DOLAŞ DESELER

Dolaş deseler anılarında,
iskelesinde olmak isterim İnebolu’nun.
Elimde oltam, yağmur güneş fark etmez,
dibindeyim rengarenk takaların
Ve her balık vuruşunda bir kez daha yaşamak isterim
o çocukça heyecanlanışı,
Anılarını dolaş deseler.
Dolaş deseler anılarında
Aralığında olmak isterim Ebe Hanife Hanımın.
Toz toprak içinde koşuşturmak isterim bir topun peşinden,
Ve her gol atışımda bir kez daha yaşamak isterim
o çocukça heyecanlanışı,
Anılarını dolaş deseler.
Dolaş deseler anılarında,
Boyranaltı’nda olmak isterim elbette.
Derme çatma bir çadırın altında.
Eşi benzeri olmayan o çakıl taşlarında.
Ve denize her dalışımda bir kez daha yaşamak isterim
o çocukça heyecanlanışı
Anılarında dolaş deseler.
Dolaş deseler anılarında,
çocuk olmak isterim
ve İnebolu’da olmak isterim elbette.
Ne kalbimdeki karşılıksız sevgiler,
Ne beynimdeki cevapsız sorular,
Mühendis filan değilim o zaman,
Büyük şehir görmemişim,
Aşk nedir bilmiyorum
Ama ben yine de çocukluğumu,
İnebolu’daki çocukluğumu isterim.
GİBİ

GİBİ-1
Bir rüyadan uyanır gibiyim,
Komşu çitindeki hanımeli kokulu bir rüyadan.
Karda oynadıktan sonra,
ayağımı ısıtan ana elleri sıcaklığında,
sonrasında içilen bir tas kara çorba tadındaki rüyadan.
Bir bayram günü defneli takların altında
şiir okur gibi pır pır atıyor yüreğim,
Bir sokaktaki mahale maçında gol atmış kadar,
İlk defa denizatı görmüş kadar
Karadeniz’in kapkara derininde,
Çocuklar kadar heyecanlı bir rüyadan.
Bir rüyadan uyanır gibiyim,
Bahar gibi, çiçek gibi, orman gibi
İlk aşkım gibi,
ilk aşkımla göz göze gelmiş gibi rüyadan.
İyi bir okulu kazanmışım gibi,
babamın gözlerinde gördüğüm gurur,
baba olduğumdaki kadar mağrur bir rüyadan.
İlk maaşım kadar bereketli,
İlk işim kadar umutkar,
İlk rakım gibi yadigar,
Gençler gibi kanı kaynayan bir rüyadan.
Bir rüyadan uyanır gibiyim,
Hayallerin gerçek olduğu,
Hırsızın, katilin, dinbazın yenildiği bir rüyadan,
Padişahların, kralların, tiranların değil,
Bilimin, sanatın, adaletin ve eşitliğin hüküm sürdüğü bir rüyadan, Emekçinin hakkını aldığı,
kadının insan kaldığı bir rüyadan,
Ağaçların kök saldığı
Hayvanların özgür kaldığı bir rüyadan.
Çocukların oyunu, yoksulun eyini gibi bir rüyadan.
Uyanılmak istenmeyen bir rüyadan uyanır gibiyim,
Zifiri karanlığa.
GİBİ-2
Ağlama çocuk,
Al kalemi kâğıdı eline,
Başla yazmaya bir masal gönlünce.
Acele et, vaktin dar,
Bitir masalı, külkedisi değişene kadar.
Masalında mutlaka sarı mor dağ gülleri olsun,
Çınarlar, kestaneler, süslü bir çam ağacı,
İğde ile ıhlamur masalın olmazsa olmazı.
Ağaçlar yetmez, koskoca bir orman yaz elin değmişken,
İçinde sincaplar, tavşanlar, olsun bir de kaplumbağa,
Serçeler, kırlangıçlar bir de baykuş,
Kelebekler, uğur böcekleri bir de yusufcuk.
Suyu unutma sakın,
dereler, şelaleler, göller
Buzdağları, dalgalar ve denizler,
İçinde balinalar, ahtapotlar bir de yunus
Ya da her şeyiyle bir devasa okyanus.
Bir tarafına iliştir mutlaka
bir nergis, bir gül ve bir de hanımeli kokusu,
Bir gökkuşağı, bir şimşek bir de gök gürültüsü.
Mehtabı unutma sakın, yakamozu da,
Gölgeler de olsun, güneş tutulması da.
Babaannenin sandığından bir dantel,
Annenin bej renkli döpiyesi
Babanın fötr şapkasını da yaz
Hatıra olsun.
Bulutları serpiştir semadaki milyarlarca sedanın arasına,
Yağmur olup, kar olup düşsün milyar yıllık sevdasına.
Al kâğıdı kalemi eline çocuk,
Sevgiyi yaz, sevdayı yaz,
Gözyaşını. teri yaz.
Yazı yaz, baharı yaz, güzü yaz,
Zemheri de essin dondurucu bir ayaz.
Şeker yaz, dondurma yaz,
Saklambaç yaz, tombala yaz, misket yaz,
kalem sende çekinme türlü türlü oyun yaz.
Şarkıları, türküleri
notalara dökülmüş müzikleri yaz,
Sarıyı, kırmızıyı, maviyi
tuvallere dökülmüş tüm renkleri yaz,
Ayı beyi ceyi
papirüsten bu yana kağıtlara dökülmüş
her dilden her cümleyi yaz.
Yazmayı bitirince masalı doğru yatağa,
Yum gözünü aç gönlünü dal rüyaya.
Rüyanda göreceksin tüm yazdıklarını,
Acele etme uzun uzun seyret rüyayı
Dal bir ömür kadar ıssızlığa,
Er geç uyanacaksın
Zifiri karanlığa….
NEYLEYİM

