Bu hafta sonu uzun zamandır istediğim İstanbul surlarını turlamaya başlamak için ideal zaman. Fatih’in fethettiği Konstantinopolis’in surlarının uzunluğu 22 km. Haliç surları 5,5 km, kara surları 7,5 km, Marmara surları 9 km. Ben en uzun olandan yani Marmara Surlarından başlayacağım. İlk Etap Yedikule-Yenikapı.
1.GÜN
YEDİKULE

Yedikule hisarı Marmara Surları ile kara surlarının kesiştiği noktada surların hala ayakta olan en gösterişli yerlerinden biri. Bunun en önemli sebebi ise Osmanlı hazinesi burada saklandığı için iyi bakım yapılması. Adı Fatih’in fetihten sonra yaptığı 3 kule ile birlikte hisarın 7 adet kuleye sahip hale gelmesidir. Elbette Yedikule denince ilk akla gelen zindanlarıdır, zindan denince de öldürülen tek Padişah olan Genç Osman’dır. Evet Osmanlı hanedanı birçok katliam yapmıştır ama bunların içinde öldürüldüğünde padişah olan bir tek odur. Bu belki de Osmanlının kaderini değiştiren bir cinayettir.
Beni takip edenler bilir. Biraz kısmetsizimdir. Maalesef Restorasyon nedeniyle içeri girip müzeyi gezemedim.

Sahile çıkmadan önce bu iki tarafı manolya ağaçları olan sokakta yürüdüm. Sonra sahil boyunca Samatya’ya yürümeye başladım. Surlar deniz tarafından oldukça bakımlı görünüyordu. Önündeki yeşil alanda yürüyüşü keyifli yapıyordu.

Yolun en pis yerinin Zübeyde Hanım heykelinin olduğu yer olması karşısında bu büstü buraya koyana mı yoksa burayı bu halde bırakan Fatih Belediyesine mi kızayım bilemedim.
NARLIKAPI
Sahilden surların içine yönlendim. Bu kapıdan içeri girdim. Çıktığım caddenin adı Narlıkapı Caddesi idi. Burası da Narlıkapı belki. Şaşırmayın Bizans dönemindeki kapılar imparatorun geçtikleri hariç bu kadardı zaten.

Geçmişte defalarca geçtiğim sahil yolunda bu Ermeni kilisesinin hiç farkına varmamıştım daha önce. Aktif değildi.
SAMATYA ERMENİ KİLİSESİ

Samatya’ya geldiğimde uzakta ilk göze batan bina bu kilise idi. İnternetten yaptığım araştırma da 1866-1887 arası 11. yüzyıldan kalma eski Bizans kilisesi ve manastırının üzerinde inşa edildiğini, eski yapının Azize Meryem Peribleptos’un Konstantinopolis’in en önemli Yunan Ortodoks Kiliselerinden biri olduğunu, Osmanlıların kenti almasından sonra yapının İstanbul’un Ermeni nüfusuna verildiğini hatta bir süreliğine İstanbul Ermeni Patrikhanesi de olduğunu öğrendim.
Hemen yanında Ermeni Sahakyan Nunyan Okulu adında anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise görevi gören özel okul vardı. Önünde pazar kurulduğu için çok kalabalıktı. Kapısını bulmakta oldukça zorlandım. Kapıda Zaven isimli çok nazik tavırlı bir din adamı içerisinin bir düğün nedeni ile çok kalabalık olduğunu, Pandemi nedeniyle içeri alamayacağını ama daha sonra gelirsem bizzat beni tarihini de anlatarak gezdirmeye söz verdi.
Yakından fotoğraf çekmek için neredeyse patika gibi olan bir alt sokağa girdim. İç içe evlerin olduğu Caracas’ı andıran bir yerdi. Orada Ermeni bir genç ailesinin 250 yıldır burada oturduğunu söylerken belli etmek istememesine rağmen gözündeki sitemi hissettim. Sokaktaki herkes gibi güler yüzlüydü ve hoş geldiniz dedi.

Biraz geriye döneyim. Gördüğüm Ermeni kilisesine gitmek için Sahilden Samatya’ya tren yolunun altındaki dar bir geçitten girdim. Hemen sağdaki sokak çıkmaz sokak yazmasına rağmen beni çekti. Sokağa girdiğimde neden çektiğini anladım. Kız çocuğu ile oynayan bir genç dedi ki: burası eski İstanbul’u yaşayan son yer. Haklıydı herhalde. Sağ tarafta Samatya tren istasyonunun yüksek duvarları, sol tarafta rengarenk boyalı kapıları açık 2 katlı evler.

