BİR BOYRANALTI HİKAYESİ

Köprünün üzerinden geçtiğimde güneşin denizle kucaklaşmasına çok az zaman vardı. Karadeniz her ne kadar dalgalarıyla ufak rötuşlar yapsa da Boyranaltı’nın denizi bir orak gibi biçen görüntüsüne pek etkisi olmuyordu. Gözlerimi korkarak Avara mahallesine çevirdim. Mahallenin dokusuna uymayan bir iki bina bembeyaz bir ten üzerindeki şark çıbanını andırıyordu. Sahilden aldığım bir iki çakıl taşı yetti onları örtmeye.

Hayli kalabalık sahilden yürümeye başladım. Yaklaşık yirmi dakika vardı güneşin denizi o milyonlarca yıldır aynı ihtirasla öpüşüne. Sahil boyunca çay bahçesinde oturan insan profilinin belki yürek olarak değil ama görüntü olarak değişimi biraz canımı sıksa da birazdan rahatlayacağımı biliyordum. Adımlarımı sıklaştırdım.

Heyamolada incir ağacının yakınında bir masaya oturdum. İçeri girerken sipariş ettiğim otuzbeşlik rakı, peynir ve kavun beni fazla bekletmedi. Tam rakıyı koyarken karşıdaki posterden elinde serpuşu ile bana bakan sarı saçlı mavi gözlü güzel insanın buruk gülümsemesi ile göz göze geldim.

Orayı tekrar et evlat dedi. Tekrar ettim;

……………
Sarayburnu’ndan geçerken,
Hele say ya lessa,
Yar doldurur ben İçerken,
hele say ya lessa,
……………

Zamanında çok muhabbetler edilmişti bu incir ağacının altında, sesler hala kulaklarımda, yüzler hala gözlerimin önünde. Dalıp gittim bir gecesine bahçenin ortasındaki söğüt ağacının dibinden gelen bir ut sesindeki İstanbul şivesine. Orhan Boranı andıran bir davet sesi yükseldi bahçenin uzak ucundaki Denizciden;

Dörtnala gelip ,
Uzak Asya’dan,
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,
Bu memleket bizim!

Bilekler kan içinde, dişler kenetli,
Ayaklar çıplak,
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim!

Kapansın el kapıları,
bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu,
Bu davet bizim!

Yaşamak bir ağaç gibi
tek ve hür,
ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim!

Tam çıkacaktım ki akıl oyunundan havadaki rakı kadehimden bir ses geldi. Babam şerefe dedi karşıdan ilk defa kadehimin altına vurarak takma evlat güneşe bak diyerek ve patlattı o Boyranaltında güneşin batışının en güzel betimlendiği şiirini bir kez daha

Gurup vakti ses gelir o diyardan,
Ardı gelmeyen tatlı hatıralardan,
Gurbette düşünürüm derin derin,
Tadı başkadır derim doğduğum yerin,
Başkadır gülü, çiçeği, yazı, baharı,,

Boyranaltında deniz kenarı.

Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

İçimde bir huzurun hoşnutluğu var,
varırken ışık yolu güneşe kadar.
Işık yolunda sular kaynaşır gibi,
renkle ziya denizde oynaşır gibi.
Titriyor titriyor gitmesin diye,

sahildeki bu ahenk bitmesin diye.
Gönüller kan ağlıyor, ufuk kanıyor,
deniz pespembe sanki güneş yanıyor.
Hem yanan fanus, hem muallaktadır,
kah kürevi, kah beyzi form almaktadır.

Bu akşamki renklerin şanslarıyla,
aldan mora bütün nüanslarıyla,

süslenmiş Kerempe’de renk renk bulutlar,
arasında var gibi renkten hudutlar.

Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

Bu gidiş belki de güneşin son gidişidir.
Bu gidiş kim bilir hangi ömrün bitişidir.

Bu gidişte veda edenler dolu aşka
ve denize niyet taşı atanlar başka.

Boyranaltında defne dallı çardaklar,
Şerefe kalkar gün biterken bardaklar.

Bu kez ben gülümsedim buruk bir şekilde. Burukluk defne dallı çardakların artık olmamasındandı, gülümseme ise hala aydınlığın şerefine kalkan bardaklardan.

Döndüm…… tam o anda değdi güneş denize ve kondurdu öpücüğünü. Ardından siyah beyaz yüzler, güler yüzlü anılar, heyamola sesleri, fertek gazozları, denk kayıkları, plaj, Emirgan, çardak, Ziya amcanın çayları, Orta camiden Ezanlar, Geriş ‘deki Manastırdan yükselen ayin sesleri, fenerin ışığı, Arnavut kaldırımları. Hepsi hepsi akın akın örttüler güneşi bir bebeği kundaklar gibi ve en sonunda bir tek ışığı kaldı güneşin ve geldi ebeledi beni o ışık bitmeyen bu akıl oyununda.

Yorum bırakın