İNDEKS

3. TOPRAĞIMA DAİR

3.1 Gezi Notları

3.2 Kitaplarda Cumhuriyet öncesi İnebolu

3.3 Hayal Meyal

3.4 GGG ve Sergiler Hazırlanıyor

GEZİ NOTLARI

YÜRÜYEREK İNEBOLU

Bu bölümü İnebolu’nun tarihiyle bütünleşmiş bazı binalarını gezmek isteyenlere bir rehber niteliğinde hazırladım. Yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüş ile tamamını görebilirsiniz.

TÜRK OCAĞI

Eylül 1893 tarihinde inşaatı tamamlanmıştır. Binayı yaptıranlar Karagüllezade Mehmet Yazıcı ile Karamanyan Hacı Ohanüs Ağa’dır. Daha sonra binanın mülkiyeti tamamen Karamanyan ailesine geçmiştir. 1923 yılındaki göçlerle birlikte Rumlar tarafından boşaltılmış ve kısmen Türk Ocağı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Mülkiyeti 1929 nüfus mübadelesinde komple Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, İnebolu ziyareti sırasında 27 Ağustos 1925 tarihli Şapka Nutkunu bu binanın balkonunda okumuştur. 1931 de halkevleri kurulunca bina İnebolu Halkevine dönüştürülmüş ve 1951 yılına kadar halkevi olarak kullanılmıştır. 1956-75 yıllarında otel, lokanta ve acente olarak, 1975-94 yıllarında halk eğitim merkezi olarak hizmet etmiş ve daha sonra kaderine terkedilen bina 2006 yılında restore edilerek bugünkü halini almıştır.

OĞUZ ATAY EVİ  

20. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edilmiştir. Oğuz Atay’ın 1934 yılında doğduğu evin bir tarafında Oğuz Atay Sokağı diğer tarafında Ebe Zeynep Çıkmazı var. Ebe Zeynep’in Kızı Hanife Annemiz 1920-65 yılları arasında doğanların en az %50 sinin ebesidir.

BELEDİYE HİZMET BİNASI

20. Yüzyılın başında Belediye başkanı Mehmet Şevki Efendi tarafından yaptırılmıştır. Cumhuriyet Öncesinde Osmanlı Bankası olarak kullanılmıştır. Binanın büyüklüğü o zamanlar İnebolu’da deniz yoluyla yapılan ticaretin ne kadar yoğun olduğunun göstergesidir.

Daha sonra muhtelif devlet dairelerinin kullandığı bina 1980 yılında Endüstri Meslek Lisesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 2006 yılında ise Belediye Hizmet Binası olmuştur. Alt katında bir sinema salonu, Önünde ise İnebolu’da doğan Şair Orhan Şaik Gökyay ve Oğuz Atay’ın büstleri bulunmaktadır.

KENT MÜZESİ  

Yaklaşık 100 yıl belediye olarak kullanılan ve önündeki şadırvanla birlikte İnebolu’nun en önemli simgelerinden olan ve tarihin birçok olaylarına şahitlik eden Eski belediye binası 2017 yılında kent müzesine dönüştürülmüştür. Önündeki Meydanda bir yapılıp bir yıkılan tarihi bir şadırvan bulunmaktadır.

İNEBOLU KONAKLARI

Kasabada koruma altına alınmış birçok bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiştir, bazıları ise hala boynu bükük şekilde beklemektedir. Yapıların dış cepheleri aşı boyası ile boyanmıştır. Çoğunlukla kırmızı üzerine mavi ve beyaz renklerle hareket kazandırılmıştır. Çatıları ise yöreye özgü arduaz (marla) taşı ile kaplıdır. Evlerin genellikle dik yamaçlara yapılmalarından dolayı ortaya çıkan seviye farkından ön cepheden 2 katlı görünürken arka cepheler konakların asıl yüksekliği olan 4 katı da göstermektedir.

Konaklardaki haremlik selamlık uygulamasından dolayı, içlerinden çift merdivenle üst katlara çıkılmaktadır ve katlar birbirinden bağımsız bir şekilde ihtiyaçları karşılayacak biçimde planlanmıştır. Bu yapı tipini Karadeniz sahili boyunca yalnızca Abana, Bozkurt, İlişi ve Bozkurt’ta da görmek mümkündür.

KARADENİZ OTELİ

Nazım Hikmet, 1921 yılının ilk günü İstanbul Sirkeci’den kalkan “Yeni Dünya” vapuru ile Ankara’da ateşlenen kurtuluş hareketine katılmak üzere İnebolu’ya hareket eder. 3 ocakta Yusuf Ziya (Ortaç), Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Vala Nurettin’le birlikte İnebolu’ya varır.

İnebolu’da “Ankara vizesi” için bu otelde beklerler. Nazım İnebolulu gençlerle buluşur ve sohbetlere katılır. Burada Almanya’dan gelen Spartakistlerle tanışır. Onlarla sabahlara kadar yaptığı sohbetler onun hayatı boyunca sergilediği siyasi duruşunun temellerini oluşturur. Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya’ya vize çıkmaz. 28 Ocak tarihinde onlar eve dönerken Nazım ve Vala yola çıkarlar. Yürüyerek 10 günde Ankara’ya varırlar.

ESKİ KARAKOL BİNASI  

Eski karakol binası Karadeniz Otelinin tam karşısındadır Nazım Hikmet bir mektubunda Karadeniz Otelini seçme nedenlerinin her gün imza vermek zorunda oldukları karakola ve aynı zamanda kasabadaki lokantalara yakınlığını olduğunu yazmıştır.

Nazım Hikmet ve Vala Nurettin’in İnebolu’da olduğu süre içinde İnebolu ve Abaş Tepe Türbesi adlı iki şiir yazdıkları bilinmektedir. Her iki şiirde Abaş tepede yazılmıştır. Yukarına o yıllara ait 4 orijinal kartpostal oluşan ve renklendirilen panorama onların şiirleri yazarken gördüklerini birebir göstermektedir.

ASKERLİK ŞUBESİ  

Askerlik Şubesi 19. yüzyılın sonunda Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı’nın kapitülasyon çıkmazına girdiği dönemlerde her önemli liman şehrine Fransızca eğitim veren Ticaret Lisesi kurulması zorunlu kılınmış ve okulun kurulması için Galatasaray lisesinden gelen hocalar bu binanın kendilerine ayrılan bölümünde kalmıştır. Bu binanın önemli hikâyelerinden biri de Abdülmecit in oğlu Şehzade Ömer Faruk’un kurtuluş savaşına katılmak için İnebolu’ya gelişidir. Birçok İngiliz kontrol noktasını aşarak İnebolu’ya ulaşmış ve Ankara’ya geçiş izni çıkana kadar güvenlik nedeniyle bu binada beklemiştir. Atatürk’ün tavsiyem İstanbul’a dönmesidir şeklindeki cevabı üzerine geri gitmiştir.

Cumhuriyet yıllarında da uzun süre askerlik şubesi olarak hizmet vermeye devam eden bina eski Hükümet binası ile hapishanenin de yanması ile bir süre hapishane olarak da kullanılmıştır. Hemen önünde iki adet de Anıt Çınar ağacı bulunan binanın muhteşem bir de bahçesi vardır. Maalesef hiçbir şekilde değerlendirilmeden yıkılmayı beklemektedir. Şu anda o kadar bakımsız ki bırakın gezmeyi düzgün bir fotoğrafını çekebilmek bile imkânsız.

İNEBOLU DENİZ FENERİ  

Denize bakan yamaç üzerindeki 145 yıllık bu fener birçoğu gibi yalnızlığa terkedilmiş o acı tatlı anılarıyla.

  • İkametgâh : İnebolu Burnu
  • Doğum tarihi : 1863
  • Boyu Denizden: 38 metre         
  • Yerden : 9 metre
  • Görüşü : 11 mil     
  • Durumu : Tekaüt

TEVFİKİYE CAMİİ

1903 yılında II. Abdulhamit döneminde Çarşı içine bir kilise yapılmaya başlanmış. Buna tepki olarak da halk tarafından yapılan bağışlarla bu cami inşa edilmiş.

Aşağıda Tevfikiye camiinin kitabesi ve bahçesinde 1931 yılında Ahmet Ziya tarafından konulan ve doğruya çok yakın gösteren güneş saati görülüyor.

Kısa notlarla şehir merkezindeki bazıları biraz da iç burkan binaları gezmeye devam edelim:

İlk fotoğraftaki bina 1884 yılında yapılmış ve orijinali alt katı şapel üstü İtalyan Ticari konsolosunun evi olarak yapılmış. İkincisi ise 130 yaşındaki Eski Liman Dairesi binası.

1881 yılında Abdülhamit tarafından yaptırılan Hamidiye bilinen adıyla Küçük Cami ve 1868 yılında inşa edilmiş cumhuriyetin ilk yıllarının Kız akşam sanat okulu olarak hizmet vermiş en eski Rum binalarından biri.

İlk fotoğraf Karadeniz İlkokulu. Bir çok büyüğümüz bu binada tanışmış harflerle rakamlarla. Önce bir katı yıkılmış, sonra terkedilmişti hepten. 2023 yılında maalesef restore edildi. İkinci ise Çeşme Hamamı. İki sebeple tercih edilirmiş bu hamam. İlki bu hamamın külü “iti” olurmuş. Onun için herkes bu hamamdan kül almak istermiş. İkincisi ise eskiden Kurnanın yanından bile deniz manzarası varmış.

Orijini Pontus kilisesi. Üst balkonundan İskelle burnundan yükselen güneşi diğer taraftaki pencereden ise Boyranaltından güneşin batışı izlenebilir. Bu binayı İnebolu Kültür Merkezi yapma hayali kurdum. Sağda ise başkatibin evi. Bir simetri başyapıtı.

Boyran mahallesine uğrayalım. Solda türünün tek örneği bir ahşap ev. Sağda ise bu mahalledeki eski taş binaların sonuncusu.

Son olarak üç eve daha uğrayalım. İlki Boyrandan Avaraya çıkarken ilk köşede sol tarafta sarmaşıklar arasından taşların kendini göstermeye çalışan ahşap ev. Belki de 40 yıldır savaşıyor çökmemek için. İkincisi Hastane üstüne çıkarken keskin viraja konuşlanmış bu ev. İçinden yedi cüceler çıkacakmış gibi gelir bir havası var. Yürüyüşü üçüncü fotoğraftaki kaymakam yokuşundaki evle tamamlayalım. Özelliği benim doğduğum ev. Malum halk ozanlarının son kıtada isimleri geçer.

İNEBOLU’DAN KASTAMONU’YA

Biraz da İnebolu’dan çıkıp şehir planı ve tarihi ile ciddi bir karakter olan vilayetimiz Kastamonu’ya giderek gerek yoldan ve gerekse Kastamonu’dan bilgiler aktarayım. Malum eskiler Üsküdar’a kadar Kastamonu derlermiş. O kadar olmasa bile tarihte önemli beyliklere başkentlik yapan, Osmanlının son dönemlerinde olaylara karşı duyarlı olan ve kurtuluş savaşının kazanılmasında önemli rol oynayan bir il Kastamonu.

ERSİZLERDERE  

Yola erken çıkıp kahvaltıyı Ersizler’de Emin Abinin Yerinde yapayım dedim. Eski adı Dereköy olan bu köye Ersizlerdere adının Çanakkale ve Kurtuluş savaşında tüm erkeklerinin şehit olması sebebiyle verildiği söylenir. Doğruluğunu bilmem ama kulağa hoş geliyor.

Emin Abi (Maalesef bu sene kaybettir) ve ailesini hep çalışırken görürdüm. Erken gittiğim için ailece kahvaltıda yakaladım. Burada doğal köy ürünlerinden bir masa hazırlatabilir, meşhur Ecevit çorbalarından içebilir veya sucuklu yumurta yiyebilirsiniz. Ben üçü bir aradayı tercih ettim.

Ersizlerdere’de İstiklal Yolunun önemli mihenk taşlarından biri olan ve II. Abdülhamit  döneminde inşa edilip sonra muhtelif restorasyonlar gören Karacehennemboğazı çayı üzerindeki köprü ve çaya ismini veren kanyon.

KÜRE

Kastamonu’nun ilçelerinden dağlara ismini veren Küre. Osmanlının en önemli gümüş madeni kaynağı olan bölgede şu anda da Bakır (pirit) madeni işletmesi var. Zaten Kürenin kelime anlamlarından biri de maden ocağı.

Biraz eğri büğrü bir yer olduğu doğru ama palavracı gezgin Evliya Çelebinin rakı bardağını koyacak yer bulamadım lafı da abartılı bence.

CAMİLİ KÖYÜ

Camili köyü yol üzerinde Küre’den sonra göreceğiniz güzelim evlerin olduğu bir köy.

Evleri daha yakından incelemek için yukarı çıktım ama ineklere ama ineklere zarar vereceğimi sanan bu dev kangal köpeklerle aram iyi olmasına rağmen beni ürküttü. Fazla oyalanmadım.

MAHMUTBEY CAMİİ

Kastamonu’ya girmeden Daday yoluna saptım. Hedefim 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine giren Kasaba köyündeki Çivisiz Cami diye de bilinen Mahmutbey Camii. 1366 yılında Candaroğlu Beyliğinin hükümdarı Emir Mahmut tarafından yaptırılmış. Oldukça geniş bir alana yayılmış köyün içinden geçen dere üzerine yapımı devam eden birkaç köprü ve yollar nedeniyle biraz zor da olsa sonunda ahşap minaresini görebildim.

Kasaba Köyüne girdikten sonra hiç kimseyi görmedim. Camide göreceğimi umuyordum. Ama yok. Terk edilmiş gibi. Belli ki Cami için UNESCO belli bir fon ayırmış ve onunla bir şeyler yapılmış vaktiyle. Arabadan inip caminin kapısına yöneldim. Kapısı Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan görkemli bir kapı. Türkiye’de çok nadir örneği bulunan caminin orijinal kapısı güvenlik nedeni ile Kastamonu Etnografya Müzesine (Liva Paşa konağı) kaldırılmış.  Kilitli olmasından korkarak ittim. Hayır açıktı. Garip ama açık olmasından da korktum. Müzeleri Cami yapacağım diye uğraşanların böylesi benzersiz bir camiyi başı boş bırakmaları nedeniyle bir zarar gelmesindendi korkum.

İçine girdiğimde kelimenin tam anlamıyla büyülendim. Yazılarımı takip edenler bilirler böyle eserler karşısında hissettiklerimi, hayranlığımı veya eleştirimi ifade etmekte pek zorlanmam ama mekânın ıssızlığından mı, yoksa 700 yıl öncesinden gelen o muhteşem ahşap işçiliği ve hala rengini koruyan aşı boyalarının etkisinden mi veya ilginç mimarisinin mistik yansımasından mı bilmem çöküp kaldım minbere. Ne hissettiğimi anlatmam güç. En iyisi birkaç fotoğraf vermek belki de.

Camiden çıktığımda meraklı gözlerle bana bakan bir ihtiyarla karşılaştım. Sordum burası ibadete açık değil mi diye? “Elektrik yok o nedenle kullanılmıyor. Yalnız bazen Cuma namazlarında geliyoruz” dedi. Bu ilginç. Çünkü bu caminin ilk yapılışı da yalnızca cuma namazı için zaten. Artık Kastamonu’ya gidebilirim. Ama sizin vaktiniz varsa ve mide durumunuz müsaitse çiftliklerin arasından Daday’a gidip etli ekmeğini tadın derim.

KASTAMONU KALESİ

Şehrin simgesi olan bu kale öncesindeki Seyrengah tepesine çıkıp oradan kalenin fotoğrafını çekmek istedim ama tepeye yapılmış sevimsiz bir restorant ve öncesindeki yapılaşmayı görünce girmeyip direk kaleye çıktım. Bu kalenin daha sonra Saat Kulesi tarafından çektiğim fotoğrafı.

Her ne kadar kale çevresinde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarındaki buluntular orta tunç çağına (MÖ 2000-2500) tarihlense de kalenin tahkimatına MS 7. yüzyılda başlandığı ve MS 11. yüzyılda (Bizans dönemi) Komnenos Hanedanlığı tarafından kaleye bugünkü şeklinin verildiği bilinmekte.1284 yılında Kastamonu Kalesi Türklerin eline geçmiş.

Kalenin bu merdivenlerinden inerken kalenin mükemmel Türkçe bilen Bizanslı komutanının çapkın kızı Moni’nin Türklere aşağıdaki kapıyı açmak için inmesi canlandı gözümün önünde. 😅

EVKAYA MEZARLARI

Kastamonu’nun tarihi MÖ. 7 yy kadar uzanıyor ve kentin içindeki kaya mezarları bunun kanıtı olarak duruyor. Antik dönemde burası Paflagonya yurduymuş, savaşçı ve yiğit bir halkmış Paflagonyalılar. Paflagonyalılardan geriye bu kaya mezarları kalmış yadigâr. Alanda üçü anıtsal olmak üzere toplam 8 adet kaya mezarı var.

