KINALIADA
Bayram Tatilinde İstanbul’un boşalmasını fırsat bilip bu uzun tatilde prens adalarını dolaşmak hoş olur diye düşündüm. Başlangıcı 4 büyüğün en küçüğü Kınalıada ile yapayım istedim. Ada antik çağda “bileği taşı” anlamına gelen “Akonai” daha sonra da Constatinapolis’e en yakın ada olması sebebiyle ilk anlamına gelen “Proti” adıyla anılmış. Son olarak toprağının rengi nedeniyle “Kınalıada” olmuş. Bizans döneminde sur yapımında, Osmanlı Döneminde ise Tophane ve Haydarpaşa Limanı yapımında bu adadan çıkartılan taşlar kullanılmış. O kadar çok taş çıkartılmış ki Megalo ve Mikro Lakka denilen iki oyuk var adada.
KINALIADA CAMİSİ
Kınalıada camisinin hikayesine başlamak için önce başka bir camii anlatmak gerekiyor. Bu caminin yapım tarihi olan 1964’ten 300 yıl kadar öncesine yani 17. yy ikinci yarısına dönelim. Sultan 4.Mehmed Dönemi’nde 1676-1683 yılları arasında sadrazamlık yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Karaköy’de bir mescit yaptırır, aradan 200 yılı aşkın bir süre geçer ve mescit harap bir hale düşer.

Bunun üzerine, 1903 yılında Sultan 2.Abdülhamit, bu mescidin yerine çok daha büyük ve güzel bir cami yaptırmak ister ve ünlü İtalyan mimar Raimondo D’Aronco’ya bu görevi verir. Sonuç göz alıcıdır. D’Aronco, Karaköy Meydanı’nda, Art nouveau tarzında, sekizgen bir gövde üzerinde yükselen, tıpkı caminin kendisi gibi minaresi de tamamen mermerle kaplı, göz kamaştıran ve Galata’nın mimari dokusuna tamamen uygun bu cami inşa edilir. Caminin içerisine ise Venedik’ten getirilen paha biçilmez değerde bir avize yerleştirilmiş, caminin dış estetiği kadar, iç estetiğine de büyük önem verilir.
Aradan çok değil, sadece 55 yıl geçer, tarih 1958 yılını gösterir. Başbakan Adnan Menderes’tir. Onun döneminde 1956-1957 yıllarında, tarihi yarımadada Vatan ve Millet Caddeleri açılırken yıkılan, ortadan kaldırılan sayısız cami ve Osmanlı eseri gibi, Karaköy Meydanı’nın genişletilmesi amacıyla, bu güzel caminin de yıkılmasına karar verilir. Ne var ki halkın öfkesi uzun yıllar Kınalıada Muhtarlığı yapmış olan Nazif İlter’in caminin yıkılmak yerine, parçalarının numaralandırılıp sökülerek Kınalıada’ya nakledilmesini ve caminin burada yeniden monte edilmesini önerisine sıcak bakılmasını sağlar. Caminin minberi, mihrabı başka camilere, caminin içerisindeki avize (ki kaybolmuştur) ve halılar ise Teberrükat Memurluğu’na gönderilmek üzere ayrılır. Camiye ait parçalar ise 1958 yılının bir nisan sabahı Kınalıada’ya götürülmek üzere mavnaya yüklenir. Ne var ki, Karaköy-Kınalıada arası yol alan mavna, dalgalar sonucu yan yatar, iki tane üzeri işlemelerle süslü mermer blok hariç (bu bloklar caminin avlusunda duruyor) caminin bütün parçaları bir daha yer yüzüne çıkmamak üzere Marmara Denizi’nin dibine gömülür.

Aradan altı yıl geçer, 1964 yılına gelinir. Kınalıada Mimar Başar Acarlı ve Turhan Uyaroğlu’nun tasarladıkları bu sıra dışı mimarideki camisine kavuşur.
SURP KRIKOR LUSAVORİÇ KİLİSESİ
Tarihte daha çok sürgüne gönderilenlerin acı hikayeleri damgasını vurmuş adaya. En meşhur sürgün Romen Diyojen. Alpaslan’a yenildikten sonra siyasi rakipleri tarafından gözleri oyulup bu adaya sürgün edilmiş. Bu adada ölüp buraya gömüldüğü iddia ediliyor. Ada yerleşim olarak aralıklarla kullanılmış. Günümüze kadar gelen son yerleşimi ise 18. yüzyılın sonlarında boş olan adayı 10.000 kuruş karşılığında satın alan Ermeni cemaatinin 1828-30 arasında toplu olarak gelmesi ile başlamış. Ermenileri 1850’ler de Rumlar takip etmiş. 1857 yılında halen kullanılan Surp Krikor Lusavoriç adlı Ermeni kilisesi ve Nersesyan Ermeni Mektebi yapılmış.

