Sonunda benimsediğim ideolojinin kalan tek kalesi olan Küba’yı da görme imkânı buldum. Küba tarihinin kısa bir özeti ile başlamak isterim.
Bulgular 40.000 yıl önce homosapienslerin yeni dünyaya küçük guruplar halinde gelmeye başladığını gösteriyor. Bering boğazını geçerek veya Grönland üzerinden gelmişler. Bu göçler 13.000 yıl öncesine kadar sürmüş. Avcı-Toplayıcı olan kıtanın bu ilk sakinleri daha sonra yerleşik düzene geçip İnka, Aztek gibi imparatorluklar kurmuşlar, Maya gibi belki de aynı dönemde Eski Dünyadakinden daha ileri uygarlık seviyelerine ulaşmışlar. Bu dönemde Küba’ya gelenler de olmuş ve ta ki o zamana yani 1492 yılında Kristof Colomb bu bölgeye gelip kendini uygar sayan sömürgeci devletlerin bölgeye akın etmesinin önünü açana kadar huzurlu ve barış içinde bir hayat yaşamışlar. O dönemde yerli nüfusun 100.000 civarında olduğu tahmin ediliyor.
Sonra tüm Güney Amerika’daki olduğu gibi koloni dönemi başlamış. Başta İspanyollar olmak üzere sömürgeci devletler ülkeyi talan etmeye başlamış. Gerek savaş ki buna savaş demek pek doğru değil katliam daha uygun, gerekse taşınan çiçek gibi bulaşıcı hastalıklar nedeniyle yerlilerin tamamına yakını 10 yıl içinde ölmüş.
Küba diğer Güney Amerika gibi madenler ve petrol açısından pek zengin bir yer değil. Ama önemli bir liman ve çok zengin topraklara sahip. İspanyollar yerli halkın ektiği tütünün yansıra şeker kamışı için de uygun bir yer olduğuna karar vermişler. Ama elbette bu iş içinde iş gücü lazım. Afrika’dan alıp getirdikleri kölelerle bu işi çözmüşler. Takip edenler bilir tarih söz konusu olunca benim özetlerim bile uzadıkça uzar, resimli bölüme geçip daha fazla sıkıntı vermeyeyim.

İspanyolların yüzyıllarca süren üçgeni şu şekilde oluşmuş. Güney ve Kuzey Amerika’daki gelen ganimet (çoğunlukla altın) ve ürünler Küba’nın başta Havana olmak üzere muhtelif limanlarında toplanıyor ve Küba’da yetişen tütün ve şeker ile birleştirilip gemilerle Avrupa’ya gönderiliyor. Avrupa’daki yeni aileler köleleri ile beraber alınıp Afrika’ya uğranıyor, yeni siyahi kölelerde gemiye yüklenip (yazarken bile garip oluyor insan) Küba’ya getiriliyor. Bu yolla Amerika’ya 12 milyon kadar köle getirildiği ve bunların 1,5 milyonunun gemilerde öldüğü kayıtlara geçmiş.
Birçok ayaklanma olsa da bunlar bastırılmış. 1892 yılında Küba Özgürlük partisini kuran José Marin, 1895 de organize ettiği generaller komutasında İspanyollara karşı isyanı başlatılmış ama ilk çarpışmada öldürülmüş. Ancak onun başlattığı bu isyan ölümünden sonra da devam etmiş. 1898 yılında Amerika’nın da desteği ile (ki bu destek aslında bir aldatmaca) kölelik kaldırılmış ve İspanyollar adayı terk etmiş.
1902 de bir devlet olarak bağımsızlığını ilan etse de Kübalıların kaderi pek değişmemiş. Bu kez dünyanın en büyük kapitalisti Amerika’nın güdümüne girmiş. Amerika o dönemin en büyük askeri üssünü (o sırada yapılan Panama Kanalını kontrol altında tutmak ve bölge ticaretini tamamen ele geçirmek için) buraya kurmuş. Havana Amerikan Mafyasının gözdesi haline gelmiş. Sözde Küba Başkanları Amerika ile iş birliği içinde sömürüyü desteklemiş. 1953 de dönemin Başkanı Batista’ya karşı mücadele başlamış. Fidel Castro liderliğinde süren mücadele sonunda1 Ocak 1959 da Batista Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmış. 6

Ocak’ta ise, Fidel Castro, Raúl Castro, Camilo Cienfuegos ve Che Guevara Havana’ya girmiş. Mücadele kazanılmış ve Küba’nın yeni lider ve Başkanı Fidel olmuş. Bu benim 6 Ocak ile ilgili en sevdiğim fotoğraf.
PLAZA DE LA REVOLUCION
13 saatlik uçuşu takiben Küba’ya sabah saatlerinde indikten sonra iki gün Havana’da dolaşacağız. İlk durak elbette devrim meydanı.

