Hans Tröbst, Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin ardından, Alman İmparatorluğu’nun zorla emekli edilen subaylarından biriydi. Savaş sonrası ağır şartlar altında emekli edilen bu subaylar, prestijlerinden mahrum bırakılmış ve yaşamlarını idame ettirebilmek için küçük işlerde çalışmak zorunda kalmışlardı. Ancak bu durum Tröbst’ün gururunu incitiyordu. Kendine yeni bir yol arayan Tröbst, Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleyi fark etti ve bu mücadelenin haklı olduğunu düşünerek bu direnişe katılmaya karar verdi.

1920 sonbaharında Sırbistan ve Bulgaristan üzerinden yola çıkan Tröbst, 1921 baharında İstanbul’a ulaştı. İstanbul’da bazı Türk subaylarıyla görüştü, ancak onu bir casus olabileceği gerekçesiyle şüpheyle karşıladılar. Bu güvensizliğe rağmen Tröbst’ün İnebolu’ya gitmesinde sakınca görülmedi. Zorlu bir yolculukta sonra İnebolu’ya vardı. Gemiden inişini şöyle tarif ediyor Tröbst: “Küçük bavulumla dik merdiveni indim, bir dalga sandallardan birini yükseltti, hemen içine atladım ve sandal bir dalga vadisinde kayboldu. Diğer yolcularda izlediler ve kısa sürede kuvvetli kürek çekişleriyle sahile yöneldik. Dalgakırana çarpan denizin sıçramaları arasından geçerek sakin suya ulaştık ve rıhtıma yanaştık.”

Ocak sonundan 10 marta kadar İnebolu’da kalan Tröbst kitabın 67-87 sayfaları arasında İnebolu ile ilgili gözlemlerini anlatmış. O yılları gözünüzün önünde canlandırabilmeniz için kitaptan kısa bir bölüm daha aktarayım. “Kalabalığın içinde ağır ağır dolandım. Üniformalı ve sivil subaylar, askerler, her çeşitten ve zümreden siviller, şık iskarpinler içinde resim gibi güzel ayaklarıyla tamamen örtünmüş kadınlar, hocalar ve şarkı söyler gibi seslenerek simit ve çörek satan oğlanla, her şey rengarenk birbiri içinde dalgalanıyordu. Boş alanlarda cami önlerinde rengarenk garip kıyafetleriyle kadın erkek köylü kümeleri ayakta ve çömelmiş duruyor, sırtlarında yada küçük eşeklerle getirdikleri dağdan getirdikleri odunları satıyorlardı. Gemilerle karaya ulaşan mal ve malzemeyle yüklü eşek ve katır katarları kalabalık arasından geçerek ülke içine sevk ediliyordu. Sayısız köpek ve çok güzel iri kediler sokakları dolduruyordu”

Tröbst kırk gün boyunca bir çok kişi ile tanışır. Onu en çok şaşırtan ise Almanca ve Fransızca bilenlerin çokluğudur. 10 martta Ankara’dan gelen harcırahla birlikte Ankara’ya yola çıkar ve oldukça sert geçen kış şartlarında 1 ayda yürüyerek Ankara’ya varır. Türk ordusunda yüzbaşı olarak görevlendirilir. Milli mücadele sırasında aktif rol üstlenemez. Önce Eskişehir, sonra Konya Ereğli demiryolunda subaylık yapar. Bu süreçte Ankara’da önemli isimlerden Refet Paşa ile görüşür. İstiklal Madalyası alan tek yabancıdır. 1923 yılına gelindiğinde Tröbst, Almanya’ya dönerek gazetecilik yapmaya başlar. Lozan Antlaşması sonrası gerçekleştirilecek olan nüfus mübadelesini destekleyen yazılar yazar. Milli mücadele sırasındaki anılarını da bu kitapta toplar. 1924-1939 yılları arasında muhabir olarak Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Avusturya ve Romanya gibi ülkelerde çalışır. Gerek 8 Kasım 1923 yılında Hitler’in Birahane darbesine katılması ve Nazi partisinin yurt dışı organizasyonunda eğitim ofisinin başkanı olduğu söylentileri siyasi eğilimi için bir ipucu olabilir.
Hans Tröbst, 5 Temmuz 1939’da Çin’de ölür, mezarı Hannover’dedir.
Aslında ilginç bir tesadüf var. Aslında aynı tarihlerde Nazım Hikmet, Vala Nurettin ve dahi Almanya’dan gelen ve başlarında Ahi Evren’in olduğu Spartakistler de oradalar. Kitabın bir yerinde Goethe Hayranı bir genç şair (ki tipi asla Nazım’a benzemiyor) ile onun mükemmel Almanca konuşan ve Almanya’yı çok iyi bilen arkadaşlarından bahsediyor. Bahsettiği kişiler bizim Spartakisler olabilir. Ben Nazım Hikmet’in Dünya görüşünün oluşmasında önemli bir rol oynayan İnebolu sürecinde bu Nazi pardon Alman Subayı ile karşılaşmamalarına sevindim açıkçası 🙂
Yorum bırakın