BEYZA -1908 MAYISI

Bu yazıyı okuyunca ne gerek var bu kadar emeğe diyen olur elbette, hatta kafayı bozdu diyenler bile çıkabilir. Evet doğrudur uğraştım. Mesleğim doğruyu bulmak için bilimsel olarak kanıt ve ispatın şart olduğu pozitif bir bilim dalı ile ilgili. Ama tarih gibi sosyal bilimlerde durum farklı. Yazılı belge gerekiyor, doğru ve gerçekçi yorum gerekiyor.  Sözle nakledilen yazılı kaynağı olmayan veya çoğu kaynakla ters düşen yazılar tarih değil masal gibidir daha çok.

Tarih ile ilgili sık söylenen bir laf vardır. Tarih tekerrürden ibarettir. İbaret kısmı değil ama tekrar kısmına katılırım. Ama bu tekrarların aynı şekilde sonuçlanması anlamına gelmez.  Doğru önlemlerle tekrarın kötü etkilerinden kurtulmak hatta tekrarını engellemek dahi mümkündür. Olayı deprem gibi düşünelim mesela, belli aralıklarla olur. Tekrar eder yani. Bu nasıl olsa yine olacak diyerek ders ve önlem alarak hasarı azaltamamayı gerektirmez. Önlem almak akıl gereğidir ve depremin kötü etkisi çok aza indirilebilir.  İnsanlar tarihin tekrarından da ders almalıdır.

Bu nedenle tarih belgelere dayandırılarak doğru olarak ortaya konulmalı sebep ve sonuçları değerlendirerek doğru yargılar oluşturulmalıdır. Aksi karışıklık yaratır. Tarih konusunda yapılan hatanın tam da bu yönlendirici özelliği nedeniyle büyüğü küçüğü olmaz. Ve tarih övünmek için değil daha çok yönlendirmek için vardır. Atalarınla fazlaca övünmek yerine onların seninle övüneceğini düşündüğün şeyler için çaba harcaman daha değerlidir.

Cumhuriyet öncesi İnebolu’yu bir nebze de olsa gözünüzde canlandırmaya ve yok olmaya yüz tutan bilgileri size aktarmaya çalıştım. Umarım işe yarayacaktır.

OSMAN SAATÇİ KIRKSEKİZOĞLU

“Beyza” İnebolu’da yaşayan bir gencin romandaki adıyla Hami’nin -aslında kitabın yazarı Ali Osman’dır ve bu anlamda en azından bir bölümü otobiyografi olma özelliği taşmaktadır- Rüştiyeyi bitirene kadar İnebolu’daki hayatını ve görüşlerini ardından Kahire’ye gitmesini orada Beyza adlı çok zengin ve adeta bir melek güzelliği ve saflığındaki bir kıza evlilikle sonuçlanan aşkını ve bu adeta rüya gibi olan bu birlikteliğin bir trajedi ile sonlanmasını anlatıyor. Biz burada ilk bölümü inceleyeceğiz. Bölümün başında kaynak kitabın yazarı Ali Osman Kırksekizoğlu ile tanışalım. Buyurun…

Osman Kırksekizoğlu 1891 tarihinde İnebolu’da doğmuş. Babası Âli Osman Saatçi. Mehmet Galip ve Mustafa Rahmi adlarındaki iki erkek ağabeyi varmış. Saatçi ailesi 20. yüzyılın başlarında elma ve yumurta ticareti yapmış. İç Anadolu’nun yumurta ve elmasını toplayıp Avrupa’ya ihraç ediyorlarmış.

Osman Bey İnebolu’da gençliğinde ney üflemeyi ve saat tamirini öğrenmiş. Babasının isteği üzerine Kahire’ye gidip Cami ül Ezher’de dinî bilimler tahsili yapmış. Mevlevî tarikatına girmiş ve gerek Kahire’de gerek İstanbul Galata’da Mevlevihane’ye gitmiş. Bu arada Marsilya açıklarında mal yüklü bir gemileri batınca aile ticareti bırakmak zorunda kalmış ve saat tamirciliği ailenin tek geçim kaynağı olmuş.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Millî Eğitim Bakanlığında müfettişlik yapmış. Tanrılar Ölüler romanını 1933 yılında Konya Akşehir’de bitirmiş ve aynı ilçede Baykara Selami adlı bir romanı daha Akşehir gazetesinde tefrika edilmiş -bu roman hakkında pek bilgi yok-. Aksaray’da ilkokul veya ortaokul öğretmenliği de yapmış.

“Beyza” romanını 1932 tarihinde İnebolu’da tamamlamış. Yukarıdaki resimde “Beyza” romanının 1938 baskısı ile Osman Saatçinin imzaladığı ve kitabın sonundan anladığım kadarı ile 11 Nisan 1936 tarihinde tamamladığı “Tanrılar ve Ölüler” romanının – ki üzerinde Çorum Kütüphanesinden düşümünün yapıldığı yazılı- 1936 baskısı var.

Babasının ardından ağabeyleri de vefat edince Osman Bey tüm ailenin sorumluluğunu üstlenip İnebolu’ya dönüp gaz bayiliği (Mobil) yapmaya başlamış. O yıllarda evler gaz lambalarıyla aydınlatıldığı için gazyağı ticareti çok iyi gelir getiriyormuş. Romanlarında babasının adı Âli Osman’ı kullanan Osman Bey’in saatçilik, romancılık, gaz bayiliği ve Neyzenlik dışında başka marifetleri de varmış. Söz gelimi; ölümüne yakın dönemde ruh bilimiyle uğraşıyormuş, hayvanların haberleşme sistemlerini inceliyormuş, felsefe, tarih ve dinler konusunda araştırmalar yapıyormuş.

Saatini güneşe bakıp ayarlayacak derecede zamana hâkim olması da başka bir özelliği. Tüm bu bilgi ve becerisi ona “Ayaklı Kütüphane” denmesine yol açmış.

Yukarıda Osmanlıca ve Türkçe “Saatçi Biraderler” antetli ticari yazışmalar ve Osman Bey’in “Beyza “adlı romanı yazdığı İnebolu’daki evin fotoğrafını görebilirsiniz. 27.09.1952 tarihinde Ankara Numune Hastanesinde ameliyat sırasında vefat etmiş ve evlenip çocuk sahibi olmadığı için mirasını yeğenlerine bırakmış.

Ali Osman Kırksekizoğlu’nun Beyza adlı kitabından alıntılar yapacağım bu bölümde sizleri 1908 yılının mayıs ayına götüreceğim. O dönemde İnebolu’nun genel görünüşü, sosyoekonomik yapısı ve o dönemde yaşayan tipik insanlarını inceleyerek bu bilgileri gelecek nesillere aktaran köprü görevini yerine getireceğim. Bunu yapma sebebim bu kitabın gerek kötü basım tekniği, dizgi yanlışları, noktalama işareti hataları ve kullanılan dilin çok eski kelimeler içermesi, gerekse kitap okuma alışkanlığının gitgide azalması gibi nedenlerle bu bilgilerin yok olacağı dair endişem. Artık çok nadir çıkan birkaç kitap kurdu veya bu konuda çok spesifik araştırma yapanlar dışında bu kitabı okuyacakların bir elin parmaklarını geçeceğini sanmıyorum. 

