MAVERAÜN BEYKOZ
Programım sabah erkenden Üsküdar’dan kalkan Boğaz Vapuru ile salına salına Anadolu Kavağına gitmek, oradan Yoros Kalesine çıkıp sabah sporunu kültür gezisi ile harmanlamak daha sonra gogıl emminin kalenin içinde olduğunu söylediği kafede kahvaltımı edip yine vapurla tıngır mıngır dönmekti. Lakin evdeki hesap Şehir Hatları tarifesine (hafta sonları boğaz seferi yokmuş) uymadı. Ben de programı araba ile yapıp kapsamı da genişlettim.
YOROS KALESİ

Yoros Kalesine araba ile geldim. Çok yakınında ücretsiz otopark var. Kale Anadolu Kavağının üst tarafında. Boğazın Karadeniz tarafından girişi üzerinde. İstanbul’a gelen saldırıları, gözetleme ve savunma için tarih boyunca iki taraflı hisar ve kaleler yapılmış. En bilineni Anadolu ve Rumeli Hisarı. Kavak bölgesinde Anadolu tarafında Yoros, Rumeli tarafında İmros kaleleri var. Fener bölgesinde ise Anadolu yakasında Poyraz Kalesi, Rumeli yakasında Garipçe kalesi mevcut.

Fotoğrafta giriş kapısının yanındaki iki kule görülüyor. Yoros kalesi aslında her şeyi ile muamma. İsmi için bile üç görüş var. İlahi olanlar kutsal yer anlamındaki “Hieron”dan, romantik olanlar Antik çağ tanrısı Zeus’un sıfatlarından olan uygun rüzgâr anlamındaki “Ourios”dan, otantik olanlar dağ anlamındaki “oros”dan geldiğini varsayabilir. Gezerken anlayabildiğim kadarıyla en yüksek noktadaki giriş kapısının yanında iki adet, kale yanlarında iki adet ve deniz tarafında dört adet olmak üzere toplam sekiz adet kulesi varmış.

Muamma dedim ya, mesela yakın zamana kadar Ceneviz kalesi sanılıyordu. Daha sonra Doğu Roma döneminde yapıldığı ve Bizans zayıflayınca Cenevizlilerin aldığı ortaya çıkmış. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlıların eline geçen kale Fatih’in aldıklarını özellikle de kıyı kaleleri restorasyonunu pek seven II. Beyazıt tarafından onarılmış. İçeride camiye çevrilecek kilise olmadığını görünce içine hemen bir mescit bir de hamam yaptırmış. Mescit ve hamamdan pek bir şey kalmamış ama pek çok yerde yunanca yazıtlar halen duruyor. Fotoğraftaki giriş kulelerinden sol taraftakinin üzerinde olan.

Kale belli ki erken roma ve antik dönemden kalma malzemelerle inşa edilmiş. Üzeri desenli bazı parçalar görülebiliyor. Bu durum bana restorasyon sonrası tek düze olan görüntüden daha fazla keyif veriyor.Şimdi biraz da kalenin içine girip sağa sola bakalım. Bu sağ

bu da sol.


Son olarak giriş kulesinin içinden yukarı bir fotoğraf çektim. Bu internette sözü edilen kafenin üstteki iki katı. Altta da iki kat var. Ben minik sevimli bir şey bekliyordum. İyi ki evde kahvaltı etmişim
POYRAZKÖY
Kavaktan çıkıp Fenere giderken iki sapak vardır. Biri Poyrazköy’e sapar diğeri Kaynarca Köyüne. Önce boğaz tarafına yani Poyrazköy’e saptım. Aklımda güveçte iskorpit (çarpan balığı). Kalabalık olacağını tahmin ediyordum ama vıcık vıcık değil. 3. Köprüden sonra gidilmez bir hal almış. Kaleden bir fotosunu alıp Kaynarca Köyü’ne saptım.

KAYNARCA

Kaynarca özellikle mangal işlerine uygun yerlerin çokça bulunduğu bir köy. Ama gerçekten de köy. Çayıra salınmış koyunlar, yol kenarındaki böğürtlenler

ve başta meşhur kavak inciri olmak üzere tarlasının yanında meyve sebze satan iki büklüm teyzeler. Ben bunları aldım ve İnebolulu bir büyüğüme nazire olsun diye de dekore edip fotosunu çektim😁 . Tavsiyem en azından doğası için fenere ya giderken ya da dönerken bu köye uğramanız.

