GÜLLE

Yaşlı kadın nefes nefese uyandı. Yine sıkça gördüğü bir kâbusun sabahındaydı. Babaannesinin “Tevhide, çabuk mutfaktan tahta kaşık getir “diye bağırması hala kulaklarında tekrarlanıyordu. 7-8 yaşlarındaki kız telaş ve korkuyla mutfağa gidiyor ve her tarafta tahta kaşık arıyor, bulamıyor, bulamıyordu. Babaannesinin gittikçe daha yüksek bağırması, onun ocağın yanında, mutfaktaki tüm çekmece ve raflarda hatta tel dolabın içinde, yalağın altında tekrar tekrar araması ve sonunda anasının o canhıraş haykırışı ile hıçkırıklara boğulması. Onun çocukluğu zamanında havale geçiren çocukların üzerinde şifa için tahta kaşık kırılırdı. Tevhide Hanım artık bu tip hurafelerden kurtulmuş olsa da kendinden iki yaş küçük kız kardeşinin ölümü onun beyninde yer etmiş hatta travma haline gelmişti. Bu karanlıkla ilk tanışması idi ve daha sonraları nicelerine tanık olacaktı.

Perdeyi aralayıp pencerenin karşısındaki Karadeniz ile arasında bir duvar gibi duran tepeye baktı. Ağırlıklı olarak yeşillikler arasındaki aşı boyalı ahşap evlerin oluşturduğu görüntü, onun bu eve gelin olarak gelişinden bu yana pek değişmemişti. Tepenin sol tarafında en yüksekte duran iki katlı taş mektebin üst kat pencerelerine göz attı. Güneşin denizden doğması ile bu binanın pencerelerinde kızıl bir yansıma olurdu, bu da onun kalkma saatini işaret ederdi. Daha vakit olduğunu anlayınca doğruldu ve hemen başucunda duran büyük oğlunun yıllar önce Almanya’dan getirdiği saati kontrol etti. Her akşam sabah namazını vakitlice kılabilmek için kurardı. Saat daha beşi çeyrek geçiyordu.  Alarmı iptal etmek için üstündeki düğmeye bastı ve tekrar yatağa uzandı.

Keçi derisinden yapılmış ve bombeli kapaklı çeyiz sandığının arkasındaki duvarda asılı Saatli Maarif Takviminden yaprağı koparıp gece lambasının ışığında okumayı aklından geçirdi ama üşendi. Okumak. Evlenip bu eve geldikten sonra en iyi arkadaşı olan karşı komşularının küçük kızı Resmina, mübadele nedeniyle üç gün içinde toparlanıp bilinmeze doğru yola çıkmadan önce veda etmek için geldiğinde ona “Tevhide, mutlaka okuma yazma öğrenmelisin, bak bilseydin mektuplaşırdık seninle” demişti. Bu ona utanma ile imrenme arasında bir duygu yaşatsa bile daha sonra oğulları ile bilirlikte okuma yazma öğrenmesini ateşlemişti. On altı yaşında kasabadan pek uzak olmayan bir köyde yaşarken, kasabada lokantası olan biri ile evlendirilip bu eve gelin gelmişti. İlk günlerdeki yalnızlığını ve ürkekliğini yenmesinde rolü büyüktü Resmina’nın. O yaşa kadar pazarı olduğu günler dışında pek kasabaya inmeyen Tevhide’nin hiç Rum tanıdığı da olmamıştı. Köylerinde hiç Rum da yoktu aslında. Gelin olduktan iki gün sonra kuyudan su almak için gelen, sarı saçları, başındaki yanında kırmızı bir gül olan mavi şapkasının yanlarından omuzlarına dökülen ve mavi beyaz fırfırlı elbisesi ile başka bir dünyadan gelmiş gibi görünen bu kız, Tevhide ’ye “Merhaba, Allah mutlu etsin, ben Yanas’ın kızı Resmina “ diyerek elini uzatmış, Tevhide ne yapacağını şaşırarak, yalnızca elini kızın eline dokundurabilmişti. Daha sonra her türlü derdini anlattığı, çağırdığında evlerine gidip piyano çalışını hayranlıkla izlediği, birlikte çay içip dedikodu ettikleri candan bir dostluk oluşmuştu aralarında. Tam bu anılara dalmışken gelininin yatak odasının kapı açma sesini, ardından da çocukların odasına giden karaltısını gördü. Evdeki tek kuzine çocukların odasında idi ve gelini her sabah çocuklar okul için kalkmadan önce yakardı. Bu onun yarım saat sonra namaz kılacağı anlamına geliyordu aynı zamanda.

