
NAZIM KAPTAN- 04.01.1921
Sis iyice dağılmış karayelden esince
Hava yeni kararmış İskelle’yi aşınca.
Altmışlık Nazım Kaptan çakmak çakmak gözleri,
Dümeni sıkı tutmuş nasırlaşmış elleri.
Ankara isteyince gönüllü nefer olmuş,
Motoru Mebruke’yle Trabzon’dan demir almış.
Son gözünü kırpalı tam elli saat olmuş,
İnebolu feneriyle rahat bir nefes almış.
Ara sıra gururla emanete bakıyor,
Kırışıyor yüzündeki altmış yıllık çizgiler,
anlamak zor, aklından ne geçiyor.
Tekrarlıyor yüksek sesle
Sekiz yüz elli sekiz tüfek Bin yüz sekiz kasatura
Yedi yüz yirmi yedi sandık cephane.
Sonra iki elini açıp kaldırıyor havaya,
Birisi rahmet doksan üç harbinde şehit olan babaya,
Diğeri dua İnönü’de mevzi tutan oğlu Ziya’ya.
Ağustosu bin dokuz yüz yirmi yılının,
İrkâp ve ihraç kumandanlığı kurulmuş,
Başında Halil oğlu Yüzbaşı Mehmet Ali,
İlk emri Mustafa’ya süresiz nöbet olmuş,
O günden beri, her gece gözetliyor denizi,
İnebolu Gençler Mahfilinden iki kişi,
Destekliyor nöbetinde Mustafa Reisi.
Görmüşler gelen motoru çeşmeden,
Göçükteki patikadan inmişler,
Atlamışlar sandala vakit geçmeden,
Mebruke’ye doğru kürek çekmişler.
Fenerin açığında iki reis karşılaşıyor,
Konuşmadan minnet dolu selamlaşıyor.
Sonra nöbetçi sandal öne geçiyor,
İki genç kıyasıya kürek çekiyor,
Öyle bir çekiyorlar nefes dahi almadan,
Doksan ton çeken motor zor takipte arkadan.
Nazım kaptan gülerek,
bağırıyor gençlere denizlerin ustası,
Ben sizinle yarışamam,
siz ki İnebolu Mavnacılar Loncası.
Nazım Kaptan atıyor aldığı işaretle demiri,
Ve parolayla sallıyor yar başına elindeki feneri.
İNEBOLU MAVNACILAR LONCASI-09.01.1921
İşaretle sahilde bir hareket başlıyor,
Sanki kumdan çıkıyor onlarca levent,
Onlar ki yıllardır dalgalarla yaşıyor,
Onları coşturuyor denizden gelen davet.
Dalgalar koro olmuş, sanki tempo tutuyor,
Yaa moo heyyamo, molla heyyamoo.
Denk kayıkları suya kanatlanmış uçuyor,
Yaa moo heyyamo, molla heyyamoo.
Başlarında İlyas Kaptan kayıkçılar kahyası,
Burada yetişiyor denizcinin alası,
Boralarda durmazlar ya da dalga azarsa,
Hele saaya yessa, heyamola, yessa yessa.
Onlar ki Yelkenlerle Kırım’a ulaşanlar,
Onlar ki kürek çekip fırtınayla boğuşanlar,
Onlar ki ufka bakıp yağmurları sezenler,
Onlar ki bu denizi kulaç kulaç gezenler.
İlyas, Nazım Kaptanı kucaklıyor çıkınca Mebruke’ye,
Sonra buyur ediyor Sahile dinlenmeye
Nazım Kaptan haram diyor dinlenmek bize,
Yurdu saran yedi düvel gelmeden dize.
İlyas Kaptan öylesine hakim ki her tekneye,
Motorun direğinde yükselmiş hisar gibi,
Öyle bir bakıyor ki boşalan cephaneye
Mermi denize düşse peşinden atlar gibi.
Sıra ile geliyorlar motora denizlerin kurtları,
Raşit Kaptan, Cemal Kaptan, Mehmet Kaptan, Kaptanlar,
Tatar Hasan, Hacı Hasan, Soğan Hasan, Hasanlar
İnebolu Loncasından kürekçiler, yelkenciler, miçolar.