Şu uçarı gönlüme,
Kapı yaptım,
Tokmağı yok, kilidi yok neyleyim.
Gani gani param oldu,
Küçük külah dondurmalık,
Sarı iki buçuk kuruş gibi deliği yok neyleyim.
Sevgime hırka aldın,
Tam oturdu üstüne,
Düğmesi var iliği yok neyleyim.
Bahar gelmiş çiçek açmış,
İçim fıkırdasa da,
Gençliği yok neyleyim.
İlk perde alkış aldı,
Severek oynadığım bu rolün,
Son perdede repliği yok neyleyim.
İskelet bozuk, mide haşat,
Ciğer bitik hepsi tamam,
Her geçen gün çoğalan ak saçımı neyleyim.
Göz görmez, kulak vasat,
Diş takma, tatlar kesat,
Bana bittin diyen dilin kemiği yok neyleyim.
Gönül dolmuş, yürek taşmış,
Bir mazeret verin bana,
Ahır vakit şu gönlümü eyleyim.
BİR RÜYA

Atlet genç, güçlü ve yalnız.
Stat, kalabalık, yabancı ve acımasız.
Atlet biliyor yarışın öncesinde,
Ekmek aslanın pençesinde.
Bu yarışı koşmasam ne çıkar diyor,
Sevenlerim benim iyi koştuğumu biliyor.
Sonra bakıyor bacağının her kasının her lifine,
Bakıyor anasının her bulaşık çatlayan ellerine
Bakıyor babasının ağaran saç tellerine,
Daha nicelerin nicesinin emeğine.
Tabanca sesi yarış başlıyor,
En önde fırlıyor atlet koşuyor,
Sağ ayak azim olmuş sol ayak hırs koşuyor,
Bacağının her kasının her lifi bir bütün olmuş koşuyor.
Son metreler,
Islıklar sanki zil sesi.
Sanki değil zil sesi.
Basıyor atlet basıyor…..
Basıyor çaların düğmesine.
Saat yedi otuz,
Kalkıyor genç mühendis doymamış uykusundan.
Tatlı rüyayı gerçekleştirmek için çıkıyor umutla,
Bekar odasından.
AĞLAMAZDI BEBELER

Güneş gibi gidip gelseydik,
Ay gibi bir küçülüp bir büyüseydik,
Ya da rüzgar gibi esip dursaydık.
Birikir miydi yürekte
bunca sevgi,
bunca anı,
bunca özlem,
bunca acı.
Keşke yalnızca insan olabilseydik,
bilseydik
ağlayanla ağlamayı,
acıkanla acıkmayı,
susayanla susamayı
Sevseydik kavga değil barışmayı,
mal mülk değil doğayı,
ahiret değil Dünyayı
Kim bilir belki de ağlamazdı bebeler.
DÖNÜŞ YOKTU