Kiliseyi incelemek için girdiğimde bir düğün olduğunu gördüm. Tedirginliğe sebep olurum kaygısıyla hemen çıktım. Bir tek bu foto kaldı elimde.
HRISTOS MANASTIRI

Bu manastır adadaki en eski ve önemli yapılardan biri. Manastır 11. Yüzyılda Romen Diyojen tarafından 820 Noel’inde Ayasofya kilisesinde düzenlenen ayin sırasında düzenlenen bir suikast sonucu öldürülen İmparator V. Leon (775-820) un mezarının yerine inşa edilmiş. Daha sonra hiçbir iz kalmayan manastırın inşasına 1712 yılında tekrar başlanmış 1884 yılına parça parça yapımına devam edilse de hiç bir zaman yapılma amacı gerçekleşmemiş.
- 1895 – 1896, depremde hasar gören Heybeli Ruhban Okulu geçici binası,
- 1906 – 1914, kızlar yetimhanesi,
- 1917 – 1918, erkekler yetimhanesi,
- 1918 – 1924, Rus göçmenler için barınak olan yapı,
- 1952’ den bu yana ise, 1938 de Büyükada’ da faaliyete başlayan Pedopolis Çocuk Kampı olarak hizmet vermekte.

Adıyla anılan yaklaşık 100 metre yükseklikteki tepenin batı manzarası gerçekten mükemmel. Yassıada ve sivri ada siluetleri ağaçların arasından görülüyor. Gerek manastıra çıkarken gerekse manastır civarında gördüğüm bazı şeyler keyfimi kaçırmıştı. Bunun üzerine Cumhuriyetin temel çizgisini değiştirip şu anki felaket yoluna sokan ve yazının başındaki cami olayının gerçek müsebbibinin adına methiyeler düzülüp müzeler açıldığı ada silueti iyice moralimi bozdu. Yaptığım programı takip etmeden hızlı bir tur atıp bir an önce bir yerlerde gezi sonu seremonisine geçmeye karar verdim.

Sırasıyla Manastır tepesinde huzur veren bir ev, Sirakyan ikiz evlerinden biri, begonvil ve zakkum dolu bir sokak ve modern ama ada mimarisine uygun bir konak.

Ve bulutlar arasından ışığını vermeye çalışan güneş. İki tek zamanı. Şef Hermanın mezeleri ve ara sıcakları müthişti. Bence Kınalıada’ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Mekanın adı Jash. Ermenice yemek demek.

👋👋 PROTI
HEYBELİADA
Bugün ikinci adada eski adıyla Halki adasındayım. Prens adalarının ikinci büyüğü ve en yeşilinde. Antik çağlardaki Yunan filozofu Aristoteles, Halki’de o zamanlarda bakır bulunduğunu ve adanın Yunanca bakır anlamına gelen adını buradan kaynaklandığını söyler. Bakır madeni çok uzun zamandır kapalı. 16. Yüzyılda Istanbul’daki zengin rumlar vebadan kaçmak için adaya yerleşmiş. Yerleşim 1800 yılında 800 e ulaşmış. Vapur seferleri ile de hızla artmış.
Gezinin yarısında hem telefonun hafızası tükendiği için hem de şarjım bittiği için FB’a aktarmak isterken kazara arkadaşlarım çektiğim fotoğrafları ham haliyle görmüş oldu. Yaklaşık bir saat sonra şarj edip telefonu açtığımda yaklaşık 50 beğeni görünce biraz afalladım açıkçası. Altına yazı yazdıklarım bu kadar beğenilmiyor. 😅
Neyse adaya dönelim. Bugün programımı yaklaşık 15 km ‘lik bir parkur olarak düzenlemiştim ve bisiklet kiralamayı düşünüyordum. Ama esen rüzgar ve güzergâhtaki çam ağaçları beni yürümeye teşvik etti. Buyurun gezelim.
AZİZ NIKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ

Ada gezisine üç rahmani dinin ibadet yerleri ile başlayacağım. Gemiden iner inmez karşınıza adanın ana meydanına egemen olan bu kilise çıkıyor. Kilise, neredeyse tüm erkeklerin denizci ya da balıkçı oldukları bir adaya uygun olarak, denizcilerin koruyucu azizi olan Aziz Nikola’ya adanmış bir Bizans kilisesinin yıkıntıları üzerine 1857 yılında kurulmuş. Merkezi kaplayan yüksek bir silindirin tepesine örtülmüş kubbesi, dört destek payandası, dört kolunun üstündeki beşik kemerleri ve ana yapıdan bağımsız olarak yükselen çan kulesi (ki aynı zamanda saat kulesi görevi görüyor) ile plan açısından haç şeklinde. Narteks’in önündeki ayrı bir yapı ise Aziz Paraskevi’nin kutsal çeşmesine ev sahipliği yapıyor.
BET YAAKOV SİNAGOGU

İkinci durağımız olan bu sinagoga 1940’lı yıllarda yaklaşık 250 kadar Yahudi ailenin yaz mevsimini geçirmek üzere sayfiyeye geldiği için ihtiyaç duyulmuş. 1947 yılında başlayan girişimler 1953 yılında Neve Şalom Vakfı adına tescil edilen arsada gerekli yasal izinlerin alınması ile sonuçlanmış ve inşaatı tamamlanarak 10 Haziran 1956 Pazar günü ibadete açılmış. Bina oldukça mütevazi ve gösterişsiz görünüyor. 1997 yılından sonra adadaki Musevi yazlıkçı sayısının azalması sonucu sadece belirli gün ve dualarda ibadete açık.
HEYBELİADA MEYDANCIK CAMİİ

Caminin yapımına 1936 yılında başlanmış ve 1938 yılında ibadete açılmış. Konum itibarıyla yeşillikler arasında güzel bir ibadethane görüntüsü verdi bana. Bu caminin daha önce Deniz lisesinin içinde olduğu ve daha sonra buraya taşındığı da söyleniyor.
Güzergahımı Değirmen burnunu dışarıda bırakarak ada çevresinde atacağım 1. Çember ve daha sonra Ruhban okulu merkezinde Değirmen burnu çevresinde atacağım 2. Çember olarak belirledim. İlk çembere açık olacağını umduğum İsmet İnönü Evi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar müzesi ile başlayacağım. Bu arada tam veya yarı restore edilmiş evlerin tadını çıkaralım.

İSMET İNÖNÜ EVİ

İsmet İnönü’nün Heybeliada ile ilişkisi 1924 yılında geçirdiği ağır rahatsızlık sonrası doktorların istirahat önerileri üzerine adada bir köşkü eşyalı olarak kiralayıp yerleşmesi ile başlamış. 1934 yılında köşk alınmış ve eşyaları Atatürk tarafından hediye edilmiş. Evde sergilenen eşyalar o dönemden. İnönü cumhurbaşkanlığı sırasında çok sık olmamakla birlikte yazları bu köşkü kullanmış ve daha sonra müze haline getirilmiş. Pandemi nedeniyle kapalı idi.
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR MÜZESİ

Cumhuriyet Döneminin önemli yazarlarından olan Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) 1912 yılından itibaren ölünceye kadar bu evde yaşamış ve vefatının ardından da ev müzeye çevrilmiş. Müzede kendi yaptığı el işleri, özel eşyaları ve kitapları sergileniyormuş. Çok bakımsızdı. Oradan geçen bir ada sakini çok uzun süredir kapalı olduğunu söyledi. Uygun açı bulamadığım için Gürpınar’ın evinin resmini çekemedim ama en azından komşu köşkün fotoğrafını çekip koyayım istedim.
TERKİ DÜNYA KİLİSESİ
Müzeden sonra kiliseye kadar yaklaşık 2 km orman içinden geçen bir yol sizi bekliyor. Yolda rastladığım iki genç kadınla muhabbet bu yürüyüşü daha keyifli hale getirdi. Kiliseye vardığımızda küçücük bir odadan başka görülecek bir yer olmaması bizi hayal kırıklığına uğratsa da oradaki görevlinin ikram ettiği kahve ve süper manzara iyi geldi. Kadınlardan birinin Annesi Diyarbakırlı babası Batmanlı İzmir’de yaşıyor. Diğeri ise yaklaşık 200 yıl önce Müslümanlığı seçen Trabzonlu Rum bir ailenin kızı.