GENEL GÖRÜNÜŞ  

O yıllarda İnebolu’ya gelenler genellikle deniz yolunu kullanıyormuş.  İstanbul tarafından geliniyorsa Kerempe burnunu aştığınızda İnebolu’da birkaç bina ile bir minare ve bir de kilise kubbesi görülürmüş. Kasaba Kiriş (Geriş) Dağının denize doğru kıvrılarak uzanan ve düz tarla denilen ucu içinde saklandığı için iyice yaklaşmadan tam olarak görülmezmiş. Eğer Sinop tarafından geliyorsanız ilk olarak yalnızca bütün rüzgarlara açık Çeşme mahallesinde birkaç zarif ev göze çarparmış. Daha sonra da küçük bir koya gizlenmiş çoğunlukla Rumların oturduğu Patriyüs köyü görülürmüş. Karayoluyla Kastamonu’dan gelirken ise Kabalar doruğunu aşınca her cins meyve bahçeleri ile cennete benzeyen İnebolu derin ve geniş bir kuyunun dibindeki güzel bir gül ve papatya bahçesini andırırmış.

İnebolu’nun çarşısı o dönem için çok modern bir mimariye sahipmiş. Barselona ile yoğun ticaret ilişkisi nedeniyle mi bilinmez ama bu şehrin çok küçük bir minyatürü gibiymiş adeta. 1885 yangınından sonra Abdurrahman Paşa tarafından İtalyan Mühendislere ölçtürülüp Mimar Baronevski tarafından hazırlanan 1885 tarihli kadastral plana uygun olarak yapılan satranç tahtası gibi geniş ve düzgün sokaklar açtırılmış ve her biri Arnavut kaldırım taşları ile döşenmiş. Çarşı içindeki tüm binalar taş ve tuğladan inşa edilmiş.  Çarşıya yakın olan evlerde estetiği öne alan mimarileri ve pencerelerinde kafes olmaması ile dikkat çekiyormuş.

Özellikle yazın günde iki kere çarşı içindeki tüm sokaklar tulumbacılar tarafından yıkanırmış. Çarşı dışındaki yollar ise şose denilen güzergâh hariç toprak yollarmış. Şose ise adından da anlaşılacağı gibi taş kırıkları üzerine kum dökülüp sıkıştırarak yapılırmış, çamur olmadığı için kağnı ve at arabası için çok daha uygunmuş. Şose tabir edilen yol çarşıdan askerlik şubesine gider orada ikiye ayrılır, bir ucu hastanenin oradan düz tarlaya, diğer ucu ise çayın kenarına inip oradan da İki çaya ulaştırmış.

Osmanlı’nın o dönemine bir göz atmak havayı koklamak açısından daha doğru olacaktır. Osmanlının başında 32 yıldır II. Abdülhamid varmış. Mithat Paşa ile anlaşarak 1876 yılında tahta çıkan Abdülhamid ardından Devletin ilk anayasası olan “Kanuni Esasiyeyi” ilan edip 3 ay içinde de 115 kişiden oluşan meclisi göstermelik olarak kurmasına rağmen bu meclisi bir yıl içinde işlevsiz bir hale getirerek baskının şiddetini artırmış. 1,5 milyon kilometre karelik toprak kaybının yan ısıra kapitülasyonlara esir olup devleti borç çıkmazına sokmuş. Bu durum onun en önemli askeri güç ve vergi kaynağı olan Anadolu’nun Müslüman tebaası üzerindeki baskılarını artırmış ve bunu çeşitli din ve hamaset hikayeleri anlatan sözde müderrisler ile örtbas etmeye çalışmış. Göz boyama devrinin en güzel örneklerinden biri hacca gidenler 50 günde değil 5 günde gitsin diye başlanan bir Alman şirketine borç batağında iken milyonlar aktarılan ve Eylül 1908’de açılacak olan hicaz demir yolunun yalnızca 10 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmasıdır. Sonuç olarak 1908 yılının baharında tüm Anadolu giderek ilmi ve mali olarak fakirleşen ve savaşlarda verdiği kayıplarla da umutsuz ve ızdıraplarla dolu bir topluluğa dönüşmüş.

SOSYOEKONOMİK DURUM

İnebolu 1880 yılında önemli bir ticaret merkezi olarak Karadeniz’in Dünya çapındaki limanlarından biri olarak kayıtlara girmiş. Özellikle Sadrazamlık da yapmış ve 1882-1891 yılları arasında Kastamonu Valisi olan Abdurrahman Paşa döneminde ticari ve sosyal anlamda birçok gelişme yaşanmış. Bu dönemde liman inşaatına başlanmış ve aşağıda fotoğrafları görünen hükümet konağı ile dönemin şartlarına göre iyi donanımlı bir hastane inşa edilmiş.

Ayrıca gazhane, bir ilkokul, bir rüştiye, bir medrese ve üç tane de sübyan mektebi açılmış. Tüm bunlar ticaretin artmasına yol açmış haftada 4-8 yük gemisi limana gelir olmuş. Ayrıca 1906’da Fransızca eğitim veren bir Ticaret lisesi de eğitime başlamış. 1908 yılında merkez nüfusu yaklaşık 25.000 kişi olmuş.

Ancak bu ticari hareketlilikten oluşan zenginlik nüfusun yüzde onunu oluşturan gayrimüslimlere akıyormuş. Elbette Müslüman topluluk içinde de durumu iyi olanlar varmış ancak bunların tamamına yakını İnebolu’nun yerlisi değil payitahttan çeşitli sebeplere gelip İnebolu’ya gelip yerleşenlermiş. Bu tamamen son 32 yılın toplumda oluşturduğu bozulmanın kaçınılmaz sonucu imiş aslında. Müslüman topluluğun büyük kısmı taş ustalığı, dülgerlik balıkçılık, rençberlik, kayıkçılık gibi işlerde çalışıyor, durumu daha iyi olanlar ise terzilik, marangozluk, demircilik gibi zanaatla uğraşıyor veya kahveciler gibi küçük esnaf sınıfını oluşturuyormuş. Müslümanların ticaretle uğraşmamaları ile ilgili kaynak kitapta yazarın dediklerine bir göz atalım:

“Müslümanlar için hayat gözlerini mezara dikerek geçireceği bir görev, ebedi bir tembellik telkin eden dini inancın asırlardan beri yığıp getirdiği isteksiz bir çalışma, ölmeyecek kadar bir didinme ile yetinme, en hayati işlerde bile kulağını ezan sesine dikerek işini bırakmaya hazır yaşama idi. Bütün Anadolu gibi İnebolu halkı da ahiretin sekiz cennetindeki zevkleri yedi cehenneminde mevcut işkenceleri düşünmek, o zevklere kavuşup azaplardan kurtulmak için çalışıyor, yalvarıyor, camileri inletiyordu.”