Anıtsal mezarların ikisi içerisindeki mezar odalarında ikişer adet ölü sediri yer alıyor. İçerdeki sunaklar Frig kültür etkisi altında buranın kaya mezarları yanı sıra kutsal tapınım alanı olarak da kullanıldığını anlamı taşıyor.

Alana ismini veren Evkaya Mezarı, sütunlu ön cephesi ve alınlığındaki “Potnea Theron” – “Hayvanlar Hakimesi Tanrıça” betimlemesi ile ilgi çekmekte. Ayrıca kale manzaralı olduğunu da belirtmek isterim.

SAAT KULESİ  

Saat Kulesi 1885 yılında Kastamonu’ya sürgün olarak gönderilen Abdurrahman Paşa döneminde yapılmış. Saatin mekanizması ise paşa gibi sürgün. Sürgünün sebebinin Abdülhamid’in kızının saatin sesinden korkup çocuğunu düşürmesi olduğu rivayet edilir. Araştırmacı ruhum nedeniyle saat tam 12’yi bekledim ve 12 kere çanın çalmasını dinledim. Net olarak söylüyorum Koskoca Abdulhamit’in torunu bu nedenle düşmemiştir. Olsa olsa fare filandır sebep ama fare yerine saatin sürgün edilmesi de Kastamonu için daha iyi olmuş tabi.

MOLA  

Mola’da değerli bir Arkeolog arkadaşımla buluşup İnebolu döneri mi, Kastamonu döneri mi sorusuna cevap bulmaya çalıştık. Sonrasında da İnebolu’da yaşayan bir

Kastamonulu büyüğümün telefonla yaptığı tavsiyeye uyup Kurşunlu han da kahve içtik. Ben de size tavsiye ediyorum.

NASRULLAH CAMİİ

Nasrullah Camii, Kastamonu’da Kadı Nasrullah tarafından 1506 yılında inşa edilmiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kastamonu’da inşa ettiği ilk anıtsal eser ve Kastamonu’nun en önemli sembollerinden. Camiye değer kadar diğer olay ise Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşımızın sözlerini şiir olarak ilk bu camide okumuş olması.

Caminin şadırvanından restorasyon çok şey almış o kesin. Rivayete göre bu şadırvandan su içen yabancıların yedi yıl içinde ya Kastamonu’ya döneceğine ya yedi kez daha Kastamonu’ya geleceğine, ya da Kastamonu’dan evlenip kalacağına inanılırdı. O inanç da restore edildi mi bilmem.

NASRULAH KÖPRÜSÜ

Halk arasında Kambur Köprü olarak da bilinen bu köprü 1501 yılında yapılmış. İlk inşa edildiğinde orta kemeri 12 metre yan kemerleri sekizer metre olmak üzere 3 kemerli ve toplam uzunluğu 42 metre olan köprü daha sonra merdiven ilaveleri ile kısaltılmış. Kısaltmalar simetrik yapılmadığı içinde kendi de adı da kambur kalmış.

GIRTLAK MESELESİ  

Nasrullah Meydanı’nı çevreleyen Tarihi Çarşısı da meraklıları için son derece ilgi çekici bir yer. Burada asırlık pastırmacılarından, kalaycılarına kadar göreceğiniz çok şey, etli ekmekten tirit kebabına kadar yiyeceğiniz çok yemek var. Etli ekmeğin yan sıra Ecevit Çorbası, Banduma, Tirit Kebabı ve Kuyu Kebabı Kastamonu’ya özgü lezzetlerin başında geliyor. Kastamonu’nun pastırması, Taşköprü’nün sarımsağı, Tosya’nın pirinci -Sarıkılçık harikadır- ve sonbaharda toplanan Kanlıca mantarı tatmanız gereken lezzetlerden.

Pastırma sucuk için Tabakoğlu’nu tek geçerim. Ayrıca glutensiz siyez bulguru için de Arkeoloji Müzesinin hemen arkasındaki Siyez Evine uğrayın derim.

SEYDİLER  

Alışveriş sonrası İnebolu’ya dönüşe geçtim. Hemen Kastamonu çıkışı kahverengi Halime Çavuş Anıt Mezarı tabelasını görünce heyecanla daldım. Maalesef bulamadım. Google beni mezarlık mezarlık dolaştırdı. Zamanımızda maalesef İslam dininin putları haline getirilen onlarca türbeyi barındıran bu topraklar bir tek Halime Çavuşu kucaklayamamış dedim içimden.

Neyse ki Seydiler ilçesi İstiklal yolu kahramanı Şerife Bacı için bir anıt yaptırmış. Tebrik ve teşekkür ediyorum kendilerine.

ECEVİT HAN  

Burası Çolakoğlu sponsorluğunda restore edilen İstiklal yolunu kullanan onlarca aydını misafir eden meşhur Ecevit Han. Şunu da belirteyim ki Bülent Ecevit’in babası Doktor Fahri Ecevit İnebolu Frengi Hastanesinde baş hekim olarak görev yapmıştır. Dedesi Mustafa Şükrü Efendi ise bu hanın bulunduğu köydendir ve Abdülhamit’in Dini konularda danıştay görevi yapan kurulunun başında bulunmuştur.

Ekim ayında modacıların deyimiyle doğa sarıyı patlatır. Sizi Küre Dağları milli parkından görüntülerle baş başa bırakıyorum. 👋👋

KİTAPLARLA ESKİ İNEBOLU

BEYZA -1908 MAYISI

Bu yazıyı okuyunca ne gerek var bu kadar emeğe diyen olur elbette, hatta kafayı bozdu diyenler bile çıkabilir. Evet doğrudur uğraştım. Mesleğim doğruyu bulmak için bilimsel olarak kanıt ve ispatın şart olduğu pozitif bir bilim dalı ile ilgili. Ama tarih gibi sosyal bilimlerde durum farklı. Yazılı belge gerekiyor, doğru ve gerçekçi yorum gerekiyor.  Sözle nakledilen yazılı kaynağı olmayan veya çoğu kaynakla ters düşen yazılar tarih değil masal gibidir daha çok.

Tarih ile ilgili sık söylenen bir laf vardır. Tarih tekerrürden ibarettir. İbaret kısmı değil ama tekrar kısmına katılırım. Ama bu tekrarların aynı şekilde sonuçlanması anlamına gelmez.  Doğru önlemlerle tekrarın kötü etkilerinden kurtulmak hatta tekrarını engellemek dahi mümkündür. Olayı deprem gibi düşünelim mesela, belli aralıklarla olur. Tekrar eder yani. Bu nasıl olsa yine olacak diyerek ders ve önlem alarak hasarı azaltamamayı gerektirmez. Önlem almak akıl gereğidir ve depremin kötü etkisi çok aza indirilebilir.  İnsanlar tarihin tekrarından da ders almalıdır.

Bu nedenle tarih belgelere dayandırılarak doğru olarak ortaya konulmalı sebep ve sonuçları değerlendirerek doğru yargılar oluşturulmalıdır. Aksi karışıklık yaratır. Tarih konusunda yapılan hatanın tam da bu yönlendirici özelliği nedeniyle büyüğü küçüğü olmaz. Ve tarih övünmek için değil daha çok yönlendirmek için vardır. Atalarınla fazlaca övünmek yerine onların seninle övüneceğini düşündüğün şeyler için çaba harcaman daha değerlidir.

Cumhuriyet öncesi İnebolu’yu bir nebze de olsa gözünüzde canlandırmaya ve yok olmaya yüz tutan bilgileri size aktarmaya çalıştım. Umarım işe yarayacaktır.

OSMAN SAATÇİ KIRKSEKİZOĞLU

“Beyza” İnebolu’da yaşayan bir gencin romandaki adıyla Hami’nin -aslında kitabın yazarı Ali Osman’dır ve bu anlamda en azından bir bölümü otobiyografi olma özelliği taşmaktadır- Rüştiyeyi bitirene kadar İnebolu’daki hayatını ve görüşlerini ardından Kahire’ye gitmesini orada Beyza adlı çok zengin ve adeta bir melek güzelliği ve saflığındaki bir kıza evlilikle sonuçlanan aşkını ve bu adeta rüya gibi olan bu birlikteliğin bir trajedi ile sonlanmasını anlatıyor. Biz burada ilk bölümü inceleyeceğiz. Bölümün başında kaynak kitabın yazarı Ali Osman Kırksekizoğlu ile tanışalım. Buyurun…

Osman Kırksekizoğlu 1891 tarihinde İnebolu’da doğmuş. Babası Âli Osman Saatçi. Mehmet Galip ve Mustafa Rahmi adlarındaki iki erkek ağabeyi varmış. Saatçi ailesi 20. yüzyılın başlarında elma ve yumurta ticareti yapmış. İç Anadolu’nun yumurta ve elmasını toplayıp Avrupa’ya ihraç ediyorlarmış.

Osman Bey İnebolu’da gençliğinde ney üflemeyi ve saat tamirini öğrenmiş. Babasının isteği üzerine Kahire’ye gidip Cami ül Ezher’de dinî bilimler tahsili yapmış. Mevlevî tarikatına girmiş ve gerek Kahire’de gerek İstanbul Galata’da Mevlevihane’ye gitmiş. Bu arada Marsilya açıklarında mal yüklü bir gemileri batınca aile ticareti bırakmak zorunda kalmış ve saat tamirciliği ailenin tek geçim kaynağı olmuş.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Millî Eğitim Bakanlığında müfettişlik yapmış. Tanrılar Ölüler romanını 1933 yılında Konya Akşehir’de bitirmiş ve aynı ilçede Baykara Selami adlı bir romanı daha Akşehir gazetesinde tefrika edilmiş -bu roman hakkında pek bilgi yok-. Aksaray’da ilkokul veya ortaokul öğretmenliği de yapmış.

“Beyza” romanını 1932 tarihinde İnebolu’da tamamlamış. Yukarıdaki resimde “Beyza” romanının 1938 baskısı ile Osman Saatçinin imzaladığı ve kitabın sonundan anladığım kadarı ile 11 Nisan 1936 tarihinde tamamladığı “Tanrılar ve Ölüler” romanının – ki üzerinde Çorum Kütüphanesinden düşümünün yapıldığı yazılı- 1936 baskısı var.

Babasının ardından ağabeyleri de vefat edince Osman Bey tüm ailenin sorumluluğunu üstlenip İnebolu’ya dönüp gaz bayiliği (Mobil) yapmaya başlamış. O yıllarda evler gaz lambalarıyla aydınlatıldığı için gazyağı ticareti çok iyi gelir getiriyormuş. Romanlarında babasının adı Âli Osman’ı kullanan Osman Bey’in saatçilik, romancılık, gaz bayiliği ve Neyzenlik dışında başka marifetleri de varmış. Söz gelimi; ölümüne yakın dönemde ruh bilimiyle uğraşıyormuş, hayvanların haberleşme sistemlerini inceliyormuş, felsefe, tarih ve dinler konusunda araştırmalar yapıyormuş.

Saatini güneşe bakıp ayarlayacak derecede zamana hâkim olması da başka bir özelliği. Tüm bu bilgi ve becerisi ona “Ayaklı Kütüphane” denmesine yol açmış.

Yukarıda Osmanlıca ve Türkçe “Saatçi Biraderler” antetli ticari yazışmalar ve Osman Bey’in “Beyza “adlı romanı yazdığı İnebolu’daki evin fotoğrafını görebilirsiniz. 27.09.1952 tarihinde Ankara Numune Hastanesinde ameliyat sırasında vefat etmiş ve evlenip çocuk sahibi olmadığı için mirasını yeğenlerine bırakmış.

Ali Osman Kırksekizoğlu’nun Beyza adlı kitabından alıntılar yapacağım bu bölümde sizleri 1908 yılının mayıs ayına götüreceğim. O dönemde İnebolu’nun genel görünüşü, sosyoekonomik yapısı ve o dönemde yaşayan tipik insanlarını inceleyerek bu bilgileri gelecek nesillere aktaran köprü görevini yerine getireceğim. Bunu yapma sebebim bu kitabın gerek kötü basım tekniği, dizgi yanlışları, noktalama işareti hataları ve kullanılan dilin çok eski kelimeler içermesi, gerekse kitap okuma alışkanlığının gitgide azalması gibi nedenlerle bu bilgilerin yok olacağı dair endişem. Artık çok nadir çıkan birkaç kitap kurdu veya bu konuda çok spesifik araştırma yapanlar dışında bu kitabı okuyacakların bir elin parmaklarını geçeceğini sanmıyorum. 

GENEL GÖRÜNÜŞ  

O yıllarda İnebolu’ya gelenler genellikle deniz yolunu kullanıyormuş.  İstanbul tarafından geliniyorsa Kerempe burnunu aştığınızda İnebolu’da birkaç bina ile bir minare ve bir de kilise kubbesi görülürmüş. Kasaba Kiriş (Geriş) Dağının denize doğru kıvrılarak uzanan ve düz tarla denilen ucu içinde saklandığı için iyice yaklaşmadan tam olarak görülmezmiş. Eğer Sinop tarafından geliyorsanız ilk olarak yalnızca bütün rüzgarlara açık Çeşme mahallesinde birkaç zarif ev göze çarparmış. Daha sonra da küçük bir koya gizlenmiş çoğunlukla Rumların oturduğu Patriyüs köyü görülürmüş. Karayoluyla Kastamonu’dan gelirken ise Kabalar doruğunu aşınca her cins meyve bahçeleri ile cennete benzeyen İnebolu derin ve geniş bir kuyunun dibindeki güzel bir gül ve papatya bahçesini andırırmış.

İnebolu’nun çarşısı o dönem için çok modern bir mimariye sahipmiş. Barselona ile yoğun ticaret ilişkisi nedeniyle mi bilinmez ama bu şehrin çok küçük bir minyatürü gibiymiş adeta. 1885 yangınından sonra Abdurrahman Paşa tarafından İtalyan Mühendislere ölçtürülüp Mimar Baronevski tarafından hazırlanan 1885 tarihli kadastral plana uygun olarak yapılan satranç tahtası gibi geniş ve düzgün sokaklar açtırılmış ve her biri Arnavut kaldırım taşları ile döşenmiş. Çarşı içindeki tüm binalar taş ve tuğladan inşa edilmiş.  Çarşıya yakın olan evlerde estetiği öne alan mimarileri ve pencerelerinde kafes olmaması ile dikkat çekiyormuş.

Özellikle yazın günde iki kere çarşı içindeki tüm sokaklar tulumbacılar tarafından yıkanırmış. Çarşı dışındaki yollar ise şose denilen güzergâh hariç toprak yollarmış. Şose ise adından da anlaşılacağı gibi taş kırıkları üzerine kum dökülüp sıkıştırarak yapılırmış, çamur olmadığı için kağnı ve at arabası için çok daha uygunmuş. Şose tabir edilen yol çarşıdan askerlik şubesine gider orada ikiye ayrılır, bir ucu hastanenin oradan düz tarlaya, diğer ucu ise çayın kenarına inip oradan da İki çaya ulaştırmış.

Osmanlı’nın o dönemine bir göz atmak havayı koklamak açısından daha doğru olacaktır. Osmanlının başında 32 yıldır II. Abdülhamid varmış. Mithat Paşa ile anlaşarak 1876 yılında tahta çıkan Abdülhamid ardından Devletin ilk anayasası olan “Kanuni Esasiyeyi” ilan edip 3 ay içinde de 115 kişiden oluşan meclisi göstermelik olarak kurmasına rağmen bu meclisi bir yıl içinde işlevsiz bir hale getirerek baskının şiddetini artırmış. 1,5 milyon kilometre karelik toprak kaybının yan ısıra kapitülasyonlara esir olup devleti borç çıkmazına sokmuş. Bu durum onun en önemli askeri güç ve vergi kaynağı olan Anadolu’nun Müslüman tebaası üzerindeki baskılarını artırmış ve bunu çeşitli din ve hamaset hikayeleri anlatan sözde müderrisler ile örtbas etmeye çalışmış. Göz boyama devrinin en güzel örneklerinden biri hacca gidenler 50 günde değil 5 günde gitsin diye başlanan bir Alman şirketine borç batağında iken milyonlar aktarılan ve Eylül 1908’de açılacak olan hicaz demir yolunun yalnızca 10 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmasıdır. Sonuç olarak 1908 yılının baharında tüm Anadolu giderek ilmi ve mali olarak fakirleşen ve savaşlarda verdiği kayıplarla da umutsuz ve ızdıraplarla dolu bir topluluğa dönüşmüş.

SOSYOEKONOMİK DURUM

İnebolu 1880 yılında önemli bir ticaret merkezi olarak Karadeniz’in Dünya çapındaki limanlarından biri olarak kayıtlara girmiş. Özellikle Sadrazamlık da yapmış ve 1882-1891 yılları arasında Kastamonu Valisi olan Abdurrahman Paşa döneminde ticari ve sosyal anlamda birçok gelişme yaşanmış. Bu dönemde liman inşaatına başlanmış ve aşağıda fotoğrafları görünen hükümet konağı ile dönemin şartlarına göre iyi donanımlı bir hastane inşa edilmiş.

