Yazıma o yılların naif insanlarının en güzel örneklerinden olan bu fotoğrafla başlamak isterim. Resimde Aysel ve Hüseyin Karahan 1958 yılının temmuz ayında Karadeniz’de seyreden Etrüsk Gemisinde balayındalar. Yüzlerinde Cumhuriyetin aydınlığı ve gözlerinde gelecekle ilgili pırıl hayalleri açıkça görülüyor.

Babam ışıklara koşalı 34 yıl oldu. Veteriner Hekimdi. Abdurrahman Paşa Lisesinden 1948 yılında mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesinde Veteriner Fakültesine kaydoluyor. Açıkçası beş parasız olarak Ankara’ya gidiyor. Dedesinin ” Ne ileri git, ne geri kal” tavsiyesi ve Babasının zor gününde açarsın diye verdiği bir zarf ile. Onun, o yıllarda yerel bir gazete olan Hakkın Sesi gazetesine tekzip olarak yazdığı bir şiirle devam edelim.
CUMHURİYET GENÇLİĞİ
Belki de latifeden, söz olmuş aramızda,
Gençlik anlayışı ulvidir Atamızda,
Zihnim ki uluorta , isabetsiz taştadır,
Cumhuriyet gençliği yaşta değil, baştadır.
Kucaklaşıp birleştik mutlu ilkelerinde,
Egemenlik, devrimler ve istiklal kanatlı,
Çevremizde dolaşan o taptaze ruhlarla,
Maziyi kuvvet bildik, güç yaptık iftiharla,
Ulu millet muvaffak olduysa emelinde,
Binlerce şehit yatar istiklal temelinde,
Kurtarıcı nesilsen, şükret kaderindendir,
O mukadder kükreyiş nesli pederindendir.
Ne sen varsın ne de ben o mukaddes davada,
Bizler varız yok olmak esiyorsa havada,
Nankör olsam, kör olsam, gecikmezdim görmekte,
O kutsal dava için bizde varız ölmekte.
Ankara’da bir yandan okurken bir yandan Büyük Ankara Otelinde dans hocalığı yapıyor. Bas bariton sesi ve hep özenli kıyafetleri ile dikkat çeken biri. Üniversiteden mezun olana kadar olukça hızlı bir hayatı oluyor. Mezuniyetten sonra ilk görev yeri olan Afşin’de hayat yavaşlıyor. Yaşı otuzu geçince yalnızlık başına tak ediyor. Bir kaç kız isteme macerası atlatıyor. Buna daha sonraki bir şiirinde şöyle sitem etmiş.
ZOR EVLENDİK MEMLEKETTE
Gayemiz samimiydi bir yuva kurmak için,
Arıyorduk turnayı gözünden vurmak için,
Çaylaklıkta dolaştık artistik tip aradık,
Aşka bağlanmak için pamuktan ip aradık.
Yaş otuza gelince güvendik kendimize,
On kişilik dünürle haber saldık birine,
Beş ay sonra cevap geldi ittifakla reddine.
Kuzum herkes parada, şöhrette, etikette,
Kapı kapı dolaştık zor evlendik memlekette.
İzninde geldiği İnebolu’da köprüde bir genç kıza rastlıyor. Tesadüf bu ya Eros köprü başında onları bekliyor. Babamdan bir Clark, annemden cilveli ve bir o kadar da mahcup bir gülümseme. Olan oluyor, hiç azalmayan bir aşk başlıyor. Tabi babam gibi romantik birinin şiirlerini peş peşe döktürmesi için iyi bir fırsat.
ABRAŞ TEPEDEN
Avara yamacından, defneli patikadan,
Beraberce el ele sessizliği bozmadan,
Saadet eşiğinden uçar gibi zirveye,
Mehtaplı bir gecede çıksak Abraş Tepeye.
Hasret dolu gönlümün, gönlümün sevdasıyla,
Seyretsek manzarayı bütün ihtişamıyla,
Eş yıldızımız için tarasak gök kubbeyi,
Uzansak seyre dalsak Gerişi, Kerempeyi,
Bir ara fısıltıyla uzak durma gel desem,
Mehtabı mehtap yapan ay değil Aysel desem.
İzin bitiyor, Afşin’deki hasret dolu memuriyetine geri dönülüyor. Yalnızlık ıssızlık sessizlik hepsi onu bekliyor.
DERTLERİM KAVAK GİBİ
Efsus’ta Dertlerim kavak gibi sıra sıra,
O dertler ki kavak gibi uzadı,
Her geçen gün neşemi kıra kıra,
Eski halim güler yüzüm kalmadı.
