekiyorlar sandalları. Çeşmede ellerimizi yıkayıp son köye hareket etmek için paçaları sıvıyoruz.…

    RIOMAGGIORE

    Sonuncu köye ulaştık sonunda. Trenden indiğiniz yerde birkaç bina dışında bir şey yok. Köyün merkezine ulaşmak için bir tünelden yaklaşık 400 metre yürümeniz gerekiyor. Benim trenden giderken gördüğüm hemen tünelin başındaki asansör çok ise yarıyor. Asansörle çıkıp daha sonra aşağıya doğru yürümek ve sonra tünelden istasyona dönmek en iyisi. Özellikle yorgun bacaklar buna daha kolay katlanabilir. Biten şarjım nedeniyle fotoğraflar pek fazla değil. Bu asansörden sonra yol boyunca buranın klasik mimarisine uygun ama seyrek binalar ve üzüm bağları için teraslanmış yerler göze çarpıyor.  

    Sonunda köyün marinasına ulaşıyoruz. Köyün en önemli özelliği gün batımının çok güzel olması, ancak hava bulutlandı ve beden de şarj da tükendi. Olayı köyün simgesi olan bu bina ile bitirelim

    Cinque Terre de bitti. 2. Günü arabamıza binip aklımızdaki birkaç kasabayı gezmek ve sonrasında konaklayacağımız Rapolla’ya ulaşmak olarak planlanmıştık. Ancak komik sayılabilecek bir sebepten yalnızca Porto Verene’yi gezip Rapallo da demirledik. Sebep gittiğimiz yerlerde arabamızı park edecek yer bulamamızdı. Bu mevsimde böyle ise yazını düşünemiyorum. Bu bölgede arabayı unutun. Üçüncü gün planımız tekne ile Santa Marguerita üzerinden Portofino, sonra da Sant Margueria’dan tren ile Genova’ya gidip yine trenle Rapallo’ya dönüş idi. Netekim başardık. Tekmili birden aşağıda.

    PORTO VERENE

    Porto Verene’de de otopark sorunu oldu ancak kentin çıkışında bir yer bulabildik. Epey yürüyerek merkeze ulaşabileceğimiz bir yer olsa da bu bizi mutlu etti.

    Burası UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bir yer. Tarihi milattan öncesine dayanıyor. 12-17. yüzyıl arasında Cenevizlilerin hakimiyetine kalmış. 2. Dünya savaşında Yahudilerin önemli kaçış limanlarından biri olmuş. Hedefimiz Hisar ve San Pietro Kilisesi. Bu kapıdan gireceğiz kilise için.

    Kapıdan girdiğimizde artık kanıksadığımız görüntüler karşılıyor bizi.

    Bu çamaşırlar niye böyle asılıyor biliyor musunuz? Çünkü buralarda daha balkon keşfedilmemiş.

    Hisara kadar devam eden dar yol bu meydana açılıyor.

    İlk olarak sağa yönelip bizim Kibele’nin buradaki versiyonu olan heykele bir göz atıyoruz. Arkadaki mağara ise adını burada yüzen Şair Byron’dan alan mağara. Bu biraz şehir efsanesi sanki.

    13. Yüzyıldan kalma San Pietro kilisesinin içinde kayda değer bir şey görmeyince tavanını çekmişim. Ama hayatımda ilk defa arp çalan bir erkek gördüğüm için bunu pas geçemedim. Sağda görülen Palmaria adası. Porto Verene’nin limanı bu ada ile ana kara arasında. Yani iki ucu da açık aslında.

    RAPALLO

    Dünün hızlı cinque terresi bizi biraz yormuş. Onun için konaklayacağımız Rapallo’ya kadar başka bir yerde durmuyoruz. Eşyalarımızı hemen otele atıp kısa bir tur. La Spezia’ya göre çok daha hareketli ve nasıl diyeyim samimi bir şehir havası veriyor bana. 

    Bu bizim özellikle Karadeniz sahillerinde birçok yerde gördüğümüz deniz kalelerinden biri. Tabi bizdekiler gibi Cenevizlilerin eseri. Nasıl olmasın onların yurdundayız.

    Top mavzerleriyle, gemi geldiğini haber vermek için kullanılan ziliyle tam bir deniz kalesi. Hafif bir restorasyonla sünger bob’a dönüştürülebilir aslında.

    Akşam yemeği için seçtiğimiz mekân “pizzeria la cava al mare” . Eee… İtalya’ya gelip pizza şarap yapmazsak olmaz. Restorana rezervasyon için uğradığımız da yer yok diyor işletmecisi. Sonra adımı söyleyince bir sevinç nidası çıkıyor ağzından. Selamın aleyküm deyip beni bütün personele ismail ismail diye tanıtıyor. Mısır İskenderiye’den Yaser. Tüm ailesi burada çalışıyor. Hemen bir masa ayarlıyor tabi. Keyifli bir yemek yedikten sonra ara sokakları gezerken sağanak bastırıyor. Hızla otele giderken o da ne! Sokağın ortasında bir fanfar. Muhteşemler. Oturup 1 saat kadar dinliyoruz keyifle. 

    PORTOFINO

    Sabah tekneye binip Portofino’ya hareket ediyoruz. Burası benim için çok önemli bir mekân. Çocukluğumda babam Çakırkeyif olunca hemen sarı etiketli 78 devirlik bir taş plağı pikaba koyar bir reveransla annemi dansa kaldırıldı. Dalga sesleri ile başlar sonra o ses duyulurdu:
    “I found my love in Portofino” İşte o Portofino karşımda şimdi.

    Tekne iskeleye yanaşırken gördüğümüz bir yat bizim teknenin yanında transatlantik gibi görülüyor. Filikası benim hayalimdeki yat kadar. Ama bizim gönlümüz zengin. Di mi Hülü?

    Sonra hedefimiz deniz feneri ve kale. Epey yol. Deniz fenerine önce dik merdivenler ve biraz genişçe bir patikadan yarım saatten fazla gidiyoruz. Sonuç tam bir hayal kırıklığı. Bildiğin beton ve gıcır gıcır bir fener, manzarası ise hiç değecek bir şey değil. Geriye dönüp kaleye çıkıyoruz ve bu fotoğrafı çekiyorum bunca yolu yürümüş olmanın yorgunluğu ile. Tüm emekler sizin için 

    Malum Santa Magureita’dan trenle Genova’ya geçeceğiz.. Genova’da 5-6 saat vakit geçirebileceğiz maalesef. Sonra Rapallo’ya tren ile dönüş. 3. gün sabah Bergamo’ya aracımızla hareket. O günü ve akşamını orada geçirip ertesi gün vatana dönüş. Evet süreler çok kısa ama bu dar zamana bir şeyler sığdırmaya çalışacağız.

    CENOVA

    Cenova’nın kelime anlamız diz. Coğrafi konumunun bir diz seklinde olması sebebiyle bu adı almış. Eee… her çizme takan bacağın bir dizi olur.

    Tarihte ise İtalyan Şehir devleti olan Ceneviz’in başkenti olmuş. Karadeniz’e kadar deniz yoluyla gelip koloniler kuran ve kaleler yapan bir devlet bu Ceneviz. Ünlü kâşif Kristof Kolomb’un doğduğu yer ve 550 yıldır onun kadar ünlüsünü hiçbir ana doğuramadı. Trenden inip taksi ile Ferrari meydanına geçtik önce. Meydana bu adın verilmesinin sebebi ortadaki fıskiyeli havuzu ailenin finanse etmesi ki ucuza gitmiş meydan bence. 2-3 Ferrari parasına. Her neyse arkada görülen güzel bina ise Cenova Borsa binası ki meydanın en güzeli bence.

    Meydanın diğer tarafında ise Cenova opera binası var ve önünde de bir heykel. Heykel İtalya’da birçok yerde gördüğümüz gibi ülkenin kurucusu kabul edilen Garibaldi.

    Tiyatronun içine girdiğinizde İtalya’nın dünya çapındaki en ünlü besteci ve keman virtüözü Niccolò Paganini’nin heykeli karşılıyor sizi. Binanın içinde kulağınıza gelen opera sesi ve hemen yanındaki üstü camlı çarşının hareketliliği insana değişik bir duygu veriyor.

    Sonra Cenova’nın eskiden orta direk ve fakirlerinin oturduğu apartmanların arasında yürümeye başlıyoruz. Daha önce gezdiğimiz sokaklara göre çok renksiz. Bir tek sağda sırt çantası ile yürüyen adamın gömleğinin arkasındaki ejderha dikkat çekici ki o benim.

    Bu apartmanlarda alt katlar daha pahalı imiş. Sebebi ise çok yangın çıkması ve yangından kaçabilme ihtimalinin alt katlarda daha fazla olması.

    Dar sokaklardan geçtikten sonra Cenova Katedraline ulaşıyoruz. Romanesk ve Gotik Mimari tarzlarının karışımı olan bu katedral 1098 yılında açılmış. Şöyle diyelim Malazgirt’ten 27 yıl sonra…

    Katedrali korumakla görevli aslanların arasından geçerken biraz tırstım ama pek ses çıkarmadılar. Kapıya doğru gittim. İçeriye girip bir bu fotoğrafı çektim lakin aklım meydandaki kafede kalmıştı. Pek oyalanmadan çıktım.

    Kafede biraz atıştırdıktan sonra UNESCO listesinde olan ve üzerinde kırk küsür sarayın bulunduğu Via Garibaldi caddesine kadar yürüdük. Bu saraylar 16. yüzyılda Cenevizlilerin seçkin kişileri tarafından kullanılmış yani lale devrinde. Tabi bunca saraya dayanamayıp 17. Yüzyılda bitmiş o devir. Biz bir tanesine 20 yıl zor dayandık hak vermek lazım. Fotoğraf sarayların birinin iç avlusundaki mütevazi bir çeşme. Sarayların giriş kapılarının üzerindeki aileyi temsil eden birkaç pano ile bu işi bitirelim en iyisi.

    Daha sonra Cenova’nın meşhur fenerine doğru yürüdük. Porto Fino’dan deneyimli olduğumuz için pek bir beklentimiz yoktu.

    Ama bu fenerin bizi şehri yüksekten seyredeceğimiz asansöre ulaştıracağını da biliyorduk ve sizin için bir fotoğraf almak şarttı.

    Kabul etmeliyim ki pek iyi bir fotoğraf olmamış. Zaten fotoğraf bu tip durumlarda derinliği veremediği için biraz tatsız oluyor ama en azından aşağıdaki paralel ilk caddenin Via Garibaldi olduğunu söyleyerek Ligurya bölgesine veda edeyim.…

    BERGAMO

    Gezimizin son durağı olan Bergamo’ya Rapallo’dan araba ile son gün öğlen vardık. Bergamo aynı adlı ilin merkezi ve nüfusu 125.000. Şehrin ilk ortaya çıkışı milattan önceye dayanıyor. İki ana bölümden oluşuyor. Cittá Bassa yani aşağı şehir genellikle yeni yerleşimlerin ve geniş caddelerin olduğu bölge ve Città Alta yani yukarı şehir ki Bergamo’nun kurulduğu birçok dini yapıların ve dar sokakların olduğu Piazza Vechia merkezli bölge. Bizim asıl hedefimiz Cittá Alta. Otelimiz Citta Bassa’nın merkezinde. İlk göze çarpan yukarı şehre gidilen bu yapılar.

    Bu şehirde Osmanlının ismini değiştirmediği nadir paşalardan biri Donizetti Paşa doğmuş. Paşalığı ise Mızıka-yı Hümayunu kurmasından geliyor. İstanbul’da ölüyor mezarı İstanbul’da bir kilisede. Hangi kilise olduğunu merak ediyorsanız bana değil Google amcaya sorun.

    Otelin kapısında bu bölgenin 20. yüzyılın başındaki hali vardı. Burada yukarı şehrin surları daha rahat görülebiliyor. Bu surların toplam uzunluğu 6 km. 16. yüzyılda yapılmış ve hiç savaş görmemiş. O nedenle neredeyse ilk haliyle ayakta.

    Meydanın diğer tarafında bir kilise göze çarpıyor.  Bu kilise dış duvarındaki İsa’nın hayatından kesitler veren mermer kabartmalar ile ünlü imiş.

    Çok vakit kaybetmeden taksi ile yukarı şehre gidiyoruz. Şu konuda uyarmalıyım ki Bergamo’da yolda taksi bulmak pek mümkün değil. Telefon ile çağırmanız lazım ki bunun için en iyi seçenek otele söylemek. Tabi yukarı şehre çıkan bir füniküler olduğunu daha sonra öğrendik. İşte yukarı şehrin merkezi olan Piazza Vechia’dayız.

    25 Nisan İtalyan’lar faşizmden kurtulma gününü kutluyor. O güne denk geldik. Darısı başımıza. Meydanın geniş kısmını geçip ilerideki daha küçük olan kısmına yöneliyoruz ve meşhur Santa Maria Maggiore Bazilikası selamlıyor bizi. Ve aleyküm selam. Bazilika ’da duvarlardaki halılar ve ahşap işçiliğindeki ustalık, çarpıcı duvar resimleri, tavanın görkemli kemerleri ve şehrin eski hayatını anlatan resimler, duvarlardaki goblen kaplamalar girişte verdiğimiz 5 euronun karşılığını veriyor açıkçası. Ama ben vermem derseniz bu fotoğraflarla yetineceksiniz.