Ayrıca gazhane, bir ilkokul, bir rüştiye, bir medrese ve üç tane de sübyan mektebi açılmış. Tüm bunlar ticaretin artmasına yol açmış haftada 4-8 yük gemisi limana gelir olmuş. Ayrıca 1906’da Fransızca eğitim veren bir Ticaret lisesi de eğitime başlamış. 1908 yılında merkez nüfusu yaklaşık 25.000 kişi olmuş.

Ancak bu ticari hareketlilikten oluşan zenginlik nüfusun yüzde onunu oluşturan gayrimüslimlere akıyormuş. Elbette Müslüman topluluk içinde de durumu iyi olanlar varmış ancak bunların tamamına yakını İnebolu’nun yerlisi değil payitahttan çeşitli sebeplere gelip İnebolu’ya gelip yerleşenlermiş. Bu tamamen son 32 yılın toplumda oluşturduğu bozulmanın kaçınılmaz sonucu imiş aslında. Müslüman topluluğun büyük kısmı taş ustalığı, dülgerlik balıkçılık, rençberlik, kayıkçılık gibi işlerde çalışıyor, durumu daha iyi olanlar ise terzilik, marangozluk, demircilik gibi zanaatla uğraşıyor veya kahveciler gibi küçük esnaf sınıfını oluşturuyormuş. Müslümanların ticaretle uğraşmamaları ile ilgili kaynak kitapta yazarın dediklerine bir göz atalım:

“Müslümanlar için hayat gözlerini mezara dikerek geçireceği bir görev, ebedi bir tembellik telkin eden dini inancın asırlardan beri yığıp getirdiği isteksiz bir çalışma, ölmeyecek kadar bir didinme ile yetinme, en hayati işlerde bile kulağını ezan sesine dikerek işini bırakmaya hazır yaşama idi. Bütün Anadolu gibi İnebolu halkı da ahiretin sekiz cennetindeki zevkleri yedi cehenneminde mevcut işkenceleri düşünmek, o zevklere kavuşup azaplardan kurtulmak için çalışıyor, yalvarıyor, camileri inletiyordu.”

Özetle o yılları yaşayan Ali Osman Bey böylesi örneklerle Müslüman halkın camide, kahvede, sokakta, tarlada, işte güçte her yerde kısır din muhabbetleri yaptığını, diğer tüm meraklarından arındığını ve zar zor yaşayabileceğinden fazlası için çalışacağına mukadderat zırhını giyip ibadete koştuğunu anlatıyor sayfalarca verdiği örneklerle.

Kötü geçen bunca yılın etkisi ile böylesi bezgin bir halkın on sene içinde toparlanıp Turgut Özakman’ın O çılgın Türklerine dönüşmesini sağlayan neydi?

20. Yüzyılın başından itibaren Kastamonu vilayetini Anadolu’nun diğer vilayetlerinden ayıran önemli bir fark oluşmaya başlamış. Öyle ki bu fark İnebolu’nun İstiklal Savaşı yıllarındaki şahlanışının en önemli sebebini oluşturmuş. Kastamonu II. Abdülhamit zamanında önemli sürgün yerlerinden biri olmuş. Vali Abdurrahman Paşa da onlardan biridir aslında. Sürgüne gönderilen bu kişiler bir anlamda o dönemde Osmanlının çöküşünü algılamış, eğitimli ve meşrutiyeti gönülden savunan, geleceğe bakan ilerici kişilermiş. Mülki, dini ve askeri bu kişiler sohbetlerinde, vaazlarında, nutuklarında halkı özellikle de gençleri yavaşta olsa etkilemeye başlamış. Aynı zamanda gayrimüslim nüfusun fazla olması Avrupa’dan gelen gazete ve dergilerin hatta Fransız ihtilali dönemi yazarlara ait kitapların elde edilebilir olmasını sağlamış. 2 yıl önce yani 1906 yılında aşırı vergilere karşı Kastamonu’da yapılan ve valinin görevden alınmasını sağlayan ayaklanma bunun ilk işaretidir. 19.12.1919 da Anadolu’nun işgaline karşı yapılan Osmanlı tarihinde Anadolu’da ilk kadın mitinginin de Kastamonu’da olması elbette tesadüf değildir.

HACI ZİYA EFENDİ

1908 Mayıs’ında İnebolu’da bu aydınlanmanın en önemli kişilerinden biri ile bir din adamı ile sizi tanıştırmak isterim. Hacı Ziya Efendi.

1878 yılında II. Abdülhamit meclis-i mebusanı dağıttığı zaman İnebolu’ya sığınarak evlenmiş, zamanının çoğunu İstanbul’da Beyazıt’taki evinde ve mukaddes üç ayları da mutlaka İnebolu’da geçiren Hacı Ziya Efendi tıbbiyenin son sınıfından atılmış, Abdülmecid’in hocalarından ders almış, Avrupa’yı dolaşmış ve hali vakti yerinde görünen biri imiş. Oldukça uzun boylu, seyrek beyaz sakallı imiş ve elinde iki metrelik kamış asa taşırmış. Üzerinde genellikle dört peşli uzun entari, başında beyaz takke ve burma sarık olurmuş. Vaazlarını Yahya Paşa Camiinde (orta cami) verirmiş. Adından olsa gerek Hamidiye mescidinde (küçük cami) vaaz veya ders vermez hatta namaz kılmaya dahi gitmezmiş.

Yukarıdaki fotoğraflar 1911 yılına ait bir Servet-i Fünun gazetesinden alınmıştır. İlk fotoğrafta dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey çarşı içinde konuşma yapıyor. Kuvvetle muhtemel Hoca Ziya Efendi ön sıralardaki kavuklulardan biridir. (Cavit Beyin bu Ziyareti Osmanlı Bankasının açılışı ile ilgili olabilir). İkinci fotoğraf ise çarşı içinden Yahya Paşa Camiinin görünüşü.

Ders vereceği zaman camiye Roma Kardinali gibi yavaş adımlarla girer, rahlesinin başına oturur, cemaati şöyle bir süzdükten sonra girizgahı kısa tutarak direk öğütlerine başlar, mesneviden bir iki parça okur, mutlaka payitahtı çekiştirirmiş. Tüm vaazlarında ahaliyi ticarete teşvik etmeye gayret gösterirmiş.

En fazla da Hamidiye Mescidinde genellikle yaşlı talebelerine iki satır dini ibareyi saatlerce açıklamaya ve anlatmaya çalışan Padişahın büyük savunucusu müderris ve müftü Hamdi Efendi ile uğraşırmış. Ziya efendi birkaç yıl önce muhtemelen Hamdi Efendinin şikâyeti ile bir vaazı nedeniyle evinden alınmış ve Sinop zindanına gönderilmiş. Bir yıl sonra bir Paşanın kefaletiyle çıkmış ve döndüğünde değil geri adım atmak daha da sert vaazlara başlamış. Hocayı ezmek kolay iş değilmiş. Vali, kaymakam ve kasabanın eğitimli ileri gelenleri ona saygı duyar onun küçük bir iltifatını bile şeref sayarlarmış. Derslerine ise yalnız Müslümanlar değil, bazı seçkin Rum, Ermeni ticaret adamları hatta diğer ecnebi temsilciler dahi girermiş.

İşte bu adam İnebolu’da Müslümanların da Şirket kurarak ticarete girmelerine sebep olmuş, iki ay sonra II. meşrutiyet ilan edilince gençlerin kafasına hürriyet kavramını sokmuş, onları Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi yazarları okumaya teşvik etmiş. Kaynak kitapta kitabın kahramanı Hami yani Ali Osman dini eğitim almak için gideceği Kahire için yola çıkmadan daha önce ona Namık Kemal’in kitaplarını veren Ziya Efendiye hem vedalaşmak hem de tavsiyelerini almak için uğradığını yazıyor.

HAMİ İLE BİR ŞEHİR TURU

Şimdi tekrar o dönemin İnebolu’suna gidip Osman Bey’in anlatımdan toparladığım bir şehir turu yapalım.

Mayıs ayında güneşli güzel bir gün. İkindi ezanının okunmasına 1.5-2 saat var. Rüştiyeden arkadaş olan iki genç, Sabri ve Hami gezinmek için Şeyh Ahmet’in kahvesinden çıkıyorlar. Önce kiliseye doğru çay yoluna inip kasap sokağı boyunca yürüyüp halat tezgahına, oradan büyük bakkalın evinden sola fabrika yoluna giriyorlar. Un fabrikasının oradan şoseye çıkıp oradan da askerlik şubesine daha sonra tekrar sola dönerek hastane yoluna sapıyorlar. Hastanenin alt tarafındaki harman yerine iniyorlar.

Orada bir süre oturarak Karadeniz’in ufuklarına koşan güneşi seyrediyorlar. Sonra kalkıp düz tarlada yolun sonuna kadar yürüyorlar. Orada darphane sahiline yayılan sis tabakasına ve yaratanın sonsuz günlerinden birini daha alıp giden güneşe dalıyor gözleri. Ve ikindi ezanı okunurken düz tarla yokuşundan tekrar çarşıya iniyorlar.

İlk fotoğrafta sırasıyla un fabrikası, İstavri Fridas’ın evi ve arkada hastahane, ikinci fotoğrafta ise İstavri Fridas ve Kabak Yanya’nın evleri görülüyor. Aşağıda şemasını verdiğim bu 1,5 saatlik yürüyüş boyunca gördükleri ve konuştukları belki de o dönem yaşayanlar ile ilgili en geniş bilgiyi veriyor bize.

Bir bakalım kimler yaşamış o dönemde.

KİTAPTA ÖNE ÇIKAN KİŞİLERİ

Kahveci Şeyh Sait

Genç bir medrese öğrencisi olan Şeyh Ahmet o dönemlerde şu anda Ticaret odası olan binanın yerindeki kahveyi işletiyormuş. Genç iri yapılı biriymiş. Ayağında genellikle parlayan lui kumaşından zıpkası (genellikle Karadeniz’de giyilen dar paçalı bir tip potur) olurmuş. Titiz ve temiz giyinirmiş. Kahveden içeri girilince dört tarafında çıplak peykeler (dar sedir) ve ortada yerli malı arkalıksız küçük iskemleler, kahvenin sol duvarında ise iki basma tablo var. Birinde “medet ya Ali” yazısı diğerinde ise kenarları çiy, kaba boyalarla süslemiş

 “İstemez kimse rızası ile diyarı gurbet / Abudane serpilir insanı kısmet gezdirir”

yazan bir levha dururmuş. Sağ duvarda ise berberlik aynası ve üstünde okunaksız bir yazı ile adi kâğıda yazılmış

“Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız / Hazreti Selman paktır pirimiz, üstadımız”

beyiti göze çarpıyormuş. Ağırlıklı müşterisi gençler, kayıkçılar, esnaf ve sanatkârlar. Nadiren tüccarlar ve hükümet memurları da uğrarmış.

İstavri Fridas Efendi

İstavri Fridas (Stavro Frydas) İnebolu’nun o dönemlerde önde gelen Rumlarından biri. Kısa ve tıknaz, uzun sarı bıyıkları, mavi gözleri varmış. Un fabrikasının karşısındaki çay yolunun yanındak i evde otururmuş. Evinin hemen karşısında şu anda harabe halde olan ve o zamanlar çift taşlı değirmen olan bilinen değirmenin bahçesinde küçük bir Müslüman mezarlığı bulunurmuş.

Yukarıda İstavri Fridas’a ait Osmanlı Bankası çek karnesi ve onun istanbula postaladığı iki zarfı (arkalarında mührü var)

Sinop’tan küçük yaşlarda gariban bir kunduracı çırağı olarak gelmiş. Doksan bin altınlık servetinin Boyran Mahallesi ve Avare köyünden çıkan ve Cenevizlilere ait olduğu zannedilen tarihi eserleri satarak elde ettiği rivayet edilirmiş. Hacı Ziya Efendinin yakın dostu gibi görünürmüş ama bu biraz yağcılık boyutunda bir dostlukmuş. Yalnız üç aylarda İnebolu’ya gelen hocanın şerefine Büyük Camiye bir sandık mum hediye etmek, evinin karşısındaki mezarlığın parmaklıklarını boyatmak gibi sözde hayır işleri yaparmış. .  Ramazan’da asla sigara içmeyen hatta cumaları hutbe için camiye giden bir Rum. Tabi üç oğlunu da Atina’da okula gönderdiği ve tam bir Türk düşmanı olarak yetiştirdiği de bilinen bir gerçek. Nitekim yıllar sonra büyük oğlu Aristatoli İnebolu’nun sözde Pontus valisi sıfatıyla İnebolu’da oluşan Rum çetelere liderlik yapmış.

Kaymakam Ahmet Bey

Hiçbir konuda fikrini ve kanaatini belli etmeyen Askeri Kaymakam. İriyarı olması ve kulaklarına kadar uzanan pos bıyıkları onun tipik özelliği. Hacı Ziya Efendinin derslerini kaçırmıyor. En yakın dostları Ermeni zengin Hacı Rupen, Çıkrıkçı Hasan ve Saatçi Salih Saim.

Haralambos Efendi

Haralambos Efendi İnebolu’nun en büyük un fabrikasının sahibiymiş. Çok uzun boylu, kara kuru tabir edilebilecek biri. Evi düz tarlanın en büyük evlerindenmiş.

Genel olarak siyaset ve din konularına girmez ama Kiriş dağının tepesindeki kilisede toplanan Pontuslulara para yardımı yaptığını ve Yunan Kralına hayranlığını da gizlemezmiş. Un fabrikası dışında diğer geliri ise sıkışan Türk tüccarlara yüksek faizle verdiği borçlarmış ve siyasi pohpohlamaları fazlaca olan kardeşi Yusefidis Efendi ile hiç geçinemezmiş.

Karagülle Hacı Mehmet Efendi

Sayısı yirmiyi geçen çeşmeyi hayrat olarak yaptırmış İnebolu’nun sayılı zenginlerinden biri.

Hacı Ziya Efendi ile çok samimiymiş. Kısa boylu, tıknaz vücutlu, siyah toparlak sakallı olup Lui çuhasından zıpka giyer ve kaylın baston kullanırmış.

Kabak Yanas

Baraş’ın meyhanesinde çıraklık ile başlayan Yanas İnebolu’nun zenginleri arasına birdenbire girmiş. Komşuları kel kafalı, iriyarı ve cahil cühela olan bu adama Gabak Gavur diye hitap ediyormuş. İnebolu’nun birinci sınıf kereste tüccarlarından ve birkaç yelkenli geminin, İnebolu Palas başta olmak üzere birçok sayıda binanın sahibi imiş.

Yukarıda Yanas’ın evinin restorasyon sonrası Butik Otel ve Sergi Salonu olarak kullanılmaya başlandığına dair bir yerel bir gazete haberi var. Reklamlarrr 🙂

İstavri Faridas’ın evinin karşısına şosenin hemen yanına konak yaptırmış. İki kızından sonra çocukları olmadığı ve erkek çocuk olmasına iyi geldiğine inandığı için komşu çocuklara serçe vurup getirmeleri için para verdiği rivayet edilir. Hep karısı ile ilgili olarak “çirkin karım bana uğur getirdi” diye bahsedermiş. Özellikle büyük kızı Resmina annesinin aksine çok güzelmiş ve Türk erkeklerine düşkünlüğü dedikodusu yapılırmış.

Hacı Rıza Bey

Altıkulaç ailesinin çocuklarından en büyük olanı. Narin vücutlu, orta boylu, beyaz sakallı, altın çerçeveli gözlükleri ve temiz giyinişi ile dikkat çekermiş. Yabancı temsilciler aracılığı ile gelen her türlü gazete, dergi ve kitap dahil olmak üzere kitap okumaya ayırırmış zamanının çoğunu. Saray ve din ile ilgili düşünceleri birebir uyuşmasına rağmen Hacı Ziya Efendi ile aralarında anlaşılmaz bir uçurum varmış. Adeta aynı görüşün iki uzlaşmaz fraksiyonu gibilermiş. Ama bu durum Ziya hocanın sıkı takipçilerinden olan Hacı Ali Osman (yazarın babası) ile yakın dostluklarını asla etkilememiş.

Mösyö Emilio Orsini

Yukarıda İtalyan Konsolosluk Binasının şimdiki hali, Acenteliğe 1900 yılında yazılan bir yazı ve 1909 yılında Orsini’nin kartı görülüyor.

İtalyan konsolos vekili ve acentesi Mösyö Orsini, 50 yaşlarında tostoparlak bir adammış. Her gün evinden şoseyi kullanarak Rus Konsolos Mösyö Pasanof ile iki çaya kadar yürüyüş yaparmış. Paris’te çıkan hürriyetperver Türkçe gazeteler Orsini sayesinde İnebolu’ya gelirmiş ve hem Hacı Ziya hem de Hacı Rıza ile dostlukları varmış.

Bunun dışında kitapta; kokonasının adı hala erik cinsinde yaşayan BÜYÜK BAKKAL, zengin ve köklü Ermeni Ohannes KARAMANYAN, her sene gelip kahvelerde kendi yaptığı koşmaları okuyan Çeşmi Baba, düğünlerde armonisi ile güzel polkalar çalan Patriyüslü HACI YUVAN, adına büyük camiye güzel bir billur avize hediye edilen BERBEROĞLU HACI SÜLEYMAN, İnebolu’ya gelip zengin olan tutucu ermeni KÖŞGÜRYAN Efendinin de adı geçiyor.

