CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA İKİ GENÇ
İhsan iki aylık seferden yeni dönmüştü ve doğup yaşadığı topraklara biraz daha hasretle basıyordu bu sefer. İçinden bir daha gitmem Kırım’a diye geçirdi. Denizciydi. Birçok kereler Barselona’ya gitmişti yumurta yüklü ticari gemilerle. Ama hiçbirinde Karadeniz’de yakalandıkları gibi adeta her tarafından yanardağ püskürüyormuş gibi kabaran böylesi bir fırtınaya rastlamamışlardı. Bir yandan da hem 1. Dünya Savaşı hem de grip salgını nedeniyle Akdeniz’e açılmakta çok tehlikeli olmuştu artık.

Yar başındaki merdivenleri ağır ağır çıktı. Merdivenin başına geldiğinde sol taraftaki ahşap iskelenin üzerinden biri seslendi: – Safa geldin Hopalı, sana bir kadeh şarap ikram edeyim de yorgunluğunu atasın. Sol omuzu hafif ilerde ve ağır ağır yürürdü 1.95’lik İhsan. Yürüyüşünü Hopalı bir asker arkadaşına benzeten babası takmıştı ona bu lakabı. Başını kaldırıp Yar başı Meyhanesinin işleten kabak Yanya’ya ters ters baktı ve hiç düşünmeden içeri daldı Hopalı.
İki gün Düz tarladaki baba evinde dinlendi. Anası Şerife ona sevdiği yemekleri yaptı. Dizinin dibinde kardeşleri Ali ve Mehmet, abilerinin deniz maceralarını dinlediler. Babaları Raşit Kaptan (Raşit kaptan Beyaz Beratlı İstiklal madalyasını teslim alan dört denizciden biridir) da katıldı zaman zaman onların sohbetlerine. İki gün dinlendikten sonra Hopalı hem arkadaşlarını görmek hem de Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra başlayan istiklal hareketi ile ilgili haberleri almak üzere çarşıya doğru inmeye başladı. Tam kaymakam yokuşunun köşesinde çeşme başında elinde iki koca güğümle bekleyen kısacık boylu genç kızla göz göze geldi. Bu ona yıllarca hayat arkadaşı olacak Emine’yi ilk görüşüydü. İçi ısındı, ısındı ve kaynadı.
Emine 16 yaşındaydı. İki erkek üç kız beş kardeştiler. Ufak tefek olmasına rağmen çok kuvvetli, hep güler yüzlü, hiperaktif denebilecek kadar hareketli, becerikli ve çalışkan olduğu için anne ve babasının en güvendiği evladıydı. Evleri Marazın kahvesinin hemen önünde, yeni yapılan mendireğe, İskelle Burnuna ve Patriyoz Mahallesine hâkim bir konumda idi. Ama oluşan heyelan nedeniyle yanındaki iki evle birlikte kayıp gitmişti iki yıl önce. Anne ve babasının yeniden başlama konusunda en büyük destekçisi olmuştu Emine. Elbette komşularının desteğini de unutmamak lazım.
Hopalı hemen o akşam söyledi Şerife anaya Emine’yi isteyin bana diye. 2 ay içinde de evlendiler. Evliliğin ilk yılları tüm Anadolu’nun tek vücut olduğu İstiklal Savaşının zorluklarıyla geçti. İnebolu bir yandan Anadolu’ya geçmek için İstanbul’dan gelenlerle dolup taşıyor, bir yandan da cepheye aktarılması gereken başta cephane olmak üzere her türlü malzemenin merkezi konumuna geliyordu. Vakit bu hengâme içinde hızlı ama bir yandan da cepheye evladını gönderen analar içinde bir o kadar yavaş geçiyordu.

O yıllarda cephaneyi karaya çıkartan kayıkçılardan biri Hopalı, cephaneyi İki çaya taşıyanlardan biri de karnındaki İfakat’la birlikte Emine idi. İlk çocukları İfakat İnebolu Yunan muhripleri yaptığı top atışları altında doğdu. Günler sonra İnebolu, haftalar sonra Vatan kurtuldu. Yeni cumhuriyetin neferleri idi artık onlar. Atatürk’ün Türk Ocağının balkonundan yaptığı konuşmayı dinlerken her ikisi de çok heyecanlı, mutlu ve umutlu idi. Bir hafta sonra Muammer ve iki yıl sonra da Nurettin katıldı aileye. Atatürk’ün devrimleriyle kadınlara tanınan hak ve özgürlükleri en iyi anlayan ve değerlendirenlerden biri oldu Emine. Onun teşvikiyle Hopalı Sahil Oteli işletmeye başladı. Emine evde çocuklarının istikbali için elinden geleni yaparken, diğer yandan da otelle ilgili her hizmeti veriyordu. Odaların temizliği, yatakların yapılması, her misafir sonrası yorganların yeni ve temiz kılıflarla kaplanması, misafirlerin kahvaltı masalarına tereyağı, türlü türlü reçel ve marmelatlar yapılması onun hiç şikayetçi olmadan yaptığı rutin işlerdi. En küçük çocukları da askerden dönüp evlenince bu seferde molozda yeni açılan plajı işletmeye başladılar.

Plaja bütün yemekleri Emine evde yapıp tepsilerle göçük denilen patikadan taşıdı yıllarca. Hopalı kansere yakalandı altmışlı yılların başında. Son gününe kadar da ağırlaşan kulaklarını radyoya dayayarak dinledi ajansı. Hiç kaçırmadı. 1968 de vefat etti. Emine’nin bu acısını iki oğlunun acısı perçinledi ama o hayat sevincini hiç kaybetmedi. Su böreğini, murabba dediği marmelatlarını torunları, torun çocukları için yapmaya devam etti. Cennete çevirdiği bahçesinde gülleri budarken düşüp kalçasını kırdı. Birkaç sene sonra 1983 yılında vefat etti. O öldüğünde torunun torunu doğmuş ve Emine cennetin vizesini almıştı. Hepsi Işıklar içinde uyusun.
GÜLLE
Yaşlı kadın nefes nefese uyandı. Yine sıkça gördüğü bir kâbusun sabahındaydı. Babaannesinin “Tevhide, çabuk mutfaktan tahta kaşık getir “diye bağırması hala kulaklarında tekrarlanıyordu. 7-8 yaşlarındaki kız telaş ve korkuyla mutfağa gidiyor ve her tarafta tahta kaşık arıyor, bulamıyor, bulamıyordu. Babaannesinin gittikçe daha yüksek bağırması, onun ocağın yanında, mutfaktaki tüm çekmece ve raflarda hatta tel dolabın içinde, yalağın altında tekrar tekrar araması ve sonunda anasının o canhıraş haykırışı ile hıçkırıklara boğulması. Onun çocukluğu zamanında havale geçiren çocukların üzerinde şifa için tahta kaşık kırılırdı. Tevhide Hanım artık bu tip hurafelerden kurtulmuş olsa da kendinden iki yaş küçük kız kardeşinin ölümü onun beyninde yer etmiş hatta travma haline gelmişti. Bu karanlıkla ilk tanışması idi ve daha sonraları nicelerine tanık olacaktı.
Perdeyi aralayıp pencerenin karşısındaki Karadeniz ile arasında bir duvar gibi duran tepeye baktı. Ağırlıklı olarak yeşillikler arasındaki aşı boyalı ahşap evlerin oluşturduğu görüntü, onun bu eve gelin olarak gelişinden bu yana pek değişmemişti. Tepenin sol tarafında en yüksekte duran iki katlı taş mektebin üst kat pencerelerine göz attı. Güneşin denizden doğması ile bu binanın pencerelerinde kızıl bir yansıma olurdu, bu da onun kalkma saatini işaret ederdi. Daha vakit olduğunu anlayınca doğruldu ve hemen başucunda duran büyük oğlunun yıllar önce Almanya’dan getirdiği saati kontrol etti. Her akşam sabah namazını vakitlice kılabilmek için kurardı. Saat daha beşi çeyrek geçiyordu. Alarmı iptal etmek için üstündeki düğmeye bastı ve tekrar yatağa uzandı.
Keçi derisinden yapılmış ve bombeli kapaklı çeyiz sandığının arkasındaki duvarda asılı Saatli Maarif Takviminden yaprağı koparıp gece lambasının ışığında okumayı aklından geçirdi ama üşendi. Okumak. Evlenip bu eve geldikten sonra en iyi arkadaşı olan karşı komşularının küçük kızı Resmina, mübadele nedeniyle üç gün içinde toparlanıp bilinmeze doğru yola çıkmadan önce veda etmek için geldiğinde ona “Tevhide, mutlaka okuma yazma öğrenmelisin, bak bilseydin mektuplaşırdık seninle” demişti. Bu ona utanma ile imrenme arasında bir duygu yaşatsa bile daha sonra oğulları ile bilirlikte okuma yazma öğrenmesini ateşlemişti. On altı yaşında kasabadan pek uzak olmayan bir köyde yaşarken, kasabada lokantası olan biri ile evlendirilip bu eve gelin gelmişti. İlk günlerdeki yalnızlığını ve ürkekliğini yenmesinde rolü büyüktü Resmina’nın. O yaşa kadar pazarı olduğu günler dışında pek kasabaya inmeyen Tevhide’nin hiç Rum tanıdığı da olmamıştı. Köylerinde hiç Rum da yoktu aslında. Gelin olduktan iki gün sonra kuyudan su almak için gelen, sarı saçları, başındaki yanında kırmızı bir gül olan mavi şapkasının yanlarından omuzlarına dökülen ve mavi beyaz fırfırlı elbisesi ile başka bir dünyadan gelmiş gibi görünen bu kız, Tevhide ’ye “Merhaba, Allah mutlu etsin, ben Yanas’ın kızı Resmina “ diyerek elini uzatmış, Tevhide ne yapacağını şaşırarak, yalnızca elini kızın eline dokundurabilmişti. Daha sonra her türlü derdini anlattığı, çağırdığında evlerine gidip piyano çalışını hayranlıkla izlediği, birlikte çay içip dedikodu ettikleri candan bir dostluk oluşmuştu aralarında. Tam bu anılara dalmışken gelininin yatak odasının kapı açma sesini, ardından da çocukların odasına giden karaltısını gördü. Evdeki tek kuzine çocukların odasında idi ve gelini her sabah çocuklar okul için kalkmadan önce yakardı. Bu onun yarım saat sonra namaz kılacağı anlamına geliyordu aynı zamanda.