Sokaktaki tren yolunun dibindeki yalnızca bir masanın olduğu bu kafenin sahibinin yüreği görüntüye tamamen yansımıştı ve o yürek kafesine bir masa koyarken sokak kedileri için 12 ev yapmış onlar için mama toplama telaşında idi.

SAMATYA AYA MİNA KİLİSESİ

Ermeni kilisesine çıkarken bir anda bu çıktı karşıma. Bir Rum Ortodoks kilisesi. 4. ya da 5. yüzyılda Aziz Polikarpos’un Erken Hristiyan Martirionu üzerine 1833’te mimar Konstantis Yolasığmazis tarafından inşa edilmiş. Girişini bulmak için etrafında dolaştım, ama yok. Neyse etrafındaki evlerin renkleri çabamı boşa çıkarmadı.

Bu da Samatya Aya Yorgi Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı binası. Orijinali Hristiyanların ilk kiliselerinden biri. Selvilerin olduğu bölgede olduğu için adı Selvili kilise imiş. Yangın sonrası vakıf binası olarak kullanılmaya başlanmış. Peki o dikenli teller ne işe yarıyor derseniz İslam’ın hoşgörü dini olması konusunda ikna olmamışlar anlaşılan. Ben gibi…

Aşağıdaki meydanın etrafındaki balık restoranları çok cazip gelse de programımı tamamlama konusundaki disiplinim beni engelledi.
RESTOS DE MURALLA MARITIMA

Samatya’dan Yenikapı’ya giderken surlar yok oldu. Takibi zorlaştı. Sonra deniz tarafında oldukça iyi bir durumda olan bu bölge çıktı karşıma. Evet Marmara kıyısındaki deniz surlarından en iyi günümüze gelen bölge. Ama maalesef gerek çöplük haline gelmiş olması ve gerekse gezmek için pek güven aşılamaması bu son kalan yapının tadını çıkartmayı engelliyor.

Bu da yapının kara tarafı.

Yenikapı’ya giderken bazı binaların fotoğrafını çekmek istedim. Bölgedeki tekke bolluğu dikkatimi çekti. Sağdaki Kademi Şerif Tekkesi mesela. Dışı güzel görünüyor ama içini bilmem. Görünmüyor çünkü.

Güzel bir çeşme ve mezar taşları dışında pek tarih kalmamış bölgede. Samatya Yenikapı arasında Deniz surları dışında gördüğüm tek sur kalıntısı aşağıdaki.

Zaten aklım Samatya’da kaldı. Dönüyorum ben. Vakit geldi, zil çaldı.

Bu tezgâhı geçerken pek beğenmiştim zaten. Kurdum sofrayı tezgâhın tam karşısındaki Samatya Küçük Ev Restorana.

Mustafa Kemal’le beraberim. Mustafa orada tanıştığım bir gazeteci. Orijini Ülkücü avukat. Kemal ise meyhanenin sahibi. Kemal Kastamonu Bozkurt’lu çıktı. Bir de ortak tanıdıklar çıkınca keyiflendim iyice…
2. GÜN
Bugün 2. etap olan Kumkapı-Sarayburnu hattını yürüyerek İstanbul Surlarının Marmara kısmını tamamlayacağım. Hem uzunluk hem de gezilecek yer sayısı olarak daha zorlu bu bölüm. Yazıya başlarken şunu belirtmeliyim. Yazdıklarımı dikkatle okuyan bir gurup olduğunu biliyor ve bundan çok keyif alıyorum. Onları da bu şekilde gezilere teşvik ettiğimi düşünüyorum. Bugün öğrendim ki aynı zamanda buraları yıllar önce gezip, anılarını tekrar yaşayarak mutlu olan dostlar da varmış. Buna ekstra sevindim. Buyurun gezelim beraber.
NALBANT CAMİİ
Bugün ki gezime Kumkapı Nalbant Cami ile başlamak istedim. Bu camii ile ilgili pek bilgi bulunmasa bile Fetihten sonra yapılan ilk camilerden biri olması açısından önemli.

Banisi Ishaki Veli. 1470 yılında yapılmış. İshak efendinin cerrah lakabı da var. Yüz m2 yi geçmez büyüklüğü. Çok sevimli, deyim yerindeyse stüdyo cami.
ERMENİ PATRİKHANESİ
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden sonra Ermenileri İstanbul’a gelmeleri için teşvik etmiş ve 1461 yılında Ermeni Patrikhanesini kurmuş. O günden bugüne kadar Kumkapı’daki bu Patrikhane ve çevresi Apostolik Ortodoks Ermenilerin din merkezi olmuş. Büyük İstanbul yangınından sonra bir süre Samatya’daki manastıra taşınsa da 1641 ‘den bu yana buradaki yerini korumakta.

