İNEBOLU’DAN KASTAMONU’YA

Biraz da İnebolu’dan çıkıp şehir planı ve tarihi ile ciddi bir karakter olan vilayetimiz Kastamonu’ya giderek gerek yoldan ve gerekse Kastamonu’dan bilgiler aktarayım. Malum eskiler Üsküdar’a kadar Kastamonu derlermiş. O kadar olmasa bile tarihte önemli beyliklere başkentlik yapan, Osmanlının son dönemlerinde olaylara karşı duyarlı olan ve kurtuluş savaşının kazanılmasında önemli rol oynayan bir il Kastamonu.

ERSİZLERDERE  

Yola erken çıkıp kahvaltıyı Ersizler’de Emin Abinin Yerinde yapayım dedim. Eski adı Dereköy olan bu köye Ersizlerdere adının Çanakkale ve Kurtuluş savaşında tüm erkeklerinin şehit olması sebebiyle verildiği söylenir. Doğruluğunu bilmem ama kulağa hoş geliyor.

Emin Abi (Maalesef bu sene kaybettir) ve ailesini hep çalışırken görürdüm. Erken gittiğim için ailece kahvaltıda yakaladım. Burada doğal köy ürünlerinden bir masa hazırlatabilir, meşhur Ecevit çorbalarından içebilir veya sucuklu yumurta yiyebilirsiniz. Ben üçü bir aradayı tercih ettim.

Ersizlerdere’de İstiklal Yolunun önemli mihenk taşlarından biri olan ve II. Abdülhamit  döneminde inşa edilip sonra muhtelif restorasyonlar gören Karacehennemboğazı çayı üzerindeki köprü ve çaya ismini veren kanyon.

KÜRE

Kastamonu’nun ilçelerinden dağlara ismini veren Küre. Osmanlının en önemli gümüş madeni kaynağı olan bölgede şu anda da Bakır (pirit) madeni işletmesi var. Zaten Kürenin kelime anlamlarından biri de maden ocağı.

Biraz eğri büğrü bir yer olduğu doğru ama palavracı gezgin Evliya Çelebinin rakı bardağını koyacak yer bulamadım lafı da abartılı bence.

CAMİLİ KÖYÜ

Camili köyü yol üzerinde Küre’den sonra göreceğiniz güzelim evlerin olduğu bir köy.

Evleri daha yakından incelemek için yukarı çıktım ama ineklere ama ineklere zarar vereceğimi sanan bu dev kangal köpeklerle aram iyi olmasına rağmen beni ürküttü. Fazla oyalanmadım.

MAHMUTBEY CAMİİ

Kastamonu’ya girmeden Daday yoluna saptım. Hedefim 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine giren Kasaba köyündeki Çivisiz Cami diye de bilinen Mahmutbey Camii. 1366 yılında Candaroğlu Beyliğinin hükümdarı Emir Mahmut tarafından yaptırılmış. Oldukça geniş bir alana yayılmış köyün içinden geçen dere üzerine yapımı devam eden birkaç köprü ve yollar nedeniyle biraz zor da olsa sonunda ahşap minaresini görebildim.

Kasaba Köyüne girdikten sonra hiç kimseyi görmedim. Camide göreceğimi umuyordum. Ama yok. Terk edilmiş gibi. Belli ki Cami için UNESCO belli bir fon ayırmış ve onunla bir şeyler yapılmış vaktiyle. Arabadan inip caminin kapısına yöneldim. Kapısı Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan görkemli bir kapı. Türkiye’de çok nadir örneği bulunan caminin orijinal kapısı güvenlik nedeni ile Kastamonu Etnografya Müzesine (Liva Paşa konağı) kaldırılmış.  Kilitli olmasından korkarak ittim. Hayır açıktı. Garip ama açık olmasından da korktum. Müzeleri Cami yapacağım diye uğraşanların böylesi benzersiz bir camiyi başı boş bırakmaları nedeniyle bir zarar gelmesindendi korkum.

