Yurtdışı gezilerinde genellikle gittiğim şehri ıcığına cıcığına gezeriz. Ancak yaşadığımız kentte üstelik böylesine her yerinden tarih fışkıran İstanbul’da niye bunu yapmadığımızı da kendinize sormanızda fayda var.
Kariye Müzesinin Camiye dönüşeceği haberi üzerine bu iş gerçekleşmeden gezmek istedim. Bu vesile ile bir türlü fırsat yaratıp arşınlayamadığım Balat’ı da aradan çıkartırım diye düşündüm. Aslında sırf Balat’ta görülmesi gereken 20-25 mekân vardır ama olduğu kadarıyla.
KARİYE MÜZESİ

Manastır olarak yapılan bu mekânın ilk yapılışı 4.yy ile 5.yy olarak tahmin edilse de arkeolojik bulgular 12. yy dan başlıyor. Birçok yıkılma ve istilalarla zarar gören kilise kısmı, şu andaki son haline dönemin Bizans İmparatoru tarafından baş hazinedar görevine getirilen ve kilisenin kurucusu aristokrat Teodor Metokhites tarafından getirilmiş. Aynı zamanda büyük bir bilgin ve hümanist olan Metokhites tüm servetini manastırın tamirine harcamış. Tüm mozaik ve freskleri tasarlayıp dış koridor ve yan şapeli de yapıya eklenmiş. 16 yıl süren çalışmaların sonunda 1321 yılında tamamlanmış yapı. Metokhites, 13 Mart 1332 tarihinde öldüğünde kilisede kendisi için hazırlattığı mezar şapeline gömülmüş. Fatih’in İstanbul’u Fethinden 58 yıl sonra çan kulesinin olduğu kısma minare yapılarak camiye çevrilmiş. Ancak içerideki fresk ve mozaikler korunmuş. Müze olduktan sonra tek kubbeli kare şeklindeki ana hol, iç ve dış koridorlar ile yan şapel sergilenmekte. Ancak ne yazık ki ağırlıklı olarak mahşer gününü anlatan fresklerin bulunduğu ve narsist yanı da olan Metokhites’in resimlerinin de olduğu yan şapel restorasyon nedeniyle kapalı idi.


İki kubbeli dış koridora girdiğinizde mozaikler göz kamaştırıyor. En büyük mozaik pano İsa ve Meryem ile ona kiliseyi sunan kilisenin imparator olan ilk banisi. Kubbelerin yüksek olanında madalyon İsa. Diğerinde ise Meryem. Her ikisinin etrafında ise ataları var ki bunların çoğu tüm semavi dinlerde kabul görmüş peygamberler.

İç ve dış koridordaki diğer tüm mozaikler Meryem’in doğumundan önce başlayıp İsa’nın peygamber olmasına kadar ki süreç ile İsa’nın mucizelerin anlatıyor. Bu nedenle müzeyi ziyaret etmeden önce bu hikayeleri öğrenmek daha uygun ve keyifli olur. Mesela soldaki resmin altındaki panoda Meryem (atın üzerinde) ki o sırada hamile, Kocası Yusuf (atın arkasında) ve Yusuf’un dört oğlundan biri (atın önünde) nüfus sayımı için şehre gidiyor. Sağ üşt panoda ise İsa’nın iki mucizesi var. Solda küplere doldurttuğu suyu şarap yapıyor (şarap İsa’nın kanını temsil eder) sağda ise iki sepet ekmeği ( ki ekmek İsa’nın vücudunu temsil eder) bölerek çoğaltıp beş bin yoksulun aileleri ile birlikte doymasını sağlıyor.
Sağ alt panoda ise en az üç hikâye var. Kaynağını bulup öğrenebilirsiniz.

Ana holde yalnızca 3 adet mozaik günümüze gelebilmiş ne yazık ki. Biri İsa biri Meryem diğeri ise Meryem’in ölümü. Holde çeşitli kesim ve şekillilerle zenginleştirilmiş mermerler görülmeye değer. Son olarak müze çıkışı ulu ağaçların gölgesinde bir kahve için derim.
TEKFUR SARAYI
13. Yüzyılın sonlarında veya 14. yüzyılın başlarında, Blaherne saray kompleksinin bir parçası olarak inşa edilmiştir. Ancak bu saraydan günümüze kadar gelebilen tek bölüm. Tekfur genelde dini bir lider ifadesi gibi görünse de Ermenicede kral kelimesinden türemiş. Bizans’ta ise vali yani eyalet başkanı anlamına geliyor. Osmanlıdaki Beylerbeyinin tam karşılığı aslında. Ama bizim saraylarla kıyaslandığında tırışka bir yer. Pek umduğumu bulamadım yani. Avlusundan bakıldığında biraz daha anlamlı oluyor.


Bir zamanlar tüm haliç ve tarihi yarımadayı gören konumu ile manzarası harikaymış o kesin. Aslında saray Surlara yakınlığı nedeniyle İstanbul’un fethinde oldukça zarar görmüş. Ancak zannedersem restorasyon görmüş surlar beni oldukça şaşırttı. İçerden gerçekten aşılamaz gibi görünüyor. Bizanslılar haklıymış.
FENER RUM ERKEK LİSESİ
İstanbul’un fethinden sonra Bizans’ın yönetici sınıfı ve tüccarları kenti terk ederek Ege adaları, İtalya ve Fransa’ya sığınmış. Fatih Sultan Mehmet, 1454’te, tüm İstanbullu Ortodoksları kente geri çağırmış. Bunun üzerine İstanbul’dan ayrılan eski Bizanslılardan bazıları, kente geri dönmüş. Patrik Gennadios ile Fatih Sultan arasında yapılan anlaşma gereği 1454’te Fener sınırları içinde bir okul kurulmuş. Osmanlı, bu eğitim kurumuna geniş olanaklar sağlamış. Bu okulda pek çok yönetici, baş tercüman, patrik ve din görevlisi yetişmiş. Bu okul Osmanlı döneminden günümüze gelen ilk okul olma özelliğini de taşır.