    Hemen yanındaki Bergamo Katedraline ve resmin solunda görülen şu anda galeri olarak kullanılan Vaftizhaneye girmek içimden gelmiyor.  Vaftizhanenin altındaki küçük alanda İtalya’nın faşizmden kurtulma günü nedeniyle bizim jenerasyondan bir gurup konser hazırlığında. Kurulmuş tezgâhtan bir bira kapıp seyre dalıyorum.

    O sırada tam ayağımın altında bir işaret görüyorum. Bu güneş takvimi imiş. Saatini çok gördüm ama takvimini görmemiştim. O da ne? Gölge tam da benim doğum günümü gösteriyor. Soruyorum içimden. Bu da mı tesadüf?

    Konser pek keyif vermeyince ara sokaklara dalıyoruz. Yaklaşık 55 metre yüksekliğinde ve şehrin zenginliğini anlatan bu kule ile sevimli abbarayı bir kareye sığdırmaya çalışıyorum. O sırada resmin sağ alt yanında duran ve onların fotoğrafını çektiğimi sanan çifti ise hiç tanımayrum.

    Evlere giden suyun basıncını dengelemek için yapılan bir hayli eski bir yalak ve pek hoşuma giden bu binanın fotoğrafını çekerek Cittá Alta faslını da bitiriyorum. Son günün sabahında uçak saatine kadar Cittá Bassa da boş boş dolaşarak bir sonraki tatilin hayallerini kuruyoruz.

    2023-İRAN/ISFAHAN-TAHRAN

    İSFAHAN

    Tahran’daki iş toplantısı ile Abadan’dakinin arasında 3 gün olduğu için bu arada İran’ın efsane şehri İsfahan’ı görmek iyi olur diye düşündüm. Daha sonra Abadan seyahatinin iptali ise Tahran’ı da bir gün dolaşmama fırsat tanıdı. Etkileyici bir seyahat oldu. Buyurun bir göz atın, heveslenin.

    Tahran’dan öğleden sonra yola çıktık. Yaklaşık 5 saatte İsfahan’a vardık. Yolun tamamı bölünmüş yoldu, ancak yol kalitesinin iyi olduğunu söylemek çok zor. Otele yerleşip bir şeyler atıştırmak için dışarı çıktık. O sırada çektiğim bir fotoğrafı paylaşıyorum ki bu bir gezi yazımın birinci fotoğrafı olarak paylaştığım ilk gece fotoğrafı.

    Ertesi sabah çok erken uyanıyorum. Bu görmeyi çok istediğim bir şehirde olmanın heyecanından olsa gerek. Kahvaltı öncesi otel yakınlarında dolaşacağım.

    İlk dikkat çeken şehri ikiye bölen nehir. Zayandeh Rud. Bu nehrin iki yani İsfahan boyunca birçok geniş parka ev sahipliği yapıyor. Bu parklar onlarca çiçek bahçesini, havuz ve su süslemelerini, kuş bahçelerini hatta akvaryumları içinde barındırıyor.

    Sabah erken saatlerde park içerisinde yürüyüş ve egzersiz yapan çoğu kadın birçok kişiye rastlıyorum. Mevsim olarak en uygun zamanda gelmişim. Özellikle çiçekler inanılmaz.

    Nehir üzerinde birçok köprü var. Bu üzerinde durduğum İsfahan’ın ilk çelik köprüsü “Felezi”. İlerde görünen ise Safevi döneminden günümüze gelen “Marnan köprüsü” Kahvaltı sonrası tarihi “si o se pol” ve” khajoo” köprülerini gezeceğim.

    İlk olarak khajoo köprüsüne geliyorum. Bu köprü 17. yüzyıldan kalma ve köprü görevinin yani sıra kapaklar kapatılarak bent ve ayrıca dinlenme yeri olarak kullanılan şehrin en meşhur köprüsü.

    O dönemin kralının bizim Padişah gibi oldukça geniş bir haremi varmış. Hareme geçiş için bu köprü özellikle de khajoo’lar yani harem ağaları kullanırmış. Adı oradan geliyor.

    Köprünün merkezinde, geçmişte, kralın taş bir sandalyeye oturduğu ve havai fişek törenini izlediği bir köşk bulunuyor. Köprünün alt kısmı ise hissedilir şekilde serin. Rüzgârı yönlendiren kubbe yapıları burada klima etkisi yapıyor ve bu nedenle de dışarıda sıcaklık artınca oturanların sayısı artıyor.

    Köprü 133 metre uzunluğunda ve 12 metre genişliğinde. Farklı taş temeli, dış cephesindeki parlak renkli çini işçiliği ve iç cephesindeki orijinal 17. yüzyıl resimleri etkileyici.

    İkinci olarak Si-o-se pol köprüsündeyim. Siesepol (Si-E-Se), Farsça ’da 33 demek. Kendisini ayakta tutan 33 sütun üzerine inşa edildiğinden bu ismi almış. Saf evi Hanedanları için en görkemlisi sayılan I. Abbas’ın gözde generali Allahverdi Han tarafından 1599 ile 1602 tarihleri arasında yaptırılmış.

    Daha sonra İsfahan’da iş yaptığım firmaya uğruyorum. Hem bir yemek hem de öğleden sonra rehber olarak birinin bana eşlik edeceğini söylediği için. Yemekten sonra Nakş-i Cihan meydanına gideceğiz. Bu şaşalı meydan yalnızca İran’ın değil dünyanın ikinci büyük meydanı olarak biliniyor. İsminin anlamı ise “Dünya’nın resminin meydanı”. Bölge halkının çoğunlukla ‘İmam Meydanı’ olarak bildiği tarihi meydanı UNESCO 1979 yılında Dünya Mirası ilan etti. Meydana yakın dar bir sokakta arabamızı park ettik. Sonra meydana doğru yürümeye başladık.

    Meydana giderken önce abbaralar çıkıyor karşımıza. Meydana çıkan tüm sokaklarda bunlardan varmış. Özelikle olası düşman saldırılarında atlıları engellemek için. Bu nedenle abbaraların yüksekliği atlıların geçmesini engelleyecek şekilde. Sonra muhtelif resimdeki gümüş işleme atölyesi gibi küçük atölyelerinde arasından geçince sokak biraz genişleyip bir kapalı çarşı havasına giriyor.

    Ve bir anda o nefes kesen muhteşem meydan karşınıza çıkıyorlar. 512×163 metre boyutları ile Çin’deki Tiananmen Meydanı’ndan sonra dünyanın en büyük ikinci meydanı.

    İlk olarak meydanı çevreleyen camilerden meydanın kısa kenarını ortalamış Mescid-i Şah veya İmam Camii’ne yönleniyoruz. Etkileyici yapısı ile dikkatleri kendine çeken camii; hat yazıları, gökkuşağının yedi renginin kullanıldığı çinileri, mescit ve kışlık camii yapıları ile halen ibadet için de en fazla kullanılan yer.

    Kapıdan girdiğinizde çok büyük bir avlu çıkıyor karşınıza. Bu avlu iki katlı bir yapı ile çevrelenmiş ki çinileri gerçekten göz kamaştırıyor. Giriş kapısının hemen karşısında ikinci bir kapı var. Burası kışlık bölüm. Yapı gerçek bir akustik harikası. Yerde siyah ile işaretlenmiş bölgeye ayağınıza hafifçe vurduğunuzda ses inanılmaz yankılanıyor.

    Mihrabın önündeki çukur dikkatimi çekti. Önünde birkaç merdivenle inilen bir yer var. Namazı kıldıran kişi bu çukurda kılıyormuş namazı. İlginç buldum.

    Tekrar meydana çıkıp meydanın ortasına ilerliyoruz. Meydanın tam ortasında fıskiyeli büyük bir havuz var. Oradaki banklara oturuyoruz. Önümüzde Şeyh Lütfullah Camii duruyor. Bu camiyi kralın ailesi kullanırmış. Kadınlar bu meydana çıkamazmış. Dolayısı ile hemen karşısındaki Aali Qapu sarayından geçit olduğu söyleniyor.

    Yani şu anda meydana örtüleri sererek oturan kadınlar eskiden kralın ailesinden olan kadınlara göre daha şanslı.

    Bu da Aali Qapu sarayı. Maalesef kapalı olduğu için içini gezemedim.

    Daha sonra meydanın kapalı çarşı tarafında çok özel bir kafeye çıktık. Manzara tam anlamı ile tüyleri diken diken yapıyordu.

    Sonra bu kafenin iş yaptığım kişinin kardeşi tarafından işletildiğini öğreniyorum. Beni sarayın umuma açık olmayan bir bölümüne götürüyor. Kralın dışarıdan gelen büyük tacirleri kabul ettiği oda. Tacirler arkadaki kapalı çarşıdan dar bir yolda gelerek bu odaya alınıyor. Odanın bir penceresi çarşıyı görüyor. Diğer duvarda ise perde var. Odanın özelliği burada fısıltı ile bile konuşsanız tüm odada duyulması ama dışarıda asla duyulmayacak şekilde akustiği. Bunu sağlayan ise tek parça halindeki bu tavan. Aşağıdaki pencereler ise yandaki yine inanılmaz bir akustiğe sahip müzik odasına açılıyor. 

    Tacirle konuşma başladığında perdeler açılıyor ve bu ortaya çıkıyor. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalan tacirlerle pazarlıkta avantaj sağlıyor elbette. 

    Sürpriz burada da bitmiyor. Çatıdan doğru kralın gizli odasına da çıkma şansına kavuşuyoruz. Bu odada fotoğraf çektirmek bile büyük olay. Çok keyifli bitiriyorum akşamı. 

    Gece iyi bir uykudan sonra sabah erken kalktım. Saat 10.00’da Tahran’a hareket edeceğiz ve o zamana kadar otele oldukça yakın olan Vank Ermeni kilisesini de ziyaret etmek niyetim. Devrim öncesi yaklaşık 30.000 Ermeni yaşıyormuş İsfahan’da. Şu anda 5.000 civarında. Kiliseye yaklaştıkça üzerinde Ermenice yazan dükkanlar artıyor. Kilisenin hemen önünde bu heykeli görüyorum. 

    Kilisenin içi oldukça etkileyici

    Bahçede ise 1627 yılına tarihlenen bir haç taşı ve 20. yüzyıl başlarına tarihlenen bir mezar plaketi dikkat çekici. İsfahan’ın son karesi olarak bir selfi yapıp bir günlük bu kısa yolculuğumu noktalıyorum. Devamı Tahran’da.

    TAHRAN

    Tahran’daki boş günü kısa bir şehir turu ile geçirdim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki İran’da halk molla rejimine çok kızgın. Koskoca pers kültürünü yok edip olmayan Arap kültürü üzerine inşa etmeye çalıştıkları bu sözde siyasal İslam rejimi çökmek üzere. İnsanların özellikle de kadınların gözlerindeki korku perdesi kalkmış ve oldukça önemli bir kısmı başörtüsü yasağını delmiş. ”Women freedom”  hareketi her yerde hissediliyor. Eğitim kalite ve seviyelerinin bizden daha iyi olduğu da kesin. Süre nedeniyle gezimi Gülistan Sarayı ve civarında programladım.

    Hava sıcaklığı gündüzleri 30 derecenin üzerinde seyretse de akşamları oldukça serin. Bunun en temel sebebi ise hemen kuzeyindeki Elbruz Dağları. Tepeleri hala kar kaplı. Tahran’dan İran’ın en yüksek dağı olan 5.617 metrelik Demavent dağının konisini dahi görmek mümkün.

    Camilerin kubbeleri genellikle soğan şeklinde. Minarelerin yapısı çok farklı. Eskiden minarenin alemlerinin üzerinde ateş yakılırmış. Diğer tespitim ise ezan için kesinlikle hoparlör kullanılmıyor. İsfahan-Tahran arasında dağlara yazılmış yazılar da dikkat çekici. Büyük çoğunluğunda “hoş geldin Mehdi” yazıyor.

    Gülistan bahçesinde girdiğinizde ilk karşınıza çıkan yer bu saray. Perdenin ilk bakışta restorasyon amaçlı olduğu düşünülebilir. Değil. Buradaki perde açılıyor ve arkasından tahtında kral çıkıyor. Halka hitap, üst düzey yönetici ve askerlerle görüşme veya Nevruz gibi günlerde kutlamalara katılım bu perdenin arkasındaki balkondan yapılıyor.

    Müze bölümünde 20. Yüzyılın başlarında böyle kabul veya kutlamaları gösteren birçok fotoğraf var.

    Burası o balkonun içi ve kralın oturduğu devasa mermer taht. Balkonun özellikle arka duvarındaki vitraylar göz kamaştırıcı. Fotoğrafı yaklaştırarak vitrayı oluşturan binlerce parçayı görebilirsiniz.

    Daha sonra çok farklı yapıdaki salon ve hollerde ilerlemeye başladım. Tavanlarda dahi ayna var. Böylelikle bu fotoğrafı çekerken farkında olmadan özçekim yapıyorum. Bulabilecek misiniz bakalım?

    Her taraftaki kristaller ve aynaların ışıltısı, insana bu sanatsal ve görsel şölene hayranlıkla birlikte şaşaa içinde yaşayan bu kralların acı çektirdiği tebaaları nedeniyle kızgınlık arasında kalan karmaşık bir his veriyor.

    Tabi daha sade salonlar da var sarayda. Mesela burası kral ve ailesinin, ki onlar aynanın önündeki koltuklara oturuyor, kabine toplantısı yaptığı bu salon.

