Yaklaşık sekiz ay önce emekliliğimde Gelibolu’na yerleşmek için ilk adımları attım. Bu bayram tatilini de burada geçirdim. Elbette şöyle bir turlamak ve size tanıtmak iyi olur dedim. Önce kısaca bir tarih turu.

Gelibolu’nun geçmişinin Troya kenti kadar eski olduğu varsayılmakta. Yörenin eski adı “Critote”. Antik Çağ’da Keltler tarafından iskan edildiği için Eski Yunanca’da “Galliopolis” olarak adlandırılmış. Yani Galli (Kelt) ve polis (şehir). Keltler’in şehri. Adı ile ilgili çeşitli varsayımlar olmakla beraber benim en çok aklıma yatan bu. Bu isim, Türkçeye de Gelibolu olarak geçmiş. Antik çaĝlarda, keltlerin ardından tarih boyunca Galatlar yani Galli’ler, Venedik’liler, Cenevizli’ler, Katalan’lar, Bizanslı’lar ve son olarak da 1356’dan sonra Osmanlı’lar tarafından yönetilmiş. Böylesi çeşitli kültürlerin egemen olduğu bir ilçedeyiz.

Biraz daha yakin tarihe gelecek olursak 1892 tarihli salnameye göre o tarihte Gelibolu Sancağında 25.889 Müslüman, 64.029 Gayrimüslim olmak üzere toplam 89.918 nüfus var. Eski eserlerden, iç limanda onarılan bir havuz ve bir kule ki hala yerindeler, 12 cami, 4 mescit, 2 medrese, 1 kütüphane, 6 kilise, 2 havra, 11 tekke ve 1 Mevlevîhane bulunuyor. Diğerlerinin izleri hala duruyor ama kilise ve havraların izine rastlamadım.

Elbette Gelibolu denilince ilk akla gelen yüzyılın en büyük ve belki de en dramatik savaşlarından olan Çanakkale Savaşındaki rolü ve onun izleri. O ilerde tamamen ayrı bir yazı konusu olabilir, ben bugün yalnızca Gelibolu’nun merkezini gezmekle yetineceğim.

PİRİ REİS MÜZESİ

Gelibolu’ya elbette dünya çapında haritaları ile meşhur olan Piri Reis ile başlamak uygun olacaktır.
1465-1470 yıllarında Gelibolu’da doğan Piri Reis 30-35 yaşlarına kadar amcası ile birlikte Fransa ve İtalya’nın Güneyinde korsanlik yapmış. 1494 yılında dönemin padişahı II. Beyazıt’ın huzuruna çıkmış ve ondan sonra Osmanlı Donanmasın için çalışmaya başlamış. 1510 yılına kadar Akdenizlerde muhtelif seferlere katılan bir savaş kaptanı olarak görev yapmış. O dönemde daha sonra yazacağı Kitab-ı Bahriye kitabının taslağını oluşturmuş. 1511’de amcasının ölümünden sonra Gelibolu’na dönerek iki yıl boyunca haritaları ve kitabı üzerinde çalışmış. Piri Reis Müzesi görünen kulenin ikinci katı. Maalesef bilumum replikaların olduğu çok yetersiz bir müze. O nedenle müzeden pek bahsetmeden Piri Reis’i anlatmaya devam edeyim.

Kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizmiş. Görünen müzedeki kopyasından fotoğrafladığım Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika’nın batısı ile yeni dünya Amerika’nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümü. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze kalmamış olan Kristof Kolomb’un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir.

Pîrî Reis, 1515-1517 arasinda bir kez daha donanmaya girip Mısır seferine katılmış. İskenderiye’nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişah Yavuz Sultan Selim’in övgüsünü kazanmış ve sefer sırasında yenilediği dünya haritasını padişaha sunmuş. Bazı tarihçilere göre, Yavuz dünya haritasına bakmış ve “Dünya ne kadar küçük…” demiş. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve “biz doğu tarafını elimizde tutacağız…” demiş ardından 1929’da bulunacak olan diğer yarıyı atmış.