Okutulan dersler teolojik ağırlıklıymış. Bunun yanı sıra antik ve çağdaş felsefe ve edebiyat dersleri de mevcutmuş. Okul, 1861´den sonra klasik eğitim veren bir liseye dönüşmüş.

1903´te okulun bünyesine, ilkokul öğretmeni yetiştirmeye yönelik, klasik filoloji ve pedagoji eğitimi veren bölüm eklenmiş. Okul, cumhuriyetten sonra Fener Rum Erkek Lisesi adını almış. Okulun, hemen bitişiğinde, Tevkii Cafer Mektebi Sokak´ta bulanan bir binada ise kız öğrencilere eğitim veriliyormuş. Okulların karma olmasına karar verildikten sonra kız öğrenciler de Fener Rum Erkek Lisesi binasına taşınmış. Haliç’in bu en gösterili binasının ne yazık ki içini göremedim.
MERYEM ANA RUM ORTODOKS KİLİSESİ
Halk arasında kanlı kilise olarak bilinen bu kilise gerek hikayesi gerekse İstanbul’da Osmanlı döneminde camiye çevrilmeyerek Rumların ibadetine bırakılmış Bizans döneminden kalma tek kilise olması nedeniyle en çok görmek istediğim mekanlardan biri idi. Ancak bırakın içini gezmeyi bu iğrenç yazılar içeren fotoğraf dışında başka fotoğraf bile çekemedim.

İkinci fotoğrafı internetten buldum. Bu çan kulesinin resminin yanında anlatayım kilisenin hikayesini. 13.yy da Moğollar ile yakın ilişki kurmak isteyen Bizans İmparatoru kızı Prenses Maria’yı evlenmesi için Moğol İmparatoru Hülagü Han’ın yanına göndermiş. Ancak uzun süren yolculuk sonunda Maria ulaştığında yaşlı Hülagü Han ölmüş olduğu için oğlu Abhaka Kağan ile evlendirilmiş. Taht kavgaları nedeniyle Abhaka Kağan da amcası tarafından öldürülünce bir kağan ile evlendiği için başkası ile evlendirilemeyecek olan prensesi Moğollar Konstantinopolis’e geri yollamış. Bu süreden sonra kendini dine adayan, misyonerlik yapan Prenses Maria, yaptığı iyilikler ve din adına çalışmaları nedeniyle Moğolların Meryem’i olarak anılmaya başlamış. Rivayet olunur ki Fatih de bu hikâyeden etkilendiği için bu kilisenin camı olmasına izin vermemiş.
MOLA

Epeyce yürüdük. Bir mola vermekte fayda var. Önce bir limonata. Sonra çay ve çikolatalı cheesecake. Yer seçimi konusunda önsezilerim hep iyidir. Yine öyle oldu. John Coffee’yi tek geçerim bundan böyle. Yalnız gelecek sefer limonata değil fotoğrafta limonatanın yanındaki yeşil renkliyi deneyeceğim.
BULGAR ORTODOKS SVETI STEFAN KİLİSESİ

Demir kilise olarak da adlandırılan bu kilise 1898 tarihinde yapılmış. Sveti Stefan bana nedense Karadağ’daki minik sevimli adayı hatırlatır. Aslında Bulgarca “Sveti” sözcüğü Türkçe “Aziz” anlamına geliyor ve “sv.” Biçiminde kısaltılıyor. Yani bu Stefan bir aziz. Baştan aşağı demirle inşa edildiği için Demir Kilise diye anılıyor. Bütün dış kaplamaları, gömme ayaklar ve başlıkları, pencere doğramaları, kapı kanatları, kemerler, saçak silmeleri, çatı, çatının kenarı boyunca uzanan parapet duvarı ile bunun üzerindeki babalar, çan kulesi, bu kulenin dört yanındaki dört balkon, iç mekandaysa duvarlar, merdivenler, bütün kolonlar ve kolon başlıkları demirden yapılmış. Kilise 19. Yüz yılın sonlarında prefabrike olarak Viyana’da üretilmiş. Daha sonra tüm parçaları İstanbul’a getirilip cıvata ve perçin bağlantıları ile monte edilmiş.


Bu da kilisenin bahçesindeki dilek ağacı. Mart ayında kırmızı beyaz iplik ve boncuklarla hazırladıkları “Marteniçka” ları dilek tutarak ağaca bağlıyorlar. Gerisini ağaç hallediyor. Marttan bu yana hala birkaç tane kalmış ağaçta.

Bu Balat ne gezmekle biter ne anlatmakla. En iyisi kalanı bir dahaki sefere bırakıp kısa kısa geçmek kalanları. Balatta meşhur MERDIVENLI SOKAK burası. Hemen dibindeki kafede kuşağın muhabbetine tanık olabilirsiniz.
RUM ORTODOKS PATRİKANESİ

ÖZEL MARAŞLI RUM İLKOKULU

Pencerelerin büyüklüğüne bir kez daha vuruldum.
Birazda sokak fotoğrafları koyalım şuraya.


Balat fotoğraflarının olmazsa olmazı çamaşırlarla bitirip yorgunluğu Agora Meyhanesinde atmayı planlanmıştım. Ama kapalıydı. Umarım Pandemi nedeniyledir.


Yorum bırakın