İSFAHAN
Tahran’daki iş toplantısı ile Abadan’dakinin arasında 3 gün olduğu için bu arada İran’ın efsane şehri İsfahan’ı görmek iyi olur diye düşündüm. Daha sonra Abadan seyahatinin iptali ise Tahran’ı da bir gün dolaşmama fırsat tanıdı. Etkileyici bir seyahat oldu. Buyurun bir göz atın, heveslenin.

Tahran’dan öğleden sonra yola çıktık. Yaklaşık 5 saatte İsfahan’a vardık. Yolun tamamı bölünmüş yoldu, ancak yol kalitesinin iyi olduğunu söylemek çok zor. Otele yerleşip bir şeyler atıştırmak için dışarı çıktık. O sırada çektiğim bir fotoğrafı paylaşıyorum ki bu bir gezi yazımın birinci fotoğrafı olarak paylaştığım ilk gece fotoğrafı.

Ertesi sabah çok erken uyanıyorum. Bu görmeyi çok istediğim bir şehirde olmanın heyecanından olsa gerek. Kahvaltı öncesi otel yakınlarında dolaşacağım.

İlk dikkat çeken şehri ikiye bölen nehir. Zayandeh Rud. Bu nehrin iki yani İsfahan boyunca birçok geniş parka ev sahipliği yapıyor. Bu parklar onlarca çiçek bahçesini, havuz ve su süslemelerini, kuş bahçelerini hatta akvaryumları içinde barındırıyor.
Sabah erken saatlerde park içerisinde yürüyüş ve egzersiz yapan çoğu kadın birçok kişiye rastlıyorum. Mevsim olarak en uygun zamanda gelmişim. Özellikle çiçekler inanılmaz.

Nehir üzerinde birçok köprü var. Bu üzerinde durduğum İsfahan’ın ilk çelik köprüsü “Felezi”. İlerde görünen ise Safevi döneminden günümüze gelen “Marnan köprüsü” Kahvaltı sonrası tarihi “si o se pol” ve” khajoo” köprülerini gezeceğim.

İlk olarak khajoo köprüsüne geliyorum. Bu köprü 17. yüzyıldan kalma ve köprü görevinin yani sıra kapaklar kapatılarak bent ve ayrıca dinlenme yeri olarak kullanılan şehrin en meşhur köprüsü.

O dönemin kralının bizim Padişah gibi oldukça geniş bir haremi varmış. Hareme geçiş için bu köprü özellikle de khajoo’lar yani harem ağaları kullanırmış. Adı oradan geliyor.

Köprünün merkezinde, geçmişte, kralın taş bir sandalyeye oturduğu ve havai fişek törenini izlediği bir köşk bulunuyor. Köprünün alt kısmı ise hissedilir şekilde serin. Rüzgârı yönlendiren kubbe yapıları burada klima etkisi yapıyor ve bu nedenle de dışarıda sıcaklık artınca oturanların sayısı artıyor.

Köprü 133 metre uzunluğunda ve 12 metre genişliğinde. Farklı taş temeli, dış cephesindeki parlak renkli çini işçiliği ve iç cephesindeki orijinal 17. yüzyıl resimleri etkileyici.

İkinci olarak Si-o-se pol köprüsündeyim. Siesepol (Si-E-Se), Farsça ’da 33 demek. Kendisini ayakta tutan 33 sütun üzerine inşa edildiğinden bu ismi almış. Saf evi Hanedanları için en görkemlisi sayılan I. Abbas’ın gözde generali Allahverdi Han tarafından 1599 ile 1602 tarihleri arasında yaptırılmış.
Daha sonra İsfahan’da iş yaptığım firmaya uğruyorum. Hem bir yemek hem de öğleden sonra rehber olarak birinin bana eşlik edeceğini söylediği için. Yemekten sonra Nakş-i Cihan meydanına gideceğiz. Bu şaşalı meydan yalnızca İran’ın değil dünyanın ikinci büyük meydanı olarak biliniyor. İsminin anlamı ise “Dünya’nın resminin meydanı”. Bölge halkının çoğunlukla ‘İmam Meydanı’ olarak bildiği tarihi meydanı UNESCO 1979 yılında Dünya Mirası ilan etti. Meydana yakın dar bir sokakta arabamızı park ettik. Sonra meydana doğru yürümeye başladık.


Meydana giderken önce abbaralar çıkıyor karşımıza. Meydana çıkan tüm sokaklarda bunlardan varmış. Özelikle olası düşman saldırılarında atlıları engellemek için. Bu nedenle abbaraların yüksekliği atlıların geçmesini engelleyecek şekilde. Sonra muhtelif resimdeki gümüş işleme atölyesi gibi küçük atölyelerinde arasından geçince sokak biraz genişleyip bir kapalı çarşı havasına giriyor.
Ve bir anda o nefes kesen muhteşem meydan karşınıza çıkıyorlar. 512×163 metre boyutları ile Çin’deki Tiananmen Meydanı’ndan sonra dünyanın en büyük ikinci meydanı.


