BİR YAZ AKŞAMI

Benim çocukluk dönemim -yani 60’ların son, 70’lerin ilk yarısı- sırasında kuşkusuz en akılda kalanlardan biri yaz gecelerinde gidilen çay bahçeleridir. Adı çay bahçeleri olsa da ailece gidilen ve her türlü eğlencenin olduğu mekanlardı. Hatta bira bile servis edilirdi. Öncelikle o mekanları şöyle bir hatırlayalım.

İki önemli eğlence merkezi vardı. Biri Emirgan, Deniz Otel ve Mehtap pastanesinin bulunduğu bölge. Deniz otelin altı genellikle sessizlik ve akşam dışarı çıkanların turlamasını seyretmek isteyenler için en uygun yerdi. Tam karşısındaki Emirgan’ın işletmecisi İbrahim Denizci idi. Oğulları Rıfat ve Vedat servis yaparlardı.O bölgede o zamanlar deniz yola bu kadar yakın değildi. Bu nedenle deniz tarafında bahçenin tam ortasında çay ocağının karşısına deniz tarafına doğru bir balkon vardı. Bu balkonda genellikle dışardan gelen orkestralar canlı müzik yapardı. Birkaç sene peş peşe gelen Dalgalar Orkestrası en aklımda kalanı. Tabi bir de dans ve şarkı yarışmaları.

Hemen yanındaki çocuk parkı bizim modern anlamdaki salıncak, tahterevalli ve kaydırakla ilk tanıştığımız yerdi. Hemen onun karşısında yar başından sahile inen iki merdivenin arasına belediyenin yaptığı yeni yerde Şekerci Nuri ve Rıza Emir mehtap pastanesini açmışlardı. Üç tarafı akvaryumlarla çevrili bu mekân o dönemde dondurma yemek isteyenlerin durağı olmuştu. Elbette dondurmasının tadı hiçbir zaman köprü başında minicik ama sevimli bahçesinde yenilen Şekercilerin ustası Ali Küllü’nün dondurmasının tadına ulaşamadı.

Şimdi ikinci eğlence merkezine yani Boyranaltına geçelim. Elbette henüz benzinliklerin olduğu bölgede köprü yok. Mecburen yukardaki köprüden geçeceğiz. Allah’tan belediye reisi Celasin Bey köprü başına ve Meydancıkta köşeye floransan sokak lambalarını koydu da önümüzü görebiliyoruz. Boyranaltında yan yana üç çay bahçesi vardı. İlkini biraz sonra detaylı anlatacağım. İkincisi Ziya Şahin amcanın mütevazi çay bahçesi idi. Bu çay bahçesine 2-3 merdivenle indiğinizde üstü komple asma ile kaplı genişçe ilk bölüm karşınıza çıkardı. Deniz tarafına ilerlerseniz yine 5-6 merdivenle inilen üzeri açık birkaç masalık ikinci bölüm. Ziya amca genelde tek başına çalışırdı. En güzel çay burada içilirdi. Her iki yanındaki çay bahçelerindeki gürültü bir şekilde buraya hiç gelmezdi. Dalga sesleri dışında bir ses duyamazdınız. Sonuncu çay bahçesi ise zannedersem Salih Çağlar tarafından işletilir.  Ulu ağaçların altındaydı ve masalar diğer çay bahçelerinde göre birbirinden daha uzakta yerleştirilmişti. Bazı akşamlar bingo/tombala oynanırdı. Şimdi ilk çay bahçesindeki bir akşamı anlatayım. Akşam yemeği yenildikten sonra evin en uygun yaştaki çocuğu sahneye yakın masalardan yer tutmak için elinde birkaç kazakla önden gönderilirdi.

Çay ocağında çay demlenirken, orkestra da çay ocağının hemen   yanında yeterli sayıda masa gelmesini beklerken demlenirdi. Orkestra genelde İnebolulu gençlerden oluşurdu. Çoğu kendini bu konuda halk evinde yetiştirmişti. Orkestra elemanları ve sazlar genelde değişirdi ama Zeki Denizci akordiyonu, Kadir Karatay gitarı, Hasan Denizci baterisi ve Altuğ Dölen klavyesi ile değişmez kişilerdi. Orkestra başlamadan önce masadakiler bahçenin önünde arabası ile bekleyen Yığma’dan kuruyemiş ihtiyacını karşılardı. Popüler kuruyemiş kabuklu fıstık ve kabak çekirdeği idi ve her zaman taze olurdu. Orkestra günün popüler hafif Türk müziği parçaları ile başlardı. İlk bölümün sonlarına doğru dans müziği geçilirdi. Özellikle twist ve rock in roll da mutlaka olurdu. Orkestra ara verdiğinde Orhan Boran’ı andıran sesiyle Zeki Denizcinin evet-hayır oyunu başlardı. Hep o kazanırdı. Daha sonra Rıza Emir amatörce elektrosaz haline getirdiği sazıyla profesyonelce Kastamonu yöresinin türkülerini çalar söylerdi. Manda söğüt dalına yuva kurar, Huriye imama varırdı. İkinci devre başlamadan önce çocuğu olanlar iki sandalyeyi birleştirip çocuklarını yatırırlardı. İkinci devrede zaman zaman pop zaman zaman sanat müziği çalınırdı. Hasan Karagöz “Karagözlüm efkarlanma gül gayri”, Hasan Balcı “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” Mehmet Can “eski dostlar” ile sahne alırdı. Babam şiir okuması için sonlara doğru sahneye davet edilirdi. Hepsini kendi yazdığı şiirleri defalarca okumasına rağmen her seferinde dinleyenleri aynı şekilde hüzünlendirebilmesine aynı şekilde güldürebilmesine ve sonunda aynı şekilde alkışlanmasına hala şaşarım. İşte o dönemin en popüler olan şiirlerinden biri;

MİSAFİR GÜNLERİ

Güne gidelim güne, kadın için her gün olan düğüne,
Çekiştirme, pekiştirme meclisine.
Şeker Beleş, pasta beleş, cip kelepire,
Gelsin çaylar, gelsin çaylar habire.

Güne ayrılır evin en konforlu odası,
Yalnız günde açılır o mübarek kapısı,
Ayda iki üç defa mutlaka sıra gelir,
Bütün ev baştan başa gün için temizlenir.

Cam çerçeve silinir, örümcekler alınır,
Taa taşlık bile özenerek yıkanır,
Rujlanır o gün için ruja hasret dudaklar,
Boyanır bulaşıktan yeni çıkmış tırnaklar.

Giyilir esvapların topyekûn yepyenisi,
Takıp takıştırılır mevcutların hepisi,
Üç beş kapı modadır, buram buram dökse ter,
Yüz kiloluk hanım bile günde tığ topuk giyer.

Beş saatlik işiyle, çantada terliğiyle,
Eşikteki beşikteki, kızıyla geliniyle,
Topyekûn hane halkı, birlikte yola düşer,,
Kundaktaki yataktaki yallah deyip de üşer.

Hoşgeldinden sonra sorulur hal ve hatır,
Her yeni gelen ile aynısı tekrarlanır,
Stop bilmez çeneler, sıra şaşmadan işler,,
Dedikodu sofrası gittikçe de genişler
.

Laftan börek yapılır, atılır lafla taşlar,
Ara sıra eğilir fiskosa meyyal başlar,

Kahkahalar atılır meclisin neşesiyle,
Herkes konuşmak ister İstanbul şivesiyle.

Kızım, gelinim, torunum, anamla hepsi tamam,
Yarın Anşanın günü ben de ben de geliyam.

Hüseyin Karahan-22.12.1961

Yorum bırakın