Yağmur şiddetini artırdı yine,
Sokak kedisinin yalvarışlarını,
Sarı mor dağ güllerinin kokusu bastırıyor.
Böylesine kurşuni bulutlar çökünce,
kurşun yemiş gibi karışıyorum,
bir tuhaf oluyorum.
Sisi yaran vapur düdüğü,
Vapurun arkasında martı süzülüşleri,
Ama kulağımda Yazgülü’nün yağmur sesine karışan sesi.
koğuştaki taze çay kokusu geliyor burnuma.
Ben böylesi ıslak günlerde,
daha çok insan,
daha çok sızı oluyorum.
Kah yağmurla düşüyorum mahpusa,
kah rüzgarla uçuyorum gökyüzüne,
En çok da özgürlüğe hapsoluyorum.
Böylesi günlerde,
er göçenler,
siyah beyaz fotoğrafta kömür gözle gülenler
Bize sızı bırakıp bilinmezde birleşenler, geliyor aklıma,
kapatıp kendimi içime gizli gizli ağlıyorum.
AĞIT

Tunç siyahtı,
Tunç beyazdı,
Kartal yuvasından süzüldü Dolmabahçe’ye doğru,
O nereye uçtuğunu biliyordu,
İsmail sanattı
İsmail sosyaldi,
Doğacak çocuğu düşünde, dans ederek çıkıyordu Gümüşsuyu’na,
Aydınlığa tırmandığını biliyordu,
Selin gençti,
Selin güzeldi,
Gözü takıldı kan gibi trafik lambasına,
O da Velat gibi dolmuşun gittiği yolu biliyordu,
Berkay genç bile değildi daha,
Doktor da değildi, yalnızca Berkay’dı
Koltuğunun altında Özdil’in imzaladığı kitap,
Başkente gittiğini biliyordu,
Görkem anasının tek koçuydu,
Görkem Amerikan Futbolcusuydu,
Öylesine dolaşıyordu denize baka baka,
Annesinin beklediğini biliyordu,
Nazif’in Erva’sı vardı,
Nazif’in Elif’i vardı,
Görev tamamdı,
Evinde sıcak çorbanın hazır olduğunu biliyordu.
Altısının da yüreği çarpıyordu,
Hepsi aynı yerdeydi,
Hepsi aynı zamanda,
Hepsi o silemediğimiz, ama onları silen o anda,
Nereye gittiğini tek bilmeyen şarapnel parçalarıydı,
Seherinde o gecenin,
Kızıl kanlar içindeki yatan kırk dört güle,
Ağıt yaktı bülbüller.
KİLİT TAŞI

Yaslamış sırtını koca kayaya,
Sağ ayağı Harran’a uzatmış
Sol ayağı Mezopotamya,
Sol eliyle tam Dara’ya abanmış,
Yılların dinginliğinde bir kadim şehir…
Kaleye doğru daracık bir sokak,
Taş çatlasın iki metre duvardan duvara
En dar yerinde var bir abbara,
Yaşlı, yorgun, virane
Kilit taşı düştü düşecek
Abbara çöktü çökecek.
Abbaranın altında bir çocuk, Adı Arjin,
babası Deyrulzafara’nın papazı,
Çocuğun üstü temiz pak,
Hüzünlü görülüyor gözlerinin karası,
Daha on bir yaşında bir telkâri ustası.
Arjin ‘in babası patriklikle Şam’a sürüldü,
Arjin Rakka’da bir kocaya verildi.
Suriye karışınca anayurda kaçarken
Vuruldular üç kişi O kocası ve bebesi.
Yaşı yirmi altı idi.
Yaşlı, yorgun, virane
Kilit taşı düştü düşecek
Abbara çöktü çökecek.
Abbaranın altında bir çocuk, Adı Nezir,
babası Mardin’in tek sahafı
Hayatı altı metrekarelik dükkânda geçmiş
O dükkânda kitaplarla dünyayı gezmiş
Çocuk okuldan dönüyor.
Güneş Harran’da sönüyor.
Nezir üniversitede hem okudu hem çalıştı,
Devrime âşık oldu, olaylara karıştı,
Yakalanıp içerde işkenceyle öldürüldü,
Kimsesizler mezarlığına gömüldü.
Yaşı yirmi üç idi.
Yaşlı, yorgun, virane
Kilit taşı düştü düşecek
Abbara çöktü çökecek.
Abbaranın altında bir çocuk, Adı Muhammed,
babası Gider gelir sınırdan,
Mal taşır canı pahası
Çocuğun işi eşeklere bakmak,
Üstü başı leş mi leş
Yanında sıpa kerekeş.
Muhammed on üçünde başladı sınır ticaretine
Onu terörist sandılar bir gün
vurdular geçerken sınırdan eşeği Kerekeş’le.
Yaşı on dokuzdu.
Yaşlı yorgun, virane,
Kilit taşı düştü düşecek
Abbara çöktü çökecek.
Abbaranın altında bir çocuk, Adı Baver,
babası Aranan bir taş ustası.
Yanında iki kardeşi, O bakıyor onlara
dördüncüyü doğurdu anası.
Baver hiçlikten dağlara çıktı,
Bir çatışmada vuruldu
Haberlerde okunan bir sayı oldu,
Yaşı yirmi bir idi.
Kaleye doğru daracık bir sokak,
Taş çatlasın iki metre duvardan duvara,
En dar yerinde bir abbara.
Yaşlı, yorgun, virane
Kilit taşı düştü…
abbara çöktü…
ÖĞÜT