Her kayığın kaptanı bağırıyor hararetle,
Yük hızlıca boşalıyor büyük bir maharetle,
Gün doğmadan bekleyen üç motor da bitmeli,
Gelen tüm cephaneler Ankara’ya gitmeli.
O telaşla farkında değiller,
dolunayın değişen yansımasının.
Adeta kopyası olmuş denizde,
beyaz kurdeleli İstiklal Madalyasının.
1. İNÖNÜ SAVAŞI-06.01.1921
Yunanlılar Ethem’in isyanına güvenip,
Eskişehir istikamet yürüyor,
İnönü’de hükümetin ordusu,
savunmada ilk sınavı veriyor.
Bilecik’te, Bozüyük’te, İnegöl’de Kınık’ta,
Yaşlısıyla, kadınıyla, çoluğu çocuğuyla,
Eline aldığı taşıyla, baltası kazmasıyla,
Kasabayı köyleri topyekûn savunuyor,
Halk Mezit boğazında geçit vermemek için
Çocuğu yaşlısıyla etten duvar oluyor.
Genç ordu, Albay İsmet komutasında
Beş gün boyunca
Önce durduruyor düşmanı,
Ardından kovalıyor Bursa’ya.
Bu ilk zafer müjdeliyor parlayan bir istikbal.
Bu ilk zafer müjdeliyor yaklaşan bir İstiklal.
İstiklal yolunda insanlara bir moral,
Ankara’ya güven tam, Yaşa Mustafa Kemal.
2.İNÖNÜ SAVAŞI- 23.03.1921
İlk İnönü savaşında umduğunu bulamayan,
Ağır zayiatla geri çekilen düşman,
Daha üç ay geçmeden saldırdı iki koldan,
biri İnönü diğeri de Afyondan.
Yirmi üç mart sabahı, tan yeri yenice ağarmış.
Yenişehir mevzilerde iki genç,
nöbeti biraz önce devralmış.
Biri Trabzonlu Ziya, Nazımın oğlu
Öbürü Hüsnü oğlu Ramazan, İnebolulu.
Ramazan bir parıltı görüyor, tam siperin önünde,
Ziya’yı iterken aşağıya, ateş çakıyor gözünde,
Sesi dahi çıkmadan cansız yere düşüyor,
O düşünce adeta Anadolu üşüyor.
Saldırının başında düşman girip Afyon’a
İlerliyor Çay-Bolvadin hattına.
Fevzi Paşa da geliyor Ankara’dan takviyeye,
Beraberinde Meclis muhafız taburuyla cepheye,
Mirliva İsmet Paşa Eskişehir Karargahında,
Subayları ile haritalar üstünde çalışıyor,
Savunma düzenini yine İnönü’de kuruyor.
Üç günlük direnmeyle kırıyorlar Yunanlının kolunu,
Sonra saldırıyor süvariler kırmak için belini.
Düşman yine bırakıp silahını kaçıyor,
Bu zaferde Milli ordu yalnız düşmanı değil,
Milletin makus talihini yeniyor.
O gün bilinmese de soyadı olacağı,
Yeni devletin ikinci reisi cumhurunun.
İnönü adı sanki kamçı oluyor,
Milletin topyekûn istiklale yolculuğunun.
İNEBOLU KAHRAMANLIK GÜNÜ-09.06.1921
İnönü’de önü kesilen düşman iyice gözü kararttı,
Atina’nın kararı son hücumla Ankara’yı almaktı.
Tüm Anadolu gücünü birleştirmiş vatanı savunuyor,
İstiklal yolu artık mermi olup top olup Ankara’ya akıyor.
Mayısta olduğu gibi haziranın başında da geliyor.
Motorlar, martikolar, vapurlar,
Nevrosiski’den Tuapsi’den tonlarca yükleniyor
Tüfekler, cephaneler ve toplar.
İnebolu halkı atmış üzerinden rehaveti,
Cephaneyi sırtlıyor yettiği kadar kuvveti,
Kayıkçıların ritmine uymuş yedisi yetmişiyle,
İkiçaya taşıyor bitmez enerjisiyle.
Ramazan bayramının birinci günü,
Can ile Yenidünya vapuru,
Boşaltıyor hem ticari hem askeri yükünü.