Yatakta bir kez daha doğruldu. Yatağa akşam yatmadan önce kuzinenin üzerinde ısıtıp önce gazete sonra da beze sardığı yassı taşı yataktan alıp yere bıraktı, çorabını ve terliklerini giydi ve yavaş yavaş yatağını toplayıp çeyiz sandığının üzerine koydu. Ardından mutfak ile odası arasına aslında servis camı olarak yapılan ama bu amaçla hiç kullanılmamış, onun özel eşyalarını, ilaçlarını, bardağını hatta takma dişini koyduğu raf görevi gören yerden bir tarafı kalın diğer tarafı ince dişleri olan fildişi tarağını aldı. Tamamı beyazlamış lüle lüle saçlarını taramaya başladı. Karşı tepenin arkasından ışıklar göğü aydınlatmaya başlamıştı. Saçlarının ucunda belli belirsiz kına izlerini görünce kına zamanı gelmiş diye geçirdi aklından.
Eynini giyip banyodan maşrapa ve Don Kişot’un şapkasını andıran kenarlı küçük leğeni alarak çocukların odasına gitti. Odada biri kız, biri erkek iki torunu hala uyanmamıştı. Kız olan onun adını taşısa da hep ikinci adı kullanılmıştı. İki yaş küçük erkek torunun ismini ise o vermişti. İki isminden biri babasının diğeri ise kayınpederinindi. Onuncu torunu olmasına rağmen ona düşkünlüğü farklıydı. Oda bayağı ısınmıştı. Sessizce kuzinenin üzerindeki kazandan leğene üç dört maşrapa su alıp abdest almak için banyoya gitti.
Namazını kılıp tespihini çekerek çocukların odasına girdiğinde tüm hane halkı kahvaltıya başlamıştı. Tevhide Hanım gördüğü kâbusun etkisini ve anılarında ona kasvet veren tüm düşüncelerini odasında bırakmış ve hep yaptığı gibi gülüşünü takmıştı ak pak ve kırışıklarla dolu yüzüne. O sırada yumurtasının az piştiği için mızmızlanan Aziz, biraz da babaannesinin Allah’ın nimetleri ve israf konusunda uzun bir konuşma yapmasından çekinerek hemen susup yumurtasını yemeye başladı.
Aziz, önceleri babaannesini namaz surelerini öğreten, dualar ezberleten, Peygamberin ibret verici hikâyelerini, nadiren de cadı ve Keloğlan’ın olduğu bazı masalları anlatan disiplinli ve sert, yani biraz can sıkıcı biri gibi görse de, özellikle son üç yıldır, ortaokula başlayalı beri kendisine diğer torunlarından farklı bir gözle baktığını fark etmiş, onun yumuşak, eğlenceli ve ilginç taraflarını da keşfetmeye başlamıştı.
Kahvaltıdan ilk kalkan baba oldu. Devlet memuru olduğu için her zamanki gibi sabah tıraşını olmuştu, kravatlı idi. Ceketini ve paltosunu giyip, fötr şapkasını takarak evden ilk çıkan da o oldu. Aziz, ablasıyla birlikte tam evden çıkacakken babaannesinin, “Aziz gel seni bir okuyayım.” dediğini duydu. Bu bir nazar seansı anlamını taşıyordu ve Aziz önceleri buna karşı çıksa da artık bunu kanıksamıştı. Hatta bazen o söylemese dahi onun önüne oturup kendisini okumasını istiyordu. Nazar konusu babaannesi için ciddi bir konu idi. Bahçede çalışırken olan tüm terslikleri, hatta yakalandığı grip, nezle gibi hastalıkları bile hep yan komşunun nazarına bağlardı. Kendi üzerinde taşıdıkları dışında, o komşunun tarafına bakan ağaçların dalları bile nazar boncuğu doluydu. Aziz babaannesinin karşısına oturdu ve onun okurken esnemesine, her esnemesine “Bak gördün mü nazar varmış.” demesine onaylar gibi kafasını salladı ve seans üfleme ile sona erdi. Aziz o sırada içinden babaannesinin hayatı boyunca kaç kere tespih çektiğini hesaplamaya çalışıyordu. Her namazdan sonra doksan dokuzluk tespihi üç kere çekerdi. Ayakkabısını giyip koşturarak evden çıkarken mırıldandı “Oha, yirmi beş milyondan fazla”.
Aziz ortaokul son sınıfa gidiyordu ve oldukça parlak bir öğrenciydi. Tam bir matematik canavarıydı. Etrafında olup biteni hep dikkatle izler ve önemli gördüklerini bir tarafa kaydederdi. Sevdiği bir şiiri birkaç kere okuduğunda ezberlerdi. O gün okuldan eve dönerken içinden babaannesinin şiirini tekrarlıyordu. Sömestre tatilinde Ankara’da amcasının evine gitmişlerdi. Amcası Vehbi, bir süre Almanya’da çalışıp dönmüş bir mühendisti. Almanya’dan gelirken getirdiği teyp ve fotoğraf makinası onun en sevdiği oyuncaklarıydı. Onlarla tüm ailenin ses ve görüntü albümünü oluşturma çabası içindeydi. Bir gün teyp ile herkesin sesini kaydettikten sonra annesine dönüp “Ana sen de bir şiir oku” dedi. Babaannesi Vehbi amcanın başla komutu ile Aziz’i çok şaşırtan ve ona hayranlığını perçinleyen şiirini söylemeye başladı.
Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;
Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;
Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;
Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.
Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:
Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın;
Derileri çatlak, bağrı kapkara,
Sağ elinin nasırında bir yara
Başında bir eski püskü peştamal
Koltuğunda bir yamalı boş çuval…
Şiiri okurken yüzündeki o acı çeker gibi görünen ifade ve sesini alçaltıp arttırarak yaptığı vurgular, usta bir tiyatrocunun tirat okuması gibiydi. Zaman zaman ağlayacak gibi sesi çatallaşıyor, zaman zaman bir isyanı yaşar gibi bağırıyordu.
Ah Efendi, bize karşı İstanbul
Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?
Taşraların hayvanlık mı nasibi?
Aziz babaannesinin her duraklamasında yutkunuyor ve adeta şiirin bitmesini istemiyordu. Tevhide Hanım adeta mırıldanır gibi, oldukça uzun olan şiiri bitirdi.
Yazık, sana ağlamayan şiire;
Yazık, sana titremeyen vicdana,
Yazık, sana uzanmayan ellere;
Yazık, seni kurtarmayan insana!
Aziz Ankara’dan dönünce babaannesine şiirin kimin olduğunu sormuştu. Bilmiyorum, amcanın bir şiir defteri vardı. Orada görüp beğenmiş, sonra birkaç defa okuyup ezberlemiştim cevabını alınca önce babasına, sonra okuldaki Türkçe öğretmenine sormuş onlardan da cevap alamayınca günlerce kütüphanede araştırmış, bulamamıştı. Sonra babaannesine birkaç defa okutturarak şairini bilmediği bu şiiri ezberlemişti. İyice yerleşmesi için zaman zaman içinden okuyordu. Bu yöntemi ilkokula giderken babaannesinin ezberlettiği sure ve dualar için de uygulardı.
Artık onu, bazen bahçe işleri ile uğraşan, ziyaretine gelen kendi yaşındaki tanıdıkları ile genellikle din konusunda sohbetler yapan ve beş vakit namaz kılıp tesbih çekerek ölmeyi bekleyen biri olarak görmekten vazgeçmiş, içinde birçok cevher saklayan gizemli biri olarak görmeye başlamıştı. Ona bir şeyler anlatırken eskisinden daha dikkatle dinliyor, zaman zaman onun arkadaşlarıyla sohbetlerine dahi katılıyordu.
Kış bitmiş, bahar bütün güzelliklerini kasabanın bahçelerine, dağlarına, tepelerine sermeye başlamıştı. Tevhide Hanım kışın geçtiğine seviniyordu, çünkü baharın onun için anlamı soğukta iyice artan romatizma ağrılarının azalması, kansızlık nedeniyle çok fazla üşümelerinin bitmesi, yaşıtı olanlarla daha fazla görüşmesi demekti. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde Aziz hep ellerini birbirlerinin arasına koyup uzun uzun dua okumalarını izlemeyi severdi. Böyle bir ziyaret sırasında arkadaşlarından biri dinin gereklerini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, camiye gitmeyen, oruç tutmayan bazı ortak tanıdıkları ile ilgili biraz ağır laflar edince Tevhide Hanım itiraz edip sakin bir şekilde Rabia adlı birinin hikâyesini anlatmaya başladı. Dindar bir dedenin yetiştirdiği Rabia’nın 10 yaşında hafız olduğunu ve Ramazanlarda mukabele okumaya başladığını, ancak ilerleyen yaşlarda mukabele okuduğu bir konakta bir İtalyan’la tanışıp etkilendiğini, bazı dini öğretileri sorguladığını, ancak içindeki Allah sevgisini hep koruduğunu anlatarak lafı herkesin dini sorumluluklarını istediği şekilde yaşayacağına, hiçbir kulun bir başkasını yargılamayacağına bağladı. Bu kararı yalnızca Allah-u Teâlâ verir diye de noktayı koydu. Arkadaşları sus pus olup hiçbir şey diyemedi. Bu konuşmaya tanık olan Aziz, babaannesinin arkadaşları gidince Rabia’nın kim olduğunu, nereden tanıdığını sordu. Babaannesi gülerek cevap verdi. “Sinekli Bakkal’dan tanırım, Halide Edip Hanım’ın romanından.” Halide Edip’in adını söylerken ona hayranlığı belli oluyordu. “Benim ilk okuduğum romandı.” diye ilave etti. Bu Aziz’de şok etkisi yapmıştı. Babaannesi eve alınan Akbaba ve Tarih dergilerine bakmazdı bile. Yalnızca Milliyet gazetesine ve Hayat mecmuasına göz atardı. Nadiren dudaklarını kıpırdatarak okurdu. Ama onun roman okuduğunu hayal bile edemiyordu. Ertesi gün kütüphaneye gidip Sinekli Bakkal kitabını aldı ve üç gün içinde okudu.
Haziran gelmiş, yaz tatili başlamıştı. Aziz Ortaokulu beklendiği gibi birinci olarak bitirmişti ve bu tatili fazlasıyla hak ettiğini düşünüyordu. Artık babaannesi ona çok daha detaylı hikâyeler anlatıyor ve Aziz her birinin bir ders içerdiğini bilerek onu dikkatle dinliyordu. Birçoğunda abartı hissetmesine rağmen sesini çıkartmıyordu. Bunu, onun hikâyesinin ve çıkartılacak dersin etkisini artıracağını düşündüğü için yaptığını biliyordu. O çok küçükken anlattığı, bir adamın pirinç ayıklarken bir pirinci yere düşürüp almadığını gördüğü karısını boşaması ve o pirinç tanesini bulmak için neredeyse evi yıktığını anlattığı kadar abartı olmasa da, yine de bazen ipin ucunu kaçırıyordu. Kayınvalidesinin bahçeye çıkarken üstü kirlenmesin diye taktığı önlüğü, kirlenmesin diye üzerine taktığı ikinci önlüğü anlatıyordu mesela. Ana fikir fazla titiz olmanın iyi olmadığı idi elbette. Aziz üzerinde etkisini yeterli bulmadığı zaman abartma bölümü geliyordu. Kayınvalidesi kediler bahçeden gelince ev kirlenmesin diye ayaklarına ceviz kabuğundan yaptığı terlikleri takmasına kadar uzatıyordu hikâyeyi. Aziz bu hikâyeleri gözünde canlandırıyor ve gülmekten kendini alamıyordu bazen.
Yaz ortasında tüm evi sevindiren bir haber geldi Vehbi amcadan. Aziz Ankara’da oldukça iyi bir lisenin sınavını kazanmıştı. Özellikle anne ve babası bu liseye gitmenin iyi bir Üniversite kazanmayı garanti ettiğini bildikleri için çok mutlu ve gururluydular. Ancak Tevhide Hanım bu olaya pek sevinmemiş görünüyordu. Üç oğlu da onun yaşlarında leyli meccani okullarda okumak için büyük şehirlere gitmişti. Onların hasreti uzun yıllar yüreğini dağlamış, Aziz’in babası dışında kasabaya dönen olmamıştı. Aynı hasreti bu yaşında çok bağlandığı Aziz’de yaşamak ona ağır gelmişti. Bu konudaki suskunluğunu bir sabah kahvaltıda bozmuş ve Aziz’in babasına “El kadar çocuğu niye gönderiyorsunuz ki, burada da lise var. Ablası ona gitmiyor mu?” diye çıkışmış ve cevabı dinlemeden ilk defa kahvaltıdan kalkıp odasına gitmişti. Kalan günler de Aziz’in heyecanı artıyor, annesi onun yanında getireceği eşyalar için adeta çeyiz titizliğinde çalışıyordu. Gitmesine çok az bir süre kalmıştı. 25 Ağustos Atatürk’ün kasabaya gelişi nedeniyle şapka bayramı olarak kutlanırdı. O günü babaannesi Aziz’e anlatmaya başladı. ”Atamızın geleceği bir gün önce kasabanın her yerinde tellallar tarafından ilan edildiğinde çok heyecanlandım. O zamanlar kasabaya gelmek için tek yol bu önümüzden geçen yoldu. Erkenden bahçeye inip darabanın açık bir yerinden yola bakarak beklemeye başladım. Öğlene doğru yukarıdan bir kalabalık görüldü. Kalabalığın arasından onu hemen tanıdım. Önümden geçerken dönüp bana doğru baktı. Masmavi gözleri ışık saçıyordu.” Bunu anlatırken Tevhide Hanım’ın gözleri teybe şiir okurken olduğu gibi yine buğulu idi ve sesi titriyordu. Aziz nedense kasabada yıllardır kutlanan o günü babaannesinin yaşamış olabileceğini hiç düşünmemişti. Heyecanla sordu ” Sen…sen Atatürk’ü gördün mü?” Babaannesi daha önce Aziz’in hiç görmediği bir edayla “evet” diye cevap verdi “ve onun bakışını hiç unutamadım.” Sonra devam etti,” İstersen sana 9 Haziran’ı da anlatayım.” dedi. Aziz’in gitmesine günler kala babaannesi adeta tüm hayatını anlatmak istercesine peş peşe hikâyeler anlatmaya başlamıştı. 9 Haziran Yunan zırhlılarının gemilerinin kasabayı bombaladığı gündü ve beklemedikleri bir direnişle karşılaşınca geri çekilmişlerdi. O gün kasabanın kahramanlık günü olarak kutlanırdı. “ Çok isterim.” dedi Aziz kafasını sallayarak. Tevhide Hanım bombardımanın başlamasının, bazı gençlerin o sinirle kasabadaki Rumlara kötü davranmasını, o sırada arkadaşı Resmina’nın onun yanına gelip ağlamasını, sonra yukarıdaki tepeden zırhlılara ateş açılmasını uzun uzun anlattı. Aziz hiçbir detayı kaçırmamak adına dikkatle dinledi tüm hikâyeyi. Şöyle bitirdi sözlerini “İlk bombardıman başladığında kayınpederim çamaşırlıkta kuyunun yanında namaz kılıyordu. O sırada biraz ilerisine bir top güllesi düştü. Rahmetli namazını bozmadı bile…” Aziz babaannesinin sözünü kesti “Neden ki? Namazı bırakıp askerlere yardım etseydi ya!” Babaannesi kızarak cevap verdi “Savaşan o askerlere dua da gerekir.” Ve sonra anlatmayı bıraktı. Aziz üstelemedi ve babaannem yine abartıyor diye geçirdi içinden.
Yaz sonunda Ankara’ya hareket günü gelmişti. Tevhide hanım ilk defa o sabah kaygılarını ve acılarını odasında bırakamamıştı. Anne ve babasına onu gönderdikleri için, Aziz’e de giderken bu kadar neşeli göründüğü için kızgındı. Aziz önce ablasına sarıldı, sonra babaannesinin elini öptü. Babaannesi eline para sıkıştırıp “Allah’a emanet ol” diyerek hızla geri dönüp eve girdi. Torununun ağladığını görmesini istemiyordu. Aziz anne ve babasının arasında bahçe kapısından çıkarken babaannesinin “Bahçe kapısını açık bırakmayın.” dediğini duyar gibi oldu.
Ankara’daki ilk günler sıkıntılı geçti. Onun gibi küçük kasabadan gelen birkaç kişi olsa da arkadaşlarının büyük çoğunluğu Ankara, İzmir ve İstanbul gibi büyük şehirlerden gelmişlerdi. Kültürleri, yetişme şekilleri ve davranışları ondan farklı idi. Ancak bir iki ay içinde uyum sağladı ve içinde bir tek sıla hasreti sıkıntı olarak kaldı. Hafta sonları Vehbi Amcaya evci olarak çıkıyor. Anne ve babasıyla oradan telefon ile konuşuyor, bu bir parça hasretine gem vuruyordu. Sömestr tatiline bir ay kalmıştı. Yine bir cuma akşamı amcasının evine geldi. Amcası ve yengesi evde yoktu. Kuzenlerinin yüzleri düşmüş, en küçüklerinin ağlamış gibi gözleri şişmişti. “Ne oldu?” diye sordu. “Amcamla yengem nerede?” Büyük kuzen elini onun omzuna atarak “Maalesef babaannemi kaybettik, oraya gittiler, dün toprağa verildi.” dedi. Son kelimeyi ağlayarak söyleyebilmişti. Aziz adeta kilitlenmişti. Ne konuşabiliyor, ne ağlayabiliyordu. Beyninde yankılanan onlarca hikâye ile öyle kalakalmıştı. O sırada telefon çaldı. Arayan babasıydı. Kuzeniyle konuştu önce. Sonra onu istedi. Aziz kafasını hayır anlamında iki yana salladı ve şimdi değil diye mırıldandı.
Sömestr tatilinde anne ve babası ablasının Üniversite kursu için Ankara’ya geldiler. Bu Aziz için daha iyi oldu. Çünkü hala babaannesinin olmadığı o eve nasıl girebileceğini bilmiyordu. Okulun ikinci yarısı iyice kaynaştığı okul arkadaşları sayesinde iyi geçti. Zamanın her acıyı azalttığı bir gerçekti. Üstelik onun yaşında ve küçük bir kasabadan başkente gelip yeni arkadaşlarla birçok ilke yelken açmışken.
Okul bitmiş, yaz tatili için evine geleli bir ay olmuştu. Babası bir katlı evin üstüne iki kat daha çıkmaya karar vermişti ve inşaat sırasında alt katta oturmaya devam ettiklerinden mühendis olmaya karar vermiş Aziz için, inşaatın aşamalarını görmek ilginçti. Kuyuya yaslanmış bir yandan eve bakıyor, bir yandan da hiç görmediği evin ilk ahşap halini gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Bulunduğu yer çamaşırlıktı. Hemen solunda çamaşırları üzerinde dövdükleri büyük bir taş vardı. Arka tarafta ise ocak ve bacası. Elbette kuyunun üstünde bir çıkrık. Şu tarafta ise… derken kuyunun etrafını betonlamak için kazı yapan amelenin sesini duydu. “Burada bir şey var.” Hemen işçinin yanına gidip parmağıyla gösterdiği yere baktı. Yaklaşık 15 cm çapında bir gülle yerde duruyordu. Tam 55 yıl önce şu bombardımanda düşen gülle. Aziz gülleye bakakaldı. Babaannesi öleli beri içinde tuttuğunu bıraktı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. İçinden bir ses ona babaannesi ile tanışabildiği ve onun hikâyelerini dinleyebildiği için ne kadar şanslı olduğunu söylüyordu.
TERZİ MEHMET
Aşağıdaki fotoğraf 1958’in yazında çekilmiş. Yüz ifadeleri sert görünüyor ama ben biliyorum ki yumuşacık yürekleri var. Yüzlerindeki o sert çizgiler zorlu yılların izleri. Arkalarındaki mavi pike hala duruyor. Düşünün çocuklukları Birinci Dünya (aynı zamanda İspanyol gribi pandemisi) ve İstiklal savaşı yıllarında geçmiş. Cumhuriyetle birlikte atılmışlar hayata. Evlenmişler ve çocuklarını ikinci dünya savaşının yokluğunda büyütmüşler. Sağ taraftaki bizim Gazozcu Baba dediğimiz dedem Hamdi Emir. Sol taraftaki ise Halamın eşi benim dede dediğim eniştem Mehmet Denizci.