Pîrî Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan bahriye için bir kitap yapmak amacıyla yine Gelibolu’ya dönmüş ve derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan ve yukarıda görülen (müzeden replika) Kitab-ı Bahriye’de bir araya getirmiş. Kitab-ı Bahriyeden alınan yukarıdaki örnekler onun ne denli ince çalıştığını gösteriyor. Şimdi diğer detayları atlayıp böylesi birinin ölümüne gelelim.

Başarısız oldugu rivayet olunan Basra seferi sonrası suçlanmış. Kendisi bakımsız donanma ile denize açılmasının sakıncalarını dile getirdiyse de suçlu bulunmasına engel olamamış. Hizmet ettiĝi 3. Padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1554’te Kahire’de boynu vurularak îdam edilmiş. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Pîrî Reis’in terekesine de devletçe el konulmuş. 

ANTİKA TRAKTÖR MÜZESİ

Müzeye girerken pek fazla beklentim yoktu açıkçası. Girişin 50 TL olduğunu öğrenince iyice keyfim kaçtı. Ama Avrupa’da 2021 yılının en iyi düzenlenmiş Özel Müzesi ödülünü kazanmış olduğunu bildiğim için başladığım işi bitireyim dedim. Eski bir sardalya fabrikasının yerine yapılan bu müze itiraf etmeliyim ki bende Koç Müzesine benzer bir memnuniyet yaşattı. Önce Traktör Müzesini yıldızı olan 1884 ABD yapımı dünyanın ilki olan bu buharlı traktör ile başlayalım. Elbette çocukluğumuzun benzin pompalarının heyecanı ile devam edelim. 

Her bir traktörün yanındaki imalatı yapan ülke ve firma bilgisi, model, güç ve imalat yılı ile çalıştığı bölge bilgilerini içeren basit etiketler var. Bu bilgiyi yoğun olarak vermekten çok daha etkileyici bence. Traktör teknolojisinin 80 yıllık gelişimini izleyebiliyorsunuz. Her biri temizlenip boyanmış rengarenk traktörler müzeyi gezenleri çocuksu ve neşeli bir ortama çekiyor sanki. 

Mesela 1. fotoğraftaki traktör 1939 da Almanya’da üretilmiş ve yıllarca Çatalca’da çalışıp emekli olmuş, ikinci de Çatalca emeklisi, ilki ile aynı yaşta ama Amerikalı. . 

Müzeden çıkarken bu müzenin oluşmasında emek veren iş insanı Dursun Keskin’e gönül dolusu teşekkür ettim. Yani içimden ettim. 

Çıktığımda liman içindeki teknelerin arkasındaki sıra sıra meyhaneler bana göz kırpsa da benim işim gücüm var kardeşim. 

ALAATTİN KONSERVE

1928 yılında Alaattin Kemerli tarafından kurulmuş olan Konserve fabrikasının ilk satış binası. Firma ilk faaliyetine tuzlu balık imalatı ile başlamış. Daha sonra balık konserveciliğine başlamış ki bu konuda Türkiye’de ilk. Özellikle Marmara ve Ege Denizi sardalyalarını kendi geleneksel metotları ve kalitesi ile işleyen firma, Konserve kutularında kullandığı kadın figürleri ile ünlenmiş ve üç nesildir bir aile şirketi olarak faaliyetine devam ediyor. Epey zamandır denizin kenarında hayranlıkla baktığım bu binanın da Alaattin konservelerinin eski imalat yeri olduğunu yeni öğrendim. Şu anda kaderine terk edilmiş gibi görülüyor. 

GAZİ SÜLEYMAN PAŞA CAMİİ

Biraz da ruhani, rahmani yerleri gezelim artık. Halk arasında Büyük Cami olarak bilinen bu camii Orhan Gazi döneminde, Rumeli fatihi Gazi Süleyman Paşa tarafından 1358’de yaptırılmış. Bu anlamda İstanbul’daki camilerden çok daha eski. Cami 1676 ve 1889 yıllarında onarım görmüş ve orjinalliğini büyük ölçüde yitirmiş. Cami dikdörtgen planlı. Mihrap ve batı duvarı orijinalliğini korumakla beraber, ilk yapılışındaki özellikleri taşımamakta. Caminin kuzeybatı köşesindeki minaresi kesme taştan yapılmış ve tek şerefeli. Ayrıca minare çeşitli geometrik motiflerle bezenmiş. Yine de görülesi. 