Denizden sırf silah değil insanlar da geliyor,
Trabzon’dan yüzlerce genç, İstanbul’dan subaylar
Kasaba gece gündüz kovan gibi kaynıyor,
Pazarda yolluk alanlar.
Çarşıda araç bakanlar
Yaklaşık dört yüz subay, çeşitli rütbelerde,
Telaşları hemen gidip savaşmak cephelerde.
Akşamına bayramın,
İstanbul’dan bir martiko geliyor,
iki yüz ton cephane
Sabaha kalmadan boşaltılıyor,
Dokuz haziran perşembenin sabahı,
Kahyanın Mehmet reis,
Bindiriyor kıyıya pamuk yüklü kayığı,
O sırada görüyor kuzeyden gelen,
Biri büyük, biri küçük iki gemiyi.
Yarbaşı kalabalık, gözler iki savaş gemisine dönüyor,
Biri dev kulesi olan Kılkış zırhlısı,
Küçüğü Panter canavarın yavrusu.
İkisi de yol kesip duruyor,
Panterden dört çifte bir filika iniyor.
Baş tarafta beyaz kıç tarafta yunan bayrağı,
Geliyorlar moloza,
ellerinde ültimatom tebliği.
Binbaşı Hasan Fehmi liman reisi Neyir beyle
Karşılamaya gidiyor büyük bir sühunetle.
Yunan yüzbaşı elindeki mektubu uzatıyor,
Filikadan çıkıp kibirli bir hışımla
Ultimatom metnini yüksek sesle okuyor,
Yüzlerine bakmadan küstahça bir tavırla.
“İnebolu’da çok fazla cephane ve subay var,
Bu mondros mütarekesini inkar,
Kayıkları tahrip edin, cephaneleri teslim,
Oniki rehin verin, şehri aramak için izin.
Söylediklerimizi yapın iki saate kadar
Emir kesin, bu size yaptığımız son ihtar.”
Hasan Fehmi dikiliyor önünde Yunan heyetin
Sesi gür ve kendinden emin.
Hükümete ve ahaliye duyurur Ankara’ya bildiririz
Lakin biz bu vatanın karışını dahi,
her ahval ve şeraitte müdafaa ederiz.
Yunanlı subay bağırıyor küstah bir tavırla
O halde biz de Lahey hükmü uyarınca,
Kayıkları, depoları yakarız,
Tüm Şehri bombalayıp yıkarız.
Ardından iki heyette sırtını dönüp,
Geldiği yöne ilerliyor gerisine bakmadan
Yarbaşına birikenler tedirgin,
Haberi bekliyorlar nefes dahi almadan.
Kaymakam Mıntıka komutanı Nidai Beye
Gel diyor Ankara’yla görüşmeye Telgrafhaneye.
Daha sonra Vali Reşit Paşa da katılıyor heyete,
Acil karar müşterek alınıyor ilan için millete.
Sokaklara dağılıp bağırıyor kayyim, bekçi ve tellallar,
“ey ahali..! İkiçayda toplanın top atacak düşmanlar
Arabalara binsin Gebeler, Hastalar ve sakatlar,
Kadınlar evde ateş bırakmayıp, cocuklarla koşsunlar,
Erkekler ve gençler giderken çarşıdan cephane de alsınlar”
Haberi alan kadınlar tıkıştırıp bir şeyler küçük bir bohçaya,
Çocuklarını alıp telaşla koşturuyor çarşıya,
Bir yandan yüklerken sırtındaki semere bir kaç cephane
Bir yandan da veriyor boyu kadar tüfeği çocuğunun eline.
Gençler bir kaç sefer yaparken, yüklenip ciğerine,
Bazen sırtta veriyor yaşlıların, anaların yüküne.
Çocuklar taşır iken güç bela bir tüfeği,
Almaya kalkışana bağırarak ağlıyor,
Canından değerli görüp tonlarca cephaneyi
Şelale olmuş sanki şehir İkiçay’a çağlıyor.
HAMAMCI KADI SALİH REİS – 13.06..1921
Yar başında,
Otuz altı basamaklı merdivenin başında,
Bir denizci duruyor tam yetmiş yaşında.
Daha dört gün olmuş Yunanlı gözdağını vereli,
Ne Salih Reis ne de diğerleri oralı.
Sol elinde kızılcıktan asası,
Sağ omzunda bir cephane kasası.