⚠Ama yoldan geçen kaplumbağalara dikkat⚠ Arabadan inip karşıdan karşıya geçme süresini kısalttığım yaşlı dostum ayrılık busesi gönderirken. boğazla Karadeniz’in kesişim noktası olan bu köşede dalgaları seyredip,
ANADOLU FENERİ
En azından Karadeniz’i görmek için fenerin dibine kadar gittim ve kılavuz kaptanın henüz terk ettiği Karadeniz’e açılan bu gemide olmayı hayal edip,

boğazla Karadeniz’in kesişim noktası olan bu köşede dalgaları seyredip,

merdiven altı bir mekanın manzaralı köşesine oturdum.

Sonunda vuslat vakti. Palamut yağlanmaya başlamış haberiniz olsun. Izgaraya geliyor artık.

SARIYER’DEN ÖTEYE
İki hafta önce Anadolu yakasında yaptığımı bu hafta Urumelide tekrarlayayım dedim. İlk hedef Garipçe. Navigasyondan baktım. En uygunu 3. Köprü görünüyordu. Vardır bir bildiği dedim. Yokmuş. 3. Köprüden Rumeli tarafına geçince ilk çıkış yalnızca acil durumlar için kullanılabiliyor. Çıkış gişesi yok. Köprüyü yapmışlar gişeyi yapamamışlar. Kilyos üzerinden gitmek zorunda kaldım. Ama olsun söz, bir daha yapmam.
GARİPÇE KALESİ
Garipçe köyü (mahalle olarak geçiyor aslında) oldukça eski bir yerleşim. Ancak ilk bakışta çirkin yapılaşma kurbanı gibi geldi bana.

Kale Antik Çağ’da Lykion Limen (Likyalıların Limanı) adı verilen koyun Karadeniz tarafında kalan ve şu anda köyün dayandığı kayanın üzerine kurulmuş. Sultan III. Mustafa tarafından 1757-1774 yılları arasında inşa edilen kale, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da bir süre kullanılmış. Şu anda o kadar bakımsız ki yakında kale diye bir şey kalmayabilir.

Top mevzilerine girilen bu galeri girişinde olduğu gibi tamiratlar genellikle betonla yapılmış ve orijinallik bozulmuş. Dar giriş galerisinden geçtikten sonra

oldukça geniş bir mekana çıkıyorsunuz. Tavanlar tuğladan yapılmış ve oldukça iyi durumda.Bu mekânın sağında ve solunda dörder pencereli iki galeri bulunuyor. Ayrıca bu galerilerin iç tarafına oyulmuş odacıklar var.

Ortada ise boğazın girişine çevrili büyük pencerenin dibinde olan topun ankrajları halen duruyor. Son olarak da deniz tarafından galerinin görüntüsü.
Tepeden aşağıya inerken karşı tepedeki büyük mezar taşları ilgimi çekti. Üşenmedim çıkayım dedim. Ancak ulaşmak mümkün olmadı. Çünkü patikalar dahi kapatılmış. Ama gördüğüm Osmanlı mezar taşları ilginçti. Her an birileri bunları götürebilir

veya toprağın altında kalabilir.

Aşağıya indiğimde tahminim kaleyle aynı zamanda yapılmış caminin şadırvanında elimi yıkarken orada duran birine buralı mısın diye sordum. Evet dedi. Bu kalenin bir adı da Imros kalesi mi diye sordum. Hangi kale dedi. Bu kaleler ile ilgili internette ciddi bir karışıklık var. Fotoğraflarını bile karıştırmışlar. Otoparktaki gençlerden de bir bilgi çıkmadı. Arabaya binerken kale restore edilirse güzel olur diye yalan söyledim. Tek maskeli kişi burayı restore etmeye devletin parası yetmez dedi. Saraya yetiyor diye cevap verince o milletin sarayı diye tersledi. Dayak yemeden gitmek için gaza basmadan ben de bu millettenim ama bir faydasını görmedim diyebildim. Ne de olsa seçimde iktidara %85 oy çıkmış bir mahalledeyim
TOPÇU KALESİ
Bugün ikinci adresim Rumeli feneri ve elbette Topçu kalesi. Topçu kalesinden Rumeli fenerini çekerek başlayalım işe.

İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafından en uç noktada yer alan kale bir Rum mimar tarafından tasarlanmış. Aynı yüzyıl içinde Padişah IV. Murad tarafından yenilenmiş. Yığma taş tekniği ile inşa edilmiş olan kale, Kırım Savaşı’nda Fransız ve İngilizlere ait gemilerin boğaza girişini gözetlemek amacı ile ve cumhuriyet döneminde de bir süre askeri karakol olarak kullanılmış. Kemerli bir giriş kapısı bulunan, iki büyük kulesi olan kalede, ilk yapıldığı dönemde 60 asker evi, 100 top, cephanelik, buğday ambarları ile bir camii olduğu ve 300 asker yaşadığı biliniyor.

İçeri girdiğinizde bir arena havası var. Top mazgalları yaratıyor bu havayı.

İki büyük kule de sekizgen planlı. Bu kulelerin biri. Bu da ev kule denilen diğeri.

Deniz tarafına indiğinizde tam teşekküllü gelenler göze çarpıyor. Bir de deniz tarafından çekmekte fayda var.

İçerden baktığınız pencerelerde ilginç görüntülere rastlayabilirsiniz. Zum yaparsanız anlarsınız beni. Bari birkaç tane de sanat fotosu çekeyim 🙂


Kaleden çıktıktan sonra limana indim. Tam ağları çekerken gördüm Barınak restoranı. Beni çeken adının başındaki salaş lafı idi. İçeri girip oturacaktım ki köşede oturan yetmiş yaşlarındaki bir adam yalnız mısınız dedi.

Evet dediğimde manzara daha iyi olduğu için karşı tarafa oturmamı tavsiye etti. Daha sonra Urfa Birecikli olduğunu öğrendiğim mekânın sahibi Mustafa bey “Bayanlar varken pozitif ayrımcılık yapıp orayı onlara tavsiye ediyorum da” diyerek güldü. Doğru yeri buldum yine. Manzara da iyi gerçekten. Artık sanat ve eğlenceye başlayabiliriz.
ŞİLE’DEN AKÇAKOCA’YA
Bu hafta sonu iddialı bir gezi planladım. Anadolu’nun Karadeniz’deki en batı sahil kasabalarına göz atacağım. Bunların içinde ilk defa göreceklerim de var ve bu gezi ile Marmara Bölgesinin tüm Karadeniz sahilini tamamlamış olacağım.
ŞİLE
Şile İstanbul’un Çatalca ve Silivri’den sonra en büyük yüzölçümüne sahip üçüncü ilçesi. Tarih öncesine giden bir yerleşim. Bölgedeki en eski tarihi buluntular Şile’de. İlk inanan Hristiyanların saklandığı mağaralar da burada. 50.000’i bulan nüfusu yazın özellikle de hafta sonları üçe katlıyor. Fener ve liman bölgesi dışında kalan kısmında aslında İstanbul’dan pek de farkı olmayan bir yapılaşma var. Ben hem limanı hem de Feneri gören bir burunda bulunan kültür parkı ile yetineceğim Şile’de. İlk fotoğrafım parktan limanın ve Ceneviz kalesinin görünüşü.

Şile diğer adıyla Ocaklı Ada kalesinin yaklaşık 2000 yıl önce inşa edildiği düşünülüyor. Daha sonra Bizanslılar kullanmış. Osmanlılara Yıldırım Beyazıt tarafından 1396’da katılmış.

İki kez tamir edilmiş ve beş sene önce de rezil pardon restore edilmiş. İster inanın ister inanmayın tek burun delikli Sünger Bob resmini çekerken bana göz kırptı.

Bu da kültür parkından fenerin görüntüsü.

