Aşağıdaki fotoğraf 1958’in yazında çekilmiş. Yüz ifadeleri sert görünüyor ama ben biliyorum ki yumuşacık yürekleri var. Yüzlerindeki o sert çizgiler zorlu yılların izleri. Arkalarındaki mavi pike hala duruyor. Düşünün çocuklukları Birinci Dünya (aynı zamanda İspanyol gribi pandemisi) ve İstiklal savaşı yıllarında geçmiş. Cumhuriyetle birlikte atılmışlar hayata. Evlenmişler ve çocuklarını ikinci dünya savaşının yokluğunda büyütmüşler. Sağ taraftaki bizim Gazozcu Baba dediğimiz dedem Hamdi Emir. Sol taraftaki ise Halamın eşi benim dede dediğim eniştem Mehmet Denizci.

Onları anlatmadan önce Galip Deniz Caddesinde Yeni caminin köşesinden pazar yerine doğru yürüyelim isterseniz. Sol tarafımızda sırasıyla ve bildiğim lakaplarıyla Şipkopca’nın (dudayırık) dükkânı, önceleri Deli Murat’ın sonra Köse’nin dükkânı, Terzi Tatar Hasan’ın Mehmet’in dükkânı, Hasan Tunoğlu’nun bahçesi ve şekerci dükkanı, Hamdi Emir’in Gazoz hanesi, Berber Dükkanı, Sümerbank Mağazası, Cemal Amca’nın (Pat) şekerci dükkanı.
Bu dükkanlar ile ilgili benim yetişebildiklerim ve hatırladıklarım kısaca şöyle. Şekerci Hasan Amcanın dükkanına sokaktan bir iki merdivenle inilirdi. Kapı alçaktı. Sanki inenlerin başı kapıya çarpacakmış gibi gelirdi bana. Vitrininde en aklımda kalan şey kızamığa iyi geldiği söylenen tarçınlı baklava dilimine benzeyen lohusa şekeri. Girince sol taraftaki tezgâhta enva-i çeşit ve rengarenk şekerlemeler olurdu. Daha ileriden bir kapıyla üstünde asma çardağı olan bahçeye çıkılırdı. Bahçede köyden pazara inenlerin ekmeğin içine tahin helvası ve gül reçeli koyup iştahla yemeleri gözümün önünde hala. Şekerci Pat Cemal Amca’nın dükkanında ise tezgâh girince sağda kalırdı. Onun mu benim mi boyum kısa olduğu için bilmiyorum ama tezgâhın arkasından yalnızca kafasını görürdüm. Şemsiye çikolata ve mabel sakız için önemli uğrak yerlerimdendi. Sahibinin Ibraslı olan berber dükkânı ile ilgili bildiğim tek şey aynı zamanda diş çektiği.
Gelelim gazoz haneye. Gazozcu Hamdi Dedem o dönemin entelektüel adamlarından. Ecevit’e yürüyerek bir okula gitmiş ama okulun ne okulu olduğunu ben de bilmiyorum. Yukarıdaki fotoğrafta 50 yaşında. Aslında ben 3.5 yaşında iken öldüğü için hayal meyal aklımda. Oldukça zengin bir pul ve el yazması kitap koleksiyonu varmış. Bir de değişik mobilya ve aletlere merakı. Mesela üstü açıldığında kanun olan ve aynı zamanda ön kapağı açıldığında içindeki pikabı bulunan komodin hala duruyor. Önce Güzel İnebolu adıyla yaptığı daha sonra Fertek adıyla ünlenen gazozları ile sağlıyor geçimini.