    Ya da bu dinlenme odası

    Veya bu kabul salonu gibi.

    Beni en çok şaşırtan ise biraz kiliseleri hatırlatan tablo ve duvar resimleri olan bu oda oldu.

    Tavan ve kartonpiyerlerdeki bu abartılı süslemelerin arasına sıkışmış sade şöminenin yalnızlığı ilginçti.  

    Ne bu odanın sedef kakmalı şahane kapısının mütevazi duruşu, ne de bir pencere pervazında bu şahin ziyaretçilerin dikkatini çekmiyordu.

    Şahin demişken, kuşlar İran için çok önemli. Evcil hayvan olarak kedi ve köpek tercih edilmiyor. Hatta yollarda da hiç rastlamadım. Daha çok kuş besleniyor. Bu şahin, doğan gibi yırtıcı kuşlar olduğu gibi güvercin veya papağanda olabiliyor. 

    Siz bu bir cam vitrin üzerindeki yansıma ile yakaladığım güzel fotoğrafa bakarken ben de size sarayın kısa hikayesini anlatayım. Saray Safevi hükümdarı I. Tahmasb (1524-1576) tarafından bir kale olarak inşa edilmiş. Daha sonra 400 yıl boyunca gelen hanedanlar saraya çevirmiş. Ama her gelen yeni hanedan ya bir öncekinin yaptıklarını yıkmış ya da onlardan hiçbir iz kalmayacak şekilde restore etmiş. Şimdiye kadar gördükleriniz Kaçar hanedanından idi. Ağa Muhammed Han Kaçar, Tahran’ı başkent yaptıktan sonra Gülistan Sarayı’nı da resmi hükümdarlık rezidansı haline getirmiş. Bir önceki hanedan olan Zend’in tüm yaptıklarını yok etmenin yanı sıra Kerim Han Zend’in kemiklerini Şiraz’daki mezarından çıkarttırıp gelen geçenin üzerinden geçmesi için sarayın ana girişindeki eşiğin altına gömdürmüş.
    Kin ve nefret bu coğrafyanın değişmezi. 

    Bahçe içinde yürümeye devam ederken aşağıdaki saray çıkıyor karşımıza. Burası Kaçar hanedanından sonra gelen Nasıreddin Şah (1848-1896) tarafından Londra seyahatinden sonra orada gördüğü mimari yapıya uygun olarak yaptırılmış. Kuledeki saat ise Londra’dan getirtilmiş. Tabi ki sarayın Kaçar hanedanına ait birçok kısmı da renovasyon adı altında bir kıyım yaşamış. Gördüklerimiz renovasyon faaliyetinden paçayı kurtarmış olanlar. 

    Sarayın tamamını gezmek bir tam günü alacak gibi görünüyor. Şu ana kadar belki de üçte birini gördük. Diğer yerleri de görebilmek için son hanedan Pehlevi tarafından da kullanılan kışlık sarayı gezerek Gülistan’ı noktalayalım. 

    Gülistan sarayında da ihtişam devam ediyor hem de öyle böyle değil.

    Son fotoğraf İran Şahı Rıza Şah‘ın ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevi‘nin taç giyme töreninin de yapıldığı Aynalı Salon. 1873’deki Avrupa gezisinde Versay Sarayı‘nı gezen Şah, oradaki aynalı salonu beğenmiş ve kendi sarayına da yaptırmış. Ulusal Mücevher Müzesi’ne taşınmadan önce meşhur Tavus Kuşu Taht da bu odadaymış. Aynalı salondaki aynalar sarayın birçok yerindeki gibi Rusya’dan getirtilmiş. Salonda şöyle bir vitray şöleni de var. Bununla Gülistan Sarayını bitirelim. Pehlevi ailesinin ruhu şad olsun. En kötü krallık bile molla rejiminden iyidir.

    Sonra bir şeyler atıştırıp kapalı çarşı civarında dolaşalım dedik. Trafiğe kapalı bu alanda yürümek dahi çok zor. Etrafta kapalı kadın sayısında oldukça artış var. Sebebi ise bölgenin genellikle düşük gelirlilerinin alışveriş merkezi olması. Malum siyasette dinin ön planda olduğu yerlerde önce cahilleştirme ve yoksulluk sağlanır ve bununla mukadderat duygusunu içselleştiren geniş kitleler sonra koyun gibi güdülür.

    Kısa bir yürüyüşle kapalı çarşının kapısına ulaşıyoruz.

    Ancak kapalı çarşı da aşırı kalabalık. Ayrıca hiçbirini tanımadığım baharatların tüm çarşıya yayılmış kokuları da beni rahatsız ediyor. Bir iki kalabalık fotoğrafı daha koyarak Tahran’ın en eski camisine gideceğim.

    İstanbul‘daki Kapalı Çarşı’nın bir benzeri olan Tarihi Tahran Çarşısı’nın uzunluğu, koridorlarla birlikte toplamda 10 kilometreyi buluyor ve çarşı boyunca 180 dükkân sıralanıyor. Çarşının yapım zamanı olarak bazı kaynaklar 19. yüzyılda Kaçarlar dönemini, bazı kaynaklar ise 17. yüzyılda Safeviler dönemini işaret etmekte.

    Yollar o kadar karışık ki yalnızca 200 metre uzaktaki camiye ulaşmak için herhalde bir kilometreden fazla yürüdük ve bu kapıdan caminin avlusuna çıktık. Eski adıyla Mescid-i Şah yeni adıyla İmam Humeyni camii son durağım. Kaçar hanedanlığı döneminde inşa edilmiş. İsfahan’daki camilerden sonra biraz hafif kalsa da çarşı ile bağlantısı nedeniyle her zaman avlusunda insanlar var.

    Ayrıca avlunun ortasındaki havuz ve fıskiyeler serinlik veriyor. Özellikle kalabalıktan çıkınca iyi geliyor açıkçası.

    İkindi vakti olması namazı izleme şansı veriyor. Şiiler Sünnilere göre namazı az da olsa farklı kılıyorlar. Dikkat çeken diğer fark ise esnafın camiye seccade ile bir secde taşı getirmeleri. Secdede başlarını yere değil bu taşa koyuyorlar.

    Böylece kısa İran seyahatim tamamlanıyor. İsfahan’da bana rehberlik yapan ve profesyonel portrelerimi çeken Sevgili Reza ve 6 gün boyunca şoförlük, tercümanlık ve son gün Tahran rehberliğimi yapan İran’daki elim ayağım Ferhat’a kucak dolusu sevgilerimle.

    2024-İZLANDA

    Çok uzun süredir görmek istediğim bir ülke İzlanda. 200 milyon yıl önce ayrılmaya başlayan Pangea kıtasında yer almayan nadir toprak parçalarından biri. Yaklaşık 20 milyon yıl önce deniz altındaki patlamaları ile oluşmaya başlamış ve hiçbir zaman herhangi bir kara parçası ile bağlantısı olmamış sanki bu dünyaya ait olmayan bir ada. Kış mevsimini seçmemin nedeni hem zorlu kış şartlarını hem de kış aylarında daha fazla ihtimal olan kuzey ışıklarını görebilmek. 100.000 km2 nin üzerinde büyüklüğüne rağmen yalnızca 300.000 kişi Başkent Reykjavik’te olmak üzere 400.000 nüfuslu bir ülke. Oslo aktarmalı olarak yaklaşık 10 saatlik bir yolculukla varıyoruz İzlanda’ya.

    Havaalanından başkente yolculuğumuz ise yeni başlayan yoğun kar yağışı nedeniyle 3 saatten fazla sürüyor. Toplam yedi günün ilk gününün yorgunluğunu önce Reykjavik’teki bir buz barda ardından da otelimizde atıyoruz.

    URRIDAFOSS

    İlk gün İzlanda’nın olmazsa olmazı Golden Circle ile başlayacak. Hava 11.00 de aydınlanıp 16.30 da karardığı için gün ışığından yararlanma fırsatı az. Golden Circle başkentten başlayıp Kuzeyden Gullfoss’a kadar gidip Güneyden dönülen ve birçok görülesi yerleri barındıran 250 kilometrelik bir rota. Kuzey yoluna devam eden aşırı rüzgâr ve kar nedeniyle izin verilmediği için Güney yolundan planlanandan geç bir saate yola çıkıyoruz. İlk olarak Urrida şelalesine ulaşıyoruz. Bölge Buzul çağından bu yana Dünya’da oluşan en büyük lav akıntısının üzerinde. Şelale İzlanda’nın en büyük nehri üzerinde (230 km) ve 360 ton/sn debisi ile oldukça görkemli. Bu yer yer buz zemin üzerinde ayakkabılara zincir takılarak yürümeyi gerektiriyor. İlk defa deniyoruz böyle bir şeyi.

    SECRET LAGOON

    Lagoon (Lagün) aslında nehir ağızlarının nehrin getirdiği alüvyon veya dalgaların etkisi ile nehrin denize ulaşamaması sonucu oluşan göller (Büyükçekmece Gölü gibi) olarak bilinir.

    ve denize yakındır. Burada ise volkanik aktiviteler sonucu oluşan genellikle sıcak havuzlara bu ad veriliyor. Secret Lagoon, Fludir kasabası yakınında ve yılın her mevsimi 40 derece sıcaklıkta olan İzlanda’nın 19. Yüzyıldan beri bilinen en eski ve doğal havuzlarına sahip. Havuzun modern soyunma giyinme alanları, bar ve restoranlarından faydalanabilmek için kesinlikle randevu alınması gerekiyor. Kar altında havuz keyfi.

    Havuzun etrafında birçok sera dikkat çekiyor. İzlanda’da tüm yaşam volkanik aktiviteler ve onun yarattığı jeotermal potansiyel üzerine kurulu. Yaklaşık 500 derece sıcaklıkta yeraltında basınç altında hala sıvı olan su yeryüzüne çıkarılıp santrallerle elektrik üretilebiliyor, aynı zamanda konut, sera ve ağılları ısıtmakta kullanılabiliyor. Bu bölgede günlük 3 ton domatesin hasat edildiği seralar var.

    Aynı zamanda en önemli et kaynağı koyunlar ki insan nüfusunun üzerinde koyun barındıran ağıllar var. Elektrik enerji ihtiyacının tamamı hidrolik ve jeotermal kuvvet santrallerinden karşılanan İzlanda benim şimdiye kadar gördüğüm her anlamda çevre bilincinin en üst düzeyde olduğu ülke. 

    UTHLİD COTTAGES

    Geceyi Fludir yakınlarındaki Uthlid Kulübelerinde geçiriyoruz. Ev sahibemiz 3 nesildir bu işi yapan bir kadın. Yemekler gerçekten güzel. Kremalı karnabahar çorbası ve kuzu etli lazanyası denemeye değer. Aynı zamanda kadının birçok İzlandalı gibi Elf denilen üç harflilere inanıyor olması ve hatta aileye ait şapellerinin yanında ayrıca Elfler için bir şapel bulunduğunu söylemesi oldukça ilginçti. Elfler bazı insanlara görünüp zor zamanlarda onlara yardım eden insansılar. Elfleri gören insanların hikayelerini derlemek için okul bile var; Büyülü Elf okulu.

    Ertesi sabah kar yağışı hala yoğun bir şekilde devam ediyor. Bizi almaya gelen minibüs kaydığı için oldukça geç yola çıkabiliyoruz. Hatta Minibüsün ana yola inmesini yürüyerek takip ediyoruz.

    GAISER

    Üçüncü gündeki ilk durağımız ortaokul coğrafya derslerinden bildiğimiz Gayzer. Gayzer; belirli aralıklarla ve basınçla yukarı doğru buhar ve su fışkırtan su kaynakları. Bu tabiat olayına adını veren aslında İzlanda da bulunan ve “Geysir” olarak isimlendirilen bir su kaynağı. İzlanda dilinde geysir fırlatmak anlamına geliyor. Geysir’in geçmişi 1294 yılına kadar inmekte ve tarihinde, 70 metrelere çıkan ve uzun süreli püskürtme gerçekleştiren Geysir şu sıralar suskunluğunu korumakta ve hareketsiz bir dönem geçirmekte imiş. 2000 yılında bir deprem sonucu tekrar hareketlenip, birkaç yıl günde birkaç kez püskürme yapmış ve sonra tekrar suskun dönemine girmiş.

    Bölgede pek çok gayzer bulunmakla birlikte şu an en önemlilerinden biri; Strokkur olup, gayzerlerin isim babası olan Geysir’in 100 metre güneyinde. Strokkur genellikle 5-10 dakika aralıklarla püskürme yapmakta. Bazen 40 metreyi bulan ama genellikle 15-20 metreye kadar çıkan püskürme performansı gösteren bu Gayzerin püskürtme anını videoya çekmeyi başardım.

    GULLFOSS

    Şu anda ülkenin en popüler şelalesindeyiz. Gull altın anlamına geliyor. Gulfoss’un anlamı ise Altın Şelale. Golden Circle rotasının ismi de zaten bu şelaleden gelmekte. Hvítá Nehri’nin oluşturduğu bir şelale. Beyaz nehir üzerinde 2 basamaktan oluşuyor. 2,5 km uzunluğa ulaşan şelale 33 metre derinlikteki kanyona düşüyor. İlk düşüşü 11 metre ve ikinci düşüşü ise 21 metreden yapıyor. Ortalama akan su saniyede 140 ton.