Kahvemizi içerken her türlü aşırı milliyetçiliğe Türk, Kürt ve Yunan ne olursa olsun nefretimizi dile getirip kiliseye girip ırkçılığın sona ermesini dileyerek birer mum yakıyoruz.
ÇAM LİMANI KOYU
Terki Dünyayı terk edip çam limanı koyunu dolanıyorum. Önce deniz seviyesine inip daha sonra tekrar tırmanmak biraz yoruyor açıkçası. Bu bölgede gölge yapan ağaçlar da yok yol kenarında. Neyseki tam yokuşun sonunda esintili bir kafe var.

“Orası Burası” Cafe. Su içip dinlenince devam ederim fikriyle oturduğum bankadaki bu Orhan Veli şiirini görünce bir bira çekiyor canım. Biramı yudumlayıp patates kızartmamı yerken bir dost ediniyorum. Belki yelkovan kuşu değil ama hiç bu kadar insan canlısı bir serçe görmemiştim.

Kafeden kaldığımda şarjımın bitmekte olduğunu fark ediyorum. Bu kötü haber. Merkeze inene kadar fotoğraf yok. Ağaçların arasından görünen sanatoryumun bakımsız haline bakarak ilerliyor ve yoldan bakıldığında gerçekten çok güzel olduğu anlaşılan Aya Yorgi Uçurum manastırına restorasyon nedeniyle giremiyorum. Son şarjımla kapısını çekiyorum.

Merkeze inip ismi aşina olduğu için Heyamola Restorana giriyorum. Açıkmışım. Telefonu da kendimi de şarja bağlıyorum. Restoranın sahibi Konyalı Vasil. Konyalı ama dedesi yelkenciymiş. Utanç verici bir durum ama iki gündür her yerde gördüğüm müsilaj beni balıktan soğuttu köfte yiyorum. İkinci çemberi bir dahaki sefere bırakıp merkezde birkaç fotoğraf çekip dönüşe geçsem iyi olacak.

Bunlar da o birkaç fotoğraf.

👋👋 HALKI
BURGAZADA
Eski çağlarda bir dönem Antigoni, bir dönem de Panormos (Güvenli Liman) adı verilen Burgazada, Prens Adaları’nın üçüncü büyük adası.1,5 kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip. Türkler Adayı İstanbul’dan hemen sonra fethetmiş ve tepedeki kale nedeniyle de Yunanca ’da “kule” anlamına gelen “Pyrgos”u Burgaz olarak değiştirerek bu isimle anmaya başlamış. Her zaman olduğu gibi yine merkezdeki ibadet yerleri ile geziye başlayıp sonra adanın en meşhuru Sait Faik Müzesini ziyaret edecek, 170 m yükseklikteki Hristos tepesine yürüyerek orada hem manzaranın keyfini çıkaracak hem de aynı adla anılan manastıra uğrayacağım. Dönüşümü Kalpazankaya Burnu üzerinden yapacağım.
VORDOSİNİ
Burgazada’ya gitmeden önce yol üzerinde yanından geçtiğimiz 10. ada ile söze başlayalım. Evet Prens adaları 10 adadan oluşuyor. İnsansız olan Sivriada, özel mülk olan Tavşan ve Kaşık adaları, yerleşim olan Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Sedef adası ve Yassıada. Etti dokuz, peki ya onuncu.

Onuncu ada Vordosini adası ama biz göremiyoruz. Denizciler de göremiyor ama bu fener sayesinde biliyor nerede olduğunu. Bizanslıların “Küçük Ada”, Osmanlıların “Batık Manastır Kayalıkları” ve denizcilerin de “Bostancı Kayalıkları” adını verdiği Vordonisi’nin sözlü tarihe göre, üzerinde bulunan manastır ve rahipleriyle 1010 yılında meydana gelen büyük İstanbul depreminde battığı biliniyor. Vordonisi, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde adaya sürgün gönderilen Patrik Fotius’un yaptırdığı manastırla tanınıyor. Aslında Patrik Fotius ile Patrik İgnazius arasındaki rekabet üzerine inşa edilen manastırın, Küçükyalı’da keşfedilen manastırın bire bir kopyası veya devamı olduğu sanılıyor. Adanın keşfi için çalışmalar Maltepe belediyesi tarafından başlatılmış.
AYA YANİ KİLİSESİ
Rum Ortodoks kilisesi olan Aya Yani, yani Yahya Peygamber Kilisesi daha iskeleye yanaşırken vapurdan görünen manzaraya egemen olan ve yüksek bir silindir üzerine