PATRİKANE KİLİSESİ
Patrikhanenin karşısında yer alan bu kilise 1641 yılında patrikhane kilisesi olarak öngörülmüş, muhtelif yangınlarda zarar görüp yenilenmiş. En son 1826 yangınında kullanılamaz hale gelince Cemaat Samatya kilisesini kullanmaya başlamış ve 1828 yılında 2. Mahmut zamanında yenilenerek bugün ki halini almıştır. Pek alışılagelmiş bir şey olmasa da benim içeri girmeme ve fotoğraf çekmeme izin verdiler. İşte çektiğim birkaç foto. Çan kulesinden başlayalım.

Ortodoks kiliselerindeki şaşaanın içinde hep bir hüzün hissetmişimdir.

Bu fotoğraflar sırasıyla Şapel girişi, patriklerden birinin mezarı ve bana üzerindeki üzüm kabartmaları nedeniyle şarabı çağrıştıran bir taş.
BEZCİYAN ÖZEL ERMENİ OKULU

1790 yılında Amira Miricanyan tarafından İstanbul’daki ilk Ermeni okulu olarak kurulmuş. Yangın sonrası Amira Bezciyan’ın katkılarıyla bugünkü halini almış. Şu anda 8 yıllık eğitim vermekte. Daha önce birkaç kez belirttiğim gibi camların yüksekliğine ve büyüklüğüne dikkatinizi çekmek isterim. O dönem yapılan tüm okullarda bu özellik ön planda.
KADIRGA

Daha sonra Kadırga’ya kadar surları takip etmeye çalışsam da sürekli binaların arasında kaybolarak beni ortada bıraktılar. Bazen Afrikalı bir kadının çamaşır yıkayıp astığı bir çıkmaz sokağın sonu oldular, bazen bir otoparkın duvarı. Bu köşe kapmaca beni yordu.
AYA KİRYAKİ KİLISESİ

Ama buraları gezerken gözünüz açık olmalı. Bir anda böyle bir şey çıkar karşınıza. İlk yapım tarihi 16. yüzyıla dayanan bu Rum Ortodoks Kilisesi son olarak 1894 yıllarında yenilenmiş. Mimarı Periklis Fotiatis. Şu anda yalnızlığını yaşıyor şehrin değişen mozaiği içinde.

Kilisenin hemen karşısındaki bu bina da aynı yalnızlığı yaşıyor belli ki.
Bu kapıdan sahil yoluna çıktım. Ahırkapı Kumkapı arası bir nokta. İkisinden biri olabilir mi acaba? Çıktığımda ilk sur duvarı bu şeklindeydi. Fotoğrafı yakından incelerseniz yıllar boyunca muhtelif bina ve tapınaklardan alınan taşların yama amaçlı kullanıldığını anlayabilirsiniz.

FRANSIZ HAPİSANESİ

Sahilden Sirkeci tarafına doğru yürüyüşümü sürdürdüm. Yine yanından geçerken dikkat etmediğim bu yapıyı gördüm. Fransız hapishanesi. 1850’li yıllarda inşa edilen bu yapı kapitülasyon döneminde Fransızlara verilen suç işleyenlerin tutulduğu (sürgün yeri) 1400 m2 iç avlulu bir mekân. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı buraya el koymuş. Bir süre ahır olarak kullanılmış. Şu anda İBB’nin kullanımında. İçeriye girdikten sonra aman sende bir şey yok burada diye hemen çıkmayın, avlunun sol köşesinde tren yolunun altından geçen bir geçit var, oradan geçin.

Karşınıza bu çıkacak. Bu belli ki bir caminin arastası. Camiyi biliyorsunuz aslında. Daha önce Sultanahmet gezisi yazımda anlatmıştım. Tekrar olsun.
AYA SERGİOS VE BACHOS KİLİSESİ
Orijinal kilise Ayasofya’yı da yaptıran Bizans İmparatoru I. Justinianus ve karısı Theodora tarafından 527-536 yılları arasında yaptırılmış. Kilise 1497’de II. Beyazıt döneminde camiye çevrilmiş ve adı Küçük Ayasofya Camii olarak değiştirilmiş. Caminin içinde hiç kimse yoktu. Böyle bir eserin böylesine başıboş bırakılmasını garipsedim. Üst kata çıkan merdivenlerin tamamı kilitli olduğu için üstü gezemedim. Daha önceki gelişimde de gezememiştim. 6. Yüzyıldan günümüze gelen sütun başlarındaki ve hemen üstündeki bordürlerin işçiliği inanılmaz. Kaçırmayın. Bu Kilise olarak olduğu kadar cami olarak da güzel bu mekândan ayrılmadan önce mutlaka hemen önündeki çay bahçesinde bir çay için ve işletmecisi olan Kadırgalı İstanbul Beyefendisi ile de bir iki laf edin ya da kedi sevin.

