2024-İZLANDA

Çok uzun süredir görmek istediğim bir ülke İzlanda. 200 milyon yıl önce ayrılmaya başlayan Pangea kıtasında yer almayan nadir toprak parçalarından biri. Yaklaşık 20 milyon yıl önce deniz altındaki patlamaları ile oluşmaya başlamış ve hiçbir zaman herhangi bir kara parçası ile bağlantısı olmamış sanki bu dünyaya ait olmayan bir ada. Kış mevsimini seçmemin nedeni hem zorlu kış şartlarını hem de kış aylarında daha fazla ihtimal olan kuzey ışıklarını görebilmek. 100.000 km2 nin üzerinde büyüklüğüne rağmen yalnızca 300.000 kişi Başkent Reykjavik’te olmak üzere 400.000 nüfuslu bir ülke. Oslo aktarmalı olarak yaklaşık 10 saatlik bir yolculukla varıyoruz İzlanda’ya.

Havaalanından başkente yolculuğumuz ise yeni başlayan yoğun kar yağışı nedeniyle 3 saatten fazla sürüyor. Toplam yedi günün ilk gününün yorgunluğunu önce Reykjavik’teki bir buz barda ardından da otelimizde atıyoruz.

URRIDAFOSS

İlk gün İzlanda’nın olmazsa olmazı Golden Circle ile başlayacak. Hava 11.00 de aydınlanıp 16.30 da karardığı için gün ışığından yararlanma fırsatı az. Golden Circle başkentten başlayıp Kuzeyden Gullfoss’a kadar gidip Güneyden dönülen ve birçok görülesi yerleri barındıran 250 kilometrelik bir rota. Kuzey yoluna devam eden aşırı rüzgâr ve kar nedeniyle izin verilmediği için Güney yolundan planlanandan geç bir saate yola çıkıyoruz. İlk olarak Urrida şelalesine ulaşıyoruz. Bölge Buzul çağından bu yana Dünya’da oluşan en büyük lav akıntısının üzerinde. Şelale İzlanda’nın en büyük nehri üzerinde (230 km) ve 360 ton/sn debisi ile oldukça görkemli. Bu yer yer buz zemin üzerinde ayakkabılara zincir takılarak yürümeyi gerektiriyor. İlk defa deniyoruz böyle bir şeyi.

SECRET LAGOON

Lagoon (Lagün) aslında nehir ağızlarının nehrin getirdiği alüvyon veya dalgaların etkisi ile nehrin denize ulaşamaması sonucu oluşan göller (Büyükçekmece Gölü gibi) olarak bilinir.

ve denize yakındır. Burada ise volkanik aktiviteler sonucu oluşan genellikle sıcak havuzlara bu ad veriliyor. Secret Lagoon, Fludir kasabası yakınında ve yılın her mevsimi 40 derece sıcaklıkta olan İzlanda’nın 19. Yüzyıldan beri bilinen en eski ve doğal havuzlarına sahip. Havuzun modern soyunma giyinme alanları, bar ve restoranlarından faydalanabilmek için kesinlikle randevu alınması gerekiyor. Kar altında havuz keyfi.

Havuzun etrafında birçok sera dikkat çekiyor. İzlanda’da tüm yaşam volkanik aktiviteler ve onun yarattığı jeotermal potansiyel üzerine kurulu. Yaklaşık 500 derece sıcaklıkta yeraltında basınç altında hala sıvı olan su yeryüzüne çıkarılıp santrallerle elektrik üretilebiliyor, aynı zamanda konut, sera ve ağılları ısıtmakta kullanılabiliyor. Bu bölgede günlük 3 ton domatesin hasat edildiği seralar var.

Aynı zamanda en önemli et kaynağı koyunlar ki insan nüfusunun üzerinde koyun barındıran ağıllar var. Elektrik enerji ihtiyacının tamamı hidrolik ve jeotermal kuvvet santrallerinden karşılanan İzlanda benim şimdiye kadar gördüğüm her anlamda çevre bilincinin en üst düzeyde olduğu ülke. 