Onları anlatmadan önce Galip Deniz Caddesinde Yeni caminin köşesinden pazar yerine doğru yürüyelim isterseniz. Sol tarafımızda sırasıyla ve bildiğim lakaplarıyla Şipkopca’nın (dudayırık) dükkânı, önceleri Deli Murat’ın sonra Köse’nin dükkânı, Terzi Tatar Hasan’ın Mehmet’in dükkânı, Hasan Tunoğlu’nun bahçesi ve şekerci dükkanı, Hamdi Emir’in Gazoz hanesi, Berber Dükkanı, Sümerbank Mağazası, Cemal Amca’nın (Pat) şekerci dükkanı.
Bu dükkanlar ile ilgili benim yetişebildiklerim ve hatırladıklarım kısaca şöyle. Şekerci Hasan Amcanın dükkanına sokaktan bir iki merdivenle inilirdi. Kapı alçaktı. Sanki inenlerin başı kapıya çarpacakmış gibi gelirdi bana. Vitrininde en aklımda kalan şey kızamığa iyi geldiği söylenen tarçınlı baklava dilimine benzeyen lohusa şekeri. Girince sol taraftaki tezgâhta enva-i çeşit ve rengarenk şekerlemeler olurdu. Daha ileriden bir kapıyla üstünde asma çardağı olan bahçeye çıkılırdı. Bahçede köyden pazara inenlerin ekmeğin içine tahin helvası ve gül reçeli koyup iştahla yemeleri gözümün önünde hala. Şekerci Pat Cemal Amca’nın dükkanında ise tezgâh girince sağda kalırdı. Onun mu benim mi boyum kısa olduğu için bilmiyorum ama tezgâhın arkasından yalnızca kafasını görürdüm. Şemsiye çikolata ve mabel sakız için önemli uğrak yerlerimdendi. Sahibinin Ibraslı olan berber dükkânı ile ilgili bildiğim tek şey aynı zamanda diş çektiği.
Gelelim gazoz haneye. Gazozcu Hamdi Dedem o dönemin entelektüel adamlarından. Ecevit’e yürüyerek bir okula gitmiş ama okulun ne okulu olduğunu ben de bilmiyorum. Yukarıdaki fotoğrafta 50 yaşında. Aslında ben 3.5 yaşında iken öldüğü için hayal meyal aklımda. Oldukça zengin bir pul ve el yazması kitap koleksiyonu varmış. Bir de değişik mobilya ve aletlere merakı. Mesela üstü açıldığında kanun olan ve aynı zamanda ön kapağı açıldığında içindeki pikabı bulunan komodin hala duruyor. Önce Güzel İnebolu adıyla yaptığı daha sonra Fertek adıyla ünlenen gazozları ile sağlıyor geçimini.