Bundan sonra Sarayburnu’na kadar üç dört yer daha var görülecek. İlki Bukoleon Sarayı. Restore ediliyormuş. Şantiyedeki birinden Topkapı sarayına kadar olan tüm sur ve yapılarda restorasyonuna başlandığını ögrendim. Bitince bu bölge çok daha keyifli olacaktır.

Hikayelerini o zamana bırakıp sırasıyla ne durumda olduklarına bakalım.

İncili Köşk

Ahırkapı sis e düdük feneri ile Filantropos Kilisesinin durumu da bu.

Son fotoğrafta görünen deniz kenarı tarafından yürümeye devam ettim. Şunu söylemek zorundayım. Hani Türkiye’deki göçmen sayısı %10 u buldu deniliyor ya bugün gezdiğim yerlerde yarıdan fazla gibi hissettim. Bizim kaldırımlarda bildiğiniz gibi bisiklet motosiklet ne ararsan var. Bir de bunlara scooter eklendi artık. Arkadan gelen scooter kullanan yoldan çekilin diye bağırıyor. Benim dışımda çekilen yok. Biri Abtaynaaltarik gibi bir şey söyledi, bütün kaldırım kenara çekildi. Bu seferde ben çekilmedim. Sordum çocuğa ne dedin diye. Arapçasıymış. Durum bu yani…

Ben de kızdım biraz, Sarayburnu’nda denize dönüp bağırarak Heyamola’yı okudum. Rüzgâr ve trafik nedeniyle pek duyulmasa da ve o kadar yolu yürüdükten sonra nefesim yetmese de fena olmadı, en azından rahatladım. Klasik finali Kumkapı Gölçek’te yaptım bu sefer. Benim turlar Yeşilçam filmleri gibi. Hep mutlu son. Sevenler buluşuyor. Hoş bazen hesabı görünce karşılıksız mı sevgim diye düşünüyorum ama. 😁 Bu arada Restoranın sahibi de hemşerimmiş yine. Ne demişler dölü dölüyü tımarhanede, hemşo hemşoyu meyhanede bulurmuş.
3. GÜN
Bugün İstanbul’un kara surlarını yani Yedikule’den Ayvansaray’a kadar olan 7.5 km ‘lik surları gezeceğim. Öncelikle şunu söyleyeyim kara surlarının büyük kısmı ayakta. İmparator Todosios tarafından 408-450 yılları arasında yaptırılmasına rağmen hala ayakta kalmasının en önemli sebebi kuşkusuz orta çağın en güçlü surları olarak gösterilmesi. Öyle ki şehir bu surlar sayesinde 5000 kişi ile 150.000 kişilik bir orduya dahi direnebilmekteydi. Tabi ayakta kalmasında gerek Osmanlılar gerekse cumhuriyet döneminde yapılan restorasyon ve bakımların katkısı da büyük. Gezimi surlardan fazla uzaklaşmadan ve halen ayakta kalmış 10 adet kapısında yoğunlaşarak yapacağım.
BİRİNCİ ASKERI KAPI

Yedikule kalesinin hemen yanında Bizans’ın askeri amaçlar için kullandığı kapılardan biri ama tüm güzergâh boyunca yalnızca bu var çünkü askeri kapıların büyük çoğunluğu Osmanlı zamanında gerek duyulmadığı için duvar örülerek kapatılmış. Kapının, Birinci askeri kapı olarak adlandırılmasının nedeni, kara surlarının başladığı noktada bulunan ilk askeri kapısı olması. Kapının üzerinde, kabartma şeklinde belli belirsiz bir Hz. İsa monogramı var. Genel olarak tüm kapıların iki yanında koruma amaçlı hisarlar oluyor. Bu kapının yanındaki hisarda bu plaka halen duruyor.
ALTINKAPI
Restorasyon nedeniyle pek ulaşılamıyor. Bu fotoğrafı Yedikule Mezarlığından çektim. Tamamıyla mermer ile kaplı, iki kuleli, üç geçişli olan bu kapı İstanbul Surlarının en görkemli kapısı imiş vaktiyle. Bizans’ta zafer kazanan imparator ve komutanlar şehre bu kapıdan girerlermiş. Altınkapı olarak adlandırılmasının nedeni ise o zamanlar altın yaldızlarla bezeli olması. Ayrıca görkemini artırmak için kapının üzerinde birtakım heykeller ve kabartmalar bulunuyormuş. Şu anda kuzey kulesinin köşesinde görülen bir kartal kabartması kalmış yalnız deniyor ama onu bile göremedim maalesef.