    İzlanda’da hiçbir şelale devletin değil. Burası zamanında kişiye ait özel bir alanmış. Sahibinin kızı Sigríður buraya ziyaretler arttıkça insanları gezdirmeye başlamış. Ardından İngilizler buraya gelerek şelaleyi satın almak istemişler. Baba satmak istemiş ama kızı engellemiş ve gösterdiği azim sonucu sayesinde bu güzelim şelaleye baraj yapılamamış. Şu an burası ekolojik dengenin korunması amacıyla devlet tarafından özel koruma altına alınmış durumda.

    SELJALANDSFOSS

    Golden Circle’yi tamamlayıp konaklama yapacağımız güney sahilindeki Vik kasabası yakınındaki otelimize hareket ediyoruz. Varmadan önce günün son ışıklarını İzlanda’nın en yüksek düşüşü olan şelalelerinden Seljalndsfoss’u ziyaret ederek kullanıyoruz. Şelale 60 metreden düşüyor ve Nisan 2010’da başlayıp ve bir ay kadar süren uçuş iptalleri 10 milyon yolcuyu etkileyen ekonomik bilançosu iki milyar doları bulan olayın müsebbibi Eyjafjallajökull volkanının buzulundan çıkan Seljalands Nehri’nin bir parçası. Her ne kadar şelalenin arkasından yürüyerek küçük bir mağaraya girebildiği söylense de her taraf buz olduğu için bu oldukça tehlikeli görülüyor.

    DETTIFOSS

    4. gün ağırlıklı olarak Vatnajökull yanardağ bölgesinde gezeceğiz. Şu açıklamayı yapmakta fayda var. Jökull İzlanda dilinde buzul demek aslında. Ancak İzlanda oldukça kuzeyde

    olduğu için tüm yanardağlar buzulun altında faaliyet gösteriyor ve onun için İzlanda’daki tüm yanardağların isimlerinin sonunda buzul anlamına gelen jökull kelimesi yer alıyor.

    İlk durak olan Dettifoss, ki foss da şelale demek, Vatna buzulundan akan Jökulsá á Fjöllum nehri üzerinde yer alıyor ve Avrupa’nın en büyük ikinci şelalesi. Bu gezide öğrendiğim bir şey daha oldu ki şelalelerin büyüklüğü “akan debi çarpı düşü yüksekliği” ne göre yapılırmış.  Detti 100 metre genişlikten yaklaşık saniyede 200 ton ile 44 metre düşüyor.

    VATNAJÖKULL

    Vatnajökull, 8.100 km² ile, ki bu İzlanda’nın yaklaşık %8’ine tekabül eder ve yer yer bir km ye varan kalınlığı ile Avrupa‘nın hacimsel anlamda en büyük buzulu. Aslında topografik olarak her ikisi de bir kara parçası üzerinde buz takkesi olarak kendilerini gösterseler dahi buzul olarak kabul edilirler. İzlanda’daki buzulların çoğunun altında olduğu gibi, buz tepesinin altında da birkaç yanardağ vardır. Bu volkanlardan çıkan patlamalar, buzun altında büyük su ceplerinin gelişmesine yol açıyor.

    Bu bölgede yakın tarih patlamaları içinde en büyük korku uyandıranlardan biri 1783 yılında gerçekleşmiş ve yeryüzünde modern zamanların en büyük lav püskürmesi oluşmuş. Püskürme sırasında Vatnajökull’un güneydoğu sınırındaki Laki Dağının zirvesi neredeyse baştan sona yarılmış, yaklaşık 24 km’lik bir hatta 100 ayrı krater açılmış. Lavlar 520 km’den daha büyük bir alana yayılmış. Lav akıntısı tam üç ay boyunca sürmüş, adanın üzerini bir battaniye gibi kaplayan mavi sis tabakası otlakların kirlenmesine ve çiftlik hayvanlarının dörtte üçünün ölmesine yol açmış. Bu ‘Puslu Kıtlık’, sonuçta yaklaşık 10 bin insanın açlıktan ölmesine neden olmuş. Hatta bu patlamanın İngiltere ve Fransa’yı da kıtlık ve hastalık olarak etkilediği 6 yıl sonraki Fransız ihtilalinin sebeplerinden bir olduğu da söyleniyor.  

    Daha sonra bu denli olmasa da 1934’deki patlamada 2 trilyon tondan fazla suyun açığa çıkması ile 2004 ve 2011 yıllarındaki patlamalar yöredekileri hala tedirgin etmekte. Yani bir platformun üzerinde fotoğrafını çektiğimiz bu topraklar pek de masum değil aslında.

    İzlanda ile ilgili geziye devam etmeden önce bir iki not daha düşmek isterim. İzlanda’nın yoklar listesi ile ilgili. Bir kere İstanbul’da İzlanda konsolosu yok. Vize için Danimarka’dan vize almanı öneriyorlar. Polisleri de yok gariplerin ya da soğuktan dışarı çıkmadıkları için ben görmedim. Polisin hiçbir türlüsü yok. Trafik polisine filan dahi rastlamadım. Hatta ülkeye giriş ve çıkışta pasaport kontrolu için bile kimse yok. Tüm havaalanını dolaştım pasaporta damga vurduramadım yahu.

    Bir zamanlar Amerikan üssü varmış burada, adamlar sıkıldı herhalde kapamışlar. Zaten ülkede acayip bir savaş karşıtlığı var. NATO üyesi ama ordusu yok mesela. Adam sende kim gelir işgal eder burayı diyorlar sanki. Ama Celal Şengör Hocamın deyişi ile savaşmadan toprak kazanan tek ülke İzlanda. Her sene Ortasından 2 santim yarılıyor. Yani doğusu ile batısı birbirinden 2 santim uzaklaşıyor. 2 santimden ne olur demeyin yılda tam 6 dönüm. Yani yaklaşık 100 milyon yıl sonra Türkiye kadar olacak. Neyse gevezeliği kesip gezmeye devam.

    JÖKULSARLON

    Jökulsárlón İzlanda‘nın ve en ünlü buzul gölü ve aynı zamanda 150 m derinliği ile İzlanda’nın en derin üçüncü gölü. Buzullar dağların yükseklerinde sürekli yağan karların sıkışması ile oluşan ve bir müddet sonra yerim dar deyip çok yavaş olarak bir vadiden aşağıya heyelan gibi akmaya başlayan buz kütleleri malumunuz. Bunlar alçak noktalara geldiğinde eriyip dağılmaya başlıyor ki bu bölgeye buzulun dili deniyor. Dilin olduğu bölgede genellikle bir göl oluşuyor ki o göl bu göl.

    Bu gölden çıkan kısa ırmağın adı Jökulsá á Breiðamerkursandi. Irmak üzerinde, kısmen gölün hemen yanından giden bir asma köprü var. Üç vakte kadar bu köprü deniz dalgalarının yıpratması ve buna bağlı olarak kıyı erozyonu sebebiyle yıkılacak ve muhtemelen göl bir deniz koyuna dönüşecek. İzlanda iki üç neslin aynı coğrafyayı göreceği bir ülke değil.

    Gerek gölün içinde ve gerekse kısa ırmak üzerinde gezinen yükseklikleri 15 metreye ulaşan üç renkli buzdağları görülebilir. Buzdaki mavi renk, çeşitli kristaller ve onların yansımasından kaynaklanırken, siyah renk volkanik küllerden ileri gelir. Bizim coğrafyada öğrendiğimiz buzdağının yedide biri görülür ve gerisi su altındadır. Ama bunlar öyle değil çünkü su tuzlu değil.

    Buzul gölünün denize bağlandığı noktanın hemen yanında (Diamond Beach) Elmas Plajı olarak adlandırılan bir bölge var.

    Burada denize ulaşan buz dağları parçalanarak sahile vuruyor ve kumun üzerinde elmas görüntüsü veriyor. Bölgede fok balıkları da var ama turistlerin gürültüsünden oldukça rahatsız görülüyorlar.

    REYNISFJARA BEACH

    Şu anda belki de İzlanda’nın en çok tüyler ürperten yerindeyiz. Siyah kumsal.

    Dünyanın ilk onuna giren çarpıcı bir plaj. Bu oluşumun mimarı magmanın buzullarla ilk buluşmasında oluşan bazalt kolonlar ve onların yüzyıllar boyunca ufalanması ile oluşan siyah kum ve çakıllar.

    Denizin içindeki bazalt kolonların yarattığı mistik havayı okyanusun korkunç dalgalarının gürültüsü bozmaya yetmiyor. Sahilin sol tarafında yine lavların eseri olan devasa bazalt kolonlar bulunuyor. Bazalt kolonların arasında ise kocaman bir mağaranın girişi var.

    Ancak kumsalın sundukları bununla bitmiyor. Kıyıdan biraz açıkta, okyanusun ortasında, dalgaların dövdüğü devasa bazalt kayalıklar yükseliyor. Bu fotoğrafların bazıları Games of Thrones dizisinin bazı bölümlerinde kullanıldığı için size aşina gelebilir. 

    Simsiyah kumların üzerinde gökyüzüne çıkan bazalt kolon duvarı, denizin ortasından yükselen kayalıkları aşıp kıyıya vuran dalgaları, koyu renk okyanusu ve gri gökyüzü ile Reynisfjara hem oldukça masalsı hem de tehditkâr görünüyor. Ancak bu tehditkârlık sadece görünüşte kalmıyor, sahile vuran dalgalar ölümcül tehlike olacak kadar tehdit yaratıyor. Dalgalar sakin göründüklerinde bile kıyıya vurduktan sonra metrelerce içeri girebiliyorlar.

    Denizin durgun olduğu günlerde bile bu dalgalar oldukça güçlü oluyor ve bunun sıra kıyıda kuvvetli ve değişken dip akıntıları bulunuyor. Bu ise insanlar için oldukça tehlikeli. Ancak ziyaretçilerin sağduyusuna güvenen ülkede çoğu yerde tel örgü, bariyer, güvenlik görevlisi gibi tedbirler bulunmuyor. Yalnızca tehlike arz eden anlarda kırmızı yanan bu uyarı ışığı var. Işık kırmızı yanarken sahildeki kalabalığı görünce sağduyunun boğulmak üzere olduğunu anlayabilirsiniz.

    VİK

    Dördüncü günü de tamamlayıp Vik yakınlarındaki otele hareket ediyoruz. Akşam yemeğini Vik de yemek keyifli olabilir. Önce size Vik kasabasını biraz anlatayım. Otel ve restorantlar nedeniyle kalabalık gibi görünse de sürekli burada oturanlar 400 kişi civarında. Yani 200 den fazla oy alabilirsen muhtar dahi olabilirsin. Ancak Vik bir yandan sırtını en tehlikeli volkan gurubuna dayamış diğer yandan önündeki okyanus her an tsunami yaratabilir. Yani iki önemli tehlikenin arasında. Devletin burada oturanlar için yapabildiği tek şey tehlike anında uyarmak. Bu durumda halk 15 dakika içinde kilise bahçesine yani bu fotoğrafı çektiğimiz noktaya gelecek ve buradan tahliye edilecek.

    Kilise de hemen arkamızda yani bu. 

    SKOGAFOSS

    5. Güne daha önce ziyaret ettiğimiz Seljalansfoss şelalesine oldukça yakın olan Skogafoss şelalesi ile başlıyoruz. Bu şelale Eyjafijalla ve Solheima buzulları ile besleniyor 23 m genişlik ve 60m yüksekliği ile ülkenin en büyük şelalelerinden biri. Şelalenin su serpintilerinin fazlalığından dolayı güneşli günlerde aynı anda iki gökkuşağı bile görülebilir ama biz yalnızca bu serpintileri uyanmak için kullanıyoruz.

    Rüzgâr ve soğuğu göze alırsanız şelalelin hemen sağ yanındaki yoldan yukarı çıkılabilir. Bir efsaneye göre, buranın ilk Viking yerlisi şelalenin arkasındaki mağaraya bir hazine gömmüş ve kenarındaki yüzük dışında sandık hala kayıpmış. Definecilerin dikkatine!

    BLUE LAGOON

    Son ziyaret noktamız İzlanda’nın en popüler yerlerinden biri. Blue Lagoon. Burası 2 ay önce patlayıp Grindavik kasabasının boşaltılmasına neden olan volkana yalnızca 5 km. uzaklıkta. Yol boyunca halen olası lav akıntılarına karşı set oluşturma çalışmaları devam ediyordu.

    Önce Blue Lagoon niye mavi oradan başlayalım. Çünkü içinde yüksek oranda Silika var. Hatta silika havuzun dibine de çöktüğü için havuzun içine girenler bunu güzellik için yüzlerine gözlerine sürüyorlar. Yine süper hijyen soyunma odalar, bar ve restoranı ile rezervasyonlu olarak müşteri alınıyor.

    Elbette benim ıslaklıkla ilgili bir fobim olduğundan barına gidip şarap eşliğinde manzarayı seyretmek farz oldu. Elbette camın dibine gelip fotoğraf çektirtenler de oldu. Ben de çektim. Ama asıl amacım bu fırsatta gezi notlarımı toparlamak.