Yatakta bir kez daha doğruldu. Yatağa akşam yatmadan önce kuzinenin üzerinde ısıtıp önce gazete sonra da beze sardığı yassı taşı yataktan alıp yere bıraktı, çorabını ve terliklerini giydi ve yavaş yavaş yatağını toplayıp çeyiz sandığının üzerine koydu. Ardından mutfak ile odası arasına aslında servis camı olarak yapılan ama bu amaçla hiç kullanılmamış, onun özel eşyalarını, ilaçlarını, bardağını hatta takma dişini koyduğu raf görevi gören yerden bir tarafı kalın diğer tarafı  ince dişleri olan fildişi tarağını aldı. Tamamı beyazlamış lüle lüle saçlarını taramaya başladı. Karşı tepenin arkasından ışıklar göğü aydınlatmaya başlamıştı. Saçlarının ucunda belli belirsiz kına izlerini görünce kına zamanı gelmiş diye geçirdi aklından.

Eynini giyip banyodan maşrapa ve Don Kişot’un şapkasını andıran kenarlı küçük leğeni alarak çocukların odasına gitti. Odada biri kız, biri erkek iki torunu hala uyanmamıştı. Kız olan onun adını taşısa da hep ikinci adı kullanılmıştı. İki yaş küçük erkek torunun ismini ise o vermişti. İki isminden biri babasının diğeri ise kayınpederinindi. Onuncu torunu olmasına rağmen ona düşkünlüğü farklıydı. Oda bayağı ısınmıştı. Sessizce kuzinenin üzerindeki kazandan leğene üç dört maşrapa su alıp abdest almak için banyoya gitti.

Namazını kılıp tespihini çekerek çocukların odasına girdiğinde tüm hane halkı kahvaltıya başlamıştı. Tevhide Hanım gördüğü kâbusun etkisini ve anılarında ona kasvet veren tüm düşüncelerini odasında bırakmış ve hep yaptığı gibi gülüşünü takmıştı ak pak ve kırışıklarla dolu yüzüne. O sırada yumurtasının az piştiği için mızmızlanan Aziz, biraz da babaannesinin Allah’ın nimetleri ve israf konusunda uzun bir konuşma yapmasından çekinerek hemen susup yumurtasını yemeye başladı.

Aziz, önceleri babaannesini namaz surelerini öğreten, dualar ezberleten, Peygamberin ibret verici hikâyelerini, nadiren de cadı ve Keloğlan’ın olduğu bazı masalları anlatan disiplinli ve sert, yani biraz can sıkıcı biri gibi görse de, özellikle son üç yıldır, ortaokula başlayalı beri kendisine diğer torunlarından farklı bir gözle baktığını fark etmiş, onun yumuşak, eğlenceli ve ilginç taraflarını da keşfetmeye başlamıştı.

Kahvaltıdan ilk kalkan baba oldu. Devlet memuru olduğu için her zamanki gibi sabah tıraşını olmuştu, kravatlı idi. Ceketini ve paltosunu giyip, fötr şapkasını takarak evden ilk çıkan da o oldu. Aziz, ablasıyla birlikte tam evden çıkacakken babaannesinin, “Aziz gel seni bir okuyayım.” dediğini duydu. Bu bir nazar seansı anlamını taşıyordu ve Aziz önceleri buna karşı çıksa da artık bunu kanıksamıştı. Hatta bazen o söylemese dahi onun önüne oturup kendisini okumasını istiyordu. Nazar konusu babaannesi için ciddi bir konu idi. Bahçede çalışırken olan tüm terslikleri, hatta yakalandığı grip, nezle gibi hastalıkları bile hep yan komşunun nazarına bağlardı. Kendi üzerinde taşıdıkları dışında, o komşunun tarafına bakan ağaçların dalları bile nazar boncuğu doluydu. Aziz babaannesinin karşısına oturdu ve onun okurken esnemesine, her esnemesine “Bak gördün mü nazar varmış.” demesine onaylar gibi kafasını salladı ve seans üfleme ile sona erdi. Aziz o sırada içinden babaannesinin hayatı boyunca kaç kere tespih çektiğini hesaplamaya çalışıyordu. Her namazdan sonra doksan dokuzluk tespihi üç kere çekerdi. Ayakkabısını giyip koşturarak evden çıkarken mırıldandı “Oha, yirmi beş milyondan fazla”.