Özetle o yılları yaşayan Ali Osman Bey böylesi örneklerle Müslüman halkın camide, kahvede, sokakta, tarlada, işte güçte her yerde kısır din muhabbetleri yaptığını, diğer tüm meraklarından arındığını ve zar zor yaşayabileceğinden fazlası için çalışacağına mukadderat zırhını giyip ibadete koştuğunu anlatıyor sayfalarca verdiği örneklerle.

Kötü geçen bunca yılın etkisi ile böylesi bezgin bir halkın on sene içinde toparlanıp Turgut Özakman’ın O çılgın Türklerine dönüşmesini sağlayan neydi?

20. Yüzyılın başından itibaren Kastamonu vilayetini Anadolu’nun diğer vilayetlerinden ayıran önemli bir fark oluşmaya başlamış. Öyle ki bu fark İnebolu’nun İstiklal Savaşı yıllarındaki şahlanışının en önemli sebebini oluşturmuş. Kastamonu II. Abdülhamit zamanında önemli sürgün yerlerinden biri olmuş. Vali Abdurrahman Paşa da onlardan biridir aslında. Sürgüne gönderilen bu kişiler bir anlamda o dönemde Osmanlının çöküşünü algılamış, eğitimli ve meşrutiyeti gönülden savunan, geleceğe bakan ilerici kişilermiş. Mülki, dini ve askeri bu kişiler sohbetlerinde, vaazlarında, nutuklarında halkı özellikle de gençleri yavaşta olsa etkilemeye başlamış. Aynı zamanda gayrimüslim nüfusun fazla olması Avrupa’dan gelen gazete ve dergilerin hatta Fransız ihtilali dönemi yazarlara ait kitapların elde edilebilir olmasını sağlamış. 2 yıl önce yani 1906 yılında aşırı vergilere karşı Kastamonu’da yapılan ve valinin görevden alınmasını sağlayan ayaklanma bunun ilk işaretidir. 19.12.1919 da Anadolu’nun işgaline karşı yapılan Osmanlı tarihinde Anadolu’da ilk kadın mitinginin de Kastamonu’da olması elbette tesadüf değildir.

HACI ZİYA EFENDİ

1908 Mayıs’ında İnebolu’da bu aydınlanmanın en önemli kişilerinden biri ile bir din adamı ile sizi tanıştırmak isterim. Hacı Ziya Efendi.

1878 yılında II. Abdülhamit meclis-i mebusanı dağıttığı zaman İnebolu’ya sığınarak evlenmiş, zamanının çoğunu İstanbul’da Beyazıt’taki evinde ve mukaddes üç ayları da mutlaka İnebolu’da geçiren Hacı Ziya Efendi tıbbiyenin son sınıfından atılmış, Abdülmecid’in hocalarından ders almış, Avrupa’yı dolaşmış ve hali vakti yerinde görünen biri imiş. Oldukça uzun boylu, seyrek beyaz sakallı imiş ve elinde iki metrelik kamış asa taşırmış. Üzerinde genellikle dört peşli uzun entari, başında beyaz takke ve burma sarık olurmuş. Vaazlarını Yahya Paşa Camiinde (orta cami) verirmiş. Adından olsa gerek Hamidiye mescidinde (küçük cami) vaaz veya ders vermez hatta namaz kılmaya dahi gitmezmiş.

Yukarıdaki fotoğraflar 1911 yılına ait bir Servet-i Fünun gazetesinden alınmıştır. İlk fotoğrafta dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey çarşı içinde konuşma yapıyor. Kuvvetle muhtemel Hoca Ziya Efendi ön sıralardaki kavuklulardan biridir. (Cavit Beyin bu Ziyareti Osmanlı Bankasının açılışı ile ilgili olabilir). İkinci fotoğraf ise çarşı içinden Yahya Paşa Camiinin görünüşü.

Ders vereceği zaman camiye Roma Kardinali gibi yavaş adımlarla girer, rahlesinin başına oturur, cemaati şöyle bir süzdükten sonra girizgahı kısa tutarak direk öğütlerine başlar, mesneviden bir iki parça okur, mutlaka payitahtı çekiştirirmiş. Tüm vaazlarında ahaliyi ticarete teşvik etmeye gayret gösterirmiş.

En fazla da Hamidiye Mescidinde genellikle yaşlı talebelerine iki satır dini ibareyi saatlerce açıklamaya ve anlatmaya çalışan Padişahın büyük savunucusu müderris ve müftü Hamdi Efendi ile uğraşırmış. Ziya efendi birkaç yıl önce muhtemelen Hamdi Efendinin şikâyeti ile bir vaazı nedeniyle evinden alınmış ve Sinop zindanına gönderilmiş. Bir yıl sonra bir Paşanın kefaletiyle çıkmış ve döndüğünde değil geri adım atmak daha da sert vaazlara başlamış. Hocayı ezmek kolay iş değilmiş. Vali, kaymakam ve kasabanın eğitimli ileri gelenleri ona saygı duyar onun küçük bir iltifatını bile şeref sayarlarmış. Derslerine ise yalnız Müslümanlar değil, bazı seçkin Rum, Ermeni ticaret adamları hatta diğer ecnebi temsilciler dahi girermiş.

İşte bu adam İnebolu’da Müslümanların da Şirket kurarak ticarete girmelerine sebep olmuş, iki ay sonra II. meşrutiyet ilan edilince gençlerin kafasına hürriyet kavramını sokmuş, onları Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi yazarları okumaya teşvik etmiş. Kaynak kitapta kitabın kahramanı Hami yani Ali Osman dini eğitim almak için gideceği Kahire için yola çıkmadan daha önce ona Namık Kemal’in kitaplarını veren Ziya Efendiye hem vedalaşmak hem de tavsiyelerini almak için uğradığını yazıyor.

HAMİ İLE BİR ŞEHİR TURU

Şimdi tekrar o dönemin İnebolu’suna gidip Osman Bey’in anlatımdan toparladığım bir şehir turu yapalım.

Mayıs ayında güneşli güzel bir gün. İkindi ezanının okunmasına 1.5-2 saat var. Rüştiyeden arkadaş olan iki genç, Sabri ve Hami gezinmek için Şeyh Ahmet’in kahvesinden çıkıyorlar. Önce kiliseye doğru çay yoluna inip kasap sokağı boyunca yürüyüp halat tezgahına, oradan büyük bakkalın evinden sola fabrika yoluna giriyorlar. Un fabrikasının oradan şoseye çıkıp oradan da askerlik şubesine daha sonra tekrar sola dönerek hastane yoluna sapıyorlar. Hastanenin alt tarafındaki harman yerine iniyorlar.

Orada bir süre oturarak Karadeniz’in ufuklarına koşan güneşi seyrediyorlar. Sonra kalkıp düz tarlada yolun sonuna kadar yürüyorlar. Orada darphane sahiline yayılan sis tabakasına ve yaratanın sonsuz günlerinden birini daha alıp giden güneşe dalıyor gözleri. Ve ikindi ezanı okunurken düz tarla yokuşundan tekrar çarşıya iniyorlar.

