İngiltere’yi gençken mimleyip kara listeme almış olmama rağmen bu kararımdan cayıp gittim. Londra iyi ki caymışım dedirten güzellikte bir şehir. Ayrıca insanları da soğuk İngilizler önyargısının aksine çok sıcakkanlı ve yardımseverdi. Nothing Hill’deki otelin bulunduğu sokakta sabahları herkesin birbirine günaydın demesi, metro istasyonunda tarif sorduğum bir adamın kendi metrosunu kaçırmak pahasına tarif için gayreti açıkçası İstanbul’da bile unutulmaya yüz tutmuş davranışlar artık.
BUCKINGHAM SARAYI

Birleşik Krallık hükümdarlarının yönetim merkezi ve Londra’daki ikametgahı olan saray Westminster Şehrindedir. Sık sık devlet işlerinde ve yabancı devlet insanlarının ağırlanmasında da kullanılır. Buckingham Sarayı’nın ana cephesi Edward Blore tarafından inşa edilmiş ve 1850’de tamamlanmış. Son haline ise Sir Aston Webb tarafından 1913’te yapılan yenilemeden sonra kavuşmuş ve daha sonra binaya eklemeler yapılmış. En bilineni 1837’de Kraliçe Victoria’nın tahta çıkmasının ardından doğu cephesine kraliyet ailesinin halkı selamladığı balkon. II. Dünya Savaşı’ndaki Alman bombardımanında yıkılan şapelin yerine ise Kraliyet Koleksiyonu’nun sergilendiği galeri 1962’de halka açılmış. Sarayın Siyah tüylü şapkalı kırmızı üniformalı saray muhafızları meşhur.
KENSINTON SARAYI

Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’da bulunan ve 17. yüzyıldan bu yana Britanya Kraliyet Ailesi’nin resmî ikametgâhı olan bir saray. Hyde Parkın batı çıkışında. Sadece bahçesini gezmek bile ihtişamı görmek için yeterli. Göleti bile var. Kraliçe Victoria bu sarayda doğmuş ve Buckingham’a taşınana kadar burada yaşamış. Diğer konukları ise Prenses Margaret ve Diana. Victoria, Diana ve Margaret’in bazı eşya ve giysileri burada sergileniyor. Onca şaşaanın içinde sade ve mütevazı yatak odaları şaşırtıcı geldi.
SHAKESPEARE EVİ

İngiltere’nin Stratford Upon, Avon’daki William Shakespeare’in 1564 yılında doğduğu bu ev aynı zamanda dünyanın en eski müzelerinden biri olma özelliğini de taşıyor. Bu kadar iyi korunmuş olması bana mucize gibi geldi, büyülendim.
Shakespeare hakkında o kadar çok şey yazılmış çizilmiş, onun da ötesinde eserleri o kadar çok uyarlanmış ki bana dedikodudan başka bir şey kalmamış. 18 yaşındayken 1582 yılında 26 yaşındaki Anne Hathaway ile zorunlu evlilik yapmış. Nitekim altı ay sonra ilk kızları Susanna iki yıl sonra ikizleri Judith ve Hamnet doğmuş. Ama doğduğu ev o günkü gibi ayakta duran eserleri yüzlerce yıldır milyarca yüreğe işleyen Shakespeare’in günümüzde yaşayan torunu yok. Çünkü ikizlerden Hamnet 11 yaşında ölmüş, Judith’in üç çocuğu da az yaşamış, Susanna’nın tek kızı Elizabeth’in ise hiç çocuğu olmamış. Yani soy ağacı 3. nesle bile ulaşamamış. İkizler doğduktan sonraki yedi yılda yani 1585 ve 1592 yılları arasında ne yaptığını kimse bilmiyor. Ailesini geçindirmek için avukatlık veya katiplik yaptığı düşünülüyor. Yeter bu kadar magazin.
LONDRA KÖPRÜSÜ

Bu açılır kapanır baskül köprü (Tower Bridge) Londra’nın önemli sembollerinden biri. Şehrin iki yakasını bir araya getiren bu ikiz kuleli köprü, 1894’te 11.000 ton çelik kullanılarak 432 işçinin her gün çalışmasıyla 8 yılda inşa edilmiş. Köprünün açılıp kapanma sistemi eskiden buhar enerjisiyle çalışıyormuş. Şimdi elektrikle çalışıyor ama eski sisteme ait her detay olduğu gibi korunmuş ve bir sergiye dönüştürülmüş. Thames Nehri üzerinde, Victoria stili eski makina dairesini gezebilir, köprünün açılış kapanış saatlerine göre burada olup sonradan yapılan cam yürüyüş yolundan manzarayı izleyebilirsiniz. Tabi bunu yaparken gayda çalan birine rastlayıp cesur yürek filmini anımsatan melodilere denk gelirseniz dadından yenmez.
GREENWICH-CUTTY SARK