Batista tarafından inşa edilmiş ve Sivil Meydanı olarak anılmaya başlamış. 72.000 m2 lik büyüklüğü ile Dünyanın önemli meydanlarından olan buranın adı 1959 Küba Devrimi’nden sonra ismi Devrim Meydanı olarak değiştirilmiş.
Dünya’da 1 Mayıs’ın ve 8 Mart’ın en coşkulu kutlandığı yer. Aynı zamanda Fidel’in halka hitap için kullandığı ve çok sevdiği bir mekân. Burada halka hitap ederken coşan Fidel’in meydanda 7 saat süren konuşması var. Öldükten sonra da naaşı bu meydanda halkın ziyaretine açılmış.
Meydanda bulunan José Martin anıtı etkileyici. Küba’nın her yerinde onun heykelleri var. Küba’nın kurucusu olarak kabul ediliyor. Aslında şair tarafı daha ağır basan bir devrimci o.
Onun şiirinden bestelenmiş bir Küba şarkısı olan ” guajira guantanamera ” çoğu kişi tarafında bilinir. Ama ne anlattığı pek bilinmez. Şarkının bir bölümünün Türkçesi şöyle:
Candan bir adamım ben,
Palmiye ağalarının ülkesinden, Ve ölmeden önce söylemek istediğimdir,
Bu dizelerin ezgisi Yürekten gelen.
Topraktaki yoksullarla ben
Aynı Yazgıyı paylaşmak isterim, Ve dağdaki ırmak beni,
Daha fazla mutlu eder denizden.
Son olarak 42 yaşında öldürüldüğünü ve arkasındaki anıtın yüksekliğinin 112 metre olduğunu, öldürüldüğü yerin adının iki nehir ve bu iki nehrin arası da 112 metre olduğu için bu yükseklikte yapıldığını not olarak düşeyim.

Ünlü fotoğrafçı Alberto Korda’nın çekmiş olduğu dünyaca ünlü Che Guevara fotoğrafını heykelsi bir rölyef şeklinde içişleri bakanlığının duvarında görebilirsiniz. Rölyefin altında “sonsuza kadar zafer” yazıyor.…

Sağ taraftaki iletişim bakanlığı binasında ise devrimin ikinci önemli komutanlarından Camilo Cienfuegos’un rölyefi var. Fidel devrim sürecinde hep geri planda durmuş. Bundan olsa gerek hiçbir yerde onun resmini veya heykelini görmüyorsunuz.

Elbette ikinci durak 20. Yüzyılın en büyük devrimcisi Atamız, Mustafa Kemalimiz, vazgeçilmezimiz. Açıkçası Küba’da yapılan mücadele ve devrimle kıyaslayınca onun yaptıklarının ne denli büyük olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Tabi daha sonra onun yolundan gitmemenin acılarını çektik ve çekmeye de artan bir şekilde devam ediyoruz. Büstün altındaki yazı YURTTA SULH CİHANDA SULH…
CAPITOLIO NACIONAL

Küba’nın devrim öncesi şaşaasını anlamak için ideal bir anıtsal bir bina. Amerika Başkanlık binası ile Paris Panteon binalarının melezi olarak yapılmış. Dolayısı ile hem neoklasik hem art nouveau tarzında. 1926-1929 yılları arasında 5000 işçi kullanılarak inşa edilmiş. Devrim sonrası kamu binası olarak kullanılmaya başlamış. İlk yapıldığında girişinde 25 karatlık bir elmas varmış. 1946 da çalınmış. Batista’nın torunlarının ceplerine bir bakmak lazım.
MORRO KALESİ

20. Yüzyılın iki büyük devrimini andıktan sonra şehrin tamamı hakkında fikir yürütebileceğimiz Morro kalesine çıktık. Kalenin içinde bir müze var ama artık müzede dahi silah görmeye dayanamıyorum. Es geçtim.

Yine de kale hakkında bilgi vereyim. Türkiye’deki özellikle Karadeniz sahilinde Cenevizlilerden kalma birçok örneğinde olduğu gibi limanı korumak için 16. Yüzyılda yapılmış. Yani Colomb’dan hemen sonra. Daha önce yokmuş zaten savaş ve istila meraklısı insanlar gelmeden önce gereği de yokmuş. Bana Malta Valetta liman girişini hatırlattı burası.
GRAN TEATRO DE LA HABANA ALICIA ALANSO
Capitolio binasının hemen karşısındaki yapı Küba Ulusal Balesi’ne ev sahipliği yapan Gran Teatro de La Habana Belçikalı mimar Paul Belau tarafından tasarlanmış ve 1914 eski Teatro Tacón’un yerine inşa edilmiş. Daha sonra ilave edilen Alicia Alanso ise 2019 yılında 99 yaşında ölen 1940 lı yılların dünyanın en ünlü dansçılarından olan Kübalı bir balerin ve koreograf.

Bak gelip halkın tiyatro seyretmesi için ne güzel binalar yapmışlar gibi şeyler düşünmeyin. Bunlar o dönemin zengin, asil, mafya, şeker fabrikası sahibi, din bezirganı her ne derseniz deyin ama küçük bir azınlık tarafından kullanılıyordu. Ama devrim sonrası benzeri yapıların kamulaştırılıp korunması ve çeşitli amaçlarla kullanılması aslında ekonomisini biraz da turizm gelirleri ile ayakta tutmaya çalışan Küba için çok faydalı olduğu kesin.
İki detay verelim de nefeslenelim.

PLAZA DE ARMAS

Havana’nın en ünlü caddesi Obispo’dan denize doğru yürüyoruz. Sokağın sonunda Havana’nın en eski meydanı olan Plaza de Armas’dayız. Bu isme Latin Amerika’yı gezerken hemen hemen her ülke ve şehirde rastlanabilir.