Dükkâna girdiğinizde sağ tarafta yazıhanesi var. Benim için buradaki en önemli oyuncak toplanan kapakları tekrar kullanabilmek için baskı yapan zımbamsı alet. Arka tarafa üst kattaki depoya çıkan ahşap merdivenin yanındaki ayrı bir kapıyla giriliyor. Altı su sarnıcı olan bu bölümde her birini hayranlıkla izlediğim gazoz imalatında kullanılan bilumum alet edevat. Her Çıssss-tak sesi bir şişe gazoz demek. Keşke devam edebilseydi bu gazoz markası.
Girizgâh yine uzun oldu ve sonunda geldik hikâyenin kahramanına. 1960’ların sonuna kadar hazır giyim ve konfeksiyon olmadığı için terzilik hem önemli bir zanaat ve hem de birçok evi geçindiren bir meslek idi.
İnebolu’da kadın veya erkek giyimi üzerine uzmanlaşmış onlarca terzi vardı. Onlardan biri idi Terzi Mehmet Denizci. Babası Tatar Hasan denizci idi ve o çocuk yaşta iken kaybolmuştu denizde. Üç yaşında ablası ve anası ile yalnız kalmıştı ve terzi çırağı olarak çalışmaya başladı. Meslek usta çırak ilişkisi şeklinde yürüyordu o yıllarda.

Eli hafif değildi, erkek giyime yöneldi. Lafı açılmışken; kadın giyim konusunda uzmanlaşanların bazıları için söylenen eli hafif lafı vardı. Yani terzi prova yaparken müşteri kumaşa dokunduğunu bile anlamaz demekti. Gel zaman git zaman işlerini büyüttü. Belediyenin önünden deniz tarafına yürürken ilk dört yolda şimdilerde manav olan yerdi dükkânı. Yanında üç beş çırak çalışmaya başladı. Kasabaya gelen kaymakamların ve diğer mülki amirlerin elbiselerini o dikiyordu. Hatta elbise diktirmek için Kastamonu’dan gelen Valiler bile vardı. Çok çırak yetişti yanında. Uzun yıllar İstanbul’da Galatasaray’da terzilik yapan ve İnebolu’da huzurevinde vefat eden yeğeni Mehmet Şahin’de onun çıraklarındandı. Mehmet Şahin İstanbul’da özellikle kambur veya yürüme engelli kıyafet oturtması zor kişilerin adresi oldu. Ama konfeksiyon ve hazır giyimle beraber Terzi Mehmet’in işleri hızla azaldı. 60’lı yılların sonunda kendini evinin önündeki küçük dükkânda kasket yaparken buldu. Mukallit kelimesi çocukluğumun kahramanlarından olan Mehmet dede için söylenmişti sanki.

