ÖNSÖZ
İstanbul, MÖ. 6. yüzyıl başlarında Ligos adlı küçük bir balıkçı köyü olarak başlayan macerasına şimdilerde yirmi milyona dayanan dev nüfusu ile devam ediyor. Öylesine dev bir şehir ki artık Dünya’nın 130’dan fazla ülkesinden daha fazla nüfusu var.
Elbette tarih boyunca bu büyümeye farklı medeniyetler şahit olmuş ve her biri şehirde sayısız izler bırakmış. Bu izler çoğunlukla daha ihtişamlı ve bir o kadar da her anlamda özenli inşa edilen dini merkezler ve ibadet yerleri.
İstanbul taşıdığı bu izler nedeniyle ancak Roma ile kıyaslanabilir. Böyle bir şehri tamamen gezdim gördüm diyebilmek elbette imkânsız. Tarihi kadar coğrafi konumu da dikkate alarak mümkün olduğu kadar bu anlamda yoğun bölgeleri gezmek, görmek ve yazmak istedim.

Nisan 2020-Nisan 2022 arasında günlük 10.000-20.000 toplam yaklaşık 300.000 adımla yürüyüp size izlenimlerimi aktardığım bu albümü keyifle okuyacağınızı ümit ediyorum.
INDEKS
- İSTANBUL SURLARI
- BEYOĞLU BEYOĞLU
- PRENS ADALARI
- YELDEĞİRMENİ / KADIKÖY
- KARİYE VE BALAT
- AYASOFYA VE CİVARI
- İSTANBUL’DA KARADENİZ
- ÇENGELKÖY VE KÜÇÜKSU
- ADAMPOL / POLONEZKÖY
- MERDİVENLİ SOKAKLAR
- İŞDEN EVE
İSTANBUL SURLARI
Bu hafta sonu uzun zamandır istediğim İstanbul surlarını turlamaya başlamak için ideal zaman. Fatih’in fethettiği Konstantinopolis’in surlarının uzunluğu 22 km. Haliç surları 5,5 km, kara surları 7,5 km, Marmara surları 9 km. Ben en uzun olandan yani Marmara Surlarından başlayacağım. İlk Etap Yedikule-Yenikapı.
1.GÜN
YEDİKULE

Yedikule hisarı Marmara Surları ile kara surlarının kesiştiği noktada surların hala ayakta olan en gösterişli yerlerinden biri. Bunun en önemli sebebi ise Osmanlı hazinesi burada saklandığı için iyi bakım yapılması. Adı Fatih’in fetihten sonra yaptığı 3 kule ile birlikte hisarın 7 adet kuleye sahip hale gelmesidir. Elbette Yedikule denince ilk akla gelen zindanlarıdır, zindan denince de öldürülen tek Padişah olan Genç Osman’dır. Evet Osmanlı hanedanı birçok katliam yapmıştır ama bunların içinde öldürüldüğünde padişah olan bir tek odur. Bu belki de Osmanlının kaderini değiştiren bir cinayettir.
Beni takip edenler bilir. Biraz kısmetsizimdir. Maalesef Restorasyon nedeniyle içeri girip müzeyi gezemedim.

Sahile çıkmadan önce bu iki tarafı manolya ağaçları olan sokakta yürüdüm. Sonra sahil boyunca Samatya’ya yürümeye başladım. Surlar deniz tarafından oldukça bakımlı görünüyordu. Önündeki yeşil alanda yürüyüşü keyifli yapıyordu.

Yolun en pis yerinin Zübeyde Hanım heykelinin olduğu yer olması karşısında bu büstü buraya koyana mı yoksa burayı bu halde bırakan Fatih Belediyesine mi kızayım bilemedim.
NARLIKAPI
Sahilden surların içine yönlendim. Bu kapıdan içeri girdim. Çıktığım caddenin adı Narlıkapı Caddesi idi. Burası da Narlıkapı belki. Şaşırmayın Bizans dönemindeki kapılar imparatorun geçtikleri hariç bu kadardı zaten.

Geçmişte defalarca geçtiğim sahil yolunda bu Ermeni kilisesinin hiç farkına varmamıştım daha önce. Aktif değildi.
SAMATYA ERMENİ KİLİSESİ

Samatya’ya geldiğimde uzakta ilk göze batan bina bu kilise idi. İnternetten yaptığım araştırma da 1866-1887 arası 11. yüzyıldan kalma eski Bizans kilisesi ve manastırının üzerinde inşa edildiğini, eski yapının Azize Meryem Peribleptos’un Konstantinopolis’in en önemli Yunan Ortodoks Kiliselerinden biri olduğunu, Osmanlıların kenti almasından sonra yapının İstanbul’un Ermeni nüfusuna verildiğini hatta bir süreliğine İstanbul Ermeni Patrikhanesi de olduğunu öğrendim.
Hemen yanında Ermeni Sahakyan Nunyan Okulu adında anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise görevi gören özel okul vardı. Önünde pazar kurulduğu için çok kalabalıktı. Kapısını bulmakta oldukça zorlandım. Kapıda Zaven isimli çok nazik tavırlı bir din adamı içerisinin bir düğün nedeni ile çok kalabalık olduğunu, Pandemi nedeniyle içeri alamayacağını ama daha sonra gelirsem bizzat beni tarihini de anlatarak gezdirmeye söz verdi.
Yakından fotoğraf çekmek için neredeyse patika gibi olan bir alt sokağa girdim. İç içe evlerin olduğu Caracas’ı andıran bir yerdi. Orada Ermeni bir genç ailesinin 250 yıldır burada oturduğunu söylerken belli etmek istememesine rağmen gözündeki sitemi hissettim. Sokaktaki herkes gibi güler yüzlüydü ve hoş geldiniz dedi.

Biraz geriye döneyim. Gördüğüm Ermeni kilisesine gitmek için Sahilden Samatya’ya tren yolunun altındaki dar bir geçitten girdim. Hemen sağdaki sokak çıkmaz sokak yazmasına rağmen beni çekti. Sokağa girdiğimde neden çektiğini anladım. Kız çocuğu ile oynayan bir genç dedi ki: burası eski İstanbul’u yaşayan son yer. Haklıydı herhalde. Sağ tarafta Samatya tren istasyonunun yüksek duvarları, sol tarafta rengarenk boyalı kapıları açık 2 katlı evler.

Sokaktaki tren yolunun dibindeki yalnızca bir masanın olduğu bu kafenin sahibinin yüreği görüntüye tamamen yansımıştı ve o yürek kafesine bir masa koyarken sokak kedileri için 12 ev yapmış onlar için mama toplama telaşında idi.

SAMATYA AYA MİNA KİLİSESİ

Ermeni kilisesine çıkarken bir anda bu çıktı karşıma. Bir Rum Ortodoks kilisesi. 4. ya da 5. yüzyılda Aziz Polikarpos’un Erken Hristiyan Martirionu üzerine 1833’te mimar Konstantis Yolasığmazis tarafından inşa edilmiş. Girişini bulmak için etrafında dolaştım, ama yok. Neyse etrafındaki evlerin renkleri çabamı boşa çıkarmadı.

Bu da Samatya Aya Yorgi Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı binası. Orijinali Hristiyanların ilk kiliselerinden biri. Selvilerin olduğu bölgede olduğu için adı Selvili kilise imiş. Yangın sonrası vakıf binası olarak kullanılmaya başlanmış. Peki o dikenli teller ne işe yarıyor derseniz İslam’ın hoşgörü dini olması konusunda ikna olmamışlar anlaşılan. Ben gibi…

Aşağıdaki meydanın etrafındaki balık restoranları çok cazip gelse de programımı tamamlama konusundaki disiplinim beni engelledi.
RESTOS DE MURALLA MARITIMA

Samatya’dan Yenikapı’ya giderken surlar yok oldu. Takibi zorlaştı. Sonra deniz tarafında oldukça iyi bir durumda olan bu bölge çıktı karşıma. Evet Marmara kıyısındaki deniz surlarından en iyi günümüze gelen bölge. Ama maalesef gerek çöplük haline gelmiş olması ve gerekse gezmek için pek güven aşılamaması bu son kalan yapının tadını çıkartmayı engelliyor.

Bu da yapının kara tarafı.

Yenikapı’ya giderken bazı binaların fotoğrafını çekmek istedim. Bölgedeki tekke bolluğu dikkatimi çekti. Sağdaki Kademi Şerif Tekkesi mesela. Dışı güzel görünüyor ama içini bilmem. Görünmüyor çünkü.

Güzel bir çeşme ve mezar taşları dışında pek tarih kalmamış bölgede. Samatya Yenikapı arasında Deniz surları dışında gördüğüm tek sur kalıntısı aşağıdaki.

Zaten aklım Samatya’da kaldı. Dönüyorum ben. Vakit geldi, zil çaldı.

Bu tezgâhı geçerken pek beğenmiştim zaten. Kurdum sofrayı tezgâhın tam karşısındaki Samatya Küçük Ev Restorana.

Mustafa Kemal’le beraberim. Mustafa orada tanıştığım bir gazeteci. Orijini Ülkücü avukat. Kemal ise meyhanenin sahibi. Kemal Kastamonu Bozkurt’lu çıktı. Bir de ortak tanıdıklar çıkınca keyiflendim iyice…
2. GÜN
Bugün 2. etap olan Kumkapı-Sarayburnu hattını yürüyerek İstanbul Surlarının Marmara kısmını tamamlayacağım. Hem uzunluk hem de gezilecek yer sayısı olarak daha zorlu bu bölüm. Yazıya başlarken şunu belirtmeliyim. Yazdıklarımı dikkatle okuyan bir gurup olduğunu biliyor ve bundan çok keyif alıyorum. Onları da bu şekilde gezilere teşvik ettiğimi düşünüyorum. Bugün öğrendim ki aynı zamanda buraları yıllar önce gezip, anılarını tekrar yaşayarak mutlu olan dostlar da varmış. Buna ekstra sevindim. Buyurun gezelim beraber.
NALBANT CAMİİ
Bugün ki gezime Kumkapı Nalbant Cami ile başlamak istedim. Bu camii ile ilgili pek bilgi bulunmasa bile Fetihten sonra yapılan ilk camilerden biri olması açısından önemli.

Banisi Ishaki Veli. 1470 yılında yapılmış. İshak efendinin cerrah lakabı da var. Yüz m2 yi geçmez büyüklüğü. Çok sevimli, deyim yerindeyse stüdyo cami.
ERMENİ PATRİKHANESİ
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden sonra Ermenileri İstanbul’a gelmeleri için teşvik etmiş ve 1461 yılında Ermeni Patrikhanesini kurmuş. O günden bugüne kadar Kumkapı’daki bu Patrikhane ve çevresi Apostolik Ortodoks Ermenilerin din merkezi olmuş. Büyük İstanbul yangınından sonra bir süre Samatya’daki manastıra taşınsa da 1641 ‘den bu yana buradaki yerini korumakta.

PATRİKANE KİLİSESİ
Patrikhanenin karşısında yer alan bu kilise 1641 yılında patrikhane kilisesi olarak öngörülmüş, muhtelif yangınlarda zarar görüp yenilenmiş. En son 1826 yangınında kullanılamaz hale gelince Cemaat Samatya kilisesini kullanmaya başlamış ve 1828 yılında 2. Mahmut zamanında yenilenerek bugün ki halini almıştır. Pek alışılagelmiş bir şey olmasa da benim içeri girmeme ve fotoğraf çekmeme izin verdiler. İşte çektiğim birkaç foto. Çan kulesinden başlayalım.

Ortodoks kiliselerindeki şaşaanın içinde hep bir hüzün hissetmişimdir.

Bu fotoğraflar sırasıyla Şapel girişi, patriklerden birinin mezarı ve bana üzerindeki üzüm kabartmaları nedeniyle şarabı çağrıştıran bir taş.
BEZCİYAN ÖZEL ERMENİ OKULU

1790 yılında Amira Miricanyan tarafından İstanbul’daki ilk Ermeni okulu olarak kurulmuş. Yangın sonrası Amira Bezciyan’ın katkılarıyla bugünkü halini almış. Şu anda 8 yıllık eğitim vermekte. Daha önce birkaç kez belirttiğim gibi camların yüksekliğine ve büyüklüğüne dikkatinizi çekmek isterim. O dönem yapılan tüm okullarda bu özellik ön planda.
KADIRGA

Daha sonra Kadırga’ya kadar surları takip etmeye çalışsam da sürekli binaların arasında kaybolarak beni ortada bıraktılar. Bazen Afrikalı bir kadının çamaşır yıkayıp astığı bir çıkmaz sokağın sonu oldular, bazen bir otoparkın duvarı. Bu köşe kapmaca beni yordu.
AYA KİRYAKİ KİLISESİ

Ama buraları gezerken gözünüz açık olmalı. Bir anda böyle bir şey çıkar karşınıza. İlk yapım tarihi 16. yüzyıla dayanan bu Rum Ortodoks Kilisesi son olarak 1894 yıllarında yenilenmiş. Mimarı Periklis Fotiatis. Şu anda yalnızlığını yaşıyor şehrin değişen mozaiği içinde.

Kilisenin hemen karşısındaki bu bina da aynı yalnızlığı yaşıyor belli ki.
Bu kapıdan sahil yoluna çıktım. Ahırkapı Kumkapı arası bir nokta. İkisinden biri olabilir mi acaba? Çıktığımda ilk sur duvarı bu şeklindeydi. Fotoğrafı yakından incelerseniz yıllar boyunca muhtelif bina ve tapınaklardan alınan taşların yama amaçlı kullanıldığını anlayabilirsiniz.

FRANSIZ HAPİSANESİ

Sahilden Sirkeci tarafına doğru yürüyüşümü sürdürdüm. Yine yanından geçerken dikkat etmediğim bu yapıyı gördüm. Fransız hapishanesi. 1850’li yıllarda inşa edilen bu yapı kapitülasyon döneminde Fransızlara verilen suç işleyenlerin tutulduğu (sürgün yeri) 1400 m2 iç avlulu bir mekân. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı buraya el koymuş. Bir süre ahır olarak kullanılmış. Şu anda İBB’nin kullanımında. İçeriye girdikten sonra aman sende bir şey yok burada diye hemen çıkmayın, avlunun sol köşesinde tren yolunun altından geçen bir geçit var, oradan geçin.

Karşınıza bu çıkacak. Bu belli ki bir caminin arastası. Camiyi biliyorsunuz aslında. Daha önce Sultanahmet gezisi yazımda anlatmıştım. Tekrar olsun.
AYA SERGİOS VE BACHOS KİLİSESİ
Orijinal kilise Ayasofya’yı da yaptıran Bizans İmparatoru I. Justinianus ve karısı Theodora tarafından 527-536 yılları arasında yaptırılmış. Kilise 1497’de II. Beyazıt döneminde camiye çevrilmiş ve adı Küçük Ayasofya Camii olarak değiştirilmiş. Caminin içinde hiç kimse yoktu. Böyle bir eserin böylesine başıboş bırakılmasını garipsedim. Üst kata çıkan merdivenlerin tamamı kilitli olduğu için üstü gezemedim. Daha önceki gelişimde de gezememiştim. 6. Yüzyıldan günümüze gelen sütun başlarındaki ve hemen üstündeki bordürlerin işçiliği inanılmaz. Kaçırmayın. Bu Kilise olarak olduğu kadar cami olarak da güzel bu mekândan ayrılmadan önce mutlaka hemen önündeki çay bahçesinde bir çay için ve işletmecisi olan Kadırgalı İstanbul Beyefendisi ile de bir iki laf edin ya da kedi sevin.

Bundan sonra Sarayburnu’na kadar üç dört yer daha var görülecek. İlki Bukoleon Sarayı. Restore ediliyormuş. Şantiyedeki birinden Topkapı sarayına kadar olan tüm sur ve yapılarda restorasyonuna başlandığını ögrendim. Bitince bu bölge çok daha keyifli olacaktır.

Hikayelerini o zamana bırakıp sırasıyla ne durumda olduklarına bakalım.

İncili Köşk

Ahırkapı sis e düdük feneri ile Filantropos Kilisesinin durumu da bu.

Son fotoğrafta görünen deniz kenarı tarafından yürümeye devam ettim. Şunu söylemek zorundayım. Hani Türkiye’deki göçmen sayısı %10 u buldu deniliyor ya bugün gezdiğim yerlerde yarıdan fazla gibi hissettim. Bizim kaldırımlarda bildiğiniz gibi bisiklet motosiklet ne ararsan var. Bir de bunlara scooter eklendi artık. Arkadan gelen scooter kullanan yoldan çekilin diye bağırıyor. Benim dışımda çekilen yok. Biri Abtaynaaltarik gibi bir şey söyledi, bütün kaldırım kenara çekildi. Bu seferde ben çekilmedim. Sordum çocuğa ne dedin diye. Arapçasıymış. Durum bu yani…

Ben de kızdım biraz, Sarayburnu’nda denize dönüp bağırarak Heyamola’yı okudum. Rüzgâr ve trafik nedeniyle pek duyulmasa da ve o kadar yolu yürüdükten sonra nefesim yetmese de fena olmadı, en azından rahatladım. Klasik finali Kumkapı Gölçek’te yaptım bu sefer. Benim turlar Yeşilçam filmleri gibi. Hep mutlu son. Sevenler buluşuyor. Hoş bazen hesabı görünce karşılıksız mı sevgim diye düşünüyorum ama. 😁 Bu arada Restoranın sahibi de hemşerimmiş yine. Ne demişler dölü dölüyü tımarhanede, hemşo hemşoyu meyhanede bulurmuş.
3. GÜN
Bugün İstanbul’un kara surlarını yani Yedikule’den Ayvansaray’a kadar olan 7.5 km ‘lik surları gezeceğim. Öncelikle şunu söyleyeyim kara surlarının büyük kısmı ayakta. İmparator Todosios tarafından 408-450 yılları arasında yaptırılmasına rağmen hala ayakta kalmasının en önemli sebebi kuşkusuz orta çağın en güçlü surları olarak gösterilmesi. Öyle ki şehir bu surlar sayesinde 5000 kişi ile 150.000 kişilik bir orduya dahi direnebilmekteydi. Tabi ayakta kalmasında gerek Osmanlılar gerekse cumhuriyet döneminde yapılan restorasyon ve bakımların katkısı da büyük. Gezimi surlardan fazla uzaklaşmadan ve halen ayakta kalmış 10 adet kapısında yoğunlaşarak yapacağım.
BİRİNCİ ASKERI KAPI

Yedikule kalesinin hemen yanında Bizans’ın askeri amaçlar için kullandığı kapılardan biri ama tüm güzergâh boyunca yalnızca bu var çünkü askeri kapıların büyük çoğunluğu Osmanlı zamanında gerek duyulmadığı için duvar örülerek kapatılmış. Kapının, Birinci askeri kapı olarak adlandırılmasının nedeni, kara surlarının başladığı noktada bulunan ilk askeri kapısı olması. Kapının üzerinde, kabartma şeklinde belli belirsiz bir Hz. İsa monogramı var. Genel olarak tüm kapıların iki yanında koruma amaçlı hisarlar oluyor. Bu kapının yanındaki hisarda bu plaka halen duruyor.
ALTINKAPI
Restorasyon nedeniyle pek ulaşılamıyor. Bu fotoğrafı Yedikule Mezarlığından çektim. Tamamıyla mermer ile kaplı, iki kuleli, üç geçişli olan bu kapı İstanbul Surlarının en görkemli kapısı imiş vaktiyle. Bizans’ta zafer kazanan imparator ve komutanlar şehre bu kapıdan girerlermiş. Altınkapı olarak adlandırılmasının nedeni ise o zamanlar altın yaldızlarla bezeli olması. Ayrıca görkemini artırmak için kapının üzerinde birtakım heykeller ve kabartmalar bulunuyormuş. Şu anda kuzey kulesinin köşesinde görülen bir kartal kabartması kalmış yalnız deniyor ama onu bile göremedim maalesef.

YEDIKULE KAPISI
Bu kapı ile ilgili sanat tarihçilerini bir kısmı biçim ve mimari açısından tam bir Türk eseri olduğunu ve kapı üzerinde bulunan 3. Ahmet dönemine ait kitabenin de bunun kanıtı olduğunu söylüyor. Ancak kapının üzerinde yakın döneme kadar görülen bir Bizans simgesi olan kartal armasının bulunması Bizans döneminde de bu kapının olduğunu işaret ediyor.

Ama kapı 3. Ahmet döneminde yeniden yapılmış. Kapı adını yakınında bulunan Yedikule Zindanları’ndan alıyor.
BELGRAD KAPISI

Osmanlı uzun zaman bu kapıya “Kapalı Kapı” demiş. Çünkü Bizans döneminde takriben 12. yüzyılda kapı örülmüş. Ve yaklaşık 700 yıl kapalı kalmış. 1886 yılında aşağıda bulunan Balıklı Rum Hastanesi’ne geliş gidişi kolaylaştırmak için yeniden açılmış. Kapı adını bu civarda bulunan Belgrad göçmenlerinden alıyor. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Belgrad fethedildikten sonra bir grup Belgradlı esir İstanbul’a getirilmiş. Esirlerin esnaf olan kısmı bu kapı civarına, su yollarından anlayan kısmı ise Belgrad Ormanları’na yerleştirilmiş.

Bu noktada surların durumu oldukça iyi. Çıkılıp yukarıdan bakmak hem etrafı hem de surların yapısını incelemek için ideal. Ancak yükseklik korkunuz veya yanınız da çocuk varsa çıkmayın çünkü güvenlik tedbirleri yeterli değil. En sağda Ana surları görüyorsunuz. Bunlar yaklaşık 5 metre genişliğe yaklaşık 14 metre yüksekliğe sahipler. 50-75 metrede bir daha yüksek burçlara sahipler. Ana surdan 13,5 metre önde ise daha alçak ve 4 metre eninde surlar var. Onların önünde ise yani solda ise 17,5 metre genişliğinde 14 m derinliğinde hendekler.
Marmara tarafına baktığınızda Yedikule’ye içerden bakıldığında Edirnekapı’ya kadar surlar görülebiliyor.