İçine girdiğimde kelimenin tam anlamıyla büyülendim. Yazılarımı takip edenler bilirler böyle eserler karşısında hissettiklerimi, hayranlığımı veya eleştirimi ifade etmekte pek zorlanmam ama mekânın ıssızlığından mı, yoksa 700 yıl öncesinden gelen o muhteşem ahşap işçiliği ve hala rengini koruyan aşı boyalarının etkisinden mi veya ilginç mimarisinin mistik yansımasından mı bilmem çöküp kaldım minbere. Ne hissettiğimi anlatmam güç. En iyisi birkaç fotoğraf vermek belki de.

Camiden çıktığımda meraklı gözlerle bana bakan bir ihtiyarla karşılaştım. Sordum burası ibadete açık değil mi diye? “Elektrik yok o nedenle kullanılmıyor. Yalnız bazen Cuma namazlarında geliyoruz” dedi. Bu ilginç. Çünkü bu caminin ilk yapılışı da yalnızca cuma namazı için zaten. Artık Kastamonu’ya gidebilirim. Ama sizin vaktiniz varsa ve mide durumunuz müsaitse çiftliklerin arasından Daday’a gidip etli ekmeğini tadın derim.

KASTAMONU KALESİ

Şehrin simgesi olan bu kale öncesindeki Seyrengah tepesine çıkıp oradan kalenin fotoğrafını çekmek istedim ama tepeye yapılmış sevimsiz bir restorant ve öncesindeki yapılaşmayı görünce girmeyip direk kaleye çıktım. Bu kalenin daha sonra Saat Kulesi tarafından çektiğim fotoğrafı.

Her ne kadar kale çevresinde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarındaki buluntular orta tunç çağına (MÖ 2000-2500) tarihlense de kalenin tahkimatına MS 7. yüzyılda başlandığı ve MS 11. yüzyılda (Bizans dönemi) Komnenos Hanedanlığı tarafından kaleye bugünkü şeklinin verildiği bilinmekte.1284 yılında Kastamonu Kalesi Türklerin eline geçmiş.

Kalenin bu merdivenlerinden inerken kalenin mükemmel Türkçe bilen Bizanslı komutanının çapkın kızı Moni’nin Türklere aşağıdaki kapıyı açmak için inmesi canlandı gözümün önünde. 😅

EVKAYA MEZARLARI

Kastamonu’nun tarihi MÖ. 7 yy kadar uzanıyor ve kentin içindeki kaya mezarları bunun kanıtı olarak duruyor. Antik dönemde burası Paflagonya yurduymuş, savaşçı ve yiğit bir halkmış Paflagonyalılar. Paflagonyalılardan geriye bu kaya mezarları kalmış yadigâr. Alanda üçü anıtsal olmak üzere toplam 8 adet kaya mezarı var.

Anıtsal mezarların ikisi içerisindeki mezar odalarında ikişer adet ölü sediri yer alıyor. İçerdeki sunaklar Frig kültür etkisi altında buranın kaya mezarları yanı sıra kutsal tapınım alanı olarak da kullanıldığını anlamı taşıyor.

Alana ismini veren Evkaya Mezarı, sütunlu ön cephesi ve alınlığındaki “Potnea Theron” – “Hayvanlar Hakimesi Tanrıça” betimlemesi ile ilgi çekmekte. Ayrıca kale manzaralı olduğunu da belirtmek isterim.

SAAT KULESİ  

Saat Kulesi 1885 yılında Kastamonu’ya sürgün olarak gönderilen Abdurrahman Paşa döneminde yapılmış. Saatin mekanizması ise paşa gibi sürgün. Sürgünün sebebinin Abdülhamid’in kızının saatin sesinden korkup çocuğunu düşürmesi olduğu rivayet edilir. Araştırmacı ruhum nedeniyle saat tam 12’yi bekledim ve 12 kere çanın çalmasını dinledim. Net olarak söylüyorum Koskoca Abdulhamit’in torunu bu nedenle düşmemiştir. Olsa olsa fare filandır sebep ama fare yerine saatin sürgün edilmesi de Kastamonu için daha iyi olmuş tabi.

