Lise arkadaşlarımla 19 mayıs tatilini haftasonu ile birleştirerek hem 47 yıllık dostluğun anılarını tazelemek hem de Gaziantep ve çevresini gezmek istedik. Yüzlerce kareden bir kısmını sizlere kısa hikayeleri ile anlatayım.
Gaziantep tarihinin oluşumunda ve niteliğinde yer unsurunun önemi büyüktür. Bölgenin, ilk uygarlıklarının doğduğu, Mezopotomva ve Akdeniz arasında bulunuşu, tarih boyunca yerleşme sahası ve uğrak yeri olmasını sağlamıştır. Tarihi İpek Yolunun da buradan geçmiş olması ilin önemini ve canlılığını devamlı olarak korumasını sağlamıştır.
MÖ 1800 lü yıllardan başlayarak sırasıyla Babil, Hitit, Med, Asur, Selefkos, Roma, Doğu Roma, İslam-Arap medeniyetlerine ev sahipliği topraklar bu dönemlerin izlerini günümüze taşımıştır. 1071 de Malazgirt Savaşı sonrası Selçuklu İmparatorluğu’na bağlı bir Türk Devleti kurulmuş. 1270 Yılında Moğolların istilası ile yıkılan kent, daha sonra Dulkadiroğullarının ve Memluklular ve son olarakta 1516 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimine girmiştir.
I. Dünya Savaşı sonunda, Gaziantep önce İngilizler daha sonra da Fransızlar tarafından işgal edilmiştir. Gaziantep Savunması, Ulusal Kurtuluş Savaşı tarihimizde yiğitlik. kahramanlık ve fedakarlığın ulaşılmaz abidesi olmuştur.
NEMRUT VE KOMMOGENE
Nemrut Dağı 1987 senesinden beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. 2150 metre yüksekliğe sahip olan dağ, MÖ 1. yüzyılda Kommagene Krallığı tarafından yapılan devasa heykellerle donatılmış.
Çok tanrılı dinlerin bir hayli yaygın olduğu bir dönemde yapılan bu heykeller, hem Pers hem de Yunan tanrılarını bir araya getirmiş. Aslında boyutu 10 metre civarında olan her bir heykel kralın aklındaki dinleri birleştirme vizyonunu gösteriyor.
Nemrut Dağı’nda yer alan kitabeler eserin Kommagene Kralı 1. Antiochos adıyla yapıldığını ortaya koyuyor. Gelecekteki ziyaretçiler için hazırlandığı anlaşılan kitabeye kralın arkasında bıraktığı bir kayıt defteri gözüyle bakılabilir. Ayrıca heykellerin arka yüzünde kralın 200 satırlık vasiyeti de yazıyor. Buna göre kral buraya ibadet amacıyla gelenleri överken kötü amaçlarla gelenlere ise beddua ediyor. Bu kutsal alana ziyaret için gelen herkesin en kusursuz şekilde ağırlanmasını ve rahiplerin en iyi şarapları ziyaretçilere sunmasını istiyor. Üstelik törenlerin görkemli geçmesi adına müzisyenler dahi görevlendiriyor.
Kral 1. Antiochus’un mezarının heykellerin arkasında yükselen insan yapımı tümülüsü içinde olduğu tahmin ediliyor ama mezarı bugünkü teknolojilerle dahi tümülüse zarar vermeden aramak ve ulaşmak mümkün değil.
Son olarak sizi 10 metrelik tanrılarla tanıştırayım.
Kral Antiokhus (Theos),
Herakles (Ares-Artagnes),
Zeus (Oromasdes),
Fortuna (Kommagene tanrıçası)
Apollo (Mithras)

