Kitabın yazarı Vala Nurettin. 1901 yılında Beyrut’ta doğmuş. Babası Beyrut Valisi Nurettin Bey. Galatasaray Lisesinin orta bölümünü tamamladıktan sonra – ki Nazım Hikmet ile bu okulun hazırlık sınıfında tanışmış- 1916 yılında Bankacılık öğrenmek için 2 yıllığına Avusturya’ya gidiyor. Döndükten sonra Maliye bakanlığında çalışsa da bu işi sevmiyor. Yayıncılık işine giriyor. 1 Ocak 1921 de Nazım Hikmet ile birlikte kaçak olarak Anadolu’ya geçmek üzere İnebolu’ya gidiyorlar. Anadolu’da Bolu’ya Fransızca öğretmeni olarak atanıyorlar. Aslında bu bir nevi sürgün. Çünkü İstanbul’daki gençleri milli mücadeleye çağıran uzun bir şiir Matbuat Müdür Muhittin Bey tarafından 10 bin adet bastırılıp dağıtılınca o kadar büyük bir etki yaratıyor ki , Ankara herkesin Ankara’ya geleceği ve izdiham oluşacağı kaygısıyla bu iki kafadarı Maarif Vekaletine devredip Bolu’ya göndermekte buluyorlar çareyi. Orada da mutlu olmayıp iyi bir eğitim görmek için 1921 sonunda Moskova’da alıyorlar soluğu. 1926 yılında yurda dönüp roman, hikaye, fıkra yazarlığı ve çevirmenlik yapıyor. 1967 yılında İstanbul’da vefat ediyor.

Nazım’la yaşadıklarını anlattığı bu kitabın 180 sayfalık bölümü “Meydan” dergisinde tefrika ediliyor. Ölümünden sonra vasiyeti üzerine eşi tarafından kitap olarak yayınlanıyor. Kitabın 57-81 sayfaları arasında Nazım’ın Dünya görüşünü önemli ölçüde etkileyen İnebolu’da geçirdikleri günleri anlatıyor.

Va-Nu (yazılarında kullandığı isim) kısmını onun çok hoşuma giden ve uzun yıllarını beraber geçirdiği iki Türk şairi ile ilgili değerlendirmesi ile bitireyim.

Hayatı tren yolculuğu farz ediniz. Kompartımanda birçok insan oturuyor Kiminin sırtı lokomotife dönük. Geçilmiş yerleri seyreder dururlar. Bunlar, doğuştan gericilerdir. Hep eski zamanla uğraşırlar. Bunlar, doğuştan gericilerdir. Hep eski zamanla uğraşırlar. Mesela şair Yahya Kemal’i örnek gösterebilirim. Hatta bana bir gün demişti ki:

Ömrümüz hatıralardan ibarettir. Ömrü ileriye doğru uzatmak pek elimizde olmadığına göre, kendimizi geçmişe verip uzun yaşamalıyız. Benim tarihle uğraşmam işte asıl bu sebepledir.

Tren yolcularından kiminin yüzü ise, lokomotife dönüktür. Böyleleri ilericidirler. Hele pencerenin yanında oturup başını yaslayan adam, yalnız ve yalnız ileriyi görebilir. Nâzım’ı da ruh yapısı bakımından bu sonuncu tip hayat yolcularından saymakta isabet vardır. Gözleri varılacak yönde bir şeyler umduğu, beklediği ve hayalinde kavuşma sahneleri yaşadığı için, pencereden geriye doğru kayan ve kaymış bulunan manzaraları şaşılacak şekilde umursamıyor; hemen unutuyordu

Hemen söyleyeyim ben bir gözümle uzun yaşamak için tarihe bir gözümle de hayaller için lokomotife bakanlardanım. Bu aralar Hibrit moda.