Göz alıcı yapısı ve yüksekliği ile fener, Şile’nin ilk akla gelen sembolleri arasında.150 yaşındaki Şile Deniz Feneri, dünyanın aktif olarak görev yapan en büyük ikinci feneri, ülkemizin ise aktif en büyük feneri. Deniz seviyesinden 60 m yükseklikte yer alan 19 m yüksekliğindeki kulesi ile ışığını 35 mil uzağa gönderiyor ve açık havada İstanbul Boğazı’ndan görülebiliyor. Sultan Abdülmecid tarafından 1858-1859 yılları arasında yaptırılmış ve metal aksamı ile mercek kristal sistemi Paris’ten bir fabrikadan gelmiş. İnşa tarihinde ışık kaynağı olarak 3 fitilli gaz lambası kullanılan fener, 1968 yılında elektriğe çevrilmiş. Bir dönüşünü 120 saniyede tamamlayan fenerin ışığı bunu bir sarkaç sistemi ile gerçekleştiriyor ve dişli tertibatı bekçisi tarafından iki saatte bir saat gibi kuruluyor. Yani aslında her şeyi ile antika.
Ulaştırma Bakanlığı, deniz fenerlerini müze olarak değerlendirme projesini ilk olarak bu tarihi fenerde başlatmış lakin restorasyon çalışması başladığı için gezemedim. Umarım Şile’nin ikinci bir çizgi film kahramanı olmaz.
KAHVALTI
Erken yola çıkıp Şile Merkezde dolaştıktan sonra ikinci adresim olan Akçakese köyüne giderken yolda kahvaltı edecek bir yer bakmaya başladım. Sol tarafta Meral’in Gözleme Evi yazısını sevimli bulup durdum. İyi ki durmuşum. Manzara, doğal bir kahvaltı ve güleryüz. Daha ne ister ki insan.

AKÇAKESE KÖYÜ

Önceleri Rum köyü olan köye 15. yüzyıl başında Türkmenler de yerleşmeye başlamış. İsmi de o yıllarda köyde olan ve beyaz taşlarla inşa edilen Akça Kiliseden geliyor. Köyün en önemli özelliği yaşları 100 yılı geçkin olan çok sayıdaki ahşap evleri. Tipik özellikler var. İki katlı ve ön cepheleri simetrik. İkinci katta iki yanda cumba var. Bunların ortasında kalan kısmına bazı evlerde balkon konulmuş. Orta kısmın 1. Katı giriş kapısı ve genellikle giriş kapısının dışında da perde var. Restore edilmiş bir tek ilk ev vardı. Diğerlerinin de birkaç fotoğrafını çektim.

Özellikle son ev dönemin sürrealist bir çalışması

Daha sonra Akçakese koyuna indim. Bir km uzunlukta çok güzel bir sahili vardı. Yıllar önce buradaki Bungalov Otelde bir gece kalmıştık. Hatta gece yılan dansı yaparken bir fotoğrafım vardır burada. Çok fazla değişmemiş. Yani ben kadar değişmemiş.
AĞVA
Değirmen Dere ile Koca Dere arasında yer alan sevimli kasaba Ağva’da çok değişmeyen yerlerden. Ama merkezinin dar yolları araç trafiği açısından oldukça sıkıntılı. 3 kere dolaşıp park yeri bulamayınca pas geçtim.

Dereler boyunca güzel yemek ve konaklama yerleri var. Daha önce gelip kaldığım ve beğendiğim ama adını hatırlatmayıp yalnızca tabelasında keklik resmi olduğunu hatırladığım mekânı da bulamadım ne yazık ki. Uzaktan da olsa fotoğrafsız olmaz.
AKÇAKOCA ANITI
Ağva’dan Kandıra’ya geçtim. Sevimli bir yer bekliyordum. Belki de Mustafa Kandıralı nedeniyle. Ama görünce pas geçip Kerpe yoluna girdim. Yolda ilk defa Türbe dışında bir kahverengi tabela gördüm ve daldım. Akçakoca Anıtı yangın gözetleme istasyonu olan bir tepeye kurulmuş.

Tepenin manzarası çok güzel. Hem Kerpe hem de Kefken görülüyor.

Akçakoca Ertuğrul Gazi ile akran. Sapanca’dan Akçakoca’ya kadar olan bölgeyi Bizanslılardan aldığı söyleniyor. Ancak bir beton ve demir yığını olan anıtın bence hiçbir sanatsal bir yanı olmadığı gibi biraz da zorlama olmuş. Önce anıt yapalım denmiş ve planlanmış sonra da kimin olsa acaba diye düşünülmüş sanki. Tepede anıttan çok daha fazla dikkat çeken yapı ise bir mescit. Bu kısım yorumsuz.
KERPE
Kerpe ve Kefken ilk defa göreceğim yerler arasında. Önce Kerpe’ye gittim ve çok beğendim. Oldukça fazla da fotoğraf çektim. Hatta bu fotoğrafta kayanın üzerinde görünen gencin denize muhteşem balıklama atlayışını da filme aldım.