Çünkü Silahlar Meydanı anlamına gelse de genelde yolların kesiştiği yerler için kullanılır. Ama bu meydan adını İspanyol kolonizasyonu sırasında bu bölgenin atış talim yerleri olarak kullanılmasından alıyor. Meydanın doğusundaki bina dikkat çekiyor. Bu bina Palacio de los Capitanes Generales.
Korményzoi Sarayı olarak da bilinen bu saray, Havana’nın eski vali ve kaptanlarının resmi ikametgahı olup, sömürgecilik sonrası dönemde uzun süre belediye binası olarak kullanılmış. İnşaatı 1776 yılında Kübalı mühendis ve mimar Antonio Fernández de Trebejos Zaldívar’ın planlarına göre başlamış İnşaatta kullanılan malzemelerin çoğu en iyi kalitede olacak şekilde ithal edilmiş. Tuğlalar Malaga’dan, Feforjeler Bilbao’dan, mermerler Cenova’dan. İnşaat işi köleler tarafından yapılmış ve ancak 1792 yılında tamamlanabilmiş. Kolonizasyon döneminde bu tip binaların malzemeleri hatta sokakların granit parke taşları dahi Avrupa’dan getirilmiş. Bunun önemli bir sebebi var. Küba’dan yeni dünyanın nimet ve ganimetleri yüklenip Avrupa’ya gönderiliyor. Avrupa’dan buraya gelmek isteyen aileler köleleriyle birlikte biniyor. Sonra Afrika’ya gidiliyor ki gemi oldukça boş olduğu için bu malzemeler balans olarak kullanılıyor. Sonra Afrika’dan alınan yeni kölelerle birlikte Küba’ya yelken açıyor. Binanın orta avlusunda Kolomb’un bir heykeli var.

Odaların çoğunda döneme ait mobilyalar hala duruyor. Bu arada saraya ait bir geyik muhabbeti de yapalım. Bir valinin karısı meydandaki at arabası tekerlek seslerinden rahatsız olmuş, bunun üzerine sarayın yakınındaki bütün araba yolları tahtalarla kaplanmış. Bir de bunun vali uyuyamamış versiyonu var.
PLAZA DE LA CATEDRAL
Kısa bir yürüyüş sonrası 3.Meydandayız. Önceleri bataklık olan bu alan daha sonra kurutulup tersane olarak kullanılmıştır. 1727’de Havana Katedrali’nin inşa edilmesiyle bu meydan yavaş yavaş anlam kazanmaya başlamıştır. Şu anda en çok ilgi çeken meydanlardan biri.

Küba’da kolonizasyon döneminden günümüze gelen 12 katedral var. Bunun temelinde sömürü sisteminde dinin uyuşturucu etkisinin kullanılması yatıyor. Buraya gelen misyonerler özellikle yerlileri ve Afrika’dan gelen köleleri dinlerine katmak için her şeyi yapıyorlardı. Son Akşam Yemeği tablosuna bir iki siyahi eklemek hatta siyahi İsa heykelleri yapmak gibi bin bir türlü cambazlık. Kıssadan Hisse: Tebliğcilere dikkat!
İki detay da buraya yakışır.

LA BODEGUITA DEL MEDIO
Oldukça dolaştık, bir şeyler içip dinlenme zamanı. Daha önce izlerini Kilimanjero’da sürdüğüm Hemingway’in takıldığı bar en iyi mekân bu iş için. Hemingway son yirmi yılını Küba’da geçirmiş. İhtiyar Balıkçı romanını burada yazmış, Çanlar kimin için çalıyor romanını da burada kurgulanmış. 62 yıllık hayatını oldukça hızlı yaşamış ve çok da iyi sonlanmamış. Belki bilmezsiniz sonunu anlatayım:

Devrimden sonra tüm varlıklarını bırakıp Amerika’ya gitmiş. Zaten o dönem deri kanseri ile boğuşuyormuş. Karısı onu elinde silahla yakalamış ve hastaneye götürmüş. Elektroşok vermişler. İki gün sonra o silahla kendini vurmuş. José Marin’in 42, Che’ni 39 yaşında öldüğünü düşünürsek daha iyi gibi görülse de onların başkalarının sıktığı kurşunla ölmeleri daha iyi bir ölüm bence. Neyse biz Ernest’in en sevdiği içki olan Küba’nın ünlü kokteyli Mojito’yu Che ve José nin şerefine kaldıralım.
PLAZA VIEJA
Yine yürüyerek geldiğimiz bu 4. Meydan Havana’da bulunan en beğendiğim meydan oldu. 1559’da düzenlenen Plaza Vieja diğer adı ile eski meydan, Küba baroku olarak da adlandırılan Havana’nın mimari açıdan en eklektik meydanı. Başlangıçta askeri tatbikatlar için kullanılmış ve daha sonra açık halk pazarı olarak hizmet vermiş. Bugün ise barlar, restoranlar ve kafelerin olduğu meydan hoş vitralleri (vitraylı pencereler) olan zarif sömürge konutlarıyla çevrili. Kahvelerimizi bu meydanda bir restoranın meydanı gören balkonunda içtik.

Meydanda bir horozun üzerine binmiş bu yerli kadın ile ilgili bir bilgi bulamadık ama resmi bulunsun belki ilerde öğreniriz.

Daha sonra günün son meydanını görmek için sokaklara daldık yine. Yol kenarında Sancho Panza ve eşeği Rucio. Havana’nın birçok noktasında Don Kişot ile ilgili birçok şey görebilirsiniz. Devrimden sonra yüzde 60 larda olan okuma yazma oranı kısa sürede yüzde doksanların üzerine çıkmış. Bu dönemde 500.000 Don Kişot romanı bastırılıp halka dağıtılmış. Bu romanları okuyanlar başkasına vermiş. Yani Don Kişot devrimin eğitime verdiği önemin simgesi olmuş sanki.
SAN FRANCISCO DE ASIS SQUARE
Kuruluşu 15. yüzyıla dayanan meydan, bugünkü halini 1628 yılında almış. 1990’lı yıllarda ciddi bir restorasyondan geçmiş, yeni düzenlemede zemine parke taşları döşenmiş.

