Kastamonu’dan Karabük yönünde giderken Karabük’e 12 km kala sağda üzerinde Yörük Köyü yazan bir tabela göreceksiniz. Daha önce girmediyseniz mutlaka girin. Önce eski bir mezarlığın arasındaki dar bir yoldan geçerek yaklaşık 1 km sonra “Yörük Köyü” nün meydanına varacaksınız. Köyde 100-300 yıl yaşında yüze yakın konak var. Bunun yanı sıra Yörük ve Bektaşi kültürünün günümüze yansımaları açısından önemli izler.

Köyü gezmeye bu Ahşap minareli cami ile başlayalım. Daha sonra Çökön Meydanı. Meydanındaki ilk restore edilmiş konak Muratoğlu konağı. Tabi hikaye kısmına da de köyün tarihi ile. Yörükler Orta Asya’dan Kayı boyunun Karakeçili aşireti olarak bölgeye gelmişler ve 15. yüzyıl sonuna kadar göçer durumlarını sürdürmüşler. Daha sonra Osmanlı hem düzenli vergi alabilmek hem de ağırlıklı Rumların yaşadığı bölgede dengeyi sağlayabilmek amaçlı olsa gerek iki merkeze yerleşmeleri sağlanmış. Safranbolu ve Yörük Köyü. İki ayrı kadılık. Yörük köyünde yaşayanlar önceleri tarım ve ticaret 19. yüzyıldan itibaren de Padişahın bir anlamda muhafız alayına muhafız temin ederek gelir seviyelerini oldukça yükselmişler. Bu konakların çoğunluğu da özellikle II. Abdülhamid döneminde yapılmış.

Yine aynı meydanda bulunan başka bir konak; Çeyrekgil Konağı. Bu konağın önündeki büst önemli bir sanatçıya ait. La Diva Turca’ya. Yani Dünyada 20. Yüzyılın en önemli sopranolarından biri olan Ayşe Leyla Gencer’e.

Aslında Leyla Gencer’in babası Hasanzade İbrahim bey Yörük Köyünden. Leyla Gencer 1928’de Polonezköy’de doğmuş. Annesi ise Polonyalı Katolik bir ailenin kızı olan Alexandra Angela Minakovska. Konağın adı ise ailenin daha sonra aldığı Çeyrekgil soyadından geliyor. 10 Mayıs 2008’de Milano’daki evinde 79 yaşında kaybettiğimiz Leyla Gencer’in cenazesi Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi’nde düzenlenen kalabalık bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda krematoryuma götürülerek yakılmış.

Leyla Gencer aynı zamanda köyün diğer ünlüsü stilist Cemil İpekçi’nin annesi ile de akraba. Cemil İpekçi’nin İsmail Cem ve Apdi İpekçi ile baba tarafından kuzen olduğunu düşünürseniz köyün meşhur yelpazesi daha da büyüyor. Köyün son ünlüsü Gülgün Feyman ile konuyu kapatalım.

Daha sonra meydandan tarihi çamaşırhaneye doğru yürüyelim. ben yürürken yol boyunca da birkaç fotoğraf çektim.

ize çamaşırhaneyi koruması altına alan Ender Beyin anlattıklarını aktarayım:

300 yıllık çamaşırhanenin içinde çamaşırların yıkandığı bir platform var. Bu platform Bektaşilerin 12 imam inancına ithafen 12 köşeli yapılmış. Herbir kenarında bir kişi çamaşır yıkıyor. Platformun özelliği bununla bitmiyor. Kenarların yüksekliğinin farklı boydaki kadınlara kolaylık için farklı yapılması ve her bir köşeden ortaya olan % 2 eğim nedeniyle çamaşırların sularının birbirine karışmadan ortadaki deliğe gitmesi de dönemin mühendislik harikası olarak değerlendirilebilir.

Çamaşırlar kül ile ve platformun üzerinde görülen sopa ve saplı kasenin yardımı ile yıkanıyor. Çamaşır için kullanılan sular çamaşırhanenin bir duvarında olan iki büyük ocakta ısıtılıyor.

Çamaşırhanenin duvarındaki bir pencereye toprak büzlerle gelen su taştan ustaca yapılmış bir dağıtıcı ile 3 köşede bulunan kurnaların çeşmelerine geliyor. Durulama için kullanılan bu kurnaların herbiri çamaşır miktarına göre kullanılmak üzere farklı büyüklükte.

Dördüncü köşeye ise çamaşır yıkamaya gelenlerin getirdikleri odunlar konuluyor. Son olarak çatıya yakın bu ahşap ızgaraların yükselen buharın dışarı çıkmasını sağlamak için olduğunu söyleyelim.

Duvarda görünen fotoğraflar ise yörük ağalarına ait. Yani her yıl ağustos ayında düzenlenen köyün toplu yemeğinin sponsorlarına.

Sonra Çamaşırhanenin alt tarafındaki köyün en yaşlısına uğruyorum. Bu konak tam üç asırlık. Buradaki konakların başka yerde rastlanmayan bir özelliği de cumbalar için üç sıra payanda kullanılması.

Çamaşırhaneden dönüşte Kasım Sipahioğlu konağına uğrayın derim. Onu özel kılan altında yaprak sarması ve gözlemesi muhteşem olan Filiz Teyze. Tabi bir de konağın içini gezdiren güler yüzlü oğlu. Sonra tekrar meydana dönüp oradan Kurşun taşı oklarını takip ederek yukarıya çıkmaya başlıyorum. İlk rastladığım bu Osmanlı Çeşmesi.

Onun hemen karşısında merkez camii var. Köyün diğer camiini en başta paylaşmıştım. Bu köye yerleşen Yörükler Bektaşiliğe sıcak bakmışlar yıllar boyunca ama bu II. Abdülhamit sonrası değişmiş. Ancak caminin ön narteksindeki nişler, renkli boyama resimler, çiçekler hala Bektaşiliği çağrıştırıyor. Yangın söndürücülerin arasındaki bu tulumbanın camiye emanet edilmesi de Anadolu’da sık rastlanan bir adet.

Kurşun taşı buraya kadar çıkmama değmedi ama ben bir kaç fotoğraf daha çekme fırsatı buldum en azından. Ama siz bu eziyeti çekmeyin derim.

Posted in

Yorum bırakın