Belgrad kapıya kadar surların dışından yürümüş idim. Buradan içeriye geçip yürümeye başladım.

SİLİVRİKAPI

Silivri yoluna açıldığı için bu adı almış. En yoğun trafiği olan kapıydı. Korna sesleri çıldırtıcı seviyede. Silivrikapı’nın iç tarafında olduğu söylenen Osmanlıca bir 1585 tarihli bir kitabe ve üzerinde de bir gürz bulunduğunu okumuştum. Ama göremedim. Ama hikayesi şu imiş. O gürz bir yeniçeri olup sarayda muhafızlık yapan Baltacı İdris Ağa’ya aitmiş ve eski devirlerdeki müsabakalarda rekor kıran sporcuların spor aletlerini duvarlara asma adetinden bugüne kalan tek örnekmiş ve yaklaşık 420 yıldan beri Silivrikapı’da asılı imiş.

Kapıdan geçerken orada çalışan (muhtemelen restorasyon başlayacak) iki işçinin çay demlediğini gördüm. Eee 35 yıllık şantiyeciyim bilirim şantiye çayının tadını hemen yanaştım. İşçilerden biri içeride bir lahit olduğunu söyledi. Defineyi buldum yani.

Lahitin olduğu yapı bu imiş.

1700 yıllık bir İmparator mezarı. Etrafında üzerleri işlenmiş 4 tane daha lahit büyüklüğünde mermer vardı. Ama bunların sunak süslemeleri olup olmadığından emin olamadım. Bu kadar ortada olmasına ve gördüğüm kadarıyla hiçbir önlem olmamasına rağmen bu denli sağlam kalmaları şaşırdım.

Silivrikapıdan arabaların arasından resmen ite kaka dışarı çıktım. Vee hemen çıkışta bizim Nostrodamus’u aratmayan kahinimizle tanıştım. Ruhu şad olsun.


Mevlevihane kapısına doğru surların dışından yürümeye başladım. Şunu belirtmeliyim ki yaklaşık 4 km boyunca surların arası bu şekilde bostan. Bu beni çok mutlu etti. Üretim 👍
MEVLANAKAPI
Her ne kadar Osmanlı döneminde sur dışında bulunan Yenikapı Mevlevi Dergahı’ndan bu adı alsa da kara surlarını yaptıran 2. Theodosios devrinden kalıp da orijinal yapısını en iyi koruyan kapı. Bu nedenle bu kapıya bakıp, Bizans döneminden kalan diğer kapıların orijinal hallerini düşlenebilir. Bizanslılar ise bu kapıya Rus Kapısı diyorlarmış. Çünkü Bizans döneminde Eyüp civarına bir grup Rus yerleşmiş ve bu Ruslar daha sonra ayaklanarak İstanbul’a günlük girme hakkı elde etmişler ama sadece bu kapıdan.

Mevlanakapı’nın üzerinde bulunduğu söylenen yaklaşık 1 karış büyüklüğündeki haç yok ve Bizans tamir kitabesi de okunmuyor. Aynı haçtan kapının iç tarafında olanı ise bir aydınlatma ile kapatılmış. Bu kapının da iki tarafında savunma kulesi bulunuyor. Girişin sol tarafında kalan kule şu an güvercinlik olarak kullanıyormuş.
TOPKAPI
Bu kapı, İstanbul’un fethi sırasında tamamen yıkılmıştı ve ilk osmanlı askerleri iceriye bu gedikten girmişti. Fetih sonrasında yeniden yaptırıldı. Kapı, Türkçe ismini fetih sırasında surları döven bazı top güllelerinin kapı üzerine yerleştirilmesinden dolayı almış.

19. yüzyılın ortalarında İstanbul surlarını gezen kimi seyyahlar duvarlara yerleştirilen bu toplardan bahseder.

Aslında Fatih’in girdiği kapının adı St. Romanos kapısına da Topkapı deniliyor ama bu resimde kapı saglam🤔 Topkapı ‘dan girer girmez bu Ermeni kilisesi görülüyor.

Kapının içindeki bu asker Ulubatlı Hasan’ı temsil ediyor herhalde. Kapının dışında sağ tarafında ise İstanbul’un fethi ile ilgili bir kitabe var.
SULUKULE KAPISI

Ortaçağ’da her kalenin bir su kulesi bulunurdu. Dışarıdan şehre giren suyun surlardan geçişi bu kule aracılığıyla sağlanırdı zira. Suyun gireceği yerden insanda girebileceği için bu geçişin emniyetli olmasına özellikle dikkat edilirdi. Bu emniyeti sağlayan su kulesi burada bulunduğu için kapı, Sulukule Kapısı olarak adlandırılmış. Sulukule Kapısı, en erken dönem açılan kapılardan ve hem sivil hem askeri kullanılmış ama zamanla küçültülmüş. Bu arada kapının adını verdiği o eğlenceli semtte kentsel dönüşüme uğramış. Fazla dönüşmüş hatta. Kapı şimdiye kadarki en sakin kapı idi.

Zaman zaman yalnızca iki sur arasına açılan bu tip adsız kapılar da var.
EDİRNE KAPI
Adını Edirne yolu üzerinde olmasından alıyor. Anlamadığım o zamanlar Silivri ile Edirne’ye giden yolların farklı olması. Biz otoyol yapılana kadar aynı yoldan giderdik.

Restorasyon nedeniyle tam göremedim. Edirnekapı en yüksekteki kapı. 7 tepenin 6.sı olan Edirnekapı en yüksek tepe aynı zamanda Constantinapolis’te. Yüksekliği sizi korkutmasın ama. Yalnızca 74 m.
EĞRİKAPI

Orjinal adı Kaligaria kapısı. Eğrikapı’nın adının nereden geldiği sorusu tartışmalı bir soru. Şeyh’ül Seyyah Evliya Çelebi’ye sorarsanız, fetihten sonra bu civara Eğirdir’den gelen bir grup göçmen yerleştirildiği içindir der; aynı dönemin seyyahı ve tarihçisi olan Eremya Çelebi’ye sorarsanız, kapının iki kanadının tam karşılıklı olmamasından dolayı kapıya bu ad verilmiştir; modern Evliya Çelebi olarak kabul edilen John Frelly’e sorarsanız, kapıya giden dar yolun eğriliğinden almıştır. Rivayetler muhtelif.
Ben İsmail Çelebi derim ki; Kapı eğri değil bunca yol yürüyünce yorgunluktan ben eğrilmişim ondan öyle görülüyor.

Efenim bugün geleneği bozup işi Piyer Loti de yorgunluk kahvesi ile tamamlayacağım. Haftaya olmazsa daha sonraki haftaya 4. ve son bölüm olan Haliç Surlarında görüşmek üzere.
4.GÜN
Bugün Haliç Surları ile turumu tamamlayacağım. Ayvansaray’dan başlayıp Eminönü’ne kadar olan toplam 5.5 km ‘lik surların izini süreceğim. Öncelikle buradaki surların İstanbul surları içinde en zayıf olanlar olduğunu belirtmeliyim. Bunun en temel sebebi kuşkusuz Haliç’e konulan zincirler nedeniyle bu kısımdan tehlikenin az olduğunun düşünülmesi. Zincirler diyorum çünkü yalnız haliç girişinde Sarayburnu- Galata Arasında değil aynı zamanda Haliç surlarının diğer ucu olan Ayvansaray ile Hasköy arasında da vardı. Ayrıca Pera tarafında da Bizans yerleşimlerinin olması Haliç’e bir iç deniz havası veriyordu. Gemilerin Haliç’e indirilmesi bu nedenle Bizansliların bu özgüvenini yıkan ve tüm savunma düzeninin bozulması sonucu Fatih’in önünü açan en önemli etkendir.

Bu burç kara surları ile haliç surlarının kesiştiği köşede. Bölge tekke, mescit ve türbe açısından çok zengin.

İlk burcun üzerindeki bu uzun yazı ile ilgili bir açıklama bulamadım.
İVAZ EFENDİ CAMİİ

Alanyalı Kazasker İvan Efendi tarafından 1486 yılında yaptırılmış. Her ne kadar Mimar Sinan’ın tezkerelerinde bulunmasa da caminin şekli onun veya bir talebesinin eseri olma ihtimalini yükseltiyor. Ön cephesinde iki ayrı cami girişi olması ve herhangi bir kitabe olmaması dikkat çekici.

Caminin içindeki sadelik ve doğal aydınlatma mükemmel. İvaz Efendinin caminin yanındaki hazireye gömüldüğü biliniyor ancak hiçbir mezar taşında adı yok. Bu nedenle isim bulunmayan ve yalnızca eni büyük iki silindir taşın olduğu mezarın ona ait olduğu düşünülüyor.

Caminin dışındaki bu altıgen çeşme de külliyenin bir parçası ancak onda da bir plaka yok. Ivaz efendi reklamı pek sevmiyormuş anlaşılan.
ANEMAS ZİNDANLARI

Anemas zindanları Bizans döneminin en büyük saraylarından biri olan Blakhernai Sarayı’nın bir parçası. Tekfur sarayı gibi bu saraydan günümüze gelebilen bir yapı. Gariptir ki kara surlarının bir ucunda Osmanlı Zindanı Yedikule bir ucunda Bizans Zindanı Anemas. 14 hücre odasından ve bu odaların altındaki iki katlı bodrumdan oluşuyormuş. Anemas Zindanlarının restorasyonu İBB tarafından tamamlanmış ama henüz ziyarete açılmamış.
VLAHERNA MERYEM ANA KİLİSESİ
Orjinali 5. yüzyılda yapılmış. Söylenceye göre Leo’nun eşi imparatoriçe Verina 473’de Kudüs’ten getirildiği ve Meryem Ana’ya ait olduğu iddia edilen Maforion adlı elbiseyi bu kiliseye hediye etmişr. 6. yüzyılın ilk çeyreğinde ve 11. yüzyılda onarılıp genişletilmiş.

1070 yılında onarılan yapı yıkılınca yerine bugün mevcut olan kilise 1867 yılında inşa edilmiş. Kilisede halen 7. yüzyıla tarihlenen ve Blahernitissa adı verilen bir Meryem Ana ikonu yer almaktadır ki bizanslılar bu ikonanın düşman saldırılarılarına ve doğal afetlere karşı bir çeşit koruyucu etkisi olduğuna inanmışlar.
KASTAMONU EĞİTİM, KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ

Sahile inerken bu güzel binayı görüp şaşırdım. İçeride bir genç görünce zile basıp içeri girdim. Beni İstanbul Kastamonu Gençlik ve Spor Kulübünün Başkanı Dr. İlker Dilek bey karşıladı ve oldukça zevkle restore ettikleri binayı gezdirdi. Devrekanili ve çeşitli devlet kademelerinde yer almış sosyal biri. Çay eşliğinde hoş bir sohbet yaptık. İçeride bulunan diğer kişilerle de tanıştık. Belki burada bir sergi organize etmek için buluşmak üzere vedalaştık.

Memleket olayı bu kadarla bitmedi. Aşağıya inip Koca Mustafa Paşa tarafına giderken bu kez de kanlıca mantarı göz kırptı bir tezgahtan. Meğer yıllardır adını duyup hiç gelmediğim İnebolu Pazarına gelmişim. Her yüz tanıdık gelmeye başladı bir anda. Her tabela da..
HZ. CABİR CAMİİ

Restore ediliyor. Orjinali resimden de anlaşılacağı gibi 15 x 17.5 m ölçülerinde haç planlı bir Bizans kilisesi olup, II. Beyazıt döneminde sadrazamlık yapan Koca Mustafa Paşa tarafından camiye çevrilmiş. Not olarak Mustafa Paşa’yı, Yavuz Sultan Selim’in 1512’de idam ettirdiğini de belirteyim.

Cami civarındaki bu güneş saati ilginçti. İlk defa duvara asılanını gördüm. Daha sonra sahilden yürümeye başladım. Bu noktadan itibaren Unkapanı’na kadar surlar takip edilebilir durumda.

Kah bir binanın avlu duvarı olmuş, kah bir kilisenin yaslandığı destek.

Kah karışmış yeni depolara ve minik notlar var üzerinde geçmişe dair.

Derken Ayakapı çıktı karşıma girdim sur içine.
GÜL CAMİİ

Orjinali Bizans İmparatorluğu döneminden kalma dinî yapı. Eski adı ve yapım tarihi hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte 10. ya da 11. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmekte. Büyük Saray’ın ana girişi Halki Kapısı üzerindeki İsa ikonasının indirilmesine karşı çıktığı için öldürülen Theodosia adlı kadının kutsal emanetlerinin bu kiliseye konduğu ve bu nedenle kilisenin adımın Aya Theodosia olduğu düşünülmekte. 1499 yılında camiye çevrilmiş. Adının Gül camii olmasının hikayesi ise şu:
29. Mayıs günü yortu nedeniyle tüm kilise güllerle süslenmiş. Fetih sonrası kiliseye giren Osmanlı askerleri heryeri gülle süslendiğini görünce oldukça şaşırımışlar ve bu nedenle önce gül kilisesi sonra da gül camii olarak anılmaya başlanmış.

Minaresiz cephesi de bu.

Gül camiinin çok yakınındaki bu yapının, hemen yanındaki kahveci hamam olduğunu, Koç sponsorluğunda Italyanlar tarafından restore edildiğini ve müze olacağını söyledi ama ben böyle bir bilgi bulamadım.

Daha sonra dar Cibali Sokaklarında dolaşmaya başladım. Ilginç dükkan isimleri var. Hem de çok ilginç.
CİBALİ SUR KAPISI

Daha sonra Cibali sur kapısından tekrar sahile çıktım. Cibali adı nereden geliyor derseniz rivayete göre İstanbul’un fethedildiği gün, Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey bu semtteki sur kapısını kırıp şehre girmiş, bu kapı ve çevresindeki semt, daha sonra bu kişinin adı ile anıla gelmiş, sonradan halk arasında Cibali şeklinde değişmiş. Sahilden yürüyerek devam ederken özellikle Unkapanı sonrası surlar tamamen kayboldu ve de çevre sevimsizleşti. Özellikle Arap müşterilere hizmet etmek üzere kurulmuş hediyelik eşya, tatlı, helva tarzı ürünler satan mağaza sayısı arttı. Buna bir de kesif nargile kokusu eklenince pek de haz etmediğim ortadoğudaki havaya büründü ortam.

Geriye bakımsız ama gösterişli apartmanlar, geçmişi özleyen binalar,

ustasını özleyen ahşap kapılar kaldı. Öylesine daraldım ki Eminönü’nde Galata köprüsünün kalabalığı bile ferah geldi bana.
LİGOS

Vapura bindiğimde Topkapı sarayına bakalakaldım. İstanbul’un surları ilk olarak, Sarayburnu ve Topkapı Sarayı bölgesinde Ligos adlı küçük köy varken MÖ 6. yüzyılda inşa edilmiş. İlk surlar Sarayburnu’ndan yukarıya çıkıyor. Ayasofya’yı da içine alacak şekilde dönüp Demirkapı üzerinden Sirkeci’ye iniyor ve sonra da sahil boyunca ilerleyip çemberi tamamlıyormuş. Daha sonra 2. ve 5. yüz yıllarda genişletilmiş. En büyük katkıları ise Roma imparatorları Konstantin ve Theodosius yapmıştır. Zaman içerisinde ihtiyaçlar çerçevesinde kapılar ve burçlar eklenmiş, yeri geldiğinde deniz tarafına da duvarlar örülmüş.

4 gün boyunca yaklaşık 35 km yol yürüyerek dolaştığım İstanbul Surları benim Fatih’in fetih macerası ve fetih sonrası karşılaştığı İstanbul’u gözümde canlandırmam açısından önemli katkılar sağladı. Amacıma ulaştım yani. Siz de keyif aldıysanız ne âlâ.. 👏👏👏
BEYOĞLU, BEYOĞLU
Bugün rotam İstanbul’da yaşayanların mutlaka, gezmeye gelenlerin de çoğunlukla gördüğü ( yani baktığı) Beyoğlu. Karaköy’ den Tünel ile çıkıp oradan İstiklal Caddesi boyunca Taksim’e kadar yaklaşık 15.000 adımlık bir yürüyüş yapacağım. Gözüme kestirdiğim 15 binayı inceleyeceğim. Belki önünden geçmenize rağmen göremediğimiz binaların güzelliklerini elbette tarihini de anlatarak size vay be dedirtmeye çalışacağım.
TÜNEL BAKIM BİNASI

Beyoğlu yani eski adıyla Pera Osmanlının son dönemlerinde ağırlıklı gayri müslimlerin oturduğu bir bölge. İşyerleri de çoğunlukla Eminönü, Karaköy ve Galata’da. İşe genelde atlı tramvay veya tünel diye bildiğimiz finüküler ile gidip geliyorlar. Tünelden çıktığınızda ilk gördüğünüz bina tünelin bakımı amaçlı yapılmış. Binanın üzerindeki kocaman baca ne derseniz tünel ilk açıldığında yani 1872 de buharla çalışıyormuş ve bu da buhar üreten kazanın bacası.
ST ANTUAN KİLİSESİ

Bu kilise İstanbul’da en çok üyesi olan Katolik kilisesi. Aslında 1906 da yanan bir tiyatro binasının yerine inşa edilmiş. Türkçe. İngilizce, İtalyanca ve Lehçe ayinler yapılıyor. 80 yaşını aşmış rahibin garip aksanı ile yaptığı Türkçe ayinler hala değişmediyse salı günleri.
SANTA MARIA DRAPERİS KİLİSESİ

Bu kilise bir tarikat kilisesi. Kilise 1584. 1660, 1678, 1691 ve 1871 olmak üzere tam beş kere yanmış. Bu tarikata bir mesaj olabilir. Ama cemaati ders almamış olacak ki 1904 de Abdülhamidin izni ve desteği ile tekrar yapılmış. İçerde Abdülhamid’e teşekkür plaketi var.
AYA TRIADA RUM KİLİSESİ

Bu kilise 1879 tarihinde inşa edilmiş, Taksim meydanına bakan bu yapı İstanbul’daki en büyük Rum yapısı olma özelliğini taşıyor. Bu bölge 19. yüzyılda Rum mezarlığı imiş. Kolera salgını çıkınca ölenler o zamanlar şehir dışında olan Pangaltı’da yapılan mezarlığa gömülmeye başlamış. 1876 da buraya kilise inşa izni verilmiş. Mimarı Rum Vasilika.
BOTTER APARTMANI
İstiklal Caddesinin Tünel yönünde İsveç Konsolosluğunun hemen yanında 1900 tarihinde inşa edilmiş. 1890 ların Art Nouveau akımı gayrimüslimler aracılığı ile İstanbul’da da yaygınlaşmış. Bu binada bu akımdan nasibini almış.

Apartman Abdülhamid’in terzisi olan Jean Botter’in eviymiş. Saray mimarı olan italyan Raimondo d’Aronco tarafından tasarlanıp inşa edilmiş. Yedi katlı olan apartman cephesindeki bitki motifli bordürler, çiçeklerle bezenmiş insan figürleri, floral süsler, vitraylar, aydınlatma aksesuarlarının da tasarımı aynı kişiye ait.
ERCLE D’ORIENT BİNASI
İstiklal caddesine cepheli olarak büyük bir yapı adası üzerine 1882 yılında inşa edilmiş. İnşaat “Serkldoryan” isimli kulüp için yapılmış. O dönemde bu kulübün üyeleri Levantenler, azınlıklar ve üst düzey Osmanlı Erkanı. Cumhuriyetin ilanından sonra “şark kulübü” anlamına gelen Fransızca adı Büyük Kulüp olarak değiştirilmiş olan bu Cemiyet 1959 yılında Çiftehavuzlar’da bir şube açmış, 1971 yılında Beyoğlu’nda başlayan bozulma nedeniyle bu binadaki faaliyetine son vermiş. 45 metrelik anıtsal cephesi ile Beyoğlu’nun dikkat çeken yapılarından. Derinliği 21 metre.

Şu anda AVM olarak çalışan binanın dışında yapının bütünlüğünü bozan bayrak ve flamaların konulması ve en azından caddeye bakan tarafının restore edilmemiş olması üzücü tabi.

ÇİÇEK PASAJI

İstiklal caddesi ile Sahne sokağın kesiştiği yapı adasında Tanzimat döneminde Sultan Abdülhamit ve Sultan Abdülaziz’in tiyatro seyretmek için geldiği Naum Tiyatrosunun 1870 yılındaki büyük yangında yanmasından sonra Rum Banker Hristaki Zografos burayı satın alarak, 1876 yılında İtalyan Mimar Cleanthy Zanno’ya içinde apartman ve çarşı bulunan bir bina yaptırmış. Bu bina açıldığında içinde Paris tarzı 24 dükkan ve üstünde 18 adet lüks daire bulunuyormuş. O dönemde pasaja “ Hristaki pasajı” binaya ise “Cite de Pera” adı verilmiş.
1908 yılında bina mülkiyetinin Sadrazam Sait Paşa’ya geçmesiyle birlikte pasaj “Sait Paşa Geçidi” adını almış. Mütareke yıllarında ise pasajdaki küçük dükkanlara çiçekçiler yerleşmeye başlamış. Burada çiçek satanların bazıları Ekim Devriminden kaçan beyaz Rus kadınları, baronesler ve düşesler imiş. Pera bir süre çiçek mezat yeri olarak da kullanılmaya başlanınca, Beyoğlu’ndaki çiçekçiler pasaja toplanmış ve pasajın adı “Çiçekçiler Pasajı”na dönüşmüş.
ELHAMRA PASAJI
1920 tarihinde Şerif Adapazarlı isimli bir işadamı tarafından eski Kristal Tiyatrosunun yerine yaptırılmış olan 1228 m2 lik bu binanın mimarı bilinmemekte. Ancak ulusal mimari akımının etkisinde tasarlanmış olduğu anlaşılıyor. Binanın yapımında Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin detayları kullanılmıştır.