İlk fotoğrafta sırasıyla un fabrikası, İstavri Fridas’ın evi ve arkada hastahane, ikinci fotoğrafta ise İstavri Fridas ve Kabak Yanya’nın evleri görülüyor. Aşağıda şemasını verdiğim bu 1,5 saatlik yürüyüş boyunca gördükleri ve konuştukları belki de o dönem yaşayanlar ile ilgili en geniş bilgiyi veriyor bize.

Bir bakalım kimler yaşamış o dönemde.

KİTAPTA ÖNE ÇIKAN KİŞİLERİ

Kahveci Şeyh Sait

Genç bir medrese öğrencisi olan Şeyh Ahmet o dönemlerde şu anda Ticaret odası olan binanın yerindeki kahveyi işletiyormuş. Genç iri yapılı biriymiş. Ayağında genellikle parlayan lui kumaşından zıpkası (genellikle Karadeniz’de giyilen dar paçalı bir tip potur) olurmuş. Titiz ve temiz giyinirmiş. Kahveden içeri girilince dört tarafında çıplak peykeler (dar sedir) ve ortada yerli malı arkalıksız küçük iskemleler, kahvenin sol duvarında ise iki basma tablo var. Birinde “medet ya Ali” yazısı diğerinde ise kenarları çiy, kaba boyalarla süslemiş

 “İstemez kimse rızası ile diyarı gurbet / Abudane serpilir insanı kısmet gezdirir”

yazan bir levha dururmuş. Sağ duvarda ise berberlik aynası ve üstünde okunaksız bir yazı ile adi kâğıda yazılmış

“Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız / Hazreti Selman paktır pirimiz, üstadımız”

beyiti göze çarpıyormuş. Ağırlıklı müşterisi gençler, kayıkçılar, esnaf ve sanatkârlar. Nadiren tüccarlar ve hükümet memurları da uğrarmış.

İstavri Fridas Efendi

İstavri Fridas (Stavro Frydas) İnebolu’nun o dönemlerde önde gelen Rumlarından biri. Kısa ve tıknaz, uzun sarı bıyıkları, mavi gözleri varmış. Un fabrikasının karşısındaki çay yolunun yanındak i evde otururmuş. Evinin hemen karşısında şu anda harabe halde olan ve o zamanlar çift taşlı değirmen olan bilinen değirmenin bahçesinde küçük bir Müslüman mezarlığı bulunurmuş.

Yukarıda İstavri Fridas’a ait Osmanlı Bankası çek karnesi ve onun istanbula postaladığı iki zarfı (arkalarında mührü var)

Sinop’tan küçük yaşlarda gariban bir kunduracı çırağı olarak gelmiş. Doksan bin altınlık servetinin Boyran Mahallesi ve Avare köyünden çıkan ve Cenevizlilere ait olduğu zannedilen tarihi eserleri satarak elde ettiği rivayet edilirmiş. Hacı Ziya Efendinin yakın dostu gibi görünürmüş ama bu biraz yağcılık boyutunda bir dostlukmuş. Yalnız üç aylarda İnebolu’ya gelen hocanın şerefine Büyük Camiye bir sandık mum hediye etmek, evinin karşısındaki mezarlığın parmaklıklarını boyatmak gibi sözde hayır işleri yaparmış. .  Ramazan’da asla sigara içmeyen hatta cumaları hutbe için camiye giden bir Rum. Tabi üç oğlunu da Atina’da okula gönderdiği ve tam bir Türk düşmanı olarak yetiştirdiği de bilinen bir gerçek. Nitekim yıllar sonra büyük oğlu Aristatoli İnebolu’nun sözde Pontus valisi sıfatıyla İnebolu’da oluşan Rum çetelere liderlik yapmış.

Kaymakam Ahmet Bey

Hiçbir konuda fikrini ve kanaatini belli etmeyen Askeri Kaymakam. İriyarı olması ve kulaklarına kadar uzanan pos bıyıkları onun tipik özelliği. Hacı Ziya Efendinin derslerini kaçırmıyor. En yakın dostları Ermeni zengin Hacı Rupen, Çıkrıkçı Hasan ve Saatçi Salih Saim.

Haralambos Efendi

Haralambos Efendi İnebolu’nun en büyük un fabrikasının sahibiymiş. Çok uzun boylu, kara kuru tabir edilebilecek biri. Evi düz tarlanın en büyük evlerindenmiş.

Genel olarak siyaset ve din konularına girmez ama Kiriş dağının tepesindeki kilisede toplanan Pontuslulara para yardımı yaptığını ve Yunan Kralına hayranlığını da gizlemezmiş. Un fabrikası dışında diğer geliri ise sıkışan Türk tüccarlara yüksek faizle verdiği borçlarmış ve siyasi pohpohlamaları fazlaca olan kardeşi Yusefidis Efendi ile hiç geçinemezmiş.

Karagülle Hacı Mehmet Efendi

Sayısı yirmiyi geçen çeşmeyi hayrat olarak yaptırmış İnebolu’nun sayılı zenginlerinden biri.

Hacı Ziya Efendi ile çok samimiymiş. Kısa boylu, tıknaz vücutlu, siyah toparlak sakallı olup Lui çuhasından zıpka giyer ve kaylın baston kullanırmış.

Kabak Yanas

Baraş’ın meyhanesinde çıraklık ile başlayan Yanas İnebolu’nun zenginleri arasına birdenbire girmiş. Komşuları kel kafalı, iriyarı ve cahil cühela olan bu adama Gabak Gavur diye hitap ediyormuş. İnebolu’nun birinci sınıf kereste tüccarlarından ve birkaç yelkenli geminin, İnebolu Palas başta olmak üzere birçok sayıda binanın sahibi imiş.

Yukarıda Yanas’ın evinin restorasyon sonrası Butik Otel ve Sergi Salonu olarak kullanılmaya başlandığına dair bir yerel bir gazete haberi var. Reklamlarrr 🙂

İstavri Faridas’ın evinin karşısına şosenin hemen yanına konak yaptırmış. İki kızından sonra çocukları olmadığı ve erkek çocuk olmasına iyi geldiğine inandığı için komşu çocuklara serçe vurup getirmeleri için para verdiği rivayet edilir. Hep karısı ile ilgili olarak “çirkin karım bana uğur getirdi” diye bahsedermiş. Özellikle büyük kızı Resmina annesinin aksine çok güzelmiş ve Türk erkeklerine düşkünlüğü dedikodusu yapılırmış.

Hacı Rıza Bey

Altıkulaç ailesinin çocuklarından en büyük olanı. Narin vücutlu, orta boylu, beyaz sakallı, altın çerçeveli gözlükleri ve temiz giyinişi ile dikkat çekermiş. Yabancı temsilciler aracılığı ile gelen her türlü gazete, dergi ve kitap dahil olmak üzere kitap okumaya ayırırmış zamanının çoğunu. Saray ve din ile ilgili düşünceleri birebir uyuşmasına rağmen Hacı Ziya Efendi ile aralarında anlaşılmaz bir uçurum varmış. Adeta aynı görüşün iki uzlaşmaz fraksiyonu gibilermiş. Ama bu durum Ziya hocanın sıkı takipçilerinden olan Hacı Ali Osman (yazarın babası) ile yakın dostluklarını asla etkilememiş.