Dükkâna girdiğinizde sağ tarafta yazıhanesi var. Benim için buradaki en önemli oyuncak toplanan kapakları tekrar kullanabilmek için baskı yapan zımbamsı alet. Arka tarafa üst kattaki depoya çıkan ahşap merdivenin yanındaki ayrı bir kapıyla giriliyor. Altı su sarnıcı olan bu bölümde her birini hayranlıkla izlediğim gazoz imalatında kullanılan bilumum alet edevat. Her Çıssss-tak sesi bir şişe gazoz demek. Keşke devam edebilseydi bu gazoz markası.
Girizgâh yine uzun oldu ve sonunda geldik hikâyenin kahramanına. 1960’ların sonuna kadar hazır giyim ve konfeksiyon olmadığı için terzilik hem önemli bir zanaat ve hem de birçok evi geçindiren bir meslek idi.
İnebolu’da kadın veya erkek giyimi üzerine uzmanlaşmış onlarca terzi vardı. Onlardan biri idi Terzi Mehmet Denizci. Babası Tatar Hasan denizci idi ve o çocuk yaşta iken kaybolmuştu denizde. Üç yaşında ablası ve anası ile yalnız kalmıştı ve terzi çırağı olarak çalışmaya başladı. Meslek usta çırak ilişkisi şeklinde yürüyordu o yıllarda.

Eli hafif değildi, erkek giyime yöneldi. Lafı açılmışken; kadın giyim konusunda uzmanlaşanların bazıları için söylenen eli hafif lafı vardı. Yani terzi prova yaparken müşteri kumaşa dokunduğunu bile anlamaz demekti. Gel zaman git zaman işlerini büyüttü. Belediyenin önünden deniz tarafına yürürken ilk dört yolda şimdilerde manav olan yerdi dükkânı. Yanında üç beş çırak çalışmaya başladı. Kasabaya gelen kaymakamların ve diğer mülki amirlerin elbiselerini o dikiyordu. Hatta elbise diktirmek için Kastamonu’dan gelen Valiler bile vardı. Çok çırak yetişti yanında. Uzun yıllar İstanbul’da Galatasaray’da terzilik yapan ve İnebolu’da huzurevinde vefat eden yeğeni Mehmet Şahin’de onun çıraklarındandı. Mehmet Şahin İstanbul’da özellikle kambur veya yürüme engelli kıyafet oturtması zor kişilerin adresi oldu. Ama konfeksiyon ve hazır giyimle beraber Terzi Mehmet’in işleri hızla azaldı. 60’lı yılların sonunda kendini evinin önündeki küçük dükkânda kasket yaparken buldu. Mukallit kelimesi çocukluğumun kahramanlarından olan Mehmet dede için söylenmişti sanki.

Bana Karadeniz türküleri öğretir, sonra söyleterek keyifle dinlerdi, her seferinde büyük bir inandırıcılıkla yaptığı şakaları beni hem şaşırtır hem güldürürdü. Onun sağlığında çocukların ve kedilerin eksik olmadığı, şen kahkahaların yükseldiği o belki de İnebolu’nun en eski Rum evlerinden biri olan bu ev; şimdi birçok örneğinde olduğu gibi anıları ile sessiz sakin bekliyor yanındaki mandalina ağaçları yeşerir ve yine malt eriğini toplayan birileri olur diye. Babamın onun başka bir yönünü vurguladığı şiiri ile noktalayalım hikâyeyi:
Tükeniyor bir ömür, iğneyi dürte dürte,
Para olur mu deva, kırk senelik züğürte,
Giderken yavaş yavaş, tezgahın arkasında,
Hata olmaz urbanın kolunda, yakasında.
Gidiyorum bu akşam, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.
Ütüle yavaş yavaş, çal makası hafiften,
Ustası belli olur bir terzinin ilikten
Ama yine boş durma, bekle kararsın hava,
Yap yapındır, Azrail çıkmadan mahut ava.
Gidiyorum şen olsun, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.
Ham sofu Günah derse valla inanma sakın,
De ki; meyhane yolu nedendir akın akın,
Kul bile ikram eder yolcu gelse evine,
Hüda niye etmesin fani misafirine..
Gidiyorum eyvallah, sakın sen de boş durma,
Bir çeyrek kalmış ömre, bir darbe de sen vurma.
100 yılın içinden seçerek anlattığım tüm bu anılar ve kahramanları belki de hayal ürünü, bu belki de benim uydurduğum bir masal. Bu masalı gerçeğe en çok yaklaştıran ise o yan yana duran üç dükkânın sahiplerinin ismini taşıyan torunları: Hamdi Emir, Hasan Tunoğlu ve Mehmet Denizci. Kim bilir onların da masalını yazar yüz yıl sonra birileri…


Yorum bırakın