Beş kemerli bir giriş katına sahip. Asma kattan sonra kuzey ve güney yönlerinde iki kat boyunca devam eden Osmanlı Cumbaları görünümünde konsollar var.
MISIR APARTMANI
1910 yılında yıkılan Trocadero Tiyatrosu’nun yerine Mısırlı Abbas Halim Paşa tarafından kışlık konak olarak yaptırılmış. İstanbul’un ilk betonarme yapılarından. Yapımı 5 yıl sürmüş. Mimarı Ermeni Hovaep Anzavuryan, Art Nouveau tarzında tasarlamış. Malzemeleri çoğu Fransa’dan getirilmiş.

Zeminde dükkanlar olmak üzere 6 katlı. En üst katın bir kısmı çamaşırhane bir kısmı teras. Paşanın ölümünden sonra varisleri katlara ayırarak apartmana dönüştürmüş. Mehmet Akif Ersoy 1936 yılından ölümüne kadar bu apartmanın bir dairesinde yaşamış. Ayrıca Atatürk’ün dişçisi Musevi Sami Günzberg’in muayenehanesi de bu binada imiş.
SAINT ANTONIA APARTMANLARI

İstiklal caddesi ile Santa Maria kilisesi arasındaki alana İtalyan Mimar Gilio Mongeri ve Edoardo de Nari tarafından 1912 tarihinde inşa edilmiş.

Altışar katlı ve birbirine bir geçişle bağlanmış iki bloktan oluşuyor ve kiliseye gelir olması için inşa edilmiş. Her iki blokun avludan ayrı girişleri var. Gotik kemerler ve balkon süslemeleri yapıya değer katıyor.
RUMELİ PASAJI

Bodos ve Kevor isimli kişilerin odun depolarının bulunduğu yere Abdülhamit’in Yıldız Sarayı başmabeyincisi Ragıp Sarıca paşa tarafından 1900 yılında yaptırılmış. Paşa gayrimenkule yatırım yapmakta imiş ve Beyoğlu’nda Afrika, Rumeli ve Anadolu Pasajı olmak üzere 3 ticari binası varmış. Halk arasında Sultan Abdülhamit 1908 yılında tahttan indirilmese paşanın beş kıtayı tamamlayacağı konuşulurmuş.

Mimarı bilinmiyor. Üst katlara çıkılabilen beş kapısı bulunmakta ve dokuz katlı olarak inşa edilmiş. Üst katlar konut olarak planlanmış ve 56 daire var. Pasajın eski kiracıları arasında Resul Eczanesi, Galeri Edip, Abdullah Efendi Lokantası gibi İstanbul’a damgasını vurmuş firmalar var..
BELEDİYE 6. BÖLGE BİNASI

Beyoğlu Şişhane meydanına cepheli olarak 1857 yılında inşa edilmiş. Tanzimat döneminin karakterine uygun olarak batılı şehircilik anlayışının ilk örneği Beyoğlu’nda başlatılmış. Burası da 6. Belediye binası adıyla açılmış. 6. Bölge denmesi sizi yanıltmasın. Paris’in 6 . Bölgesi en görkemli anıtların bölgesi olduğu için bu ad verilmiş. Bu altının Farsçası olan şeş de Şeşhane’ye adını vermiş zaten.
DECUGIS BİNASI
Beyoğlu Meşrutiyet Caddesi ile Tünel meydanına çıkan merdivenlerin köşesinde bulunan bu yapı 1985 tarihinde Mimar Alexandre Valleury tarafından dönemin tanınmış Levanten ailelerinden Decugis ailesi için inşa edilmiş.

Üç katlı olan yapıya daha sonra iki kat daha ilave edilip otel haline getirilmiş.
FREJ APARTMANI

Şişhane meydanında Bankalar Caddesi ile Meşrutiyet caddelerinin kesiştiği noktada Selim Hanna Friege tarafından 1906 yılında yaptırılmış. Yapı Art Nouveau tarzı olup mimarı Khyrikiadis olarak geçmekte. Bina dört katlı ve her kat 300 m2. Binanın Tepebaşı’na bakan cephesindeki süslemeler abartılı olup yan cephelerde sadelik tercih edilmiş. Binanın banisi aslen Lübnanlı olup bu coğrafyanın en eski ve zengin ailesinden. O kadar ki o dönemde Osmanlıya dahi borç vermiş.

RAGIP PAŞA APARTMANI
Bu aparman 1870 tarihindeki yangından sonra eklektik mimari ile inşa edilmiş. Binayı yapan kişi Rumeli Pasajında bahsettiğim o zamanların Banker Kastellisi Ragıp Paşa. Binayı bırakıp Ragıp Paşayı anlatmak istiyorum. Paşa Abdülhamid’in en has adamlarından biri, hatta birincisi. Çünkü Abdülhamit’in başa geçtiği 1876 dan 1908 e kadar tam 32 yıl Mabeyincisi olmuş. 1909 da İttihatçılar Abdülhamit’i Selanik’e sürgüne gönderince elbette en has adamına da kıyak geçmemişler ve onu da Midilli’ye sürgüne göndermişler.

Birkaç yıllık sürgün hayatından sonra İstanbul’a dönen Ragıp Paşa 1920 de mide kanserinden ölmüş. Neden olduğuna dair net bir bilgi yok ama çok içtiği rivayet olunur. Bu apartmanda hatta bu pencereden dışarıyı seyrederek de demlenmiştir illaki. Ne diyeyim, afiyet olsun, ruhu şad olsun.
PRENS ADALARI
KINALIADA
Bayram Tatilinde İstanbul’un boşalmasını fırsat bilip bu uzun tatilde prens adalarını dolaşmak hoş olur diye düşündüm. Başlangıcı 4 büyüğün en küçüğü Kınalıada ile yapayım istedim. Ada antik çağda “bileği taşı” anlamına gelen “Akonai” daha sonra da Constatinapolise en yakın ada olması sebebiyle ilk anlamına gelen “Proti” adıyla anılmış. Son olarakta toprağının rengi nedeniyle “Kınalıada” olmuş. Bizans döneminde sur yapımında, Osmanlı Döneminde ise Tophane ve Haydarpaşa Limanı yapımında bu adadan çıkartılan taşlar kullanılmış. O kadar çok taş çıkartılmış ki Megalo ve Mikro Lakka denilen iki oyuk var adada.
KINALIADA CAMİSİ
Kınalıada camisinin hikayesine başlamak için önce başka bir camii anlatmak gerekiyor. Bu caminin yapım tarihi olan 1964’ten 300 yıl kadar öncesine yani 17. yy ikinci yarısına dönelim. Sultan 4.Mehmed Dönemi’nde 1676-1683 yılları arasında sadrazamlık yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Karaköy’de bir mescit yaptırır, aradan 200 yılı aşkın bir süre geçer ve mescit harap bir hale düşer.

Bunun üzerine, 1903 yılında Sultan 2.Abdülhamit, bu mescidin yerine çok daha büyük ve güzel bir cami yaptırmak ister ve ünlü İtalyan mimar Raimondo D’Aronco’ya bu görevi verir. Sonuç göz alıcıdır. D’Aronco, Karaköy Meydanı’nda, Art nouveau tarzında, sekizgen bir gövde üzerinde yükselen, tıpkı caminin kendisi gibi minaresi de tamamen mermerle kaplı, göz kamaştıran ve Galata’nın mimari dokusuna tamamen uygun bu cami inşa edilir. Caminin içerisine ise Venedik’ten getirilen paha biçilmez değerde bir avize yerleştirilmiş, caminin dış estetiği kadar, iç estetiğine de büyük önem verilir.
Aradan çok değil, sadece 55 yıl geçer, tarih 1958 yılını gösterir. Başbakan Adnan Menderes’tir. Onun döneminde 1956-1957 yıllarında, tarihi yarımadada Vatan ve Millet Caddeleri açılırken yıkılan, ortadan kaldırılan sayısız cami ve Osmanlı eseri gibi, Karaköy Meydanı’nın genişletilmesi amacıyla, bu güzel caminin de yıkılmasına karar verilir. Ne var ki halkın öfkesi uzun yıllar Kınalıada Muhtarlığı yapmış olan Nazif İlter’in caminin yıkılmak yerine, parçalarının numaralandırılıp sökülerek Kınalıada’ya nakledilmesini ve caminin burada yeniden monte edilmesini önerisine sıcak bakılmasını sağlar. Caminin minberi, mihrabı başka camilere, caminin içerisindeki avize (ki kaybolmuştur) ve halılar ise Teberrükat Memurluğu’na gönderilmek üzere ayrılır. Camiye ait parçalar ise 1958 yılının bir nisan sabahı Kınalıada’ya götürülmek üzere mavnaya yüklenir. Ne var ki, Karaköy-Kınalıada arası yol alan mavna, dalgalar sonucu yan yatar, iki tane üzeri işlemelerle süslü mermer blok hariç (bu bloklar caminin avlusunda duruyor) caminin bütün parçaları bir daha yer yüzüne çıkmamak üzere Marmara Denizi’nin dibine gömülür.

Aradan altı yıl geçer, 1964 yılına gelinir. Kınalıada Mimar Başar Acarlı ve Turhan Uyaroğlu’nun tasarladıkları bu sıra dışı mimarideki camisine kavuşur.
SURP KRIKOR LUSAVORİÇ KİLİSESİ
Tarihte daha çok sürgüne gönderilenlerin acı hikayeleri damgasını vurmuş adaya. En meşhur sürgün Romen Diyojen. Alpaslan’a yenildikten sonra siyasi rakipleri tarafından gözleri oyulup bu adaya sürgün edilmiş. Bu adada ölüp buraya gömüldüğü iddia ediliyor. Ada yerleşim olarak aralıklarla kullanılmış. Günümüze kadar gelen son yerleşimi ise 18. yüzyılın sonlarında boş olan adayı 10.000 kuruş karşılığında satın alan Ermeni cemaatinin 1828-30 arasında toplu olarak gelmesi ile başlamış. Ermenileri 1850’ler de Rumlar takip etmiş. 1857 yılında halen kullanılan Surp Krikor Lusavoriç adlı Ermeni kilisesi ve Nersesyan Ermeni Mektebi yapılmış.

Kiliseyi incelemek için girdiğimde bir düğün olduğunu gördüm. Tedirginliğe sebep olurum kaygısıyla hemen çıktım. Bir tek bu foto kaldı elimde.
HRISTOS MANASTIRI

Bu manastır adadaki en eski ve önemli yapılardan biri. Manastır 11. Yüzyılda Romen Diyojen tarafından 820 Noel’inde Ayasofya kilisesinde düzenlenen ayin sırasında düzenlenen bir suikast sonucu öldürülen İmparator V. Leon (775-820) un mezarının yerine inşa edilmiş. Daha sonra hiçbir iz kalmayan manastırın inşasına 1712 yılında tekrar başlanmış 1884 yılına parça parça yapımına devam edilse de hiç bir zaman yapılma amacı gerçekleşmemiş.
- 1895 – 1896, depremde hasar gören Heybeli Ruhban Okulu geçici binası,
- 1906 – 1914, kızlar yetimhanesi,
- 1917 – 1918, erkekler yetimhanesi,
- 1918 – 1924, Rus göçmenler için barınak olan yapı,
- 1952’ den bu yana ise, 1938 de Büyükada’ da faaliyete başlayan Pedopolis Çocuk Kampı olarak hizmet vermekte.

Adıyla anılan yaklaşık 100 metre yükseklikteki tepenin batı manzarası gerçekten mükemmel. Yassıada ve sivri ada siluetleri ağaçların arasından görülüyor. Gerek manastıra çıkarken gerekse manastır civarında gördüğüm bazı şeyler keyfimi kaçırmıştı. Bunun üzerine Cumhuriyetin temel çizgisini değiştirip şu anki felaket yoluna sokan ve yazının başındaki cami olayının gerçek müsebbibinin adına methiyeler düzülüp müzeler açıldığı ada silueti iyice moralimi bozdu. Yaptığım programı takip etmeden hızlı bir tur atıp bir an önce bir yerlerde gezi sonu seremonisine geçmeye karar verdim.

Sırasıyla Manastır tepesinde huzur veren bir ev, Sirakyan ikiz evlerinden biri, begonvil ve zakkum dolu bir sokak ve modern ama ada mimarisine uygun bir konak.

Ve bulutlar arasından ışığını vermeye çalışan güneş. İki tek zamanı. Şef Hermanın mezeleri ve ara sıcakları müthişti. Bence Kınalıada’ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Mekanın adı Jash. Ermenice yemek demek.

👋👋 PROTI
HEYBELİADA
Bugün ikinci adada eski adıyla Halki adasındayım. Prens adalarının ikinci büyüğü ve en yeşilinde. Antik çağlardaki Yunan filozofu Aristoteles, Halki’de o zamanlarda bakır bulunduğunu ve adanın Yunanca bakır anlamına gelen adını buradan kaynaklandığını söyler. Bakır madeni çok uzun zamandır kapalı. 16. Yüzyılda Istanbul’daki zengin rumlar vebadan kaçmak için adaya yerleşmiş. Yerleşim 1800 yılında 800 e ulaşmış. Vapur seferleri ile de hızla artmış.
Gezinin yarısında hem telefonun hafızası tükendiği için hem de şarjım bittiği için FB’a aktarmak isterken kazara arkadaşlarım çektiğim fotoğrafları ham haliyle görmüş oldu. Yaklaşık bir saat sonra şarj edip telefonu açtığımda yaklaşık 50 beğeni görünce biraz afalladım açıkçası. Altına yazı yazdıklarım bu kadar beğenilmiyor. 😅
Neyse adaya dönelim. Bugün programımı yaklaşık 15 km ‘lik bir parkur olarak düzenlemiştim ve bisiklet kiralamayı düşünüyordum. Ama esen rüzgar ve güzergâhtaki çam ağaçları beni yürümeye teşvik etti. Buyurun gezelim.
AZİZ NIKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ

Ada gezisine üç rahmani dinin ibadet yerleri ile başlayacağım. Gemiden iner inmez karşınıza adanın ana meydanına egemen olan bu kilise çıkıyor. Kilise, neredeyse tüm erkeklerin denizci ya da balıkçı oldukları bir adaya uygun olarak, denizcilerin koruyucu azizi olan Aziz Nikola’ya adanmış bir Bizans kilisesinin yıkıntıları üzerine 1857 yılında kurulmuş. Merkezi kaplayan yüksek bir silindirin tepesine örtülmüş kubbesi, dört destek payandası, dört kolunun üstündeki beşik kemerleri ve ana yapıdan bağımsız olarak yükselen çan kulesi (ki aynı zamanda saat kulesi görevi görüyor) ile plan açısından haç şeklinde. Narteks’in önündeki ayrı bir yapı ise Aziz Paraskevi’nin kutsal çeşmesine ev sahipliği yapıyor.
BET YAAKOV SİNAGOGU

İkinci durağımız olan bu sinagoga 1940’lı yıllarda yaklaşık 250 kadar Yahudi ailenin yaz mevsimini geçirmek üzere sayfiyeye geldiği için ihtiyaç duyulmuş. 1947 yılında başlayan girişimler 1953 yılında Neve Şalom Vakfı adına tescil edilen arsada gerekli yasal izinlerin alınması ile sonuçlanmış ve inşaatı tamamlanarak 10 Haziran 1956 Pazar günü ibadete açılmış. Bina oldukça mütevazi ve gösterişsiz görünüyor. 1997 yılından sonra adadaki Musevi yazlıkçı sayısının azalması sonucu sadece belirli gün ve dualarda ibadete açık.
HEYBELİADA MEYDANCIK CAMİİ

Caminin yapımına 1936 yılında başlanmış ve 1938 yılında ibadete açılmış. Konum itibarıyla yeşillikler arasında güzel bir ibadethane görüntüsü verdi bana. Bu caminin daha önce Deniz lisesinin içinde olduğu ve daha sonra buraya taşındığı da söyleniyor.
Güzergahımı Değirmen burnunu dışarıda bırakarak ada çevresinde atacağım 1. Çember ve daha sonra Ruhban okulu merkezinde Değirmen burnu çevresinde atacağım 2. Çember olarak belirledim. İlk çembere açık olacağını umduğum İsmet İnönü Evi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar müzesi ile başlayacağım. Bu arada tam veya yarı restore edilmiş evlerin tadını çıkaralım.

İSMET İNÖNÜ EVİ

İsmet İnönü’nün Heybeliada ile ilişkisi 1924 yılında geçirdiği ağır rahatsızlık sonrası doktorların istirahat önerileri üzerine adada bir köşkü eşyalı olarak kiralayıp yerleşmesi ile başlamış. 1934 yılında köşk alınmış ve eşyaları Atatürk tarafından hediye edilmiş. Evde sergilenen eşyalar o dönemden. İnönü cumhurbaşkanlığı sırasında çok sık olmamakla birlikte yazları bu köşkü kullanmış ve daha sonra müze haline getirilmiş. Pandemi nedeniyle kapalı idi.
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR MÜZESİ

Cumhuriyet Döneminin önemli yazarlarından olan Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) 1912 yılından itibaren ölünceye kadar bu evde yaşamış ve vefatının ardından da ev müzeye çevrilmiş. Müzede kendi yaptığı el işleri, özel eşyaları ve kitapları sergileniyormuş. Çok bakımsızdı. Oradan geçen bir ada sakini çok uzun süredir kapalı olduğunu söyledi. Uygun açı bulamadığım için Gürpınar’ın evinin resmini çekemedim ama en azından komşu köşkün fotoğrafını çekip koyayım istedim.
TERKİ DÜNYA KİLİSESİ
Müzeden sonra kiliseye kadar yaklaşık 2 km orman içinden geçen bir yol sizi bekliyor. Yolda rastladığım iki genç kadınla muhabbet bu yürüyüşü daha keyifli hale getirdi. Kiliseye vardığımızda küçücük bir odadan başka görülecek bir yer olmaması bizi hayal kırıklığına uğratsa da oradaki görevlinin ikram ettiği kahve ve süper manzara iyi geldi. Kadınlardan birinin Annesi Diyarbakırlı babası Batmanlı İzmir’de yaşıyor. Diğeri ise yaklaşık 200 yıl önce Müslümanlığı seçen Trabzonlu Rum bir ailenin kızı.

Kahvemizi içerken her türlü aşırı milliyetçiliğe Türk, Kürt ve Yunan ne olursa olsun nefretimizi dile getirip kiliseye girip ırkçılığın sona ermesini dileyerek birer mum yakıyoruz.
ÇAM LİMANI KOYU
Terki Dünyayı terk edip çam limanı koyunu dolanıyorum. Önce deniz seviyesine inip daha sonra tekrar tırmanmak biraz yoruyor açıkçası. Bu bölgede gölge yapan ağaçlar da yok yol kenarında. Neyseki tam yokuşun sonunda esintili bir kafe var.

“Orası Burası” Cafe. Su içip dinlenince devam ederim fikriyle oturduğum bankadaki bu Orhan Veli şiirini görünce bir bira çekiyor canım. Biramı yudumlayıp patates kızartmamı yerken bir dost ediniyorum. Belki yelkovan kuşu değil ama hiç bu kadar insan canlısı bir serçe görmemiştim.

Kafeden kaldığımda şarjımın bitmekte olduğunu fark ediyorum. Bu kötü haber. Merkeze inene kadar fotoğraf yok. Ağaçların arasından görünen sanatoryumun bakımsız haline bakarak ilerliyor ve yoldan bakıldığında gerçekten çok güzel olduğu anlaşılan Aya Yorgi Uçurum manastırına restorasyon nedeniyle giremiyorum. Son şarjımla kapısını çekiyorum.

Merkeze inip ismi aşina olduğu için Heyamola Restorana giriyorum. Açıkmışım. Telefonu da kendimi de şarja bağlıyorum. Restoranın sahibi Konyalı Vasil. Konyalı ama dedesi yelkenciymiş. Utanç verici bir durum ama iki gündür her yerde gördüğüm müsilaj beni balıktan soğuttu köfte yiyorum. İkinci çemberi bir dahaki sefere bırakıp merkezde birkaç fotoğraf çekip dönüşe geçsem iyi olacak.

Bunlar da o birkaç fotoğraf.

👋👋 HALKI
BURGAZADA
Eski çağlarda bir dönem Antigoni, bir dönem de Panormos (Güvenli Liman) adı verilen Burgazada, Prens Adaları’nın üçüncü büyük adası.1,5 kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip. Türkler Adayı İstanbul’dan hemen sonra fethetmiş ve tepedeki kale nedeniyle de Yunanca ’da “kule” anlamına gelen “Pyrgos”u Burgaz olarak değiştirerek bu isimle anmaya başlamış. Her zaman olduğu gibi yine merkezdeki ibadet yerleri ile geziye başlayıp sonra adanın en meşhuru Sait Faik Müzesini ziyaret edecek, 170 m yükseklikteki Hristos tepesine yürüyerek orada hem manzaranın keyfini çıkaracak hem de aynı adla anılan manastıra uğrayacağım. Dönüşümü Kalpazankaya Burnu üzerinden yapacağım.
VORDOSİNİ
Burgazada’ya gitmeden önce yol üzerinde yanından geçtiğimiz 10. ada ile söze başlayalım. Evet Prens adaları 10 adadan oluşuyor. İnsansız olan Sivriada, özel mülk olan Tavşan ve Kaşık adaları, yerleşim olan Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Sedef adası ve Yassıada. Etti dokuz, peki ya onuncu.