Meydan adını, aynı konumdaki San Francisco de Asis ismindeki bir Fransisken manastırından almış. Geçmiş yıllarda meydanda, halkın alışveriş yapabileceği bir pazar kurulmuş, fakat keşişlerin gürültüden rahatsızlık duyması sebebiyle pazar, başka bir noktaya taşınmış. Meydanda birden fazla önemli yapı var ve tamamı tarihi statüde. Kuzeyinde uzun yıllar borsa binası olarak kullanılan Lonja del Commercio yer almakta. Meydanı çevreleyen yapılar arasında gümrük ofisi, polis evi, belediye binası ve hapishane bulunmakta. Tüm bu eski binalara uyumlu olarak yapılan kruvaziyer terminali, restoranlar, kafeteryalar, bankalar, butikler, kültür merkezleri, döviz büroları ile önemli bir yaşam ve sosyalleşme alanı haline gelmiş.
Meydanın merkezinde bulunan Aslanlar Çeşmesi 1836 yılında, bugünkü hali ile İtalya’dan getirilmiştir. Heykeli ise Giuseppe Gaggini Beyaz Carrara mermerinden yontulmuş.

Meydanla aynı isimdeki bu bazilika son halini1738 yılında almış. 42 metrelik kulesi ile döneminin en yüksek yapılarından. Küçük bir Katolik kilise ve Frensizken manastırından oluşuyor.

Havana’yı bir günde bitiririz diyordum ama daha gezilecek çok sokak, binilecek eski Amerikan arabaları, içilecek çok içki ve çekilecek çok fotoğraf var. Bu günü Havana’nın 500 berberinin makasları ile yapılan bu büyük makas heykeli ile keseyim.
İkinci Gün Havana’yı gezmeye devam ediyoruz. Önce size biraz Küba halkını anlatmak istiyorum. Buraya daha önce gelenlerin farklı yorumlarını dinlemiştim. Etki altında kalmadan değerlendirmeye çalışacağım. Genel olarak gerek kendi ülkemizde gerekse gittiğimiz diğer ülkelerde özellikle de Avrupa ülkelerinde gördüğümüz bir standart var ve biz bu standardı hayattan keyif almanın bir ölçüsü olarak görmeye alıştık veya sistem tarafından alıştırıldık. Bunun küresel olduğunu düşünmek yanlış olur. Gördüğüm tüm Latin Amerika ülkelerindeki insanların çoğunluğu biriktirmek, sahip olmak, zengin olmak, çocuklarına bir şeyler bırakmak gibi kaygılara sahip değiller. Bu 150 yıl öncesine kadar köle olarak yaşamalarından kaynaklanıyor sanki. İstedikleri özgür olmak, insanı ihtiyaçları karşılamak yemek, içmek (özellikle de rom), barınmak (salon +0 veya en fazla salon+1), eğitim ve sağlık son olarak müzik ve dans. Zaten doğa olarak sahip oldukları ortada. O zaman nedir önemli olan, eşit olmak. Bu gözle bakıldığında Küba’da büyük şehirler de görülen ve insanın içini acıtan birkaç insan manzarasını pek de genele yaymamak lazım. Sonuç olarak sistem ambargo baskısına rağmen süreci iyi idare etmiş, minimum yaşama şartlarını tüm halkına eşit olarak vermiş. Geçen sene gittiğim diğer ambargo uygulanan İran ile kıyaslamak elbette mümkün değil. Öncelikle İran devrimi sonrası ülkenin bütün zenginlikleri ülkede kalmıştı ve binlerce yıllık pers devlet kültürüne sahiptirler. Küba’da ise devrim sonrası tüm zenginlikler gayrimenkuller dışında yurtdışına çıkmış. Uzun sözün kısası, benim görüşüm Küba halkı büyük çoğunlukla halinden memnun. Öyle olmasaydı ne suç oranı Dünya’da en az olan ülkelerden olurdu, ne de günün herhangi bir saatinde herhangi bir sokağına, cinsiyet farkı olmaksızın bu kadar güvenle girilebilirdi.

Önce sizi Katedral Meydanı muhtarı ile tanıştırmak isterim. Ortada olan, yanındakileri tanımayrum. İbrahim, büyük babaannesi muhtemelen Osmanlı pasaportu ile Ürdün’den Küba’ya gelmiş insan canlısı bir arkadaş. Her türlü ihtiyacınız için elinden geleni yapar. Bıyık altından gülenleri tahmin edebiliyorum ama yok öyle bir şey. Benim bahsettiğim; döviz bozdurma, puro, sigara, kanser ilacı vs. Katalog ürünler dahi var. Neyse konumuz o değil. Ben eğer bir seçimi daha üç ayların ilki kazanırsa ki o zaman yandaş olmayanları malına mülküne el koyma işlemleri başlar ve(bunları kamu yararına değil avenesi yararına yapacağı kesin) ben Hemingway’in tersini yapar, pılı mı pırtımı toplayıp doğru Küba’ya İbrahim’in yanında çalışmaya giderim.
AMERİKAN ARABALARI

Küba’nın her tarafında devrim öncesi döneme ait Amerikan arabaları görmek mümkün. Uzaktan bakıldığında bakımlı görülse de aslında dökülüyorlar. Kapılarını açmak bile çok zor. Ancak buradaki kaportacıları tebrik etmek lazım,

adamlar konserve kutusundan bile her türlü yedek parçayı yapıyorlar. Küba’ya gittiğimde yapmam dediğim şeyi yaptım birine bindim. İyi ki de yapmışım. Bu arabalarda en mükemmel şey tahmin edebileceğiniz gibi müzik sistemi. Kısa bir şehir turundan sonra Havana ormanına doğru hareket ettik.