YEDIKULE KAPISI
Bu kapı ile ilgili sanat tarihçilerini bir kısmı biçim ve mimari açısından tam bir Türk eseri olduğunu ve kapı üzerinde bulunan 3. Ahmet dönemine ait kitabenin de bunun kanıtı olduğunu söylüyor. Ancak kapının üzerinde yakın döneme kadar görülen bir Bizans simgesi olan kartal armasının bulunması Bizans döneminde de bu kapının olduğunu işaret ediyor.

Ama kapı 3. Ahmet döneminde yeniden yapılmış. Kapı adını yakınında bulunan Yedikule Zindanları’ndan alıyor.
BELGRAD KAPISI

Osmanlı uzun zaman bu kapıya “Kapalı Kapı” demiş. Çünkü Bizans döneminde takriben 12. yüzyılda kapı örülmüş. Ve yaklaşık 700 yıl kapalı kalmış. 1886 yılında aşağıda bulunan Balıklı Rum Hastanesi’ne geliş gidişi kolaylaştırmak için yeniden açılmış. Kapı adını bu civarda bulunan Belgrad göçmenlerinden alıyor. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Belgrad fethedildikten sonra bir grup Belgradlı esir İstanbul’a getirilmiş. Esirlerin esnaf olan kısmı bu kapı civarına, su yollarından anlayan kısmı ise Belgrad Ormanları’na yerleştirilmiş.

Bu noktada surların durumu oldukça iyi. Çıkılıp yukarıdan bakmak hem etrafı hem de surların yapısını incelemek için ideal. Ancak yükseklik korkunuz veya yanınız da çocuk varsa çıkmayın çünkü güvenlik tedbirleri yeterli değil. En sağda Ana surları görüyorsunuz. Bunlar yaklaşık 5 metre genişliğe yaklaşık 14 metre yüksekliğe sahipler. 50-75 metrede bir daha yüksek burçlara sahipler. Ana surdan 13,5 metre önde ise daha alçak ve 4 metre eninde surlar var. Onların önünde ise yani solda ise 17,5 metre genişliğinde 14 m derinliğinde hendekler.
Marmara tarafına baktığınızda Yedikule’ye içerden bakıldığında Edirnekapı’ya kadar surlar görülebiliyor.

Belgrad kapıya kadar surların dışından yürümüş idim. Buradan içeriye geçip yürümeye başladım.

SİLİVRİKAPI

Silivri yoluna açıldığı için bu adı almış. En yoğun trafiği olan kapıydı. Korna sesleri çıldırtıcı seviyede. Silivrikapı’nın iç tarafında olduğu söylenen Osmanlıca bir 1585 tarihli bir kitabe ve üzerinde de bir gürz bulunduğunu okumuştum. Ama göremedim. Ama hikayesi şu imiş. O gürz bir yeniçeri olup sarayda muhafızlık yapan Baltacı İdris Ağa’ya aitmiş ve eski devirlerdeki müsabakalarda rekor kıran sporcuların spor aletlerini duvarlara asma adetinden bugüne kalan tek örnekmiş ve yaklaşık 420 yıldan beri Silivrikapı’da asılı imiş.

Kapıdan geçerken orada çalışan (muhtemelen restorasyon başlayacak) iki işçinin çay demlediğini gördüm. Eee 35 yıllık şantiyeciyim bilirim şantiye çayının tadını hemen yanaştım. İşçilerden biri içeride bir lahit olduğunu söyledi. Defineyi buldum yani.

Lahitin olduğu yapı bu imiş.

1700 yıllık bir İmparator mezarı. Etrafında üzerleri işlenmiş 4 tane daha lahit büyüklüğünde mermer vardı. Ama bunların sunak süslemeleri olup olmadığından emin olamadım. Bu kadar ortada olmasına ve gördüğüm kadarıyla hiçbir önlem olmamasına rağmen bu denli sağlam kalmaları şaşırdım.

Silivrikapıdan arabaların arasından resmen ite kaka dışarı çıktım. Vee hemen çıkışta bizim Nostrodamus’u aratmayan kahinimizle tanıştım. Ruhu şad olsun.