Onuncu ada Vordosini adası ama biz göremiyoruz. Denizciler de göremiyor ama bu fener sayesinde biliyor nerede olduğunu. Bizanslıların “Küçük Ada”, Osmanlıların “Batık Manastır Kayalıkları” ve denizcilerin de “Bostancı Kayalıkları” adını verdiği Vordonisi’nin sözlü tarihe göre, üzerinde bulunan manastır ve rahipleriyle 1010 yılında meydana gelen büyük İstanbul depreminde battığı biliniyor. Vordonisi, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde adaya sürgün gönderilen Patrik Fotius’un yaptırdığı manastırla tanınıyor. Aslında Patrik Fotius ile Patrik İgnazius arasındaki rekabet üzerine inşa edilen manastırın, Küçükyalı’da keşfedilen manastırın bire bir kopyası veya devamı olduğu sanılıyor. Adanın keşfi için çalışmalar Maltepe belediyesi tarafından başlatılmış.
AYA YANİ KİLİSESİ
Rum Ortodoks kilisesi olan Aya Yani, yani Yahya Peygamber Kilisesi daha iskeleye yanaşırken vapurdan görünen manzaraya egemen olan ve yüksek bir silindir üzerine

yerleştirilmiş kubbesiyle kasabanın en göze çarpan anıtı.1899’da yapılan bugünkü kilisenin, Yahya Peygamber Kilisesi’nin katholikonunun bulunduğu yere kurulmuş olduğuna inanılmakta. Asıl katholikon büyük olasılıkla 11. yüzyılda inşa edilmiş. Binanın bölümlerinin ise, önceki yapının planına sadık kalınarak inşa edilmiş bugünkü kilisede bir araya getirildiği düşünülüyor
BURGAZADA CAMİSİ
Mimar Burhan Arif Ongun tarafından 1954 yılında yapılan caminin mimarisi ada ile çok uyumlu. Sekiz köşeli beton caminin büyük ve yüksek bir kubbesi bulunmakta ve sağ orta duvarında beşik kubbeli küçük bir niş var. Caminin içi alt katında 3 büyük pencere, üstte 8 kemerli pencere ve kubbe kasnağında çepeçevre 24 alçı çerçeveli penceresi ile aydınlatılmış.

İkisi bir arada
SAİT FAİK ABASIYANIK MÜZESİ

Önceleri Spanudis Köşkü olarak bilinen yapı Sait Faik Abasıyanık’ın babası Faik Bey tarafından satın alınmış. 1939 da babasının vefatı üzerine Sait Faik annesi Makbule Hanımla buraya yerleşmiş. Ömrünün son günlerinde Darüşşafaka Lisesinde düzenlenen bir edebiyat matinesine katılan Abasıyanık çalışmalardan etkilenerek köşkü Darüşşafaka’ya bağışlamaya karar vermiş. 1954 de vefat eden değerli yazarın bu isteğini Annesi Makbule Hanım yerine getirmiş ve onun da 1963 de ölümünden bir yıl sonra köşk Cemiyet tarafından müzeye çevrilmiş. Sait Faik’in el yazısı ile yaptığı çalışmalar, kartpostallar, yazar hakkında çıkan yazı ve kitaplar, ailesinden miras kalan eşyaların sergilendiği müze; edebiyat tarihi kadar mimarlık tarihi açısından da önem taşımakta.
Bu da dahil defalarca kapısına geldiğim müzeyi hala görememiştim. Sebebi ise hafta sonları ve resmi tatillerde kapalı olması idi. İyi de kardeşim burası müze. Darüşşafakalı etkin ve yetkin bir dostuma durumu anlattım ve artık açık.
Daha sonra 170 metre yüksekliğindeki tepeye tırmanmaya başlıyorum. Özellikle 2004 yılındaki büyük yangından sonra oldukça çoraklaşan bu bölgede sıcakta yürümek oldukça sıkıntılı. Neyse manzara gaz veriyor insana.
HRISTOS MANASTIRI
Bir Bizans manastırı olan Theokoryphotos (Hz. İsa’nın Başkalaşımı), adının da söylediği gibi, Hristos (İsa) Tepesi’nin zirvesinde yer alıyor. Bizans kaynaklarınca doğrulanmış olmamakla beraber, söylenceye göre, manastır Makedonyalı

İmparator I. Basil tarafından (867-886) bir antik Yunan tapınağının kalıntıları üzerine kurulmuş. 18. yüzyılın sonunda ise manastır terk edilmiş, bir harabe haline gelmiş. Manastırdan günümüze, eski manastır bölgesinin çeşitli yerlerine dağılmış, önceki yapılara ait harabeler ve mimari kalıntılarının yanı sıra, 19. Yüzyılda yapılmış bir kiliseyle 18. yüzyılda inşa edilmiş iki katlı bir yapı kalmış. Manastır yöresinin sınırları içinde bugün bile hâlâ yağmur sularını toplayan dört adet kemerli yer altı sarnıcı var. Tepeden seyredilen manzara gerçekten harika. Bütün Adalar ve Anadolu sahilleri görülüyor. Rumlar kiliseye adını veren azizin anısına yapılan şenliği hatırda tutmak üzere 6 Ağustos’ta kiliseye geliyorlar. Bu olay eskiden, tepenin zirvesinde müzik ve danslarla kutlanıyor. Rum mezarlığı, manastır bölgesinin hemen yukarısında. Mezarlıktaki minik kilise, tapınakları hep tepelerin zirvesinde kurulmuş olan Hagios Profitis İllias’a adanmış. Manastır bölgesi girişinin içinde, çok güzel oyulmuş dört Bizans sütun başını da içeren bir dizi antik mimari kalıntısı bulunuyor. Manastır Bekçisinin mihmandar edasıyla gösterdiği tek şey bir duvardı. Onun dışında sürekli olarak Fatih’in İstanbul’u fethini anlattı.

Sonra Kalpazankaya’ya doğru yürüyorum. Daha önce Heybeli ve Kınalıada’da gördüğüm müsilaj burada yok gibi. Yassı ve Sivri adayı da pas geçmeyelim. Öğretmenevinde bir çay hoş oldu. Güzel bir mekan. 12 odalı imiş. Fuldü. Çay sonrası dönüş yolunda fotoğraf çekerek yürümek iyi olacak.

Çiçekseverler kilisenin hemen karşısındaki bahçeyi, anıt ağaç severler 600 yıllık çınarı görmeden dönmesin. O değilde son fotoğraftaki şortu olan biri için ev çok dar gibi geldi bana😀

Manastırdan çektiğim bu fotoğrafta görülen ve şekli nedeniyle Kaşık adası denilen adanın eski adı Pita. Dinçkök ailesine ait.

Bu kez ruhumun dediğine uyup genç mekanına takılacağım. Mekanı beğendim. Yemek ve müzik de güzeldi. Adı İndos Pub. İtfaiyenin karşısında.
👋👋 PYRGOS (kendi çektiğim resmi yanlışlıkla silmişim😪)
BÜYÜKADA
Geçen sene Kınalı, Burgaz ve Heybeliada’yı gezip notlarımı size aktarmıştım. Bu sene 23 Nisanı bahane ederek 10 can dost 2. Ölmeme Günü için Büyükada’da bir araya geldik. Bu arada ismi soğuk bir hava veren ölmeme günü ile ilgili bilgiyi aşağıdaki linkten alabilirsiniz.
https://www.mynet.com/26-mart-olmeme-gunu-190101039106
Hazır adada bir hafta sonu geçirirken bir iki yere uğramak iyi olur diye düşündüm. Özellikle Nizam caddesindeki binalara ve Aya Yorgi’ye yoğunlaştım.
BÜYÜKADA VAPUR İSKELESİ

Büyükada’da vapurdan ilk gördüğünüz bu bina 1914 yılında Osmanlı Neo – Klasik tarzda yapılmış bir yapı. Mimarı Mihran Azaryan’dır. Çinileri ise Kütahyalı Mehmed Emin Efendiye ait. 1999 – 2001 yıllarında restorasyonu yapılan yapı son zamanlarda binanın ikinci katının bir vakfa kiralanması ile gündeme gelmişti.
BÜYÜKADA SAAT KULESİ

İskeleden çıktıktan 50 metre sonraki büyük meydanda kalabalığın içinden bu saat kulesi yükselir. Ne zaman yapıldığına dair çeşitli söylentiler var. Kimileri buradaki ilk yapının 1857 yılında, ama saat kulesi olarak değil Sagredos’un içki bayisi olarak yapıldığını, kimileri 1912 de Bostancı iskelesi ile birlikte yapıldığını, kimileri ise 1923 de Cumhuriyetle birlikte yapıldığını söylüyor. İstediğinize inanın.
BÜYÜKADA ERMENİ KATOLİK KİLİSESİ
Adalardaki tek Ermeni katolik kilisesi olan Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nin kutsama ve açılış tarihi 15 Ağustos 1858.

Kemerli tavanı sütunlarla desteklenen kilisenin açık renk boyalı ibadet giriş kapısının yanında, Andon Ağa Apelyan’ın anısına mermer bir plaket var. Günışığı iki duvardaki üçer büyük pencereden alan iç mekan, günbatımından sonra iki avizeyle aydınlatılıyor. Sütun kabartmalı ön cephede yer alan giriş kapısının üzerinde, dairesel bir gül pencere görülüyor, yine girişin ibadet alanına açılan yüzünde, koro balkonu ve org var. Çan kulesi ise 1895 tarihli.
MİZZİ KÖŞKÜ
Nizam Caddesi üzerinde yer alan bu köşk, 19. yy’ın ikinci yarısında. Maltız kökenli George Mizzi tarafından inşa ettirilmiş. Halk arasında “Kırmızı Kuleli Köşk” ve “Al Palas” adlarıyla da biliniyor. Adadaki diğer köşklerden çok farklı kırmızı tuğla yapısı ile dikkat çekiyor. İstanbul’un mimari geleneğine hiç uymayan ve bazı ayrıntılarıyla İngiliz malikanelerini, kimi ayrıntılarıyla da ortaçağ şatolarını hatırlatan eklektik bir görünüme sahip. Giriş cephesinden bakıldığında köşkün solunda yükselen kare kesitli kule bir burç görünümünde.

Köşkün ikinci sahibi Giovanni Mizzi tarafından kulenin üzerine, içinde bir teleskopun bulunduğu, çepeçevre camla kaplı, kendi ekseni etrafında dönebilen bir rasathane yaptırılmış. Astronomi ‘ye özel merakı olan Giovanni, berrak gökyüzülü yaz gecelerinde buradan teleskopla yıldızları seyredermiş. Ay’da ve Merih’te hala adı ile anılan kraterler olan ünlü astrolog Evgenios Andoniadis Merih üzerinde daha önce vadi sanılan kraterleri buradan gözlemlemiş.
CON PAŞA KÖŞKÜ

Con Paşa Köşkü veya John Avrimidis Köşkü 1880 tarihinde Midilli doğumlu olan Con Paşa tarafından yaptırılmış. Köşkün mimarı Achileus Policis. Con Paşa aslında Venedik’li bir aileden olup esas ismi Trasiyolos Yannaros. Con Paşa’nın yöneticisi olduğu İdare-i Mahsusa Bağdat, Basra ve İhsan isimli üç vapur ile ilk Kadıköy Adalar seferlerini başlatmış. Çağının mimari özelliklerini bünyesinde toplayan değişik üsluplardaki dış süslemeleri ile dikkat çekiyor.
TROÇKİ EVİ
Arap İzzet Paşa veya Sivastopol Köşkü olarak da bilinen bu köşk bakımsız bahçesi içerisinde ayakta durmaya çalışıyor. Köşkün ününü artıran Leon Troçki Rusya’dan sürülmesinin ardından, otobiyografisini ve Rus Devrim Tarihi adlı kitabını Büyükada’da,1929-33 yılları arasında yaşarken bu köşkte yazmış olması.

Troçki 17 Haziran 1933 tarihinde adadan ayrılmış ve adadan ayrıldığı gün not defterine şöyle yazmıştır: “Dört buçuk sene oldu. Ayaklarımın Büyükada’ya iyice kök saldığına dair garip bir his var içimde”
1940 yılında bir suikast ile öldürülen Troçki’nin Meksika’daki evi dünyanın dört bir yanından turist akımına uğrarken Büyükada’ daki evinin bu halde olması çok üzücü elbette.
Daha sonra Nizam Caddesinden bir kaç klasik köşk fotoğrafı daha çektim.

BÜYÜKADA AYA YORGİ KİLİSESİ
Aya Yorgi kilisesinin temellerini 1905 yılında atılmış. Fakat daha öncesinde yaklaşık 1751 yılından beri burada bir manastır olduğu da bilinmekte. Ortodoks Hristiyanları için oldukça önemli ve kutsal kabul ediliyor. Bu nedenle Büyükada’ya gelen herkes mutlaka bu kilisenin bulunduğu bu 202 m rakımlı tepeye yürür. Ortodoks Hristiyanları Aya Yorgi kilisesinde ibadet ederek burada hacı olurlar.

Aya Yorgi’nin içerisine girdiğiniz zaman dileklerinizi her kilisede olduğu gibi yazabilir ve kutuya atabilirsiniz. Veya yine her kilisede olduğu gibi dilekleriniz için mum yakabilirsiniz. Bu arada Aya Yorgi’nin ziyareti için özel günler var; 23 Nisan ve 24 Eylül. Biz olaya 23 Nisanda vasıl olduk.

Aklınızda bulunsun, eğer dilekleriniz gerçekleşsin istiyorsanız bazı ritüellere uymanız gerekir. Mesela bu ünlü yokuşu çıkarken konuşmamak lazım. Zaten o kadar dik ki konuşmamanızın nefesiniz açısından da daha iyi olacağına emin olabilirsiniz. Yanınıza aldığınız bir makara ipin bir ucunu yokuşun başına bağlayıp yukarı kadar sala sala çıkmak (yaklaşık 1.200 metre) ve yol boyunca bazı ağaçlara çul çaput bağlamak da dilekler için pozitif etki sağlayacaktır.

Ben hiçbirini yapmadım ama şahsen yokuştan sonra dinlenmek ve bu harika manzarayı bira içerek uzun uzun seyredebilmek için kilisenin yanındaki Aya Yorgi Kır Lokantası adlı restorana gitmeyi dilemiştim. Dileğim kabul oldu.
BÜYÜKADA RUM YETİMHANESİ
Büyükada notlarımı Dünya’nın en büyük çok katlı ahşap binası olan Rum Yetimhanesinin hazin durumu ile bitireyim. Büyükada’nın Manastır Tepesi’nde yer alan tarihi Büyükada Rum Yetimhanesi 1898 yılında Fransız mimar Alexendre Vallaury tarafından tamamen ahşap malzemeler kullanılarak inşa edilmiş. İlk inşası otel ve casino olarak planlanır. Fakat otelin Büyükada’nın ahlakını bozacağını düşünen bir takım kişiler, dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’i bu konuda ikna ederler ve II. Abdülhamit de binanın otel olarak işletilmesine müsaade etmez.

Bu gelişmeler neticesinde faaliyete geçemeyen yapı, el değiştirmek zorunda kalır. Bina, Zengin Bir Rum Aile Tarafından Satın Alınır. Binayı satın alan kişi Rum asıllı Eleni Zarifi Hanım’dır. Ancak binanın kamu yararına uygun bir yer olmasından dolayı, Sultan Abdülmecit bir ferman yayınlar ve binayı Balıklı Rum Hastanesi’nde barınan kimsesiz Rum çocuklarına hizmet vermesi için Rum Patrikhanesi himayesine verilmesini buyurur. Ardından dönemin zengin Rum ailelerinden Andreas Sygngros Vakfı tarafından 15 bin Osmanlı lirası karşılığında yeniden satılan bina, Zarifi ailesinin ve Sultan Abdülmecit’in bağışlarıyla birlikte bu amaçla kullanılır. Kimsesiz çocuklara eğitim verilmeye başlanan bina, uzun bir süre Ruhban okulu olarak da hizmet verir.1903’te Törenle Yetimhane Olarak Açılır. Oldukça görkemli bir yetimhane olmuştur
I. Dünya Savaşı’nın çalkantılı ortamında Büyükada Rum Yetimhanesi’nde barınan kimsesiz çocuklar Heybeliada’daki başka bir yetimhaneye nakledilir ve binaya da Kuleli Askeri Okulu’nun mensupları yerleştirilir. Bir nevi yetimhane artık askeri kışla işlevi görmektedir. Ardından işgal kuvvetleri tarafından Büyükada’ya gönderilen Rum göçmenler barınmaya başlar binada. Sonrasında ise Rusya’daki Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus mültecilerin sığınağı haline gelir Büyükada Rum Yetimhanesi. Ancak Ruslar, soğuktan korunmak için binanın ahşap kaplamalarını sökerek yakarlar ve bina zarar görmeye başlar.
1960’lı yıllarda yaşanan Kıbrıs olayları nedeniyle Büyükada Rum Yetimhanesi’ne el konulur. 65 yıl boyunca hizmet veren bina tamamen kapatılır ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü ise ne yazık ki binayı onarmak adına hiçbir şey yapmaz. Binayla ilgilenen çok sayıda aday çıkar ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü, turizm dahil hiçbir alanda binanın kullanılmasına onay vermez.
Fener Rum Patrikhanesi ise, elinde Osmanlı’dan kalan fermanı, Zafiris ve Sygngros ailelerinin bağış belgelerini sunarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden binanın iadesini talep eder. Ne yazık ki bu talep reddedilir. 2005 yılına geldiğimizde ise Fener Rum Patrikhanesi, yetimhaneyi geri almak için AİHM’ye başvurarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne dava açar. Dava, 29 Kasım 2010 yılında sonuçlanır ve Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tapusu resmi olarak Fener Rum Patrikhanesi’ne devredilir.
Bir dönem binlerce yetime hayat veren bu bina maalesef artık bu tepede öksüz ve yetim olarak yalnızlığa terkedilmiş, daha da kötüsü uzaktan gördüğüm kadarıyla tekrar ayağa kaldırılamaz durumda. Yazık …

Son olarak Büyükada için küçük, bizim için büyük bir haftasonu oldu. 👋👋👏👏
YELDEĞİRMENİ / KADIKÖY

Mezatların birinde bu İstanbul fotoğrafını görüp inceledim. Kadıköy’ün hemen yanındaki sırt yani şimdiki Yeldeğirmen Semti’nin 19. yüzyılın son çeyreğindeki hali olduğunu öğrendim. Oldukça rüzgâr alan bir bölge olduğu için vaktiyle çokça bulunan,100 yıl sonra yalnızca semtin isminde bulabildiğimizyel değirmenler bölgesi. 20. yüzyılın başlarında ise İstanbul’un ilk apartmanlar bölgesi olmuş. 1960-1980 arasındaki ilk müteahhit vurgun döneminde ise o güzelim apartmanların çoğu yıkılıp sözde modern özde çirkin yenileri yapılmış. Hadi gezelim.
VALPREDA APARTMANI

1909 yılında Levi Kehribarcı tarafından yaptırılmış. Diğer adı İtalyan apartmanı. Sebebi ise bu apartmanın ilk konuklarının Haydarpaşa garının inşaatında çalışan Alman mühendisler ve İtalyan işçiler olması. Apartmandan Haydarpaşa garına giden bir tünel olduğu rivayeti de yaygın. Yığma taş olup, Art Nouveau süslemelerle

donatılmış. Hala ayakta kalmasının sebebi ise yüksek katlı olması nedeniyle müteahhitlere yıkılıp yeni apartman yapılmasının karlı gelmemesi. İtalyan apartmanı şimdilik kendini kurtarmış görünüyor fakat uzun zamandır bakımsız ve herhangi bir restorasyon çalışması da görmemiş. Kaynaklar yapıldığı tarih için 1909 diyor ancak kapısının üzerindeki amblemin altında 1905 tarihi var.
OSMANGAZİ İLKOKULU
İtalyan apartmanının hemen karşısında yer alan bu okul 1914 yılında Haydarpaşa’yı inşa eden Alman mühendis ve mimarlar tarafından kendi çocukları için Alman Okulu olarak yapılmış. Daha sonra Almanlar buradan gitmiş ve 1. Dünya Savaşı sonrası İngilizler gelmiş. O zaman da Osmanlı-İngiliz Okulu olarak eğitime devam

etmiş. 1935 yılından sonra tamamen Türk Okulu olmuş. Kolej vasfını bir süre devam ettirdiğini dolayısıyla okulun ilk yıllarında ülkenin “ilk Türk koleji” olarak eğitim verdiği düşünülür. 1950 yılında “Osmangazi” adını alan okul şu sıralar özellikle de okulun eğitiminin kötü olduğu yolundaki dedikodular nedeniyle öğrencisi azaldığından kapanma tehlikesi ile karşı karşıya. Bu okulun bahçesinde yakın zamana kadar son yel değirmeni kalıntıları varmış.