Bana Karadeniz türküleri öğretir, sonra söyleterek keyifle dinlerdi, her seferinde büyük bir inandırıcılıkla yaptığı şakaları beni hem şaşırtır hem güldürürdü. Onun sağlığında çocukların ve kedilerin eksik olmadığı, şen kahkahaların yükseldiği o belki de İnebolu’nun en eski Rum evlerinden biri olan bu ev; şimdi birçok örneğinde olduğu gibi anıları ile sessiz sakin bekliyor yanındaki mandalina ağaçları yeşerir ve yine malt eriğini toplayan birileri olur diye. Babamın onun başka bir yönünü vurguladığı şiiri ile noktalayalım hikâyeyi:
Tükeniyor bir ömür, iğneyi dürte dürte,
Para olur mu deva, kırk senelik züğürte,
Giderken yavaş yavaş, tezgahın arkasında,
Hata olmaz urbanın kolunda, yakasında.
Gidiyorum bu akşam, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.
Ütüle yavaş yavaş, çal makası hafiften,
Ustası belli olur bir terzinin ilikten
Ama yine boş durma, bekle kararsın hava,
Yap yapındır, Azrail çıkmadan mahut ava.
Gidiyorum şen olsun, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.
Ham sofu Günah derse valla inanma sakın,
De ki; meyhane yolu nedendir akın akın,
Kul bile ikram eder yolcu gelse evine,
Hüda niye etmesin fani misafirine..
Gidiyorum eyvallah, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.
100 yılın içinden seçerek anlattığım tüm bu anılar ve kahramanları belki de hayal ürünü, bu belki de benim uydurduğum bir masal. Bu masalı gerçeğe en çok yaklaştıran ise o yan yana duran üç dükkânın sahiplerinin ismini taşıyan torunları: Hamdi Emir, Hasan Tunoğlu ve Mehmet Denizci. Kim bilir onların da masalını yazar yüz yıl sonra birileri…
BİR YAZ AKŞAMI
Benim çocukluk dönemim -yani 60’ların son, 70’lerin ilk yarısı- sırasında kuşkusuz en akılda kalanlardan biri yaz gecelerinde gidilen çay bahçeleridir. Adı çay bahçeleri olsa da ailece gidilen ve her türlü eğlencenin olduğu mekanlardı. Hatta bira bile servis edilirdi. Öncelikle o mekanları şöyle bir hatırlayalım.
İki önemli eğlence merkezi vardı. Biri Emirgan, Deniz Otel ve Mehtap pastanesinin bulunduğu bölge. Deniz otelin altı genellikle sessizlik ve akşam dışarı çıkanların turlamasını seyretmek isteyenler için en uygun yerdi. Tam karşısındaki Emirgan’ın işletmecisi İbrahim Denizci idi. Oğulları Rıfat ve Vedat servis yaparlardı.O bölgede o zamanlar deniz yola bu kadar yakın değildi. Bu nedenle deniz tarafında bahçenin tam ortasında çay ocağının karşısına deniz tarafına doğru bir balkon vardı. Bu balkonda genellikle dışardan gelen orkestralar canlı müzik yapardı. Birkaç sene peş peşe gelen Dalgalar Orkestrası en aklımda kalanı. Tabi bir de dans ve şarkı yarışmaları.
Hemen yanındaki çocuk parkı bizim modern anlamdaki salıncak, tahterevalli ve kaydırakla ilk tanıştığımız yerdi. Hemen onun karşısında yar başından sahile inen iki merdivenin arasına belediyenin yaptığı yeni yerde Şekerci Nuri ve Rıza Emir mehtap pastanesini açmışlardı. Üç tarafı akvaryumlarla çevrili bu mekân o dönemde dondurma yemek isteyenlerin durağı olmuştu. Elbette dondurmasının tadı hiçbir zaman köprü başında minicik ama sevimli bahçesinde yenilen Şekercilerin ustası Ali Küllü’nün dondurmasının tadına ulaşamadı.
Şimdi ikinci eğlence merkezine yani Boyranaltına geçelim. Elbette henüz benzinliklerin olduğu bölgede köprü yok. Mecburen yukardaki köprüden geçeceğiz. Allah’tan belediye reisi Celasin Bey köprü başına ve Meydancıkta köşeye floransan sokak lambalarını koydu da önümüzü görebiliyoruz. Boyranaltında yan yana üç çay bahçesi vardı. İlkini biraz sonra detaylı anlatacağım. İkincisi Ziya Şahin amcanın mütevazi çay bahçesi idi. Bu çay bahçesine 2-3 merdivenle indiğinizde üstü komple asma ile kaplı genişçe ilk bölüm karşınıza çıkardı. Deniz tarafına ilerlerseniz yine 5-6 merdivenle inilen üzeri açık birkaç masalık ikinci bölüm. Ziya amca genelde tek başına çalışırdı. En güzel çay burada içilirdi. Her iki yanındaki çay bahçelerindeki gürültü bir şekilde buraya hiç gelmezdi. Dalga sesleri dışında bir ses duyamazdınız. Sonuncu çay bahçesi ise zannedersem Salih Çağlar tarafından işletilir. Ulu ağaçların altındaydı ve masalar diğer çay bahçelerinde göre birbirinden daha uzakta yerleştirilmişti. Bazı akşamlar bingo/tombala oynanırdı. Şimdi ilk çay bahçesindeki bir akşamı anlatayım. Akşam yemeği yenildikten sonra evin en uygun yaştaki çocuğu sahneye yakın masalardan yer tutmak için elinde birkaç kazakla önden gönderilirdi.

Çay ocağında çay demlenirken, orkestra da çay ocağının hemen yanında yeterli sayıda masa gelmesini beklerken demlenirdi. Orkestra genelde İnebolulu gençlerden oluşurdu. Çoğu kendini bu konuda halk evinde yetiştirmişti. Orkestra elemanları ve sazlar genelde değişirdi ama Zeki Denizci akordiyonu, Kadir Karatay gitarı, Hasan Denizci baterisi ve Altuğ Dölen klavyesi ile değişmez kişilerdi. Orkestra başlamadan önce masadakiler bahçenin önünde arabası ile bekleyen Yığma’dan kuruyemiş ihtiyacını karşılardı. Popüler kuruyemiş kabuklu fıstık ve kabak çekirdeği idi ve her zaman taze olurdu. Orkestra günün popüler hafif Türk müziği parçaları ile başlardı. İlk bölümün sonlarına doğru dans müziği geçilirdi. Özellikle twist ve rock in roll da mutlaka olurdu. Orkestra ara verdiğinde Orhan Boran’ı andıran sesiyle Zeki Denizcinin evet-hayır oyunu başlardı. Hep o kazanırdı. Daha sonra Rıza Emir amatörce elektrosaz haline getirdiği sazıyla profesyonelce Kastamonu yöresinin türkülerini çalar söylerdi. Manda söğüt dalına yuva kurar, Huriye imama varırdı. İkinci devre başlamadan önce çocuğu olanlar iki sandalyeyi birleştirip çocuklarını yatırırlardı. İkinci devrede zaman zaman pop zaman zaman sanat müziği çalınırdı. Hasan Karagöz “Karagözlüm efkarlanma gül gayri”, Hasan Balcı “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” Mehmet Can “eski dostlar” ile sahne alırdı. Babam şiir okuması için sonlara doğru sahneye davet edilirdi. Hepsini kendi yazdığı şiirleri defalarca okumasına rağmen her seferinde dinleyenleri aynı şekilde hüzünlendirebilmesine aynı şekilde güldürebilmesine ve sonunda aynı şekilde alkışlanmasına hala şaşarım. İşte o dönemin en popüler olan şiirlerinden biri;
MİSAFİR GÜNLERİ
Güne gidelim güne, kadın için her gün olan düğüne,
Çekiştirme, pekiştirme meclisine.
Şeker Beleş, pasta beleş, cip kelepire,
Gelsin çaylar, gelsin çaylar habire.
Güne ayrılır evin en konforlu odası,
Yalnız günde açılır o mübarek kapısı,
Ayda iki üç defa mutlaka sıra gelir,
Bütün ev baştan başa gün için temizlenir.
Cam çerçeve silinir, örümcekler alınır,
Taa taşlık bile özenerek yıkanır,
Rujlanır o gün için ruja hasret dudaklar,
Boyanır bulaşıktan yeni çıkmış tırnaklar.
Giyilir esvapların topyekûn yepyenisi,
Takıp takıştırılır mevcutların hepisi,
Üç beş kapı modadır, buram buram dökse ter,
Yüz kiloluk hanım bile günde tığ topuk giyer.
Beş saatlik işiyle, çantada terliğiyle,
Eşikteki beşikteki, kızıyla geliniyle,
Topyekûn hane halkı, birlikte yola düşer,,
Kundaktaki yataktaki yallah deyip de üşer.
Hoşgeldinden sonra sorulur hal ve hatır,
Her yeni gelen ile aynısı tekrarlanır,
Stop bilmez çeneler, sıra şaşmadan işler,,
Dedikodu sofrası gittikçe de genişler.
Laftan börek yapılır, atılır lafla taşlar,
Ara sıra eğilir fiskosa meyyal başlar,
Kahkahalar atılır meclisin neşesiyle,
Herkes konuşmak ister İstanbul şivesiyle.
Kızım, gelinim, torunum, anamla hepsi tamam,
Yarın Anşanın günü ben de ben de geliyam.
Hüseyin Karahan-22.12.1961
BİR BOYRANALTI HİKAYESİ
Köprünün üzerinden geçtiğimde güneşin denizle kucaklaşmasına çok az zaman vardı. Karadeniz her ne kadar dalgalarıyla ufak rötuşlar yapsa da Boyranaltı’nın denizi bir orak gibi biçen görüntüsüne pek etkisi olmuyordu. Gözlerimi korkarak Avara mahallesine çevirdim. Mahallenin dokusuna uymayan bir iki bina bembeyaz bir ten üzerindeki şark çıbanını andırıyordu. Sahilden aldığım bir iki çakıl taşı yetti onları örtmeye.
Hayli kalabalık sahilden yürümeye başladım. Yaklaşık yirmi dakika vardı güneşin denizi o milyonlarca yıldır aynı ihtirasla öpüşüne. Sahil boyunca çay bahçesinde oturan insan profilinin belki yürek olarak değil ama görüntü olarak değişimi biraz canımı sıksa da birazdan rahatlayacağımı biliyordum. Adımlarımı sıklaştırdım.
Heyamolada incir ağacının yakınında bir masaya oturdum. İçeri girerken sipariş ettiğim otuzbeşlik rakı, peynir ve kavun beni fazla bekletmedi. Tam rakıyı koyarken karşıdaki posterden elinde serpuşu ile bana bakan sarı saçlı mavi gözlü güzel insanın buruk gülümsemesi ile göz göze geldim.
Orayı tekrar et evlat dedi. Tekrar ettim;
……………
Sarayburnu’ndan geçerken,
Hele say ya lessa,
Yar doldurur ben İçerken,
hele say ya lessa,
……………
Zamanında çok muhabbetler edilmişti bu incir ağacının altında, sesler hala kulaklarımda, yüzler hala gözlerimin önünde. Dalıp gittim bir gecesine bahçenin ortasındaki söğüt ağacının dibinden gelen bir ut sesindeki İstanbul şivesine. Orhan Boranı andıran bir davet sesi yükseldi bahçenin uzak ucundaki Denizciden;
Dörtnala gelip ,
Uzak Asya’dan,
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli,
Ayaklar çıplak,
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları,
bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu,
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi
tek ve hür,
ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim!
Tam çıkacaktım ki akıl oyunundan havadaki rakı kadehimden bir ses geldi. Babam şerefe dedi karşıdan ilk defa kadehimin altına vurarak takma evlat güneşe bak diyerek ve patlattı o Boyranaltında güneşin batışının en güzel betimlendiği şiirini bir kez daha
Gurup vakti ses gelir o diyardan,
Ardı gelmeyen tatlı hatıralardan,
Gurbette düşünürüm derin derin,
Tadı başkadır derim doğduğum yerin,
Başkadır gülü, çiçeği, yazı, baharı,,
Boyranaltında deniz kenarı.
Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.
İçimde bir huzurun hoşnutluğu var,
varırken ışık yolu güneşe kadar.
Işık yolunda sular kaynaşır gibi,
renkle ziya denizde oynaşır gibi.
Titriyor titriyor gitmesin diye,
sahildeki bu ahenk bitmesin diye.
Gönüller kan ağlıyor, ufuk kanıyor,
deniz pespembe sanki güneş yanıyor.
Hem yanan fanus, hem muallaktadır,
kah kürevi, kah beyzi form almaktadır.
Bu akşamki renklerin şanslarıyla,
aldan mora bütün nüanslarıyla,
süslenmiş Kerempe’de renk renk bulutlar,
arasında var gibi renkten hudutlar.
Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.
Bu gidiş belki de güneşin son gidişidir.
Bu gidiş kim bilir hangi ömrün bitişidir.
Bu gidişte veda edenler dolu aşka
ve denize niyet taşı atanlar başka.
Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.
Bu kez ben gülümsedim buruk bir şekilde. Burukluk defne dallı çardakların artık olmamasındandı, gülümseme ise hala aydınlığın şerefine kalkan bardaklardan.