Mösyö Emilio Orsini

Yukarıda İtalyan Konsolosluk Binasının şimdiki hali, Acenteliğe 1900 yılında yazılan bir yazı ve 1909 yılında Orsini’nin kartı görülüyor.

İtalyan konsolos vekili ve acentesi Mösyö Orsini, 50 yaşlarında tostoparlak bir adammış. Her gün evinden şoseyi kullanarak Rus Konsolos Mösyö Pasanof ile iki çaya kadar yürüyüş yaparmış. Paris’te çıkan hürriyetperver Türkçe gazeteler Orsini sayesinde İnebolu’ya gelirmiş ve hem Hacı Ziya hem de Hacı Rıza ile dostlukları varmış.

Bunun dışında kitapta; kokonasının adı hala erik cinsinde yaşayan BÜYÜK BAKKAL, zengin ve köklü Ermeni Ohannes KARAMANYAN, her sene gelip kahvelerde kendi yaptığı koşmaları okuyan Çeşmi Baba, düğünlerde armonisi ile güzel polkalar çalan Patriyüslü HACI YUVAN, adına büyük camiye güzel bir billur avize hediye edilen BERBEROĞLU HACI SÜLEYMAN, İnebolu’ya gelip zengin olan tutucu ermeni KÖŞGÜRYAN Efendinin de adı geçiyor.

KISSADAN HİSSE

Kıssa İnebolu örneğini vererek Anadolu halkının yüzyıldan daha uzun zaman önce bir devletin sonunu getiren hatalar, hisse ise bunların tekrarlamamasıdır. Daha açık bir ifadeyle 1908 yılının Anadolu’su ile bugünün Anadolu’su arasındaki benzerliklerdir. 1908 yılında bezgin ve bitkin olan Anadolu insanı özellikle meşrutiyetin ilanından sonra Hacı Ziya Efendi gibi korkusuz ve ilerici insanlar tarafından aydınlatılmış ve aydınlanan toplum 10 yıl sonra içinden Atatürk gibi bir lider çıkarmıştır. Unutmamak lazım bir lider aydın bir toplum yaratamaz ama aydın bir toplum doğru lideri yaratır.

BİR ANKARA YAZI-1922 HAZİRANI

Önce kitabın yazarını tanıyalım.

YEVGEVİ YEVGENEVİÇ LANCEREY

Yevgeni Yevgenyeviç Lanceray, Rusya’nın St. Petersburg’da 23.08.1875 de doğan Rus grafik sanatçısı, ressam, heykeltıraş, mozaikçi ve illüstratör. Büyük büyük dedesi Besteci, babası heykeltraş, dedesi, bir amcası ve erkek kardeşi mimar, diğer amcası sanat eleştirmen, kız kardeşi ressam. Kısacası Lanceray’ın büyüdüğü ev ev değil güzel sanatlar akademisi adeta. Tabi bunlara yeğeninin Peter Ustinov olduğunu da eklemek lazım.

Lanceray ilk derslerini 1892 ve 1896 yılları arasında St. Petersburg’daki İmparatorluk Sanatları Teşvik Derneği Çizim Okulu’nda alıyor, daha sonra 1896-1899 yılları arasında Paris’te Academia Colarossi ve Academia Julain’da eğitimine devam etti. Fransa’dan Rusya’ya döndüğü 1899 yılında Saint Petersburg’da kurulan ve aynı adı taşıyan bir sanat dergisinden esinlenen “Sanat Dünyası”  adlı Rus sanat hareketine katılıyor ve bu süreçte 18. yüzyıl Rus tarihini ve sanatını inceliyor. ilk önemli çalışmaları 1890’ın sonlarında, 1900’lerin başında yapıyor.

Lanceray’in en ünlü duvar resmi, Moskova Kazan Tren Garı’nın tavanında yer almaktadır.

Lanceray, 1917 devriminden sonra St. Petersburg’dan ayrıldı ama “Sanat dünyası” gurubunun Rusya’da kalan tek üyesi (ailesi dahil) oldu. Geleneksel resmin ve burjuvazinin temsilcisi olarak, yeni Sovyet hükümetinde uzun süre büyük talep görmedi. 3 yıl Dağıstan’da, sonrasında 12 yıl Tiflis’te yaşadı. 1934 de Moskova’ya taşındı ve 71 yaşında Moskova’da öldü. Üç yıl sonra yani 1945 de Devlet Halk Sanatçısı unvanını almasının ona bir yararı olmadığı kesin.

Yukarıdaki oto portresi 2024 Ekim’de Ankara’da onun eserlerinin AI ile renklendirilerek sergilendiği “Kurtuluş’un Türkiye’si 1922 Ankara Yazı” sergisinden alınmıştır. Sağda ise 2004 tarihinde Bora Mehmet Perinçek tarafından tercümesi yapılarak basılan kitap kapağı var.

SANATÇININ İNEBOLU İZLENİMLERİ

Ankara’da Sovyet Elçiliğinde görevli N.D. Romanov’ un önerisi ve resmi diplomatik
temsilcisi S.İ. Aralov’un daveti üzerine Yevgeniy Lanceray 1922 yılının Mayıs ayında Tiflis’ten Ankara’ya gitmek üzere yola çıkar. Yolculuktan yaklaşık 10 gün önce, 19 Mayıs’ta yakın bir akrabasına yazdığı mektubunda ‘‘sanırım St. Petersburg’da da hayat tıpkı buradaki gibi can sıkıcıdır, bu nedenle hiç olmazsa gözlerime şenlik veren
mutluluklara veda etmek istemiyorum’’ der ve Türkiye seyahatine çıkar
Lanceray her yaptığı seyahatte olduğu gibi yolculuk boyunca hem kara kalem eskizleri yapar, hem de düzenli olarak notlar tutar. Türkiye seyahati esnasında da tutmuş olduğu notlarından, suluboya, guaş, çini mürekkebi ile çalışılan resimlerinden bu yolculuk hakkında oldukça önemli ve kapsamlı bilgi ediniliyor.

30 Mayıs 1922 tarihinde Tiflis’ten trenle yola çıkan Lanceray 3 Haziran’da Batum’dan Trabzon, Hopa, Rize, Samsun limanlarına uğrayan bir gemi ile İnebolu’ya doğru yol alır. Bir ressam olarak sahil ve dağ manzaraları dikkatini çeker ve hemen eskizlerini yapar, ayrıca Trabzon’u çevreleyen fındık bahçelerini de anlatır. Batum’dan yola çıktıktan bir gün sonra gemi Samsun limanına ulaşır. Lanceray bu limanda bir torpido gemisi gördüklerini ifade eder. Samsun’dayken geminin kaptanına Türk yetkililer tarafından İnebolu’dan Samsun’a doğru bir Yunan savaş gemisinin seyrettiği haberi verilir. Rus gemisinin kaptanı kıyıdan ayrılma kararı alır. Ressam ve gemidekiler Yunan savaş gemisinin Samsun’u yaylım ateşine tuttuğunu ve bu nedenle şehir içinde yangın çıktığına tanık olurlar.