    PUFFİN KUŞLARI

    Daha önce söylemiştim. İzlanda hiçbir zaman ana kara ile bağlantılı olmadığı için hayvan çeşitliliğinden nasibini almamış. Elbette dünyanın gelmiş geçmiş en büyük memelileri dışında. Özellikle yaz aylarında yirmiye yakın cins balina görmek mümkün. Bir de İzlanda’nın simgesi durumundaki Puffin kuşları var. Uçarken gördüm ama maalesef fotoğrafını çekmek fırsatı olmadı. Yazmadan geçmekte olmazdı. O nedenle internetten bir resim bulup koydum. Bu kuşlar sanki yüzyıllar önce yolunu şaşırıp bu adaya gelen papağanlar daha sonra penguen olacakken evrimin pas geçtiği şirin mahluklar gibi geldi bana. Elbette Reykjavik’te bazı restoranlarda kalplerinin şişe takılıp yendiğini duymak içimi acıttı.

    İZLANDA ATLARI

    Garip ama İzlanda’nın her yerinde onarlı on beşerli olarak toplaşmış atlar görüyorsunuz. Çok özel bir binek pony atı olan bu İzlanda atları dünyanın en eski safkan at ırklarından birisi. Vikinglerle birlikte adaya geldiği ve ata yaklaşık 1000 yıldır başka bir at melezlemesi karışmadığı düşünülüyor. Yani Vikinglerin adaya hediyesi. Tabi Vikingler geldiğinde ada % 25 oranında ormanla kaplı iken bunun şimdilerde % 2 olduğunu belirtmekte de yarar var.

    Bu atlar kapalı yerlere asla girmiyor. Hayatlarını kar kış otlaklarda geçiriyorlar. Çok sevimli ve cana yakın hayvanlar. Normal bildiğimiz atlara göre boyutları daha küçük ve midilliye benziyorlar.

    Fakat İzlanda atlarını dünyaca ünlü yapan şey normal atlar 2 ya da 3 farklı pozisyonda yürüyebiliyorken İzlanda atlarının doğuştan 5 farklı pozisyonda yürüyebiliyor oluşu imiş.

    Son yıllarda çiftlikleri de kurulmuş. Bunun üç amacı var. İlki spor amaçlı kullanmak veya çiftlikte gücünden faydalanmak. İkincisi ise Orta Asya’da olduğu gibi etinden faydalanmak.

    Evet İzlanda’da at eti yeniyor. Son olarak ise yurtdışına satmak. Ancak İzlanda dışına çıkarılan atların, kalanların saflıklarını korumak için bir daha ülkeye geri girmesi katiyen yasak.

    REYKJAVIK

    Buzlar ülkesindeki son günümüzde Kuzey Kutbuna en yakın Başkenti, Reykjavik’i gezeceğiz. Reykjavik’in kelime anlamı Duman Körfezi. İzlanda’ya ailesiyle birlikte 874 yılında gelen ve sürekli olarak yaşamış ilk insan olarak kabul edilen Norveçli şef Ingólfur Arnarson’un yerden yükselen jeotermal buharlar nedeniyle bu ismi verdiği rivayet edilir. 10. Yüzyılda özellikle Norveç’te tüm krallıklar bir araya gelirken buraya çok sayıda Norveçli, İrlandalı ve İskoç adaya gelip yerleşmiştir. İrlandalı ve İskoçların genellikle Norveçli şeflerin köle veya uşakları olduğunu belirtmekte de fayda var.

    Kısaca geçecek olursak 1000 yılında yerleşen ailelerin seçtiği kanun sözcüsü resmi dini Hristiyan olan ancak pagan ritüellerinin de devam ettirilebileceği bir bütünlük sağlanmış. Bu yapı 250 yıl kadar devam etmiş, 1262 yılında Norveç-Danimarka Krallığına bağlanmıştır. İkinci dünya savaşından sonra 17 Haziran 1944 yılında bağımsız bir devlet olarak Dünya sahnesindeki yerini almıştır.

    Bunca gereksiz olabilecek bilgiden sonra ilginç bir de notum olacak. İzlanda’da Osmanlı İstilası.  Evet yanlış duymadınız 1627 yılında Küçük Murat Reis komutasındaki Cezayir-Türk korsanları 15 parçadan oluşan donanması ile İzlanda adasına yapılan denizaşırı harekât yapıyor. İlk önce Manş Denizi‘nden geçiyor, sonra Kuzey Denizi boyunca Danimarka ve Norveç kıyılarını topa tutarak, 20 Haziran 1627 tarihinde İzlanda sahillerine ulaşıp yağma ediyor ve 26 gün boyunca İzlanda’yı işgal altında tutup sefer sonunda, 400 köle ve birçok ganimet ile birlikte 27 günlük bir yolculuktan sonra 12 Ağustos’ta Cezayir‘e geri dönüyor. Şimdi hazır ordusu yokken bizde Reykjavik’i ikinci defa işgal etmek üzere otelimizden çıkıyoruz.

    HALLGRIMSKİRKJA LÜTERİYEN KİLİSESİ

    Kuşkusuz ilk gezeceğimiz yer şehrin her yerinden görülen ve diğer kiliselerden farkını hemen anlayabileceğiniz. Hallgrimskirkja kilisesi. Kilisenin yapıldığı yükseltiye şehrin en ünlü ve renkli caddesi olan Skölavördustigur Caddesinden doğru çıkmaya başlıyoruz.

    Ekspresyonist tarza sahip kilisenin tasarımını yapan Guðjón Samúelsson bu tasarımında İzlanda’nın etkileyici coğrafyasından, volkanları, şelaleleri özellikle de daha önce bahsettiğim ve birçok yerde gördüğümüz bazalt kolonlardan etkilenmiş.

    74,5 metrelik yüksekliğiyle bu ülkenin en uzun kilisesinin yapımına 1945’te başlanmış; ancak Samúelsson’un vefatından 36 yıl sonra, 1986’da tamamlanabilmiş. Tasarımı ve boyutları ile daha tasarlandığı 1930’ların sonunda dahi tartışma konusu olan Hallgrímskirkja’nın girişinde Leifur Eiríksson’un heykeli var. İzlanda destanlarına göre Amerika’yı Christopher Columbus’tan 500 yıl önce keşfettiği belirtilen ilk Avrupalı Viking Leifur Eiríksson’un heykelini yapan ise Alexander Stirling Calder. Kilisenin uzağında olunsa dahi rahatlıkla görülebilen heykel, kilisenin ihtişamına katkıda bulunuyor.

    1986 yılında tamamlanışının ardından 2009’da yenilenerek heybetini sürdüren kilise, dört katlı ve 25 ton ağırlığındaki kilise orguyla da öne çıkıyor. Orgun gece ve gündüz fotoğrafları böyle. Kilisenin içini tamamen doldurabilecek yükseklikte sese sahip kilise orgu, 5275 boruya sahip ve yapısı itibariyle çok zengin sesler üretebiliyor. Alman org ustası Johannes Klais tarafından tasarlanıp üretilen org, 1992 yılından bu yana kilisenin önemli unsurlarından biri.

    Kilisenin içinde birkaç fotoğraf alıp kilisenin kulesine çıkmak üzere asansöre biniyoruz. Şehri gezmeden önce fikir edinebileceğiniz en iyi yöntemdir bu.

    Ön cepheden

    sağdan ve soldan fotoğraflar çekip kiliseden ayrılıyoruz. İkinci hedefimiz olan Harpa Konser Salonuna giderken yol üzerinde birkaç evin fotoğrafını da çekme fırsatımız oluyor.

    Burası İzlanda Cumhurbaşkanının çalışma ofisi. Elbette bizimki gibi bir hatta birkaç saray beklenemez. Durumları gereği itibardan tasarruf ediyorlar. Hem hitap ettiği nüfus itibarı ile Yalova kaymakamından(!) hallice zaten adamcağız.

    HARPA KONSER SALONU

    Harpa Konser Salonu ve Konferans Merkezi 2007- 2011 yılları arasında tasarlanmış ve açıldığından bu yana 10 milyon ziyaretçi ağırlamış. Bu yapıda da bazalt sütunların etkisini görmek mümkün. Özellikle yapının güney cephesinde bu sütunları andıran 12 taraflı modüller kullanılmış ve bu form şehrin yansımalarını oluşturmakta kullanılmış. Çok yüzlü cam cephe, iki ve üç boyutlu olarak gerçekleştirilen bir geometrik ilkeye dayandırılmış, bu sayede cephe, liman ve gökyüzünden aldığı ışıkları yansıtan boşluk tasarlanmış. Yapının diğer cephelerinde ise bu geometrik kompozisyonun iki boyutlu hali kullanılmış.

    SUN VOYAGER

    Reykjavik’in muhteşem sahilinde, bir Viking uzun gemisini anımsatan, parıldayan çelik bir heykel. Sanatçı Jon Gunnar Arnason tarafından yaratıldı. Sun Voyager, bir rüya teknesi veya Güneş’e bir kaside olarak tanımlanıyor. Sanatçının amacı, keşfedilmemiş toprakların vaadini, umut, ilerleme ve özgürlük hayalini iletmekmiş. Eee öyle olunca biz de bindik gemiye

    Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
    mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

    Akın var güneşe akın!
    Güneşi zapt edeceğiz
    güneşin zaptı yakın!

    Toprak bakır
    gök bakır.
    Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
    Hay-kır

    Biraz da İzlandalıların dedikodusunu yapayım. Burada biz 3 lise arkadaşı fotoğraf çektirirken yoldan geçen bir İzlandalı da aramıza karışıyor. Soru şu, hangisi?

    Hazır sormaya başlamışken burada hangisi benim?

    Bu Viking gibi Odin’in sofrasında şarap içmeye gidenlerin önünü hemen açın.

    İzlandalılar çok sabırlı aslında. Hava muhalefeti var. Yola çıkamıyoruz. İzlandalı şoför bizi bir alışveriş merkezine bırakıp orada bir masaya oturuyor. 2 saat hiç kıpırdamıyor. Biz ise fıkır fıkır.

    Öğleden sonra güzellik uykusu ardından son yemek. Sumak adlı Lübnan mutfağı ağırlıklı bir restorana gittik. Pek memnun kaldık. Tavsiye edilir. Son olarak şu bizim 5 km yakınına kadar gittiğimiz volkan ben bu notları yazarken gece patlamış ve 50 km uzağındaki Reykjavik’ten böyle görünmüş. İşte buna üzüldüm. Kaçırdık tantanayı…

    2024-KÜBA

    Sonunda benimsediğim ideolojinin kalan tek kalesi olan Küba’yı da görme imkânı buldum. Küba tarihinin kısa bir özeti ile başlamak isterim.

    Bulgular 40.000 yıl önce homosapienslerin yeni dünyaya küçük guruplar halinde gelmeye başladığını gösteriyor. Bering boğazını geçerek veya Grönland üzerinden gelmişler. Bu göçler 13.000 yıl öncesine kadar sürmüş. Avcı-Toplayıcı olan kıtanın bu ilk sakinleri daha sonra yerleşik düzene geçip İnka, Aztek gibi imparatorluklar kurmuşlar, Maya gibi belki de aynı dönemde Eski Dünyadakinden daha ileri uygarlık seviyelerine ulaşmışlar. Bu dönemde Küba’ya gelenler de olmuş ve ta ki o zamana yani 1492 yılında Kristof Colomb bu bölgeye gelip kendini uygar sayan sömürgeci devletlerin bölgeye akın etmesinin önünü açana kadar huzurlu ve barış içinde bir hayat yaşamışlar. O dönemde yerli nüfusun 100.000 civarında olduğu tahmin ediliyor.

    Sonra tüm Güney Amerika’daki olduğu gibi koloni dönemi başlamış. Başta İspanyollar olmak üzere sömürgeci devletler ülkeyi talan etmeye başlamış. Gerek savaş ki buna savaş demek pek doğru değil katliam daha uygun, gerekse taşınan çiçek gibi bulaşıcı hastalıklar nedeniyle yerlilerin tamamına yakını 10 yıl içinde ölmüş.

    Küba diğer Güney Amerika gibi madenler ve petrol açısından pek zengin bir yer değil. Ama önemli bir liman ve çok zengin topraklara sahip. İspanyollar yerli halkın ektiği tütünün yansıra şeker kamışı için de uygun bir yer olduğuna karar vermişler. Ama elbette bu iş içinde iş gücü lazım. Afrika’dan alıp getirdikleri kölelerle bu işi çözmüşler. Takip edenler bilir tarih söz konusu olunca benim özetlerim bile uzadıkça uzar, resimli bölüme geçip daha fazla sıkıntı vermeyeyim.

    İspanyolların yüzyıllarca süren üçgeni şu şekilde oluşmuş. Güney ve Kuzey Amerika’daki gelen ganimet (çoğunlukla altın) ve ürünler Küba’nın başta Havana olmak üzere muhtelif limanlarında toplanıyor ve Küba’da yetişen tütün ve şeker ile birleştirilip gemilerle Avrupa’ya gönderiliyor. Avrupa’daki yeni aileler köleleri ile beraber alınıp Afrika’ya uğranıyor, yeni siyahi kölelerde gemiye yüklenip (yazarken bile garip oluyor insan) Küba’ya getiriliyor. Bu yolla Amerika’ya 12 milyon kadar köle getirildiği ve bunların 1,5 milyonunun gemilerde öldüğü kayıtlara geçmiş.

    Birçok ayaklanma olsa da bunlar bastırılmış. 1892 yılında Küba Özgürlük partisini kuran José Marin, 1895 de organize ettiği generaller komutasında İspanyollara karşı isyanı başlatılmış ama ilk çarpışmada öldürülmüş. Ancak onun başlattığı bu isyan ölümünden sonra da devam etmiş. 1898 yılında Amerika’nın da desteği ile (ki bu destek aslında bir aldatmaca) kölelik kaldırılmış ve İspanyollar adayı terk etmiş.