Eğer bir fabrikadaysan, toz duman içinde,
Sevgisizlik rahatsız etmiyorsa çevreni,
Sömürüyü izliyorsan gün boyu
Sen o fabrikaya hırsınla şiir yazmalısın.
Doğayla baş başaysan, o güzelim doğayla,
Bir ormandaysan veya bir deniz kenarında,
Aşağıya baktığında üzerine çiğ düşmüş çimen,
Yukarıya baktığında gökkuşağı.
Sen o doğaya sevginle şiir yazmalısın.
Dipsizleşiyorsa uçurum sınıflar arasında,
Çelişkilerin uyuşturduğu bir toplumda yaşıyorsan,
Yatan yeten bir olmuşsa çevrende
Aydınlığı boğan bir karanlığın içindeysen,
Sen o karanlığa bilginle şiir yazmalısın.
Yazmalısın dostum yazmalısın
Doldurmalısın hayat denen defteri
Ve asırlar sonra bir çocuk
Cesedinin toprağını gübrelediği bir ağacın dibinde
Okumalı yazdığın defteri buruk bir gülümsemeyle
VURUYOR DENİZ

Tam elli yıldır vuruyor Deniz sahile,
Bir daha bir daha,
Elli yıldır bıkmadan usanmadan vuruyor,
O darağacı elli yıldır yanıyor
alevini yükselterek göklere,
aydınlatarak karanlığı,
salarak milyonlarca güvercini
halklar için çırpsınlar diye kanatlarını,
Bir daha bir daha
Tam elli yıldır çırpılıyor
çırpınıyor kanatlar,
Ve yok vazgeçmek bu hakça,
insanca yaşama sevdasından
Bir daha bin daha,
Ta ki kopartana kadar o boyundaki ipi
o ayaktaki zinciri
Ta ki kazanana,
Buluşana dek tüm devrim sevdalıları
Özgürlük ormanında.
SOLCU

Ben bir solcu tanıyorum,
Laik Cumhuriyetin bedelini de bilen
değerini de
Kuruluş devrim ve ilkelerine bağlı bir solcu,
Tam bağımsız Türkiye’yi ülkü,
Yurtta sulh, cihanda sulhu şiar edinmiş,
Adaleti devletin temeli görmüş, Hem 12 Eylül ve anayasasına,
hem de tek adam rejimine lanet eden bir solcu.
Ben bir solcu tanıyorum,
Din, ırk, cinsiyet ayrımına taviz vermeyen
Hatta çok affedersiniz ateistleri bilhassa sevmiş.
Farklılıkları insanın kişisel hakkı olarak görmüş,
Nas, fıtrat safsatalarına gülüp geçmiş,
Faiz sebep enflasyon sonuca küfretmiş bir solcu.
Ben bir solcu tanıyorum
Denizleri, Mahirleri, Apdi’yi, Uğur’u, Hrant’ı
daha nicesini yüreğinde taşıyan,
Ve çarptıkça yüreği sızlayan bir solcu.
Faşizm paspas olmuş ayaklarının altında
Sosyalizmi göğsüne madalya yapmış bir solcu.
Ben bir solcu tanıyorum,
Sıkılı sol yumruğu havada
Yorgun veya yenik
ama daima dik.
NERDE /GEZİ

NERDE
Sazlar ağıt yakıyor, ozanlar nerde,
Yürek hala yanıyor, ozanlar nerde,
Sesleri kulağımda, ozanlar nerde,
Katiller aramızda, adalet nerde.