Ziyaretler genellikle gün doğumu veya batımında yapılıyor.
Nemrut Dağı’nda güneşi ilk gören yer olan Doğu Terası; atalar galerisi, sunak ve tanrılar galerisinden oluşuyor. Batı Terası da aslında Doğu Terası ile benzer özellikler taşıyor ama tahrip olduğu için biraz daha dağınık bir görünüme sahip.
Açıkçası ben Nemrut’ta hem gün doğumunu hem de gün batımını daha önce gördüğüm için gezinin bu bölümüne katılmadım. F0toğrafları bir arkadaşım çekti.
CENDERE KÖPRÜSÜ
Nemrut’a giden her gurubun mutlaka uğrak yeri olan bu köprü Antik Cabinas (Cendere) Çayı üzerinde yer alır. Köprü Roma İmparatoru Septimius Severus’un (MS 193-211) emriyle o tarihte Samsat’ta (Somasata) karargâh kuran XVI. Lejyon tarafından yaptırılmıştır.
Cendere Köprüsü, Antik Roma mimarisinin muhteşem bir anıtsal örneğidir.7 metre genişliğinde, 30 metre yüksekliğinde ve 120 metre uzunluğunda olan köprünün en ilginç mimari özelliği harç kullanılmadan yapılmış olması ve her iki tarafından rampa biçiminde yükselerek orta kısımda birleşmesi nedeniyle dayanıklılığını artırmasıdır.

Köprünün güneydeki girişin her iki tarafında birer adet korint düzeninde sütun bulunmaktadır. Üzerinde yer alan yazıtlardan birinin köprüyü yaptıran İmparator Septimius Severus, diğerinin ise onun karısı Julia Domna adına dikildiği anlaşılmaktadır. Kuzeydeki girişin bir tarafında bulunan sütun üzerindeki yazıt ise bu sütunun oğulları Caracalla adına dikildiğini göstermektedir. Bu sütunun karşısında köprünün yapıldığı dönemde oğulları Geta adına dikilmiş bir sütun daha olduğu bilinmektedir. Ancak Septimius Severus’tan sonra tahta geçen İmparator Caracalla (MS 211-217), kardeşi Geta’yı öldürterek Roma topraklarında Geta adına dikilen ne varsa yıktırmış, bu yıkımdan Cendere Köprüsü de nasibini almış ve kardeşi Geta adına dikilen sütun kaldırılmıştır.
ŞAHİNBEY MİLLİ MÜCADELE MÜZESİ
Bugün 19 mayıs bu nedenle bu müze ile başlamanın anlamlı olacağını düşündüm.

Müze; Anteplilerin İngiliz ve Fransız işgaline karşı kahramanca yürüttüğü ve “Gazi” unvanını kazandığı savunmanın önemini ve detayını günümüz ve gelecek nesillere daha iyi aktarmak amacıyla, on iki odalı tarihi yapı ve altındaki mağarada çağdaş müzecilik anlayışıyla kurulmuş.
Güzergâh akışının kronolojik şekilde tasarlanması, karşılama bölümü, sergi-sunum alanları ve ardından ise mağaralara girince karşımıza çıkan mekatronik heykeller ile farklı farklı kompozisyonların oluşturulduğu, dönemin anlık yaşam sahneleri ziyaretçilere hem görsel, hem de duyusal olarak yaşatmakta.
Rehberin anlatım sırasında İnebolu ve madalyadan bahsetmesi beni de duygulandırdı. Yapılacak bir İstiklal yolu müzesi için iyi bir örnek.
TAHMİS KAHVECİSİ
Mola zamanı

Gaziantep her daim ticari yolların üzerinde olmuş bir yerleşim. Kahvenin dünyaya yayıldığı yer Ethiyopya. Oradan Yemen’e geçiyor. Evet kahve Yemen’den gelir ama mutlaka Antep’e de uğrar. Tahmis kahve kavuranlara verilen bir ad aslında. Ama Antepin bu ünlü kahvehanesi her daim kalabalık olsa bile uğranılması gereken bir mekan.
ATATÜRK EVİ
Bu bina önemli. Niye? Atatürk’ün çok istemesine rağmen ancak 1933 de gelebildiği Gaziantep’te konuşma yaptığı balkon çünkü. Antep “gazi” unvanını ve madalyayı 1921 de alıyor aslında. Yani TBMM nin ilk aldığı kararlardan.