Aziz ortaokul son sınıfa gidiyordu ve oldukça parlak bir öğrenciydi. Tam bir matematik canavarıydı. Etrafında olup biteni hep dikkatle izler ve önemli gördüklerini bir tarafa kaydederdi. Sevdiği bir şiiri birkaç kere okuduğunda ezberlerdi. O gün okuldan eve dönerken içinden babaannesinin şiirini tekrarlıyordu. Sömestre tatilinde Ankara’da amcasının evine gitmişlerdi. Amcası Vehbi, bir süre Almanya’da çalışıp dönmüş bir mühendisti. Almanya’dan gelirken getirdiği teyp ve fotoğraf makinası onun en sevdiği oyuncaklarıydı. Onlarla tüm ailenin ses ve görüntü albümünü oluşturma çabası içindeydi. Bir gün teyp ile herkesin sesini kaydettikten sonra annesine dönüp “Ana sen de bir şiir oku” dedi. Babaannesi Vehbi amcanın başla komutu ile Aziz’i çok şaşırtan ve ona hayranlığını perçinleyen şiirini söylemeye başladı.

Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;
Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;
Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;
Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.

Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:
Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın;
Derileri çatlak, bağrı kapkara,
Sağ elinin nasırında bir yara

Başında bir eski püskü peştamal
Koltuğunda bir yamalı boş çuval…

Şiiri okurken yüzündeki o acı çeker gibi görünen ifade ve sesini alçaltıp arttırarak yaptığı vurgular, usta bir tiyatrocunun tirat okuması gibiydi. Zaman zaman ağlayacak gibi sesi çatallaşıyor, zaman zaman bir isyanı yaşar gibi bağırıyordu.

Ah Efendi, bize karşı İstanbul
Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?
Taşraların hayvanlık mı nasibi?

Aziz babaannesinin her duraklamasında yutkunuyor ve adeta şiirin bitmesini istemiyordu. Tevhide Hanım adeta mırıldanır gibi, oldukça uzun olan şiiri bitirdi.

Yazık, sana ağlamayan şiire;
Yazık, sana titremeyen vicdana,
Yazık, sana uzanmayan ellere;
Yazık, seni kurtarmayan insana!

Aziz Ankara’dan dönünce babaannesine şiirin kimin olduğunu sormuştu. Bilmiyorum, amcanın bir şiir defteri vardı. Orada görüp beğenmiş, sonra birkaç defa okuyup ezberlemiştim cevabını alınca önce babasına, sonra okuldaki Türkçe öğretmenine sormuş onlardan da cevap alamayınca günlerce kütüphanede araştırmış, bulamamıştı. Sonra babaannesine birkaç defa okutturarak şairini bilmediği bu şiiri ezberlemişti. İyice yerleşmesi için zaman zaman içinden okuyordu. Bu yöntemi ilkokula giderken babaannesinin ezberlettiği sure ve dualar için de uygulardı.

Artık onu, bazen bahçe işleri ile uğraşan, ziyaretine gelen kendi yaşındaki tanıdıkları ile genellikle din konusunda sohbetler yapan ve beş vakit namaz kılıp tesbih çekerek ölmeyi bekleyen biri olarak görmekten vazgeçmiş, içinde birçok cevher saklayan gizemli biri olarak görmeye başlamıştı. Ona bir şeyler anlatırken eskisinden daha dikkatle dinliyor, zaman zaman onun arkadaşlarıyla sohbetlerine dahi katılıyordu.