Yolculuğun dördüncü gününde gemi İnebolu’ya ulaşır ve Y. Lanseray ile kendisine eşlik eden arkadaşı karaya inip buradan Ankara’ya devam etme kararı alırlar. Ressam notlarında İnebolu halkının Yunan savaş gemisinin gelişinden duyduğu endişeyi dile getirir.

7 Haziran 1922 tarihli resimden ve notlarından da anlaşıldığı gibi savaş korkusuna kapılan İnebolu halkı sahilde stoklanan mal ve eşyaları kent içine taşır, tekne ve sandallar da kızaklarla çekilerek sahilden uzaklaştırır. Yukarıda o gün çizdiği resmi ve o resmi çizdiği otelini (Sahil Otel) görebilirsiniz.

Üstte Lancerey’in taşlarını resmettiği mezarlık-1990’lı yılların sonuna kadar oldukça fazla sayıdaydı- ve bunları sınıflandırdığı esgiz çalışmasını görebilirsiniz.

Y. Lanserey Ankara’ya gitmek üzere arabayla yolculuk yapar. İlk edindiği izlemimler oldukça olumludur. Ülkedeki insanların işgalcilere karşı büyük bir mücadele vermelerine rağmen, onları umutlu gördüğünü dile getirirken, yolculukla ilgili çok ayrıntılı bilgi de verir:
‘‘Mutlu bir ülke, zengin ve güzel; etrafta yerleşim yerleri görülür, geçtiğimiz yol oldukça kalabalıktı. Yol boyunca sıkça askeri teçhizat yüklü at arabalarıyla karşılaşıyoruz, konvoyun başındaki arabada denklere tutturulmuş üzerine yarım ay işlenmiş kırmızı bayrak dalgalanıyordu ’’. Yol boyunca birçok konvoy ve kervan görürler, ancak ressamın da belirttiği gibi, ‘‘asla bizi kızgın gözlerle, haykırışlarla, taş ve sopayla karşılayan ve uğurlayanlar olmadığı gibi, tam aksine asla kötülük ve kıskaçlık beslemeyen, açık, sade bakışlarla karşılaştık’’

Bilindiği üzere Kurtuluş Savaşı, İstiklâl Harbi ya da Millî Mücadele sırasında İnebolu üzerinden İstanbul’dan Ankara’ya yapılan malzeme ve insan naklinde Çankırı önemli bir aracı merkez rolünü oynamıştır. Lancerey’in bu konuda gözlemleri aslında İnebolu’dan Ankara’ya giden yolun önemini bir kez da vurgulamaktadır. Ressamın günlük notlarında Kastamonu, Ilgaz dağı geçitleri, Çankırı ve çevresindeki dağ ve tepelere, ovalara, nehir boyunca gördüğü deve kervanları gibi İç Anadolu’nun tüm coğrafi özelliklerine yer verilmektedir. Gördüğü manzaralar karşısında kayıtsız kalamayan Lancerey, şöyle der: ‘‘Eski dönemleri anımsatan bir tablodur bu!’’

Kitabın 21-25 sayfalarında 6-9 Haziran 1922 tarihleri arasında ve 72-80 sayfaları arasında da 16-23 Eylül 1922 tarihleri arasında İnebolu ve Kastamonu civarı hakkında o döneme ışık tutacak bilgilere yer veriliyor. Bu kitabın anlatımını yukarıda söz ettiğim sergiden aldığım ve Lancerey’in cephede çizdiği bir resimle bitirmek iyi olur diye düşündüm.

MUSTAFA KEMAL’İN ORDUSUNDA BİR ALMAN YÜZBAŞI-1921 MARTI

Hans Tröbst, Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin ardından, Alman İmparatorluğu’nun zorla emekli edilen subaylarından biriydi. Savaş sonrası ağır şartlar altında emekli edilen bu subaylar, prestijlerinden mahrum bırakılmış ve yaşamlarını idame ettirebilmek için küçük işlerde çalışmak zorunda kalmışlardı. Ancak bu durum Tröbst’ün gururunu incitiyordu. Kendine yeni bir yol arayan Tröbst, Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleyi fark etti ve bu mücadelenin haklı olduğunu düşünerek bu direnişe katılmaya karar verdi.

1920 sonbaharında Sırbistan ve Bulgaristan üzerinden yola çıkan Tröbst, 1921 baharında İstanbul’a ulaştı. İstanbul’da bazı Türk subaylarıyla görüştü, ancak onu bir casus olabileceği gerekçesiyle şüpheyle karşıladılar. Bu güvensizliğe rağmen Tröbst’ün İnebolu’ya gitmesinde sakınca görülmedi. Zorlu bir yolculukta sonra İnebolu’ya vardı. Gemiden inişini şöyle tarif ediyor Tröbst: “Küçük bavulumla dik merdiveni indim, bir dalga sandallardan birini yükseltti, hemen içine atladım ve sandal bir dalga vadisinde kayboldu. Diğer yolcularda izlediler ve kısa sürede kuvvetli kürek çekişleriyle sahile yöneldik. Dalgakırana çarpan denizin sıçramaları arasından geçerek sakin suya ulaştık ve rıhtıma yanaştık.”

Ocak sonundan 10 marta kadar İnebolu’da kalan Tröbst kitabın 67-87 sayfaları arasında İnebolu ile ilgili gözlemlerini anlatmış. O yılları gözünüzün önünde canlandırabilmeniz için kitaptan kısa bir bölüm daha aktarayım. “Kalabalığın içinde ağır ağır dolandım. Üniformalı ve sivil subaylar, askerler, her çeşitten ve zümreden siviller, şık iskarpinler içinde resim gibi güzel ayaklarıyla tamamen örtünmüş kadınlar, hocalar ve şarkı söyler gibi seslenerek simit ve çörek satan oğlanla, her şey rengarenk birbiri içinde dalgalanıyordu. Boş alanlarda cami önlerinde rengarenk garip kıyafetleriyle kadın erkek köylü kümeleri ayakta ve çömelmiş duruyor, sırtlarında yada küçük eşeklerle getirdikleri dağdan getirdikleri odunları satıyorlardı. Gemilerle karaya ulaşan mal ve malzemeyle yüklü eşek ve katır katarları kalabalık arasından geçerek ülke içine sevk ediliyordu. Sayısız köpek ve çok güzel iri kediler sokakları dolduruyordu”

Tröbst kırk gün boyunca bir çok kişi ile tanışır. Onu en çok şaşırtan ise Almanca ve Fransızca bilenlerin çokluğudur. 10 martta Ankara’dan gelen harcırahla birlikte Ankara’ya yola çıkar ve oldukça sert geçen kış şartlarında 1 ayda yürüyerek Ankara’ya varır. Türk ordusunda yüzbaşı olarak görevlendirilir. Milli mücadele sırasında aktif rol üstlenemez. Önce Eskişehir, sonra Konya Ereğli demiryolunda subaylık yapar. Bu süreçte Ankara’da önemli isimlerden Refet Paşa ile görüşür. İstiklal Madalyası alan tek yabancıdır. 1923 yılına gelindiğinde Tröbst, Almanya’ya dönerek gazetecilik yapmaya başlar. Lozan Antlaşması sonrası gerçekleştirilecek olan nüfus mübadelesini destekleyen yazılar yazar. Milli mücadele sırasındaki anılarını da bu kitapta toplar. 1924-1939 yılları arasında muhabir olarak Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Avusturya ve Romanya gibi ülkelerde çalışır. Gerek 8 Kasım 1923 yılında Hitler’in Birahane darbesine katılması ve Nazi partisinin yurt dışı organizasyonunda eğitim ofisinin başkanı olduğu söylentileri siyasi eğilimi için bir ipucu olabilir.