Rüzgar Gibi geçti günler geceler,
Postacı hala kapım çalmadı,
Bekarlığa güya sultanlık derler,
Bekarlıkta artık gözüm kalmadı.
Ay’ selim bulutlar arasında,
O da hala ışığını salmadı,
Yalnızım okyanuslar arasında,
Yalnızlığa bende takat kalmadı.
Tabi ona en acı gelen gerek maddi sıkıntıdan gerekse o dönemde izin alamamasından olsa gerek nişanına İnebolu’ya gidememesi. O gece bekar odasında şunu karalıyor.
GIYABEN NİŞANLANIRKEN
Maddeten olsam da pek ırak beldelerde,
O mutlu töreni görüyormuş gibiyim.
Bu akşam oradayım, gene doğduğum yerde,
Yuvamın temelini örüyormuş gibiyim.
Eş, dost ve akraba topluluğu içinde,
Nişan halkasını takıyormuş gibiyim.
Eren mesutların mesutluğu içinde,
Nişanlım elini sıkıyormuş gibiyim.
Üzülmesin anam babam ermedi diye,
Bu akşam neşeyle eriyormuş gibiyim.
Gücenme dilberim, beni gelmedi diye,
Nişan şerbetini içiyormuş gibiyim.
Elbette pembe pelüş kağıtlara yazdığı mektuplarının hepsine bir şiir ilave etmeyi de ihmal etmiyor.
DAL BOYLUM-1
Her halinle nadide, nadide bir çiçeksin,
Dal boylum nazeninim sen mutlaka meleksin,
Sana zayıf diyemem sen yalnızca zarifsin.,
Sen kalbinle ruhunla hepisinden arifsin. Her halinle nadide, nadide bir çiçeksin,
Yüzünü benli gördüm, kalbinde benli midir,
Hep nadide çiçekler pakize tenli midir. ,
Unutursam kahrolayım o gözünün rengini.
Şansıma lanet olsun bulmadıysa dengini.
DAL BOYLUM-2
Gönlümün tek goncası ey melekler meleği,
Hayatımın neşesi ey çiçekler çiçeği,
Sensiz geçen günlerim inan ki hep külfettir,
Bana sensiz olunca doğduğum yer gurbettir.
Gecemde gündüzümde hayalimde sen varsın,
Sen bimarın gönlünü ilk fetheden tek yarsın.
Makamdan makam beğen gel gönlümün tahtına,
Lanet olsun ömrüme kim durmazsa ahtında.
DAL BOYLUM-3
Halden anlarsın amma, hiç sormadın halimi,
Dal boylu nazeninim bilmez misin kalbimi.
Aşk mıdır, ateş midir tutuşanı eriten,
Sevgimiz stop etse aşk yetişir geriden.
Gözlerimiz söylerken aşkımızı apaçık,
Neden lütfeylemezsin bimarına aşkını.
Aşkınla dolu kalbim hasretinle doluyum.
Dal boylu dilberimin, kumralımın kuluyum.
13.07.1958 de muratlarına erip evleniyorlar. Mutluluktan uçup bulutları aşıyor bulutların üstünde bir leyleğe çarpıyor, leyleğin ağzındaki bebeciği kapıyorlar. (ki bu kısmı yeğenime yazdığım bir şiirden ödünç aldım) Cide’ye tayini çıkıyor ve kızları Serap doğuyor. Afşin’e göre İnebolu’ya çok daha yakınlar ama ilk defa gurbete çıkan annem için pek kolay olmuyor bu sıla ve ana hasreti. Bu elbette babamın gözünden kaçmıyor.
İTİRAZ
Gurbetteki kul için mektup bayramla düğün,
Ayrılık telaşıyla vefasız dediğin gün,
O nadide çiçeğin avutmakla durmadı,
O yeşil gözlerinde bereket yaş kalmadı.
Kızın duyar uzaktan müşfik anne sesini,
Hala koklamak ister evinin nefesini,
Hatırayı saklayıp hatırlamak ondadır,
Cismi burda olsa da, hayali balkondadır.
Bir yıl sonra İnebolu’ya tayin çıkınca mutlu mesut günler başlıyor. Ablamın ardından 1961 de ben ve altı yıl sonrada kardeşim Selçuk Dünyaya geliyor. Şimdi eski fotoğraflar bana ne güzel bir aile olduğumuzu ve bu günlerin en mutlu günlerimiz olduğunu hatırlatıyor.