Kış bitmiş, bahar bütün güzelliklerini kasabanın bahçelerine, dağlarına, tepelerine sermeye başlamıştı. Tevhide Hanım kışın geçtiğine seviniyordu, çünkü baharın onun için anlamı soğukta iyice artan romatizma ağrılarının azalması, kansızlık nedeniyle çok fazla üşümelerinin bitmesi, yaşıtı olanlarla daha fazla görüşmesi demekti. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde Aziz hep ellerini birbirlerinin arasına koyup uzun uzun dua okumalarını izlemeyi severdi. Böyle bir ziyaret sırasında arkadaşlarından biri dinin gereklerini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, camiye gitmeyen, oruç tutmayan bazı ortak tanıdıkları ile ilgili biraz ağır laflar edince Tevhide Hanım itiraz edip sakin bir şekilde Rabia adlı birinin hikâyesini anlatmaya başladı. Dindar bir dedenin yetiştirdiği Rabia’nın 10 yaşında hafız olduğunu ve Ramazanlarda mukabele okumaya başladığını, ancak ilerleyen yaşlarda mukabele okuduğu bir konakta bir İtalyan’la tanışıp etkilendiğini, bazı dini öğretileri sorguladığını, ancak içindeki Allah sevgisini hep koruduğunu anlatarak lafı herkesin dini sorumluluklarını istediği şekilde yaşayacağına, hiçbir kulun bir başkasını yargılamayacağına bağladı. Bu kararı yalnızca Allah-u Teâlâ verir diye de noktayı koydu. Arkadaşları sus pus olup hiçbir şey diyemedi. Bu konuşmaya tanık olan Aziz, babaannesinin arkadaşları gidince Rabia’nın kim olduğunu, nereden tanıdığını sordu. Babaannesi gülerek cevap verdi. “Sinekli Bakkal’dan tanırım, Halide Edip Hanım’ın romanından.” Halide Edip’in adını söylerken ona hayranlığı belli oluyordu. “Benim ilk okuduğum romandı.” diye ilave etti. Bu Aziz’de şok etkisi yapmıştı. Babaannesi eve alınan Akbaba ve Tarih dergilerine bakmazdı bile. Yalnızca Milliyet gazetesine ve Hayat mecmuasına göz atardı. Nadiren dudaklarını kıpırdatarak okurdu. Ama onun roman okuduğunu hayal bile edemiyordu. Ertesi gün kütüphaneye gidip Sinekli Bakkal kitabını aldı ve üç gün içinde okudu.

Haziran gelmiş, yaz tatili başlamıştı. Aziz Ortaokulu beklendiği gibi birinci olarak bitirmişti ve bu tatili fazlasıyla hak ettiğini düşünüyordu. Artık babaannesi ona çok daha detaylı hikâyeler anlatıyor ve Aziz her birinin bir ders içerdiğini bilerek onu dikkatle dinliyordu. Birçoğunda abartı hissetmesine rağmen sesini çıkartmıyordu. Bunu, onun hikâyesinin ve çıkartılacak dersin etkisini artıracağını düşündüğü için yaptığını biliyordu. O çok küçükken anlattığı, bir adamın pirinç ayıklarken bir pirinci yere düşürüp almadığını gördüğü karısını boşaması ve o pirinç tanesini bulmak için neredeyse evi yıktığını anlattığı kadar abartı olmasa da, yine de bazen ipin ucunu kaçırıyordu. Kayınvalidesinin bahçeye çıkarken üstü kirlenmesin diye taktığı önlüğü, kirlenmesin diye üzerine taktığı ikinci önlüğü anlatıyordu mesela. Ana fikir fazla titiz olmanın iyi olmadığı idi elbette. Aziz üzerinde etkisini yeterli bulmadığı zaman abartma bölümü geliyordu. Kayınvalidesi kediler bahçeden gelince ev kirlenmesin diye ayaklarına ceviz kabuğundan yaptığı terlikleri takmasına kadar uzatıyordu hikâyeyi. Aziz bu hikâyeleri gözünde canlandırıyor ve gülmekten kendini alamıyordu bazen.