yerleştirilmiş kubbesiyle kasabanın en göze çarpan anıtı.1899’da yapılan bugünkü kilisenin, Yahya Peygamber Kilisesi’nin katholikonunun bulunduğu yere kurulmuş olduğuna inanılmakta. Asıl katholikon büyük olasılıkla 11. yüzyılda inşa edilmiş. Binanın bölümlerinin ise, önceki yapının planına sadık kalınarak inşa edilmiş bugünkü kilisede bir araya getirildiği düşünülüyor
BURGAZADA CAMİSİ
Mimar Burhan Arif Ongun tarafından 1954 yılında yapılan caminin mimarisi ada ile çok uyumlu. Sekiz köşeli beton caminin büyük ve yüksek bir kubbesi bulunmakta ve sağ orta duvarında beşik kubbeli küçük bir niş var. Caminin içi alt katında 3 büyük pencere, üstte 8 kemerli pencere ve kubbe kasnağında çepeçevre 24 alçı çerçeveli penceresi ile aydınlatılmış.

İkisi bir arada
SAİT FAİK ABASIYANIK MÜZESİ

Önceleri Spanudis Köşkü olarak bilinen yapı Sait Faik Abasıyanık’ın babası Faik Bey tarafından satın alınmış. 1939 da babasının vefatı üzerine Sait Faik annesi Makbule Hanımla buraya yerleşmiş. Ömrünün son günlerinde Darüşşafaka Lisesinde düzenlenen bir edebiyat matinesine katılan Abasıyanık çalışmalardan etkilenerek köşkü Darüşşafaka’ya bağışlamaya karar vermiş. 1954 de vefat eden değerli yazarın bu isteğini Annesi Makbule Hanım yerine getirmiş ve onun da 1963 de ölümünden bir yıl sonra köşk Cemiyet tarafından müzeye çevrilmiş. Sait Faik’in el yazısı ile yaptığı çalışmalar, kartpostallar, yazar hakkında çıkan yazı ve kitaplar, ailesinden miras kalan eşyaların sergilendiği müze; edebiyat tarihi kadar mimarlık tarihi açısından da önem taşımakta.
Bu da dahil defalarca kapısına geldiğim müzeyi hala görememiştim. Sebebi ise hafta sonları ve resmi tatillerde kapalı olması idi. İyi de kardeşim burası müze. Darüşşafakalı etkin ve yetkin bir dostuma durumu anlattım ve artık açık.
Daha sonra 170 metre yüksekliğindeki tepeye tırmanmaya başlıyorum. Özellikle 2004 yılındaki büyük yangından sonra oldukça çoraklaşan bu bölgede sıcakta yürümek oldukça sıkıntılı. Neyse manzara gaz veriyor insana.
HRISTOS MANASTIRI
Bir Bizans manastırı olan Theokoryphotos (Hz. İsa’nın Başkalaşımı), adının da söylediği gibi, Hristos (İsa) Tepesi’nin zirvesinde yer alıyor. Bizans kaynaklarınca doğrulanmış olmamakla beraber, söylenceye göre, manastır Makedonyalı

İmparator I. Basil tarafından (867-886) bir antik Yunan tapınağının kalıntıları üzerine kurulmuş. 18. yüzyılın sonunda ise manastır terk edilmiş, bir harabe haline gelmiş. Manastırdan günümüze, eski manastır bölgesinin çeşitli yerlerine dağılmış, önceki yapılara ait harabeler ve mimari kalıntılarının yanı sıra, 19. Yüzyılda yapılmış bir kiliseyle 18. yüzyılda inşa edilmiş iki katlı bir yapı kalmış. Manastır yöresinin sınırları içinde bugün bile hâlâ yağmur sularını toplayan dört adet kemerli yer altı sarnıcı var. Tepeden seyredilen manzara gerçekten harika. Bütün Adalar ve Anadolu sahilleri görülüyor. Rumlar kiliseye adını veren azizin anısına yapılan şenliği hatırda tutmak üzere 6 Ağustos’ta kiliseye geliyorlar. Bu olay eskiden, tepenin zirvesinde müzik ve danslarla kutlanıyor. Rum mezarlığı, manastır bölgesinin hemen yukarısında. Mezarlıktaki minik kilise, tapınakları hep tepelerin zirvesinde kurulmuş olan Hagios Profitis İllias’a adanmış. Manastır bölgesi girişinin içinde, çok güzel oyulmuş dört Bizans sütun başını da içeren bir dizi antik mimari kalıntısı bulunuyor. Manastır Bekçisinin mihmandar edasıyla gösterdiği tek şey bir duvardı. Onun dışında sürekli olarak Fatih’in İstanbul’u fethini anlattı.