Atatürk Evine bitişik bu Ermeni kilisesi restore edilerek Kendirli Gazi Kültür merkezine çevrilmiş. İçeride Ara Güler fotoğrafları ile Türkiye kültür mirasları sergisi vardı. Kendimi şanslı hissettim.
ŞEHİTLER ABİDESİ
Günün son durağı Atatürk Bulvarı üzerinde 1920-1921 yıllarında Gaziantep’te kurtuluş için mücadele veren 6317 şehit adına, Kurtuluş Savaşı’nda Çınarlı (Arıburnu)Cephesi olarak geçen Çınarlı Camii’nin üstüne yapılan bu anıt. Gaziantep savunmasının önemli cephelerinden olan Çınarlı’daki bu anıta 25 Aralık 1935 tarihinde törenle 30 şehit askerin kemikleri getirilmiş ve anıtın altına konmuş.

Anıtın altına pek fark edilmeyen bir kapıdan girilebiliyor. Mezarlık kısmı restore ettirilmiş ve duvarlarına direnişi anlatan resimler koyulup, yazılar yazılarak ziyarete açılmış. İçerideki resimlerden üstte sağda. buydu. Arkada görülen bina kültür merkezine çevrilen kilise, sol taraftaki evler ise o yıllarda Ermenilerin yoğun olarak oturduğu Bey mahallesi. Aslında Ermeniler ve Türkler yıllardır dostluk içinde yaşıyor. Ancak Fransızlar Avrupa’daki Ermenilerden oluşan 1000 kişilik bir Taburu provokasyon için Antep’e getirince olan oluyor. Bu o sıradaki çatışmayı resmediyor. Resmin sol alt köşesindeki beyaz güvercine dikkatinizi çekerim.
HALFETİ
İkinci güne önce bir saatlik otobüs seyahati ile yeni Halfeti ve hemen ardından Birecik baraj gölündeki tekne turu ile Eski Halfeti ile başladık. Halfeti denince akla gelen bu minaresi dışında baraj gölü altında caminin klasik fotoğrafını bir de ben çekeyim istedim.

Bu köy baraj altında kalan Savaşan Köyü aslında. Teknenin genç kaptanı ile sohbet etme fırsatı buldum. Bu köydenmiş. Barajla evlerini köylerini kaybedenlerin önce üzüldüklerini ama şu anda bunu bir şans olarak gördüklerinden bahsetti. Turizm oldukça önemli bir gelir kaynağı olmuş bölgede.
RUMKALE
Asur Kralı III.Salmanassar tarafından M.Ö. 8. yüzyılda Halfeti bu kalede kurulmuş ve o zaman Şitamrat adını taşıyormuş. Hitit, Pers ve Makedon himayesinde kalan şehir, 2. yüzyılda Bizans hakimiyetine girmis.Kalenin içindeki Aziz Nerses Kilisesi, Barşavma Manastırı ve su sarnıçları o döneme ait. 1. Haçlı seferi ile 11.yüzyılda başlayan Haçlı hakimiyeti 12. yüzyılda İlhanlılar ve Memlükler ile devam etmiş. Sonraki yıllarda Yavuz Sultan Selim ile Osmanlı topraklarına katılan kent Rumkale ismi ile Halep’e bağlanmış. Bu tarihten sonra sınır kenti olma özelliğini kaybeden şehir, 19. yüzyılda nüfusunun azalmasından ötürü Fırat Nehri’nin karşı kıyısına nakledilmiş.

Kale şu anda restorasyon nedeniyle ziyarete kapalı ve bu restorasyon işleri beni fazlasıyla tedirgin ediyor. Halfeti’nin son fotoğrafı da barajın su toplamasının sonrasında gölde oluşan koyun üzerine yapılan bu iki köprü olsun.
KELAYNAK ÜRETİM İSTASYONU

İkinci durak Birecik. 12.000 yıl önce Göbeklitepe’deki taşlara resmi yapılan, adeta dinazor döneminden kalmış gibi görüntüsü olan ve dünyada nesli tükenme riskine karşı göçlerine izin verilmeyen familyadan olan kelaynakları göreceğiz. Doğa gönüllüleri tarafından bölgeye özgü doğasında özel bir menü ile beslenmekte ve korunmaktalar. 1977 yılında 2 adet kuş ile başlanan, önceki gelişimde çalışmalar 56 adete yükselen sayılarının şimdi 400’ü geçmiş olması beni keyiflendirdi açıkçası.