Yaz ortasında tüm evi sevindiren bir haber geldi Vehbi amcadan. Aziz Ankara’da oldukça iyi bir lisenin sınavını kazanmıştı. Özellikle anne ve babası bu liseye gitmenin iyi bir Üniversite kazanmayı garanti ettiğini bildikleri için çok mutlu ve gururluydular. Ancak Tevhide Hanım bu olaya pek sevinmemiş görünüyordu. Üç oğlu da onun yaşlarında leyli meccani okullarda okumak için büyük şehirlere gitmişti. Onların hasreti uzun yıllar yüreğini dağlamış, Aziz’in babası dışında kasabaya dönen olmamıştı. Aynı hasreti bu yaşında çok bağlandığı Aziz’de yaşamak ona ağır gelmişti. Bu konudaki suskunluğunu bir sabah kahvaltıda bozmuş ve Aziz’in babasına “El kadar çocuğu niye gönderiyorsunuz ki, burada da lise var. Ablası ona gitmiyor mu?” diye çıkışmış ve cevabı dinlemeden ilk defa kahvaltıdan kalkıp odasına gitmişti. Kalan günler de Aziz’in heyecanı artıyor, annesi onun yanında getireceği eşyalar için adeta çeyiz titizliğinde çalışıyordu. Gitmesine çok az bir süre kalmıştı. 25 Ağustos Atatürk’ün kasabaya gelişi nedeniyle şapka bayramı olarak kutlanırdı. O günü babaannesi Aziz’e anlatmaya başladı. ”Atamızın geleceği bir gün önce kasabanın her yerinde tellallar tarafından ilan edildiğinde çok heyecanlandım. O zamanlar kasabaya gelmek için tek yol bu önümüzden geçen yoldu. Erkenden bahçeye inip darabanın açık bir yerinden yola bakarak beklemeye başladım. Öğlene doğru yukarıdan bir kalabalık görüldü. Kalabalığın arasından onu hemen tanıdım. Önümden geçerken dönüp bana doğru baktı. Masmavi gözleri ışık saçıyordu.” Bunu anlatırken Tevhide Hanım’ın gözleri teybe şiir okurken olduğu gibi yine buğulu idi ve sesi titriyordu. Aziz nedense kasabada yıllardır kutlanan o günü babaannesinin yaşamış olabileceğini hiç düşünmemişti. Heyecanla sordu ” Sen…sen Atatürk’ü gördün mü?” Babaannesi daha önce Aziz’in hiç görmediği bir edayla “evet” diye cevap verdi “ve onun bakışını hiç unutamadım.” Sonra devam etti,” İstersen sana 9 Haziran’ı da anlatayım.” dedi. Aziz’in gitmesine günler kala babaannesi adeta tüm hayatını anlatmak istercesine peş peşe hikâyeler anlatmaya başlamıştı. 9 Haziran Yunan zırhlılarının gemilerinin kasabayı bombaladığı gündü ve beklemedikleri bir direnişle karşılaşınca geri çekilmişlerdi. O gün kasabanın kahramanlık günü olarak kutlanırdı. “ Çok isterim.” dedi Aziz kafasını sallayarak.  Tevhide Hanım bombardımanın başlamasının, bazı gençlerin o sinirle kasabadaki Rumlara kötü davranmasını, o sırada arkadaşı Resmina’nın onun yanına gelip ağlamasını, sonra yukarıdaki tepeden zırhlılara ateş açılmasını uzun uzun anlattı. Aziz hiçbir detayı kaçırmamak adına dikkatle dinledi tüm hikâyeyi. Şöyle bitirdi sözlerini “İlk bombardıman başladığında kayınpederim çamaşırlıkta kuyunun yanında namaz kılıyordu. O sırada biraz ilerisine bir top güllesi düştü. Rahmetli namazını bozmadı bile…” Aziz babaannesinin sözünü kesti “Neden ki? Namazı bırakıp askerlere yardım etseydi ya!” Babaannesi kızarak cevap verdi “Savaşan o askerlere dua da gerekir.” Ve sonra anlatmayı bıraktı. Aziz üstelemedi ve babaannem yine abartıyor diye geçirdi içinden.