GELİBOLU MEVLEVİHANESİ

Gelibolu Mevlevihanesi, içlerinde çile çıkarılan ve derviş yetiştirilen on beş Mevlevi asitanesinden biri. Bazı kaynaklara göre ise en büyüğü. Osmanlı devrinde, bir tarikatın veya tarikat kolunun merkezi durumunda olan tam teşekküllü büyük tekkelere asitane denirmiş. 

Mevlevihanenin günümüzde kalan iki büyük taç kapı ( Fotoğrafta yakın kapının içinden diğerini görebilirsiniz) ve aralarındaki oldukça geniş bahçenin yanındaki semahane geçmişte ne denli görkemli bir yer olduğunun göstergesi.

Mevlevihaneler, tarihte insanların manevi ihtiyaçlarını karşılamalarının yanında, kültür ve sanat merkezi olarak da işlev görmüş aynı zamanda Mevleviliğin Osmanlı coğrafyasında yayılmasını sağlamış. Gelibolu Mevlevihanesi 17. yüzyılda kurulmuş. Kurucusu yeniçeri ağalarından Kara Hasan Ağa’nın oğlu Ağazade Mehmet Hakiki Dede’dir. Mevlevihane kendisine izafeten Ağazade Dergâhı adıyla da anılmış. 

Semahanenin zemin katına kuzey ve güney cephelerinde iki büyük giriş kapısı var. Semahanenin ikinci katına ki mahfil diye anılır çıkan iki merdiven binanın batı cephesine ayrı bir güzellik veriyor. Bu merdivenler bana Galata’daki Kamondo Merdivenlerini hatırlattı. 

Alt katta biri 6 diğeri 9 sütun üzerine oturtulmuş kubbeler altında iki sema alanı bulunmakta. Mihrap oldukça sade görülüyor. Buna Mevlevilikte farklı bir isim de veriliyor olabilir tabi. Mihrabın yanındaki mermer sütunlarda oldukça ince işçilik var. 

İç mekân, kalem işi bitkisel motifler ve hat eserleriyle süslenmiş.  Etkilendim.

ÇİLEHANE

Özellikle Mevlana Celalettin Rumi’nin tasavvufi düşüncelerinden sonra yaygınlaşan bir başka mekan ise Çilehane. Çilehaneler tarikat yapılarında dervişlerin çile dönemleri için yapılmış, yalnızca küçük bir kapısı bulunan, penceresiz ve dar oda. 

Gelibolu’daki bu çilehaneyi önemli kılan ise İslam tarihinin önemli eserlerinden biri olan “Muhammediyye” adlı eserin burada yazılmış olması. Yazarı Yazıcıoğlu Mehmet Efendi. Kardeşi Ahmet Bican’ da yardımcı olmuş. Mehmet Efendi’nin Evreşe’ye yakın bir köyde doğduğu, eseri Gelibolu’da yazdığı, 1449 da bitirdiği ve 1451 yılında öldüğü biliniyor. Bunun dışındaki bilgiler yirmi yılı aşkın bir süredir mekanın temizliği ve korunması ile uğraşan kişinin anlattıkları:

Mehmet Efendi rüyasında Hz Muhammed’i görür ve bu kitabı yazmaya karar verir. Kardeşi ile birlikte bir kayaya bu çilehaneyi oyarlar. Mehmet Efendi buradan 7 yıl hiç ayrılmadan bu eseri yazar ki o sırada kardeşi onun ihtiyaçlarını karşılar. Pek yiyecek ihtiyacı yoktur Mehmet Efendi’nin. Evliya olduğu için bir günü bir zeytinle geçirebilmektedir. 7 yıl sonunda 500 yıldan fazla süredir hala İslam tarihinin en önemli kaynaklarından olan bu eser ortaya çıkar. İki yıl sonra da ölür Mehmet Efendi. Kitabın çoğaltılmasını kardeşi Ahmet Bican gerçekleştirir. Ortada üstteki fotoğraf çilehanenin ilk giriş odası. Yani yattığı ve kitabı kaleme aldığı oda.  Sağdaki de ibadet ettiği oda. Elbette görülen o pencere sonradan niş kırılarak açılmış. Mehmet efendinin burada yaşadığı zaman yokmuş. Muhammediyye 3 bölümden oluşan bir manzume. 1. Bölümde yaradılış, 2. Bölümde Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e tüm peygamber ve 4 halifenin hayatı, 3. ve son Bölümde ise kıyamet anlatılıyor. 