MOLA  

Mola’da değerli bir Arkeolog arkadaşımla buluşup İnebolu döneri mi, Kastamonu döneri mi sorusuna cevap bulmaya çalıştık. Sonrasında da İnebolu’da yaşayan bir

Kastamonulu büyüğümün telefonla yaptığı tavsiyeye uyup Kurşunlu han da kahve içtik. Ben de size tavsiye ediyorum.

NASRULLAH CAMİİ

Nasrullah Camii, Kastamonu’da Kadı Nasrullah tarafından 1506 yılında inşa edilmiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kastamonu’da inşa ettiği ilk anıtsal eser ve Kastamonu’nun en önemli sembollerinden. Camiye değer kadar diğer olay ise Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşımızın sözlerini şiir olarak ilk bu camide okumuş olması.

Caminin şadırvanından restorasyon çok şey almış o kesin. Rivayete göre bu şadırvandan su içen yabancıların yedi yıl içinde ya Kastamonu’ya döneceğine ya yedi kez daha Kastamonu’ya geleceğine, ya da Kastamonu’dan evlenip kalacağına inanılırdı. O inanç da restore edildi mi bilmem.

NASRULAH KÖPRÜSÜ

Halk arasında Kambur Köprü olarak da bilinen bu köprü 1501 yılında yapılmış. İlk inşa edildiğinde orta kemeri 12 metre yan kemerleri sekizer metre olmak üzere 3 kemerli ve toplam uzunluğu 42 metre olan köprü daha sonra merdiven ilaveleri ile kısaltılmış. Kısaltmalar simetrik yapılmadığı içinde kendi de adı da kambur kalmış.

GIRTLAK MESELESİ  

Nasrullah Meydanı’nı çevreleyen Tarihi Çarşısı da meraklıları için son derece ilgi çekici bir yer. Burada asırlık pastırmacılarından, kalaycılarına kadar göreceğiniz çok şey, etli ekmekten tirit kebabına kadar yiyeceğiniz çok yemek var. Etli ekmeğin yan sıra Ecevit Çorbası, Banduma, Tirit Kebabı ve Kuyu Kebabı Kastamonu’ya özgü lezzetlerin başında geliyor. Kastamonu’nun pastırması, Taşköprü’nün sarımsağı, Tosya’nın pirinci -Sarıkılçık harikadır- ve sonbaharda toplanan Kanlıca mantarı tatmanız gereken lezzetlerden.

Pastırma sucuk için Tabakoğlu’nu tek geçerim. Ayrıca glutensiz siyez bulguru için de Arkeoloji Müzesinin hemen arkasındaki Siyez Evine uğrayın derim.

SEYDİLER  

Alışveriş sonrası İnebolu’ya dönüşe geçtim. Hemen Kastamonu çıkışı kahverengi Halime Çavuş Anıt Mezarı tabelasını görünce heyecanla daldım. Maalesef bulamadım. Google beni mezarlık mezarlık dolaştırdı. Zamanımızda maalesef İslam dininin putları haline getirilen onlarca türbeyi barındıran bu topraklar bir tek Halime Çavuşu kucaklayamamış dedim içimden.

Neyse ki Seydiler ilçesi İstiklal yolu kahramanı Şerife Bacı için bir anıt yaptırmış. Tebrik ve teşekkür ediyorum kendilerine.

ECEVİT HAN  

Burası da Çolakoğlu sponsorluğunda restore edilen İstiklal yolunu kullanan onlarca aydını misafir eden meşhur Ecevit Han. Şunu da belirteyim ki Bülent Ecevit’in babası Doktor Fahri Ecevit İnebolu Frengi Hastanesinde baş hekim olarak görev yapmıştır. Dedesi Mustafa Şükrü Efendi ise bu hanın bulunduğu köydendir ve Abdülhamit’in Dini konularda danıştay görevi yapan kurulunun başında bulunmuştur.

Ekim ayında modacıların deyimiyle doğa sarıyı patlatır. Sizi Küre Dağları milli parkından görüntülerle baş başa bırakıyorum. 👋👋

Yorum bırakın