Mevlevihane kapısına doğru surların dışından yürümeye başladım. Şunu belirtmeliyim ki yaklaşık 4 km boyunca surların arası bu şekilde bostan. Bu beni çok mutlu etti. Üretim 👍
MEVLANAKAPI
Her ne kadar Osmanlı döneminde sur dışında bulunan Yenikapı Mevlevi Dergahı’ndan bu adı alsa da kara surlarını yaptıran 2. Theodosios devrinden kalıp da orijinal yapısını en iyi koruyan kapı. Bu nedenle bu kapıya bakıp, Bizans döneminden kalan diğer kapıların orijinal hallerini düşlenebilir. Bizanslılar ise bu kapıya Rus Kapısı diyorlarmış. Çünkü Bizans döneminde Eyüp civarına bir grup Rus yerleşmiş ve bu Ruslar daha sonra ayaklanarak İstanbul’a günlük girme hakkı elde etmişler ama sadece bu kapıdan.

Mevlanakapı’nın üzerinde bulunduğu söylenen yaklaşık 1 karış büyüklüğündeki haç yok ve Bizans tamir kitabesi de okunmuyor. Aynı haçtan kapının iç tarafında olanı ise bir aydınlatma ile kapatılmış. Bu kapının da iki tarafında savunma kulesi bulunuyor. Girişin sol tarafında kalan kule şu an güvercinlik olarak kullanıyormuş.
TOPKAPI
Bu kapı, İstanbul’un fethi sırasında tamamen yıkılmıştı ve ilk osmanlı askerleri iceriye bu gedikten girmişti. Fetih sonrasında yeniden yaptırıldı. Kapı, Türkçe ismini fetih sırasında surları döven bazı top güllelerinin kapı üzerine yerleştirilmesinden dolayı almış.

19. yüzyılın ortalarında İstanbul surlarını gezen kimi seyyahlar duvarlara yerleştirilen bu toplardan bahseder.

Aslında Fatih’in girdiği kapının adı St. Romanos kapısına da Topkapı deniliyor ama bu resimde kapı saglam🤔 Topkapı ‘dan girer girmez bu Ermeni kilisesi görülüyor.

Kapının içindeki bu asker Ulubatlı Hasan’ı temsil ediyor herhalde. Kapının dışında sağ tarafında ise İstanbul’un fethi ile ilgili bir kitabe var.
SULUKULE KAPISI

Ortaçağ’da her kalenin bir su kulesi bulunurdu. Dışarıdan şehre giren suyun surlardan geçişi bu kule aracılığıyla sağlanırdı zira. Suyun gireceği yerden insanda girebileceği için bu geçişin emniyetli olmasına özellikle dikkat edilirdi. Bu emniyeti sağlayan su kulesi burada bulunduğu için kapı, Sulukule Kapısı olarak adlandırılmış. Sulukule Kapısı, en erken dönem açılan kapılardan ve hem sivil hem askeri kullanılmış ama zamanla küçültülmüş. Bu arada kapının adını verdiği o eğlenceli semtte kentsel dönüşüme uğramış. Fazla dönüşmüş hatta. Kapı şimdiye kadarki en sakin kapı idi.

Zaman zaman yalnızca iki sur arasına açılan bu tip adsız kapılar da var.
EDİRNE KAPI
Adını Edirne yolu üzerinde olmasından alıyor. Anlamadığım o zamanlar Silivri ile Edirne’ye giden yolların farklı olması. Biz otoyol yapılana kadar aynı yoldan giderdik.

Restorasyon nedeniyle tam göremedim. Edirnekapı en yüksekteki kapı. 7 tepenin 6.sı olan Edirnekapı en yüksek tepe aynı zamanda Constantinapolis’te. Yüksekliği sizi korkutmasın ama. Yalnızca 74 m.
EĞRİKAPI

Orjinal adı Kaligaria kapısı. Eğrikapı’nın adının nereden geldiği sorusu tartışmalı bir soru. Şeyh’ül Seyyah Evliya Çelebi’ye sorarsanız, fetihten sonra bu civara Eğirdir’den gelen bir grup göçmen yerleştirildiği içindir der; aynı dönemin seyyahı ve tarihçisi olan Eremya Çelebi’ye sorarsanız, kapının iki kanadının tam karşılıklı olmamasından dolayı kapıya bu ad verilmiştir; modern Evliya Çelebi olarak kabul edilen John Frelly’e sorarsanız, kapıya giden dar yolun eğriliğinden almıştır. Rivayetler muhtelif.
Ben İsmail Çelebi derim ki; Kapı eğri değil bunca yol yürüyünce yorgunluktan ben eğrilmişim ondan öyle görülüyor.