Çilehanenin bahçesinde tulumbadan keyifle su içen bu kedi benim yüzüme su püskürtüp çıkardı beni bu rüyadan. 

NAMAZGAH

Çilehane’den sonra hemen yukarsındaki Fenerüstü meydanına çıktım. Bu meydandaki en önemli yapı bu namazgah.

1407 yılında İskenderun Bey tarafından yaptırılmış. Sefere çıkan Azep erlerinin (deniz savaş eri) topluca namaz kılmaları için yapılmış. Sayısı az olan açık hava camilerinin en önemli örneği kabul ediliyor. Mihrabı bir niş içinde. İlginçtir ki Ladikli Süleymanoğlu aşık tarafından yaptırılan kapının üzerinde Rumi bir yazıt var. Osmanlı Donanması sefere çıkmadan önce Hamzakoy’da toplanır, hazırlıkları da Fenerüstü Meydanında yaparlarmış. 

İlk fotoğraf meydana adını veren Gelibolu feneri. Çanakkale boğaz girişini kontrol edebilecek konumda bulunan Gelibolu Feneri denizden 34 metre yükseklikte kâgir bir bina ve 9 metre yüksekliğe sahip kulesinden oluşuyor ve çakan ışığı 15 deniz mili uzaklıktan görülebiliyor. 1856 tarihinde inşa edilmiş ve Osmanlı döneminde “kandil’ ile başladığı denizcilere yol gösterme işlevini, günümüzde teknolojiye uyumlu devam ettirmekte. İkinci fotoğrafta ise Fenerüstü Meydanından Hamzakoy’a bakış var. Hamzakoy, Hamzakoy olalı 12 Eylülden sonra Demirel ile Ecevit’in burada alıkonulduğu gün kadar meşhur olmadı. 

RUS ANITI

Bolşevik Devrimi sonrası 30 bin Beyaz Rus 1920-1921 yıllarında Gelibolu’da zorunlu bir gurbet yaşamış. Beyaz Ordu’nun General Kutepov komutasındaki kolordu 21 Kasım’da Gelibolu’ya doğru gemilerle yola çıkmış. İlk kafile 22 Kasım’da, Gelibolu’ya ayak basmış. Rusların üçte biri kent içinde yerleştirilirken, askeri birliklerin için Gelibolu’ya 8 kilometre mesafedeki bir arazide çadırlar kurulmuş. O dönemde Gelibolu Fransız ve Yunan işgal kuvvetlerinin kontrolünde imiş Ancak halk işgal kuvvetlerine göstermediği ilgiyi Beyaz Ruslar’a göstermiş. Çünkü onların da ülkeleri işgal edildiği için aynı kaderi paylaşıyorlarmış,

Türkler Rusları büyük bir hoşgörü içinde kabul etmiş. Türk kadınları, Rus kadın ve çocuklarıyla ilgilenmiş, gereksinim duyulan ev eşyasını onlara vermiş. Hatta Türk müftüsü de yerleşmeleri için camileri açmış. Ruslar, oturdukları evlerin duvarlarını kireçle boyayıp duvarlara anayurt manzaraları (Kremlin Sarayı vb.) çizerek yaşadıkları mekânı şekillendiriyorlarmış.

Şehir dışında oluşturulan askeri kamptan kente dekovil (küçük demiryolu) hattı kurulmuş. Liman, hamam, mutfak ve fırın inşa edilmiş. Askeri disiplin içinde eğitimler, törenler ve teftişler yapılmış. Okullar açılmış ve Rusya’daki eğitim programları uygulanmış. 800 kitaplı bir kütüphane ve okuma salonu da faaliyete geçirilmiş. Kentteki bin kişilik tiyatroda ve 2 bin 500 kişilik kamp tiyatrosunda aralarında Çehov, Gogol, Leonid Andreev gibi tanınmış yazarların oyunlarının da yer aldığı 80’den fazla oyun sahnelenmiş. ‘Birinci Kolordu Futbol Birliği’, ‘Kamp Birlikleri Futbol Birliği’, ‘Gelibolu Şehri Birlikleri Futbol Birliği’ kurulmuş. 23 futbol takımı ortaya çıkmış ve maçlar oynanmış. 