Ama bu fotoğraf dışında kalanları yanlışlıkla silmişim maalesef. Bu beyaz renkli kayalar rüzgâr ve deniz tarafından yontulmuş heykeller sanki. Kerpe’nin kelime anlamı da kolay çizilebilen yumuşak beyaz taş zaten. Devam
KEFKEN
Kefken fotoğrafları da aynı akıbete uğradı ne yazık ki. Tek söyleyebileceğim inanılmaz güzel bir sahili olduğu ve ekim olmasına rağmen sahilin tıklım tıklım olduğu. Boş geçmemek için en azından Karadeniz’in iskana müsait iki adasından biri (diğeri Giresun adası) olan Kefken Adasından bahsedeyim bari. Oldukça büyük bir balıkçı barınağı olan adada Cenevizlilerden kalma bir kalenin kalıntıları ve 40 civarında su kuyusu varmış.

Aynı zamanda su altı sporları için de çok elverişli olan ada maalesef düzenli tekne seferi yok ve turizm amaçlı kullanılmıyor.
AKŞAM
Akşam yarım asrı aşkın bir süredir tanıdığım can bir dostum beni Karasu’da misafir edecek. Gittiğimde yakın bir köyde mangal çoktan yakmıştı ve müskirat da masada yerini almıştı. İşin vuslat kısmı gezi kısmından daha fazla ilgi çekmeye başladığı için bu sefer görüntüye sansür uyguladım ve şaşırtmaca yapıp gezinin ortasına koydum.

Şunu söylemeliyim, köy havasını özlemişim. Sabah kalkıp akşam yol yorgunu olarak pek de incelemediğim evin fotoğrafını çekmek ilk işim oldu. Bu evi her ikisi de edebiyat öğretmeni olan çift kendileri yapmış. Petrocelli dizisindeki gibi.

SAKARYA NEHRİ

Sabah köy kahvaltısı sonrası ilk olarak önceleri Ermeni Mezarlığı şimdi ise DSI su deposu olan bir tepeye çıkıp Sakarya’nın denize ulaşmadan önceki son kıvrımlarına baktık. Fotoğraf Sakarya’nın denizle buluştuğu yer.
AKÇAKOCA CENEVİZ KALESİ
İkinci adresimiz olan kale iki koy arasında bulunan bir falez üzerinde kurulmuş. Kalenin güneyinde, surların ortasında yüksek bir kulesi, iç avluda bir de su sarnıcı bulunmakta. Burada Ceneviz Kalelerinde kullanılan harç ve tuğlanın tipik özellikleri var. Helenistik, Roma ve Doğu Roma dönemlerinden günümüze kadar gelen Ceneviz Kalesi ve çevresi UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’ne adını yazdırmış. İki yanındaki koylarda muhteşem.


KARASU
Son durağım Karasu deprem sonrası özellikle iç turizm anlamında büyük ilerleme kaydetmiş bir ilçe. Elbette bunda Sakarya Longozuna kurulmuş olmasının ve bu nedenle de 6-7 km uzunluğunda geniş bir kumsala sahip olmasının rolü büyük. Yaklaşık 50.000 olan nüfusu yazın 1.5-2 misline çıkıyormuş. Sahil hala çok kalabalık idi.

Son olarak kumsalın korunması için yapılan sahile paralel taş mendireklerin belli aralıklarla sahil boyunca olduğunu ve bölgede konuştuğum insanların kumsalın korunması ve kum birikmesine olumlu etki yaptığını söylediğini belirtmek isterim.

İstanbul’a dönme vakti geldi.
2. RUMELİ’DE KARADENİZ
Bu hafta sonu rotamı Trakya’ya çevirdim. Aynı zamanda Karadeniz’in Anadolu kıyılarından sonra Trakya kıyılarını da bitirmiş olacağım. Bu defa önce planladığım en uzak noktaya gidip oradan gezerek döneceğim. Niye 2. Rumeli dedim. Çünkü Kanal İstanbul denen ucube proje gerçekleşirse Rumeli ikiye bölünecek. Boğaz kanal arası 1. Rumeli ve kalan kısım 2. Rumeli. Benim gezeceğim bölge kanal ötesi.
YALIKÖY
İstanbul’un Trakya’da en uçtaki köyü Yalıköy. Çatalca’ya bağlı. Eski adıyla Podima. Eski bir Rum balıkçı köyü. Rivayete göre korsanların seferden sonra eğlenmek için uğrak yeriymiş. Kumsalın bir ucundan diğer ucuna yürüyüp döndüm. Yaklaşık 1 saat sürdü. Yani 2.5 – 3 km uzunluğunda bir sahil. Sezon bittiği için çok sakin.