UTHLİD COTTAGES

Geceyi Fludir yakınlarındaki Uthlid Kulübelerinde geçiriyoruz. Ev sahibemiz 3 nesildir bu işi yapan bir kadın. Yemekler gerçekten güzel. Kremalı karnabahar çorbası ve kuzu etli lazanyası denemeye değer. Aynı zamanda kadının birçok İzlandalı gibi Elf denilen üç harflilere inanıyor olması ve hatta aileye ait şapellerinin yanında ayrıca Elfler için bir şapel bulunduğunu söylemesi oldukça ilginçti. Elfler bazı insanlara görünüp zor zamanlarda onlara yardım eden insansılar. Elfleri gören insanların hikayelerini derlemek için okul bile var; Büyülü Elf okulu.

Ertesi sabah kar yağışı hala yoğun bir şekilde devam ediyor. Bizi almaya gelen minibüs kaydığı için oldukça geç yola çıkabiliyoruz. Hatta Minibüsün ana yola inmesini yürüyerek takip ediyoruz.

GAISER

Üçüncü gündeki ilk durağımız ortaokul coğrafya derslerinden bildiğimiz Gayzer. Gayzer; belirli aralıklarla ve basınçla yukarı doğru buhar ve su fışkırtan su kaynakları. Bu tabiat olayına adını veren aslında İzlanda da bulunan ve “Geysir” olarak isimlendirilen bir su kaynağı. İzlanda dilinde geysir fırlatmak anlamına geliyor. Geysir’in geçmişi 1294 yılına kadar inmekte ve tarihinde, 70 metrelere çıkan ve uzun süreli püskürtme gerçekleştiren Geysir şu sıralar suskunluğunu korumakta ve hareketsiz bir dönem geçirmekte imiş. 2000 yılında bir deprem sonucu tekrar hareketlenip, birkaç yıl günde birkaç kez püskürme yapmış ve sonra tekrar suskun dönemine girmiş.

Bölgede pek çok gayzer bulunmakla birlikte şu an en önemlilerinden biri; Strokkur olup, gayzerlerin isim babası olan Geysir’in 100 metre güneyinde. Strokkur genellikle 5-10 dakika aralıklarla püskürme yapmakta. Bazen 40 metreyi bulan ama genellikle 15-20 metreye kadar çıkan püskürme performansı gösteren bu Gayzerin püskürtme anını videoya çekmeyi başardım.

GULLFOSS

Şu anda ülkenin en popüler şelalesindeyiz. Gull altın anlamına geliyor. Gulfoss’un anlamı ise Altın Şelale. Golden Circle rotasının ismi de zaten bu şelaleden gelmekte. Hvítá Nehri’nin oluşturduğu bir şelale. Beyaz nehir üzerinde 2 basamaktan oluşuyor. 2,5 km uzunluğa ulaşan şelale 33 metre derinlikteki kanyona düşüyor. İlk düşüşü 11 metre ve ikinci düşüşü ise 21 metreden yapıyor. Ortalama akan su saniyede 140 ton.

İzlanda’da hiçbir şelale devletin değil. Burası zamanında kişiye ait özel bir alanmış. Sahibinin kızı Sigríður buraya ziyaretler arttıkça insanları gezdirmeye başlamış. Ardından İngilizler buraya gelerek şelaleyi satın almak istemişler. Baba satmak istemiş ama kızı engellemiş ve gösterdiği azim sonucu sayesinde bu güzelim şelaleye baraj yapılamamış. Şu an burası ekolojik dengenin korunması amacıyla devlet tarafından özel koruma altına alınmış durumda.

SELJALANDSFOSS

Golden Circle’yi tamamlayıp konaklama yapacağımız güney sahilindeki Vik kasabası yakınındaki otelimize hareket ediyoruz. Varmadan önce günün son ışıklarını İzlanda’nın en yüksek düşüşü olan şelalelerinden Seljalndsfoss’u ziyaret ederek kullanıyoruz. Şelale 60 metreden düşüyor ve Nisan 2010’da başlayıp ve bir ay kadar süren uçuş iptalleri 10 milyon yolcuyu etkileyen ekonomik bilançosu iki milyar doları bulan olayın müsebbibi Eyjafjallajökull volkanının buzulundan çıkan Seljalands Nehri’nin bir parçası. Her ne kadar şelalenin arkasından yürüyerek küçük bir mağaraya girebildiği söylense de her taraf buz olduğu için bu oldukça tehlikeli görülüyor.