Sonra Kalpazankaya’ya doğru yürüyorum. Daha önce Heybeli ve Kınalıada’da gördüğüm müsilaj burada yok gibi. Yassı ve Sivri adayı da pas geçmeyelim. Öğretmenevinde bir çay hoş oldu. Güzel bir mekan. 12 odalı imiş. Fuldü. Çay sonrası dönüş yolunda fotoğraf çekerek yürümek iyi olacak.

Çiçekseverler kilisenin hemen karşısındaki bahçeyi, anıt ağaç severler 600 yıllık çınarı görmeden dönmesin. O değilde son fotoğraftaki şortu olan biri için ev çok dar gibi geldi bana😀

Manastırdan çektiğim bu fotoğrafta görülen ve şekli nedeniyle Kaşık adası denilen adanın eski adı Pita. Dinçkök ailesine ait.

Bu kez ruhumun dediğine uyup genç mekanına takılacağım. Mekanı beğendim. Yemek ve müzik de güzeldi. Adı İndos Pub. İtfaiyenin karşısında.
👋👋 PYRGOS (kendi çektiğim resmi yanlışlıkla silmişim😪)
BÜYÜKADA
Geçen sene Kınalı, Burgaz ve Heybeliada’yı gezip notlarımı size aktarmıştım. Bu sene 23 Nisanı bahane ederek 10 can dost 2. Ölmeme Günü için Büyükada’da bir araya geldik. Bu arada ismi soğuk bir hava veren ölmeme günü ile ilgili bilgiyi aşağıdaki linkten alabilirsiniz.
https://www.mynet.com/26-mart-olmeme-gunu-190101039106
Hazır adada bir hafta sonu geçirirken bir iki yere uğramak iyi olur diye düşündüm. Özellikle Nizam caddesindeki binalara ve Aya Yorgi’ye yoğunlaştım.
BÜYÜKADA VAPUR İSKELESİ

Büyükada’da vapurdan ilk gördüğünüz bu bina 1914 yılında Osmanlı Neo – Klasik tarzda yapılmış bir yapı. Mimarı Mihran Azaryan’dır. Çinileri ise Kütahyalı Mehmed Emin Efendiye ait. 1999 – 2001 yıllarında restorasyonu yapılan yapı son zamanlarda binanın ikinci katının bir vakfa kiralanması ile gündeme gelmişti.
BÜYÜKADA SAAT KULESİ

İskeleden çıktıktan 50 metre sonraki büyük meydanda kalabalığın içinden bu saat kulesi yükselir. Ne zaman yapıldığına dair çeşitli söylentiler var. Kimileri buradaki ilk yapının 1857 yılında, ama saat kulesi olarak değil Sagredos’un içki bayisi olarak yapıldığını, kimileri 1912 de Bostancı iskelesi ile birlikte yapıldığını, kimileri ise 1923 de Cumhuriyetle birlikte yapıldığını söylüyor. İstediğinize inanın.
BÜYÜKADA ERMENİ KATOLİK KİLİSESİ
Adalardaki tek Ermeni katolik kilisesi olan Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nin kutsama ve açılış tarihi 15 Ağustos 1858.

Kemerli tavanı sütunlarla desteklenen kilisenin açık renk boyalı ibadet giriş kapısının yanında, Andon Ağa Apelyan’ın anısına mermer bir plaket var. Günışığı iki duvardaki üçer büyük pencereden alan iç mekan, günbatımından sonra iki avizeyle aydınlatılıyor. Sütun kabartmalı ön cephede yer alan giriş kapısının üzerinde, dairesel bir gül pencere görülüyor, yine girişin ibadet alanına açılan yüzünde, koro balkonu ve org var. Çan kulesi ise 1895 tarihli.
MİZZİ KÖŞKÜ
Nizam Caddesi üzerinde yer alan bu köşk, 19. yy’ın ikinci yarısında. Maltız kökenli George Mizzi tarafından inşa ettirilmiş. Halk arasında “Kırmızı Kuleli Köşk” ve “Al Palas” adlarıyla da biliniyor. Adadaki diğer köşklerden çok farklı kırmızı tuğla yapısı ile dikkat çekiyor. İstanbul’un mimari geleneğine hiç uymayan ve bazı ayrıntılarıyla İngiliz malikanelerini, kimi ayrıntılarıyla da ortaçağ şatolarını hatırlatan eklektik bir görünüme sahip. Giriş cephesinden bakıldığında köşkün solunda yükselen kare kesitli kule bir burç görünümünde.