    1902 de bir devlet olarak bağımsızlığını ilan etse de Kübalıların kaderi pek değişmemiş. Bu kez dünyanın en büyük kapitalisti Amerika’nın güdümüne girmiş. Amerika o dönemin en büyük askeri üssünü (o sırada yapılan Panama Kanalını kontrol altında tutmak ve bölge ticaretini tamamen ele geçirmek için) buraya kurmuş. Havana Amerikan Mafyasının gözdesi haline gelmiş. Sözde Küba Başkanları Amerika ile iş birliği içinde sömürüyü desteklemiş. 1953 de dönemin Başkanı Batista’ya karşı mücadele başlamış. Fidel Castro liderliğinde süren mücadele sonunda1 Ocak 1959 da Batista Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmış. 6

    Ocak’ta ise, Fidel Castro, Raúl Castro, Camilo Cienfuegos ve Che Guevara Havana’ya girmiş. Mücadele kazanılmış ve Küba’nın yeni lider ve Başkanı Fidel olmuş. Bu benim 6 Ocak ile ilgili en sevdiğim fotoğraf.

    PLAZA DE LA REVOLUCION

    13 saatlik uçuşu takiben Küba’ya sabah saatlerinde indikten sonra iki gün Havana’da dolaşacağız. İlk durak elbette devrim meydanı.

    Batista tarafından inşa edilmiş ve Sivil Meydanı olarak anılmaya başlamış. 72.000 m2 lik büyüklüğü ile Dünyanın önemli meydanlarından olan buranın adı 1959 Küba Devrimi’nden sonra ismi Devrim Meydanı olarak değiştirilmiş.

    Dünya’da 1 Mayıs’ın ve 8 Mart’ın en coşkulu kutlandığı yer. Aynı zamanda Fidel’in halka hitap için kullandığı ve çok sevdiği bir mekân. Burada halka hitap ederken coşan Fidel’in meydanda 7 saat süren konuşması var. Öldükten sonra da naaşı bu meydanda halkın ziyaretine açılmış.

    Meydanda bulunan José Martin anıtı etkileyici. Küba’nın her yerinde onun heykelleri var. Küba’nın kurucusu olarak kabul ediliyor. Aslında şair tarafı daha ağır basan bir devrimci o.

    Onun şiirinden bestelenmiş bir Küba şarkısı olan ” guajira guantanamera ” çoğu kişi tarafında bilinir. Ama ne anlattığı pek bilinmez. Şarkının bir bölümünün Türkçesi şöyle:

    Candan bir adamım ben,
    Palmiye ağalarının ülkesinden, Ve ölmeden önce söylemek istediğimdir,
    Bu dizelerin ezgisi Yürekten gelen.

    Topraktaki yoksullarla ben
    Aynı Yazgıyı paylaşmak isterim, Ve dağdaki ırmak beni,
    Daha fazla mutlu eder denizden.

    Son olarak 42 yaşında öldürüldüğünü ve arkasındaki anıtın yüksekliğinin 112 metre olduğunu, öldürüldüğü yerin adının iki nehir ve bu iki nehrin arası da 112 metre olduğu için bu yükseklikte yapıldığını not olarak düşeyim.

    Ünlü fotoğrafçı Alberto Korda’nın çekmiş olduğu dünyaca ünlü Che Guevara fotoğrafını heykelsi bir rölyef şeklinde içişleri bakanlığının duvarında görebilirsiniz. Rölyefin altında “sonsuza kadar zafer” yazıyor.…

    Sağ taraftaki iletişim bakanlığı binasında ise devrimin ikinci önemli komutanlarından Camilo Cienfuegos’un rölyefi var. Fidel devrim sürecinde hep geri planda durmuş. Bundan olsa gerek hiçbir yerde onun resmini veya heykelini görmüyorsunuz.

    Elbette ikinci durak 20. Yüzyılın en büyük devrimcisi Atamız, Mustafa Kemalimiz, vazgeçilmezimiz. Açıkçası Küba’da yapılan mücadele ve devrimle kıyaslayınca onun yaptıklarının ne denli büyük olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Tabi daha sonra onun yolundan gitmemenin acılarını çektik ve çekmeye de artan bir şekilde devam ediyoruz.   Büstün altındaki yazı YURTTA SULH CİHANDA SULH…

    CAPITOLIO NACIONAL

    Küba’nın devrim öncesi şaşaasını anlamak için ideal bir anıtsal bir bina. Amerika Başkanlık binası ile Paris Panteon binalarının melezi olarak yapılmış. Dolayısı ile hem neoklasik hem art nouveau tarzında. 1926-1929 yılları arasında 5000 işçi kullanılarak inşa edilmiş. Devrim sonrası kamu binası olarak kullanılmaya başlamış. İlk yapıldığında girişinde 25 karatlık bir elmas varmış. 1946 da çalınmış. Batista’nın torunlarının ceplerine bir bakmak lazım.

    MORRO KALESİ

    20. Yüzyılın iki büyük devrimini andıktan sonra şehrin tamamı hakkında fikir yürütebileceğimiz Morro kalesine çıktık. Kalenin içinde bir müze var ama artık müzede dahi silah görmeye dayanamıyorum. Es geçtim.

    Yine de kale hakkında bilgi vereyim. Türkiye’deki özellikle Karadeniz sahilinde Cenevizlilerden kalma birçok örneğinde olduğu gibi limanı korumak için 16. Yüzyılda yapılmış. Yani Colomb’dan hemen sonra. Daha önce yokmuş zaten savaş ve istila meraklısı insanlar gelmeden önce gereği de yokmuş. Bana Malta Valetta liman girişini hatırlattı burası.

    GRAN TEATRO DE LA HABANA ALICIA ALANSO

    Capitolio binasının hemen karşısındaki yapı Küba Ulusal Balesi’ne ev sahipliği yapan Gran Teatro de La Habana Belçikalı mimar Paul Belau tarafından tasarlanmış ve 1914 eski Teatro Tacón’un yerine inşa edilmiş. Daha sonra ilave edilen Alicia Alanso ise 2019 yılında 99 yaşında ölen 1940 lı yılların dünyanın en ünlü dansçılarından olan Kübalı bir balerin ve koreograf.

    Bak gelip halkın tiyatro seyretmesi için ne güzel binalar yapmışlar gibi şeyler düşünmeyin. Bunlar o dönemin zengin, asil, mafya, şeker fabrikası sahibi, din bezirganı her ne derseniz deyin ama küçük bir azınlık tarafından kullanılıyordu. Ama devrim sonrası benzeri yapıların kamulaştırılıp korunması ve çeşitli amaçlarla kullanılması aslında ekonomisini biraz da turizm gelirleri ile ayakta tutmaya çalışan Küba için çok faydalı olduğu kesin.

    İki detay verelim de nefeslenelim.

    PLAZA DE ARMAS

    Havana’nın en ünlü caddesi Obispo’dan denize doğru yürüyoruz. Sokağın sonunda Havana’nın en eski meydanı olan Plaza de Armas’dayız. Bu isme Latin Amerika’yı gezerken hemen hemen her ülke ve şehirde rastlanabilir.

    Çünkü Silahlar Meydanı anlamına gelse de genelde yolların kesiştiği yerler için kullanılır. Ama bu meydan adını İspanyol kolonizasyonu sırasında bu bölgenin atış talim yerleri olarak kullanılmasından alıyor. Meydanın doğusundaki bina dikkat çekiyor. Bu bina Palacio de los Capitanes Generales.

    Korményzoi Sarayı olarak da bilinen bu saray, Havana’nın eski vali ve kaptanlarının resmi ikametgahı olup, sömürgecilik sonrası dönemde uzun süre belediye binası olarak kullanılmış. İnşaatı 1776 yılında Kübalı mühendis ve mimar Antonio Fernández de Trebejos Zaldívar’ın planlarına göre başlamış İnşaatta kullanılan malzemelerin çoğu en iyi kalitede olacak şekilde ithal edilmiş. Tuğlalar Malaga’dan, Feforjeler Bilbao’dan, mermerler Cenova’dan. İnşaat işi köleler tarafından yapılmış ve ancak 1792 yılında tamamlanabilmiş. Kolonizasyon döneminde bu tip binaların malzemeleri hatta sokakların granit parke taşları dahi Avrupa’dan getirilmiş. Bunun önemli bir sebebi var. Küba’dan yeni dünyanın nimet ve ganimetleri yüklenip Avrupa’ya gönderiliyor. Avrupa’dan buraya gelmek isteyen aileler köleleriyle birlikte biniyor. Sonra Afrika’ya gidiliyor ki gemi oldukça boş olduğu için bu malzemeler balans olarak kullanılıyor. Sonra Afrika’dan alınan yeni kölelerle birlikte Küba’ya yelken açıyor. Binanın orta avlusunda Kolomb’un bir heykeli var.

    Odaların çoğunda döneme ait mobilyalar hala duruyor. Bu arada saraya ait bir geyik muhabbeti de yapalım. Bir valinin karısı meydandaki at arabası tekerlek seslerinden rahatsız olmuş, bunun üzerine sarayın yakınındaki bütün araba yolları tahtalarla kaplanmış. Bir de bunun vali uyuyamamış versiyonu var.

    PLAZA DE LA CATEDRAL

    Kısa bir yürüyüş sonrası 3.Meydandayız. Önceleri bataklık olan bu alan daha sonra kurutulup tersane olarak kullanılmıştır. 1727’de Havana Katedrali’nin inşa edilmesiyle bu meydan yavaş yavaş anlam kazanmaya başlamıştır. Şu anda en çok ilgi çeken meydanlardan biri.

    Küba’da kolonizasyon döneminden günümüze gelen 12 katedral var. Bunun temelinde sömürü sisteminde dinin uyuşturucu etkisinin kullanılması yatıyor. Buraya gelen misyonerler özellikle yerlileri ve Afrika’dan gelen köleleri dinlerine katmak için her şeyi yapıyorlardı. Son Akşam Yemeği tablosuna bir iki siyahi eklemek hatta siyahi İsa heykelleri yapmak gibi bin bir türlü cambazlık. Kıssadan Hisse: Tebliğcilere dikkat!

    İki detay da buraya yakışır.

    LA BODEGUITA DEL MEDIO

    Oldukça dolaştık, bir şeyler içip dinlenme zamanı. Daha önce izlerini Kilimanjero’da sürdüğüm Hemingway’in takıldığı bar en iyi mekân bu iş için. Hemingway son yirmi yılını Küba’da geçirmiş. İhtiyar Balıkçı romanını burada yazmış, Çanlar kimin için çalıyor romanını da burada kurgulanmış. 62 yıllık hayatını oldukça hızlı yaşamış ve çok da iyi sonlanmamış. Belki bilmezsiniz sonunu anlatayım:

    Devrimden sonra tüm varlıklarını bırakıp Amerika’ya gitmiş. Zaten o dönem deri kanseri ile boğuşuyormuş. Karısı onu elinde silahla yakalamış ve hastaneye götürmüş. Elektroşok vermişler. İki gün sonra o silahla kendini vurmuş. José Marin’in 42, Che’ni 39 yaşında öldüğünü düşünürsek daha iyi gibi görülse de onların başkalarının sıktığı kurşunla ölmeleri daha iyi bir ölüm bence. Neyse biz Ernest’in en sevdiği içki olan Küba’nın ünlü kokteyli Mojito’yu Che ve José nin şerefine kaldıralım.

    PLAZA VIEJA

    Yine yürüyerek geldiğimiz bu 4. Meydan Havana’da bulunan en beğendiğim meydan oldu. 1559’da düzenlenen Plaza Vieja diğer adı ile eski meydan, Küba baroku olarak da adlandırılan Havana’nın mimari açıdan en eklektik meydanı. Başlangıçta askeri tatbikatlar için kullanılmış ve daha sonra açık halk pazarı olarak hizmet vermiş. Bugün ise barlar, restoranlar ve kafelerin olduğu meydan hoş vitralleri (vitraylı pencereler) olan zarif sömürge konutlarıyla çevrili. Kahvelerimizi bu meydanda bir restoranın meydanı gören balkonunda içtik.

    Meydanda bir horozun üzerine binmiş bu yerli kadın ile ilgili bir bilgi bulamadık ama resmi bulunsun belki ilerde öğreniriz.

    Daha sonra günün son meydanını görmek için sokaklara daldık yine.  Yol kenarında Sancho Panza ve eşeği Rucio. Havana’nın birçok noktasında Don Kişot ile ilgili birçok şey görebilirsiniz. Devrimden sonra yüzde 60 larda olan okuma yazma oranı kısa sürede yüzde doksanların üzerine çıkmış. Bu dönemde 500.000 Don Kişot romanı bastırılıp halka dağıtılmış. Bu romanları okuyanlar başkasına vermiş. Yani Don Kişot devrimin eğitime verdiği önemin simgesi olmuş sanki.

    SAN FRANCISCO DE ASIS SQUARE

    Kuruluşu 15. yüzyıla dayanan meydan, bugünkü halini 1628 yılında almış. 1990’lı yıllarda ciddi bir restorasyondan geçmiş, yeni düzenlemede zemine parke taşları döşenmiş.