Osmangazi İlkokulunun hemen yanındaki bina eski bir apartmanın restore edilmiş hali gibi duruyor. Arada kalan küçük bina ise eski bir şapel olabilir.
SÜNGET APARTMANI

Almanların İstanbul’da Haydarpaşa Garı dışında yaptığı pek anıt bina yoktur. Bu bina bu anlamda ilk onun içindedir. 1908 yılında Haydarpaşa garını yapan Alman mühendislerin lojman olarak kendileri için yaptıkları eski adı Ankara Han olan 720 m2 arsa üzerine kurulu 6 daireli bir apartman. 2018 yılında 10.900.000 TL ye satılıktı ve turizm imarı çıkartılırsa harika bir butik otel olur.
KEHRİBARDJİ APARTMANI

Bu apartman Yeldeğirmeni’nin 100 yıl önceki Kadıköy profilinde en yüksek görüneni ve banisi İtalyan apartmanı ile aynı kişi Levi Kehribar’dır. Kadıköy’de 1900’lerden itibaren Yahudilerin sıklıkla yerleştikleri Yeldeğirmeni Sokak’ta, 1909 yılında inşa edilen Kehribardji Apartmanının en ünlü sakini ünlü yazar Mario Levi. Yüksek ve çirkin binaların ortasında yalnız ve kırgın duran apartman gibi Levi de, “İstanbul’da

İstanbullu olduğum için kendimi azınlık olarak görüyorum, büyük bir yalnızlık yaşıyorum ” demiş bir röportajında. Dışına yapılan sıva ve boya taş yığma binayı o kadar sıradan bir hale getirmiş ki, kapısının üzerindeki yazı olmasa farkına varmak çok zor.
CELAL MUHTAR APARTMANI
Kuskusuz bu apartmandan bahsetmeden önce tam adı Celalalettin Muhtar Özden olan banisinden bahsetmek gerekir. İlk askeri ve sivil Türk dermatolog ve Mustafa Kemal Atatürk’ün doktorlarından Prof. Dr. Akil Muhtar Özden ‘in ağabeyi. 1865 yılında doğmuş, eğitimine Üsküdar’daki Fıstıklı Okulunda başlayıp, 1881 yılında Galatasaray Sultanisini, 1887’de Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye‘yi bitirmiş. 1889’a kadar İstanbul Kuduz Hastanesinde görev almış.1889-1892 yılları arasında Paris’te ihtisas yapmış.1890-92 yılları arasında Pasteur Enstitüsü ‘nde egzama ve frengi konusunda dünya çapında araştırmalara imza atmış. 1992-1924 arasında Mekteb-i Tıbbiye‘de cildiye hocalığına devam etmiş. 1911-1925 de Hilal-i Ahmer şimdiki Türk Kızılayı’nda önemli görevlerde bulunmuş. 1918’de İaşe Nazırlığına getirilmiş.

Kurtuluş savaşı boyunca Anadolu’ya sevkiyatları organize etmiş. Mütareke yıllarında göçmenlerin barınması için bu apartmanı yaptırmış. 1937 de gözleri hiç görmemeye başlamış ve 1947 de vefat etmiş. DAHA NE YAPSIN!

MENASE APARTMANI
Böyle yeni göründüğüne bakmayın bu apartman da 100 yaşın üzerinde. Bu da Haydarpaşa Garının yapıldığı yıllarda yapılmış ve bir Musevi apartmanı. O yıllarda mahallede 200’e yakın Yahudi aile varmış. Şimdiki adı Ankara Apartmanı.
ALİBEY APARTMANI
Bu apartman da Yeldeğirmeni’ne yapılan ilk Türk apartmanı olma özelliğini taşıyor.

Yeldeğirmeni’nden Kadıköy’e yürürken sizi bir süre bunun gibi denize uzanan sokakların ışık oyunları, bu ve benzeri birçok restorasyon görmüş görmemiş 100 yaşındaki binaları ve yalnızca tek duvarı kalmış binaların artık hiç konuşulmayacak sırları ile başbaşa bırakayım.
RASİM PAŞA CAMİ

Yeldegirmeni’ndeki tek tarihi cami bu minik ve sevimli cami. 1835’te mescit olarak inşa edilmiş. Rasim paşa ölünce eşi 1905 yılında tüm masraflarını karşılayıp camiye dönüştürülmüş ve adını yaşatmak içinde Rasim Paşa ismini vermiş. Peki kim bu Rasim Paşa. 1826-1897 yılları arasında yaşamış Osmanlı’nın son dönemlerinde çeşitli valilik görevlerinde bulunmuş bir devlet adamı. Yunanistan’da 12 yıl fizik ve geometri tahsil ediyor sonra İstanbul’da Arap ve Fars edebiyatı. Ayrıca İtalyanca, Arnavutça, Rumca ve Fransızca da biliyor. Sırasıyla Yanya, Tuna, Trabzon, Aydın, İzmir, Diyarbakır ve Trablusgarp’ta valilik görevi yapmış. Bir ara İstanbul Belediye Başkanlığı görevinde de bulunmuş. Allame-i Cihan bu şahsi tanıyınca ve şimdiki bazı valileri görünce ister istemez vah halimize diyor insan.
HEMDAT İSRAEL SİNAGOGU
İstanbul’un en eski sinagoglarından biri olup 1899’da inşası tamamlanmış. Adı “İsrail’in şefkati” anlamına geliyor. Sinagog yapılırken Musevilerle aynı yere kilise yapmak isteyen Rumlar arasında kavga çıkmış. Kapitülasyonlara aldırmayıp

Osmanlının kalan topraklarında her türlü ibadet yeri inşasının önünü açan Abdülhamit buraya da sinagog yapılsın buyurmuş. Buna karşılık olarak da Museviler Arapçadaki “hamd” ile aynı Semitik kökten gelen “hemdat” adını vererek ona bağlılık ve teşekkürlerini dile getirmiş. Oldukça büyük bir sinagog ama her tarafı surlarla ve zırhlı araçlarla çevrili olduğundan bir tek bu fotoğrafı çekebildim. Aşağıda Sinagogun içini gösteren foto İnternetten.

Sinagogun avlusuna girilen iki kapının arası şu anda sokak. Müzik yapan, bira içen bol miktarda genç mekân yapmış sokağı.
AYORGOS RUM ORTODOKS KİLİSESİ

Bu hali ile 1961 yılında yapılmış ve Türkiye’ de en son inşa edilen kilise olma özelliğini taşıyor. Eskiden Rum Okulu (1881) olan arsadaki bina yıkılınca 1926’da yerine ahşap kilise binası yapılmış. Ahşap kilise ise bugünkü bina ile 1961’de değiştirilmiş Caddeden yürürken, bahçesinden yükselen 15 metre yüksekliğindeki çanı görebiliyorsunuz.
NOTRE DU ROSAİRE KİLİSESİ

Fransız rahibelerin açtığı okul, rahibe okulu, manastır, kilise ve okul binası olarak 1895 de inşa edilmiş. 1911’deki yangında zarar görmüş. 1999’da ise kullanılamaz hale gelmiş. Kadıköy Belediyesi’nin mülk sahiplerinden binayı satın almasıyla, yapı kültür ve değerleri korunarak konser ve sergi alanı haline getirilmiş, 2014’te açılmış. İsteyenler için hala ibadete açık. Kapının üzerindeki yazı aynı kalmış.
SAINT EÜPHEMIE FRANSIZ KIZ ORTAOKULU

Rahibelerin 1895 yılında inşa ederek eğitime açtıkları okula Kadıköy’ün önemli azizesi olan Saint Eüphemie’nin adı verilmiş. Açılışından sonra öğrenci sayısı 360’ı bulan bu okulun rahibelerin adına kaydedilmesi ise 10 Haziran 1909 yılında olabilmiş. Daha sonra yangın geçiren eski binanın bir kat fazlasıyla yenilenmesi ve diğer binalarında inşa edilmesi için 10 Haziran 1912 tarihinde Osmanlı Makamlarından izin alınmış, okul İskele Sokağı’ndaki binası ve kilisesiyle birlikte inşa edilerek bugünkü halini almış. O zamanlar Okul Moda’daki Notre Dome De Sion Okulunun ortaokulu gibi imiş. 13 Aralık 1934 tarihinde yürürlüğe giren kıyafet kanunu sonrası rahip ve rahibelerin kıyafetleri ile gezmeleri yasaklanınca 1935 de maarif bakanlığına bağlanıp adını koruyarak orta mektep, 1950 de Mustafa Kemal Ortaokulu, 1999 depreminden sonra da onarılarak Kemal Atatürk Lisesi adını almış.
SAINT LOUIS RUM İLKOKULU

Rum Ortodoks kilisesinin tam karşısındaki bu bina şu anda Yeldeğirmeni Çocuk ve Gençlik Merkezi olarak yabancı öğrencilere yurt görevini yerine getiriyor. Eski okulun camlarının yüksekliği ve genişliği bana Atatürk’ün okullarda okutulması talimatı verdiği Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesi” ni hatırlattı.

Yaklaşık 20.000 adımlık bu turumuza Kadıköy sahildeki Çuhadar Ahmet Ağa çeşmesinden başlamış idik ve1638’de IV. Murat’ın Bağdat Seferine çıkarken yaptırdığı daha sonra askere, hacca ve uzun yola çıkanların uğurlandığı ayrılık çeşmesinde bitirdik.
KARİYE VE BALAT
Yurtdışı gezilerinde genellikle gittiğim şehri ıcığına cıcığına gezeriz. Ancak yaşadığımız kentte üstelik böylesine her yerinden tarih fışkıran İstanbul’da niye bunu yapmadığımızı da kendinize sormanızda fayda var.
Kariye Müzesinin Camiye dönüşeceği haberi üzerine bu iş gerçekleşmeden gezmek istedim. Bu vesile ile bir türlü fırsat yaratıp arşınlayamadığım Balat’ı da aradan çıkartırım diye düşündüm. Aslında sırf Balat’ta görülmesi gereken 20-25 mekân vardır ama olduğu kadarıyla.
KARİYE MÜZESİ

Manastır olarak yapılan bu mekânın ilk yapılışı 4.yy ile 5.yy olarak tahmin edilse de arkeolojik bulgular 12. yy dan başlıyor. Birçok yıkılma ve istilalarla zarar gören kilise kısmı, şu andaki son haline dönemin Bizans İmparatoru tarafından baş hazinedar görevine getirilen ve kilisenin kurucusu aristokrat Teodor Metokhites tarafından getirilmiş. Aynı zamanda büyük bir bilgin ve hümanist olan Metokhites tüm servetini manastırın tamirine harcamış. Tüm mozaik ve freskleri tasarlayıp dış koridor ve yan şapeli de yapıya eklenmiş. 16 yıl süren çalışmaların sonunda 1321 yılında tamamlanmış yapı. Metokhites, 13 Mart 1332 tarihinde öldüğünde kilisede kendisi için hazırlattığı mezar şapeline gömülmüş. Fatih’in İstanbul’u Fethinden 58 yıl sonra çan kulesinin olduğu kısma minare yapılarak camiye çevrilmiş. Ancak içerideki fresk ve mozaikler korunmuş. Müze olduktan sonra tek kubbeli kare şeklindeki ana hol, iç ve dış koridorlar ile yan şapel sergilenmekte. Ancak ne yazık ki ağırlıklı olarak mahşer gününü anlatan fresklerin bulunduğu ve narsist yanı da olan Metokhites’in resimlerinin de olduğu yan şapel restorasyon nedeniyle kapalı idi.


İki kubbeli dış koridora girdiğinizde mozaikler göz kamaştırıyor. En büyük mozaik pano İsa ve Meryem ile ona kiliseyi sunan kilisenin imparator olan ilk banisi. Kubbelerin yüksek olanında madalyon İsa. Diğerinde ise Meryem. Her ikisinin etrafında ise ataları var ki bunların çoğu tüm semavi dinlerde kabul görmüş peygamberler.

İç ve dış koridordaki diğer tüm mozaikler Meryem’in doğumundan önce başlayıp İsa’nın peygamber olmasına kadar ki süreç ile İsa’nın mucizelerin anlatıyor. Bu nedenle müzeyi ziyaret etmeden önce bu hikayeleri öğrenmek daha uygun ve keyifli olur. Mesela soldaki resmin altındaki panoda Meryem (atın üzerinde) ki o sırada hamile, Kocası Yusuf (atın arkasında) ve Yusuf’un dört oğlundan biri (atın önünde) nüfus sayımı için şehre gidiyor. Sağ üşt panoda ise İsa’nın iki mucizesi var. Solda küplere doldurttuğu suyu şarap yapıyor (şarap İsa’nın kanını temsil eder) sağda ise iki sepet ekmeği ( ki ekmek İsa’nın vücudunu temsil eder) bölerek çoğaltıp beş bin yoksulun aileleri ile birlikte doymasını sağlıyor.
Sağ alt panoda ise en az üç hikâye var. Kaynağını bulup öğrenebilirsiniz.

Ana holde yalnızca 3 adet mozaik günümüze gelebilmiş ne yazık ki. Biri İsa biri Meryem diğeri ise Meryem’in ölümü. Holde çeşitli kesim ve şekillilerle zenginleştirilmiş mermerler görülmeye değer. Son olarak müze çıkışı ulu ağaçların gölgesinde bir kahve için derim.
TEKFUR SARAYI
13. Yüzyılın sonlarında veya 14. yüzyılın başlarında, Blaherne saray kompleksinin bir parçası olarak inşa edilmiştir. Ancak bu saraydan günümüze kadar gelebilen tek bölüm. Tekfur genelde dini bir lider ifadesi gibi görünse de Ermenicede kral kelimesinden türemiş. Bizans’ta ise vali yani eyalet başkanı anlamına geliyor. Osmanlıdaki Beylerbeyinin tam karşılığı aslında. Ama bizim saraylarla kıyaslandığında tırışka bir yer. Pek umduğumu bulamadım yani. Avlusundan bakıldığında biraz daha anlamlı oluyor.


Bir zamanlar tüm haliç ve tarihi yarımadayı gören konumu ile manzarası harikaymış o kesin. Aslında saray Surlara yakınlığı nedeniyle İstanbul’un fethinde oldukça zarar görmüş. Ancak zannedersem restorasyon görmüş surlar beni oldukça şaşırttı. İçerden gerçekten aşılamaz gibi görünüyor. Bizanslılar haklıymış.
FENER RUM ERKEK LİSESİ
İstanbul’un fethinden sonra Bizans’ın yönetici sınıfı ve tüccarları kenti terk ederek Ege adaları, İtalya ve Fransa’ya sığınmış. Fatih Sultan Mehmet, 1454’te, tüm İstanbullu Ortodoksları kente geri çağırmış. Bunun üzerine İstanbul’dan ayrılan eski Bizanslılardan bazıları, kente geri dönmüş. Patrik Gennadios ile Fatih Sultan arasında yapılan anlaşma gereği 1454’te Fener sınırları içinde bir okul kurulmuş. Osmanlı, bu eğitim kurumuna geniş olanaklar sağlamış. Bu okulda pek çok yönetici, baş tercüman, patrik ve din görevlisi yetişmiş. Bu okul Osmanlı döneminden günümüze gelen ilk okul olma özelliğini de taşır.

Okutulan dersler teolojik ağırlıklıymış. Bunun yanı sıra antik ve çağdaş felsefe ve edebiyat dersleri de mevcutmuş. Okul, 1861´den sonra klasik eğitim veren bir liseye dönüşmüş.

1903´te okulun bünyesine, ilkokul öğretmeni yetiştirmeye yönelik, klasik filoloji ve pedagoji eğitimi veren bölüm eklenmiş. Okul, cumhuriyetten sonra Fener Rum Erkek Lisesi adını almış. Okulun, hemen bitişiğinde, Tevkii Cafer Mektebi Sokak´ta bulanan bir binada ise kız öğrencilere eğitim veriliyormuş. Okulların karma olmasına karar verildikten sonra kız öğrenciler de Fener Rum Erkek Lisesi binasına taşınmış. Haliç’in bu en gösterili binasının ne yazık ki içini göremedim.
MERYEM ANA RUM ORTODOKS KİLİSESİ
Halk arasında kanlı kilise olarak bilinen bu kilise gerek hikayesi gerekse İstanbul’da Osmanlı döneminde camiye çevrilmeyerek Rumların ibadetine bırakılmış Bizans döneminden kalma tek kilise olması nedeniyle en çok görmek istediğim mekanlardan biri idi. Ancak bırakın içini gezmeyi bu iğrenç yazılar içeren fotoğraf dışında başka fotoğraf bile çekemedim.

İkinci fotoğrafı internetten buldum. Bu çan kulesinin resminin yanında anlatayım kilisenin hikayesini. 13.yy da Moğollar ile yakın ilişki kurmak isteyen Bizans İmparatoru kızı Prenses Maria’yı evlenmesi için Moğol İmparatoru Hülagü Han’ın yanına göndermiş. Ancak uzun süren yolculuk sonunda Maria ulaştığında yaşlı Hülagü Han ölmüş olduğu için oğlu Abhaka Kağan ile evlendirilmiş. Taht kavgaları nedeniyle Abhaka Kağan da amcası tarafından öldürülünce bir kağan ile evlendiği için başkası ile evlendirilemeyecek olan prensesi Moğollar Konstantinopolis’e geri yollamış. Bu süreden sonra kendini dine adayan, misyonerlik yapan Prenses Maria, yaptığı iyilikler ve din adına çalışmaları nedeniyle Moğolların Meryem’i olarak anılmaya başlamış. Rivayet olunur ki Fatih de bu hikâyeden etkilendiği için bu kilisenin camı olmasına izin vermemiş.
MOLA

Epeyce yürüdük. Bir mola vermekte fayda var. Önce bir limonata. Sonra çay ve çikolatalı cheesecake. Yer seçimi konusunda önsezilerim hep iyidir. Yine öyle oldu. John Coffee’yi tek geçerim bundan böyle. Yalnız gelecek sefer limonata değil fotoğrafta limonatanın yanındaki yeşil renkliyi deneyeceğim.
BULGAR ORTODOKS SVETI STEFAN KİLİSESİ

Demir kilise olarak da adlandırılan bu kilise 1898 tarihinde yapılmış. Sveti Stefan bana nedense Karadağ’daki minik sevimli adayı hatırlatır. Aslında Bulgarca “Sveti” sözcüğü Türkçe “Aziz” anlamına geliyor ve “sv.” Biçiminde kısaltılıyor. Yani bu Stefan bir aziz. Baştan aşağı demirle inşa edildiği için Demir Kilise diye anılıyor. Bütün dış kaplamaları, gömme ayaklar ve başlıkları, pencere doğramaları, kapı kanatları, kemerler, saçak silmeleri, çatı, çatının kenarı boyunca uzanan parapet duvarı ile bunun üzerindeki babalar, çan kulesi, bu kulenin dört yanındaki dört balkon, iç mekandaysa duvarlar, merdivenler, bütün kolonlar ve kolon başlıkları demirden yapılmış. Kilise 19. Yüz yılın sonlarında prefabrike olarak Viyana’da üretilmiş. Daha sonra tüm parçaları İstanbul’a getirilip cıvata ve perçin bağlantıları ile monte edilmiş.


Bu da kilisenin bahçesindeki dilek ağacı. Mart ayında kırmızı beyaz iplik ve boncuklarla hazırladıkları “Marteniçka” ları dilek tutarak ağaca bağlıyorlar. Gerisini ağaç hallediyor. Marttan bu yana hala birkaç tane kalmış ağaçta.

Bu Balat ne gezmekle biter ne anlatmakla. En iyisi kalanı bir dahaki sefere bırakıp kısa kısa geçmek kalanları. Balatta meşhur MERDIVENLI SOKAK burası. Hemen dibindeki kafede kuşağın muhabbetine tanık olabilirsiniz.
RUM ORTODOKS PATRİKANESİ

ÖZEL MARAŞLI RUM İLKOKULU

Pencerelerin büyüklüğüne bir kez daha vuruldum.
Birazda sokak fotoğrafları koyalım şuraya.


Balat fotoğraflarının olmazsa olmazı çamaşırlarla bitirip yorgunluğu Agora Meyhanesinde atmayı planlanmıştım. Ama kapalıydı. Umarım Pandemi nedeniyledir.
AYASOFYA VE CİVARI
Bugün şöyle bir Sultanahmet’e uzanayım dedim. Asıl niyetim sinirlerimin bozulacağını bile bile Hagia Sofia Müzesini cami olduktan sonra incelemekti açıkçası. Nitekim bozuldu da. Giriş için olan kuyruğu görünce önce etrafı dolaşmak daha iyi olur dedim ve gelmişken bir özçekim yaptım.

SULTANAHMET CAMİİ
İlk olarak Sultan Ahmet Camiine gittim. İçerisinde oldukça büyük bir restorasyon vardı. Son yıllarda eski camilerde uzun süreli ve sonuçları pek de başarılı olmayan restorasyonlara sık rastlıyoruz. Her ne hikmetse hep aynı şirketler yapıyor bu restorasyonları. İlk fotodaki minare Sultanahmet’in 6 minaresinden birinin avludan görünüşü. 1. Ahmet emriyle 8 yıllık bir süre sonunda 1617 yılın da tamamlanan camii Osmanlı zamanında yapılan altı minareli tek cami. Yapıldığı dönemde tek 6 minareli cami Kâbe’de olduğu için padişahın oraya da 7. Camiyi yaptırdığı söylenir ama doğru mudur bilmem. Daha sonra 6 minareli 3 tane daha cami yapıldı. Adana Sabancı ve Mersin Hz. Miktad Camileri 1998 de açıldı. Son yapılan ise Büyük Çamlıca Camii.

Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate şayan en önemli yanı, 20.000 ‘i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımış. Kubbelerde de aynı renklerde kalem işlerinin olması caminin Mavi Cami olarak anılmasını sağlamış. Caminin içinin 200 ‘den fazla renkli cam ile aydınlatılmış olması da farklı bir algı yaratıyor.
BAZİLİKA SARNIÇI

İkinci adresim İstanbul’un görkemli yapılarından biri. Bizans İmparatoru Hagia Sophia’nın Banisi I. Justinianus tarafından 6. YY da eski bir bazilikanın yerine yaptırılan yeraltı sarnıcı.
Suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görünen mermer sütunlar nedeniyle halk arasında popüler ismi “Yerebatan Sarayı”. 52 basamaklı bir merdiven ile inilen sarnıcın içinde aralarında yaklaşık 5 m mesafe olan 12 sıra halindeki 28 er adet yani toplam 336 sütun bulunuyor. Sütunlar dışında tüm yapı tuğladan yapılmış. Yan duvarlar 4,8 metre kalınlıkta. Zemin geçirgenlik için kalın bir horasan sıvası ile kaplı. 9 metre yükseklikteki sütunlardan çoğu eski yapılardan toplanıp silindirik olarak yontulmuş ve tek parça silindir şeklinde.