Sol taraftaki fotoğrafta tepesi görülen kafesin içine kelaynaklar yalnızca göç zamanı konuluyor. Diğer zamanlarda dışardalar. Neslinin tükenme tehlikesinin olmasının en önemli sebebi göç yolundaki ziraat yapılan bölgelerde kullanılan tarım ilaçları ve acımasız avcılar. Bu nedenle geri dönemedikleri için her sene sembolik olarak belli sayıda kuşun göçmesine izin veriliyor. Yıllardır bu canlara babalık yapan Mustafa Bey geçen sene 14 tane dediler, en güçlülerini seçtim geri dönebilsinler diye onları saldım diyor. Bölgeye giderseniz mutlaka ziyaret edip yanındaki minik dükkandan alışveriş yapın. Katkınız olsun.
Sağdakiler ise gençler. Tepeleri tüylü doğuyorlar. 4-5 yıl sonra ergenlik dönemi bitiyor, tepelerindeki tüyler dökülüyor, boyun ve kanatlarındaki tüylerin rengi değişiyor. Sonra eş seçimi, yuva yapımı, çoluk çocuğa karışma. Tek eşli olan bu kuşlar eşleri öldüğünde kendini öldürmeyi dahi seçebiliyor.

Birecik’ten ayrılmadan son fotoğraf olarak duvar gibi yükselen kalesini koyayım.
ZEUGMA MÜZESİ

3. günde büyük bir heyecanla Hatay ve Tunus’daki müzelerle beraber Dünyanın en büyük üç mozaik müzesinden birine gidiyoruz. Elbette ilk fotoğraf bu müzenin Mona Lisa’ sı olan “Çingene Kızı” mozaiği; Gaziantep iline bağlı Nizip ilçesinin 10 kilometre doğusunda bulunan Zeugma antik kentinde,1998 – 1999 Kış döneminde Belkıs Harabelerinin kurtarılması sırasında bir villanın 300m2’lik tabanının parçası olarak, üzerindeki sütunun kaldırılmasıyla bulunmuş. Yüzünde hüzün ve mutluluğu aynı anda size yansıtması, gözlerinin nereden bakarsanız bakın sizi gözetlemesi MS 2 yüzyılda çok nadir olan bir teknikle yapıldığını gösteriyor. Bu yüzden de Çingene Kızı mozaiği, antik kent ile birlikte Gaziantep’in de simgesi halini almış. Çingene Kızı mozaiğine konu olan kişinin cinsiyeti, figürün Yer Tanrıçası ve tanrıların anası Gaia hatta Büyük İskender olduğu konusunda farklı görüşler olsa da mozaiğe saç örgülerinden dolayı halk arasında “Çingene Kızı” denilmiş ve daha da değişmez.

Müzedeki bütün eserler Zeugma ve civarindan getirilmiş. Bazıları tek. Soldaki fotoğrafta görülen mezar steli gibi. Dikdörtgen biçimli bu stel kemerli bir nişten oluşuyor. İçinde bir elinde kafası kopmuş bir kuş diğer elinde içi fıstık dolu bir kese olan bir çocuk. Saç şekli, üzerindeki khitonu, sandaletleri MS 2. yüzyıldaki kıyafetleri gözümüzün önüne seriyor. Niş altındaki Grekçe yazıt ise oldukça hüzünlü
“Brut(tius), Kosconius vakitsiz/ oldukça erken, elveda!”
Soldaki mozaiğin adı “Okeanos ve Tethys” Bir villanın havuzunun tabanında bulunmuş. MS 2-3. yüzyıla tarihleniyor. Ortada hayat kaynağı olan Irmak tanrısı, Okedeon ve karısı Tethys, etraflarında denizin verimliliğini anlatan muhtelif balıklar ve yunuslar üzerinde Eroslar görülüyor. Üçlü örgü ile çerçevelenmiş.

