
Genişliği 6-7 metre uzunluğu 30-40 metre olan bir çıkmaz sokak. Ebe Zeynep Sokağı. Şimdilerde araba park alanı olmuş bu sokak bir zamanlar bir kaç neslin oyun alanı idi. Aralık derdik. Babam bu sokakta oynarken dedem sokağın başına tükürür bu kuruyunca oyunu bırak dükkana gel dermiş. İkinci Dünya savaşı yıllarından bahsediyorum. Bizim çocukluğumuza kadar yani elli yıl sokaktaki çocuk sesleri hiç susmadı.
Benim çocukluğumun aralık kadrosu şöyle idi. Ağır Abiler, Ömer Yağız’ın en küçüğü Suat, Fırıncı Topal Amcanın oğlu Kadir Kara ve İhsan Ercankal. Nadiren oyunlara katılırlardı. Bıyıklar terlemiş, hormonlar hareketlenmişti. Kim koşacak topun peşinden. Bir yaş bile çok farkederdi o yaşlarda. 30 yaşındakileri yaşlı, 40 yaşındakileri ahı gitmiş vahı kalmış, 50 yaşındakileri bir ayağı çukurda sanırdık. Ana kadro ben, Koca Ziraatci Mehmet Amcanın Hikmet, Yine Ziraatçi Erdoğan Amcanın Mehmet, Ayakkabıcı Cemal Amcanın Aydın ve Kadir Kaptanın kardeşi Orhan Kara idi. Erdemir Örüklü, Nevzat Ersoy, Tansel Özlü, Nevzat Hocanın oğlu Engin ve Meyhaneci Hasan’ın oğlu Aziz de kadroda yer bulurdu. Kadro sıkıntısı olduğunda da daha ufak olanlar dolgu malzemesi olarak kullanılırdı.
Ağırlıklı olarak futbol oynanırdı. Zaman zaman mors veya baş versiyonları ile misket veya met dediğimiz çelik çomak, nadiren de yakan top, istop veya dokuz taş. Koşu ve okçuluk gibi olimpik sporlara merak sandığımız dönemlerde olmuştu elbette.
En sadık seyircimiz hemen hemen hepimizin ebesi olan Hanife Hanım teyzemizin kocası Hasan Amca idi. Sokağa bakan camın arkasından kafasını uzatarak bize doğru bakardı. O sırada bizi mi yoksa boyranaltında çektiği denk kayıklarını mı görürdü orasını bilmem.
En büyük hasmımız ise Emekli Albay Nuri Bey idi. İleri derecede parkinsondu. Bazen sessizce evinin sokağa bakan kapısından elinde bastonuyla fırlar, vurmaya çalışır, bazen yukarıdan üzerimize su döker, bazende koca kafalı çocuklar, osurmukçu çocuklar diye bas bas bağırırdı pencereden. Ben de şimdi sözlerini hatırlamadığım ama onun için yazdığım bir şiir okurdum ona aşağıdan.Tabi o zamanlar bize inat yapıyor sanırdık ama yıllar sonra hepimiz “başı kaldırmamak” deyiminin anlamını keşfettik.
Soğangöz’ün Mehmet Amca sokağa girince herkes sus pus olur, o bahçe kapısından girene kadar hareket bile etmezdi. Sert adamdı velhasıl. Bahçesine top kaçınca almaya bile çalışmazdık, oyunu bitirir dağılırdık. Bir de o kocaman camlarına hergün defalarca top çarpan iki dükkan vardı. Biri adını bilmediğim yorgancı amca diğeri Kuaför Semiha abla. İkisi de kıyımsızdı. Eğer top camlarına çok sert geldi ise topu alıp biraz söylenirler, sonra geri verirlerdi biraz dikkat edin diye. Sevgili ebemiz Hanife anamız ise birinin ağzından kötü bir laf çıkarsa müdahale ederdi yalnızca, ha bir de Cuma sela okununca hadi oyunu bırakın camiye gidin derdi.
Büyüklerin hepsi göçtü gitti. Nur içinde yatsınlar. Biz toz toprak içinde sokaklarda koşuşturan son mutlu çocuklardık belki de.
Astronot Niyazi,
Arnavut Niyazi,
Nanemolla Niyazi,
Mızmız Niyazi,
Solak Niyazi,
Domdom Niyazi,
Niyaziler…
Gelin 50 yıl öncesinin aralığına. Jübile yapacağız.
Yorum bırakın