KISSADAN HİSSE

Kıssa İnebolu örneğini vererek Anadolu halkının yüzyıldan daha uzun zaman önce bir devletin sonunu getiren hatalar, hisse ise bunların tekrarlamamasıdır. Daha açık bir ifadeyle 1908 yılının Anadolu’su ile bugünün Anadolu’su arasındaki benzerliklerdir. 1908 yılında bezgin ve bitkin olan Anadolu insanı özellikle meşrutiyetin ilanından sonra Hacı Ziya Efendi gibi korkusuz ve ilerici insanlar tarafından aydınlatılmış ve aydınlanan toplum 10 yıl sonra içinden Atatürk gibi bir lider çıkarmıştır. Unutmamak lazım bir lider aydın bir toplum yaratamaz ama aydın bir toplum doğru lideri yaratır.

BİR ANKARA YAZI-1922 HAZİRANI

Önce kitabın yazarını tanıyalım.

YEVGEVİ YEVGENEVİÇ LANCEREY

Yevgeni Yevgenyeviç Lanceray, Rusya’nın St. Petersburg’da 23.08.1875 de doğan Rus grafik sanatçısı, ressam, heykeltıraş, mozaikçi ve illüstratör. Büyük büyük dedesi Besteci, babası heykeltraş, dedesi, bir amcası ve erkek kardeşi mimar, diğer amcası sanat eleştirmen, kız kardeşi ressam. Kısacası Lanceray’ın büyüdüğü ev ev değil güzel sanatlar akademisi adeta. Tabi bunlara yeğeninin Peter Ustinov olduğunu da eklemek lazım.

Lanceray ilk derslerini 1892 ve 1896 yılları arasında St. Petersburg’daki İmparatorluk Sanatları Teşvik Derneği Çizim Okulu’nda alıyor, daha sonra 1896-1899 yılları arasında Paris’te Academia Colarossi ve Academia Julain’da eğitimine devam etti. Fransa’dan Rusya’ya döndüğü 1899 yılında Saint Petersburg’da kurulan ve aynı adı taşıyan bir sanat dergisinden esinlenen “Sanat Dünyası”  adlı Rus sanat hareketine katılıyor ve bu süreçte 18. yüzyıl Rus tarihini ve sanatını inceliyor. ilk önemli çalışmaları 1890’ın sonlarında, 1900’lerin başında yapıyor.

Lanceray’in en ünlü duvar resmi, Moskova Kazan Tren Garı’nın tavanında yer almaktadır.

Lanceray, 1917 devriminden sonra St. Petersburg’dan ayrıldı ama “Sanat dünyası” gurubunun Rusya’da kalan tek üyesi (ailesi dahil) oldu. Geleneksel resmin ve burjuvazinin temsilcisi olarak, yeni Sovyet hükümetinde uzun süre büyük talep görmedi. 3 yıl Dağıstan’da, sonrasında 12 yıl Tiflis’te yaşadı. 1934 de Moskova’ya taşındı ve 71 yaşında Moskova’da öldü. Üç yıl sonra yani 1945 de Devlet Halk Sanatçısı unvanını almasının ona bir yararı olmadığı kesin.

Yukarıdaki oto portresi 2024 Ekim’de Ankara’da onun eserlerinin AI ile renklendirilerek sergilendiği “Kurtuluş’un Türkiye’si 1922 Ankara Yazı” sergisinden alınmıştır. Sağda ise 2004 tarihinde Bora Mehmet Perinçek tarafından tercümesi yapılarak basılan kitap kapağı var.

SANATÇININ İNEBOLU İZLENİMLERİ

Ankara’da Sovyet Elçiliğinde görevli N.D. Romanov’ un önerisi ve resmi diplomatik
temsilcisi S.İ. Aralov’un daveti üzerine Yevgeniy Lanceray 1922 yılının Mayıs ayında Tiflis’ten Ankara’ya gitmek üzere yola çıkar. Yolculuktan yaklaşık 10 gün önce, 19 Mayıs’ta yakın bir akrabasına yazdığı mektubunda ‘‘sanırım St. Petersburg’da da hayat tıpkı buradaki gibi can sıkıcıdır, bu nedenle hiç olmazsa gözlerime şenlik veren
mutluluklara veda etmek istemiyorum’’ der ve Türkiye seyahatine çıkar
Lanceray her yaptığı seyahatte olduğu gibi yolculuk boyunca hem kara kalem eskizleri yapar, hem de düzenli olarak notlar tutar. Türkiye seyahati esnasında da tutmuş olduğu notlarından, suluboya, guaş, çini mürekkebi ile çalışılan resimlerinden bu yolculuk hakkında oldukça önemli ve kapsamlı bilgi ediniliyor.

30 Mayıs 1922 tarihinde Tiflis’ten trenle yola çıkan Lanceray 3 Haziran’da Batum’dan Trabzon, Hopa, Rize, Samsun limanlarına uğrayan bir gemi ile İnebolu’ya doğru yol alır. Bir ressam olarak sahil ve dağ manzaraları dikkatini çeker ve hemen eskizlerini yapar, ayrıca Trabzon’u çevreleyen fındık bahçelerini de anlatır. Batum’dan yola çıktıktan bir gün sonra gemi Samsun limanına ulaşır. Lanceray bu limanda bir torpido gemisi gördüklerini ifade eder. Samsun’dayken geminin kaptanına Türk yetkililer tarafından İnebolu’dan Samsun’a doğru bir Yunan savaş gemisinin seyrettiği haberi verilir. Rus gemisinin kaptanı kıyıdan ayrılma kararı alır. Ressam ve gemidekiler Yunan savaş gemisinin Samsun’u yaylım ateşine tuttuğunu ve bu nedenle şehir içinde yangın çıktığına tanık olurlar.

Yolculuğun dördüncü gününde gemi İnebolu’ya ulaşır ve Y. Lanseray ile kendisine eşlik eden arkadaşı karaya inip buradan Ankara’ya devam etme kararı alırlar. Ressam notlarında İnebolu halkının Yunan savaş gemisinin gelişinden duyduğu endişeyi dile getirir.

7 Haziran 1922 tarihli resimden ve notlarından da anlaşıldığı gibi savaş korkusuna kapılan İnebolu halkı sahilde stoklanan mal ve eşyaları kent içine taşır, tekne ve sandallar da kızaklarla çekilerek sahilden uzaklaştırır. Yukarıda o gün çizdiği resmi ve o resmi çizdiği otelini (Sahil Otel) görebilirsiniz.

Üstte Lancerey’in taşlarını resmettiği mezarlık-1990’lı yılların sonuna kadar oldukça fazla sayıdaydı- ve bunları sınıflandırdığı esgiz çalışmasını görebilirsiniz.

Y. Lanserey Ankara’ya gitmek üzere arabayla yolculuk yapar. İlk edindiği izlemimler oldukça olumludur. Ülkedeki insanların işgalcilere karşı büyük bir mücadele vermelerine rağmen, onları umutlu gördüğünü dile getirirken, yolculukla ilgili çok ayrıntılı bilgi de verir:
‘‘Mutlu bir ülke, zengin ve güzel; etrafta yerleşim yerleri görülür, geçtiğimiz yol oldukça kalabalıktı. Yol boyunca sıkça askeri teçhizat yüklü at arabalarıyla karşılaşıyoruz, konvoyun başındaki arabada denklere tutturulmuş üzerine yarım ay işlenmiş kırmızı bayrak dalgalanıyordu ’’. Yol boyunca birçok konvoy ve kervan görürler, ancak ressamın da belirttiği gibi, ‘‘asla bizi kızgın gözlerle, haykırışlarla, taş ve sopayla karşılayan ve uğurlayanlar olmadığı gibi, tam aksine asla kötülük ve kıskaçlık beslemeyen, açık, sade bakışlarla karşılaştık’’

Bilindiği üzere Kurtuluş Savaşı, İstiklâl Harbi ya da Millî Mücadele sırasında İnebolu üzerinden İstanbul’dan Ankara’ya yapılan malzeme ve insan naklinde Çankırı önemli bir aracı merkez rolünü oynamıştır. Lancerey’in bu konuda gözlemleri aslında İnebolu’dan Ankara’ya giden yolun önemini bir kez da vurgulamaktadır. Ressamın günlük notlarında Kastamonu, Ilgaz dağı geçitleri, Çankırı ve çevresindeki dağ ve tepelere, ovalara, nehir boyunca gördüğü deve kervanları gibi İç Anadolu’nun tüm coğrafi özelliklerine yer verilmektedir. Gördüğü manzaralar karşısında kayıtsız kalamayan Lancerey, şöyle der: ‘‘Eski dönemleri anımsatan bir tablodur bu!’’

Kitabın 21-25 sayfalarında 6-9 Haziran 1922 tarihleri arasında ve 72-80 sayfaları arasında da 16-23 Eylül 1922 tarihleri arasında İnebolu ve Kastamonu civarı hakkında o döneme ışık tutacak bilgilere yer veriliyor. Bu kitabın anlatımını yukarıda söz ettiğim sergiden aldığım ve Lancerey’in cephede çizdiği bir resimle bitirmek iyi olur diye düşündüm.

HAYAL MEYAL

CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA İKİ GENÇ

İhsan iki aylık seferden yeni dönmüştü ve doğup yaşadığı topraklara biraz daha hasretle basıyordu bu sefer. İçinden bir daha gitmem Kırım’a diye geçirdi. Denizciydi. Birçok kereler Barselona’ya gitmişti yumurta yüklü ticari gemilerle. Ama hiçbirinde Karadeniz’de yakalandıkları gibi adeta her tarafından yanardağ püskürüyormuş gibi kabaran böylesi bir fırtınaya rastlamamışlardı. Bir yandan da hem 1. Dünya Savaşı hem de grip salgını nedeniyle Akdeniz’e açılmakta çok tehlikeli olmuştu artık.

Yar başındaki merdivenleri ağır ağır çıktı. Merdivenin başına geldiğinde sol taraftaki ahşap iskelenin üzerinden biri seslendi: – Safa geldin Hopalı, sana bir kadeh şarap ikram edeyim de yorgunluğunu atasın. Sol omuzu hafif ilerde ve ağır ağır yürürdü 1.95’lik İhsan. Yürüyüşünü Hopalı bir asker arkadaşına benzeten babası takmıştı ona bu lakabı. Başını kaldırıp Yar başı Meyhanesinin işleten kabak Yanya’ya ters ters baktı ve hiç düşünmeden içeri daldı Hopalı.

İki gün Düz tarladaki baba evinde dinlendi. Anası Şerife ona sevdiği yemekleri yaptı. Dizinin dibinde kardeşleri Ali ve Mehmet, abilerinin deniz maceralarını dinlediler. Babaları Raşit Kaptan (Raşit kaptan Beyaz Beratlı İstiklal madalyasını teslim alan dört denizciden biridir) da katıldı zaman zaman onların sohbetlerine. İki gün dinlendikten sonra Hopalı hem arkadaşlarını görmek hem de Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra başlayan istiklal hareketi ile ilgili haberleri almak üzere çarşıya doğru inmeye başladı. Tam kaymakam yokuşunun köşesinde çeşme başında elinde iki koca güğümle bekleyen kısacık boylu genç kızla göz göze geldi. Bu ona yıllarca hayat arkadaşı olacak Emine’yi ilk görüşüydü. İçi ısındı, ısındı ve kaynadı.

Emine 16 yaşındaydı. İki erkek üç kız beş kardeştiler. Ufak tefek olmasına rağmen çok kuvvetli, hep güler yüzlü, hiperaktif denebilecek kadar hareketli, becerikli ve çalışkan olduğu için anne ve babasının en güvendiği evladıydı. Evleri Marazın kahvesinin hemen önünde, yeni yapılan mendireğe, İskelle Burnuna ve Patriyoz Mahallesine hâkim bir konumda idi. Ama oluşan heyelan nedeniyle yanındaki iki evle birlikte kayıp gitmişti iki yıl önce. Anne ve babasının yeniden başlama konusunda en büyük destekçisi olmuştu Emine. Elbette komşularının desteğini de unutmamak lazım.

Hopalı hemen o akşam söyledi Şerife anaya Emine’yi isteyin bana diye. 2 ay içinde de evlendiler. Evliliğin ilk yılları tüm Anadolu’nun tek vücut olduğu İstiklal Savaşının zorluklarıyla geçti. İnebolu bir yandan Anadolu’ya geçmek için İstanbul’dan gelenlerle dolup taşıyor, bir yandan da cepheye aktarılması gereken başta cephane olmak üzere her türlü malzemenin merkezi konumuna geliyordu. Vakit bu hengâme içinde hızlı ama bir yandan da cepheye evladını gönderen analar içinde bir o kadar yavaş geçiyordu. 

O yıllarda cephaneyi karaya çıkartan kayıkçılardan biri Hopalı, cephaneyi İki çaya taşıyanlardan biri de karnındaki İfakat’la birlikte Emine idi. İlk çocukları İfakat İnebolu Yunan muhripleri yaptığı top atışları altında doğdu. Günler sonra İnebolu, haftalar sonra Vatan kurtuldu. Yeni cumhuriyetin neferleri idi artık onlar. Atatürk’ün Türk Ocağının balkonundan yaptığı konuşmayı dinlerken her ikisi de çok heyecanlı, mutlu ve umutlu idi. Bir hafta sonra Muammer ve iki yıl sonra da Nurettin katıldı aileye. Atatürk’ün devrimleriyle kadınlara tanınan hak ve özgürlükleri en iyi anlayan ve değerlendirenlerden biri oldu Emine. Onun teşvikiyle Hopalı Sahil Oteli işletmeye başladı.  Emine evde çocuklarının istikbali için elinden geleni yaparken, diğer yandan da otelle ilgili her hizmeti veriyordu. Odaların temizliği, yatakların yapılması, her misafir sonrası yorganların yeni ve temiz kılıflarla kaplanması, misafirlerin kahvaltı masalarına tereyağı, türlü türlü reçel ve marmelatlar yapılması onun hiç şikayetçi olmadan yaptığı rutin işlerdi. En küçük çocukları da askerden dönüp evlenince bu seferde molozda yeni açılan plajı işletmeye başladılar.

Plaja bütün yemekleri Emine evde yapıp tepsilerle göçük denilen patikadan taşıdı yıllarca. Hopalı kansere yakalandı altmışlı yılların başında. Son gününe kadar da ağırlaşan kulaklarını radyoya dayayarak dinledi ajansı. Hiç kaçırmadı. 1968 de vefat etti. Emine’nin bu acısını iki oğlunun acısı perçinledi ama o hayat sevincini hiç kaybetmedi. Su böreğini, murabba dediği marmelatlarını torunları, torun çocukları için yapmaya devam etti. Cennete çevirdiği bahçesinde gülleri budarken düşüp kalçasını kırdı. Birkaç sene sonra 1983 yılında vefat etti. O öldüğünde torunun torunu doğmuş ve Emine cennetin vizesini almıştı. Hepsi Işıklar içinde uyusun.  

GÜLLE

Yaşlı kadın nefes nefese uyandı. Yine sıkça gördüğü bir kâbusun sabahındaydı. Babaannesinin “Tevhide, çabuk mutfaktan tahta kaşık getir “diye bağırması hala kulaklarında tekrarlanıyordu. 7-8 yaşlarındaki kız telaş ve korkuyla mutfağa gidiyor ve her tarafta tahta kaşık arıyor, bulamıyor, bulamıyordu. Babaannesinin gittikçe daha yüksek bağırması, onun ocağın yanında, mutfaktaki tüm çekmece ve raflarda hatta tel dolabın içinde, yalağın altında tekrar tekrar araması ve sonunda anasının o canhıraş haykırışı ile hıçkırıklara boğulması. Onun çocukluğu zamanında havale geçiren çocukların üzerinde şifa için tahta kaşık kırılırdı. Tevhide Hanım artık bu tip hurafelerden kurtulmuş olsa da kendinden iki yaş küçük kız kardeşinin ölümü onun beyninde yer etmiş hatta travma haline gelmişti. Bu karanlıkla ilk tanışması idi ve daha sonraları nicelerine tanık olacaktı.

Perdeyi aralayıp pencerenin karşısındaki Karadeniz ile arasında bir duvar gibi duran tepeye baktı. Ağırlıklı olarak yeşillikler arasındaki aşı boyalı ahşap evlerin oluşturduğu görüntü, onun bu eve gelin olarak gelişinden bu yana pek değişmemişti. Tepenin sol tarafında en yüksekte duran iki katlı taş mektebin üst kat pencerelerine göz attı. Güneşin denizden doğması ile bu binanın pencerelerinde kızıl bir yansıma olurdu, bu da onun kalkma saatini işaret ederdi. Daha vakit olduğunu anlayınca doğruldu ve hemen başucunda duran büyük oğlunun yıllar önce Almanya’dan getirdiği saati kontrol etti. Her akşam sabah namazını vakitlice kılabilmek için kurardı. Saat daha beşi çeyrek geçiyordu.  Alarmı iptal etmek için üstündeki düğmeye bastı ve tekrar yatağa uzandı.