İlkokuldan bu yana sıfır meridyeni olarak aklımda yer etmiş Greenwich’e Londra’dan gitmek için tekneye binmek yeterli. Greenwich’te müzeye çevrilmiş Cutty Sark yelkenlisi ise gerçekten gönlümü fethetti. Hikayesi şöyle:
Cutty Sark’ın yapımına 1869 yılında başlanmış ve denize indirildiğinde dönemin en değerli ürünlerinden çay ticareti için kullanılmış. Kısa sürede Çin Londra arasındaki süratiyle efsane haline gelmiş. O dönemde yılın ilk çayını Londra’ya ulaştıran gemiye ekstra ödüller verilirmiş. Geminin en ünlü yarışı 1872 yılında Thermopylae adlı gemiye karşı olmuş ve dümeni kırıldığı için bir hafta ile kaybetmiş. Bu kaybettiği tek yarış olmuş ve sonraki yıllarda birçok hız rekorunu kırarak döneminin en hızlı gemisi olduğunu ispatlamış. 20. yüzyılın başında buharlı gemilerin kullanılmaya başlanmasıyla popülaritesini kaybetmiş. 1922 yılında orijinaline sadık kalarak restore edilip İngiltere’de eğitim gemisi olarak kullanılmaya başlanmış. 1954 yılında ise Greenwich’te özel olarak yapılan bu yere çekilerek sergilenmeye başlanmış. Müze 19. yüzyılda okyanuslar aşan yelkenlilerdeki denizcilerin yaşamını anlayabilmek için harika. Ayrıca dünyanın en büyük gemi başı koleksiyonuna da sahip. Son olarak eski ve tarihi gemilerini jilet yapan bir ülke olarak bu gemiye 2007 de geçirdiği yangın felaketinden sonra restorasyon için tam 46 milyon İngiliz poundu harcandığını da söyleyeyim.
HYDE PARK

Londra daha önce hiçbir metropolde görmediğim yoğunlukta bir yeşilliğe sahip. Şehrin % 47’si park ve bahçe. Hyde park dünyanın en büyük (350 dönüm) ve bilinen parklarından biri olarak öne çıkıyor elbette. Benim asıl merakım kuzeydoğu köşesindeki çok eskiden beri sokak hatiplerinin serbest konuşma yeri olarak bilinen Speakers’ Corner. Ama şansıma kimse konuşmuyordu. Aslında sonra ben çıkıp niye bir Nazım şiiri okumadım diye çok hayıflandım. Park ile ilgili söylenecek çok şey var aslında. Gölü, şelalesi, sincaplar, kuşlar, inanılmaz çiçekler ve ağaçlar, atla gezinen insanlar ve her şeyden çok da yatılası geniş çimenleri olan huzurlu bir yer diye kısa keseyim. Anlatılası değil gezilesi bir yer.

Kısa kısa tavsiyelerde bitireyim geziyi. Atlayıp trene Brighton’a gidin. Londra’ya en yakın sahil kentlerinden biri. John Nash’ın en güzel eserlerinden Kral Edward’ın egzotik aşk yuvasını, yani Kraliyet ailesinin yalı sarayını mutlaka görün.

Civardaki kalelere gidin. Mutlaka bu kalelerde çekilmiş ve seyrettiğiniz bir film veya dizi vardır.

Piccadilly meydanında şaraplarınızı için.

Trafalgar’da gökyüzüne bakın.

Londra’nın meşhur kırmızı kulübelerinden birine 4-5 kişi sığışın.

Kral VIII. Henry ve altı karısı ile hatıra fotoğrafı çektirin.

Meşhur Harrods mağazasına mutlaka girin. Yalnızca gezin alışveriş yapmayın. Gıda reyonuna gidip yüzlerce tatlı içinden birini seçip paket yaptırın. Londra doğa tarihi müzesinin önündeki banklarda yiyin.

Eğer yeşilliğe yayılmış insanlar görürseniz dikilmeyin, siz de yayılın. Bu kadar.


Yorum bırakın