Şehrin ortasında Almendares Nehrinin ortasından geçtiği Havana’nın en eski ağaçlarının bulunduğu bir tropikal orman. Sarmaşıklar ağaçlardan dökülen yeşil şelaleler gibi. Sessiz kalıp birkaç fotoğraf paylaşmak en iyisi.


Ormandaki bu gurup müzik çalıp para toplamaktan çok terapi yapar gibiydi.
HAVANA DEVLET HASTAHANESİ

Daha önce söylediğim gibi Küba’da sağlık hizmeti bedava. Estetik ameliyatlar bile. Çünkü ruh sağlığı da aynı derecede önemseniyor. Bunu dışında birçok ayrı binalarda olan ihtisas hastaneleri var. Ortopedi, Kardiyoloji gibi. Küba’nın kanser özellikle akciğer kanseri konusunda çok başarılı olduğu söylenir. Buraya gelen bazı doktor arkadaşlarım ve okuduğum bazı uzman görüşleri bunu pek inandırıcı bulmuyor. Açıkçası bunca büyük paraların söz konusu olduğu ilaç sektöründe ve üstelik bunca iyi eğitimli doktor araştırma yaparken bu işin Küba’da çözülebileceğini benim de aklım almıyor. Ancak gerek istatistikler gerekse diğer tedavi yöntemleri ile kıyaslar düzgün yapılmasa dahi, kimyasal ilaçlar yerine doğal (yeşil akrep zehri gibi) kullanılması bana belki dedirtiyor.
Tabi şöyle de bir gerçek var. Burada bir La Pradera Uluslararası Sağlık Merkezi var ki birçok ünlü burada tedavi olmuş. Hastane çok lüks ve yalnızca yabancı hasta kabul ediyor. Arif Sağ’ın bu hastanede tedavi olup akciğer kanserini yendiği biliniyor, ama Recep yattı mı o kesin değil.
ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ

Yakın zamana kadar etrafına yüksek paneller kurulu imiş. Sonradan onlar kaldırılmış ama önüne binadan çok daha fazla dikkat çeken ve Küba bayrağını temsil eden dev bir heykel yapılmış. Binanın yanındaki direkte Amerikan bayrağı görülüyor. Bu Havana’da görebileceğiniz tek Amerikan bayrağı. Fotoğrafı otobüsün içinden hareket halinde iken çektiğim için anlattığımı tam ifade etmiyor ama idare edelim lütfen.
HOTEL NACIONAL DE CUBA
UNESCO tarafından Ulusal Anıt ve Dünya Belleği olarak ilan edilen El Vedado’daki Hotel Nacional de Cuba, Küba başkentinin en sembolik binalarından biri.Amerikan firmaları tarafında 2 yılda inşa edilen bina 1930 yılında açılmış ve onlarca yıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinden sanat, bilim, kültür, siyaset ve toplum dünyasının önemli isimlerine ev sahipliği yapmış. Sömürge döneminde korsanların ana saldırı noktalarından biri olan Punta Brava’nın kıyı çıkıntısında yer alan otel, 20. yüzyılın ilk yarısında Büyük Karayipler’in en önemli oteli olmuş.

Yapı, inşa edildiği yıllarda Havana’da moda olan mimari eklektizme cevap vermekle birlikte, neoklasik ve neokolonyal nüanslarla art deco’ya doğru bir eğilim göze çarpmaktadır. Bu nebativari cümle benim cümlem değil, ben olsam ortaya karışık derdim.
Buster Keaton, Jorge Negrete, Agustín Lara, Marlon Brando, Ernest Hemingway, Winston Churchill, Windsor Dükleri, bilim adamı Alexander Fleming gibi önemli isimlerin kaldığı bir başkanlık süitine sahip olan otel açılışından sonraki birkaç yıl boyunca otel, adayı ziyaret eden mafyaların gözde mekanlarından biri olmuş. 1946’da tüm ABD’li uyuşturucu baronlarının adadaki meslektaşlarıyla buluşma noktasıymış. Şunu da söylemeliyim ki kalanlardan bildiğim odaları Avrupa standartlarına göre 3 yıldız.
Bina şu anda adayı ziyaret eden sanat ve siyaset dünyasının en önemli isimlerinin yanı sıra dünyanın dört bir yanından gelen girişimci ve yatırımcıları ağırlamaya devam etmekteymiş. Binanın arazisinde muhteşem bahçesi, Küba kıyılarının eşsiz manzarasına sahip ve Havana’da gün batımının en güzel izleneceği yer.

Bu ise Türk-Küba derneğinin Devrimin 50. Yılında yaptığı bir çalışma. Bir tarafta Havana, bir tarafta İstanbul. Benzerlik dikkat çekici.
Türkiye’yi hatırladım şimdi. Seçimler yaklaştı. Biraz da esnaf ziyareti yapalım. Küba’da üç tip taksi kullanabilirsiniz. İlki eski Amerikan arabaları, ikincisi iki yolcu kapasiteli motorlu Coco’lar ki adını tipi nedeniyle Hindistan cevizinden almış. Sonuncusu ise ilk fotoğraftakiler, yani Bicitaksi. Şoför öğle tatilinde kız arkadaşı ile mesajlaşıyor.