GEZİ
Canlar gider, izi kalır,
Yıllar geçer, sızı kalır,
Güneş doğar karanlığa,
Katil gider, gezi kalır.
SIĞMAZDI

Bana kalsa Ferhat’la Şirin’i aynı kefeye koyardım,
Gülriz’le, Engin’i aynı kefeye,
Müjdat’la, Metin’i aynı kefeye,
Yaşar ile Aziz’i,
Münir ile Adile’yi aynı kefeye,
Nazım ile Hikmet’i de, gurbette yalnız kalmasınlar diye.
Bana kalsa Deniz’le Yusuf’u aynı kefeye koyardım,
Mahir’le Che’yi aynı kefeye,
Fidel’le purosunu aynı kefeye,
İşçi ile terini,
Hak ile emeği,
evrim ile devrimi aynı kefeye,
Berkin ile Eren’i de, sarılsınlar birbirlerine, üşümesinler diye.
Bana kalsa canla cananı aynı kefeye koyardım,
Üzümle çöpünü aynı kefeye,
Armutla sapını aynı kefeye,
Anam ile babamı,
karım ile canımı,
oğlum ile kanımı aynı kefeye.
Bir tek Atatürk ile aynı kefeye girecek olanı bulamazdım,
Tek onu koymaya kalksam da uygun kefe bulamazdım.
Sığmazdı ki.
SİGARAM

Ateşiydi sigaramın
senin dolgun dudakların
Her nefesimde
yaklaşırdı dudaklarımla dudakların.
Dumanıydı sigaramın
senin tatlı hayalin
Her nefes çekişimde
kaplardı içimi hayalin.
Sigarayı tutan parmaklarımdı
beni saran ellerin
Her nefes çekişimde
Kenetlenirdi ellerimle ellerin
Sigaraydın kısacası
benim taşralı aşkım
Söylemesi zor ama
sigarayı bıraktım.
SEVGİ VE İHTİRAS

Bitimsiz bir sahilde,
Sen ve ben beraber elele.
Sana içimi haykırmak istiyorum.
Rüzgâr esintisi boğuyor sesimi.
Dalgalar kalp çarpıntın oluyor biran.
Anlıyorsun beni.
Sahilde yürüyoruz ağır ağır.
Bizim dışımızda her şey hem kör hem sağır.
Denizin kıyısında bir sandal, adı sevgimiz.
Ufukta beliriyor hayallerimiz.
Biniyoruz sandala,
Sen ve ben
ve bizimle beraber aşk,
ve aydınlık
ve beyaz,
Güzel su izleri bırakıyoruz geride.
Sen yine aynısın,
Ok gibi saplanıyor içime o şehla bakışın,
Kısa saçların ve dudakların.
Gül oluyor dudakların bir an,
Koklamak için eğildiğimde deniz dalgalanıyor,
Fırtına çıkıyor.
Ateş oluyor dudakların ve gözlerin ve kaşların.
Yanıyoruz ve sandal ve deniz Gökyüzü bile yanıyor.
Batıyoruz denizin dibine,
bizimle birlikte hırs
ve tamah
ve karanlık
ve siyah,
iz bırakmıyoruz geride.
Son bir gayretle çıkıyorum su üstüne,
Karşı dağın ormanı ağıt yakar hüzünle.
Koru sönmez bu ormanın
yanar elif elif diye.
Hiç yorulmaz ki külleri,
Tozar elif elif diye.
OLDU MU?/ ALACAKARANLIK / ESARET