Başı önde, gözler kapalı, içinde kahır,
Başlıyor merdiveni çıkmaya ağır ağır,
yıllardır şehit olan evlatların hırsıyla.
Yüreğinde kor olmuş esaret acısıyla.
Her adım atışında düşmana basar gibi,
Her nefes alışında istiklale koşar gibi.
Havali kumandanı Muhittin Paşa,
“Dede bana ver diyor, yoruldun taşıyayım”
merdivenin başından.
Haykırıyor yaşlı kurt Başını kaldırmadan,
“kör müsün, sahil cephane dolu sen de al aşağıdan”
Bir an kesiliyor paşanın sesi
Herkes tutmuş nefesi.
Hamamcı Kadı Salih o sırada anlıyor,
Mahcup olup Paşanın eline sarılıyor
Paşa elini çekip inerken aşağıya
“Ölmez bu millet” deyip coşkusundan ağlıyor.
ÇATALLI HÜSNÜ- 05.09.1921
İstiklal mahkemesi kurulmuş,
İnebolu Hükümet binasında,
O gün göreceği ilk davasında.
Sanık Ramazan Oğlu Hüsnü
Oldukça ihtiyar,
Yaşadığı yer İnebolu’nun Çatal bucağı
Suçu oğlunu evde saklamak,
Şikayetçilere göre asker kaçağı.
Soruyor mahkemenin Başkanı
Saruhan Vekili Mustafa Necati,
Yataklık ettin mi asker kaçağı oğluna,
İhtiyar titreyen ellerini sokuyor koynuna,
Çıkartıp uzatıyor alın bakın bunlar kafa kağıdı
Üç oğlumdan biri Balkan biri Çanakkale şehidi.
İki aslanını bu millete şehit vermiş bir baba,
Üçüncüyü gizler mi ölüm kalım savaşında.
Sonra yamalı mintanını aniden yırtıyor,
Kalbur olmuş göğsünü herkese gösteriyor,
Bağırıyor tam sekiz yıl millet için askerdim,
Makedonya’da Bulgar çetelerle savaştım,
Ben kurşun yarasına yara bile demem,
Asıl şehitlerimin yarası bağrımı delen.
Mustafa Necati Bey sıkılarak soruyor,
Peki baba, oğlunu en son nerede, ne zaman gördün?
Yaşlı adam yırtık mintanını toparlarken.
Diyor ki onu Ankara’ya selametlerken
Yani toprağa ilk kar düştüğünde
Kastamonu Askerlik Şubesinin önünde.
Sonra hiç haber almadın mı diye sorunca
gün görmüş vekil İhtiyar duralıyor,
Sanki bir şeyden korkuyor,
Gözlerini yere çevirip bir süre bocalıyor,
Sonra kuşkuyla dinleyicilere bakıp
Tükenmiş bir ses ile başkana fısıldıyor:
Kulağıma gelirdi askerden kaçan varmış,
Yakalanırım diye evine de gelmezmiş,
Kimi para için eve mektup yazarmış,
Kimi dağa çıkıp eşkıyalık edermiş.
Beş ay önce bana da bir mektup geldi,
Mektubu muhtar eliyle verdi,
Dedim ki oğlan askerden kaçtı, bana haber veriyor,
Okumam yok, yazmam yok, bilmem ki ne istiyor.
Muhtar söylemiş herkese bana gelen mektubu,
Tam beş buçuk aydır Utancımdan kimselere okutamadım,
Ele güne rezil oldum, yüzlere bakamadım,
Dünyaya kahir ettim, dışarı çıkamadım.
Sonra eğilip yün çorabın içinden mektubu çıkartıyor,
Al oku diye vekile uzatıyor.
“Neredeyim diyorsa yakalayıp getirin,
Asarken darağacında ipi bana çektirin”
Mustafa Necati bey mektubu okuyor,
Yerinden fırlayıp kürsüsünden iniyor,
Hıçkırıktan sesi boğulmuş,
İhtiyarın öpmek için eline sarılıyor,
Oğlun Şehit olmuş İkinci İnönü’de diyerek
defalarca bağışlanmak diliyor.
İhtiyar vurup Mahkeme Başkanının omzuna,
Vatan sağ olsun sizler sağ olun diyor.