Dönüş vakti geldiĝinde Gelibolulular, General ve askerlerini marşlar eşliğinde yolcu etmiş. Rusların çoğu 14 Aralık 1921’e kadar Gelibolu’yu boşaltarak Sırbistan, Yugoslavya, Bulgaristan ve Tunus’taki Fransız kamplarına gönderilmiş. Ruslar ayrıldığında arkalarında 255 kişinin gömülü olduğu Büyük Rus Mezarlığı ve Rus Anıtını bırakmışlar. Anıt 2008 yılında yeniden inşa edilmiş. Halen bu anıta 22 kasımda gelen Beyaz Ruslar var. 

FRANSIZ ÖLÜTLÜĞÜ

Şunu belirtmeliyim. Ölütlük kelimesi bana yabancı. Garip ama daha önce hiç duymadığım bu kelime mezarlik/şehitlik için kullanılıyormuş.

1854-1856 yıllarında üç yıl süren ve Kırım harbi olarak bilinen Türk-Rus harbinde Türklerle beraber Fransızlar da savaşmış.. Savaşta ölen 5.000 Fransız askerinin anısına 1934 yılında bu mezarlık inşa edilmiş. Mezarlığın çevresi duvarla çevrili ve ortasında yüksek bir kule bulunmakta. 

Mezarlığın alt kısmında küçük bir bina (sağda üstte) var. Bu binanın içinde savaşta ölmüş beş bin Fransız askerin toplu kemikleri bulunmaktaymış. 

Oldukça bakımlı olan bahçesinde kademe kademe mermer mezarlar bulunmakta. Bunlar genelde Fransız ya da bu savaşa birlikte katılmış başka uluslara ait general ve yüksek rütbeli subaylara aitmiş.

Kimisi ülkesinden kaçar Beyaz Ruslar gibi kaçtığı ülkede gömülür, kimisi Anzaklar gibi başkası için savaşmaya gider, kaybedip o ülkenin toprağına gömülür, kimisi de bu Fransızlar gibi savaşa gider ama ne savaştığı toprağa ne de ülkesine gömülür. Yani ölümünün bile adaleti yok bu Dünyanın. Kimisinin 5.000 kişiyle ortak mezarı var kimisi tek başına yatıyor. 

SİNAN PAŞA TÜRBESİ

Yukarıda dediğime ilave olarak şunu da belirteyim; bazıları da sekiz köşeli 10 metre yüksekliğinde anıtsal bir yapıya karısı ile birlikte gömülür. Hamzakoy’a bakan bir tepe üzerindeki bu türbe Osmanlı Donanmasına 3 yıl Kaptan-ı Derya’lık yapan Sinan Paşaya ait. Gelibolu’da tersaneler kurdurup şehrin gelişmesine önemli katkılar sağladığı için türbesi buraya yapılmış. 

Arnavut Kökenli bir devşirme olan Paşa’nın doğum tarihi bilinmiyor. Aslında Güveyi Salih Paşa olarak da bilinmekte. Sebebi ise II. Beyazıd Amasya’da Şehzade iken kızı Ayşe ile evlenmiş olması. Yani önce damat sonra Kaptan-ı Derya. Allah yürü kulum demiş lakin 1504 yılında da yat oraya demiş. Ben gidip helalleşecektim ama zevcesi ile birlikte yattığı türbenin kapısı kilitli idi. 

Bu sefer klasik bir son yok. Artık reklam almaya başladım.

Böyle bir fotoğraf var. Bu fotoğrafı çektiğim yer Zeytin Cafe Bungalows Eceabat. Saros Körfezi kıyısında Gökçeada’ya yüzünü çevirmiş şahane bir mekan. Deniz, sessizlik, doğa, yeme-içme-yatma . Bir de İşletmecisi Şener Bey var ki dadından yinmez. Yolunuz düşerse mutlaka gidin. Selamımı söyleyin. Benim şişenin kalanını için. Çizdirdim be ya. 

Posted in

Yorum bırakın