Keçi derisinden yapılmış ve bombeli kapaklı çeyiz sandığının arkasındaki duvarda asılı Saatli Maarif Takviminden yaprağı koparıp gece lambasının ışığında okumayı aklından geçirdi ama üşendi. Okumak. Evlenip bu eve geldikten sonra en iyi arkadaşı olan karşı komşularının küçük kızı Resmina, mübadele nedeniyle üç gün içinde toparlanıp bilinmeze doğru yola çıkmadan önce veda etmek için geldiğinde ona “Tevhide, mutlaka okuma yazma öğrenmelisin, bak bilseydin mektuplaşırdık seninle” demişti. Bu ona utanma ile imrenme arasında bir duygu yaşatsa bile daha sonra oğulları ile bilirlikte okuma yazma öğrenmesini ateşlemişti. On altı yaşında kasabadan pek uzak olmayan bir köyde yaşarken, kasabada lokantası olan biri ile evlendirilip bu eve gelin gelmişti. İlk günlerdeki yalnızlığını ve ürkekliğini yenmesinde rolü büyüktü Resmina’nın. O yaşa kadar pazarı olduğu günler dışında pek kasabaya inmeyen Tevhide’nin hiç Rum tanıdığı da olmamıştı. Köylerinde hiç Rum da yoktu aslında. Gelin olduktan iki gün sonra kuyudan su almak için gelen, sarı saçları, başındaki yanında kırmızı bir gül olan mavi şapkasının yanlarından omuzlarına dökülen ve mavi beyaz fırfırlı elbisesi ile başka bir dünyadan gelmiş gibi görünen bu kız, Tevhide ’ye “Merhaba, Allah mutlu etsin, ben Yanas’ın kızı Resmina “ diyerek elini uzatmış, Tevhide ne yapacağını şaşırarak, yalnızca elini kızın eline dokundurabilmişti. Daha sonra her türlü derdini anlattığı, çağırdığında evlerine gidip piyano çalışını hayranlıkla izlediği, birlikte çay içip dedikodu ettikleri candan bir dostluk oluşmuştu aralarında. Tam bu anılara dalmışken gelininin yatak odasının kapı açma sesini, ardından da çocukların odasına giden karaltısını gördü. Evdeki tek kuzine çocukların odasında idi ve gelini her sabah çocuklar okul için kalkmadan önce yakardı. Bu onun yarım saat sonra namaz kılacağı anlamına geliyordu aynı zamanda.

Yatakta bir kez daha doğruldu. Yatağa akşam yatmadan önce kuzinenin üzerinde ısıtıp önce gazete sonra da beze sardığı yassı taşı yataktan alıp yere bıraktı, çorabını ve terliklerini giydi ve yavaş yavaş yatağını toplayıp çeyiz sandığının üzerine koydu. Ardından mutfak ile odası arasına aslında servis camı olarak yapılan ama bu amaçla hiç kullanılmamış, onun özel eşyalarını, ilaçlarını, bardağını hatta takma dişini koyduğu raf görevi gören yerden bir tarafı kalın diğer tarafı  ince dişleri olan fildişi tarağını aldı. Tamamı beyazlamış lüle lüle saçlarını taramaya başladı. Karşı tepenin arkasından ışıklar göğü aydınlatmaya başlamıştı. Saçlarının ucunda belli belirsiz kına izlerini görünce kına zamanı gelmiş diye geçirdi aklından.

Eynini giyip banyodan maşrapa ve Don Kişot’un şapkasını andıran kenarlı küçük leğeni alarak çocukların odasına gitti. Odada biri kız, biri erkek iki torunu hala uyanmamıştı. Kız olan onun adını taşısa da hep ikinci adı kullanılmıştı. İki yaş küçük erkek torunun ismini ise o vermişti. İki isminden biri babasının diğeri ise kayınpederinindi. Onuncu torunu olmasına rağmen ona düşkünlüğü farklıydı. Oda bayağı ısınmıştı. Sessizce kuzinenin üzerindeki kazandan leğene üç dört maşrapa su alıp abdest almak için banyoya gitti.

Namazını kılıp tespihini çekerek çocukların odasına girdiğinde tüm hane halkı kahvaltıya başlamıştı. Tevhide Hanım gördüğü kâbusun etkisini ve anılarında ona kasvet veren tüm düşüncelerini odasında bırakmış ve hep yaptığı gibi gülüşünü takmıştı ak pak ve kırışıklarla dolu yüzüne. O sırada yumurtasının az piştiği için mızmızlanan Aziz, biraz da babaannesinin Allah’ın nimetleri ve israf konusunda uzun bir konuşma yapmasından çekinerek hemen susup yumurtasını yemeye başladı.

Aziz, önceleri babaannesini namaz surelerini öğreten, dualar ezberleten, Peygamberin ibret verici hikâyelerini, nadiren de cadı ve Keloğlan’ın olduğu bazı masalları anlatan disiplinli ve sert, yani biraz can sıkıcı biri gibi görse de, özellikle son üç yıldır, ortaokula başlayalı beri kendisine diğer torunlarından farklı bir gözle baktığını fark etmiş, onun yumuşak, eğlenceli ve ilginç taraflarını da keşfetmeye başlamıştı.

Kahvaltıdan ilk kalkan baba oldu. Devlet memuru olduğu için her zamanki gibi sabah tıraşını olmuştu, kravatlı idi. Ceketini ve paltosunu giyip, fötr şapkasını takarak evden ilk çıkan da o oldu. Aziz, ablasıyla birlikte tam evden çıkacakken babaannesinin, “Aziz gel seni bir okuyayım.” dediğini duydu. Bu bir nazar seansı anlamını taşıyordu ve Aziz önceleri buna karşı çıksa da artık bunu kanıksamıştı. Hatta bazen o söylemese dahi onun önüne oturup kendisini okumasını istiyordu. Nazar konusu babaannesi için ciddi bir konu idi. Bahçede çalışırken olan tüm terslikleri, hatta yakalandığı grip, nezle gibi hastalıkları bile hep yan komşunun nazarına bağlardı. Kendi üzerinde taşıdıkları dışında, o komşunun tarafına bakan ağaçların dalları bile nazar boncuğu doluydu. Aziz babaannesinin karşısına oturdu ve onun okurken esnemesine, her esnemesine “Bak gördün mü nazar varmış.” demesine onaylar gibi kafasını salladı ve seans üfleme ile sona erdi. Aziz o sırada içinden babaannesinin hayatı boyunca kaç kere tespih çektiğini hesaplamaya çalışıyordu. Her namazdan sonra doksan dokuzluk tespihi üç kere çekerdi. Ayakkabısını giyip koşturarak evden çıkarken mırıldandı “Oha, yirmi beş milyondan fazla”.

Aziz ortaokul son sınıfa gidiyordu ve oldukça parlak bir öğrenciydi. Tam bir matematik canavarıydı. Etrafında olup biteni hep dikkatle izler ve önemli gördüklerini bir tarafa kaydederdi. Sevdiği bir şiiri birkaç kere okuduğunda ezberlerdi. O gün okuldan eve dönerken içinden babaannesinin şiirini tekrarlıyordu. Sömestre tatilinde Ankara’da amcasının evine gitmişlerdi. Amcası Vehbi, bir süre Almanya’da çalışıp dönmüş bir mühendisti. Almanya’dan gelirken getirdiği teyp ve fotoğraf makinası onun en sevdiği oyuncaklarıydı. Onlarla tüm ailenin ses ve görüntü albümünü oluşturma çabası içindeydi. Bir gün teyp ile herkesin sesini kaydettikten sonra annesine dönüp “Ana sen de bir şiir oku” dedi. Babaannesi Vehbi amcanın başla komutu ile Aziz’i çok şaşırtan ve ona hayranlığını perçinleyen şiirini söylemeye başladı.

Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;
Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;
Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;
Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.

Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:
Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın;
Derileri çatlak, bağrı kapkara,
Sağ elinin nasırında bir yara

Başında bir eski püskü peştamal
Koltuğunda bir yamalı boş çuval…

Şiiri okurken yüzündeki o acı çeker gibi görünen ifade ve sesini alçaltıp arttırarak yaptığı vurgular, usta bir tiyatrocunun tirat okuması gibiydi. Zaman zaman ağlayacak gibi sesi çatallaşıyor, zaman zaman bir isyanı yaşar gibi bağırıyordu.

Ah Efendi, bize karşı İstanbul
Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?
Taşraların hayvanlık mı nasibi?

Aziz babaannesinin her duraklamasında yutkunuyor ve adeta şiirin bitmesini istemiyordu. Tevhide Hanım adeta mırıldanır gibi, oldukça uzun olan şiiri bitirdi.

Yazık, sana ağlamayan şiire;
Yazık, sana titremeyen vicdana,
Yazık, sana uzanmayan ellere;
Yazık, seni kurtarmayan insana!

Aziz Ankara’dan dönünce babaannesine şiirin kimin olduğunu sormuştu. Bilmiyorum, amcanın bir şiir defteri vardı. Orada görüp beğenmiş, sonra birkaç defa okuyup ezberlemiştim cevabını alınca önce babasına, sonra okuldaki Türkçe öğretmenine sormuş onlardan da cevap alamayınca günlerce kütüphanede araştırmış, bulamamıştı. Sonra babaannesine birkaç defa okutturarak şairini bilmediği bu şiiri ezberlemişti. İyice yerleşmesi için zaman zaman içinden okuyordu. Bu yöntemi ilkokula giderken babaannesinin ezberlettiği sure ve dualar için de uygulardı.

Artık onu, bazen bahçe işleri ile uğraşan, ziyaretine gelen kendi yaşındaki tanıdıkları ile genellikle din konusunda sohbetler yapan ve beş vakit namaz kılıp tesbih çekerek ölmeyi bekleyen biri olarak görmekten vazgeçmiş, içinde birçok cevher saklayan gizemli biri olarak görmeye başlamıştı. Ona bir şeyler anlatırken eskisinden daha dikkatle dinliyor, zaman zaman onun arkadaşlarıyla sohbetlerine dahi katılıyordu.

Kış bitmiş, bahar bütün güzelliklerini kasabanın bahçelerine, dağlarına, tepelerine sermeye başlamıştı. Tevhide Hanım kışın geçtiğine seviniyordu, çünkü baharın onun için anlamı soğukta iyice artan romatizma ağrılarının azalması, kansızlık nedeniyle çok fazla üşümelerinin bitmesi, yaşıtı olanlarla daha fazla görüşmesi demekti. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde Aziz hep ellerini birbirlerinin arasına koyup uzun uzun dua okumalarını izlemeyi severdi. Böyle bir ziyaret sırasında arkadaşlarından biri dinin gereklerini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, camiye gitmeyen, oruç tutmayan bazı ortak tanıdıkları ile ilgili biraz ağır laflar edince Tevhide Hanım itiraz edip sakin bir şekilde Rabia adlı birinin hikâyesini anlatmaya başladı. Dindar bir dedenin yetiştirdiği Rabia’nın 10 yaşında hafız olduğunu ve Ramazanlarda mukabele okumaya başladığını, ancak ilerleyen yaşlarda mukabele okuduğu bir konakta bir İtalyan’la tanışıp etkilendiğini, bazı dini öğretileri sorguladığını, ancak içindeki Allah sevgisini hep koruduğunu anlatarak lafı herkesin dini sorumluluklarını istediği şekilde yaşayacağına, hiçbir kulun bir başkasını yargılamayacağına bağladı. Bu kararı yalnızca Allah-u Teâlâ verir diye de noktayı koydu. Arkadaşları sus pus olup hiçbir şey diyemedi. Bu konuşmaya tanık olan Aziz, babaannesinin arkadaşları gidince Rabia’nın kim olduğunu, nereden tanıdığını sordu. Babaannesi gülerek cevap verdi. “Sinekli Bakkal’dan tanırım, Halide Edip Hanım’ın romanından.” Halide Edip’in adını söylerken ona hayranlığı belli oluyordu. “Benim ilk okuduğum romandı.” diye ilave etti. Bu Aziz’de şok etkisi yapmıştı. Babaannesi eve alınan Akbaba ve Tarih dergilerine bakmazdı bile. Yalnızca Milliyet gazetesine ve Hayat mecmuasına göz atardı. Nadiren dudaklarını kıpırdatarak okurdu. Ama onun roman okuduğunu hayal bile edemiyordu. Ertesi gün kütüphaneye gidip Sinekli Bakkal kitabını aldı ve üç gün içinde okudu.

Haziran gelmiş, yaz tatili başlamıştı. Aziz Ortaokulu beklendiği gibi birinci olarak bitirmişti ve bu tatili fazlasıyla hak ettiğini düşünüyordu. Artık babaannesi ona çok daha detaylı hikâyeler anlatıyor ve Aziz her birinin bir ders içerdiğini bilerek onu dikkatle dinliyordu. Birçoğunda abartı hissetmesine rağmen sesini çıkartmıyordu. Bunu, onun hikâyesinin ve çıkartılacak dersin etkisini artıracağını düşündüğü için yaptığını biliyordu. O çok küçükken anlattığı, bir adamın pirinç ayıklarken bir pirinci yere düşürüp almadığını gördüğü karısını boşaması ve o pirinç tanesini bulmak için neredeyse evi yıktığını anlattığı kadar abartı olmasa da, yine de bazen ipin ucunu kaçırıyordu. Kayınvalidesinin bahçeye çıkarken üstü kirlenmesin diye taktığı önlüğü, kirlenmesin diye üzerine taktığı ikinci önlüğü anlatıyordu mesela. Ana fikir fazla titiz olmanın iyi olmadığı idi elbette. Aziz üzerinde etkisini yeterli bulmadığı zaman abartma bölümü geliyordu. Kayınvalidesi kediler bahçeden gelince ev kirlenmesin diye ayaklarına ceviz kabuğundan yaptığı terlikleri takmasına kadar uzatıyordu hikâyeyi. Aziz bu hikâyeleri gözünde canlandırıyor ve gülmekten kendini alamıyordu bazen.

Yaz ortasında tüm evi sevindiren bir haber geldi Vehbi amcadan. Aziz Ankara’da oldukça iyi bir lisenin sınavını kazanmıştı. Özellikle anne ve babası bu liseye gitmenin iyi bir Üniversite kazanmayı garanti ettiğini bildikleri için çok mutlu ve gururluydular. Ancak Tevhide Hanım bu olaya pek sevinmemiş görünüyordu. Üç oğlu da onun yaşlarında leyli meccani okullarda okumak için büyük şehirlere gitmişti. Onların hasreti uzun yıllar yüreğini dağlamış, Aziz’in babası dışında kasabaya dönen olmamıştı. Aynı hasreti bu yaşında çok bağlandığı Aziz’de yaşamak ona ağır gelmişti. Bu konudaki suskunluğunu bir sabah kahvaltıda bozmuş ve Aziz’in babasına “El kadar çocuğu niye gönderiyorsunuz ki, burada da lise var. Ablası ona gitmiyor mu?” diye çıkışmış ve cevabı dinlemeden ilk defa kahvaltıdan kalkıp odasına gitmişti. Kalan günler de Aziz’in heyecanı artıyor, annesi onun yanında getireceği eşyalar için adeta çeyiz titizliğinde çalışıyordu. Gitmesine çok az bir süre kalmıştı. 25 Ağustos Atatürk’ün kasabaya gelişi nedeniyle şapka bayramı olarak kutlanırdı. O günü babaannesi Aziz’e anlatmaya başladı. ”Atamızın geleceği bir gün önce kasabanın her yerinde tellallar tarafından ilan edildiğinde çok heyecanlandım. O zamanlar kasabaya gelmek için tek yol bu önümüzden geçen yoldu. Erkenden bahçeye inip darabanın açık bir yerinden yola bakarak beklemeye başladım. Öğlene doğru yukarıdan bir kalabalık görüldü. Kalabalığın arasından onu hemen tanıdım. Önümden geçerken dönüp bana doğru baktı. Masmavi gözleri ışık saçıyordu.” Bunu anlatırken Tevhide Hanım’ın gözleri teybe şiir okurken olduğu gibi yine buğulu idi ve sesi titriyordu. Aziz nedense kasabada yıllardır kutlanan o günü babaannesinin yaşamış olabileceğini hiç düşünmemişti. Heyecanla sordu ” Sen…sen Atatürk’ü gördün mü?” Babaannesi daha önce Aziz’in hiç görmediği bir edayla “evet” diye cevap verdi “ve onun bakışını hiç unutamadım.” Sonra devam etti,” İstersen sana 9 Haziran’ı da anlatayım.” dedi. Aziz’in gitmesine günler kala babaannesi adeta tüm hayatını anlatmak istercesine peş peşe hikâyeler anlatmaya başlamıştı. 9 Haziran Yunan zırhlılarının gemilerinin kasabayı bombaladığı gündü ve beklemedikleri bir direnişle karşılaşınca geri çekilmişlerdi. O gün kasabanın kahramanlık günü olarak kutlanırdı. “ Çok isterim.” dedi Aziz kafasını sallayarak.  Tevhide Hanım bombardımanın başlamasının, bazı gençlerin o sinirle kasabadaki Rumlara kötü davranmasını, o sırada arkadaşı Resmina’nın onun yanına gelip ağlamasını, sonra yukarıdaki tepeden zırhlılara ateş açılmasını uzun uzun anlattı. Aziz hiçbir detayı kaçırmamak adına dikkatle dinledi tüm hikâyeyi. Şöyle bitirdi sözlerini “İlk bombardıman başladığında kayınpederim çamaşırlıkta kuyunun yanında namaz kılıyordu. O sırada biraz ilerisine bir top güllesi düştü. Rahmetli namazını bozmadı bile…” Aziz babaannesinin sözünü kesti “Neden ki? Namazı bırakıp askerlere yardım etseydi ya!” Babaannesi kızarak cevap verdi “Savaşan o askerlere dua da gerekir.” Ve sonra anlatmayı bıraktı. Aziz üstelemedi ve babaannem yine abartıyor diye geçirdi içinden.