İnebolu’da geçirdikleri günlerle ilgili kısma onların İnebolu’da çektirdikleri ve AI ile restore edilen tek fotoğrafları ile başlayalım. 1 Ocak 1921 tarihinde Sirkeci iskelesinden Yeni Dünya Vapuru ile Vala Nurettin, ve ünlü hececi şairler Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya ile birlikte İnebolu’ya hareket ederler. İnebolu’nun çok kalabalık ve hareketli olduğu yıllar. Milli mücadele için buraya gelenler Ankara’dan gelecek izin doğrultusunda Anadolu’nun içlerine geçiş yapabilmektedir. İzin birazda Nazımın dayısı Ali Fuat Paşa nedeniyle olsa gerek yalnız Nazım ve Vala’ya çıkar.

Birlikte geçirdikleri günlerin akşamında İnebolu Gençler Mahfiline gider ve vatan sevgisi içeren şiirle okurlar. Yukarıda belirttiğim baskısı yapılan şiir de belki bu günlerde yazılmaya başlar. O günlerde İnebolu’da bulunan “Spartakistler” denen 1. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da Marksistler tarafından kurulan bir muhalif gurupla tanışırlar. Bu gurup başta daha sonra CHP’den Milletvekili olan Ahi Evren (Sadık Ahi)olmak üzere bambaşka bir dünya görüşü olan bu guruptan çok etkilenirler ve belki de bu Nazım Hikmetin ilerleyen yaşlardaki düşün dünyasında önemli izler bırakır. 1929 da yazdığı “Yürüyen Adam” şiiri Ahi Evren’in özümsediği yürüyüşüne yansıttığı görüşleridir sanki

Alnı yukarda
kırmızı boyun atkısı rüzgârda,
yürüyor.
Yürüyor adım adım
Yürüyor ağır ağır
yürüyor…  

Rüzgâr deniz gibi köpürüyor
esiyor deniz rüzgâr gibi.
Akıyor iki yandan ışıklar
düşen yıldızlar gibi.  

Sesler geliyor derinden
kalbin uzak sahillerinden:
-Nereye gidiyorsun yavrum benim nereye?
Dön sevgilim,
dön kardeşim,
dön evimin erkeği, dön geriye..  

Yürüyor o
ıslıkla kızgın bir ölüm marşı çalarak.
Yürüyor o
gövdesi bir gemi gibi yükselerek, alçalarak.
Yürüyor adım adım
Yürüyor ağır ağır
yürüyor…  

Kim bilir
belki bir daha sokmayacak parmaklarını
dizi dibinde dikiş diken kardeşinin sarı saçlarına,
ve belki bir daha altında yatıp
güneşe giden yeşil bir yola bakar gibi bakmayacak
gürgen ağaçlarına…  

Yürüyor o, yürüyor.
Açık geniş adımlarla arşınlıyor yolları.
Ağır iki balyoz gibi sallanıyor kolları.
Kıllı göğsü bir kalkan gibi kabarık..  

İşitmiyor artık
hep ayni tahta masanın başında akşamlayan
hasta topal dostların
kalbe karanfil ruhu gibi damlayan
sözlerini  

Çıplak
iki bıçak
gibi çekmiş yüzünde gözlerini
yürüyor, düşmana doğru.
Yürüyor adım adım.
Yürüyor ağır ağır,
yürüyor…

28 Ocak 1921 de izni çıkması ve 100 lira harcırah gelmesinden sonra İnebolu’dan yün çorap, pantolon ve o güne kadar giydikleri fes yerine birer kalpak alarak zorlu kış şartlarına rağmen Vala Nurettin ile birlikte yola çıkarlar. Dağlara doğru yürürken biraz ad ilk defa gördükleri Anadolu’yu betimleyip “İnebolu” şiirini yazarlar:

İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,
Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu
İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.
Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

Evleri birbirine giren şehri içinde
Ufuklar genişledi önümüzde git gide;
Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.
Rüzgar esti denizin suları yol yol oldu.

Yığılmıştı yollara yığınla yaprak;
Yaprakların üstünde sendeleyip kayarak
Dağın son kayasının dibine varabildik.
Bu tepede bu kaya mağrur bir baş gibi dik!
Çıkıp onun üstünden bakabilirsek eğer,
Güzel İç Anadolu görünecekti bize.
Bunu nakşetmek için bir anda kalbimize
Son adımı atmadan gözümüzü kapadık.
Gözümüz açılınca karşımızdaydı artık
Sisli vadileriyle rüyalı Anadolu.