İlk olarak meydanı çevreleyen camilerden meydanın kısa kenarını ortalamış Mescid-i Şah veya İmam Camii’ne yönleniyoruz. Etkileyici yapısı ile dikkatleri kendine çeken camii; hat yazıları, gökkuşağının yedi renginin kullanıldığı çinileri, mescit ve kışlık camii yapıları ile halen ibadet için de en fazla kullanılan yer.

Kapıdan girdiğinizde çok büyük bir avlu çıkıyor karşınıza. Bu avlu iki katlı bir yapı ile çevrelenmiş ki çinileri gerçekten göz kamaştırıyor. Giriş kapısının hemen karşısında ikinci bir kapı var. Burası kışlık bölüm. Yapı gerçek bir akustik harikası. Yerde siyah ile işaretlenmiş bölgeye ayağınıza hafifçe vurduğunuzda ses inanılmaz yankılanıyor.

Mihrabın önündeki çukur dikkatimi çekti. Önünde birkaç merdivenle inilen bir yer var. Namazı kıldıran kişi bu çukurda kılıyormuş namazı. İlginç buldum.


Tekrar meydana çıkıp meydanın ortasına ilerliyoruz. Meydanın tam ortasında fıskiyeli büyük bir havuz var. Oradaki banklara oturuyoruz. Önümüzde Şeyh Lütfullah Camii duruyor. Bu camiyi kralın ailesi kullanırmış. Kadınlar bu meydana çıkamazmış. Dolayısı ile hemen karşısındaki Aali Qapu sarayından geçit olduğu söyleniyor.

Yani şu anda meydana örtüleri sererek oturan kadınlar eskiden kralın ailesinden olan kadınlara göre daha şanslı.

Bu da Aali Qapu sarayı. Maalesef kapalı olduğu için içini gezemedim.

Daha sonra meydanın kapalı çarşı tarafında çok özel bir kafeye çıktık. Manzara tam anlamı ile tüyleri diken diken yapıyordu.

Sonra bu kafenin iş yaptığım kişinin kardeşi tarafından işletildiğini öğreniyorum. Beni sarayın umuma açık olmayan bir bölümüne götürüyor. Kralın dışarıdan gelen büyük tacirleri kabul ettiği oda. Tacirler arkadaki kapalı çarşıdan dar bir yolda gelerek bu odaya alınıyor. Odanın bir penceresi çarşıyı görüyor. Diğer duvarda ise perde var. Odanın özelliği burada fısıltı ile bile konuşsanız tüm odada duyulması ama dışarıda asla duyulmayacak şekilde akustiği. Bunu sağlayan ise tek parça halindeki bu tavan. Aşağıdaki pencereler ise yandaki yine inanılmaz bir akustiğe sahip müzik odasına açılıyor.


Tacirle konuşma başladığında perdeler açılıyor ve bu ortaya çıkıyor. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalan tacirlerle pazarlıkta avantaj sağlıyor elbette.

Sürpriz burada da bitmiyor. Çatıdan doğru kralın gizli odasına da çıkma şansına kavuşuyoruz. Bu odada fotoğraf çektirmek bile büyük olay. Çok keyifli bitiriyorum akşamı.

Gece iyi bir uykudan sonra sabah erken kalktım. Saat 10.00’da Tahran’a hareket edeceğiz ve o zamana kadar otele oldukça yakın olan Vank Ermeni kilisesini de ziyaret etmek niyetim. Devrim öncesi yaklaşık 30.000 Ermeni yaşıyormuş İsfahan’da. Şu anda 5.000 civarında. Kiliseye yaklaştıkça üzerinde Ermenice yazan dükkanlar artıyor. Kilisenin hemen önünde bu heykeli görüyorum.
Kilisenin içi oldukça etkileyici




Bahçede ise 1627 yılına tarihlenen bir haç taşı ve 20. yüzyıl başlarına tarihlenen bir mezar plaketi dikkat çekici. İsfahan’ın son karesi olarak bir selfi yapıp bir günlük bu kısa yolculuğumu noktalıyorum. Devamı Tahran’da.
TAHRAN
Tahran’daki boş günü kısa bir şehir turu ile geçirdim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki İran’da halk molla rejimine çok kızgın. Koskoca pers kültürünü yok edip olmayan Arap kültürü üzerine inşa etmeye çalıştıkları bu sözde siyasal İslam rejimi çökmek üzere. İnsanların özellikle de kadınların gözlerindeki korku perdesi kalkmış ve oldukça önemli bir kısmı başörtüsü yasağını delmiş. ”Women freedom” hareketi her yerde hissediliyor. Eğitim kalite ve seviyelerinin bizden daha iyi olduğu da kesin. Süre nedeniyle gezimi Gülistan Sarayı ve civarında programladım.