Köşkün ikinci sahibi Giovanni Mizzi tarafından kulenin üzerine, içinde bir teleskopun bulunduğu, çepeçevre camla kaplı, kendi ekseni etrafında dönebilen bir rasathane yaptırılmış. Astronomi ‘ye özel merakı olan Giovanni, berrak gökyüzülü yaz gecelerinde buradan teleskopla yıldızları seyredermiş. Ay’da ve Merih’te hala adı ile anılan kraterler olan ünlü astrolog Evgenios Andoniadis Merih üzerinde daha önce vadi sanılan kraterleri buradan gözlemlemiş.
CON PAŞA KÖŞKÜ

Con Paşa Köşkü veya John Avrimidis Köşkü 1880 tarihinde Midilli doğumlu olan Con Paşa tarafından yaptırılmış. Köşkün mimarı Achileus Policis. Con Paşa aslında Venedik’li bir aileden olup esas ismi Trasiyolos Yannaros. Con Paşa’nın yöneticisi olduğu İdare-i Mahsusa Bağdat, Basra ve İhsan isimli üç vapur ile ilk Kadıköy Adalar seferlerini başlatmış. Çağının mimari özelliklerini bünyesinde toplayan değişik üsluplardaki dış süslemeleri ile dikkat çekiyor.
TROÇKİ EVİ
Arap İzzet Paşa veya Sivastopol Köşkü olarak da bilinen bu köşk bakımsız bahçesi içerisinde ayakta durmaya çalışıyor. Köşkün ününü artıran Leon Troçki Rusya’dan sürülmesinin ardından, otobiyografisini ve Rus Devrim Tarihi adlı kitabını Büyükada’da,1929-33 yılları arasında yaşarken bu köşkte yazmış olması.

Troçki 17 Haziran 1933 tarihinde adadan ayrılmış ve adadan ayrıldığı gün not defterine şöyle yazmıştır: “Dört buçuk sene oldu. Ayaklarımın Büyükada’ya iyice kök saldığına dair garip bir his var içimde”
1940 yılında bir suikast ile öldürülen Troçki’nin Meksika’daki evi dünyanın dört bir yanından turist akımına uğrarken Büyükada’ daki evinin bu halde olması çok üzücü elbette.
Daha sonra Nizam Caddesinden bir kaç klasik köşk fotoğrafı daha çektim.

BÜYÜKADA AYA YORGİ KİLİSESİ
Aya Yorgi kilisesinin temellerini 1905 yılında atılmış. Fakat daha öncesinde yaklaşık 1751 yılından beri burada bir manastır olduğu da bilinmekte. Ortodoks Hristiyanları için oldukça önemli ve kutsal kabul ediliyor. Bu nedenle Büyükada’ya gelen herkes mutlaka bu kilisenin bulunduğu bu 202 m rakımlı tepeye yürür. Ortodoks Hristiyanları Aya Yorgi kilisesinde ibadet ederek burada hacı olurlar.

Aya Yorgi’nin içerisine girdiğiniz zaman dileklerinizi her kilisede olduğu gibi yazabilir ve kutuya atabilirsiniz. Veya yine her kilisede olduğu gibi dilekleriniz için mum yakabilirsiniz. Bu arada Aya Yorgi’nin ziyareti için özel günler var; 23 Nisan ve 24 Eylül. Biz olaya 23 Nisanda vasıl olduk.

Aklınızda bulunsun, eğer dilekleriniz gerçekleşsin istiyorsanız bazı ritüellere uymanız gerekir. Mesela bu ünlü yokuşu çıkarken konuşmamak lazım. Zaten o kadar dik ki konuşmamanızın nefesiniz açısından da daha iyi olacağına emin olabilirsiniz. Yanınıza aldığınız bir makara ipin bir ucunu yokuşun başına bağlayıp yukarı kadar sala sala çıkmak (yaklaşık 1.200 metre) ve yol boyunca bazı ağaçlara çul çaput bağlamak da dilekler için pozitif etki sağlayacaktır.