Yaz sonunda Ankara’ya hareket günü gelmişti. Tevhide hanım ilk defa o sabah kaygılarını ve acılarını odasında bırakamamıştı. Anne ve babasına onu gönderdikleri için, Aziz’e de giderken bu kadar neşeli göründüğü için kızgındı. Aziz önce ablasına sarıldı, sonra babaannesinin elini öptü. Babaannesi eline para sıkıştırıp “Allah’a emanet ol” diyerek hızla geri dönüp eve girdi. Torununun ağladığını görmesini istemiyordu. Aziz anne ve babasının arasında bahçe kapısından çıkarken babaannesinin “Bahçe kapısını açık bırakmayın.” dediğini duyar gibi oldu.

Ankara’daki ilk günler sıkıntılı geçti. Onun gibi küçük kasabadan gelen birkaç kişi olsa da arkadaşlarının büyük çoğunluğu Ankara, İzmir ve İstanbul gibi büyük şehirlerden gelmişlerdi. Kültürleri, yetişme şekilleri ve davranışları ondan farklı idi. Ancak bir iki ay içinde uyum sağladı ve içinde bir tek sıla hasreti sıkıntı olarak kaldı. Hafta sonları Vehbi Amcaya evci olarak çıkıyor. Anne ve babasıyla oradan telefon ile konuşuyor, bu bir parça hasretine gem vuruyordu. Sömestr tatiline bir ay kalmıştı. Yine bir cuma akşamı amcasının evine geldi. Amcası ve yengesi evde yoktu. Kuzenlerinin yüzleri düşmüş, en küçüklerinin ağlamış gibi gözleri şişmişti. “Ne oldu?” diye sordu. “Amcamla yengem nerede?” Büyük kuzen elini onun omzuna atarak “Maalesef babaannemi kaybettik, oraya gittiler, dün toprağa verildi.” dedi. Son kelimeyi ağlayarak söyleyebilmişti. Aziz adeta kilitlenmişti. Ne konuşabiliyor, ne ağlayabiliyordu. Beyninde yankılanan onlarca hikâye ile öyle kalakalmıştı. O sırada telefon çaldı. Arayan babasıydı. Kuzeniyle konuştu önce. Sonra onu istedi. Aziz kafasını hayır anlamında iki yana salladı ve şimdi değil diye mırıldandı.

Sömestr tatilinde anne ve babası ablasının Üniversite kursu için Ankara’ya geldiler. Bu Aziz için daha iyi oldu. Çünkü hala babaannesinin olmadığı o eve nasıl girebileceğini bilmiyordu. Okulun ikinci yarısı iyice kaynaştığı okul arkadaşları sayesinde iyi geçti. Zamanın her acıyı azalttığı bir gerçekti. Üstelik onun yaşında ve küçük bir kasabadan başkente gelip yeni arkadaşlarla birçok ilke yelken açmışken.

Okul bitmiş, yaz tatili için evine geleli bir ay olmuştu. Babası bir katlı evin üstüne iki kat daha çıkmaya karar vermişti ve inşaat sırasında alt katta oturmaya devam ettiklerinden mühendis olmaya karar vermiş Aziz için, inşaatın aşamalarını görmek ilginçti. Kuyuya yaslanmış bir yandan eve bakıyor, bir yandan da hiç görmediği evin ilk ahşap halini gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Bulunduğu yer çamaşırlıktı. Hemen solunda çamaşırları üzerinde dövdükleri büyük bir taş vardı. Arka tarafta ise ocak ve bacası. Elbette kuyunun üstünde bir çıkrık. Şu tarafta ise… derken kuyunun etrafını betonlamak için kazı yapan amelenin sesini duydu. “Burada bir şey var.”  Hemen işçinin yanına gidip parmağıyla gösterdiği yere baktı. Yaklaşık 15 cm çapında bir gülle yerde duruyordu. Tam 55 yıl önce şu bombardımanda düşen gülle. Aziz gülleye bakakaldı. Babaannesi öleli beri içinde tuttuğunu bıraktı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. İçinden bir ses ona babaannesi ile tanışabildiği ve onun hikâyelerini dinleyebildiği için ne kadar şanslı olduğunu söylüyordu.    

Yorum bırakın