    Meydan adını, aynı konumdaki San Francisco de Asis ismindeki bir Fransisken manastırından almış. Geçmiş yıllarda meydanda, halkın alışveriş yapabileceği bir pazar kurulmuş, fakat keşişlerin gürültüden rahatsızlık duyması sebebiyle pazar, başka bir noktaya taşınmış. Meydanda birden fazla önemli yapı var ve tamamı tarihi statüde. Kuzeyinde uzun yıllar borsa binası olarak kullanılan Lonja del Commercio yer almakta. Meydanı çevreleyen yapılar arasında gümrük ofisi, polis evi, belediye binası ve hapishane bulunmakta. Tüm bu eski binalara uyumlu olarak yapılan kruvaziyer terminali, restoranlar, kafeteryalar, bankalar, butikler, kültür merkezleri, döviz büroları ile önemli bir yaşam ve sosyalleşme alanı haline gelmiş.

    Meydanın merkezinde bulunan Aslanlar Çeşmesi 1836 yılında, bugünkü hali ile İtalya’dan getirilmiştir. Heykeli ise Giuseppe Gaggini Beyaz Carrara mermerinden yontulmuş.

    Meydanla aynı isimdeki bu bazilika son halini1738 yılında almış. 42 metrelik kulesi ile döneminin en yüksek yapılarından. Küçük bir Katolik kilise ve Frensizken manastırından oluşuyor.

    Havana’yı bir günde bitiririz diyordum ama daha gezilecek çok sokak, binilecek eski Amerikan arabaları, içilecek çok içki ve çekilecek çok fotoğraf var. Bu günü Havana’nın 500 berberinin makasları ile yapılan bu büyük makas heykeli ile keseyim.

    İkinci Gün Havana’yı gezmeye devam ediyoruz. Önce size biraz Küba halkını anlatmak istiyorum. Buraya daha önce gelenlerin farklı yorumlarını dinlemiştim. Etki altında kalmadan değerlendirmeye çalışacağım. Genel olarak gerek kendi ülkemizde gerekse gittiğimiz diğer ülkelerde özellikle de Avrupa ülkelerinde gördüğümüz bir standart var ve biz bu standardı hayattan keyif almanın bir ölçüsü olarak görmeye alıştık veya sistem tarafından alıştırıldık. Bunun küresel olduğunu düşünmek yanlış olur. Gördüğüm tüm Latin Amerika ülkelerindeki insanların çoğunluğu biriktirmek, sahip olmak, zengin olmak, çocuklarına bir şeyler bırakmak gibi kaygılara sahip değiller. Bu 150 yıl öncesine kadar köle olarak yaşamalarından kaynaklanıyor sanki. İstedikleri özgür olmak, insanı ihtiyaçları karşılamak yemek, içmek (özellikle de rom), barınmak (salon +0 veya en fazla salon+1), eğitim ve sağlık son olarak müzik ve dans. Zaten doğa olarak sahip oldukları ortada. O zaman nedir önemli olan, eşit olmak. Bu gözle bakıldığında Küba’da büyük şehirler de görülen ve insanın içini acıtan birkaç insan manzarasını pek de genele yaymamak lazım. Sonuç olarak sistem ambargo baskısına rağmen süreci iyi idare etmiş, minimum yaşama şartlarını tüm halkına eşit olarak vermiş. Geçen sene gittiğim diğer ambargo uygulanan İran ile kıyaslamak elbette mümkün değil. Öncelikle İran devrimi sonrası ülkenin bütün zenginlikleri ülkede kalmıştı ve binlerce yıllık pers devlet kültürüne sahiptirler. Küba’da ise devrim sonrası tüm zenginlikler gayrimenkuller dışında yurtdışına çıkmış. Uzun sözün kısası, benim görüşüm Küba halkı büyük çoğunlukla halinden memnun. Öyle olmasaydı ne suç oranı Dünya’da en az olan ülkelerden olurdu, ne de günün herhangi bir saatinde herhangi bir sokağına, cinsiyet farkı olmaksızın bu kadar güvenle girilebilirdi.

    Önce sizi Katedral Meydanı muhtarı ile tanıştırmak isterim. Ortada olan, yanındakileri tanımayrum. İbrahim, büyük babaannesi muhtemelen Osmanlı pasaportu ile Ürdün’den Küba’ya gelmiş insan canlısı bir arkadaş. Her türlü ihtiyacınız için elinden geleni yapar. Bıyık altından gülenleri tahmin edebiliyorum ama yok öyle bir şey. Benim bahsettiğim; döviz bozdurma, puro, sigara, kanser ilacı vs. Katalog ürünler dahi var. Neyse konumuz o değil. Ben eğer bir seçimi daha üç ayların ilki kazanırsa ki o zaman yandaş olmayanları malına mülküne el koyma işlemleri başlar ve(bunları kamu yararına değil avenesi yararına yapacağı kesin) ben Hemingway’in tersini yapar, pılı mı pırtımı toplayıp doğru Küba’ya İbrahim’in yanında çalışmaya giderim.

    AMERİKAN ARABALARI

    Küba’nın her tarafında devrim öncesi döneme ait Amerikan arabaları görmek mümkün. Uzaktan bakıldığında bakımlı görülse de aslında dökülüyorlar. Kapılarını açmak bile çok zor. Ancak buradaki kaportacıları tebrik etmek lazım,

    adamlar konserve kutusundan bile her türlü yedek parçayı yapıyorlar. Küba’ya gittiğimde yapmam dediğim şeyi yaptım birine bindim. İyi ki de yapmışım. Bu arabalarda en mükemmel şey tahmin edebileceğiniz gibi müzik sistemi. Kısa bir şehir turundan sonra Havana ormanına doğru hareket ettik.

    Şehrin ortasında Almendares Nehrinin ortasından geçtiği Havana’nın en eski ağaçlarının bulunduğu bir tropikal orman. Sarmaşıklar ağaçlardan dökülen yeşil şelaleler gibi. Sessiz kalıp birkaç fotoğraf paylaşmak en iyisi.

    Ormandaki bu gurup müzik çalıp para toplamaktan çok terapi yapar gibiydi.

    HAVANA DEVLET HASTAHANESİ  

    Daha önce söylediğim gibi Küba’da sağlık hizmeti bedava. Estetik ameliyatlar bile. Çünkü ruh sağlığı da aynı derecede önemseniyor. Bunu dışında birçok ayrı binalarda olan ihtisas hastaneleri var. Ortopedi, Kardiyoloji gibi. Küba’nın kanser özellikle akciğer kanseri konusunda çok başarılı olduğu söylenir. Buraya gelen bazı doktor arkadaşlarım ve okuduğum bazı uzman görüşleri bunu pek inandırıcı bulmuyor. Açıkçası bunca büyük paraların söz konusu olduğu ilaç sektöründe ve üstelik bunca iyi eğitimli doktor araştırma yaparken bu işin Küba’da çözülebileceğini benim de aklım almıyor. Ancak gerek istatistikler gerekse diğer tedavi yöntemleri ile kıyaslar düzgün yapılmasa dahi, kimyasal ilaçlar yerine doğal (yeşil akrep zehri gibi) kullanılması bana belki dedirtiyor.

    Tabi şöyle de bir gerçek var. Burada bir La Pradera Uluslararası Sağlık Merkezi var ki birçok ünlü burada tedavi olmuş. Hastane çok lüks ve yalnızca yabancı hasta kabul ediyor. Arif Sağ’ın bu hastanede tedavi olup akciğer kanserini yendiği biliniyor, ama Recep yattı mı o kesin değil.

    ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ  

    Yakın zamana kadar etrafına yüksek paneller kurulu imiş. Sonradan onlar kaldırılmış ama önüne binadan çok daha fazla dikkat çeken ve Küba bayrağını temsil eden dev bir heykel yapılmış. Binanın yanındaki direkte Amerikan bayrağı görülüyor. Bu Havana’da görebileceğiniz tek Amerikan bayrağı. Fotoğrafı otobüsün içinden hareket halinde iken çektiğim için anlattığımı tam ifade etmiyor ama idare edelim lütfen.

    HOTEL NACIONAL DE CUBA

    UNESCO tarafından Ulusal Anıt ve Dünya Belleği olarak ilan edilen El Vedado’daki Hotel Nacional de Cuba, Küba başkentinin en sembolik binalarından biri.Amerikan firmaları tarafında 2 yılda inşa edilen bina 1930 yılında açılmış ve onlarca yıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinden sanat, bilim, kültür, siyaset ve toplum dünyasının önemli isimlerine ev sahipliği yapmış. Sömürge döneminde korsanların ana saldırı noktalarından biri olan Punta Brava’nın kıyı çıkıntısında yer alan otel, 20. yüzyılın ilk yarısında Büyük Karayipler’in en önemli oteli olmuş.

    Yapı, inşa edildiği yıllarda Havana’da moda olan mimari eklektizme cevap vermekle birlikte, neoklasik ve neokolonyal nüanslarla art deco’ya doğru bir eğilim göze çarpmaktadır. Bu nebativari cümle benim cümlem değil, ben olsam ortaya karışık derdim.

    Buster Keaton, Jorge Negrete, Agustín Lara, Marlon Brando, Ernest Hemingway, Winston Churchill, Windsor Dükleri, bilim adamı Alexander Fleming gibi önemli isimlerin kaldığı bir başkanlık süitine sahip olan otel açılışından sonraki birkaç yıl boyunca otel, adayı ziyaret eden mafyaların gözde mekanlarından biri olmuş. 1946’da tüm ABD’li uyuşturucu baronlarının adadaki meslektaşlarıyla buluşma noktasıymış. Şunu da söylemeliyim ki kalanlardan bildiğim odaları Avrupa standartlarına göre 3 yıldız.

    Bina şu anda adayı ziyaret eden sanat ve siyaset dünyasının en önemli isimlerinin yanı sıra dünyanın dört bir yanından gelen girişimci ve yatırımcıları ağırlamaya devam etmekteymiş. Binanın arazisinde muhteşem bahçesi, Küba kıyılarının eşsiz manzarasına sahip ve Havana’da gün batımının en güzel izleneceği yer.

    Bu ise Türk-Küba derneğinin Devrimin 50. Yılında yaptığı bir çalışma. Bir tarafta Havana, bir tarafta İstanbul. Benzerlik dikkat çekici.

    Türkiye’yi hatırladım şimdi. Seçimler yaklaştı. Biraz da esnaf ziyareti yapalım. Küba’da üç tip taksi kullanabilirsiniz. İlki eski Amerikan arabaları, ikincisi iki yolcu kapasiteli motorlu Coco’lar ki adını tipi nedeniyle Hindistan cevizinden almış. Sonuncusu ise ilk fotoğraftakiler, yani Bicitaksi. Şoför öğle tatilinde kız arkadaşı ile mesajlaşıyor.

    Fukara çocuklar
    Gökyüzüne benzeyen çocuklar Alı al moru mor çocuklar
    …………

    Evet, çocuklar hep çocuk. Çocuklar hep güzel. Ama Küba’daki çocukları mutlu etmek inanın daha kolay. Şunu da belirtmeliyim özellikle dilenme konusunda çocuk istismarı yok, zaten hiçbir konuda yok bence. Çocuk gelinler gibi mesela. Biraz da onlara bakalım.

    Gün bitti gelsin kokteyller. Hemingway’in izindeyiz yine. La Floridita. Bu kez Pina Colada içeceğiz. Siz de buyurun.

    Artık Taşra zamanı. 3 gece 4 gün boyunca önce Küba’nın batı tarafına gideceğiz. Vilales Vadisi. Sonra tarihi boyunca tüm ayaklanma ve isyanların son olarakta devrimin başladığı doğuya Cienfuegos, Trinidad ve Santa Clara’ya. Son gün ağırlıklı olarak yabancıların geldiği ve beyaz kumlu plajların olduğu Varadero.

    İlk iki geceyi Trinidad’da geçireceğiz. Konaklama tercihi Casa Particular. Yani evlerinde fazla oda olanlar bu odaları devletin belirlediği standartlarda düzenliyor. Ayrı banyo, tuvalet, klima, mini buzdolabı vs. Sonra konaklamaya açıp gelirini devlet ile paylaşıyor. Yani pansiyon aslında ama devlet kontrolünde.

    Son gece her şey dahil 4 yıldızlı bir otelde gördüğüm en garip yarımada olan Varadero’da. Genişliği yaklaşık ortalama 1km ve yaklaşık 15-20 km okyanusa uzanan bir yarımada.

    Biraz hayvanat ve nebatat konularına girelim. İlk olarak Küba’nın bayrağına renklerini veren kuştan başlayalım. Tocororo adlı bu kuş Küba’ya has endemik bir kuş. Bayrağa renklerini vermesinin sebebi bu kuşun asla kafeste yaşayamaması. Küba halkının doğa ile iç içe yaşaması ve özgürlüğe düşkünlüğünü temsil ediyor.   Bir diğer kuş ise gökyüzünü baktığınızda mutlaka havada dev kanatları ile süzülen birkaç tane görebileceğiniz hindi akbabaları. Bu kuşları yerde görmek pek mümkün değil. Tüm diğer akbabalar gibi leşçi oldukları için ancak beslenebilecekleri bir şey gördüklerinde yere inip topluca ziyafet çekiyorlar.

    Son olarak palmiyelerden bahsedelim. Buradaki bazı palmiyelerin gövde kısımları önce kalınlaşıp sonra inceliyor ki bunlara kral palmiyesi deniyor. Küba kasırgalar ülkesi. Bu palmiyeler bu kasırgalara daha dirençli olabilmek için bu şekilde evrimleşmiş.