DETTIFOSS

4. gün ağırlıklı olarak Vatnajökull yanardağ bölgesinde gezeceğiz. Şu açıklamayı yapmakta fayda var. Jökull İzlanda dilinde buzul demek aslında. Ancak İzlanda oldukça kuzeyde

olduğu için tüm yanardağlar buzulun altında faaliyet gösteriyor ve onun için İzlanda’daki tüm yanardağların isimlerinin sonunda buzul anlamına gelen jökull kelimesi yer alıyor.

İlk durak olan Dettifoss, ki foss da şelale demek, Vatna buzulundan akan Jökulsá á Fjöllum nehri üzerinde yer alıyor ve Avrupa’nın en büyük ikinci şelalesi. Bu gezide öğrendiğim bir şey daha oldu ki şelalelerin büyüklüğü “akan debi çarpı düşü yüksekliği” ne göre yapılırmış.  Detti 100 metre genişlikten yaklaşık saniyede 200 ton ile 44 metre düşüyor.

VATNAJÖKULL

Vatnajökull, 8.100 km² ile, ki bu İzlanda’nın yaklaşık %8’ine tekabül eder ve yer yer bir km ye varan kalınlığı ile Avrupa‘nın hacimsel anlamda en büyük buzulu. Aslında topografik olarak her ikisi de bir kara parçası üzerinde buz takkesi olarak kendilerini gösterseler dahi buzul olarak kabul edilirler. İzlanda’daki buzulların çoğunun altında olduğu gibi, buz tepesinin altında da birkaç yanardağ vardır. Bu volkanlardan çıkan patlamalar, buzun altında büyük su ceplerinin gelişmesine yol açıyor.

Bu bölgede yakın tarih patlamaları içinde en büyük korku uyandıranlardan biri 1783 yılında gerçekleşmiş ve yeryüzünde modern zamanların en büyük lav püskürmesi oluşmuş. Püskürme sırasında Vatnajökull’un güneydoğu sınırındaki Laki Dağının zirvesi neredeyse baştan sona yarılmış, yaklaşık 24 km’lik bir hatta 100 ayrı krater açılmış. Lavlar 520 km’den daha büyük bir alana yayılmış. Lav akıntısı tam üç ay boyunca sürmüş, adanın üzerini bir battaniye gibi kaplayan mavi sis tabakası otlakların kirlenmesine ve çiftlik hayvanlarının dörtte üçünün ölmesine yol açmış. Bu ‘Puslu Kıtlık’, sonuçta yaklaşık 10 bin insanın açlıktan ölmesine neden olmuş. Hatta bu patlamanın İngiltere ve Fransa’yı da kıtlık ve hastalık olarak etkilediği 6 yıl sonraki Fransız ihtilalinin sebeplerinden bir olduğu da söyleniyor.  

Daha sonra bu denli olmasa da 1934’deki patlamada 2 trilyon tondan fazla suyun açığa çıkması ile 2004 ve 2011 yıllarındaki patlamalar yöredekileri hala tedirgin etmekte. Yani bir platformun üzerinde fotoğrafını çektiğimiz bu topraklar pek de masum değil aslında.

İzlanda ile ilgili geziye devam etmeden önce bir iki not daha düşmek isterim. İzlanda’nın yoklar listesi ile ilgili. Bir kere İstanbul’da İzlanda konsolosu yok. Vize için Danimarka’dan vize almanı öneriyorlar. Polisleri de yok gariplerin ya da soğuktan dışarı çıkmadıkları için ben görmedim. Polisin hiçbir türlüsü yok. Trafik polisine filan dahi rastlamadım. Hatta ülkeye giriş ve çıkışta pasaport kontrolu için bile kimse yok. Tüm havaalanını dolaştım pasaporta damga vurduramadım yahu.

Bir zamanlar Amerikan üssü varmış burada, adamlar sıkıldı herhalde kapamışlar. Zaten ülkede acayip bir savaş karşıtlığı var. NATO üyesi ama ordusu yok mesela. Adam sende kim gelir işgal eder burayı diyorlar sanki. Ama Celal Şengör Hocamın deyişi ile savaşmadan toprak kazanan tek ülke İzlanda. Her sene Ortasından 2 santim yarılıyor. Yani doğusu ile batısı birbirinden 2 santim uzaklaşıyor. 2 santimden ne olur demeyin yılda tam 6 dönüm. Yani yaklaşık 100 milyon yıl sonra Türkiye kadar olacak. Neyse gevezeliği kesip gezmeye devam.