İlk fotoğrafta görülen gibi ağlayan sütun adı verilen farklı sütunlar da var elbette. Ya da iki adet de tabanına Medusa başı konulmuş sütun da var. İkinci fotoğraf başın yan olduğu sütun. Hemen yanında da basın ters olduğu var. Amuda kalkmış bir medusa gibi duruyor. Son olarak sarnıcın 10 dönümlük bir alana yayıldığını ve 100.000 ton su depolayabildiği bilgisini de vereyim.
HAGIA SOFIA
Sarnıçtan çıktığımda kuyruk olmadığını görünce hemen Ayasofya’ya dalıp hızlı bir tur atayım dedim. Kuyruktakilerin tamamı içerde imiş meğer. Oyun oynayan çocuklar, yere yatıp uyuyanlar. Karısı/kocası namaz kılarken filmini fotoğrafını çekenler, şakır şakır patlayan flaşlar. Müze sanki cami değil de film stüdyosu olmuş gibi. Görmezden gelmekten başka şansım yok.

İlk fotoğraftaki dış narteksde (koridor) dolaşılamıyor artık. Avludan direk iç nartekse geçilecek bir düzenleme yapılmış. İç narteksin tavan mozaikleri aynen duruyor. Ancak kapıların yanındaki o güzelim mermerlerin bazıları oraya konulan ve çıkartılan ayakkabıların konulduğu dolapların arkasında kalmış.

İç narteksin iki şaheseri, İç narteks güney kapısının üzerindeki İsa’ya binanın banisi Justinianus’un Hagia Sophia’yı ve şehrin kurucusunu Constantin’in ise Şehri

sunduğu “sunu” mozaiği ile İmparator kapısının üzerindeki İsa ve yanındaki madalyonlarda Meryem ve Cebrail’in olduğu ve yere çökmüş Bizans İmparatorunu takdis ettiği mozaik maalesef beyaz bezlerle kapatılmış.

Skutlosis (eşleştirme) adlı mermerlerin damarlarına göre birleştirilerek madalyon yapılma tekniğinin en güzel örnekleri olan taban komple yeşil halının altında kalmış. Neyse ki imparatorların taç giydiği ve opus sektila (kesme taş) tekniği ile yapılan bu panonun üstü açık bırakılmış. Şunu burada belirtmek isterim ki Bizanslılar tam bir mermer süsleme ustası. Hatta Osmanlının 600 yıl boyunca Bizans’tan kalan mermerleri kullandığı ve çok fazla mermer ocağı işletme gereği duymadığı söylenir.

Asıl mozaiklerin bulunduğu üst koridorlara çıkılmasına restorasyon gerekçesi ile izin verilmiyor. Umarım hiç de verilmez.

Mihraba kalabalık nedeniyle yaklaşmadım. Tam üzerindeki İsa’nın Meryem’in kucağında olduğu meşhur “apsis” mozaiğini ve daha yanlardaki melek mozaiklerini örtmek için konulmuş çok sayıda yelken şeklindeki bezler en dikkat çekici karartma bence. Daha bakmak istediklerim vardı ama yaklaşan ikindi namazı nedeniyle içerisi hızla kalabalık olmaya başladı. Ben kaçar.
AYA SERGİOS VE BACHOS KİLİSESİ

Vaktim olduğu için bir de yine Bizans İmparatoru I. Justinianus ve karısı Theodora tarafından 527-536 yılları arasında yaptırılan bu kiliseyi de görmek istedim. Kilise 1497’de II. Beyazıt döneminde camiye çevrilmiş ve adı Küçük Ayasofya Camii olarak değiştirilmiş.

Caminin içinde hiç kimse yoktu. Böyle bir eserin böylesine başıboş bırakılmasını garipsedim. Üst kata çıkan merdivenlerin tamamı kilitli olduğu için üstü gezemedim. 6. Yüzyıldan günümüze gelen sütun başlarındaki ve hemen üstündeki bordürlerin işçiliği inanılmaz. Gezilmeli.
İSTANBUL’DA KARADENİZ
MAVERAÜN BEYKOZ
Programım sabah erkenden Üsküdar’dan kalkan Boğaz Vapuru ile salına salına Anadolu Kavağına gitmek, oradan Yoros Kalesine çıkıp sabah sporunu kültür gezisi ile harmanlamak daha sonra gogıl emminin kalenin içinde olduğunu söylediği kafede kahvaltımı edip yine vapurla tıngır mıngır dönmekti. Lakin evdeki hesap Şehir Hatları tarifesine (hafta sonları boğaz seferi yokmuş) uymadı. Ben de programı araba ile yapıp kapsamı da genişlettim.
YOROS KALESİ

Yoros Kalesine araba ile geldim. Çok yakınında ücretsiz otopark var. Kale Anadolu Kavağının üst tarafında. Boğazın Karadeniz tarafından girişi üzerinde. İstanbul’a gelen saldırıları, gözetleme ve savunma için tarih boyunca iki taraflı hisar ve kaleler yapılmış. En bilineni Anadolu ve Rumeli Hisarı. Kavak bölgesinde Anadolu tarafında Yoros, Rumeli tarafında İmros kaleleri var. Fener bölgesinde ise Anadolu yakasında Poyraz Kalesi, Rumeli yakasında Garipçe kalesi mevcut.

Fotoğrafta giriş kapısının yanındaki iki kule görülüyor. Yoros kalesi aslında her şeyi ile muamma. İsmi için bile üç görüş var. İlahi olanlar kutsal yer anlamındaki “Hieron”dan, romantik olanlar Antik çağ tanrısı Zeus’un sıfatlarından olan uygun rüzgâr anlamındaki “Ourios”dan, otantik olanlar dağ anlamındaki “oros”dan geldiğini varsayabilir. Gezerken anlayabildiğim kadarıyla en yüksek noktadaki giriş kapısının yanında iki adet, kale yanlarında iki adet ve deniz tarafında dört adet olmak üzere toplam sekiz adet kulesi varmış.

Muamma dedim ya, mesela yakın zamana kadar Ceneviz kalesi sanılıyordu. Daha sonra Doğu Roma döneminde yapıldığı ve Bizans zayıflayınca Cenevizlilerin aldığı ortaya çıkmış. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlıların eline geçen kale Fatih’in aldıklarını özellikle de kıyı kaleleri restorasyonunu pek seven II. Beyazıt tarafından onarılmış. İçeride camiye çevrilecek kilise olmadığını görünce içine hemen bir mescit bir de hamam yaptırmış. Mescit ve hamamdan pek bir şey kalmamış ama pek çok yerde yunanca yazıtlar halen duruyor. Fotoğraftaki giriş kulelerinden sol taraftakinin üzerinde olan.

Kale belli ki erken roma ve antik dönemden kalma malzemelerle inşa edilmiş. Üzeri desenli bazı parçalar görülebiliyor. Bu durum bana restorasyon sonrası tek düze olan görüntüden daha fazla keyif veriyor.Şimdi biraz da kalenin içine girip sağa sola bakalım. Bu sağ

bu da sol.


Son olarak giriş kulesinin içinden yukarı bir fotoğraf çektim. Bu internette sözü edilen kafenin üstteki iki katı. Altta da iki kat var. Ben minik sevimli bir şey bekliyordum. İyi ki evde kahvaltı etmişim
POYRAZKÖY
Kavaktan çıkıp Fenere giderken iki sapak vardır. Biri Poyrazköy’e sapar diğeri Kaynarca Köyüne. Önce boğaz tarafına yani Poyrazköy’e saptım. Aklımda güveçte iskorpit (çarpan balığı). Kalabalık olacağını tahmin ediyordum ama vıcık vıcık değil. 3. Köprüden sonra gidilmez bir hal almış. Kaleden bir fotosunu alıp Kaynarca Köyü’ne saptım.

KAYNARCA

Kaynarca özellikle mangal işlerine uygun yerlerin çokça bulunduğu bir köy. Ama gerçekten de köy. Çayıra salınmış koyunlar, yol kenarındaki böğürtlenler

ve başta meşhur kavak inciri olmak üzere tarlasının yanında meyve sebze satan iki büklüm teyzeler. Ben bunları aldım ve İnebolulu bir büyüğüme nazire olsun diye de dekore edip fotosunu çektim😁 . Tavsiyem en azından doğası için fenere ya giderken ya da dönerken bu köye uğramanız.

⚠Ama yoldan geçen kaplumbağalara dikkat⚠ Arabadan inip karşıdan karşıya geçme süresini kısalttığım yaşlı dostum ayrılık busesi gönderirken. boğazla Karadeniz’in kesişim noktası olan bu köşede dalgaları seyredip,
ANADOLU FENERİ
En azından Karadeniz’i görmek için fenerin dibine kadar gittim ve kılavuz kaptanın henüz terk ettiği Karadeniz’e açılan bu gemide olmayı hayal edip,

boğazla Karadeniz’in kesişim noktası olan bu köşede dalgaları seyredip,

merdiven altı bir mekanın manzaralı köşesine oturdum.

Sonunda vuslat vakti. Palamut yağlanmaya başlamış haberiniz olsun. Izgaraya geliyor artık.

SARIYER’DEN ÖTEYE
İki hafta önce Anadolu yakasında yaptığımı bu hafta Urumelide tekrarlayayım dedim. İlk hedef Garipçe. Navigasyondan baktım. En uygunu 3. Köprü görünüyordu. Vardır bir bildiği dedim. Yokmuş. 3. Köprüden Rumeli tarafına geçince ilk çıkış yalnızca acil durumlar için kullanılabiliyor. Çıkış gişesi yok. Köprüyü yapmışlar gişeyi yapamamışlar. Kilyos üzerinden gitmek zorunda kaldım. Ama olsun söz, bir daha yapmam.
GARİPÇE KALESİ
Garipçe köyü (mahalle olarak geçiyor aslında) oldukça eski bir yerleşim. Ancak ilk bakışta çirkin yapılaşma kurbanı gibi geldi bana.

Kale Antik Çağ’da Lykion Limen (Likyalıların Limanı) adı verilen koyun Karadeniz tarafında kalan ve şu anda köyün dayandığı kayanın üzerine kurulmuş. Sultan III. Mustafa tarafından 1757-1774 yılları arasında inşa edilen kale, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da bir süre kullanılmış. Şu anda o kadar bakımsız ki yakında kale diye bir şey kalmayabilir.

Top mevzilerine girilen bu galeri girişinde olduğu gibi tamiratlar genellikle betonla yapılmış ve orijinallik bozulmuş. Dar giriş galerisinden geçtikten sonra

oldukça geniş bir mekana çıkıyorsunuz. Tavanlar tuğladan yapılmış ve oldukça iyi durumda.Bu mekânın sağında ve solunda dörder pencereli iki galeri bulunuyor. Ayrıca bu galerilerin iç tarafına oyulmuş odacıklar var.

Ortada ise boğazın girişine çevrili büyük pencerenin dibinde olan topun ankrajları halen duruyor. Son olarak da deniz tarafından galerinin görüntüsü.
Tepeden aşağıya inerken karşı tepedeki büyük mezar taşları ilgimi çekti. Üşenmedim çıkayım dedim. Ancak ulaşmak mümkün olmadı. Çünkü patikalar dahi kapatılmış. Ama gördüğüm Osmanlı mezar taşları ilginçti. Her an birileri bunları götürebilir

veya toprağın altında kalabilir.

Aşağıya indiğimde tahminim kaleyle aynı zamanda yapılmış caminin şadırvanında elimi yıkarken orada duran birine buralı mısın diye sordum. Evet dedi. Bu kalenin bir adı da Imros kalesi mi diye sordum. Hangi kale dedi. Bu kaleler ile ilgili internette ciddi bir karışıklık var. Fotoğraflarını bile karıştırmışlar. Otoparktaki gençlerden de bir bilgi çıkmadı. Arabaya binerken kale restore edilirse güzel olur diye yalan söyledim. Tek maskeli kişi burayı restore etmeye devletin parası yetmez dedi. Saraya yetiyor diye cevap verince o milletin sarayı diye tersledi. Dayak yemeden gitmek için gaza basmadan ben de bu millettenim ama bir faydasını görmedim diyebildim. Ne de olsa seçimde iktidara %85 oy çıkmış bir mahalledeyim
TOPÇU KALESİ
Bugün ikinci adresim Rumeli feneri ve elbette Topçu kalesi. Topçu kalesinden Rumeli fenerini çekerek başlayalım işe.

İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafından en uç noktada yer alan kale bir Rum mimar tarafından tasarlanmış. Aynı yüzyıl içinde Padişah IV. Murad tarafından yenilenmiş. Yığma taş tekniği ile inşa edilmiş olan kale, Kırım Savaşı’nda Fransız ve İngilizlere ait gemilerin boğaza girişini gözetlemek amacı ile ve cumhuriyet döneminde de bir süre askeri karakol olarak kullanılmış. Kemerli bir giriş kapısı bulunan, iki büyük kulesi olan kalede, ilk yapıldığı dönemde 60 asker evi, 100 top, cephanelik, buğday ambarları ile bir camii olduğu ve 300 asker yaşadığı biliniyor.

İçeri girdiğinizde bir arena havası var. Top mazgalları yaratıyor bu havayı.

İki büyük kule de sekizgen planlı. Bu kulelerin biri. Bu da ev kule denilen diğeri.

Deniz tarafına indiğinizde tam teşekküllü gelenler göze çarpıyor. Bir de deniz tarafından çekmekte fayda var.

İçerden baktığınız pencerelerde ilginç görüntülere rastlayabilirsiniz. Zum yaparsanız anlarsınız beni. Bari birkaç tane de sanat fotosu çekeyim 🙂


Kaleden çıktıktan sonra limana indim. Tam ağları çekerken gördüm Barınak restoranı. Beni çeken adının başındaki salaş lafı idi. İçeri girip oturacaktım ki köşede oturan yetmiş yaşlarındaki bir adam yalnız mısınız dedi.

Evet dediğimde manzara daha iyi olduğu için karşı tarafa oturmamı tavsiye etti. Daha sonra Urfa Birecikli olduğunu öğrendiğim mekânın sahibi Mustafa bey “Bayanlar varken pozitif ayrımcılık yapıp orayı onlara tavsiye ediyorum da” diyerek güldü. Doğru yeri buldum yine. Manzara da iyi gerçekten. Artık sanat ve eğlenceye başlayabiliriz.
ŞİLE’DEN AKÇAKOCA’YA
Bu hafta sonu iddialı bir gezi planladım. Anadolu’nun Karadeniz’deki en batı sahil kasabalarına göz atacağım. Bunların içinde ilk defa göreceklerim de var ve bu gezi ile Marmara Bölgesinin tüm Karadeniz sahilini tamamlamış olacağım.
ŞİLE
Şile İstanbul’un Çatalca ve Silivri’den sonra en büyük yüzölçümüne sahip üçüncü ilçesi. Tarih öncesine giden bir yerleşim. Bölgedeki en eski tarihi buluntular Şile’de. İlk inanan Hristiyanların saklandığı mağaralar da burada. 50.000’i bulan nüfusu yazın özellikle de hafta sonları üçe katlıyor. Fener ve liman bölgesi dışında kalan kısmında aslında İstanbul’dan pek de farkı olmayan bir yapılaşma var. Ben hem limanı hem de Feneri gören bir burunda bulunan kültür parkı ile yetineceğim Şile’de. İlk fotoğrafım parktan limanın ve Ceneviz kalesinin görünüşü.

Şile diğer adıyla Ocaklı Ada kalesinin yaklaşık 2000 yıl önce inşa edildiği düşünülüyor. Daha sonra Bizanslılar kullanmış. Osmanlılara Yıldırım Beyazıt tarafından 1396’da katılmış.

İki kez tamir edilmiş ve beş sene önce de rezil pardon restore edilmiş. İster inanın ister inanmayın tek burun delikli Sünger Bob resmini çekerken bana göz kırptı.

Bu da kültür parkından fenerin görüntüsü.

Göz alıcı yapısı ve yüksekliği ile fener, Şile’nin ilk akla gelen sembolleri arasında.150 yaşındaki Şile Deniz Feneri, dünyanın aktif olarak görev yapan en büyük ikinci feneri, ülkemizin ise aktif en büyük feneri. Deniz seviyesinden 60 m yükseklikte yer alan 19 m yüksekliğindeki kulesi ile ışığını 35 mil uzağa gönderiyor ve açık havada İstanbul Boğazı’ndan görülebiliyor. Sultan Abdülmecid tarafından 1858-1859 yılları arasında yaptırılmış ve metal aksamı ile mercek kristal sistemi Paris’ten bir fabrikadan gelmiş. İnşa tarihinde ışık kaynağı olarak 3 fitilli gaz lambası kullanılan fener, 1968 yılında elektriğe çevrilmiş. Bir dönüşünü 120 saniyede tamamlayan fenerin ışığı bunu bir sarkaç sistemi ile gerçekleştiriyor ve dişli tertibatı bekçisi tarafından iki saatte bir saat gibi kuruluyor. Yani aslında her şeyi ile antika.
Ulaştırma Bakanlığı, deniz fenerlerini müze olarak değerlendirme projesini ilk olarak bu tarihi fenerde başlatmış lakin restorasyon çalışması başladığı için gezemedim. Umarım Şile’nin ikinci bir çizgi film kahramanı olmaz.
KAHVALTI
Erken yola çıkıp Şile Merkezde dolaştıktan sonra ikinci adresim olan Akçakese köyüne giderken yolda kahvaltı edecek bir yer bakmaya başladım. Sol tarafta Meral’in Gözleme Evi yazısını sevimli bulup durdum. İyi ki durmuşum. Manzara, doğal bir kahvaltı ve güleryüz. Daha ne ister ki insan.

AKÇAKESE KÖYÜ

Önceleri Rum köyü olan köye 15. yüzyıl başında Türkmenler de yerleşmeye başlamış. İsmi de o yıllarda köyde olan ve beyaz taşlarla inşa edilen Akça Kiliseden geliyor. Köyün en önemli özelliği yaşları 100 yılı geçkin olan çok sayıdaki ahşap evleri. Tipik özellikler var. İki katlı ve ön cepheleri simetrik. İkinci katta iki yanda cumba var. Bunların ortasında kalan kısmına bazı evlerde balkon konulmuş. Orta kısmın 1. Katı giriş kapısı ve genellikle giriş kapısının dışında da perde var. Restore edilmiş bir tek ilk ev vardı. Diğerlerinin de birkaç fotoğrafını çektim.

Özellikle son ev dönemin sürrealist bir çalışması

Daha sonra Akçakese koyuna indim. Bir km uzunlukta çok güzel bir sahili vardı. Yıllar önce buradaki Bungalov Otelde bir gece kalmıştık. Hatta gece yılan dansı yaparken bir fotoğrafım vardır burada. Çok fazla değişmemiş. Yani ben kadar değişmemiş.
AĞVA
Değirmen Dere ile Koca Dere arasında yer alan sevimli kasaba Ağva’da çok değişmeyen yerlerden. Ama merkezinin dar yolları araç trafiği açısından oldukça sıkıntılı. 3 kere dolaşıp park yeri bulamayınca pas geçtim.

Dereler boyunca güzel yemek ve konaklama yerleri var. Daha önce gelip kaldığım ve beğendiğim ama adını hatırlatmayıp yalnızca tabelasında keklik resmi olduğunu hatırladığım mekânı da bulamadım ne yazık ki. Uzaktan da olsa fotoğrafsız olmaz.
AKÇAKOCA ANITI
Ağva’dan Kandıra’ya geçtim. Sevimli bir yer bekliyordum. Belki de Mustafa Kandıralı nedeniyle. Ama görünce pas geçip Kerpe yoluna girdim. Yolda ilk defa Türbe dışında bir kahverengi tabela gördüm ve daldım. Akçakoca Anıtı yangın gözetleme istasyonu olan bir tepeye kurulmuş.

Tepenin manzarası çok güzel. Hem Kerpe hem de Kefken görülüyor.

Akçakoca Ertuğrul Gazi ile akran. Sapanca’dan Akçakoca’ya kadar olan bölgeyi Bizanslılardan aldığı söyleniyor. Ancak bir beton ve demir yığını olan anıtın bence hiçbir sanatsal bir yanı olmadığı gibi biraz da zorlama olmuş. Önce anıt yapalım denmiş ve planlanmış sonra da kimin olsa acaba diye düşünülmüş sanki. Tepede anıttan çok daha fazla dikkat çeken yapı ise bir mescit. Bu kısım yorumsuz.
KERPE
Kerpe ve Kefken ilk defa göreceğim yerler arasında. Önce Kerpe’ye gittim ve çok beğendim. Oldukça fazla da fotoğraf çektim. Hatta bu fotoğrafta kayanın üzerinde görünen gencin denize muhteşem balıklama atlayışını da filme aldım.

Ama bu fotoğraf dışında kalanları yanlışlıkla silmişim maalesef. Bu beyaz renkli kayalar rüzgâr ve deniz tarafından yontulmuş heykeller sanki. Kerpe’nin kelime anlamı da kolay çizilebilen yumuşak beyaz taş zaten. Devam
KEFKEN
Kefken fotoğrafları da aynı akıbete uğradı ne yazık ki. Tek söyleyebileceğim inanılmaz güzel bir sahili olduğu ve ekim olmasına rağmen sahilin tıklım tıklım olduğu. Boş geçmemek için en azından Karadeniz’in iskana müsait iki adasından biri (diğeri Giresun adası) olan Kefken Adasından bahsedeyim bari. Oldukça büyük bir balıkçı barınağı olan adada Cenevizlilerden kalma bir kalenin kalıntıları ve 40 civarında su kuyusu varmış.

Aynı zamanda su altı sporları için de çok elverişli olan ada maalesef düzenli tekne seferi yok ve turizm amaçlı kullanılmıyor.
AKŞAM
Akşam yarım asrı aşkın bir süredir tanıdığım can bir dostum beni Karasu’da misafir edecek. Gittiğimde yakın bir köyde mangal çoktan yakmıştı ve müskirat da masada yerini almıştı. İşin vuslat kısmı gezi kısmından daha fazla ilgi çekmeye başladığı için bu sefer görüntüye sansür uyguladım ve şaşırtmaca yapıp gezinin ortasına koydum.