Efenim bugün geleneği bozup işi Piyer Loti de yorgunluk kahvesi ile tamamlayacağım. Haftaya olmazsa daha sonraki haftaya 4. ve son bölüm olan Haliç Surlarında görüşmek üzere.
4.GÜN
Bugün Haliç Surları ile turumu tamamlayacağım. Ayvansaray’dan başlayıp Eminönü’ne kadar olan toplam 5.5 km ‘lik surların izini süreceğim. Öncelikle buradaki surların İstanbul surları içinde en zayıf olanlar olduğunu belirtmeliyim. Bunun en temel sebebi kuşkusuz Haliç’e konulan zincirler nedeniyle bu kısımdan tehlikenin az olduğunun düşünülmesi. Zincirler diyorum çünkü yalnız haliç girişinde Sarayburnu- Galata Arasında değil aynı zamanda Haliç surlarının diğer ucu olan Ayvansaray ile Hasköy arasında da vardı. Ayrıca Pera tarafında da Bizans yerleşimlerinin olması Haliç’e bir iç deniz havası veriyordu. Gemilerin Haliç’e indirilmesi bu nedenle Bizansliların bu özgüvenini yıkan ve tüm savunma düzeninin bozulması sonucu Fatih’in önünü açan en önemli etkendir.

Bu burç kara surları ile haliç surlarının kesiştiği köşede. Bölge tekke, mescit ve türbe açısından çok zengin.

İlk burcun üzerindeki bu uzun yazı ile ilgili bir açıklama bulamadım.
İVAZ EFENDİ CAMİİ

Alanyalı Kazasker İvan Efendi tarafından 1486 yılında yaptırılmış. Her ne kadar Mimar Sinan’ın tezkerelerinde bulunmasa da caminin şekli onun veya bir talebesinin eseri olma ihtimalini yükseltiyor. Ön cephesinde iki ayrı cami girişi olması ve herhangi bir kitabe olmaması dikkat çekici.

Caminin içindeki sadelik ve doğal aydınlatma mükemmel. İvaz Efendinin caminin yanındaki hazireye gömüldüğü biliniyor ancak hiçbir mezar taşında adı yok. Bu nedenle isim bulunmayan ve yalnızca eni büyük iki silindir taşın olduğu mezarın ona ait olduğu düşünülüyor.

Caminin dışındaki bu altıgen çeşme de külliyenin bir parçası ancak onda da bir plaka yok. Ivaz efendi reklamı pek sevmiyormuş anlaşılan.
ANEMAS ZİNDANLARI

Anemas zindanları Bizans döneminin en büyük saraylarından biri olan Blakhernai Sarayı’nın bir parçası. Tekfur sarayı gibi bu saraydan günümüze gelebilen bir yapı. Gariptir ki kara surlarının bir ucunda Osmanlı Zindanı Yedikule bir ucunda Bizans Zindanı Anemas. 14 hücre odasından ve bu odaların altındaki iki katlı bodrumdan oluşuyormuş. Anemas Zindanlarının restorasyonu İBB tarafından tamamlanmış ama henüz ziyarete açılmamış.
VLAHERNA MERYEM ANA KİLİSESİ
Orjinali 5. yüzyılda yapılmış. Söylenceye göre Leo’nun eşi imparatoriçe Verina 473’de Kudüs’ten getirildiği ve Meryem Ana’ya ait olduğu iddia edilen Maforion adlı elbiseyi bu kiliseye hediye etmişr. 6. yüzyılın ilk çeyreğinde ve 11. yüzyılda onarılıp genişletilmiş.

1070 yılında onarılan yapı yıkılınca yerine bugün mevcut olan kilise 1867 yılında inşa edilmiş. Kilisede halen 7. yüzyıla tarihlenen ve Blahernitissa adı verilen bir Meryem Ana ikonu yer almaktadır ki bizanslılar bu ikonanın düşman saldırılarılarına ve doğal afetlere karşı bir çeşit koruyucu etkisi olduğuna inanmışlar.
KASTAMONU EĞİTİM, KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ

Sahile inerken bu güzel binayı görüp şaşırdım. İçeride bir genç görünce zile basıp içeri girdim. Beni İstanbul Kastamonu Gençlik ve Spor Kulübünün Başkanı Dr. İlker Dilek bey karşıladı ve oldukça zevkle restore ettikleri binayı gezdirdi. Devrekanili ve çeşitli devlet kademelerinde yer almış sosyal biri. Çay eşliğinde hoş bir sohbet yaptık. İçeride bulunan diğer kişilerle de tanıştık. Belki burada bir sergi organize etmek için buluşmak üzere vedalaştık.

Memleket olayı bu kadarla bitmedi. Aşağıya inip Koca Mustafa Paşa tarafına giderken bu kez de kanlıca mantarı göz kırptı bir tezgahtan. Meğer yıllardır adını duyup hiç gelmediğim İnebolu Pazarına gelmişim. Her yüz tanıdık gelmeye başladı bir anda. Her tabela da..
HZ. CABİR CAMİİ

Restore ediliyor. Orjinali resimden de anlaşılacağı gibi 15 x 17.5 m ölçülerinde haç planlı bir Bizans kilisesi olup, II. Beyazıt döneminde sadrazamlık yapan Koca Mustafa Paşa tarafından camiye çevrilmiş. Not olarak Mustafa Paşa’yı, Yavuz Sultan Selim’in 1512’de idam ettirdiğini de belirteyim.