Görüyorduk uzaktan dereye inen yolu;
Sağ yanında bir çayır, solda çam ağaçları.
O kadar yakın ki dağların yamaçları
Dereye düşen bahar bir daha çıkamamış.  

Yukarıda yeni kıyafetleri ile Kastamonu’da bir fotoğrafçıdan çektirdikleri resim var. 9 günlük bir yürüyüşün sonunda Ankara’ya varırlar.

Onların İnebolu’daki bir günlük hayatlarını gözümüzde canlandıralım, üstelik Nazım’ın yaş gününde.

15.01.1921 günlerden Cumartesi. Oldukça soğuk bir kış günü. İnebolu’da Karadeniz Oteli’nin köhne bir odasında Nazım köy pazarı kurulduğu sokakta erkenden başlayan seslerle uyanmış, perdeyi aralayıp güneşin içeriye girmesine müsaade etmiş ve gözlerini kısarak dışarıya bakıyor. Anadolu’da olmanın heyecanı ile o günün 19. yaş günü olduğunu bile hatırlamıyor. Yandaki yatakta doğrulup gerinen can dostu Vala ve otelden çıkıp hemen karşıdaki karakola imza için girdiklerinde kimliğinde doğum tarihini gören genç bir zabit farkında o gümün Nazım’ın doğum günü olduğunun. Her gün yaptıkları yoklama imzası sonrası Vala ile birlikte denize tarafına yürüyorlar ve çeşmenin önündeki merdivenden aşağıya inip sol taraftaki fırından bir somun ekmek alıp şekerciden aldıkları helvayı ikiye böldükleri ekmeğin içine koyuyorlar ve yar başındaki balıkçı kahvesine çay içmeye gidiyorlar. Sonrasında Abaş tepeye çıkıp İnebolu’daki tek fotoğraflarını çektiriyor ve en tepedeki pelit ağacının dibinde Abaş baba türbesi şiirini yazıyorlar.

Derdimizi duyunca onu salık verdiler;
Bize onun yerini köylüler gösterdiler…
Gösterip dediler ki ufuklarda coşunca fırtınaların kalbi,
Annesinin boynuna sarılan çocuk gibi,
Yolcusu gelmeyenler koynuna sokulurmuş,
Abaş Baba her derde bir teselli bulurmuş…  

Karanlık sularda boğulurken yolcular,
Günahkar Karadeniz onun yerini arar,
Eteğine sürürmüş inleyerek yüzünü.  

Ziyaretine gittik onun bu cuma günü,
Öyle azametli ki Abaş Baba Türbesi,
Üstünde bir çatı yok, gökler onun kubbesi,
Mehtap onun kandili, yıldızlar onun mumu,
Tepede bu mezar cennete bir kapı mı?
Derdimize teselli buluruz diye belki,
Dikenli dallarına biz de iplik bağladık,
Biz de köylüler gibi huzurunda ağladık.

Ardından tepeden inip köy pazarına uğruyorlar. Nazım etrafındaki her şeyi, gördüğü her suratı dikkatle inceliyor, her kahkahaya, her hıçkırığa, her cıvıltıya dönüp bakıyor. Hepsini özenle beyninin bir köşesine yerleştiriyor, çıkartıp koymak için daha sonra yazacağı binlerce dizenin en uygun yerindeki kafiyesine. Biraz elma, armut biraz da nar alıyorlar, en iyisinden en ucuzundan değil de, en çok ihtiyacı olduğunu düşündüklerinden. Akşamüstü İnebolu Gençler Mahfilinde gece yarısına kadar sürecek bir münazaranın içinde buluyorlar kendilerini. Gün bitmeden hemen önce kırmızı kaşkollu bir adam konuşmasının tam sonuna gelmişken Vala’dan aldığı tüyo ile kendini dikkat ve hayranlıkla dinleyen Nazım’a dönüp bağırıyor “İyi ki doğdun Nazım” diye.

İYİ Kİ DOĞDUN NAZIM VE İYİ Kİ 124 YILDIR YAŞIYORSUN.

Posted in

Yorum bırakın