OLDU MU?
Düşünürken daldığın,
Usunu uzaklara saldığın,
Gülmekten bunca uzak kaldığın
oldu mu?
İsteyip de uyuyamadığın,
Okuyup da anlayamadığın,
Anlayıp da anlatamadığın
oldu mu?
Öl dese öleceğin
Gel dese gideceğin,
Git dese de seveceğin
oldu mu?
İstediğin,
Özlediğin
Beklediğin
Kısacası sevdiğin oldu mu?
ALACAKARANLIK
Seninle olmak Çimen Yeşili,
Seninle olmak gök mavisi,
Deniz mavisi
Seninle olmak güzel gözün elası,
Seninle olmak deli dolu bir kızıllık,
Ve sonunda ayrılık
Zifiri karanlık
ESARET
Kalbime gir dedim sana
Kalbime,
Kılcal damarlarımı sar değil.
İçimde kal dedim sana
İçimde
Beynimde habis bir ur ol değil.
Benim ol dedim sana
Benim
Bana sahip ol değil.
MİMOZA / ERGUVAN

MİMOZA
Hayat hesaplaşma değil,
Hayat ne savcılık ne avukatlık,
hakimlik hiç değil,
Olsa olsa tanıklık doğaya.
Bak mimoza döktü sarılarını,
erguvanlar eflatunu koyuyor boğazın tezgahına,
Kaldır kafanı bak
son yaban ördeği ok olmuş göçüyor yaz vatanına.
Hayat sana ait değil
sevinçleri sana ait değil
acıları da.

ERGUVAN
Kıştan sonra bahar gelir,
Marttan sonra Nisan,
Sarıdan sonra mor gelir,
Mimozadan sonra erguvan.
O

O ki beyaz bir gül goncasıydı,
O ki gündüz açıp gece solardı,
O ki kraliçesiydi masumiyetin,
O’nun kralıyım sandım,
karanlıktan sakınıp, aydınlıktan kıskandım,
aldandım, yaşlandım.
O ki salmıştı kendini dağlara,
O ki yılkı atıydı,
O’na eyer konulmaz, gem vurulmazdı,
O’nu benim kısrağım sandım,
dağlardan sakındım, gökten kıskandım,
aldandım, yaşlandım.
O ki dalga gibi sert vururdu sahile,
O ki dalga gibi sakin çekilirdi.
O’na set konulmaz, karşı durulmazdı,
O’nu benim maim sandım,
derinden sakındım, sığdan kıskandım,
aldandım, yaşlandım.
Ben ki beden eskidikçe, gençliğime daha hızlı koşardım,
Ben ki sonsuz sanırdım kendimi,
Ben ki sigaramı hep daha derin çekerdim bir öncekinden,
ta ki ecelle tanıştım rüyamda,
yaşlandım…
PLATONİK EZGİ

Öylesine özlerdim ki seni
sensiz zaman çabuk geçsin diye
zembereğini kırardım bütün saatlerin.
Hayalin gelse gözümün önüne,
gitme diye gözlerimi hiç açmaz,
bir yorganın altında ömür geçirirdim.
Kulağım çınlasa,
belki sen anıyorsun diye,
çıngıraklar takardım kulaklarıma.
Mesela ahtapot olmak isterdim senin için,
seni seven üç kalbim,
sana sarılan sekiz kolum olsun diye,
Ya da mecnun olup dolaşırdım
kutuptan kutuba bir aşağı bir yukarı
mavi balinalar gibi.
Eğer sen, evet sen mavi şapkalı kadın,
Sen tam elli yıl önce bugün,
Kar yağarken Taksim meydanına,
Hızlı hızlı geçmeyip otobüs durağının önünden,
Gözünü çevirip bir kez baksaydın bana,
ah keşke baksaydın
Yaşamayı boş verip, ömür boyu sana tapsaydım.
YÜZLEŞME

Ölüm öyle bir gerçek ki
canına karşılık
Verdiği mezarlık
Soğuk dar ve karanlık
Hoş! Onları da hissedemiyorsun ya
Biliyorsun öyle olduğunu
Biliyorsun kurtların kemirdiğini vücudunu
Onları kovamıyorsun
Hiç olmazsa acısını duysam diyorsun
Duyamıyorsun.
Biliyorsun
Mezarının başında bir dost
Elinde çiçek
Ağlıyor belki için için
Sense doğrulmaktan aciz
Teşekkür etmek için.
YALNIZLIK