Fukara çocuklar
Gökyüzüne benzeyen çocuklar Alı al moru mor çocuklar
…………
Evet, çocuklar hep çocuk. Çocuklar hep güzel. Ama Küba’daki çocukları mutlu etmek inanın daha kolay. Şunu da belirtmeliyim özellikle dilenme konusunda çocuk istismarı yok, zaten hiçbir konuda yok bence. Çocuk gelinler gibi mesela. Biraz da onlara bakalım.


Gün bitti gelsin kokteyller. Hemingway’in izindeyiz yine. La Floridita. Bu kez Pina Colada içeceğiz. Siz de buyurun.
Artık Taşra zamanı. 3 gece 4 gün boyunca önce Küba’nın batı tarafına gideceğiz. Vilales Vadisi. Sonra tarihi boyunca tüm ayaklanma ve isyanların son olarakta devrimin başladığı doğuya Cienfuegos, Trinidad ve Santa Clara’ya. Son gün ağırlıklı olarak yabancıların geldiği ve beyaz kumlu plajların olduğu Varadero.
İlk iki geceyi Trinidad’da geçireceğiz. Konaklama tercihi Casa Particular. Yani evlerinde fazla oda olanlar bu odaları devletin belirlediği standartlarda düzenliyor. Ayrı banyo, tuvalet, klima, mini buzdolabı vs. Sonra konaklamaya açıp gelirini devlet ile paylaşıyor. Yani pansiyon aslında ama devlet kontrolünde.
Son gece her şey dahil 4 yıldızlı bir otelde gördüğüm en garip yarımada olan Varadero’da. Genişliği yaklaşık ortalama 1km ve yaklaşık 15-20 km okyanusa uzanan bir yarımada.

Biraz hayvanat ve nebatat konularına girelim. İlk olarak Küba’nın bayrağına renklerini veren kuştan başlayalım. Tocororo adlı bu kuş Küba’ya has endemik bir kuş. Bayrağa renklerini vermesinin sebebi bu kuşun asla kafeste yaşayamaması. Küba halkının doğa ile iç içe yaşaması ve özgürlüğe düşkünlüğünü temsil ediyor. Bir diğer kuş ise gökyüzünü baktığınızda mutlaka havada dev kanatları ile süzülen birkaç tane görebileceğiniz hindi akbabaları. Bu kuşları yerde görmek pek mümkün değil. Tüm diğer akbabalar gibi leşçi oldukları için ancak beslenebilecekleri bir şey gördüklerinde yere inip topluca ziyafet çekiyorlar.
Son olarak palmiyelerden bahsedelim. Buradaki bazı palmiyelerin gövde kısımları önce kalınlaşıp sonra inceliyor ki bunlara kral palmiyesi deniyor. Küba kasırgalar ülkesi. Bu palmiyeler bu kasırgalara daha dirençli olabilmek için bu şekilde evrimleşmiş.

Yol boyunca ilerlerken uçsuz bucaksız tütün ve şekerkamışı tarlaları var. Köylerdeki evlerin hepsinde olan bazı özellikler var. Tek katlı, önünde veranda, veranda da iki tane sallanan sandalye ve üstünde yağmur suyu toplama depoları. Çoğu 1+1.

Bir de mola yerlerinde bu şekilde poz verenler var ki fotoğraf çekince para verip vermemek size kalmış. Havana’da hemen tarifeyi söylüyorlardı.
CUAVE DEL INDIO

Vinales vadisinden bu mağaraya girdikten sonra zaman zaman daralan bir yoldan ilerliyorsunuz. Sonra bir küçük göl çıkıyor karşınıza. Burada bir tekneye biniyorsunuz. Tekneyi kullanan kişi bazı sarkıtlar ve dikitleri gösterip size muhtelif benzetmeler yapıyor. Kristof Kolomb’un 3 gemisi gibi. Yaklaşık 5 dakika gittikten sonra ışık görülüyor.
Işığı görünce ister istemez heyecanlanıyor insan. Teknemiz de bu. Çıktığımız yer ise cennet olmalı. Birkaç fotoğraf paylaşayım.


YEREL BİR PURO ÇİFTLİĜİ
Daha sonra yerel bir puro çiftliğine uğruyoruz. Bu yapı tütün yapraklarının kurtulduğu yer. Dünyanın en iyi purolarını yapabilmek için tütün yetiştirmek oldukça hassas bir konu. Önce tütün tohumları dere kenarlarına ekiliyor. Burada fideler oluşuyor. Bunları tam zamanında tarlalara aktarmak lazım. Sonra 3 ay kadar da tarlada büyüyor. Hasatı doğru zamanda yapmak da çok önemli. Hasatı yapılan tütün kuruması için özel depolarda bu şekilde diziliyor. Burada 3 sıra halinde gördüğünüz bu sıralama bile önemli. Zaman zaman bu sıralamaları değiştiriliyor. Nemin kontrolü için genellikle palmiye yaprakları kullanılıyor. Kurutma tamamlandığındaki çok kuru veya çok yaş olması puro sarımı için sıkıntı yaratabiliyor imalat aşamasına geçiliyor.