JÖKULSARLON

Jökulsárlón İzlanda‘nın ve en ünlü buzul gölü ve aynı zamanda 150 m derinliği ile İzlanda’nın en derin üçüncü gölü. Buzullar dağların yükseklerinde sürekli yağan karların sıkışması ile oluşan ve bir müddet sonra yerim dar deyip çok yavaş olarak bir vadiden aşağıya heyelan gibi akmaya başlayan buz kütleleri malumunuz. Bunlar alçak noktalara geldiğinde eriyip dağılmaya başlıyor ki bu bölgeye buzulun dili deniyor. Dilin olduğu bölgede genellikle bir göl oluşuyor ki o göl bu göl.

Bu gölden çıkan kısa ırmağın adı Jökulsá á Breiðamerkursandi. Irmak üzerinde, kısmen gölün hemen yanından giden bir asma köprü var. Üç vakte kadar bu köprü deniz dalgalarının yıpratması ve buna bağlı olarak kıyı erozyonu sebebiyle yıkılacak ve muhtemelen göl bir deniz koyuna dönüşecek. İzlanda iki üç neslin aynı coğrafyayı göreceği bir ülke değil.

Gerek gölün içinde ve gerekse kısa ırmak üzerinde gezinen yükseklikleri 15 metreye ulaşan üç renkli buzdağları görülebilir. Buzdaki mavi renk, çeşitli kristaller ve onların yansımasından kaynaklanırken, siyah renk volkanik küllerden ileri gelir. Bizim coğrafyada öğrendiğimiz buzdağının yedide biri görülür ve gerisi su altındadır. Ama bunlar öyle değil çünkü su tuzlu değil.

Buzul gölünün denize bağlandığı noktanın hemen yanında (Diamond Beach) Elmas Plajı olarak adlandırılan bir bölge var.

Burada denize ulaşan buz dağları parçalanarak sahile vuruyor ve kumun üzerinde elmas görüntüsü veriyor. Bölgede fok balıkları da var ama turistlerin gürültüsünden oldukça rahatsız görülüyorlar.

REYNISFJARA BEACH

Şu anda belki de İzlanda’nın en çok tüyler ürperten yerindeyiz. Siyah kumsal.

Dünyanın ilk onuna giren çarpıcı bir plaj. Bu oluşumun mimarı magmanın buzullarla ilk buluşmasında oluşan bazalt kolonlar ve onların yüzyıllar boyunca ufalanması ile oluşan siyah kum ve çakıllar.

Denizin içindeki bazalt kolonların yarattığı mistik havayı okyanusun korkunç dalgalarının gürültüsü bozmaya yetmiyor. Sahilin sol tarafında yine lavların eseri olan devasa bazalt kolonlar bulunuyor. Bazalt kolonların arasında ise kocaman bir mağaranın girişi var.

Ancak kumsalın sundukları bununla bitmiyor. Kıyıdan biraz açıkta, okyanusun ortasında, dalgaların dövdüğü devasa bazalt kayalıklar yükseliyor. Bu fotoğrafların bazıları Games of Thrones dizisinin bazı bölümlerinde kullanıldığı için size aşina gelebilir. 

Simsiyah kumların üzerinde gökyüzüne çıkan bazalt kolon duvarı, denizin ortasından yükselen kayalıkları aşıp kıyıya vuran dalgaları, koyu renk okyanusu ve gri gökyüzü ile Reynisfjara hem oldukça masalsı hem de tehditkâr görünüyor. Ancak bu tehditkârlık sadece görünüşte kalmıyor, sahile vuran dalgalar ölümcül tehlike olacak kadar tehdit yaratıyor. Dalgalar sakin göründüklerinde bile kıyıya vurduktan sonra metrelerce içeri girebiliyorlar.

Denizin durgun olduğu günlerde bile bu dalgalar oldukça güçlü oluyor ve bunun sıra kıyıda kuvvetli ve değişken dip akıntıları bulunuyor. Bu ise insanlar için oldukça tehlikeli. Ancak ziyaretçilerin sağduyusuna güvenen ülkede çoğu yerde tel örgü, bariyer, güvenlik görevlisi gibi tedbirler bulunmuyor. Yalnızca tehlike arz eden anlarda kırmızı yanan bu uyarı ışığı var. Işık kırmızı yanarken sahildeki kalabalığı görünce sağduyunun boğulmak üzere olduğunu anlayabilirsiniz.