Hava sıcaklığı gündüzleri 30 derecenin üzerinde seyretse de akşamları oldukça serin. Bunun en temel sebebi ise hemen kuzeyindeki Elbruz Dağları. Tepeleri hala kar kaplı. Tahran’dan İran’ın en yüksek dağı olan 5.617 metrelik Demavent dağının konisini dahi görmek mümkün.

Camilerin kubbeleri genellikle soğan şeklinde. Minarelerin yapısı çok farklı. Eskiden minarenin alemlerinin üzerinde ateş yakılırmış. Diğer tespitim ise ezan için kesinlikle hoparlör kullanılmıyor. İsfahan-Tahran arasında dağlara yazılmış yazılar da dikkat çekici. Büyük çoğunluğunda “hoş geldin Mehdi” yazıyor.
Gülistan bahçesinde girdiğinizde ilk karşınıza çıkan yer bu saray. Perdenin ilk bakışta restorasyon amaçlı olduğu düşünülebilir. Değil. Buradaki perde açılıyor ve arkasından tahtında kral çıkıyor. Halka hitap, üst düzey yönetici ve askerlerle görüşme veya Nevruz gibi günlerde kutlamalara katılım bu perdenin arkasındaki balkondan yapılıyor.

Müze bölümünde 20. Yüzyılın başlarında böyle kabul veya kutlamaları gösteren birçok fotoğraf var.


Burası o balkonun içi ve kralın oturduğu devasa mermer taht. Balkonun özellikle arka duvarındaki vitraylar göz kamaştırıcı. Fotoğrafı yaklaştırarak vitrayı oluşturan binlerce parçayı görebilirsiniz.


Daha sonra çok farklı yapıdaki salon ve hollerde ilerlemeye başladım. Tavanlarda dahi ayna var. Böylelikle bu fotoğrafı çekerken farkında olmadan özçekim yapıyorum. Bulabilecek misiniz bakalım?

Her taraftaki kristaller ve aynaların ışıltısı, insana bu sanatsal ve görsel şölene hayranlıkla birlikte şaşaa içinde yaşayan bu kralların acı çektirdiği tebaaları nedeniyle kızgınlık arasında kalan karmaşık bir his veriyor.

Tabi daha sade salonlar da var sarayda. Mesela burası kral ve ailesinin, ki onlar aynanın önündeki koltuklara oturuyor, kabine toplantısı yaptığı bu salon.

Ya da bu dinlenme odası

Veya bu kabul salonu gibi.
Beni en çok şaşırtan ise biraz kiliseleri hatırlatan tablo ve duvar resimleri olan bu oda oldu.


Tavan ve kartonpiyerlerdeki bu abartılı süslemelerin arasına sıkışmış sade şöminenin yalnızlığı ilginçti.

Ne bu odanın sedef kakmalı şahane kapısının mütevazi duruşu, ne de bir pencere pervazında bu şahin ziyaretçilerin dikkatini çekmiyordu.
Şahin demişken, kuşlar İran için çok önemli. Evcil hayvan olarak kedi ve köpek tercih edilmiyor. Hatta yollarda da hiç rastlamadım. Daha çok kuş besleniyor. Bu şahin, doğan gibi yırtıcı kuşlar olduğu gibi güvercin veya papağanda olabiliyor.