Babam İnebolu’da yani o çok sevdiği toprağında hayvancılığı geliştirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Şap salgını çıktığında koştura koştura doğuya gitti. Canı pahasına aşı yapmak için buz gibi havalarda yollara düştü. İnebolu’nun tüm köylerine katır sırtında gitti. Sun’i tohumlamayı köylülere anlatabilmek için dil döktü. Fransızca hocalığının yanı sıra tavukçuluğu teşvik edebilmek için lisede seçmeli ders olarak verdi. Notlar dokümanlar hazırladı. En aklımda kalanlardan biri de vekaleten Kaymakamlık görevi yaparken 23 Nisan konuşmasına günlerce hazırlanmasıydı. Böylesi bir bayramın coşkusunu yüreğinde hissediyor ve çocuklara doğru mesaj verebilmenin kaygısı ile titizleniyordu.
Elbette tüm bu çabalarının yorgunluğunu, çocukluk arkadaşları İlköğretim Müdürü Kemal Örüklü, Ziraatçi Mehmet Ersoy ve Nedim Bakır ile kurdukları çilingir sofralarında keyifli sohbetlerle veya baba evinin bahçesinde kendi elleri ile yetiştirdiği domates, biber, salatalık ve envai çeşit meyvelerle buzdolabının üstünde içtiği bir iki duble rakısıyla unutup gidiyordu.
Eğitimimiz için 1975 yılında benim Ankara’ya, 1976 yılında da Ablamın İstanbul’a gitmesi o güzel yılları frenledi. O yıllarda sağ sol çatışmaları iyice artmış, bombalar patlamaya başlamış, her gün bir kaç öğrencinin öldürülmesi gazetelerdeki haberleri vazgeçilmezi olmuştu babamı 1977 yılında yazdığı şu şiir onun ne kadar tedirgin olduğunun en açık örneği.
GÖRÜN ALLAH AŞKINA
Haksızlığa olmaz oğlum diyen yok,
Helal verdin haramını yiyen çok,
Büyüğünü küçüğünü sayan yok.
Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
Allah isen görün Allah aşkına.
Şerefsizlik yüzlerdeki kir oldu,
Cemiyette yatan yeten bir oldu,
Menfaate dümen tutan bir oldu.
Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
Allah isen görün Allah aşkına.
Parça parça olduk Allah’ım yeter,
Sabırla bekledik gün günden beter,
Süt verirsin kaymağını gavur yer..
Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
Allah isen görün Allah aşkına.
Sağ ve sol gösteriyle tur etti,
Kardaş kardaşı sokaklarda vur etti,
Yaslı haber yüreklerde ur etti.
Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,,
Allah isen görün Allah aşkına.
Hani dünyayı vermezdik elimizden,
Uçkur verdin çıktı gitti belimizden,
Saç versen de kurtulmadık kelimizden.
Müslümanız dönmüşüz biz şaşkına,
Allah isen görün Allah aşkına.
1978 yılında ben de İstanbul’da Üniversiteyi kazanınca olaylar onu iyice ürküttüğü için yirmi yıllık düzenini bozup İstanbul’a taşındı. Elbette bir tek memur maaşı ile üstelik kirada otururken üç çocuk okutabilmek her yiğidin harcı değildi. (tabi şimdiki kadar imkansız da değildi) Sıklıkla söylediği ” Aşağı avuldan saman yemem” felsefesi bu işi daha da zorlaştırdı. Veteriner Hekim olarak onun idealist duruşu Cumhuriyete düzgün genç doktor mühendis yetiştirme için de geçerliydi elbette. Bu azimle 4 yıl boyunca bir gün tatil yapmadan Sabahın 05.00’de Sütlüce Mezbahası, sonra 08.00 de Bakırköy Kaymakamlığında Veteriner Hekim olarak memuriyet ve Hafta sonları Veli Efendi Hipodromunda hakemlik. Bu ağır çalışma temposu onun sağlığından çok şey aldı elbette. Bir de memleket ve arkadaş hasreti. Ablamla benim mezuniyetimden sonra İnebolu’suna geri döndü.
Babaannem Babamın ilk kar yağdığında doğduğunu söylerdi. Biz de yıllarca ilk kar yağdığında kutladık onun yaş gününü. Aslında yaş günlerinin öyle tanımlanması pek hoş. Koyunlar kuzuladığında, kış armudu göynüdüğünde, erikler çiçek açtığında gibi. Doğanın bir olayını diğerine bağlamak. Bizler de doğumu ölüme bağlamak için çabalamıyor muyuz?

1992 yılında 65 yaşında kaybettik onu. Güzel adamdı, güzel yaşadı ve gök kubbede hoş sedalar bıraktı, bir de Cumhuriyete bizleri, bizlere Cumhuriyeti bıraktı. Ruhu şad olsun.
Yorum bırakın