Döndüm…… tam o anda değdi güneş denize ve kondurdu öpücüğünü. Ardından siyah beyaz yüzler, güler yüzlü anılar, heyamola sesleri, fertek gazozları, denk kayıkları, plaj, Emirgan, çardak, Ziya amcanın çayları, Orta camiden Ezanlar, Geriş ‘deki Manastırdan yükselen ayin sesleri, fenerin ışığı, Arnavut kaldırımları. Hepsi hepsi akın akın örttüler güneşi bir bebeği kundaklar gibi ve en sonunda bir tek ışığı kaldı güneşin ve geldi ebeledi beni o ışık bitmeyen bu akıl oyununda.
TİYATRO VE SİNEMA KÜLTÜRÜ
TİYATRO
Aslında İnebolu’da profesyonel anlamda Tiyatro’nun sergilendiğini bilmiyorum açıkçası. Yalnızca sene sonu lise öğrencileri tarafından hazırlanan bazı piyeslere giderdik ki bu anlamda benim tanık olduğum en başarılı oyun yetmişli yılların başında Başrolünü Değerli Ağabeyimiz Bülent Uluer’in oynadığı Moliere’in “Kibarlık Budalası” uzak ara en başarılı oyun idi. Ama 1950 den 1965 lere kadar Halkevindeki salon geniş katılımla hazırlanıp sergilenen çeşitli piyeslere ev sahipliği yapmış. Bazıları o denli başarılı imiş ve o denli ilgi görmüş ki daha sonra turnelere bile çıkılmış. Bunların bazılarını aşağıda derlemeye çalıştım.

Hasır Şapka – 1959

Pusuda-Cahit Atay-1960 Zeki Denizci, Altuğ Dölen, Mustafa Terzioğlu

Hülleci-Reşat Nuri Gültekin-1961

Göç- Cevat Fehmi Başkut -1962
Burada not düşmek isterim ki İnebolu Kültür ve Sanat Derneği bir süredir kısıtlı imkanlarını kullanarak piyes sergilemeye çalışıyor. Bu takdir edilmesi ve destek verilmesi gereken bir çaba.
SİNEMA
Sinema için tiyatroda söylediklerimi geçerli değil. Cumhuriyet öncesi başlayıp seksenli yılların ortasına kadar süren bir sinema kültürü var İnebolu’nun.

Nereden mi biliyorum? Yukarıdaki fotoğraf yüz yıl daha fazla öncesinden kalma. 16/Kasım/1921’den. Yani savaşın ortasından. Yani Afyon’a giden/gidecek cephanelerin ortasından. İNEBOLU YOKSULLAR SINEMASINDAN. Binanın neresi olduğundan emin olamadım ama sinema personeli fotoğrafın arkasında listelenmiş.
1. Müdür Nuri Bey
2. Makinist İbrahim
3. Makinist Muavini Haydar
4. Kontrol Memuru.
5. Emir Onbaşı Galip
6. Nefer Şükrü
7. Piyanist Muavini Şükrü Bey,
8. Piyanist Matmazel Elizabeth.
9. İkaz Memuru Hulki Efendi,
10. Büfeci İzzet Bey
İlk beşi fotoğrafta görüyoruz. Piyanistlerin ne işi var diyebilirsiniz. O zamanlar sessiz film olduğu için film oynarken piyano çalınıyor.
İnebolu’da sinema kültürü 1980’lerin başına kadar devam etti. Şu an Müftülük binası olan eski kütüphanenin karşısında ve yine şimdiki mobilya dükkânı olan yer çok güzel bir sinema salonu idi. Hatırladığım kadarıyla dış kapıdan hole girdiğinizde solda bilet gişesi sağda ise balkona çıkan merdivenler vardı. İç kapıdan salona girdiğinizde ise her iki tarafta bir sırada 6-8 koltuk yaklaşık 10-15 sıra koltuğun arasından geçerek sahneye ulaşılırdı. Sahnenin önünde bordo atlastan iki yana açılan perdeler vardı. Üst katta ise beş altı sıra koltuk ve arkalarında da 6 adet loca bulunurdu.
Hafta içi yalnızca suare, Cumartesi Pazar ise daha çok öğrenciler için matine olurdu. İnebolu’nun ilk fotoğrafçılarından Sabri Cebecioğlu’nun büyük oğlu İnebolu’nun seçkin simalarından Rahmetli Ergun Cebecioğlu işletirdi. Ergun Amca asıl işi Fotoğrafçılık olmasına rağmen Sinemacı Ergun olarak bilinirdi. Yazları ise yine şu an müftülük binasının otoparkı olan yerde yazlık sinemayı açardı. En iyi hatırladıklarım, genellikle mutlu sonlu Yeşilçam filmleri ile Jerry Lewis komedi filmleri ve elbette bazı akşamlar ailece gittiklerimiz. Film öncesi bazen on-on beş dakika ilginç spor müsabakaları (Muhammed Ali-Foreman boks maçı) veya önemli olaylar (Apollo 11 in aya gidişi) gösterilirdi.
Ben çocukluğumda İnebolu’da aynı anda 4 sinema salonu olduğunu hatırlıyorum. Onların hepsi kapandıktan sonra belediye tarafından açılan sinema salonları olsa da o tadı veremedi bir türlü. Yeşilçam’da bir dönem süren seks furyasının etkisi mi, televizyonun yaygınlaşması mı, insanların ayrışması mı bilmem ama yok oldu bu güzellikler, giden birçok güzel şey gibi, çocukluğumuz gibi, gençliğimiz gibi.
ESKİ BAYRAMLAR
Benim çocukluğumun Deniz bayramı çok daha neşeli olurdu (ya da çocuk olduğum için bana öyle gelirdi) O dönemler deniz bayramında sunuculuğu babam yapardı. Belki de fotoğraftakiler dinlemiştir. Önceden de bayağı hazırlık yapıp notlar alır şiirler yazardı. Sandal yarışları limanın dışından başlayıp plajda sahilde biterdi. Babam plajın üzerindeki yerinden o davudi sesiyle şiirler okurdu.

Bu şiirler yarışların son metrelerinde sahilde seyredenleri coştururdu. Notlarından bir pasajı sizlerle paylaşayım:
Deniz Kurtlarının torunları geliyor,
Azgın dalgalarla boğuşanlar geliyor,
Kürek ile yelken ile Kırım’a ulaşanlar geliyor,
Ufka bakıp yağmur sezen, bora bilen mürşitler,
Ey Cemaller, Mehmetler, Ey İlyaslar, Raşitler,
Tatar Hasan, Hacı Hasan, Soğan Hasan , Hasanlar,,
Ey miçolar, kürekçiler, yelkenciler, kaptanlar,
İnan ki o vadide hala senin nefesin var,
İnan ki bu sahilde hayde hayde sesin var,
İnan ki bu denizde hala senin DENKin var,
Kürek çekişlerinde senin o ahenkin var.
Hüseyin Karahan-1964
Aynı şekilde İnebolu’nun kahramanlık günü ola 9 Haziran da Zafer yolunda büyük bir coşku ile kutlanırdı. Oldukça uzun bir resmi geçit olurdu. Okullar dışında, askerler, polisler, kamyon üzerindeki mizansenlerle esnaf gurupları, itfaiye, istiklal madalyalı gaziler veya onları temsilen yakınları, kağnı arabaları katılırdı. Defne yapraklı taklar kurulurdu. Kaymakam, Belediye Reisi ve diğer mülki ve mahalli amir ve memurlar resmi geçidi genellikle caddenin deniz tarafındaki Emirgan çay bahçesinin önüne kurulan tribünden izlerlerdi. İnsanlar ise yol boyunca dizilirlerdi.