Zeugma Antik Kenti’nde yapılan kazı çalışmaları esnasında bir villada bulunan bu heykel aslında tapınakta olmalıydı. Perslerle yapılan savaş sırasında bu villaya saklandığı ve sonra orada kaldığı düşünülüyor. Müzede tek olma özelliği olan bu bronz Mars heykeli, Roma dönemine ait ve 1,60 cm boyunda. Heykelin göz bebekleri altın ve gümüşten oluşurken heykelin, bir elinde mızrak, bir elinde çiçek bulunuyor. Kızgın ve keskin bir yüz ifadesine sahip olan heykelin yapılmış olduğu dönemde bereketi ve gücü temsil ettiği biliniyor.

Beni bu geometrik desenler de büyüledi. Bir kaç tanesini buraya koyayım dedim.

Sağdaki mozaiğin adı “Dionysos ve Ariadne’nin düğünü” Dünyanın en özel mozaiklerinden biri. Mozaik kullanılan renk zenginliği ve ışık-gölge oyunları ile bir tablo etkisi yaratılmaya çalışılmış. Çok fazla figür olması ve figürlerin resim kalitesinin yüksek olması onu değerli kılıyor.
Gördüğünüz gibi fotoğrafta flu olarak görülen yer yok aslında, orası bir yansıtma. 1992 yılında kaçak kazı ihbarı üzerine bölge müze müdürlüğü tarafından koruma altına alınıp kurtarma kazıları yapılıyor. Mozaiğin Büyüklüğü nedeniyle yerinde sergilenmeye başlanıyor. Hikayenin en rezil kısmı ise 1998 yılında onca önlem ve koruma varken bu dünyanın en önemli mozaiklerinden birinin sergi alanında bir gece içinde üçte ikisinin çalınması. Hala bulunamadı. Yazıklar olsun.

Müzeden son fotoğraf o dönemin bir villasının orijinale yakın planı. Bana ilginç gelen pis su tesisatının rögar havalandırmasının dahi olması. Telefonunuzun ayarları ile oynamayın, fotoğrafı bilerek böyle koydum. Dikkatle okuyor musunuz diye kontrol için 🙂
ERMENİ KONAĞİ

3.Gün öğleden sonra tek başıma çıktığım turda ilk durağım Bey mahallesindeki 220 yıllık bu konak. Ayakta kalmaya çalışan konakta hiçbir kurtarma faaliyetinin olmaması acı. Her köşesi ayrı bir güzel.

Detaylar ilginç. Giriş kapısının üzerindeki kemerin altına büyük özen gösterilmiş.

Tavan, bordür ve köşe detayları günümüzün kartonpiyercilerine saç baş yoldurur. Fazla lafa gerek yok aslında. Hala sahibi yurtdışında yaşayan bir Ermeni kadınmış. Konağın orta avlusunda çayhane işletenlerin buraya çökmüş olma ihtimali yüksek.
PİŞİRİCİ KASTELİ
1641 ve 1671 yıllarında iki defa kenti ziyaret eden Evliya Çelebi, kentte 22 mahalle, 8 bin ev, 100 kadar cami, medrese, han, hamam ve bir de kapalı çarşı olduğunu yazar ve seyahatnamesinde bitimsiz yiyecek ve içecek pınarları ve ırmaklarıyla burası ‘Şehr-i Ayıntab-ı Cihan’dır” der.

Su kaynakları bol olan bu şehirde han, hamam ve kasteller çok fazladır. 13. yüzyılda memlüklüler tarafından yapılan bu kastelin tamamı toprak altında ve çok iyi korunmuş durumda. Kasteller geçmişte böylesi ticaret merkezlerinde çok olan umumi hela, hamam ve mescit kompleksleri. İlk fotoğraf kastelin mesciti. İkinci ise ise yan yana dizilmiş helalar.

Burası ise kastelin çimeceklik denilen hamamı. Yani, entebin hememi. Yeraltında olduğu için aydınlatma da unutulmamış.
ESNAF
Son gün ise Antep’in dükkanlarını gezdim. Eee biraz da döviz bırakmak lazım. Yemeniciler, baharatçılar, şerbetçiler, katmerciler,

kahveciler ve ahşaptan herseyciler…Keyifli bir şehir Antep.

Yorum bırakın