Hans Tröbst, 5 Temmuz 1939’da Çin’de ölür, mezarı Hannover’dedir.

Aslında ilginç bir tesadüf var. Aslında aynı tarihlerde Nazım Hikmet, Vala Nurettin ve dahi Almanya’dan gelen ve başlarında Ahi Evren’in olduğu Spartakistler de oradalar. Kitabın bir yerinde Goethe Hayranı bir genç şair (ki tipi asla Nazım’a benzemiyor) ile onun mükemmel Almanca konuşan ve Almanya’yı çok iyi bilen arkadaşlarından bahsediyor. Bahsettiği kişiler bizim Spartakisler olabilir. Ben Nazım Hikmet’in Dünya görüşünün oluşmasında önemli bir rol oynayan İnebolu sürecinde bu Nazi pardon Alman Subayı ile karşılaşmamalarına sevindim açıkçası 🙂

BU DÜNYADAN NAZIM GEÇTİ – 1921 OCAĞI

Kitabın yazarı Vala Nurettin. 1901 yılında Beyrut’ta doğmuş. Babası Beyrut Valisi Nurettin Bey. Galatasaray Lisesinin orta bölümünü tamamladıktan sonra – ki Nazım Hikmet ile bu okulun hazırlık sınıfında tanışmış- 1916 yılında Bankacılık öğrenmek için 2 yıllığına Avusturya’ya gidiyor. Döndükten sonra Maliye bakanlığında çalışsa da bu işi sevmiyor. Yayıncılık işine giriyor. 1 Ocak 1921 de Nazım Hikmet ile birlikte kaçak olarak Anadolu’ya geçmek üzere İnebolu’ya gidiyorlar. Anadolu’da Bolu’ya Fransızca öğretmeni olarak atanıyorlar. Aslında bu bir nevi sürgün. Çünkü İstanbul’daki gençleri milli mücadeleye çağıran uzun bir şiir Matbuat Müdür Muhittin Bey tarafından 10 bin adet bastırılıp dağıtılınca o kadar büyük bir etki yaratıyor ki , Ankara herkesin Ankara’ya geleceği ve izdiham oluşacağı kaygısıyla bu iki kafadarı Maarif Vekaletine devredip Bolu’ya göndermekte buluyorlar çareyi. Orada da mutlu olmayıp iyi bir eğitim görmek için 1921 sonunda Moskova’da alıyorlar soluğu. 1926 yılında yurda dönüp roman, hikaye, fıkra yazarlığı ve çevirmenlik yapıyor. 1967 yılında İstanbul’da vefat ediyor.

Nazım’la yaşadıklarını anlattığı bu kitabın 180 sayfalık bölümü “Meydan” dergisinde tefrika ediliyor. Ölümünden sonra vasiyeti üzerine eşi tarafından kitap olarak yayınlanıyor. Kitabın 57-81 sayfaları arasında Nazım’ın Dünya görüşünü önemli ölçüde etkileyen İnebolu’da geçirdikleri günleri anlatıyor.

Va-Nu (yazılarında kullandığı isim) kısmını onun çok hoşuma giden ve uzun yıllarını beraber geçirdiği iki Türk şairi ile ilgili değerlendirmesi ile bitireyim.

Hayatı tren yolculuğu farz ediniz. Kompartımanda birçok insan oturuyor Kiminin sırtı lokomotife dönük. Geçilmiş yerleri seyreder dururlar. Bunlar, doğuştan gericilerdir. Hep eski zamanla uğraşırlar. Bunlar, doğuştan gericilerdir. Hep eski zamanla uğraşırlar. Mesela şair Yahya Kemal’i örnek gösterebilirim. Hatta bana bir gün demişti ki:

Ömrümüz hatıralardan ibarettir. Ömrü ileriye doğru uzatmak pek elimizde olmadığına göre, kendimizi geçmişe verip uzun yaşamalıyız. Benim tarihle uğraşmam işte asıl bu sebepledir.

Tren yolcularından kiminin yüzü ise, lokomotife dönüktür. Böyleleri ilericidirler. Hele pencerenin yanında oturup başını yaslayan adam, yalnız ve yalnız ileriyi görebilir. Nâzım’ı da ruh yapısı bakımından bu sonuncu tip hayat yolcularından saymakta isabet vardır. Gözleri varılacak yönde bir şeyler umduğu, beklediği ve hayalinde kavuşma sahneleri yaşadığı için, pencereden geriye doğru kayan ve kaymış bulunan manzaraları şaşılacak şekilde umursamıyor; hemen unutuyordu

Hemen söyleyeyim ben bir gözümle uzun yaşamak için tarihe bir gözümle de hayaller için lokomotife bakanlardanım. Bu aralar Hibrit moda.

İnebolu’da geçirdikleri günlerle ilgili kısma onların İnebolu’da çektirdikleri ve AI ile restore edilen tek fotoğrafları ile başlayalım. 1 Ocak 1921 tarihinde Sirkeci iskelesinden Yeni Dünya Vapuru ile Vala Nurettin, ve ünlü hececi şairler Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya ile birlikte İnebolu’ya hareket ederler. İnebolu’nun çok kalabalık ve hareketli olduğu yıllar. Milli mücadele için buraya gelenler Ankara’dan gelecek izin doğrultusunda Anadolu’nun içlerine geçiş yapabilmektedir. İzin birazda Nazımın dayısı Ali Fuat Paşa nedeniyle olsa gerek yalnız Nazım ve Vala’ya çıkar.

Birlikte geçirdikleri günlerin akşamında İnebolu Gençler Mahfiline gider ve vatan sevgisi içeren şiirle okurlar. Yukarıda belirttiğim baskısı yapılan şiir de belki bu günlerde yazılmaya başlar. O günlerde İnebolu’da bulunan “Spartakistler” denen 1. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da Marksistler tarafından kurulan bir muhalif gurupla tanışırlar. Bu gurup başta daha sonra CHP’den Milletvekili olan Ahi Evren (Sadık Ahi)olmak üzere bambaşka bir dünya görüşü olan bu guruptan çok etkilenirler ve belki de bu Nazım Hikmetin ilerleyen yaşlardaki düşün dünyasında önemli izler bırakır. 1929 da yazdığı “Yürüyen Adam” şiiri Ahi Evren’in özümsediği yürüyüşüne yansıttığı görüşleridir sanki

Alnı yukarda
kırmızı boyun atkısı rüzgârda,
yürüyor.
Yürüyor adım adım
Yürüyor ağır ağır
yürüyor…  

Rüzgâr deniz gibi köpürüyor
esiyor deniz rüzgâr gibi.
Akıyor iki yandan ışıklar
düşen yıldızlar gibi.  