Sahile paralel olan yola çıktığınızda yol boyunca böğürtlenler var. Hiç toplanmamış olması şaşırtıcı.


Yürüyüşü bitirdiğimde sahili yukarıdan komple görebileceğim bir çay bahçesine oturup kahvemi içtim. Kahveyi içerken sahilde dolaşan bu genç aşıkları seyrettim. Değişik.

Kahvenin yanında gelen renkli çakıl taşları ile dolu bu minik kâseyi niye getirdiler anlamadım. Özellikle ortadaki beyaz taş bana sinirli sinirli bakıyor. Hesabı öderken işletmeci kadına şeker sanıp yiyen olmuyor mu dedim. Kadın şeker zaten dedi. İnsana bazen gerçekten kal geliyor. Kendime kızdım, dönüp bana bakan beyaz taşı yedim.
ÇİLİNGOZ TABİAT PARKI
2011 yılında tabiat parkı ilan edilen Çilingoz Tabiat Parkı, 17.75 hektarlık bir alanı kaplıyor.

80 metre genişliğinde, ince kumlu bir plaja sahip olan Çilingoz Tabiat Parkı’nın hemen yanından Çilingoz Deresi geçiyor. Bu kısımda oluşan gölet alanının etrafında sazlıklar bulunmakta. Çilingoz’a gidildiği zaman deniz, orman, göl ve sazlık manzarasını bir arada görmek mümkün. Kayın, kızılağaç, gürgen ve saçlı meşe gibi ağaç türleri, bölgedeki ormanların çoğunluğunu oluşturmakta. Kuş türlerinin yanı sıra geyik, karaca, tilki, sansar, kurt, çakal, sincap gibi türler de alanda koruma altında bulunan canlılardan.

Lakin parkın neredeyse kalbi durumunda olan bu koy ihale edilmiş ve mafya kılıklı tiplerin elinde. Girerken biri dur işareti yaptı ve 30 TL istedi. Girmedim. Benim gibi para ödemek istemeyenler bu köşede çadır kurmuş.

Orman yolunda Yalıköy Bal ormanı diye bir ok görüp girdim. Şahane bir göl çıktı karşıma. Göl kıyısında bir yandan termos ile getirdikleri çayı içen bir yandan etraftaki pet şişeleri toplayan orta yaşlı çifte burada yürüme yolu var mı diye sordum. Gösterdiler, elime de bir poşet tutuşturdular gördüğün plastikleri topla diye. Görev adlettim. Yarım saat civarında yürüdüm türlü kuş sesleri eşliğinde. Poşet yetmedi.

ÇEVRE KÖYLER
Sonra pek çok köyden geçtim. Hepsi de çirkin yapılaşmanın kurbanı olmuş ve varoş görüntüsü veriyor. Karacaköy, Ormanlı, Dağyenice, Çanakça, Durusu. Hepsinde de dikkatimi çeken bazıları hala okul olan bazıları belediye yapılmış eski taş mektepler. Erken cumhuriyet döneminin aydınlığı var yüzlerinde.

Köy olarak bir tek Balabanı beğendim. Görünen Durugöl arkasında da Karadeniz.

Balaban köyü sahiline inip birkaç fotoğraf çektim.


Burası Durugöl’ün İstanbul’a en yakın ucu ve engellenemeyip yapılırsa Kanal İstanbul’un Karadeniz öncesi son durağı olacak Durusu köyü. Bu fotoğrafı da Durusu’da Durugöl’ün sazlıkları güneşi uğurlarken çektim.

KARABURUN
Günün son durağı Karaburun. Kanal İstanbul’un planlara göre Karadeniz ile buluşacağı yer.

Niyetim burada alışılagelen vuslat ritüelimi gerçekleştirmekti. Lakin hava kararmaya başladı. Jandarma kol geziyor ve ehliyette 3. hakkımı kullanmak istemiyorum.

Bu bölümün sonunda da bir uyarıda bulunayım. Yollar genelde iyi. Ama özellikle virajlı yerlerde hızımıza dikkat edelim. Aniden çok bozuk zeminler veya çok fazla sayıdaki bu tip köpecikler önünüze çıkabilir.


Yorum bırakın