Cami civarındaki bu güneş saati ilginçti. İlk defa duvara asılanını gördüm. Daha sonra sahilden yürümeye başladım. Bu noktadan itibaren Unkapanı’na kadar surlar takip edilebilir durumda.

Kah bir binanın avlu duvarı olmuş, kah bir kilisenin yaslandığı destek.

Kah karışmış yeni depolara ve minik notlar var üzerinde geçmişe dair.

Derken Ayakapı çıktı karşıma girdim sur içine.
GÜL CAMİİ

Orjinali Bizans İmparatorluğu döneminden kalma dinî yapı. Eski adı ve yapım tarihi hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte 10. ya da 11. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmekte. Büyük Saray’ın ana girişi Halki Kapısı üzerindeki İsa ikonasının indirilmesine karşı çıktığı için öldürülen Theodosia adlı kadının kutsal emanetlerinin bu kiliseye konduğu ve bu nedenle kilisenin adımın Aya Theodosia olduğu düşünülmekte. 1499 yılında camiye çevrilmiş. Adının Gül camii olmasının hikayesi ise şu:
29. Mayıs günü yortu nedeniyle tüm kilise güllerle süslenmiş. Fetih sonrası kiliseye giren Osmanlı askerleri heryeri gülle süslendiğini görünce oldukça şaşırımışlar ve bu nedenle önce gül kilisesi sonra da gül camii olarak anılmaya başlanmış.

Minaresiz cephesi de bu.

Gül camiinin çok yakınındaki bu yapının, hemen yanındaki kahveci hamam olduğunu, Koç sponsorluğunda Italyanlar tarafından restore edildiğini ve müze olacağını söyledi ama ben böyle bir bilgi bulamadım.

Daha sonra dar Cibali Sokaklarında dolaşmaya başladım. Ilginç dükkan isimleri var. Hem de çok ilginç.
CİBALİ SUR KAPISI

Daha sonra Cibali sur kapısından tekrar sahile çıktım. Cibali adı nereden geliyor derseniz rivayete göre İstanbul’un fethedildiği gün, Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey bu semtteki sur kapısını kırıp şehre girmiş, bu kapı ve çevresindeki semt, daha sonra bu kişinin adı ile anıla gelmiş, sonradan halk arasında Cibali şeklinde değişmiş. Sahilden yürüyerek devam ederken özellikle Unkapanı sonrası surlar tamamen kayboldu ve de çevre sevimsizleşti. Özellikle Arap müşterilere hizmet etmek üzere kurulmuş hediyelik eşya, tatlı, helva tarzı ürünler satan mağaza sayısı arttı. Buna bir de kesif nargile kokusu eklenince pek de haz etmediğim ortadoğudaki havaya büründü ortam.

Geriye bakımsız ama gösterişli apartmanlar, geçmişi özleyen binalar,

ustasını özleyen ahşap kapılar kaldı. Öylesine daraldım ki Eminönü’nde Galata köprüsünün kalabalığı bile ferah geldi bana.
LİGOS

Vapura bindiğimde Topkapı sarayına bakalakaldım. İstanbul’un surları ilk olarak, Sarayburnu ve Topkapı Sarayı bölgesinde Ligos adlı küçük köy varken MÖ 6. yüzyılda inşa edilmiş. İlk surlar Sarayburnu’ndan yukarıya çıkıyor. Ayasofya’yı da içine alacak şekilde dönüp Demirkapı üzerinden Sirkeci’ye iniyor ve sonra da sahil boyunca ilerleyip çemberi tamamlıyormuş. Daha sonra 2. ve 5. yüz yıllarda genişletilmiş. En büyük katkıları ise Roma imparatorları Konstantin ve Theodosius yapmıştır. Zaman içerisinde ihtiyaçlar çerçevesinde kapılar ve burçlar eklenmiş, yeri geldiğinde deniz tarafına da duvarlar örülmüş.

4 gün boyunca yaklaşık 35 km yol yürüyerek dolaştığım İstanbul Surları benim Fatih’in fetih macerası ve fetih sonrası karşılaştığı İstanbul’u gözümde canlandırmam açısından önemli katkılar sağladı. Amacıma ulaştım yani. Siz de keyif aldıysanız ne âlâ.. 👏👏👏


Yorum bırakın