Elbette puroyu bir adam elindeki tahtanın üzerinde sarınca bazılarımız hayal kırıklığına uğradı ama gerçek bu idi. Tüm tarlalar devlete ait olduğu için ürünün bir kısmının devlete verilmesi gerekiyor. Sarım yapan çiftlik sahibi arkadaş % 90 ı devlete veriyoruz biz % 30 unu alıyoruz dedi?

MURAL DE LA PREHİSTORIA
120 metre yüksekliğe ve 160 metre genişliğe sahip bu Dünyanın en büyük duvar resmi, Frida Kahlo’nun sevgilisi Diego Rivera’nın öğrenci olan Ressam Leovigilido tarafından tasarlanıp dönemine ait kayaların arasına fırça ile çizilmiş e taşlar arasında su birikmesini önleyen drenaj sistemi yapılmış.

İnsan figürleri, büyük ayılar, yumuşakçalar ve Mezozoik deniz sürüngenleri gibi devasa memelileri, mavi, kırmızı, yeşil ve sarı olmak üzere on iki büyük renkli parçadan oluşan bir diziyi göstererek oluşturulmuş. Resim, Küba’nın bu bölgesindeki insan ve hayvanların yaşamının evrimini temsil ediyor. 1999 yılında UNESCO tarafından Sierra de los Órganos’ta İnsanlığın Kültürel Peyzajı ilan edilmiş.

Resmin önündeki alan gerçekten insanın üzerinde yuvarlanmak istediği türden bir yeşillik. Ayrıca vadide Küba’nın kokteyllerinden olan Daiguiri’yi en iyi yaptığı söylenen küçük bir de bar var. Eeee içtik tabiki de.
VİNALES VADİSİ

Daha sonra Vinales vadisinin görüldüğü bir otele çıkıp manzaranın keyfini çıkardık. Vinales Vadisi karstik bir çöküntü. 132 km2 bir alana sahip ve Pinar del Río şehrinde Sierra de los Órganos dağları arasında bulunuyor. Gezdiğimiz birçok yer gibi bu vadi de 1999 yılında UNESCO tarafından bir Dünya Mirası olarak ilan edilmiş.
CIENFUEGOS
Küba’nın sevimli bir liman şehri. Adını Küba Devrimi’nde en genç ölen kahraman Camilo Cienfuegos’tan geliyor.


farklı kolonlara kadar uzaması ve cadde boyunca yürürken hep gölgede kalmanız. Şehrin tam göbeğinde ‘Jose Marti Parkı’ var. Etrafında da koloni döneminden kalma hepsi ayrı güzellikte binalar. Bir tarafında da Catedral de la Purisima Conception vardı. Ama fotoğrafını çekmemişim maalesef.

TOMAS TERRY TİYATROSU
Parkın bir kenarında da Tomas Terry Tiyatrosu bulunuyor. Tiyatro, Venezüellalı sanayici ve ünlü isim Tomas Terry’yi onurlandırmak için yapılmış. Yapının inşa süreci 1887 ve 1889 yılları arasında tamamlanmış ve bugüne kadar ulaşabilmeyi başarmış.

950 kişilik kapasite bulunan Tiyatro’nun açılış yılı ise 1895 ve burada sergilenen ilk oyun ise Verdi’nin Aida’sı imiş. Burada bugün hala sahne performansları yapılmaktaymış.
İçerisinde merak ettim, girelim.

Girişte Tomas Terry’nin mermer bir heykeli de yer alıyor. Sahne de oldukça geniş.

Carera mermeri ve Küba’ya has sert ağaç oymaları loca bölümlerinde özellikle sahnenin hemen üzerinde yoğun olarak kullanılmış. Tavandaki fresklerde oldukça etkileyici.

Hatta Büyüleyici…
Haydi, Trinidad ve Santa Clara’ya gidelim.

Gördüklerimi anlattım. Görmediklerim de oldu elbette. Mesela çok fazla asker polis görmedim. Yani 9 gün boyunca toplam gördüğüm her gün evden işe giderken gördüklerimden daha azdı. Mağara girişinde Küba yerlilerinin mizansenini yapan çift dışında çağ dışı kıyafet görmedim mesela. Yahut Çakarlı araç görmedim. Küfreden görmedim (ben de hiç etmedim), kavga eden görmedim, yere çöp atan görmedim, kötü bakan görmedim, yayaya saygısız şoför, ellerini ovuşturan esnaf, kötü yapılmış bir restorasyon görmedim. Gurur gördüm, kibir görmedim. Yardım isteyen gördüm, dilenen görmedim. Dindar gördüm, yobaz görmedim. Hali vakti yerinde gördüm zengin görmedim. Ha bir de Mojita var, Pina Colada var, Daiguiri var, Kançançara var, Küba Libre var ama rakı görmedim.
İçimi döktüm, artık Trinidad ve Santa Clara’yı gezebiliriz.
TRINIDAD

1500’lerde şeker işinde çalıştırılan köleler isyan edip kaçana dek pek yerleşimin olmadığı, 1800’lere gelindiğinde ise kurulan şeker değirmenleri ile altın çağ yaşayan bir yerleşim yeri Trinidad. Bir-iki katlı kolonyal evleri, Arnavut kaldırımlı dar sokakları ve güler yüzlü insanları ile en çok sevdiğim yerleşim oldu benim için. Havana’dan farklı ve ucuz olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Rengarenk sokaklarda gezmenin keyfinin yanı sıra hediyelik alışverişi yapmak isteyenler için de en uygun bir yerlerden biri.