Deniz otelin altındaki kafe tipi yer ve çatısındaki teras, Mehtap pastanesi ve üzeri, Yar başında Hasan’ın Meyhanesi, daha ilerde Kazım’ın meyhanesi, Halkevinin, Orman Dairesinin, Ticaret Odasının, o zamanlar Veterinerlik ve Ziraat olan şimdiki Belediye binasının balkonları tıklım tıklım olurdu.
Babamın notlarında insanları coşturmak için şu şiirleri okuduğunu yazıyor.
Demirciler geçerken
Demirciler geliyor, çekiç güçlü, örsler sert,
Cami avlusundaki parmaklık demirinden,
Süngü yaptı, kılıç yaptı, zafer yaptı bu millet.
Cephane yüklü kağnılar geçerken,
İstiklal savaşından izlerin dolu dolu,
Merhum Gazi ve Şehitler diyarı İnebolu,
Ey güneşin denizden doğup battığı yer,
Ey ecdat; kahramanlık günü sana değer,
Ey İstiklal savaşında cepheye güç sunanlar,
Dağ gibi cephaneyi bir anda kaçıranlar,
Ey dedeler, nineler, ey analar bacılar,
Tükendi neşe oldu o çektiğin acılar,
O günlerde can veren bil ki oldu muradın,
Ey özgürlük aşığı, ey hürriyet hamalı,
Hürriyet senin kanında, sütündedir,
Vermezlerse eminim canının üstündedir,
Bizler bugün memnunuz sizin o düşünüzden,
Sizlere selam olsun kahramanlık günümüzden.
Ve Heyamola ekibi gelirken
Neredesin koşup gelin, coşup gelin,
Bu günümüz bayram olsun, coşku dolsun.
Cemil gibi çekelim canı yürekten,
Saray burnundan geçerken,
Al yeşil sancak çekerken,
Yar doldurur ben içerken nağmesiyle,
İnebolu neşe ile inlerken o tiz sesiyle,
ve hepimiz coşsun, coşsun da yaşa desin,
Coşsunda yaşa Mustafa Kemal Paşa desin,
Hep beraber çekelim o gün gibi heyamola,
Kahramanlık günümüz kutlu olsun, kutlu ola.
YOL VE SU
Geçmişte yolculuk yapınca İnebolu’nun iki sıkıntısıyla yüzleşiriz. İlki çözülmüş ve unutulmuş bir sıkıntı. İnebolu Abana Sahil yolu. Evrenye, İlişi veya Abana Sahiline genellikle piknik yapmak veya denize girmek için motorla gidip gelmemiz benim hafızamda bayağı flu bir görüntü halinde. Şimdiki gençlere garip gelebilir ama 1964

yılına kadar İnebolu‘nun doğusundaki köyleri ve Kastamonu’daki diğer sahil ilçeler ile karayolu bağlantısı yoktu. Hatta limana kadar olan yol dahi toprak idi. Cumhuriyetin ilk yıllarında limana giden yol açılmış hatta çeşme altıda düzenlenerek Patriyoz’a kadar ulaşılabilir hale gelmişti ama bu stabilize tabir edilen toprak yoldu. Heyelanlar nedeniyle her yıl şekil değiştirmekte idi. 1960 yılında yeniden hareketlenen İnebolu liman projesi istenen düzeye bir türlü gelemese de bu vesile ile yapılan plaj yıllarca İnebolu’yu sırtında taşıyan turistik bir tesis olarak tarihte yerini aldı. Plaja giden yolun limana kadar o güzelim taş parkelerle döşenmesi işi ise ancak 1964 yılının baharında gerçekleşti. İşte bu konu ile ilgili babamın her zaman güler yüzlü tarzını yansıttığı bazı şiirleri;
Patronlar şapırtıyla kalkınmaya üşüştü,
Kalkınan Türkiye’den bize de liman düştü.
Varlıklar kalkındılar bu plansız seferden,
Liman da kalkındı da Plaj oldu kederden.
Hüseyin Karahan-1961
Eşin dostun kara bulut gibi tozda gözü,
Beklemesin gözler, beklemesin arazözü.
Bir şey değil de plaja gitmesi,
Dönüşte tozdan kesilmese nefesi.
Bir ulu el tutsa elimizden,
Ve dostlarla kolkola,
Hayırseverler,
Bizimle beraber,
Müjdeden çınlasa kulaklarımız çın çın,
Döşesek kayaları, kayalar gibi yalçın,
Halılar döşesek o yola,
Ve dostlarla kolkola,
Koştursak bulvardan limana,
Torunlar selam verse tozlu yolu yapana.
Hüseyin Karahan-21.07.1962
Liman yolu parkeleri, kara kara ak ak,
Kalkınma hızına uydurmak için ayak,
Hep beraber üşüştük, eşle, dostla ve aşkla,
Elli santim kaldırdık kalpten krikolarla.
Hüseyin Karahan-1964
Dağ ardında dağ, gene dağ gene dağ var,
Bu dağlarda çileli insanlar yaşar.
Her dağın eteğinde bir de cennet var,
İnsanıyla ürünü yol diye ağlar.
Bu dağları yayan aşar insanlar yayan,
Bu dağlardan yol açtık, yola açtı agan,
Bu açıştan değil insan dağlar bile neşeli,
Selam sana Abanalı, Selam sana Evrenyeli.
Hüseyin Karahan-25.07.1964
İkinci sıkıntı ise Ankara-İstanbul treni gibi adı değiştirilerek her gelenin yapar gibi göründüğü ama bir türlü de hakkıyla yapamadığı herhangi bir uzun vadeli planlama değil kısa süreli siyasi ve/veya maddi rant kapısına dönüştürülen bir sorun. Altyapı. Özellikle de içme suyu ve kanalizasyon konuları. Bakın babam ne demiş 63 yıl önce Terkos suyu ile ilgili:
İçme suyu tesisi ihalesi beş yüz binlik bedelle,
Tam on yılda zor bitti, iki milyon papelle,
Cefakardır, vefakardır, fedakardır belediye,
Elli bini feda etti bi denecük aboneye,
Su geliyor mu diye sorulmasın sorular,
Şimdilik hava taşır terkosdaki borular.
Hüseyin Karahan-1963
BİR FOTO, İKİ OLAY
Bu hikâyeyi söz misafirlikperverlikten açıldığında mangalda kül bırakmayanların kulağına küpe olur diye anlatmak istedim.
İlki geçen sene 25 Ağustos 2020’de gerçekleşti. İkincisi ise 23 Ağustos’ta ama 45 yıl önce. 2020’den başlayalım. Gabak Gavur Gonağında açtığım Fotoğraf sergisi kutlama programının içine alınmıştı. Oldukça kalabalık bir gurup önde Kaymakam, Belediye Başkanı ve eşleri olmak üzere Oğuz Atay Sokağından doğru gelip açılışı yaptılar. Sergi gezilirken bir yandan Kaymakama fotoğraflarla ilgili bilgi verirken bir yandan da arka sıralarda içeri giren ve etrafına bakınan iki Denizci Subayını takip ediyorum. Kaymakam bitirip konaktan ayrılınca hemen yanlarına gittim. Denizcilikle ilgili belgelerin bulunduğu masaya götürüp bilgi verdim. O sırada İnebolu’yu ziyarete gelen Askeri Geminin subayları olduğunu öğrendim. Yanlarına mihmandar dahi verilmemesi beni hem şaşırtmış hem de üzmüştü.
45 yıl önceki olaya geçelim. 23 Ağustos 1975 bahçedeyim. O dönemde Kaymakamlığı vekaleten Babam yürütüyor. Kaymakamlıktan biri elinde bir bıçakla geldi ve kuyunun hemen yanında duran senede bir kere bazen iki senede bir açan gözümüz gibi baktığımız Avize çiçeğini kesmeye başladı. Şaşkın şaşkın bakmamıza da baban istedi diye cevap verdi. Akşam babamdan öğrendik ki o çiçeği hazırlatmış ve bir motora atlayıp uzakta demirlemiş olan Kıbrıs Barış harekâtında da görev yapan muhriplerimiz Adatepe ve Gayret adlı askeri gemilere hoşgeldine giderken yanında götürmüş. Annem ama seni deniz tutar dediğinde “Gitmem şarttı. Ben kayıkçıları ile övünen bir ilçenin mülki amiriyim” demişti.

Yukarıda görülen 23.08.1975 tarihli Fotoğrafta Ön sırada Belediye Başkanı Ziya Tunoğlu, Komodor Tuğ. Amiral Işık Biren, Babam Hüseyin Karahan, Başsavcı Cevdet Varol aradan da Lise Müdürü Nazmi Çaycı görülüyor. Öğretmenler Lokaline gidiyorlar. Aşağıda ise o güne ait İnebolu gazetesi. Yorumu bu seferde siz yapın.

MOLOZDAKİ BALIKÇI KAHVESİ
Bazen durup dururken bazı tatlar gelir aklına. Hani öylesini hiç yemedim dediklerinden. Birecik’te Fırat nehrinin kenarında Mirkelam tesislerinde mırra satan küçük bir çocuğun gözlerinin acılığında haşhaş kebabı, beraberinde bir çok anının aromasını içinde taşıyan Ali Küllu’nün bir külah kaymaklı dondurması, Roma’da İspanyol merdivenlerinin hemen başında gözünde canlanan tarihle hamuru karılmış portakallı kek, Monstar köprüsünün hemen dibinde köprüden atlayacak olan gence bakarken doğranmış soğan, acı sos, ayvar, köy peyniri ve kırmızı biberle servis edilen cevapcici, Venezuella Porta la Cruz’un Karayip denizinin kenarındaki bir köyünde birana eşlik eden ve bir balıkçının yaptığı adını bile bilmediğin bir balığın ızgarası vs. vs. Öylesini hiç yemedim demenin sebebi ona yüklediklerindir, onla özlediklerindir, onun sana zaman yolculuğu yaptırmasıdır biraz da.