Sonra başlıyor sessizce ağlamaya,
Göğsü körük gibi inip kalkarak
Kırışık yanaklardan süzülen yaşlar,
Aksakalı içinde derinlere akarak.
Dinleyiciler adeta donmuş,
Hepsi yüzünü semaya dönmüş,
Hüsnü kurtuluyor vatan hainliğinden,
Ama yıkılıyor küçük oğlu Ramazanın şehitliğinden.
ŞERİFE BACI- 15.02.1921
Kastamonu Kışlasında sayılıyor gece gelen kağnılar,
Mıntıka Komutanı Osman bakıyor bir eksik var,
Emrediyor posta başı Dörkenili Cemile
Gidip bir bakın etrafa Rıfat Çavuş ile.
Çıkıyorlar hava ayaz, kar dizlerine varmış,
İkisi de delik postallarına çaputlar sarmış.
On beş dakika mesafede kışladan,
Bir kağnı görüyorlar ilk tepenin ardından,
Kağnıyı çeken çelimsiz öküzler çökmüş,
Biri cephanenin üstünde yorganı örtmüş,
Kağnının tekerleri bir balçığa saplanmış,
Bir kadın top mermilerinin arasında kapanmış,
Üstünde bir karış kar, belli ki donmuş,
İki Mehmetçiğin de o an gözleri dolmuş.
O sırada bir ağlama sesi geliyor,
Cemil şehidin altındaki bebeciği görüyor,
Hemen alıp oradan sıkıca kucaklıyor,
Çıkartıp ceketini güzelce kundaklıyor.
Rıfat ise genç kadının gülen yüzüne bakıp
İşte diyor istiklale kavuşmanın iki ayrı misali,
Bebek ağlıyor diri, anası gülüyor ölü.
Tam bir hafta öncesi Seydiler’in muhtarı,
Ahaliye gelsin diye haber salmış,
Almış başını ellerinin arasına
Kalan son tütününü sarmış, İçerken bastırıyor on bir yıllık yarasına.
Anlatıyor muhtar köy odası dolunca
“Sakarya’da düşmanı hırpaladık epeyce,
Lakin daha süpürmedik vatandan,
Cephaneyi getirip yığmışlar İki çayda depoya
Yardım etmek gerekir vilayete taşımaya”
Dinleyenler içinde Hasan kızı Şerife
Kucağında sekiz aylık bebesi
Yanında Cihan harbinde gazi olmuş kocası,
On altısında gelin olmuş,
İki ay sonra dul kalmış,
Yaşlıları uygun görmüş,
Topal Yusuf’a varmış,
Yirmisine girerken Elif’ini doğurmuş.
Ertesi gün tam yüz elli kağnıya,
Yükleniyor Kars Kalesinde ele geçen mühimmat,
Seydiler kafilesi hemen çıkıyor yola,
En başta muhtar karısıyla kol kola,
Ortalarda Şerife, Elif sırtındaki beşikte,
En arkada silahlı iki kişi, eller tetikte.
Küre dağlarında yokuşlar aşıyorlar,
Geceleri ayazla savaşıyor,
Beş gün beş gece sonra yola çıkıştan,
Yüce Ilgaz’ı görüyorlar uzaktan,
O sırada tipi bastırıyor, beter ayazdan,
Şerife geri kalmış emzirirken Elif’i,
Kar tutuyor yerleri kalmıyor teker izi,
O sırada çöküyor kara öküz toprağa,
Öylesine soğuk ki buz oluyor nefesi.
Şerife’nin kulağına rüzgar ile geliyor
kondüktör Rıza Beyin şiir okurken sesi
“Kadınlar da erzak, fişek taşıdı,
Yatakları toprak idi taş idi,
Yedikleri, tuzsuz, yağsız aş idi,
Beşikleri sırtında birer kahraman”
Şerife özenle örtüyor yorganla emaneti
Sonra yorgan oluyor örtmek için Elif’i
Sakarya’nın tam on beş bin şehidi,
Kar olup kapatıyor bacısının üstünü,
Son nefeste görür gibi gülüyor,
Yıllar sonra meydanlarda büstünü,
Huzurla ebedi uykusuna dalıyor,
Onların sayesinde bir millet uyanıyor.
Yorum bırakın