    Yol boyunca ilerlerken uçsuz bucaksız tütün ve şekerkamışı tarlaları var. Köylerdeki evlerin hepsinde olan bazı özellikler var. Tek katlı, önünde veranda, veranda da iki tane sallanan sandalye ve üstünde yağmur suyu toplama depoları. Çoğu 1+1.

    Bir de mola yerlerinde bu şekilde poz verenler var ki fotoğraf çekince para verip vermemek size kalmış. Havana’da hemen tarifeyi söylüyorlardı.

    CUAVE DEL INDIO  

    Vinales vadisinden bu mağaraya girdikten sonra zaman zaman daralan bir yoldan ilerliyorsunuz. Sonra bir küçük göl çıkıyor karşınıza. Burada bir tekneye biniyorsunuz. Tekneyi kullanan kişi bazı sarkıtlar ve dikitleri gösterip size muhtelif benzetmeler yapıyor. Kristof Kolomb’un 3 gemisi gibi. Yaklaşık 5 dakika gittikten sonra ışık görülüyor.

    Işığı görünce ister istemez heyecanlanıyor insan. Teknemiz de bu. Çıktığımız yer ise cennet olmalı. Birkaç fotoğraf paylaşayım.

    YEREL BİR PURO ÇİFTLİĜİ

    Daha sonra yerel bir puro çiftliğine uğruyoruz. Bu yapı tütün yapraklarının kurtulduğu yer. Dünyanın en iyi purolarını yapabilmek için tütün yetiştirmek oldukça hassas bir konu. Önce tütün tohumları dere kenarlarına ekiliyor. Burada fideler oluşuyor. Bunları tam zamanında tarlalara aktarmak lazım. Sonra 3 ay kadar da tarlada büyüyor. Hasatı doğru zamanda yapmak da çok önemli. Hasatı yapılan tütün kuruması için özel depolarda bu şekilde diziliyor. Burada 3 sıra halinde gördüğünüz bu sıralama bile önemli. Zaman zaman bu sıralamaları değiştiriliyor. Nemin kontrolü için genellikle palmiye yaprakları kullanılıyor. Kurutma tamamlandığındaki çok kuru veya çok yaş olması puro sarımı için sıkıntı yaratabiliyor imalat aşamasına geçiliyor.

    Elbette puroyu bir adam elindeki tahtanın üzerinde sarınca bazılarımız hayal kırıklığına uğradı ama gerçek bu idi. Tüm tarlalar devlete ait olduğu için ürünün bir kısmının devlete verilmesi gerekiyor. Sarım yapan çiftlik sahibi arkadaş % 90 ı devlete veriyoruz biz % 30 unu alıyoruz dedi?

    MURAL DE LA PREHİSTORIA

    120 metre yüksekliğe ve 160 metre genişliğe sahip bu Dünyanın en büyük duvar resmi, Frida Kahlo’nun sevgilisi Diego Rivera’nın öğrenci olan Ressam Leovigilido tarafından tasarlanıp dönemine ait kayaların arasına fırça ile çizilmiş e taşlar arasında su birikmesini önleyen drenaj sistemi yapılmış.

    İnsan figürleri, büyük ayılar, yumuşakçalar ve Mezozoik deniz sürüngenleri gibi devasa memelileri, mavi, kırmızı, yeşil ve sarı olmak üzere on iki büyük renkli parçadan oluşan bir diziyi göstererek oluşturulmuş. Resim, Küba’nın bu bölgesindeki insan ve hayvanların yaşamının evrimini temsil ediyor. 1999 yılında UNESCO tarafından Sierra de los Órganos’ta İnsanlığın Kültürel Peyzajı ilan edilmiş.

    Resmin önündeki alan gerçekten insanın üzerinde yuvarlanmak istediği türden bir yeşillik. Ayrıca vadide Küba’nın kokteyllerinden olan Daiguiri’yi en iyi yaptığı söylenen küçük bir de bar var. Eeee içtik tabiki de.

    VİNALES VADİSİ  

    Daha sonra Vinales vadisinin görüldüğü bir otele çıkıp manzaranın keyfini çıkardık.   Vinales Vadisi karstik bir çöküntü. 132 km2 bir alana sahip ve Pinar del Río şehrinde Sierra de los Órganos dağları arasında bulunuyor. Gezdiğimiz birçok yer gibi bu vadi de 1999 yılında UNESCO tarafından bir Dünya Mirası olarak ilan edilmiş.

    CIENFUEGOS

    Küba’nın sevimli bir liman şehri. Adını Küba Devrimi’nde en genç ölen kahraman Camilo Cienfuegos’tan geliyor.

    farklı kolonlara kadar uzaması ve cadde boyunca yürürken hep gölgede kalmanız.   Şehrin tam göbeğinde ‘Jose Marti Parkı’ var. Etrafında da koloni döneminden kalma hepsi ayrı güzellikte binalar. Bir tarafında da Catedral de la Purisima Conception vardı. Ama fotoğrafını çekmemişim maalesef.

    TOMAS TERRY TİYATROSU

    Parkın bir kenarında da Tomas Terry Tiyatrosu bulunuyor. Tiyatro, Venezüellalı sanayici ve ünlü isim Tomas Terry’yi onurlandırmak için yapılmış. Yapının inşa süreci 1887 ve 1889 yılları arasında tamamlanmış ve bugüne kadar ulaşabilmeyi başarmış.

    950 kişilik kapasite bulunan Tiyatro’nun açılış yılı ise 1895 ve burada sergilenen ilk oyun ise Verdi’nin Aida’sı imiş. Burada bugün hala sahne performansları yapılmaktaymış.

    İçerisinde merak ettim, girelim.

    Girişte Tomas Terry’nin mermer bir heykeli de yer alıyor. Sahne de oldukça geniş.

    Carera mermeri ve Küba’ya has sert ağaç oymaları loca bölümlerinde özellikle sahnenin hemen üzerinde yoğun olarak kullanılmış. Tavandaki fresklerde oldukça etkileyici.

    Hatta Büyüleyici…

    Haydi, Trinidad ve Santa Clara’ya gidelim.

    Gördüklerimi anlattım. Görmediklerim de oldu elbette. Mesela çok fazla asker polis görmedim. Yani 9 gün boyunca toplam gördüğüm her gün evden işe giderken gördüklerimden daha azdı. Mağara girişinde Küba yerlilerinin mizansenini yapan çift dışında çağ dışı kıyafet görmedim mesela. Yahut Çakarlı araç görmedim. Küfreden görmedim (ben de hiç etmedim), kavga eden görmedim, yere çöp atan görmedim, kötü bakan görmedim, yayaya saygısız şoför, ellerini ovuşturan esnaf, kötü yapılmış bir restorasyon görmedim. Gurur gördüm, kibir görmedim. Yardım isteyen gördüm, dilenen görmedim. Dindar gördüm, yobaz görmedim. Hali vakti yerinde gördüm zengin görmedim. Ha bir de Mojita var, Pina Colada var, Daiguiri var, Kançançara var, Küba Libre var ama rakı görmedim.

    İçimi döktüm, artık Trinidad ve Santa Clara’yı gezebiliriz.

    TRINIDAD

    1500’lerde şeker işinde çalıştırılan köleler isyan edip kaçana dek pek yerleşimin olmadığı, 1800’lere gelindiğinde ise kurulan şeker değirmenleri ile altın çağ yaşayan bir yerleşim yeri Trinidad. Bir-iki katlı kolonyal evleri, Arnavut kaldırımlı dar sokakları ve güler yüzlü insanları ile en çok sevdiğim yerleşim oldu benim için. Havana’dan farklı ve ucuz olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Rengarenk sokaklarda gezmenin keyfinin yanı sıra hediyelik alışverişi yapmak isteyenler için de en uygun bir yerlerden biri.

    Kaldığımız Cesar adlı bize biraz mesafeli duran birinin ev sahipliği yaptığı Casa particular’in kahvaltı yaptığımız avlusu da çok keyifli idi. Bir de bu avlu tüm Küba gezimiz boyunca İnterneti en verimli kullanabildiğimiz yerdi. Bir de elektrik sürekli kesilmese.

    Sokaklarda dolanırken Trinidad’ı gördüğünüzü düşünebilirsiniz ama deyim yerindeyse şehrin kalbi sayılan Plaza Major’a geldiğinizde olay başlıyor. İsterseniz merdivenlere oturup kokteylinizi içebilir, isterseniz koloni döneminde İtalya, Fransa ve Almanya’dan zenginlerin getirttiği malzemelerle bezenmiş meydana ağzınız açık bakabilirsiniz.

    Trinity Kilisesi, Plaza Mayor’da bulunan şehrin en büyük kilisesi. Halk, yapımında tamamlanamamış ya da eksik kalmış mimari kusurları düzeltme için maddi imkanları tam bulmuş ki kilise çoktan UNESCO listesine girdiği için elleri kolları bağlanmış. Yine de açık sarı-beyaz renkteki sevimli dış görünüşüyle Trinity, şehrin göz bebeği.

    Meydanın etrafındaki kolonyal evler.

    LA CANCHANCHARA

    Daha sonra bir Trinidad klasiği olan La Canchanchara bara gidiyoruz ve barın adı ile anılan meşhur kokteyl Kançançaramızı içiyoruz. Tahta bardaklarla servis ediliyor. Kançançara roma bal, limon, sevgi ve kahkaha ilave edilerek hazırlanan bir kokteyl.

    SANTA CLARA

    Sonunda Santa Clara’ya geldik. Benim için Che ile özdeşleşmiş bir şehir. Aşağıdaki resme bakarak Che’nin mezarının olduğu yerdesin neden böyle neşelisin derseniz ben de derim ki devrim de devrimci de güler yüzlüdür. Bu arkamızdaki vagon herhangi bir vagon değil. Che’nin devirdiklerinden.

    Şu anda Che ve arkadaşlarının 28.Aralık.1958 tarihinde Caterpillar D9 bir buldozerle tren raylarını tahrip edip ağır silahlar taşıyan bir zırhlı trenin devrilip ele geçirdikleri yerdeyiz. Bu olay devrim mücadelesinin sonuca giden önemli olaylarından biri. 3 gün sonra Batista yurtdışına kaçacak. Trenin devrildiği alan bir anı parkına döndürülmüş.

    Parkta buldozer de sergileniyor. Aşağıdaki fotoğraflarda vagonların içinde sergilenen ve ele geçirilen silah ve sağlık malzemeleri görebilirsiniz.

    Ernesto Guevara’nın kısaca Che’nin yanına geldik. İlk olarak müze kısmına giriyoruz. Girmeden önce çantalarımızı, telefon ve fotoğraf makinalarımızı bırakmamız ve içeride sessiz olmamız rica ediliyor. Tüm gurupta öyle bir heyecan, saygı, hayranlık

    var ki zaten konuşmak mümkün değil. Müze kısmında Che’nin not defterleri, doktorken kullandığı aletler, silahları, okuduğu kitaplar, kıyafetleri ve bir takım özel eşyalarının yani sıra hiçbir yerde görmediğim çarpıcı fotoğrafları var. Şu dikkat çekiyor. Mustafa Kemal’de olduğu gibi her fotoğrafta özenle poz veriyor, parlıyor, ne yaparsa yapsın fotoğrafa karizmasını yansıtıyor. Bunu belirtiyorum çünkü Che Atatürk’ten sonra 20. Yüzyılın en önemli devrimci lideri. Daha sonra birlikte mücadele edip ölen arkadaşlarının isim ve fotoğrafları ile onun sonsuzluğunun bulunduğu mozole bölümüne geliyoruz, gözler buğulu bir şekilde sonsuzluk ateşine de bakıp çıkıyoruz. Heykelin olduğu bölüme kadar kimse pek konuşmuyor.

    Yandaki resmi onun sergilenen orijinal bir fotoğrafından çektim. Heykelin olduğu yere geliyoruz. Hep yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Kısa bir konuşma ve bir şiir okuyorum heykelin dibinde. Heyecandan tekliyorum ama sonunu toparlıyorum.   İçeride Che’nin fotoğraflarının hepsinde onun parla gözlerini ve gülüşünü gördünüz. Her anında yaşamanın tadını aldığını ve yaşamayı sevdiğini gösteriyor. Buna rağmen o çok sevdiği yaşamını başkalarının yaşamına biraz daha mutluluk ilave edebilmek için gözünü kırpmadan vermiş. Bu bana Nazımın “yaşamaya dair” şiirini hatırlatır hep

    ……..
    Yaşamayı ciddiye alacaksın, Yani, o derece, öylesine ki,
    Mesela, kolların arkadan bağlı, sırtın duvarda,
    Yahut kocaman gözlüklerin, Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda,
    İnsanlar için ölebileceksin,
    Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
    Hem de en güzel,
    En gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

    Yüreğime kattığın umut için minnettarım.

    Varadero ile ilgili açık büfe olduğundan bolca içtiğimiz Cuba Libre dışında söylenecek pek bir şey yok. Ama şahsen pandemiden bu yana ilk defa denize girdim. Bu yaklaşık 4 yıllık orucumu Atlas Okyanusunda, ki okyanusa girmek benim için bir ilk, açmak benim için büyük keyifli.

    Küba nasıldı, keyif aldın mı diye sorarsanız benim Küba’da yaptığım dansı seyretmeniz lazım. Bir başka ülkede görüşmek üzere.

    DEVAM EDECEK…….

  • WordPress’e hoşgeldiniz! Bu sizin ilk gönderiniz. Blog yayınlama yolculuğunuzda ilk adımı atmak için düzenleyin veya silin.