Yaz sonunda Ankara’ya hareket günü gelmişti. Tevhide hanım ilk defa o sabah kaygılarını ve acılarını odasında bırakamamıştı. Anne ve babasına onu gönderdikleri için, Aziz’e de giderken bu kadar neşeli göründüğü için kızgındı. Aziz önce ablasına sarıldı, sonra babaannesinin elini öptü. Babaannesi eline para sıkıştırıp “Allah’a emanet ol” diyerek hızla geri dönüp eve girdi. Torununun ağladığını görmesini istemiyordu. Aziz anne ve babasının arasında bahçe kapısından çıkarken babaannesinin “Bahçe kapısını açık bırakmayın.” dediğini duyar gibi oldu.

Ankara’daki ilk günler sıkıntılı geçti. Onun gibi küçük kasabadan gelen birkaç kişi olsa da arkadaşlarının büyük çoğunluğu Ankara, İzmir ve İstanbul gibi büyük şehirlerden gelmişlerdi. Kültürleri, yetişme şekilleri ve davranışları ondan farklı idi. Ancak bir iki ay içinde uyum sağladı ve içinde bir tek sıla hasreti sıkıntı olarak kaldı. Hafta sonları Vehbi Amcaya evci olarak çıkıyor. Anne ve babasıyla oradan telefon ile konuşuyor, bu bir parça hasretine gem vuruyordu. Sömestr tatiline bir ay kalmıştı. Yine bir cuma akşamı amcasının evine geldi. Amcası ve yengesi evde yoktu. Kuzenlerinin yüzleri düşmüş, en küçüklerinin ağlamış gibi gözleri şişmişti. “Ne oldu?” diye sordu. “Amcamla yengem nerede?” Büyük kuzen elini onun omzuna atarak “Maalesef babaannemi kaybettik, oraya gittiler, dün toprağa verildi.” dedi. Son kelimeyi ağlayarak söyleyebilmişti. Aziz adeta kilitlenmişti. Ne konuşabiliyor, ne ağlayabiliyordu. Beyninde yankılanan onlarca hikâye ile öyle kalakalmıştı. O sırada telefon çaldı. Arayan babasıydı. Kuzeniyle konuştu önce. Sonra onu istedi. Aziz kafasını hayır anlamında iki yana salladı ve şimdi değil diye mırıldandı.

Sömestr tatilinde anne ve babası ablasının Üniversite kursu için Ankara’ya geldiler. Bu Aziz için daha iyi oldu. Çünkü hala babaannesinin olmadığı o eve nasıl girebileceğini bilmiyordu. Okulun ikinci yarısı iyice kaynaştığı okul arkadaşları sayesinde iyi geçti. Zamanın her acıyı azalttığı bir gerçekti. Üstelik onun yaşında ve küçük bir kasabadan başkente gelip yeni arkadaşlarla birçok ilke yelken açmışken.

Okul bitmiş, yaz tatili için evine geleli bir ay olmuştu. Babası bir katlı evin üstüne iki kat daha çıkmaya karar vermişti ve inşaat sırasında alt katta oturmaya devam ettiklerinden mühendis olmaya karar vermiş Aziz için, inşaatın aşamalarını görmek ilginçti. Kuyuya yaslanmış bir yandan eve bakıyor, bir yandan da hiç görmediği evin ilk ahşap halini gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Bulunduğu yer çamaşırlıktı. Hemen solunda çamaşırları üzerinde dövdükleri büyük bir taş vardı. Arka tarafta ise ocak ve bacası. Elbette kuyunun üstünde bir çıkrık. Şu tarafta ise… derken kuyunun etrafını betonlamak için kazı yapan amelenin sesini duydu. “Burada bir şey var.”  Hemen işçinin yanına gidip parmağıyla gösterdiği yere baktı. Yaklaşık 15 cm çapında bir gülle yerde duruyordu. Tam 55 yıl önce şu bombardımanda düşen gülle. Aziz gülleye bakakaldı. Babaannesi öleli beri içinde tuttuğunu bıraktı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. İçinden bir ses ona babaannesi ile tanışabildiği ve onun hikâyelerini dinleyebildiği için ne kadar şanslı olduğunu söylüyordu.    

TERZİ MEHMET

Aşağıdaki fotoğraf 1958’in yazında çekilmiş. Yüz ifadeleri sert görünüyor ama ben biliyorum ki yumuşacık yürekleri var. Yüzlerindeki o sert çizgiler zorlu yılların izleri. Arkalarındaki mavi pike hala duruyor. Düşünün çocuklukları Birinci Dünya (aynı zamanda İspanyol gribi pandemisi) ve İstiklal savaşı yıllarında geçmiş. Cumhuriyetle birlikte atılmışlar hayata. Evlenmişler ve çocuklarını ikinci dünya savaşının yokluğunda büyütmüşler. Sağ taraftaki bizim Gazozcu Baba dediğimiz dedem Hamdi Emir. Sol taraftaki ise Halamın eşi benim dede dediğim eniştem Mehmet Denizci.

Onları anlatmadan önce Galip Deniz Caddesinde Yeni caminin köşesinden pazar yerine doğru yürüyelim isterseniz. Sol tarafımızda sırasıyla ve bildiğim lakaplarıyla Şipkopca’nın (dudayırık) dükkânı, önceleri Deli Murat’ın sonra Köse’nin dükkânı, Terzi Tatar Hasan’ın Mehmet’in dükkânı, Hasan Tunoğlu’nun bahçesi ve şekerci dükkanı, Hamdi Emir’in Gazoz hanesi, Berber Dükkanı, Sümerbank Mağazası, Cemal Amca’nın (Pat) şekerci dükkanı.

Bu dükkanlar ile ilgili benim yetişebildiklerim ve hatırladıklarım kısaca şöyle. Şekerci Hasan Amcanın dükkanına sokaktan bir iki merdivenle inilirdi. Kapı alçaktı. Sanki inenlerin başı kapıya çarpacakmış gibi gelirdi bana. Vitrininde en aklımda kalan şey kızamığa iyi geldiği söylenen tarçınlı baklava dilimine benzeyen lohusa şekeri. Girince sol taraftaki tezgâhta enva-i çeşit ve rengarenk şekerlemeler olurdu. Daha ileriden bir kapıyla üstünde asma çardağı olan bahçeye çıkılırdı. Bahçede köyden pazara inenlerin ekmeğin içine tahin helvası ve gül reçeli koyup iştahla yemeleri gözümün önünde hala. Şekerci Pat Cemal Amca’nın dükkanında ise tezgâh girince sağda kalırdı. Onun mu benim mi boyum kısa olduğu için bilmiyorum ama tezgâhın arkasından yalnızca kafasını görürdüm. Şemsiye çikolata ve mabel sakız için önemli uğrak yerlerimdendi. Sahibinin Ibraslı olan berber dükkânı ile ilgili bildiğim tek şey aynı zamanda diş çektiği.

Gelelim gazoz haneye. Gazozcu Hamdi Dedem o dönemin entelektüel adamlarından. Ecevit’e yürüyerek bir okula gitmiş ama okulun ne okulu olduğunu ben de bilmiyorum. Yukarıdaki fotoğrafta 50 yaşında. Aslında ben 3.5 yaşında iken öldüğü için hayal meyal aklımda.  Oldukça zengin bir pul ve el yazması kitap koleksiyonu varmış. Bir de değişik mobilya ve aletlere merakı. Mesela üstü açıldığında kanun olan ve aynı zamanda ön kapağı açıldığında içindeki pikabı bulunan komodin hala duruyor. Önce Güzel İnebolu adıyla yaptığı daha sonra Fertek adıyla ünlenen gazozları ile sağlıyor geçimini.

Dükkâna girdiğinizde sağ tarafta yazıhanesi var. Benim için buradaki en önemli oyuncak toplanan kapakları tekrar kullanabilmek için baskı yapan zımbamsı alet. Arka tarafa üst kattaki depoya çıkan ahşap merdivenin yanındaki ayrı bir kapıyla giriliyor. Altı su sarnıcı olan bu bölümde her birini hayranlıkla izlediğim gazoz imalatında kullanılan bilumum alet edevat. Her Çıssss-tak sesi bir şişe gazoz demek. Keşke devam edebilseydi bu gazoz markası.

Girizgâh yine uzun oldu ve sonunda geldik hikâyenin kahramanına. 1960’ların sonuna kadar hazır giyim ve konfeksiyon olmadığı için terzilik hem önemli bir zanaat ve hem de birçok evi geçindiren bir meslek idi.

İnebolu’da kadın veya erkek giyimi üzerine uzmanlaşmış onlarca terzi vardı. Onlardan biri idi Terzi Mehmet Denizci. Babası Tatar Hasan denizci idi ve o çocuk yaşta iken kaybolmuştu denizde. Üç yaşında ablası ve anası ile yalnız kalmıştı ve terzi çırağı olarak çalışmaya başladı. Meslek usta çırak ilişkisi şeklinde yürüyordu o yıllarda.

Eli hafif değildi, erkek giyime yöneldi. Lafı açılmışken; kadın giyim konusunda uzmanlaşanların bazıları için söylenen eli hafif lafı vardı. Yani terzi prova yaparken müşteri kumaşa dokunduğunu bile anlamaz demekti. Gel zaman git zaman işlerini büyüttü. Belediyenin önünden deniz tarafına yürürken ilk dört yolda şimdilerde manav olan yerdi dükkânı. Yanında üç beş çırak çalışmaya başladı. Kasabaya gelen kaymakamların ve diğer mülki amirlerin elbiselerini o dikiyordu. Hatta elbise diktirmek için Kastamonu’dan gelen Valiler bile vardı. Çok çırak yetişti yanında. Uzun yıllar İstanbul’da Galatasaray’da terzilik yapan ve İnebolu’da huzurevinde vefat eden yeğeni Mehmet Şahin’de onun çıraklarındandı. Mehmet Şahin İstanbul’da özellikle kambur veya yürüme engelli kıyafet oturtması zor kişilerin adresi oldu. Ama konfeksiyon ve hazır giyimle beraber Terzi Mehmet’in işleri hızla azaldı. 60’lı yılların sonunda kendini evinin önündeki küçük dükkânda kasket yaparken buldu. Mukallit kelimesi çocukluğumun kahramanlarından olan Mehmet dede için söylenmişti sanki.

Bana Karadeniz türküleri öğretir, sonra söyleterek keyifle dinlerdi, her seferinde büyük bir inandırıcılıkla yaptığı şakaları beni hem şaşırtır hem güldürürdü. Onun sağlığında çocukların ve kedilerin eksik olmadığı, şen kahkahaların yükseldiği o belki de İnebolu’nun en eski Rum evlerinden biri olan bu ev; şimdi birçok örneğinde olduğu gibi anıları ile sessiz sakin bekliyor yanındaki mandalina ağaçları yeşerir ve yine malt eriğini toplayan birileri olur diye. Babamın onun başka bir yönünü vurguladığı şiiri ile noktalayalım hikâyeyi:  

Tükeniyor bir ömür, iğneyi dürte dürte,
Para olur mu deva, kırk senelik züğürte,
Giderken yavaş yavaş, tezgahın arkasında,
Hata olmaz urbanın kolunda, yakasında.

Gidiyorum bu akşam, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

Ütüle yavaş yavaş, çal makası hafiften,
Ustası belli olur bir terzinin ilikten
Ama yine boş durma, bekle kararsın hava,
Yap yapındır, Azrail çıkmadan mahut ava.

Gidiyorum şen olsun, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

Ham sofu Günah derse valla inanma sakın,
De ki; meyhane yolu nedendir akın akın,
Kul bile ikram eder yolcu gelse evine,
Hüda niye etmesin fani misafirine..

Gidiyorum eyvallah, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.

100 yılın içinden seçerek anlattığım tüm bu anılar ve kahramanları belki de hayal ürünü, bu belki de benim uydurduğum bir masal. Bu masalı gerçeğe en çok yaklaştıran ise o yan yana duran üç dükkânın sahiplerinin ismini taşıyan torunları: Hamdi Emir, Hasan Tunoğlu ve Mehmet Denizci. Kim bilir onların da masalını yazar yüz yıl sonra birileri…

BİR YAZ AKŞAMI

Benim çocukluk dönemim -yani 60’ların son, 70’lerin ilk yarısı- sırasında kuşkusuz en akılda kalanlardan biri yaz gecelerinde gidilen çay bahçeleridir. Adı çay bahçeleri olsa da ailece gidilen ve her türlü eğlencenin olduğu mekanlardı. Hatta bira bile servis edilirdi. Öncelikle o mekanları şöyle bir hatırlayalım.

İki önemli eğlence merkezi vardı. Biri Emirgan, Deniz Otel ve Mehtap pastanesinin bulunduğu bölge. Deniz otelin altı genellikle sessizlik ve akşam dışarı çıkanların turlamasını seyretmek isteyenler için en uygun yerdi. Tam karşısındaki Emirgan’ın işletmecisi İbrahim Denizci idi. Oğulları Rıfat ve Vedat servis yaparlardı.O bölgede o zamanlar deniz yola bu kadar yakın değildi. Bu nedenle deniz tarafında bahçenin tam ortasında çay ocağının karşısına deniz tarafına doğru bir balkon vardı. Bu balkonda genellikle dışardan gelen orkestralar canlı müzik yapardı. Birkaç sene peş peşe gelen Dalgalar Orkestrası en aklımda kalanı. Tabi bir de dans ve şarkı yarışmaları.

Hemen yanındaki çocuk parkı bizim modern anlamdaki salıncak, tahterevalli ve kaydırakla ilk tanıştığımız yerdi. Hemen onun karşısında yar başından sahile inen iki merdivenin arasına belediyenin yaptığı yeni yerde Şekerci Nuri ve Rıza Emir mehtap pastanesini açmışlardı. Üç tarafı akvaryumlarla çevrili bu mekân o dönemde dondurma yemek isteyenlerin durağı olmuştu. Elbette dondurmasının tadı hiçbir zaman köprü başında minicik ama sevimli bahçesinde yenilen Şekercilerin ustası Ali Küllü’nün dondurmasının tadına ulaşamadı.

Şimdi ikinci eğlence merkezine yani Boyranaltına geçelim. Elbette henüz benzinliklerin olduğu bölgede köprü yok. Mecburen yukardaki köprüden geçeceğiz. Allah’tan belediye reisi Celasin Bey köprü başına ve Meydancıkta köşeye floransan sokak lambalarını koydu da önümüzü görebiliyoruz. Boyranaltında yan yana üç çay bahçesi vardı. İlkini biraz sonra detaylı anlatacağım. İkincisi Ziya Şahin amcanın mütevazi çay bahçesi idi. Bu çay bahçesine 2-3 merdivenle indiğinizde üstü komple asma ile kaplı genişçe ilk bölüm karşınıza çıkardı. Deniz tarafına ilerlerseniz yine 5-6 merdivenle inilen üzeri açık birkaç masalık ikinci bölüm. Ziya amca genelde tek başına çalışırdı. En güzel çay burada içilirdi. Her iki yanındaki çay bahçelerindeki gürültü bir şekilde buraya hiç gelmezdi. Dalga sesleri dışında bir ses duyamazdınız. Sonuncu çay bahçesi ise zannedersem Salih Çağlar tarafından işletilir.  Ulu ağaçların altındaydı ve masalar diğer çay bahçelerinde göre birbirinden daha uzakta yerleştirilmişti. Bazı akşamlar bingo/tombala oynanırdı. Şimdi ilk çay bahçesindeki bir akşamı anlatayım. Akşam yemeği yenildikten sonra evin en uygun yaştaki çocuğu sahneye yakın masalardan yer tutmak için elinde birkaç kazakla önden gönderilirdi.