Şunu söylemeliyim, köy havasını özlemişim. Sabah kalkıp akşam yol yorgunu olarak pek de incelemediğim evin fotoğrafını çekmek ilk işim oldu. Bu evi her ikisi de edebiyat öğretmeni olan çift kendileri yapmış. Petrocelli dizisindeki gibi.

SAKARYA NEHRİ

Sabah köy kahvaltısı sonrası ilk olarak önceleri Ermeni Mezarlığı şimdi ise DSI su deposu olan bir tepeye çıkıp Sakarya’nın denize ulaşmadan önceki son kıvrımlarına baktık. Fotoğraf Sakarya’nın denizle buluştuğu yer.
AKÇAKOCA CENEVİZ KALESİ
İkinci adresimiz olan kale iki koy arasında bulunan bir falez üzerinde kurulmuş. Kalenin güneyinde, surların ortasında yüksek bir kulesi, iç avluda bir de su sarnıcı bulunmakta. Burada Ceneviz Kalelerinde kullanılan harç ve tuğlanın tipik özellikleri var. Helenistik, Roma ve Doğu Roma dönemlerinden günümüze kadar gelen Ceneviz Kalesi ve çevresi UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’ne adını yazdırmış. İki yanındaki koylarda muhteşem.


KARASU
Son durağım Karasu deprem sonrası özellikle iç turizm anlamında büyük ilerleme kaydetmiş bir ilçe. Elbette bunda Sakarya Longozuna kurulmuş olmasının ve bu nedenle de 6-7 km uzunluğunda geniş bir kumsala sahip olmasının rolü büyük. Yaklaşık 50.000 olan nüfusu yazın 1.5-2 misline çıkıyormuş. Sahil hala çok kalabalık idi.

Son olarak kumsalın korunması için yapılan sahile paralel taş mendireklerin belli aralıklarla sahil boyunca olduğunu ve bölgede konuştuğum insanların kumsalın korunması ve kum birikmesine olumlu etki yaptığını söylediğini belirtmek isterim.

İstanbul’a dönme vakti geldi.
2. RUMELİ’DE KARADENİZ
Bu hafta sonu rotamı Trakya’ya çevirdim. Aynı zamanda Karadeniz’in Anadolu kıyılarından sonra Trakya kıyılarını da bitirmiş olacağım. Bu defa önce planladığım en uzak noktaya gidip oradan gezerek döneceğim. Niye 2. Rumeli dedim. Çünkü Kanal İstanbul denen ucube proje gerçekleşirse Rumeli ikiye bölünecek. Boğaz kanal arası 1. Rumeli ve kalan kısım 2. Rumeli. Benim gezeceğim bölge kanal ötesi.
YALIKÖY
İstanbul’un Trakya’da en uçtaki köyü Yalıköy. Çatalca’ya bağlı. Eski adıyla Podima. Eski bir Rum balıkçı köyü. Rivayete göre korsanların seferden sonra eğlenmek için uğrak yeriymiş. Kumsalın bir ucundan diğer ucuna yürüyüp döndüm. Yaklaşık 1 saat sürdü. Yani 2.5 – 3 km uzunluğunda bir sahil. Sezon bittiği için çok sakin.

Sahile paralel olan yola çıktığınızda yol boyunca böğürtlenler var. Hiç toplanmamış olması şaşırtıcı.


Yürüyüşü bitirdiğimde sahili yukarıdan komple görebileceğim bir çay bahçesine oturup kahvemi içtim. Kahveyi içerken sahilde dolaşan bu genç aşıkları seyrettim. Değişik.

Kahvenin yanında gelen renkli çakıl taşları ile dolu bu minik kâseyi niye getirdiler anlamadım. Özellikle ortadaki beyaz taş bana sinirli sinirli bakıyor. Hesabı öderken işletmeci kadına şeker sanıp yiyen olmuyor mu dedim. Kadın şeker zaten dedi. İnsana bazen gerçekten kal geliyor. Kendime kızdım, dönüp bana bakan beyaz taşı yedim.
ÇİLİNGOZ TABİAT PARKI
2011 yılında tabiat parkı ilan edilen Çilingoz Tabiat Parkı, 17.75 hektarlık bir alanı kaplıyor.

80 metre genişliğinde, ince kumlu bir plaja sahip olan Çilingoz Tabiat Parkı’nın hemen yanından Çilingoz Deresi geçiyor. Bu kısımda oluşan gölet alanının etrafında sazlıklar bulunmakta. Çilingoz’a gidildiği zaman deniz, orman, göl ve sazlık manzarasını bir arada görmek mümkün. Kayın, kızılağaç, gürgen ve saçlı meşe gibi ağaç türleri, bölgedeki ormanların çoğunluğunu oluşturmakta. Kuş türlerinin yanı sıra geyik, karaca, tilki, sansar, kurt, çakal, sincap gibi türler de alanda koruma altında bulunan canlılardan.

Lakin parkın neredeyse kalbi durumunda olan bu koy ihale edilmiş ve mafya kılıklı tiplerin elinde. Girerken biri dur işareti yaptı ve 30 TL istedi. Girmedim. Benim gibi para ödemek istemeyenler bu köşede çadır kurmuş.

Orman yolunda Yalıköy Bal ormanı diye bir ok görüp girdim. Şahane bir göl çıktı karşıma. Göl kıyısında bir yandan termos ile getirdikleri çayı içen bir yandan etraftaki pet şişeleri toplayan orta yaşlı çifte burada yürüme yolu var mı diye sordum. Gösterdiler, elime de bir poşet tutuşturdular gördüğün plastikleri topla diye. Görev adlettim. Yarım saat civarında yürüdüm türlü kuş sesleri eşliğinde. Poşet yetmedi.

ÇEVRE KÖYLER
Sonra pek çok köyden geçtim. Hepsi de çirkin yapılaşmanın kurbanı olmuş ve varoş görüntüsü veriyor. Karacaköy, Ormanlı, Dağyenice, Çanakça, Durusu. Hepsinde de dikkatimi çeken bazıları hala okul olan bazıları belediye yapılmış eski taş mektepler. Erken cumhuriyet döneminin aydınlığı var yüzlerinde.

Köy olarak bir tek Balabanı beğendim. Görünen Durugöl arkasında da Karadeniz.

Balaban köyü sahiline inip birkaç fotoğraf çektim.


Burası Durugöl’ün İstanbul’a en yakın ucu ve engellenemeyip yapılırsa Kanal İstanbul’un Karadeniz öncesi son durağı olacak Durusu köyü. Bu fotoğrafı da Durusu’da Durugöl’ün sazlıkları güneşi uğurlarken çektim.

KARABURUN
Günün son durağı Karaburun. Kanal İstanbul’un planlara göre Karadeniz ile buluşacağı yer.

Niyetim burada alışılagelen vuslat ritüelimi gerçekleştirmekti. Lakin hava kararmaya başladı. Jandarma kol geziyor ve ehliyette 3. hakkımı kullanmak istemiyorum.

Bu bölümün sonunda da bir uyarıda bulunayım. Yollar genelde iyi. Ama özellikle virajlı yerlerde hızımıza dikkat edelim. Aniden çok bozuk zeminler veya çok fazla sayıdaki bu tip köpecikler önünüze çıkabilir.
ÇENGELKÖY
OSMANLI ÇEŞMELERİ
Sabah baktım hava sulu zırtlak, ben de muhitimden ayrılmadan sulu bir kültür gezisi yapayım dedim. Osmanlı’nın sudan sebeplerle inşa ettiği çeşmeleri dolaşacağız birlikte. Çoğunun tarihini her gün önünden geçen Çengelliler bile bilmez. Çeşmelerin biri hariç yapım tarihi 19. yüzyıl..
Buyurun..
YUSUF ZİYA PAŞA ÇEŞMESİ

Çeşmeyi yaptıran Yusuf Ziya Paşa, Osmanlı devlet adamı, besteci ve diplomat. Rumeli hisarındaki şu anda Borusan’ın ofisi olan Perili köşkte ikamet etmiş. Renkli ve zevkli bir kişilik yani. 1849 yılında dünyaya gelmiş. II. Abdülhamit ve Meşrutiyet devirlerinde Osmanlı Devleti’nde üst düzey görevlerde bulunmuş. 1910-1914 yıllarında Washington Büyükelçisi olarak görev yapmış. Çeşmeyi ölen karısı Behiye Hanım için yaptırmış. II. Mahmut tuğrasının hemen altındaki kitabede on iki mısralık bir manzume var. İlk iki mısrası
Yusuf Ziya Paşa meğer itmiş bu mevki’den güzâr Kalsun deyâ bir nev-eser sarf eylemiş nakd-i revân
Evet biraz ağdalı ve anlaması zor bir kitabe ama mutmain bir saraylının Yunus Emre gibi sade bir dille yazması beklenemez elbette. Benim estetik bulduğum bir çeşme. Bir de üzerinde muhtelif sokak tabelaları olmasa, yalağı toprak altında kalmasa ve musluğundan su aksa daha iyi olur ama…
HATİCE HANIM ÇEŞMESİ

Bu çeşme ilginç aslında. Pek fazla örneği yok. Aynı haznenin iki ayrı cephesine iki ayrı hayırsever tarafından çeşme yaptırılmış.
Yeni Mahalle´de Çeşme Sokak´ta meydanın ortasındaki birine yıldırım düşmüş üç ulu çınarın dibindeki çeşmenin Hatice Hanım tarafından 1825 yılında yaptırılan cephesinde üst üste yerleştirilmiş dikdörtgen üç mermer blok var. En alttakinde iki sütun arasında toplanmış perde motifleri ile süslü ayna taşı, orta blokta ise kısa iki sütun arasında kitabe taşı var. Üst blok define dalları ile çerçevelenmiş beyzî bir madalyon ve bunun iki yanında ay ve sekiz köşeli yıldız motifleri var. Madalyondaki II. Mahmut tuğrası muhtemelen silinmiş. Çeşmenin teknesi toprak altında kalmış, lülesi koparılmış suyu kesilmiş. Üç beyitlik kitabesi şöyle:
Bu çeşmeyi ihlâs´le bünyâd iden Hanım ilâ yevm-il kıyame yâd ola Nuş eyledikçe teşneler bu kevseri Cennetde kadr-ü rütbesi müzdâd ola İçdim suyun Aynî didim târih-i tam Bu abdan Rûh-i Hadice şâd ola.
MUSTAFA TAHİR EFENDİ ÇEŞMESİ

Yukardaki de haznenin daha sade olan diğer tarafı. Hakkında pek fazla bilgi bulunmayan bu çeşmeye yeni bir musluk takılmış. Yalak kısmı da muhtemelen yenilenmiş.
SULTAN II. MAHMUD ÇEŞMESİ

Hacı Ömer Camii sokağının köşesindeki bu çeşme 1831 yılında II. Mahmud tarafından annesi Saliha Sultan adına yaptırılmış. İki sütun arasında kabartma motiflerle süslü büyük bir ayna taşı var. Ayna taşının üzerinde sadece “ Ve minel mai külli şey’in hay” ayeti ve Yesarîzade Mustafa İzzet Efendi tarafından yazıldığı tahmin olunan Mahmud II tuğrası bulunmakta. Diğerleri gibi yalağı çukurda kalmış ve suyu akmıyor.
KAVASBAŞI AHMET AĞA ÇEŞMESİ

Yapımı 1854 yılına tarihlenen Çengelköy iskele meydanında 4 cepheli sade bir çeşme. Yalnızca caddeye bakan cephesinde bir kitabe var. Merak edenler için Kavasbaşı vezirin korumalarının başındaki kişi.
LAHANACILAR ÇEŞMESİ
Yol çalışmaları sırasında ortaya çıkan bu çeşme de Kavasbaşı Ahmet Ağa tarafından 1854 yılında yaptırılmış. Şu anda Çengelköy karakolunun hemen önünde duruyor.

Hikayesi ise ilginç. Osmanlı Dönemi’nin iki rakip takımından Lahanacılara verilen desteği göstermek için yaptırılmış. Merzifon’un büyük lahanalarının ünü sebebiyle, takımlardan birine “lahanacılar”, Amasya’nın ünlü bamyası sebebiyle diğer takıma ise “bamyacılar” denmiş. Tarihteki ilk derbilerden biri Lahanacılar ve Bamyacılar arasında gerçekleşmiş. Osmanlı döneminde 3. Selim Lahanacıları, II. Mahmut ise Bamyacıları desteklemiş. Cirit, okçuluk, mızrak gibi yarışlarda karşı karşıya gelen takımları destekleyen padişahlar onlar için anıtlar yaptırmış. Alayı holigan bu saraylıların.
KULELİ ASKERİ LİSESİ ÇEŞMESİ

Kuleli Askerî Lisesi’nin (adını yazarken bile içim sızlıyor) giriş merdivenlerini altındaki bu çeşme 1871yılında Abdülaziz döneminde yapılmış. Yol seviyesinin altında kalan görüntüsü lisenin başına gelenlerin bir göstergesi adeta.
İBRET ÇEŞMESİ

Buraya kadar çeşmelerin tarihini anlattım. Bunda ise bir çeşmenin geleceğini anlatacağım. Bu gördüğünüz çeşme 2017 yılında yapıldı. Bundan 50 yıl kadar sonra günümüzle ilgili tarih tekâmül ettiğinde banisi ile ilgili bir kitabe olacak üzerinde.
” Bu çeşmenin banisi önce kendini son Osmanlı padişahı zannetti. Daha sonra Şeyhülislam olarak gördüğü teröriste kendi ifadesiyle ne istediyse verdi. Onun tarikatını devletin tüm organlarına yerleştirdi. Daha sonra çıkar çatışması nedeniyle ona savaş açtı. Onun yapacağı darbeyi fark etmesine rağmen bunu fırsat bildi. Saklandığı yerden halka sokağa çıkın çağrısı yaptı. Hamaset nutuklarına kanan gençler oldu. Maalesef halkını halka kırdırdı, 17 tanesi Çengelköy’den olmak üzere 250 kişi öldü. Bu çeşmeyi de yaratmaya çalıştığı sözde kahramanlık destanının bir işareti olarak yaptırdı.”
Mesajımızı da verdiğimize göre su ile başlayan geziyi su ile bitirelim.
SU GİBİ ÖMRÜNÜZ UZUN OLSUN.
KALANTOR SOKAK

Bugün karda yürüme hayali kurmuştum ama olmadı. Gençliğimde bekar evimin olduğu ve son yıllarda ise yürüyüşlerimi yaptığım Kalantor Sokağı tanıtayım size.

Çengelköy’de araç ve insan trafiğinin az olduğu dümdüz bir sokaktır Kalantor sokak. Yaklaşık 800 m dir. Sokağın ilk konakları adına yakışan güzelliktedir. Soldaki eski zenginlerden Ayşegül Nadir’in idi. Sağdaki ise yeni zenginlerden Evrenye’li bir İmam Hatiplinin ofisi.

Soldaki fotoğraf benim bekar evi. Bir kat ilave edilmiş ve sokağa doğru çıkma yapılmış. Yeni pencereleri ise mescit havası veriyor. Sağdaki ise sokağın ortasındaki kalan ve muhtemelen hayatının onda birinde birlikte olduğumuz çınar.

Çınarın hemen ilerisindeki bu konak ise sokağın 3. Büyük konağı. Konağın solundan ise Çengelköy’ün en eski yerleşimlerinden olan Yenimahalle’ye çıkılır. Yenimahalle’ye girdiğinizde Osmanlı çeşmesini bekleyen asırlık çınarlar karşılar sizi.
Elbette gençliğimdeki meşhur Çengelköy hıyarının yetiştiği bostanlar yok artık sokak boyunca.

Kimisi bakımsız, kimisi yalnız,

Kimisi bir villanın bahçesi olmuş, kimisi halı saha.

Arnavut kaldırımlı bu yokuşa geldiğimde yürüyüş bitmiş demektir. Derin nefes alırım çıkmaya başlamadan. Bu komşu evi görünce de tamam derim son bir merdiven kaldı eve varmaya.
KÜÇÜKSU
Bir baktım gezelim görelim diye 5 günde 100.000 adım yürütmüşüm. Onun için bugün daha az yürümek için hedefe odaklı gezip Osmanlının keyif merkezlerinden Göksu-Küçüksu çayırına bir göz atayım dedim.
KÜÇÜKSU KASRI
Küçüksu Kasrı ilk olarak 18. Yüzyılın ortalarında I. Mahmut için ahşap av ve dinlenme köşkü olarak yaptırılmış, şu anda bulunan biri bodrum üç katlı haline Abdülmecit zamanında 1874 de gelmiş, Abdülaziz zamanındaki ilavelerle son halini almış. Bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetli katı.

Diğer iki katta ortadaki hole bağlanan 4 er adet oda bulunmakta. Tüm odalar kabul ve çalışma odası olup yatak odası yok. 1930 lu yıllarda üst katta denizden bakınca sağda kalan oda Atatürk tarafından zaman zaman çalışma odası olarak kullanılmış.

Kara tarafından giriş kapısı bir hayli şatafatlı. Ön tarafta Saltanat kayıkları için deniz girişinin yanı sıra iki sıralı merdivenlerin ortasına yerleştirilmiş bir süs havuzu var. Restorasyona denk geldiğim için uygun fotoğraf almakta çok zorlandım. İçeriden gelen balyoz sesleri daha önce hiçbir restorasyon çalışmasında duymadığım türden. Hayırlısı.

Denizden bakıldığında sol yanda kalan cephede ince taş işlerinin görülebileceği bir açı yakalayabildim. Bu kasır yapıldığında gerek Küçüksu gerekse Göksu çayırları o devrin kullandığı sayfiye yerleri imiş. Ben geldiğimde Göksu çayırına maalesef iş makinaları girmiş otopark çalışması yapıyorlardı ki içim kaldırıp fotoğraf çekemedim. Yukarıdaki fotoğraf Küçüksu çayırından. Çok güzel yürüyüş parkurları görülüyor. Ancak etrafı çitle çevrilmiş ve içeri girmek yasak. Bakmakla idare edeceğiz.
MİHRİŞAH VALİDE SULTAN CAMİİ
Kasrın hemen karşısındaki bu camii 1750 yılında II. Mustafa tarafından zevcesi için yaptırılmış. Tabi bu cami o cami değil. Bakımsızlık nedeniyle yıkılmak üzereyken II. Mahmut tarafından 1835 de restore edilmiş. 1930 lu yıllarda bilinmeyen bir sebeple minaresi yıkılmış. Cemaati de olmadığı için önce Anadoluhisarı İdman Yurdu Spor kulübüne tahsis edilmiş, daha sonra CHP lokali ve halkevi olarak kullanılmış.

Celal Bayar kasırda oturduğu sırada 1959 da komple yıktırmış. Elbette 2013 yılında o zamana kadar puta tapan TC ye İslam’ı getiren yüce iktidarımız işe el atarak aslına uygun olarak camiyi tekrar yapıp ibadete açmış. Ben uğradığımda ikindi ezanı okunmuştu ve içerde imam solo yapıyordu.
ADAMPOL / POLONEZKÖY
Allah eksikliğini göstermesin lafı sıklıkla kullanılır. İnsanların eksikliği halinde sıkıntı yaşayacağı o kadar çok şey var ki aslında. Mesela potasyum. Hani şu “K” harfi ile simgelenen element. Hele bir düşsün 2 civarına görün durumu. Tedavim nedeniyle zaten olan bu sıkıntı sıcak ve terleme nedeniyle iyice arttığı için gezilere sıcaklarda ara vermeye başladım. Neyse eylül geldi ve havalar epey serinledi. Bugün istikamet Adampol yani Polonezköy.
MEHMET SADIK PAŞA
1795’te Polonya’nın Rusya, Avusturya ve Rusya tarafından bölüşülüp işgal edilmesinden sonra Prens Adam Paris’te bir Polonya Hükümeti kurdu ve Osmanlı ile birlikte Rusya’ya saldırarak tekrar bağımsızlığı kazanmayı planladı. Bu amaçla 1841 yılında generallerinden ünlü yazar Michal Czajkowski’yi İstanbul’a gönderdi.

Czajkowski şartlar gereği Müslüman olarak Mehmet Sadık Paşa ad ve rütbesini aldı. Asker ailelerinin barınabilmesi içinde Çingene konağı denilen 5.000 dönümlük bölgeyi Lazirist Papazlardan (Saint Benoit Lisesi) kiraladı. 19 Mart 1842 de bölgeye dini bir törenle Prens Adam’a ithafen Adam’ın tarlası anlamına gelen Adampol adı verildi. Daha sonra Polonezköy olarak değiştirilse de halen Adampol adı da kullanılıyor. Osmanlılar zamanında 500’e ulaşan Polonyalı sayısı günümüzde 90 civarında. Halen kendi dillerini kullanıp örf ve adetlerini sürdürerek asimile olmamaya çalışıyorlar.
KÖY MEYDANI
Köye varınca bir iki tur attıktan sonra meydanda park edecek bir yer buldum. Daha sonra başta Atatürk olmak üzere, Franz Liszt, Pierre Loti, Papa 23. Jean, Lech Walesa gibi önemli tarihi şahsiyetlerin sohbetler yaptığı meydanın kenarındaki çay ocaklarının birine oturup kahvemi sipariş ettim.

Daha sonra meydana yakın olan Arıcılık Müzesi, Polonezköy Kültür Evi ve hemen karşısında yer alan Polonezköy Açık Hava Ağaç Oyma Heykel Sergisine kısaca göz attım. Pek kayda değer değildi açıkçası.
ZOSIA TEYZE’NİN HATIRA EVİ

Meydandan kiliseye doğru giderken yolun sağında yer alan Zosia Teyzenin evini gezmek en önemli hedeflerimden biri idi. Zofia Rizi Anı Evi, babası Wincenty Rizi tarafından 1881-1883 yıllarında inşa edilmiş. Döneminde köydeki en gösterişli evlerden birisi olan ve tipik bir Polonya köy evi mimarisini sergileyen bu ev, halen orijinal halinden hiçbir şey kaybetmemiş durumda. Dış kapıdan yemyeşil bahçeye girince köyün 1900’lü yıllarındaki büyüsü bir anda sardı içimi.

