Üç günlüğüne yaklaşık 40 yıl önce tanışıp gençlik yıllarımızda pek çok tatili, anıyı ve dahi rakıyı paylaştığımız 6 dostla buluştuk Gökçeada’da.

Gökçeada aslında 600 yüzyıl birlikte dostluk içinde bir bütün olarak yaşayan, Balkanların Osmanlı’dan ayrılması ile başlayan, daha sonra İstiklal Savaşı sonunda ayrışan, 5-6 Eylül olayları, Kıbrıs gerginliği ile aralarındaki mesafe ciddi bir şekilde açılan iki halkın geçmişte çektikleri acıları ve bir o kadar da bu kopuşa rağmen birbirlerine el uzatarak tekrar bir araya gelmek için gösterdiği gayretleri en iyi gözleyeceginiz yer.

Dost sohbetlerinde kalan sürede Ada’nın 4 köyünü gezip size çektiğim birkaç fotoğrafı ve aldığım bazı notları aktarmak isterim.

ZEYTİNLİKÖY

Eskiden adanın en sosyal yerleşimi olan Zeytinliköy ile başlayalım. Adından da anlaşılacağı gibi etrafında çok sayıda zeytin ağacıyla çevrili. Merkeze 3 km uzaklıktaki köy, koruma altındaki dört köyden biri.

Belediye başkanı Efstratios Zunis. Yaz-Kış sürekli yaşayan kişi sayısı 50-60 civarında. Son yıllarda geri dönen rum sayısı artmış. Bu nedenle bir Rum ilkokulu açılmış.

Adanın en eski kilisesi olan Agios Georgios Kilisesi bu köyde.

Dünyadaki 300 milyon Ortodoks Hristiyan’ın ruhani lideri olan 1.Bartholomeos 1940 yılında Zeytinli’de doğmuş. 1991 yılında Patrik ilan edilen Bartholomeos, senede birkaç kez doğduğu evi ziyarete geliyor. Köye, dibek kahvesi içmeye uğramak uzun zamandır bir gelenek adada. Son yıllarda Yunanistan’dan köylerine geri dönen Rumların açtığı kafelerle birlikte ortamın daha da renklendiği görülüyor. Menülerinde mutlaka dibek kahvesi, sakızlı muhallebi, frappe oluyor. Bu kafelerin en eskisi madamın kahvesi.

Zeytinliköy’de kafeler dışında 3 butik otel ve 2 meyhane de bulunuyor. İlk fotoğraftaki otel benim yıllar önce Gökçeada’da ilk kaldığım otel olan Zeydali Butik otel. Köyün girişinde yer alan meyhane/tavernalar doğayla iççice oturabileceğiniz keyifli mekanlar. Kafelerin çoğu köyün ufak meydanda toplanmış durumda. Ama tek tük köyün ara sokaklarında da karşınıza çıkıyorlar. Rumlar bin bir çeşit çiçeklerle süslüyorlar kafelerini.

ve tabi bir de güler yüzlü siyah beyaz fotoğraflarla.

TEPEKÖY (AGRİDİA)

İkinci durak Tepeköy. 14-16 Ağustos tarihlerinde Rumlar tarafından Meryem Ana Panayırı bu köyde düzenleniyor. Meryem Ana’nın ölüm günü olan 15 Ağustos’un anıldığı bu panayırda, Yunanistan’da ve başka ülkelerde yaşayan adalılar, onların çocukları ve torunları biraraya geliyor. Hiristiyan inanışında azizlerin ölüm günü şenlik gibi kutlanıyor.

Hala devam eden geleneğe göre, 14 Ağustos akşamı hayvanlar kesiliyor ve kazanlarda pişiriliyor. 15 Ağustos’da köyün fotoğrafta park etmiş arabaların bulunduğu meydanına kurulan kazanlarda yemek, tatlı, şarap dağıtılıyor ve toplu halde yeniyor. Sonra dans, şarkılar başlıyor. Sabaha kadar eğlence devam ediyor. Yörenin şarabını marka haline getiren Barba Yorgo da bu köyden. Sağdaki fotoğraf Meryem Ana Panayırında ayinlerin yapıldığı Agridia Kilisesinin kapısı.

Köyün 1,5 km uzağındaki Pınarbaşı’nda tüm azameti ile 625 yaşındaki çınar karşılıyor sizi. Pınarbaşı aynı zamanda 13 mil uzaktaki Semadirek adasının da en net görüldüğü yer olarak eşsiz manzaralar sunuyor.

Elbette adanın her yerinde olduğu gibi burada da özgürce dolaşan keçileri ve tavukların arasında da olsa özellikle şehir merkezinde hiçbir yerde görmediğim kadar çok bulunan sokak kediler size poz vermekten hiç kaçınmıyor.

BADEMLİ (GLIKI)

Yeni Bademli’nin kurulmasından sonra Eski Bademli olarak da anılan köy yüksek bir tepe üzerine kurulu. Bence adanın en güzel manzaraya sahip köyü.

Türkçe ismini etrafını saran çok sayıda badem ağacından alıyor. Zamanında adanın en zengin köyü olarak köy halkı meyvecilik, süngercilik ve hayvancılıkla uğraşıyormuş.

Köyde 150-160 hane bulunuyor. Kışın sürekli kalan sadece 2-3 kişiyken yazın Yunanistan ve İstanbul’dan gelenlerle 150 kişiyi buluyor nüfus. Son yıllarda eski evleri satın alıp restore eden İstanbulluların sayısı artmış.

DEREKÖY

Dereköy geçmişte diğer köylere göre ekonomik ve sosyal açıdan daha fazla gelişim göstermiş. Zamanında 1950 hane ile adanın hatta Türkiye’nin en büyük ve kalabalık köyüymüş. İçerisinde 22 kahve, 2 sinema, çok sayıda berber, bakkal, terzi gibi dükkanlar ve 3 zeytinyağı imalathanesi bulunurmuş.

Ancak 1967 yılında Yunanistan’la başlayan gerginlik 1974 Kıbrıs harekatında en üst seviyeye çıkmış. Bu süreçte yaşanan hızlı göçün izlerini hala taşıyor. Yalnızca ocağı kalmış onlarca taş ev insanın içini burkuyor.

Günümüzde yaz-kış köyde 140-150 hanede yaşam sürmekte. Nüfusun büyük kısmıni güneydoğu’dan yerleşen/yerleştirilen Türkler oluşturmakta. Ama yazın eski ev sahiplerinin köylerini ziyarete gelmesiyle daha çok ev canlanıyormuş. Ama hala insanı tedirgin eden bir duygu yaratıyor köyde yaşayanların bakışları.

Köyde ibadete açık iki kilise bulunuyor. Köyün girişindeki Hagia Marina Kilisesi (1. fotoğraf) ve çarşıdaki Koimesis Tis Theotokos Kilisesi (2. Fotoğraf). İkisi de 1800’lü yılların başında inşa edilmiş. Dereköy’ün merkezden gelirken solda kalan kısmında, kilisenin bulunduğu meydan, eskiden çarşı meydanıymış.

Adanın en büyük çamaşırhanesi de hala burada ve özellikle küçük pencerelerinden sızan ışıkların hoş yansımaları adeta yapıya can veriyor. Sonunda Kaleköy’den izlenen bu gün batımı kalacaktır aklımda ve Cemal yoldaşın nefis mezelerini serpiştirdiği bu rakı masasında atılan kahkahalar,

tabi bir de feribottan İmroz’a uzanan bu köpük yolu.

Posted in

Yorum bırakın