Sesler geliyor derinden
kalbin uzak sahillerinden:
-Nereye gidiyorsun yavrum benim nereye?
Dön sevgilim,
dön kardeşim,
dön evimin erkeği, dön geriye..  

Yürüyor o
ıslıkla kızgın bir ölüm marşı çalarak.
Yürüyor o
gövdesi bir gemi gibi yükselerek, alçalarak.
Yürüyor adım adım
Yürüyor ağır ağır
yürüyor…  

Kim bilir
belki bir daha sokmayacak parmaklarını
dizi dibinde dikiş diken kardeşinin sarı saçlarına,
ve belki bir daha altında yatıp
güneşe giden yeşil bir yola bakar gibi bakmayacak
gürgen ağaçlarına…  

Yürüyor o, yürüyor.
Açık geniş adımlarla arşınlıyor yolları.
Ağır iki balyoz gibi sallanıyor kolları.
Kıllı göğsü bir kalkan gibi kabarık..  

İşitmiyor artık
hep ayni tahta masanın başında akşamlayan
hasta topal dostların
kalbe karanfil ruhu gibi damlayan
sözlerini  

Çıplak
iki bıçak
gibi çekmiş yüzünde gözlerini
yürüyor, düşmana doğru.
Yürüyor adım adım.
Yürüyor ağır ağır,
yürüyor…

28 Ocak 1921 de izni çıkması ve 100 lira harcırah gelmesinden sonra İnebolu’dan yün çorap, pantolon ve o güne kadar giydikleri fes yerine birer kalpak alarak zorlu kış şartlarına rağmen Vala Nurettin ile birlikte yola çıkarlar. Dağlara doğru yürürken biraz ad ilk defa gördükleri Anadolu’yu betimleyip “İnebolu” şiirini yazarlar:

İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,
Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu
İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.
Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

Evleri birbirine giren şehri içinde
Ufuklar genişledi önümüzde git gide;
Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.
Rüzgar esti denizin suları yol yol oldu.

Yığılmıştı yollara yığınla yaprak;
Yaprakların üstünde sendeleyip kayarak
Dağın son kayasının dibine varabildik.
Bu tepede bu kaya mağrur bir baş gibi dik!
Çıkıp onun üstünden bakabilirsek eğer,
Güzel İç Anadolu görünecekti bize.
Bunu nakşetmek için bir anda kalbimize
Son adımı atmadan gözümüzü kapadık.
Gözümüz açılınca karşımızdaydı artık
Sisli vadileriyle rüyalı Anadolu.

Görüyorduk uzaktan dereye inen yolu;
Sağ yanında bir çayır, solda çam ağaçları.
O kadar yakın ki dağların yamaçları
Dereye düşen bahar bir daha çıkamamış.  

Yukarıda yeni kıyafetleri ile Kastamonu’da bir fotoğrafçıdan çektirdikleri resim var. 9 günlük bir yürüyüşün sonunda Ankara’ya varırlar.

Onların İnebolu’daki bir günlük hayatlarını gözümüzde canlandıralım, üstelik Nazım’ın yaş gününde.

15.01.1921 günlerden Cumartesi. Oldukça soğuk bir kış günü. İnebolu’da Karadeniz Oteli’nin köhne bir odasında Nazım köy pazarı kurulduğu sokakta erkenden başlayan seslerle uyanmış, perdeyi aralayıp güneşin içeriye girmesine müsaade etmiş ve gözlerini kısarak dışarıya bakıyor. Anadolu’da olmanın heyecanı ile o günün 19. yaş günü olduğunu bile hatırlamıyor. Yandaki yatakta doğrulup gerinen can dostu Vala ve otelden çıkıp hemen karşıdaki karakola imza için girdiklerinde kimliğinde doğum tarihini gören genç bir zabit farkında o gümün Nazım’ın doğum günü olduğunun. Her gün yaptıkları yoklama imzası sonrası Vala ile birlikte denize tarafına yürüyorlar ve çeşmenin önündeki merdivenden aşağıya inip sol taraftaki fırından bir somun ekmek alıp şekerciden aldıkları helvayı ikiye böldükleri ekmeğin içine koyuyorlar ve yar başındaki balıkçı kahvesine çay içmeye gidiyorlar. Sonrasında Abaş tepeye çıkıp İnebolu’daki tek fotoğraflarını çektiriyor ve en tepedeki pelit ağacının dibinde Abaş baba türbesi şiirini yazıyorlar.

Derdimizi duyunca onu salık verdiler;
Bize onun yerini köylüler gösterdiler…
Gösterip dediler ki ufuklarda coşunca fırtınaların kalbi,
Annesinin boynuna sarılan çocuk gibi,
Yolcusu gelmeyenler koynuna sokulurmuş,
Abaş Baba her derde bir teselli bulurmuş…  

Karanlık sularda boğulurken yolcular,
Günahkar Karadeniz onun yerini arar,
Eteğine sürürmüş inleyerek yüzünü.  

Ziyaretine gittik onun bu cuma günü,
Öyle azametli ki Abaş Baba Türbesi,
Üstünde bir çatı yok, gökler onun kubbesi,
Mehtap onun kandili, yıldızlar onun mumu,
Tepede bu mezar cennete bir kapı mı?
Derdimize teselli buluruz diye belki,
Dikenli dallarına biz de iplik bağladık,
Biz de köylüler gibi huzurunda ağladık.

Ardından tepeden inip köy pazarına uğruyorlar. Nazım etrafındaki her şeyi, gördüğü her suratı dikkatle inceliyor, her kahkahaya, her hıçkırığa, her cıvıltıya dönüp bakıyor. Hepsini özenle beyninin bir köşesine yerleştiriyor, çıkartıp koymak için daha sonra yazacağı binlerce dizenin en uygun yerindeki kafiyesine. Biraz elma, armut biraz da nar alıyorlar, en iyisinden en ucuzundan değil de, en çok ihtiyacı olduğunu düşündüklerinden. Akşamüstü İnebolu Gençler Mahfilinde gece yarısına kadar sürecek bir münazaranın içinde buluyorlar kendilerini. Gün bitmeden hemen önce kırmızı kaşkollu bir adam konuşmasının tam sonuna gelmişken Vala’dan aldığı tüyo ile kendini dikkat ve hayranlıkla dinleyen Nazım’a dönüp bağırıyor “İyi ki doğdun Nazım” diye.

İYİ Kİ DOĞDUN NAZIM VE İYİ Kİ 124 YILDIR YAŞIYORSUN.

Posted in

Yorum bırakın