Çay ocağında çay demlenirken, orkestra da çay ocağının hemen   yanında yeterli sayıda masa gelmesini beklerken demlenirdi. Orkestra genelde İnebolulu gençlerden oluşurdu. Çoğu kendini bu konuda halk evinde yetiştirmişti. Orkestra elemanları ve sazlar genelde değişirdi ama Zeki Denizci akordiyonu, Kadir Karatay gitarı, Hasan Denizci baterisi ve Altuğ Dölen klavyesi ile değişmez kişilerdi. Orkestra başlamadan önce masadakiler bahçenin önünde arabası ile bekleyen Yığma’dan kuruyemiş ihtiyacını karşılardı. Popüler kuruyemiş kabuklu fıstık ve kabak çekirdeği idi ve her zaman taze olurdu. Orkestra günün popüler hafif Türk müziği parçaları ile başlardı. İlk bölümün sonlarına doğru dans müziği geçilirdi. Özellikle twist ve rock in roll da mutlaka olurdu. Orkestra ara verdiğinde Orhan Boran’ı andıran sesiyle Zeki Denizcinin evet-hayır oyunu başlardı. Hep o kazanırdı. Daha sonra Rıza Emir amatörce elektrosaz haline getirdiği sazıyla profesyonelce Kastamonu yöresinin türkülerini çalar söylerdi. Manda söğüt dalına yuva kurar, Huriye imama varırdı. İkinci devre başlamadan önce çocuğu olanlar iki sandalyeyi birleştirip çocuklarını yatırırlardı. İkinci devrede zaman zaman pop zaman zaman sanat müziği çalınırdı. Hasan Karagöz “Karagözlüm efkarlanma gül gayri”, Hasan Balcı “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” Mehmet Can “eski dostlar” ile sahne alırdı. Babam şiir okuması için sonlara doğru sahneye davet edilirdi. Hepsini kendi yazdığı şiirleri defalarca okumasına rağmen her seferinde dinleyenleri aynı şekilde hüzünlendirebilmesine aynı şekilde güldürebilmesine ve sonunda aynı şekilde alkışlanmasına hala şaşarım. İşte o dönemin en popüler olan şiirlerinden biri;

MİSAFİR GÜNLERİ

Güne gidelim güne, kadın için her gün olan düğüne,
Çekiştirme, pekiştirme meclisine.
Şeker Beleş, pasta beleş, cip kelepire,
Gelsin çaylar, gelsin çaylar habire.

Güne ayrılır evin en konforlu odası,
Yalnız günde açılır o mübarek kapısı,
Ayda iki üç defa mutlaka sıra gelir,
Bütün ev baştan başa gün için temizlenir.

Cam çerçeve silinir, örümcekler alınır,
Taa taşlık bile özenerek yıkanır,
Rujlanır o gün için ruja hasret dudaklar,
Boyanır bulaşıktan yeni çıkmış tırnaklar.

Giyilir esvapların topyekûn yepyenisi,
Takıp takıştırılır mevcutların hepisi,
Üç beş kapı modadır, buram buram dökse ter,
Yüz kiloluk hanım bile günde tığ topuk giyer.

Beş saatlik işiyle, çantada terliğiyle,
Eşikteki beşikteki, kızıyla geliniyle,
Topyekûn hane halkı, birlikte yola düşer,,
Kundaktaki yataktaki yallah deyip de üşer.

Hoşgeldinden sonra sorulur hal ve hatır,
Her yeni gelen ile aynısı tekrarlanır,
Stop bilmez çeneler, sıra şaşmadan işler,,
Dedikodu sofrası gittikçe de genişler
.

Laftan börek yapılır, atılır lafla taşlar,
Ara sıra eğilir fiskosa meyyal başlar,

Kahkahalar atılır meclisin neşesiyle,
Herkes konuşmak ister İstanbul şivesiyle.

Kızım, gelinim, torunum, anamla hepsi tamam,
Yarın Anşanın günü ben de ben de geliyam.

Hüseyin Karahan-22.12.1961

BİR BOYRANALTI HİKAYESİ

Köprünün üzerinden geçtiğimde güneşin denizle kucaklaşmasına çok az zaman vardı. Karadeniz her ne kadar dalgalarıyla ufak rötuşlar yapsa da Boyranaltı’nın denizi bir orak gibi biçen görüntüsüne pek etkisi olmuyordu. Gözlerimi korkarak Avara mahallesine çevirdim. Mahallenin dokusuna uymayan bir iki bina bembeyaz bir ten üzerindeki şark çıbanını andırıyordu. Sahilden aldığım bir iki çakıl taşı yetti onları örtmeye.

Hayli kalabalık sahilden yürümeye başladım. Yaklaşık yirmi dakika vardı güneşin denizi o milyonlarca yıldır aynı ihtirasla öpüşüne. Sahil boyunca çay bahçesinde oturan insan profilinin belki yürek olarak değil ama görüntü olarak değişimi biraz canımı sıksa da birazdan rahatlayacağımı biliyordum. Adımlarımı sıklaştırdım.

Heyamolada incir ağacının yakınında bir masaya oturdum. İçeri girerken sipariş ettiğim otuzbeşlik rakı, peynir ve kavun beni fazla bekletmedi. Tam rakıyı koyarken karşıdaki posterden elinde serpuşu ile bana bakan sarı saçlı mavi gözlü güzel insanın buruk gülümsemesi ile göz göze geldim.

Orayı tekrar et evlat dedi. Tekrar ettim;

……………
Sarayburnu’ndan geçerken,
Hele say ya lessa,
Yar doldurur ben İçerken,
hele say ya lessa,
……………

Zamanında çok muhabbetler edilmişti bu incir ağacının altında, sesler hala kulaklarımda, yüzler hala gözlerimin önünde. Dalıp gittim bir gecesine bahçenin ortasındaki söğüt ağacının dibinden gelen bir ut sesindeki İstanbul şivesine. Orhan Boranı andıran bir davet sesi yükseldi bahçenin uzak ucundaki Denizciden;

Dörtnala gelip ,
Uzak Asya’dan,
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,
Bu memleket bizim!

Bilekler kan içinde, dişler kenetli,
Ayaklar çıplak,
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim!

Kapansın el kapıları,
bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu,
Bu davet bizim!

Yaşamak bir ağaç gibi
tek ve hür,
ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim!

Tam çıkacaktım ki akıl oyunundan havadaki rakı kadehimden bir ses geldi. Babam şerefe dedi karşıdan ilk defa kadehimin altına vurarak takma evlat güneşe bak diyerek ve patlattı o Boyranaltında güneşin batışının en güzel betimlendiği şiirini bir kez daha

Gurup vakti ses gelir o diyardan,
Ardı gelmeyen tatlı hatıralardan,
Gurbette düşünürüm derin derin,
Tadı başkadır derim doğduğum yerin,
Başkadır gülü, çiçeği, yazı, baharı,,

Boyranaltında deniz kenarı.

Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

İçimde bir huzurun hoşnutluğu var,
varırken ışık yolu güneşe kadar.
Işık yolunda sular kaynaşır gibi,
renkle ziya denizde oynaşır gibi.
Titriyor titriyor gitmesin diye,

sahildeki bu ahenk bitmesin diye.
Gönüller kan ağlıyor, ufuk kanıyor,
deniz pespembe sanki güneş yanıyor.
Hem yanan fanus, hem muallaktadır,
kah kürevi, kah beyzi form almaktadır.

Bu akşamki renklerin şanslarıyla,
aldan mora bütün nüanslarıyla,

süslenmiş Kerempe’de renk renk bulutlar,
arasında var gibi renkten hudutlar.

Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

Bu gidiş belki de güneşin son gidişidir.
Bu gidiş kim bilir hangi ömrün bitişidir.

Bu gidişte veda edenler dolu aşka
ve denize niyet taşı atanlar başka.

Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

Bu kez ben gülümsedim buruk bir şekilde. Burukluk defne dallı çardakların artık olmamasındandı, gülümseme ise hala aydınlığın şerefine kalkan bardaklardan.

Döndüm…… tam o anda değdi güneş denize ve kondurdu öpücüğünü. Ardından siyah beyaz yüzler, güler yüzlü anılar, heyamola sesleri, fertek gazozları, denk kayıkları, plaj, Emirgan, çardak, Ziya amcanın çayları, Orta camiden Ezanlar, Geriş ‘deki Manastırdan yükselen ayin sesleri, fenerin ışığı, Arnavut kaldırımları. Hepsi hepsi akın akın örttüler güneşi bir bebeği kundaklar gibi ve en sonunda bir tek ışığı kaldı güneşin ve geldi ebeledi beni o ışık bitmeyen bu akıl oyununda.

TİYATRO VE SİNEMA KÜLTÜRÜ

TİYATRO

Aslında İnebolu’da profesyonel anlamda Tiyatro’nun sergilendiğini bilmiyorum açıkçası. Yalnızca sene sonu lise öğrencileri tarafından hazırlanan bazı piyeslere giderdik ki bu anlamda benim tanık olduğum en başarılı oyun yetmişli yılların başında Başrolünü Değerli Ağabeyimiz Bülent Uluer’in oynadığı Moliere’in “Kibarlık Budalası” uzak ara en başarılı oyun idi. Ama 1950 den 1965 lere kadar Halkevindeki salon geniş katılımla hazırlanıp sergilenen çeşitli piyeslere ev sahipliği yapmış. Bazıları o denli başarılı imiş ve o denli ilgi görmüş ki daha sonra turnelere bile çıkılmış. Bunların bazılarını aşağıda derlemeye çalıştım.

Hasır Şapka – 1959

Pusuda-Cahit Atay-1960 Zeki Denizci, Altuğ Dölen, Mustafa Terzioğlu

Hülleci-Reşat Nuri Gültekin-1961

Göç- Cevat Fehmi Başkut -1962

Burada not düşmek isterim ki İnebolu Kültür ve Sanat Derneği bir süredir kısıtlı imkanlarını kullanarak piyes sergilemeye çalışıyor. Bu takdir edilmesi ve destek verilmesi gereken bir çaba.

SİNEMA

Sinema için tiyatroda söylediklerimi geçerli değil. Cumhuriyet öncesi başlayıp seksenli yılların ortasına kadar süren bir sinema kültürü var İnebolu’nun.

Nereden mi biliyorum? Yukarıdaki fotoğraf yüz yıl daha fazla öncesinden kalma. 16/Kasım/1921’den. Yani savaşın ortasından. Yani Afyon’a giden/gidecek cephanelerin ortasından. İNEBOLU YOKSULLAR SINEMASINDAN. Binanın neresi olduğundan emin olamadım ama sinema personeli fotoğrafın arkasında listelenmiş.

1. Müdür Nuri Bey
2. Makinist İbrahim
3. Makinist Muavini Haydar
4. Kontrol Memuru.
5. Emir Onbaşı Galip
6. Nefer Şükrü
7. Piyanist Muavini Şükrü Bey,
8. Piyanist Matmazel Elizabeth.
9. İkaz Memuru Hulki Efendi,
10. Büfeci İzzet Bey

İlk beşi fotoğrafta görüyoruz. Piyanistlerin ne işi var diyebilirsiniz. O zamanlar sessiz film olduğu için film oynarken piyano çalınıyor.

İnebolu’da sinema kültürü 1980’lerin başına kadar devam etti. Şu an Müftülük binası olan eski kütüphanenin karşısında ve yine şimdiki mobilya dükkânı olan yer çok güzel bir sinema salonu idi. Hatırladığım kadarıyla dış kapıdan hole girdiğinizde solda bilet gişesi sağda ise balkona çıkan merdivenler vardı. İç kapıdan salona girdiğinizde ise her iki tarafta bir sırada 6-8 koltuk yaklaşık 10-15 sıra koltuğun arasından geçerek sahneye ulaşılırdı. Sahnenin önünde bordo atlastan iki yana açılan perdeler vardı. Üst katta ise beş altı sıra koltuk ve arkalarında da 6 adet loca bulunurdu.

Hafta içi yalnızca suare, Cumartesi Pazar ise daha çok öğrenciler için matine olurdu. İnebolu’nun ilk fotoğrafçılarından Sabri Cebecioğlu’nun büyük oğlu İnebolu’nun seçkin simalarından Rahmetli Ergun Cebecioğlu işletirdi. Ergun Amca asıl işi Fotoğrafçılık olmasına rağmen Sinemacı Ergun olarak bilinirdi. Yazları ise yine şu an müftülük binasının otoparkı olan yerde yazlık sinemayı açardı. En iyi hatırladıklarım, genellikle mutlu sonlu Yeşilçam filmleri ile Jerry Lewis komedi filmleri ve elbette bazı akşamlar ailece gittiklerimiz. Film öncesi bazen on-on beş dakika ilginç spor müsabakaları (Muhammed Ali-Foreman boks maçı) veya önemli olaylar (Apollo 11 in aya gidişi) gösterilirdi.

Ben çocukluğumda İnebolu’da aynı anda 4 sinema salonu olduğunu hatırlıyorum. Onların hepsi kapandıktan sonra belediye tarafından açılan sinema salonları olsa da o tadı veremedi bir türlü. Yeşilçam’da bir dönem süren seks furyasının etkisi mi, televizyonun yaygınlaşması mı, insanların ayrışması mı bilmem ama yok oldu bu güzellikler, giden birçok güzel şey gibi, çocukluğumuz gibi, gençliğimiz gibi.

ESKİ BAYRAMLAR

Benim çocukluğumun Deniz bayramı çok daha neşeli olurdu (ya da çocuk olduğum için bana öyle gelirdi) O dönemler deniz bayramında sunuculuğu babam yapardı. Belki de fotoğraftakiler dinlemiştir. Önceden de bayağı hazırlık yapıp notlar alır şiirler yazardı. Sandal yarışları limanın dışından başlayıp plajda sahilde biterdi. Babam plajın üzerindeki yerinden o davudi sesiyle şiirler okurdu.

Bu şiirler yarışların son metrelerinde sahilde seyredenleri coştururdu. Notlarından bir pasajı sizlerle paylaşayım:

Deniz Kurtlarının torunları geliyor,
Azgın dalgalarla boğuşanlar geliyor,
Kürek ile yelken ile Kırım’a ulaşanlar geliyor,
Ufka bakıp yağmur sezen, bora bilen mürşitler,
Ey Cemaller, Mehmetler, Ey İlyaslar, Raşitler,
Tatar Hasan, Hacı Hasan, Soğan Hasan , Hasanlar,,
Ey miçolar, kürekçiler, yelkenciler, kaptanlar,
İnan ki o vadide hala senin nefesin var,
İnan ki bu sahilde hayde hayde sesin var,
İnan ki bu denizde hala senin DENKin var,
Kürek çekişlerinde senin o ahenkin var.

Hüseyin Karahan-1964

Aynı şekilde İnebolu’nun kahramanlık günü ola 9 Haziran da Zafer yolunda büyük bir coşku ile kutlanırdı. Oldukça uzun bir resmi geçit olurdu. Okullar dışında, askerler, polisler, kamyon üzerindeki mizansenlerle esnaf gurupları, itfaiye, istiklal madalyalı gaziler veya onları temsilen yakınları, kağnı arabaları katılırdı. Defne yapraklı taklar kurulurdu. Kaymakam, Belediye Reisi ve diğer mülki ve mahalli amir ve memurlar resmi geçidi genellikle caddenin deniz tarafındaki Emirgan çay bahçesinin önüne kurulan tribünden izlerlerdi. İnsanlar ise yol boyunca dizilirlerdi.

Deniz otelin altındaki kafe tipi yer ve çatısındaki teras, Mehtap pastanesi ve üzeri, Yar başında Hasan’ın Meyhanesi, daha ilerde Kazım’ın meyhanesi, Halkevinin, Orman Dairesinin, Ticaret Odasının, o zamanlar Veterinerlik ve Ziraat olan şimdiki Belediye binasının balkonları tıklım tıklım olurdu.

Babamın notlarında insanları coşturmak için şu şiirleri okuduğunu yazıyor.

Demirciler geçerken

Demirciler geliyor, çekiç güçlü, örsler sert,
Cami avlusundaki parmaklık demirinden,
Süngü yaptı, kılıç yaptı, zafer yaptı bu millet.

Cephane yüklü kağnılar geçerken,

İstiklal savaşından izlerin dolu dolu,
Merhum Gazi ve Şehitler diyarı İnebolu,
Ey güneşin denizden doğup battığı yer,
Ey ecdat; kahramanlık günü sana değer,
Ey İstiklal savaşında cepheye güç sunanlar,
Dağ gibi cephaneyi bir anda kaçıranlar,
Ey dedeler, nineler, ey analar bacılar,
Tükendi neşe oldu o çektiğin acılar,
O günlerde can veren bil ki oldu muradın,
Ey özgürlük aşığı, ey hürriyet hamalı,
Hürriyet senin kanında, sütündedir,
Vermezlerse eminim canının üstündedir,
Bizler bugün memnunuz sizin o düşünüzden,
Sizlere selam olsun kahramanlık günümüzden.

Ve Heyamola ekibi gelirken

Neredesin koşup gelin, coşup gelin,
Bu günümüz bayram olsun, coşku dolsun.
Cemil gibi çekelim canı yürekten,
Saray burnundan geçerken,
Al yeşil sancak çekerken,
Yar doldurur ben içerken nağmesiyle,
İnebolu neşe ile inlerken o tiz sesiyle,
ve hepimiz coşsun, coşsun da yaşa desin,
Coşsunda yaşa Mustafa Kemal Paşa desin,
Hep beraber çekelim o gün gibi heyamola,
Kahramanlık günümüz kutlu olsun, kutlu ola.