Milyarlarca kilometre çapında toz bulutu,
Kâh sıkışır, kâh patlar yapmak için Dünya’yı,
Yalnız Dünya Ay’ı fırlatır içinden,
Vursun diye ışığını o yalnızlık gecesi,
Quassım Çölüne,
Bilbao’nun Doğusunda çul kılıklı ırgatlar,
Kâh çapalar, kâh sular, üzüm versin bağları,
Gizli saklı mayalanır, elli kırbaç pahası,
İçilsin diye o yalnızlık gecesi,
Quassım Çölünde,
Karadeniz’de deniz gören topraklar,
Tadıyla, kokusuyla teraslarlar tütünü,
Kurutulur, harmanlanır, sarılır bir pakete,
Tüttürülsün diye o yalnızlık gecesi,
Quassım Çölünde,
Ay hüzün, mey hüzün, ot hüzün,
Saatlerce serap için dinlerim sessizliği,
Gözümde birliktelik günlerinin hayali,
Dilimde söylenecek bin bir söz,
Gün doğarken hıçkırığım kaybolur kumullarda,
Gözyaşım buharlaşır,
Ay süzülür dünyanın ardına,
Mey dökülür,
ot söner,
Ben zor atar kendini dışarı,
beden düşer,
Yüzü koyun kumlara bir yalnızlık sabahı,
Kahrım Çölünde.
İSTEMEEEEEM İSTEMEM

İstediğimi okurum, okuduğumu anlarım,
Tarikimi çizmişim, gerisini sallarım,
Cüppeli sarıklı hocaların şeyhlerin,
Niyazını, vaazını, duasını istemem.
Minarenin hoparlöründen ezan,
Kilisenin kulesinde çalan çan,
Benim gönlümde çizilmiş rotam, Yüreğim pusuladır çağrınızı istemem.
Esaret ve haksız düzenler için
Her savaşa koşa koşa gelirim,
Ama petrol için, para için, din için,
Beni bakaya yazın, şahadeti istemem.
Halk açken saraylarda yatanlar,
Yarattığı cehalete nutuk atanlar,
Temsili yetki alıp vatan satanlar,
Orada olacaksa, cenneti de istemem.
Bir garip İsmailim adım Kurandan,
Cezama medet ummam kurbandan
Seviyorsam yaşayanı sebep yaradan,
Affım için canlardan can da istemem.
YAVUZ HIRSIZ

Yazlık itibar için koyumuzu çaldılar,
Üsküdar’a geçerken oyumuzu çaldılar,
Gölün dibini delip suyumuzu çaldılar,
Pandemide Salda’dan kumumuzu çaldılar.
Pekakayla Fetöyle kanımızı çaldılar,
Libya’yla Suriye’yle canımızı çaldılar.
Olur olmaz kazalarla ciğerleri çaldılar,
Fıtratla, şahadetle Mehmetleri çaldılar.
Diyaneti yüceltip dinimizi çaldılar,
Liyakati yok edip işimizi çaldılar.
Kavukluyu yüceltip tarihimizi,
Maarifi çökertip ilmimizi çaldılar.
Milleti ümmet yapıp cumhuriyeti,
Mülkü üstüne yapıp adaleti çaldılar,
Yol ile maden ile doğayı, hayvanları,
Türlü bahanelerle bayramları çaldılar.
Fabrikaları satıp yediler, yedirdiler
Emekleri, üretimi, istihdamı çaldılar.
Araplara peşkeş çekip arsaları bir bir,
Tarlaları, ormanları toprağımızı çaldılar.
Tüpçüye kuşu verip şansımızı çaldılar,
Her sabah okuduğumuz andımızı çaldılar,
Osmanlıyı batıran padişahlara tapıp,
Canımızla eşdeğer Atamızı çaldılar.
Her seçimde gitti gidiyor derken,
Yedisinden yetmişine ömrümüzü çaldılar,
Ağaları sarayda yandaşlarla çalarken,
Marabalar zil takıp güzelce oyn(l)adılar,
Çala çırpa doymadı ne hırsız ne yandaşlar,
Yiye yiye patlamadı akrabalar, hısımlar,
Trafik lambası gibi değişse de edilen kelam,
Alkışlar hiç değişmiyor enayiyiz vesselam.
Esselamün aleyküm ve aleyküm selam.
Yorum bırakın