Daha sonra bu evde Polonya’da “Ciocia Zosia (Teyze Zosia)” olarak anılan Zofia yaşamaya devam ediyor ve yaşamı süresince köyün gençlerine ana dili ve Polonya tarihi hakkında bilgiler vererek köyün tarihine katkıda bulunuyor. Zofia Rizi, yürüttüğü kültürel faaliyetlerinden dolayı 1975 yılında Polonya Devlet Konseyince “Gümüş Liyakat Nişanı” ile ödüllendiriliyor. Tüm dünyadan evi görmeye gelen misafirler, 1916 yılından itibaren anı evinde tutulmakta olan hatıra defterine ve albümlere notlarını yazıyorlar. Zofia Rizi’nin 1986 yılında vefatı sonrasında, isteğine uygun olarak ve yeğenleri Leslaf Rızı ile Antoni Dohoda’nun gayretleri ile köyün tarihinin ve sakinlerinin hatıralarının toplandığı ve sergilendiği bir yer haline getiriliyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında çekilmiş fotoğraflar oldukça fazla ve hepsi de görülesi. Bu 1950 ‘ler de köydeki bir partide çekilmiş.
CZESTOCHOVA MERYEM ANA KİLİSESİ
Polonezköy’e 1842 yılında ilk yapılan ilk dini yapı Azize Anna Kilisesi olarak bilinmekte. 1894 Büyük İstanbul Depremi sonrasında bu kilise yıkılmış. Sonrasında ise Czestochova Meryem Ana Kilisesi 1914 yılında yeniden inşa edilerek ibadete açılmış.

Kilise, çevresindeki doğal güzellikleriyle de dikkat çekiyor ancak ibadete açık olmadığı gibi ne ziyaret edilebiliyor ne de bahçesine girilebiliyor. Kilitli olan kapısındaki bir tabelada “Bahçenin etrafındaki duvar ve çit Milas Yeniköy -Kemerköy Termik santrallerinde çalışan Polonyalılar tarafından 1986 yılında yaptırılmıştır” diye yazıyordu.
HRİSTİYAN MEZARLIĞI
Maalesef burası da kilitli idi. Aslında görmek istediğim Ludwika Sniadecka’nın anıt mezarı idi. İlginç bir hikayesi var bu kadının. 1855’te İstanbul’da ölen Polonya’nın ünlü şairlerinden Adam Mickiewicz buraya gömülmesini istemişse de bu gerçekleşmemiş, ancak 22 Şubat 1866’da İstanbul’da ölen nişanlısı Ludwika Sniadecka buraya defnedilebilmiş.

Ünlü bir Polonyalı bilim adamının kızı olan Ludwika Sniadecka, Bulgaristan’da savaşırken ölen şair nişanlısı Adam Mickiewicz’in mezarını yaptırmak üzere Bulgaristan’a gider. Ancak gömüldüğü yeri bulamayınca İstanbul’a gelir. Burada Mehmet Sadık Paşa ile tanışır, evlenirler ve kendisi de Müslümanlığı kabul eder. Yazar olan Ludwika, Osmanlı Sarayı’nda önemli dostluklar kurar ve saygı görür. İstanbul’un Cihangir semtinde yaşamış olmasına rağmen, köye büyük katkıları olur. 1866’da İstanbul’da ölür ve eşi onu Adampol’de o günkü mezarlığın hemen dışındaki bir tepeye defneder. Köy mezarlığının bu en etkileyici anıt mezarı, aynı zamanda üzerinde yazılı bir kitabenin bulunduğu en eski mezar. Mehmet Sadık Paşa onun ölümünden sonra bir Rus’la evlenir ve 20 yıl sonra da Ukrayna’da intihar eder.
POLONEZKÖY TABİAT PARKI
Evet Polonezköy Tabiat parkının gerçekten meşe ağırlıklı ormanında 5 km ye yakın parkurda çok keyifli ve huzurlu bir yürüyüş yaptım. Parkurun sonundaki kafeye çay içmek için oturdum. İlk günden çok zorlamamak için Polonezköy’e nasıl dönebilirim diye sordum. Korsan taksi var 50 TL dediler, fırsatçılar en nefret ettiğim tür. Dönüşü de yürüdüm. Huzurlu ve keyifli değildi.

Gezilerin finali hep yemekle oluyor bilirsiniz. Daha önce gelip eti ve sofra şarabından memnun kaldığım Leonardo’da yapacağım o işi. 🍷🍖
İSTANBUL’UN MERDİVENLİ SOKAKLARI
Haftasonu evden çıkarken niyetim Çukurbostan’a gidip birkaç antikacı dolaşmaktı. Bağlarbaşından Üsküdar’a taksi ile inerken hem hala mart diye düşünüp kalın giyindiğimden, hem de trafiğin tıkanmasının hiperaktif yapımı debreştirmesinden kendimi yaka paça attım dışarıya. Mihrimah Camiinin önünden geçerken sağda hemen hemen her Karadeniz şehri ve kasabasında fazlaca bulunanlara benzeyen bir merdivenli sokak gözüme çarptı. Eveeet. İçimdeki Çelebi o an uyandı. Yeni serimin adı İstanbulun Merdivenli Sokakları.
YENİ DÜNYA SOKAĞI

Üsküdar meydanında sırtınızı denize döndüğünüzde Mihrimah Camiinin sağ tarafında bu sokak. Sokak o eski alçak iskemleleri sokağa koymuş bir kahvehane ile başlıyor. Sokağın Boğazı gören noktasında bir zamanlar Mimar Sinan’ın platonik olarak en büyük aşkı Mihrimah Sultan için yaptığı saray bulunuyormuş. Ne zaman yok olduğu bilinmemekte. Bu kafe ile idare etmek zorundayız.

Burasının eski ismi Büyük Yokuş imiş. Eski İstanbul’da bu tip sokaklarda farsça dinlenilecek yer anlamına gelen Aramgahlar olurmuş. Şimdi ise yokuşun ortalarına yerleştirilen banklar mola verip nefeslenme imkanı sağlıyor. Elbette merdivenli sokakların vazgeçilmezi kediler.

Merdivenlerin sağ tarafında yağmur sularının toplanması için konulmuş kanal hala orjinalliğini koruyor. En yukarıya çıkmadan biraz önce sokak ikiye ayrılıyor. Eskiden sokak bittiğinde II. Mahmut devrinde şeyhülislam olan Zeynelabidin Efendinin konağı varmış. Şimdi ise çirkin bir apartman yükseldiği için hiç fotoğraf çekmedim.
ÇAPANOĞLU SOKAK

Üsküdar’dan Karaköy’e geçmek için motora bindim. Ancak yanlışlıkla Kabataş motoruna bindiğimi geç anladım. Motorda biraz araştırma yapınca Galatasaray Liseli bazı arkadaşlardan duyduğum arka kapı kaçış güzergahlarından Çapanoğlu sokağa gitmeye karar verdim. Tophane’de İş ve işçi Bulma Kurumunun hemen yanındaki Boğazkesen Caddesinin sonunda merdivenlere ulaştım. İlk dönüşten sonra merdivenin formu değişti. Bu arada Çapanoğlunun hikayesini de benim bildiğim şekliyle anlatayım.

Çapanoğulları, Osmanlı tarafından Yozgat bölgesinin asayişini sağlamak, vergilerini toplamak için görevlendirilmiş bir ayan ailesidir. Rivayete göre sarayın bahçesinde muhasibiyle gezen II. Mahmud, atamaların ve görevden almaların altından hep Çapanoğlu beylerinin çıktığından yakınırken yanındaki lala önüne çıkan bir taş parçasını ayağıyla kenara itince padişah “aman lala ne yapıyorsun, o taşın altından da Çapanoğlu çıkmasın!” der. Hikayesi budur bu işin. Ailenin iktidarla cumhuriyet yıllarına kadar süren gerilimli bir ilişkisi vardır. Ancak Milli Mücadele yıllarında saltanat yanlısı bir politika izler.

Merdivenin tekrar değişen formuyla 83 basamak tamamlandı. Çıkılan sokak keşlerin dolaştığı insanı bu işin altından da çapanoğlu çıkmasın dedirten tedirgin edici bir sokak olsa da

yolun sonu hem şaşırtıcı hem de sevindirici bir yere çıktı.
KAMONDO MERDİVENLERİ
Bir anda İstiklal Caddesinin o artık kanıksadığımız seksen cins milletin özellikle de arapların panayırı halindeki anlamsız kalabalığın içinde buldum kendimi. Yapabildiğim kadar hızlı bir şekilde Galata Kulesine ulaşınca derin bir nefes aldım. Artık İstanbul’un en ünlüsüne Kamondo Merdivenlerine beş dakikalık yolum kalmıştı. Önce bu merdivenlerin asaletine hiç yakışmasa da ünlendiği olayı anlatayım.

2012 yılında James Bond’un Skyfall filminin çekimleri için İstanbul’a geliniyor. Merdivenler Bond’un dublörü Robbie Madison’un ilgisini çekiyor ve üzerinde motoruyla bir kaç akrobatik hareketler yapıyor. Ba…ba…ba..bah.. Ne önemli, ne önemli.
Merdiven Voyvoda Caddesi’yle Banker Sokağı’nı birleştirir.1850’li yıllarda bölgenin en önemli banker ailelerinden biri olan Kamondo ailesinden Abraham Salomon Kamondo adına yaptırılmıştır. Kamondo ailesi İspanya’daki engizisyondan kaçarak ilk önce Venedik’e, ardından istanbul’a gelmiş. Aslında bir dedenin torunlarına Avusturya Lisesi’nde okuyan torunlarının yokuşu rahat çıkmaları için yapılan bu merdivenler aynı zamanda o dönemde yaşayan levantenlerin, Galata’daki iş yerlerinden Pera tarafında olan evlerine gitmelerinin kolaylaştırılması çok kullanılmasına neden olmuş. Osmanlı tarihinde İstanbul’un modernleşmesinde çok önemli katkıları olan bu aile sonra Paris’e yerleşmiş son fertleri II. Dünya savaşı sırasında nazi toplama kamplarında yok edilmiş. Doğu’nun Rothschild ailesi diye anılan ailenin önemli ferdi Abraham Salomon de Kamondo İstanbul doğumlu ve babası Ortaköy Cemaat yöneticilerinden. Abraham Osmanlı’da mülk edinme hakkı verilen ilk yabancı uyruklu kişi. Ayrıca modernleşmenin kent içi yaşamdaki öncülerinden, modern bankacılığın kurucularından biri olmasının yanı sıra istanbul’da ilk belediyenin kuruluşunda, kentsel alt yapının modernleşmesinde, yeni ve modern eğitim kurumlarının oluşumunda rol almış, önemli şehircilik, mimarlık ve kültür yatırımlarına da öncülük etmiş.
Abraham Salomon Kamondo, Paris’e yerleşmesinden kısa süre sonra 1873 yılında 93 yaşında ölmüş, naaşı istanbul’a getirilmiş ve saray bandosu eşliğinde görkemli bir törenle Hasköy’deki yahudi mezarlığında inşa ettirdiği anıtmezarda toprağa verilmiş. Galata ve Karaköy esnafı öldüğü gün yas ilan ederek dükkanlarını kapatmış. Hikaye aslında çok daha uzun ancak bu kadar kısaltabildim.
BEREKETLİ SOKAK
Kamondo merdivenleri ile terapi sonrası kendimi fazla yormadan günü bitirmek istiyordum. Bizim oralarda kış uykusundan hızlı uyanan ayının postu delik olur diye bir laf vardır. Tikkat olmak lazım. Lakin Karaköy’den motorla Üsküdar’a geçtiğimde miting nedeniyle trafik felçti. Ben de Kuzguncuğa kadar yürüyüp Bereketli Sokağı da size tanıtmak istedim. Bunlar sokağa gelenlere hoşgeldin diyordu sanki.

Bana kalırsa en korunmuş sokaklardan biri budur merdivenli sokakların. Soldaki binada sevimli gençlerin çalıştırdığı bir mimarlık ve dekorasyon şirketi var. Hafta sonları ise merdivene oturanlara çay satıyorlar. Ben içtim, tavsiye ederim.

Zaman zaman nefeslenecek bankların olması iyi aslında. Nefes nefese kalınca oturuyorsun, şöyle film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden hayatın 😉Kuzguncuk’ta Menteşe Sokağından İcadiye Caddesine iniyor merdivenler. 102 merdivenden oluşan sürprizli bir merdiven. Üç tane paralel sokakla kesişiyor.

Sokağın üstü iki köprüyü de gören harika bir boğaz manzarasına sahip. Sözü Salah Birsel’in bu sokak için söyledikleri ile bitireyim; “Bir yamaç üzerine kurulmuş sokağın alt başında durup yukarıya doğru baktığınızda evlerin iki tütün sırası dizisi gibi sıra tuttuğunu görürsünüz. Daha doğrusu bunlar gök kubbeye asılmış beşibirliklerdir. Orada çokça oyalanırsanız üstünüze üstünüze gelirler”

İŞTEN EVE
Bugün Altunizade’den çıkıp Kuzguncuk üzerinden Çengelköy’e 17.500 adımlık bir yürüyüş yaptıracağım. İki konuya odaklandım. Biri tapınma diğeri tıkınma. Bu yolu yaklaşık üç yıl önce sigarayı bıraktığımda kilo almamak için 1 yıl boyunca işten eve gelirken sık kullandım.
İSMAİL ZÜLFÜ PAŞA CAMİİ
Altunizade Camii olarak bilinen bu cami Abdülmecid’in baş mimarı İsmail Zülfü Paşa tarafından yapılmış. Paşanın babası kuyumcu ve çok zengin. Semtin adı da ondan geliyor zaten.

Adam o kadar zengin ki Dolmabahçe sarayı yapılırken Osmanlı Devletine borç veriyor. Yani bazı muktedirlerin tahterevalli ile çay yoluna gitmesi geninde var. Son ilginç notum ise İsmail Zülfü Nazım Hikmet’in Piraye’sinin babası oluyor.
İLAHİYAT FAKÜLTESİ CAMİ

Oldukça iyi durumda olan eski Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi cami yıkılıp yenisine başlandığında çok kızmıştım aslında. Ama şunu belirtmek zorundayım bu iktidarın yaptığı en güzel ve özgün mimariye sahip cami bence. Camide kılınan ilk cenaze namazının mason olduğunu düşündüğüm Mustafa Koç’a nasip olması da ilginçtir.
SURP HAÇ ERMENİ MEZARLIĞI
Bağlarbaşı’ndaki bu mezarlık oldukça bakımsız ve ıssız durumda son bir kaç yıldır. Yaklaşık 20 sene önce bol çiçekli, insanlara sık rastlanan bir mezarlıktı. Mezarlığa gelenlerin ziyaret sonrası bir iki kadeh şarap içtikleri 40 yıllık Turanlar Et ve Balık Lokantası 2 yıl önce kapandı zaten.

Geçerken kapanan Altunizade’de Capitol’ün hemen karşısındaki Naila Döner-Tarihi Kastamonu Dönerinden de bahsetmeliyim. Nefis dönerinin yanındaki demirhindi şerbeti de şahane idi. Ama Fastfood un kurbanları arasına girdi maalesef.

HEGIOS GEORGIOS RUM ORTODOKS KİLİSESİ

Kuzguncuk’taki bu kilise de yılın belli günleri hala ayin yapılıyor.
AYIOS YEORGIOS SINOGOGU

Kuzguncuk’taki bu sinagog hala düzenli olarak cumartesi günleri ayinlerine devam eden nadir yerlerden. Yalnız yazın iki üç ay biraz ilerdeki yazlık sinagoga gidiliyor. Camiler dışındaki tüm ibadet yerlerinde bayrak ve polis kulübesi olmazsa olmaz. Yazlık sinagogun kapısı da aşağıda. Yüksek duvarlara dahi güvenmeyip tel de koymuşlar. Ama nafile. Hırsızla yobaza kilit vurulmaz.

SURP KRIKOR LUSAREVIC ERMENİ KİLİSESİ
Kuzguncuk Sahildeki bu kilisedede hala ayin yapılıyor.

Hazır Kuzguncuk’ta iken yer kiralayıp kendi bahçenizi yaparak organik organik yaşayabileceğiniz bostanı ve bahçe kiralamak işime gelmez ben uğraşmamam derseniz cumartesi 16.00 ‘dan sonra veya pazar sabahı Kuzguncuk’ta İnebolu’dan gelen taze ve organik ürünlerle buluşabileceğiniz manavı da göstereyim.

Ben ne bahçe işiyle uğraşırım ne de yemek yaparım derseniz hazırı da var. Asude Ev Yemekleri yıllardır haluşka, ıspıt, güveç gibi yöresel yemekler yapan bir esnaf lokantası ve bu iş için biçilmiş kaftan.

Ama illa ben balık yiyeceğim, deniz manzaralı olsun, iki tek de rakı olsa fena olmaz derseniz Kuzguncuk iskelesinin yanında hatta o kadar yanındaki gemi yanaştığında sallanan İsmet Babaya gidebilirsiniz. Perihan Abla dizisinin unutulmaz mekanlarından biri olan İsmet Baba da kredi kartı geçmez(di) bilesiniz.
ÜRYANIZADE AHMET ESAT EFENDİ CAMİ
Camilerle devam edelim. Banisi Ahmet Esad II. Abdülhamid’in Şeyhülislamlarından. Kuzguncuk sahilindeki bu cami ahşap minaresi ile öne çıkıyordu. Yapılan restorasyonda minarenin de beyaza boyanması bu özelliğini biraz ortadan kaldırdı.

Kayıkhanesi olan ve kayıkhaneden direk camiye girilebilen nadir camilerden. Dışını görmüşsünüzdür belki ama en az dışı kadar sevimli olan içine girmemişsinizdir.

HAMID-I EVVEL CAMİ
Beylerbeyi’ndeki bu camiyi annesi için Abdülhamit yaptırmış. Meşhur olan değil I. Abdülhamit bu. İki minareli olan bu cami Ortaköy camii kadar olmasa da boğaza yakışan narin bir yapı.

İNCİRALTI MEYHANESİ

Kuzguncuk’ta İsmet Baba kalabalık, muhabbet edeceğimiz sessiz bir yer olsun veya kredi kartı da geçsin derseniz sizi Beylerbeyi’ne alalım. Saklı bahçesi, güzel mezeleri ve İstanbul’da bu tip mekanlarda pek de rastlanmayan her şeyin fiyatının yazdığı menüsüyle güzel mekandır İnciraltı Meyhanesi. Çarşamba veya Perşembe gelirseniz karşılaşır iki laf ederiz biz de.
HACI ÖMER EFENDİ CAMİ

İnşa yılı ve banisi belli olmayan bu minik cami Çengelköy’de en fazla düzenli cemaati olanlardan. Yakındaki esnaflar bu camiyi tercih ediyor.
HAMDULLAH PAŞA CAMİ

Çengelköy’deki bu cami II. Mahmut’un Kaptan-ı Deryalarından Safranbolulu Abdullah Paşa tarafından yaptırılmış. 1968 yılında İnebolulu bir hayırsever tarafından onarılmıştır. Camiden daha meşhur olan yanındaki 800 yaşındaki çınar.
AYA YORGİ RUM ORTODOKS KİLİSESİ
Çengelköy’deki bu kilisede 1980 li yıllarda her pazar ayin yapılırdı. Yaklaşık 25 hane vardı cemaat olarak. Şu anda üç beş kişi kaldı. Yılın belli günlerinde hala ayin var.

Bu da kilisenin üst tarafındaki ayazmada yalnızca senede bir gün temizlenip ayin yapılan şapelin kapısı.
SEVAL PASTAHANESİ
İşi tatlıya bağlayalım. Son mekanımız Çengelköy Seval pastahanesi. Ziya Pelit tarafından 1957 de kurulmuş. Aslında Pelit pastahaneleri ve Beylerbeyi Kazım pastahanesi sahipleri ile de akraba. Halen oğulları ve torunları çalışıyor mekanda. İstanbul’un her yerinden müşterisi olan doğal limonata, frambuazlı pasta ve supangilesinin yanı sıra benim vazgeçilmezlerim yazın dondurması (özellikle limonlu ve çikolatalı) kışın bitter çikolatası önemli ürünleri.

Ziya amca 80 yaşında. Hala dükkana sabah 7.00 de geliyor. Hikayesi ilginç. Rizeli. Ama anne ve babası 1922 de Batum’a Baho köyüne göçüyor. 18 sene orada yaşıyorlar. Ziya amcanın demesi 5 inekleri, evleri, tarlaları var orada. Ama bir gün

babasını karakola çağırıyorlar ya rus vatandaşı ol ya da 2 gün içinde sınır dışı edeceğiz diyorlar. Ziya amca 2 yaşında iken dönüyorlar Rize’ye. Baba 2 sene sonra ölüyor. İstanbul’da akrabaların yanında ilkokul. Sonra muhtelif pastanelerde kuzeniyle çıraklık ve 19 yaşında beraber açıyorlar Seval’i.

Evet işten eve geldik. Bu sokak benim eski bekar evimin olduğu Kalantor Sokak. Sokak adını girişindeki bu iki konaktan alıyor. Zamanında bu konaklarda zamanının kodamanları otururmuş. Hala da öyle. Sağdaki konak Evrenyeli Gürsoy Şirketler Gurubunun merkezi. Konakların arkasındaki çirkin apartmanın kırmızı okla gösterdiğim dairesi de evim evim sıcak evim.
Yorum bırakın