Kaldığımız Cesar adlı bize biraz mesafeli duran birinin ev sahipliği yaptığı Casa particular’in kahvaltı yaptığımız avlusu da çok keyifli idi. Bir de bu avlu tüm Küba gezimiz boyunca İnterneti en verimli kullanabildiğimiz yerdi. Bir de elektrik sürekli kesilmese.
Sokaklarda dolanırken Trinidad’ı gördüğünüzü düşünebilirsiniz ama deyim yerindeyse şehrin kalbi sayılan Plaza Major’a geldiğinizde olay başlıyor. İsterseniz merdivenlere oturup kokteylinizi içebilir, isterseniz koloni döneminde İtalya, Fransa ve Almanya’dan zenginlerin getirttiği malzemelerle bezenmiş meydana ağzınız açık bakabilirsiniz.

Trinity Kilisesi, Plaza Mayor’da bulunan şehrin en büyük kilisesi. Halk, yapımında tamamlanamamış ya da eksik kalmış mimari kusurları düzeltme için maddi imkanları tam bulmuş ki kilise çoktan UNESCO listesine girdiği için elleri kolları bağlanmış. Yine de açık sarı-beyaz renkteki sevimli dış görünüşüyle Trinity, şehrin göz bebeği.



Meydanın etrafındaki kolonyal evler.
LA CANCHANCHARA

Daha sonra bir Trinidad klasiği olan La Canchanchara bara gidiyoruz ve barın adı ile anılan meşhur kokteyl Kançançaramızı içiyoruz. Tahta bardaklarla servis ediliyor. Kançançara roma bal, limon, sevgi ve kahkaha ilave edilerek hazırlanan bir kokteyl.

SANTA CLARA
Sonunda Santa Clara’ya geldik. Benim için Che ile özdeşleşmiş bir şehir. Aşağıdaki resme bakarak Che’nin mezarının olduğu yerdesin neden böyle neşelisin derseniz ben de derim ki devrim de devrimci de güler yüzlüdür. Bu arkamızdaki vagon herhangi bir vagon değil. Che’nin devirdiklerinden.

Şu anda Che ve arkadaşlarının 28.Aralık.1958 tarihinde Caterpillar D9 bir buldozerle tren raylarını tahrip edip ağır silahlar taşıyan bir zırhlı trenin devrilip ele geçirdikleri yerdeyiz. Bu olay devrim mücadelesinin sonuca giden önemli olaylarından biri. 3 gün sonra Batista yurtdışına kaçacak. Trenin devrildiği alan bir anı parkına döndürülmüş.

Parkta buldozer de sergileniyor. Aşağıdaki fotoğraflarda vagonların içinde sergilenen ve ele geçirilen silah ve sağlık malzemeleri görebilirsiniz.


Ernesto Guevara’nın kısaca Che’nin yanına geldik. İlk olarak müze kısmına giriyoruz. Girmeden önce çantalarımızı, telefon ve fotoğraf makinalarımızı bırakmamız ve içeride sessiz olmamız rica ediliyor. Tüm gurupta öyle bir heyecan, saygı, hayranlık

var ki zaten konuşmak mümkün değil. Müze kısmında Che’nin not defterleri, doktorken kullandığı aletler, silahları, okuduğu kitaplar, kıyafetleri ve bir takım özel eşyalarının yani sıra hiçbir yerde görmediğim çarpıcı fotoğrafları var. Şu dikkat çekiyor. Mustafa Kemal’de olduğu gibi her fotoğrafta özenle poz veriyor, parlıyor, ne yaparsa yapsın fotoğrafa karizmasını yansıtıyor. Bunu belirtiyorum çünkü Che Atatürk’ten sonra 20. Yüzyılın en önemli devrimci lideri. Daha sonra birlikte mücadele edip ölen arkadaşlarının isim ve fotoğrafları ile onun sonsuzluğunun bulunduğu mozole bölümüne geliyoruz, gözler buğulu bir şekilde sonsuzluk ateşine de bakıp çıkıyoruz. Heykelin olduğu bölüme kadar kimse pek konuşmuyor.

Yandaki resmi onun sergilenen orijinal bir fotoğrafından çektim. Heykelin olduğu yere geliyoruz. Hep yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Kısa bir konuşma ve bir şiir okuyorum heykelin dibinde. Heyecandan tekliyorum ama sonunu toparlıyorum. İçeride Che’nin fotoğraflarının hepsinde onun parla gözlerini ve gülüşünü gördünüz. Her anında yaşamanın tadını aldığını ve yaşamayı sevdiğini gösteriyor. Buna rağmen o çok sevdiği yaşamını başkalarının yaşamına biraz daha mutluluk ilave edebilmek için gözünü kırpmadan vermiş. Bu bana Nazımın “yaşamaya dair” şiirini hatırlatır hep
……..
Yaşamayı ciddiye alacaksın, Yani, o derece, öylesine ki,
Mesela, kolların arkadan bağlı, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin, Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda,
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel,
En gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yüreğime kattığın umut için minnettarım.

Varadero ile ilgili açık büfe olduğundan bolca içtiğimiz Cuba Libre dışında söylenecek pek bir şey yok. Ama şahsen pandemiden bu yana ilk defa denize girdim. Bu yaklaşık 4 yıllık orucumu Atlas Okyanusunda, ki okyanusa girmek benim için bir ilk, açmak benim için büyük keyifli.

Küba nasıldı, keyif aldın mı diye sorarsanız benim Küba’da yaptığım dansı seyretmeniz lazım. Bir başka ülkede görüşmek üzere.


Yorum bırakın