Ben hiçbirini yapmadım ama şahsen yokuştan sonra dinlenmek ve bu harika manzarayı bira içerek uzun uzun seyredebilmek için kilisenin yanındaki Aya Yorgi Kır Lokantası adlı restorana gitmeyi dilemiştim. Dileğim kabul oldu.
BÜYÜKADA RUM YETİMHANESİ
Büyükada notlarımı Dünya’nın en büyük çok katlı ahşap binası olan Rum Yetimhanesinin hazin durumu ile bitireyim. Büyükada’nın Manastır Tepesi’nde yer alan tarihi Büyükada Rum Yetimhanesi 1898 yılında Fransız mimar Alexendre Vallaury tarafından tamamen ahşap malzemeler kullanılarak inşa edilmiş. İlk inşası otel ve casino olarak planlanır. Fakat otelin Büyükada’nın ahlakını bozacağını düşünen bir takım kişiler, dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’i bu konuda ikna ederler ve II. Abdülhamit de binanın otel olarak işletilmesine müsaade etmez.

Bu gelişmeler neticesinde faaliyete geçemeyen yapı, el değiştirmek zorunda kalır. Bina, Zengin Bir Rum Aile Tarafından Satın Alınır. Binayı satın alan kişi Rum asıllı Eleni Zarifi Hanım’dır. Ancak binanın kamu yararına uygun bir yer olmasından dolayı, Sultan Abdülmecit bir ferman yayınlar ve binayı Balıklı Rum Hastanesi’nde barınan kimsesiz Rum çocuklarına hizmet vermesi için Rum Patrikhanesi himayesine verilmesini buyurur. Ardından dönemin zengin Rum ailelerinden Andreas Sygngros Vakfı tarafından 15 bin Osmanlı lirası karşılığında yeniden satılan bina, Zarifi ailesinin ve Sultan Abdülmecit’in bağışlarıyla birlikte bu amaçla kullanılır. Kimsesiz çocuklara eğitim verilmeye başlanan bina, uzun bir süre Ruhban okulu olarak da hizmet verir.1903’te Törenle Yetimhane Olarak Açılır. Oldukça görkemli bir yetimhane olmuştur
I. Dünya Savaşı’nın çalkantılı ortamında Büyükada Rum Yetimhanesi’nde barınan kimsesiz çocuklar Heybeliada’daki başka bir yetimhaneye nakledilir ve binaya da Kuleli Askeri Okulu’nun mensupları yerleştirilir. Bir nevi yetimhane artık askeri kışla işlevi görmektedir. Ardından işgal kuvvetleri tarafından Büyükada’ya gönderilen Rum göçmenler barınmaya başlar binada. Sonrasında ise Rusya’daki Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus mültecilerin sığınağı haline gelir Büyükada Rum Yetimhanesi. Ancak Ruslar, soğuktan korunmak için binanın ahşap kaplamalarını sökerek yakarlar ve bina zarar görmeye başlar.
1960’lı yıllarda yaşanan Kıbrıs olayları nedeniyle Büyükada Rum Yetimhanesi’ne el konulur. 65 yıl boyunca hizmet veren bina tamamen kapatılır ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü ise ne yazık ki binayı onarmak adına hiçbir şey yapmaz. Binayla ilgilenen çok sayıda aday çıkar ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü, turizm dahil hiçbir alanda binanın kullanılmasına onay vermez.
Fener Rum Patrikhanesi ise, elinde Osmanlı’dan kalan fermanı, Zafiris ve Sygngros ailelerinin bağış belgelerini sunarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden binanın iadesini talep eder. Ne yazık ki bu talep reddedilir. 2005 yılına geldiğimizde ise Fener Rum Patrikhanesi, yetimhaneyi geri almak için AİHM’ye başvurarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne dava açar. Dava, 29 Kasım 2010 yılında sonuçlanır ve Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tapusu resmi olarak Fener Rum Patrikhanesi’ne devredilir.
Bir dönem binlerce yetime hayat veren bu bina maalesef artık bu tepede öksüz ve yetim olarak yalnızlığa terkedilmiş, daha da kötüsü uzaktan gördüğüm kadarıyla tekrar ayağa kaldırılamaz durumda. Yazık …

Son olarak Büyükada için küçük, bizim için büyük bir hafta sonu oldu. 👋👋👏👏


Yorum bırakın