YOL VE SU

Geçmişte yolculuk yapınca İnebolu’nun iki sıkıntısıyla yüzleşiriz. İlki çözülmüş ve unutulmuş bir sıkıntı. İnebolu Abana Sahil yolu. Evrenye, İlişi veya Abana Sahiline genellikle piknik yapmak veya denize girmek için motorla gidip gelmemiz benim hafızamda bayağı flu bir görüntü halinde. Şimdiki gençlere garip gelebilir ama 1964

yılına kadar İnebolu‘nun doğusundaki köyleri ve Kastamonu’daki diğer sahil ilçeler ile karayolu bağlantısı yoktu. Hatta limana kadar olan yol dahi toprak idi. Cumhuriyetin ilk yıllarında limana giden yol açılmış hatta çeşme altıda düzenlenerek Patriyoz’a kadar ulaşılabilir hale gelmişti ama bu stabilize tabir edilen toprak yoldu. Heyelanlar nedeniyle her yıl şekil değiştirmekte idi. 1960 yılında yeniden hareketlenen İnebolu liman projesi istenen düzeye bir türlü gelemese de bu vesile ile yapılan plaj yıllarca İnebolu’yu sırtında taşıyan turistik bir tesis olarak tarihte yerini aldı. Plaja giden yolun limana kadar o güzelim taş parkelerle döşenmesi işi ise ancak 1964 yılının baharında gerçekleşti.  İşte bu konu ile ilgili babamın her zaman güler yüzlü tarzını yansıttığı bazı şiirleri;

Patronlar şapırtıyla kalkınmaya üşüştü,
Kalkınan Türkiye’den bize de liman düştü.
Varlıklar kalkındılar bu plansız seferden,
Liman da kalkındı da Plaj oldu kederden.

Hüseyin Karahan-1961

Eşin dostun kara bulut gibi tozda gözü,
Beklemesin gözler, beklemesin arazözü.
Bir şey değil de plaja gitmesi,
Dönüşte tozdan kesilmese nefesi.

Bir ulu el tutsa elimizden,
Ve dostlarla kolkola,
Hayırseverler,
Bizimle beraber,
Müjdeden çınlasa kulaklarımız çın çın,
Döşesek kayaları, kayalar gibi yalçın,
Halılar döşesek o yola,

Ve dostlarla kolkola,
Koştursak bulvardan limana,
Torunlar selam verse tozlu yolu yapana.

Hüseyin Karahan-21.07.1962

Liman yolu parkeleri, kara kara ak ak,
Kalkınma hızına uydurmak için ayak,
Hep beraber üşüştük, eşle, dostla ve aşkla,
Elli santim kaldırdık kalpten krikolarla.

Hüseyin Karahan-1964

Dağ ardında dağ, gene dağ gene dağ var,
Bu dağlarda çileli insanlar yaşar.
Her dağın eteğinde bir de cennet var,

İnsanıyla ürünü yol diye ağlar.

Bu dağları yayan aşar insanlar yayan,
Bu dağlardan yol açtık, yola açtı agan,
Bu açıştan değil insan dağlar bile neşeli,
Selam sana Abanalı, Selam sana Evrenyeli.

Hüseyin Karahan-25.07.1964

İkinci sıkıntı ise Ankara-İstanbul treni gibi adı değiştirilerek her gelenin yapar gibi göründüğü ama bir türlü de hakkıyla yapamadığı herhangi bir uzun vadeli planlama değil kısa süreli siyasi ve/veya maddi rant kapısına dönüştürülen bir sorun. Altyapı. Özellikle de içme suyu ve kanalizasyon konuları. Bakın babam ne demiş 63 yıl önce Terkos suyu ile ilgili:

İçme suyu tesisi ihalesi beş yüz binlik bedelle,
Tam on yılda zor bitti, iki milyon papelle,
Cefakardır, vefakardır, fedakardır belediye,
Elli bini feda etti bi denecük aboneye,

Su geliyor mu diye sorulmasın sorular,
Şimdilik hava taşır terkosdaki borular.

Hüseyin Karahan-1963

BİR FOTO, İKİ OLAY

Bu hikâyeyi söz misafirlikperverlikten açıldığında mangalda kül bırakmayanların kulağına küpe olur diye anlatmak istedim.

İlki geçen sene 25 Ağustos 2020’de gerçekleşti. İkincisi ise 23 Ağustos’ta ama 45 yıl önce. 2020’den başlayalım. Gabak Gavur Gonağında açtığım Fotoğraf sergisi kutlama programının içine alınmıştı. Oldukça kalabalık bir gurup önde Kaymakam, Belediye Başkanı ve eşleri olmak üzere Oğuz Atay Sokağından doğru gelip açılışı yaptılar. Sergi gezilirken bir yandan Kaymakama fotoğraflarla ilgili bilgi verirken bir yandan da arka sıralarda içeri giren ve etrafına bakınan iki Denizci Subayını takip ediyorum. Kaymakam bitirip konaktan ayrılınca hemen yanlarına gittim. Denizcilikle ilgili belgelerin bulunduğu masaya götürüp bilgi verdim. O sırada İnebolu’yu ziyarete gelen Askeri Geminin subayları olduğunu öğrendim. Yanlarına mihmandar dahi verilmemesi beni hem şaşırtmış hem de üzmüştü.

45 yıl önceki olaya geçelim. 23 Ağustos 1975 bahçedeyim. O dönemde Kaymakamlığı vekaleten Babam yürütüyor. Kaymakamlıktan biri elinde bir bıçakla geldi ve kuyunun hemen yanında duran senede bir kere bazen iki senede bir açan gözümüz gibi baktığımız Avize çiçeğini kesmeye başladı. Şaşkın şaşkın bakmamıza da baban istedi diye cevap verdi. Akşam babamdan öğrendik ki o çiçeği hazırlatmış ve bir motora atlayıp uzakta demirlemiş olan Kıbrıs Barış harekâtında da görev yapan muhriplerimiz Adatepe ve Gayret adlı askeri gemilere hoşgeldine giderken yanında götürmüş. Annem ama seni deniz tutar dediğinde “Gitmem şarttı. Ben kayıkçıları ile övünen bir ilçenin mülki amiriyim” demişti.

Yukarıda görülen 23.08.1975 tarihli Fotoğrafta Ön sırada  Belediye Başkanı Ziya  Tunoğlu, Komodor Tuğ. Amiral Işık Biren,  Babam Hüseyin Karahan, Başsavcı Cevdet Varol aradan da Lise Müdürü Nazmi Çaycı görülüyor. Öğretmenler Lokaline gidiyorlar. Aşağıda ise o güne ait İnebolu gazetesi. Yorumu bu seferde siz yapın.

MOLOZDAKİ BALIKÇI KAHVESİ

Bazen durup dururken bazı tatlar gelir aklına. Hani öylesini hiç yemedim dediklerinden. Birecik’te Fırat nehrinin kenarında Mirkelam tesislerinde mırra satan küçük bir çocuğun gözlerinin acılığında haşhaş kebabı, beraberinde bir çok anının aromasını içinde taşıyan Ali Küllu’nün bir külah kaymaklı dondurması, Roma’da İspanyol merdivenlerinin hemen başında gözünde canlanan tarihle hamuru karılmış portakallı kek, Monstar köprüsünün hemen dibinde köprüden atlayacak olan gence bakarken doğranmış soğan, acı sos, ayvar, köy peyniri ve kırmızı biberle servis edilen cevapcici, Venezuella Porta la Cruz’un Karayip denizinin kenarındaki bir köyünde birana eşlik eden ve bir balıkçının yaptığı adını bile bilmediğin bir balığın ızgarası vs. vs. Öylesini hiç yemedim demenin sebebi ona yüklediklerindir, onla özlediklerindir, onun sana zaman yolculuğu yaptırmasıdır biraz da.

Bugün aklıma İnebolu’da Molozun köşesindeki Balıkçı kahvesinde içtiğim karanfil çayının tadı düştü. 8-10 yaşlarında plajdan dönerken uğrar içerdik kuzenlerimle. Salaşı güzel bir mekandı diye hatırlıyorum, içinde domino oynayan balıkçılar, ha bir de balıkları patlayıcı ile avlarken elinde patlayan birinin eli sakat kalmıs, diğerinin gözü kör olmuş iki kardeşi hayal meyal. Karanfilin tadı ağzıma geliyor ama kahvenin nasıl olduğunu gözümün önüne getiremiyorum bir türlü. Arşivimi karıştırdım. Bulamadım maalesef. Bir tek arkasına soru işareti koyduğum bu fotoğrafı buldum. Benziyor o kahveye konum olarak ama emin olamadım. Bir de açık olan taraf yamaca yani fener tarafına bakardı sanki. Belki kahvede oturanlar ipucu olur. Bir bilen çıkar diye paylaşıyorum fotoğrafı.

Ah be ne güzel karanfildi o. Çocukluğum tadında… 

İNEBOLU’NUN RENKLİ SİMALARI

BİR DİN ADAMI- NAYLON HAFIZ

2016 yılında kaybettiğimiz komşumuz Hüseyin Çınar bilinen adıyla Naylon Hafız İnebolu’da herkesin tanıdığı ve saygı duyduğu bir din adamıydı. Bunun en temel sebepleri; dini tüm öğretileri ve felsefesi ile kavramış olması, toplumdaki herkesi kucaklaması, her hareketiyle topluma örnek olmaya çalışması ve elbette Atatürk ve Cumhuriyete duyduğu o büyük saygıydı. Çok şık giyinirdi, bisikletle gezerdi, muhteşem ve makamında ezan okurdu, özelikle saba makamında okuduğu yani sabah ezanları insanın içine işlerdi.

Ezanı sırf Arapça değil Türkçe de iyi okurdu. Herkesle sohbet eder her yere girip çıkardı. Onu kahvede veya meyhanede sohbet ederken görebilirdiniz. Elbette içki içmezdi, en azından içtiğini kimse görmedi ama içki içilen sofralara oturup sohbet etmekten de çekinmezdi. Buna şaka yollu takılanlara veya sitem edenlere ise benim işim asıl buraya gelenlerle sohbet edip camiye çağırmak derdi.

Emekli olduktan sonra hem rahatsız olan eşine yıllarca baktı, hem de Kızılay Derneğine başkanlık etti. Her İnebolu’ya gittiğimde şimdiki Kent müzesinin altındaki Kızılay ofisine uğrardım. Beni görür görmez seremoni başlardı. Ayağa kalkıp elimi sıkar, kahveyi söylüyorum derdi. Kahve içerken sohbet eder bitene yakın masasının çekmecesinden makbuzu çıkartıp üstüne koyardı. Ben son yudumu alıp şu kadar yaz hocam derdim. Yazar verirdi. Ben parayı verince Allah kabul etsin der çekmeceye koyardı. Hayatımda hiçbir zaman paranın doğru yere gideceğinden bu kadar emin olmadım. Evet 8 Haziran 2016 da vefat etti Naylon Hafız. İki yıl öncesinde 9 haziranda İnebolu’nun kahramanlık gününde mezar taşını diktirmişti. Ölüm tarihini de yazdırmıştı. “01/04/2019” Niye diyenlere 2019 Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. Yılı olduğu için, 1 Nisan da benim şakam olsun diye cevap vermişti.

Son olarak kendisinden dinlediğim Naylon Hafız olma hikayesini anlatayım. 1953 yılında İnebolu’ya Tevfikiya (Yeni) Camisine müezzin olarak atanmış. İlk maaşını alınca 3-4 günlüğüne İstanbul’a gitmiş. Hem birkaç cami gezecek hem de dini bilgi ve görgüsünü artıracak. Pazar günü sabah namazını kılıp Aksaray’da dolaşırken bir kilise görmüş. Merak edip içeri girmiş. Ayin var. Ayini yapan papazların tertemiz pırıl pırıl kıyafetler içinde olması dikkatini çekmiş. Sonra sabah gittiği camideki imamın kıyafetini düşünmüş yok demiş biz din adamları madem en yeni en temiz din olduğumuzu söylüyoruz ona göre giyinmeliyiz. Hemen gitmiş ve maaşının yarısı ile o zamanlar moda olan beyaz bir naylon gömlek satın almış. İnebolu’ya döndüğünde o gömleği her gün yıkayıp ütüleyip giymiş uzun süre. Cemaatte ona Naylon Hafız demeye başlamış.

Naylon Hafızın kısa bir videosunu da buraya koyalım özleyenler için

KUYRUKLU İBRAAM

ugün bir dostun gönderdiği iki fotoğrafta yüzü hafızamda kaybolmaya başlamış birini görüp anılara daldım. Lakabı “Kuyruklu” idi. Adını hiçbir zaman bilmedim. Top oynadığımız aralıkta dipteki ikinci kapıdan çıkar yavaş yavaş aralığı katederdi. Bu arada top onun önüne gelirse vurmaya çalışır ama genelde ıskalardı. Gömleğinin alt düğmesini hiç iliklemez oradan atleti görülürdü. Yüzünde hiç sert ve somurtkan bir ifade olmazdı. Alt dudağı aşağıya sarkık kendine has belli belirsiz bir gülümseme olurdu. Mugallit bir adam olduğunu düşünürdüm hep.

Tellaldı. İnebolu’nun konuya göre belirlediği çeşitli yerlerinde kendine has üslubu ile haberi ya da ilanı yayardı. Onun şovu şimdilerde olan belediyeye ait çeşitli direklere takılan hoperlörlerinen çıkan monoton ilanlardan çok daha eğlenceli idi. Genelde 2 ya da 3 kelimede bir son harfi uzatıp bir süre dururdu. Hatırladığım iki repliği:

“Limanaaa… hamsi geldiiii…şapır sapır atlayaaa…”

“Bugünnnnn…..saat ikideee…dop darlasındaaaa…. maç vaaaa….”

Son olarak Hasan Kırksekizoğlu’nun anlatımı.

Yer; Yeni cami önü, ağır adımlarla dörtyol un tam ortasında yerini alıyor. Elinde bir karton üstünde üç beş hamsi. Günlerden pazarı gün. Bir iki boğaz temizleme. Sonra; Boğün gelen taze hamsi, kilosu iki liraaaa, yalap yalap ediyaa yerişen alıyaaa deydaaa. (Üç kere tekrar) Etrafında halka oluşturmuş dinleyen kişiler, ve içlerinden birini gözüne kestiriyor ve son vuruş. Anadınn mı? Düdüğümm…

Ne diyelim, Işıklarda çığırsın…..

EMİN ABİ

İnebolu yolu üzerinde Küre dağlarının güzellikleri arasında virajlı yoldan inmeye başlarsınız Küre İkiçayına. Eskiden en aşağı noktada 1899 yılında yapılmış olan ve İstiklal savaşında taşınan cephanelerin en önemli mirengi noktasında bulunan iki gözlü bir köprü karşılardı sizi. Önce üzerindeki tuğralı taş yok oldu, daha sonra köprü bakımsızlıktan harap oldu, yeni bir köprü yapıldı hemen yanına. Değişen iklim şartlarının artırdığı sellerle eskisi yıkıldı sonunda. Yerine 100 yıldan fazla hizmet veren köprünün aslına uygun olarak yenisi yapılsa da, o da ancak 4 sene dayanabildi her sene tekrarlayan sellerin şiddetine. Her neyse devam edelim yola. Köprüden sonra yükselmeye başlarsınız tekrar. Bir köy tabelası gözünüze çarpar. ERSİZLERDERE. Eski adı Dereköy olan bu köye I. Dünya ve kurtuluş savaşlarına giden kimse geri gelmediği için bu ad verilmiş.

100 metre sonra sağda bir başka tabela “Emin Abinin Yeri”. Yolu bilen herkes tanır Emin Abi’yi ve şöyle bir ikilem yaşar içinde. Yalnızca 20 km kalan İnebolu’ya bir an önce varmak veya Ersizlerdere Kanyonunun inanılmaz manzarasına karşı meşhur Ecevit çorbasından içmek. İkinci galip gelir çoğunlukla ve kırarsınız direksiyonu Emin Abiye. O hep gülen yüzü ile hoş geldiniz diye karşılar sizi İstiklal yolundaki en önemli konaklama mekanı olan Ecevit handaki Ecevit çorbasının mucidi Kel İsmail’in misafirperverliği ile. Çorbanızı içersiniz Emin Abinin muhabbeti eşliğinde. Yanınızda yabancı biri varsa mutlaka anlatır Ersizlerdere’nin hikayesini. Tekrar yola çıkmak için arabanıza yöneldiğinizde Emin abi kolonya ikram eder hatta ikramda sayılmaz resmen boca eder bir şişe kolonyayı üzerinize, İnebolu’ya gidene kadar kokusu bayar sizi ama olsun mevsim baharsa sarı mor dağ güllerinin kokusunu bastıramaz yolun kalan kısmında. İşte o Emin Abi’yi kaybetmişiz bir kaç gün önce. Anıları ile huzur içinde uyusun, dinlensin Ersizlerdere’nin renkli yüzü.

Ruhu şad olsun. 

Posted in

Yorum bırakın