Bugün aklıma İnebolu’da Molozun köşesindeki Balıkçı kahvesinde içtiğim karanfil çayının tadı düştü. 8-10 yaşlarında plajdan dönerken uğrar içerdik kuzenlerimle. Salaşı güzel bir mekandı diye hatırlıyorum, içinde domino oynayan balıkçılar, ha bir de balıkları patlayıcı ile avlarken elinde patlayan birinin eli sakat kalmıs, diğerinin gözü kör olmuş iki kardeşi hayal meyal. Karanfilin tadı ağzıma geliyor ama kahvenin nasıl olduğunu gözümün önüne getiremiyorum bir türlü. Arşivimi karıştırdım. Bulamadım maalesef. Bir tek arkasına soru işareti koyduğum bu fotoğrafı buldum. Benziyor o kahveye konum olarak ama emin olamadım. Bir de açık olan taraf yamaca yani fener tarafına bakardı sanki. Belki kahvede oturanlar ipucu olur. Bir bilen çıkar diye paylaşıyorum fotoğrafı.
Ah be ne güzel karanfildi o. Çocukluğum tadında…
İNEBOLU’NUN RENKLİ SİMALARI
BİR DİN ADAMI- NAYLON HAFIZ
2016 yılında kaybettiğimiz komşumuz Hüseyin Çınar bilinen adıyla Naylon Hafız İnebolu’da herkesin tanıdığı ve saygı duyduğu bir din adamıydı. Bunun en temel sebepleri; dini tüm öğretileri ve felsefesi ile kavramış olması, toplumdaki herkesi kucaklaması, her hareketiyle topluma örnek olmaya çalışması ve elbette Atatürk ve Cumhuriyete duyduğu o büyük saygıydı. Çok şık giyinirdi, bisikletle gezerdi, muhteşem ve makamında ezan okurdu, özelikle saba makamında okuduğu yani sabah ezanları insanın içine işlerdi.

Ezanı sırf Arapça değil Türkçe de iyi okurdu. Herkesle sohbet eder her yere girip çıkardı. Onu kahvede veya meyhanede sohbet ederken görebilirdiniz. Elbette içki içmezdi, en azından içtiğini kimse görmedi ama içki içilen sofralara oturup sohbet etmekten de çekinmezdi. Buna şaka yollu takılanlara veya sitem edenlere ise benim işim asıl buraya gelenlerle sohbet edip camiye çağırmak derdi.

Emekli olduktan sonra hem rahatsız olan eşine yıllarca baktı, hem de Kızılay Derneğine başkanlık etti. Her İnebolu’ya gittiğimde şimdiki Kent müzesinin altındaki Kızılay ofisine uğrardım. Beni görür görmez seremoni başlardı. Ayağa kalkıp elimi sıkar, kahveyi söylüyorum derdi. Kahve içerken sohbet eder bitene yakın masasının çekmecesinden makbuzu çıkartıp üstüne koyardı. Ben son yudumu alıp şu kadar yaz hocam derdim. Yazar verirdi. Ben parayı verince Allah kabul etsin der çekmeceye koyardı. Hayatımda hiçbir zaman paranın doğru yere gideceğinden bu kadar emin olmadım. Evet 8 Haziran 2016 da vefat etti Naylon Hafız. İki yıl öncesinde 9 haziranda İnebolu’nun kahramanlık gününde mezar taşını diktirmişti. Ölüm tarihini de yazdırmıştı. “01/04/2019” Niye diyenlere 2019 Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. Yılı olduğu için, 1 Nisan da benim şakam olsun diye cevap vermişti.
Son olarak kendisinden dinlediğim Naylon Hafız olma hikayesini anlatayım. 1953 yılında İnebolu’ya Tevfikiya (Yeni) Camisine müezzin olarak atanmış. İlk maaşını alınca 3-4 günlüğüne İstanbul’a gitmiş. Hem birkaç cami gezecek hem de dini bilgi ve görgüsünü artıracak. Pazar günü sabah namazını kılıp Aksaray’da dolaşırken bir kilise görmüş. Merak edip içeri girmiş. Ayin var. Ayini yapan papazların tertemiz pırıl pırıl kıyafetler içinde olması dikkatini çekmiş. Sonra sabah gittiği camideki imamın kıyafetini düşünmüş yok demiş biz din adamları madem en yeni en temiz din olduğumuzu söylüyoruz ona göre giyinmeliyiz. Hemen gitmiş ve maaşının yarısı ile o zamanlar moda olan beyaz bir naylon gömlek satın almış. İnebolu’ya döndüğünde o gömleği her gün yıkayıp ütüleyip giymiş uzun süre. Cemaatte ona Naylon Hafız demeye başlamış.
Naylon Hafızın kısa bir videosunu da buraya koyalım özleyenler için
KUYRUKLU İBRAAM
ugün bir dostun gönderdiği iki fotoğrafta yüzü hafızamda kaybolmaya başlamış birini görüp anılara daldım. Lakabı “Kuyruklu” idi. Adını hiçbir zaman bilmedim. Top oynadığımız aralıkta dipteki ikinci kapıdan çıkar yavaş yavaş aralığı katederdi. Bu arada top onun önüne gelirse vurmaya çalışır ama genelde ıskalardı. Gömleğinin alt düğmesini hiç iliklemez oradan atleti görülürdü. Yüzünde hiç sert ve somurtkan bir ifade olmazdı. Alt dudağı aşağıya sarkık kendine has belli belirsiz bir gülümseme olurdu. Mugallit bir adam olduğunu düşünürdüm hep.

Tellaldı. İnebolu’nun konuya göre belirlediği çeşitli yerlerinde kendine has üslubu ile haberi ya da ilanı yayardı. Onun şovu şimdilerde olan belediyeye ait çeşitli direklere takılan hoperlörlerinen çıkan monoton ilanlardan çok daha eğlenceli idi. Genelde 2 ya da 3 kelimede bir son harfi uzatıp bir süre dururdu. Hatırladığım iki repliği:
“Limanaaa… hamsi geldiiii…şapır sapır atlayaaa…”
“Bugünnnnn…..saat ikideee…dop darlasındaaaa…. maç vaaaa….”
Son olarak Hasan Kırksekizoğlu’nun anlatımı.
Yer; Yeni cami önü, ağır adımlarla dörtyol un tam ortasında yerini alıyor. Elinde bir karton üstünde üç beş hamsi. Günlerden pazarı gün. Bir iki boğaz temizleme. Sonra; Boğün gelen taze hamsi, kilosu iki liraaaa, yalap yalap ediyaa yerişen alıyaaa deydaaa. (Üç kere tekrar) Etrafında halka oluşturmuş dinleyen kişiler, ve içlerinden birini gözüne kestiriyor ve son vuruş. Anadınn mı? Düdüğümm…
Ne diyelim, Işıklarda çığırsın…..
EMİN ABİ
İnebolu yolu üzerinde Küre dağlarının güzellikleri arasında virajlı yoldan inmeye başlarsınız Küre İkiçayına. Eskiden en aşağı noktada 1899 yılında yapılmış olan ve İstiklal savaşında taşınan cephanelerin en önemli mirengi noktasında bulunan iki gözlü bir köprü karşılardı sizi. Önce üzerindeki tuğralı taş yok oldu, daha sonra köprü bakımsızlıktan harap oldu, yeni bir köprü yapıldı hemen yanına. Değişen iklim şartlarının artırdığı sellerle eskisi yıkıldı sonunda. Yerine 100 yıldan fazla hizmet veren köprünün aslına uygun olarak yenisi yapılsa da, o da ancak 4 sene dayanabildi her sene tekrarlayan sellerin şiddetine. Her neyse devam edelim yola. Köprüden sonra yükselmeye başlarsınız tekrar. Bir köy tabelası gözünüze çarpar. ERSİZLERDERE. Eski adı Dereköy olan bu köye I. Dünya ve kurtuluş savaşlarına giden kimse geri gelmediği için bu ad verilmiş.

100 metre sonra sağda bir başka tabela “Emin Abinin Yeri”. Yolu bilen herkes tanır Emin Abi’yi ve şöyle bir ikilem yaşar içinde. Yalnızca 20 km kalan İnebolu’ya bir an önce varmak veya Ersizlerdere Kanyonunun inanılmaz manzarasına karşı meşhur Ecevit çorbasından içmek. İkinci galip gelir çoğunlukla ve kırarsınız direksiyonu Emin Abiye. O hep gülen yüzü ile hoş geldiniz diye karşılar sizi İstiklal yolundaki en önemli konaklama mekanı olan Ecevit handaki Ecevit çorbasının mucidi Kel İsmail’in misafirperverliği ile. Çorbanızı içersiniz Emin Abinin muhabbeti eşliğinde. Yanınızda yabancı biri varsa mutlaka anlatır Ersizlerdere’nin hikayesini. Tekrar yola çıkmak için arabanıza yöneldiğinizde Emin abi kolonya ikram eder hatta ikramda sayılmaz resmen boca eder bir şişe kolonyayı üzerinize, İnebolu’ya gidene kadar kokusu bayar sizi ama olsun mevsim baharsa sarı mor dağ güllerinin kokusunu bastıramaz yolun kalan kısmında. İşte o Emin Abi’yi kaybetmişiz bir kaç gün önce. Anıları ile huzur içinde uyusun, dinlensin Ersizlerdere’nin renkli yüzü.
Ruhu şad olsun.
Yorum bırakın