Siz bu bir cam vitrin üzerindeki yansıma ile yakaladığım güzel fotoğrafa bakarken ben de size sarayın kısa hikayesini anlatayım. Saray Safevi hükümdarı I. Tahmasb (1524-1576) tarafından bir kale olarak inşa edilmiş. Daha sonra 400 yıl boyunca gelen hanedanlar saraya çevirmiş. Ama her gelen yeni hanedan ya bir öncekinin yaptıklarını yıkmış ya da onlardan hiçbir iz kalmayacak şekilde restore etmiş. Şimdiye kadar gördükleriniz Kaçar hanedanından idi. Ağa Muhammed Han Kaçar, Tahran’ı başkent yaptıktan sonra Gülistan Sarayı’nı da resmi hükümdarlık rezidansı haline getirmiş. Bir önceki hanedan olan Zend’in tüm yaptıklarını yok etmenin yanı sıra Kerim Han Zend’in kemiklerini Şiraz’daki mezarından çıkarttırıp gelen geçenin üzerinden geçmesi için sarayın ana girişindeki eşiğin altına gömdürmüş.
Kin ve nefret bu coğrafyanın değişmezi.
Bahçe içinde yürümeye devam ederken aşağıdaki saray çıkıyor karşımıza. Burası Kaçar hanedanından sonra gelen Nasıreddin Şah (1848-1896) tarafından Londra seyahatinden sonra orada gördüğü mimari yapıya uygun olarak yaptırılmış. Kuledeki saat ise Londra’dan getirtilmiş. Tabi ki sarayın Kaçar hanedanına ait birçok kısmı da renovasyon adı altında bir kıyım yaşamış. Gördüklerimiz renovasyon faaliyetinden paçayı kurtarmış olanlar.
Sarayın tamamını gezmek bir tam günü alacak gibi görünüyor. Şu ana kadar belki de üçte birini gördük. Diğer yerleri de görebilmek için son hanedan Pehlevi tarafından da kullanılan kışlık sarayı gezerek Gülistan’ı noktalayalım.

Gülistan sarayında da ihtişam devam ediyor hem de öyle böyle değil.

Son fotoğraf İran Şahı Rıza Şah‘ın ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevi‘nin taç giyme töreninin de yapıldığı Aynalı Salon. 1873’deki Avrupa gezisinde Versay Sarayı‘nı gezen Şah, oradaki aynalı salonu beğenmiş ve kendi sarayına da yaptırmış. Ulusal Mücevher Müzesi’ne taşınmadan önce meşhur Tavus Kuşu Taht da bu odadaymış. Aynalı salondaki aynalar sarayın birçok yerindeki gibi Rusya’dan getirtilmiş. Salonda şöyle bir vitray şöleni de var. Bununla Gülistan Sarayını bitirelim. Pehlevi ailesinin ruhu şad olsun. En kötü krallık bile molla rejiminden iyidir.

Sonra bir şeyler atıştırıp kapalı çarşı civarında dolaşalım dedik. Trafiğe kapalı bu alanda yürümek dahi çok zor. Etrafta kapalı kadın sayısında oldukça artış var. Sebebi ise bölgenin genellikle düşük gelirlilerinin alışveriş merkezi olması. Malum siyasette dinin ön planda olduğu yerlerde önce cahilleştirme ve yoksulluk sağlanır ve bununla mukadderat duygusunu içselleştiren geniş kitleler sonra koyun gibi güdülür.

Kısa bir yürüyüşle kapalı çarşının kapısına ulaşıyoruz.

Ancak kapalı çarşı da aşırı kalabalık. Ayrıca hiçbirini tanımadığım baharatların tüm çarşıya yayılmış kokuları da beni rahatsız ediyor. Bir iki kalabalık fotoğrafı daha koyarak Tahran’ın en eski camisine gideceğim.
İstanbul‘daki Kapalı Çarşı’nın bir benzeri olan Tarihi Tahran Çarşısı’nın uzunluğu, koridorlarla birlikte toplamda 10 kilometreyi buluyor ve çarşı boyunca 180 dükkân sıralanıyor. Çarşının yapım zamanı olarak bazı kaynaklar 19. yüzyılda Kaçarlar dönemini, bazı kaynaklar ise 17. yüzyılda Safeviler dönemini işaret etmekte.
Yollar o kadar karışık ki yalnızca 200 metre uzaktaki camiye ulaşmak için herhalde bir kilometreden fazla yürüdük ve bu kapıdan caminin avlusuna çıktık. Eski adıyla Mescid-i Şah yeni adıyla İmam Humeyni camii son durağım. Kaçar hanedanlığı döneminde inşa edilmiş. İsfahan’daki camilerden sonra biraz hafif kalsa da çarşı ile bağlantısı nedeniyle her zaman avlusunda insanlar var.

Ayrıca avlunun ortasındaki havuz ve fıskiyeler serinlik veriyor. Özellikle kalabalıktan çıkınca iyi geliyor açıkçası.

İkindi vakti olması namazı izleme şansı veriyor. Şiiler Sünnilere göre namazı az da olsa farklı kılıyorlar. Dikkat çeken diğer fark ise esnafın camiye seccade ile bir secde taşı getirmeleri. Secdede başlarını yere değil bu taşa koyuyorlar.


Böylece kısa İran seyahatim tamamlanıyor. İsfahan’da bana rehberlik yapan ve profesyonel portrelerimi çeken Sevgili Reza ve 6 gün boyunca şoförlük, tercümanlık ve son gün Tahran rehberliğimi yapan İran’daki elim ayağım Ferhat’a kucak dolusu sevgilerimle.


Yorum bırakın