VİK

Dördüncü günü de tamamlayıp Vik yakınlarındaki otele hareket ediyoruz. Akşam yemeğini Vik de yemek keyifli olabilir. Önce size Vik kasabasını biraz anlatayım. Otel ve restorantlar nedeniyle kalabalık gibi görünse de sürekli burada oturanlar 400 kişi civarında. Yani 200 den fazla oy alabilirsen muhtar dahi olabilirsin. Ancak Vik bir yandan sırtını en tehlikeli volkan gurubuna dayamış diğer yandan önündeki okyanus her an tsunami yaratabilir. Yani iki önemli tehlikenin arasında. Devletin burada oturanlar için yapabildiği tek şey tehlike anında uyarmak. Bu durumda halk 15 dakika içinde kilise bahçesine yani bu fotoğrafı çektiğimiz noktaya gelecek ve buradan tahliye edilecek.

Kilise de hemen arkamızda yani bu. 

SKOGAFOSS

5. Güne daha önce ziyaret ettiğimiz Seljalansfoss şelalesine oldukça yakın olan Skogafoss şelalesi ile başlıyoruz. Bu şelale Eyjafijalla ve Solheima buzulları ile besleniyor 23 m genişlik ve 60m yüksekliği ile ülkenin en büyük şelalelerinden biri. Şelalenin su serpintilerinin fazlalığından dolayı güneşli günlerde aynı anda iki gökkuşağı bile görülebilir ama biz yalnızca bu serpintileri uyanmak için kullanıyoruz.

Rüzgâr ve soğuğu göze alırsanız şelalelin hemen sağ yanındaki yoldan yukarı çıkılabilir. Bir efsaneye göre, buranın ilk Viking yerlisi şelalenin arkasındaki mağaraya bir hazine gömmüş ve kenarındaki yüzük dışında sandık hala kayıpmış. Definecilerin dikkatine!

BLUE LAGOON

Son ziyaret noktamız İzlanda’nın en popüler yerlerinden biri. Blue Lagoon. Burası 2 ay önce patlayıp Grindavik kasabasının boşaltılmasına neden olan volkana yalnızca 5 km. uzaklıkta. Yol boyunca halen olası lav akıntılarına karşı set oluşturma çalışmaları devam ediyordu.

Önce Blue Lagoon niye mavi oradan başlayalım. Çünkü içinde yüksek oranda Silika var. Hatta silika havuzun dibine de çöktüğü için havuzun içine girenler bunu güzellik için yüzlerine gözlerine sürüyorlar. Yine süper hijyen soyunma odalar, bar ve restoranı ile rezervasyonlu olarak müşteri alınıyor.

Elbette benim ıslaklıkla ilgili bir fobim olduğundan barına gidip şarap eşliğinde manzarayı seyretmek farz oldu. Elbette camın dibine gelip fotoğraf çektirtenler de oldu. Ben de çektim. Ama asıl amacım bu fırsatta gezi notlarımı toparlamak.

PUFFİN KUŞLARI

Daha önce söylemiştim. İzlanda hiçbir zaman ana kara ile bağlantılı olmadığı için hayvan çeşitliliğinden nasibini almamış. Elbette dünyanın gelmiş geçmiş en büyük memelileri dışında. Özellikle yaz aylarında yirmiye yakın cins balina görmek mümkün. Bir de İzlanda’nın simgesi durumundaki Puffin kuşları var. Uçarken gördüm ama maalesef fotoğrafını çekmek fırsatı olmadı. Yazmadan geçmekte olmazdı. O nedenle internetten bir resim bulup koydum. Bu kuşlar sanki yüzyıllar önce yolunu şaşırıp bu adaya gelen papağanlar daha sonra penguen olacakken evrimin pas geçtiği şirin mahluklar gibi geldi bana. Elbette Reykjavik’te bazı restoranlarda kalplerinin şişe takılıp yendiğini duymak içimi acıttı.

İZLANDA ATLARI

Garip ama İzlanda’nın her yerinde onarlı on beşerli olarak toplaşmış atlar görüyorsunuz. Çok özel bir binek pony atı olan bu İzlanda atları dünyanın en eski safkan at ırklarından birisi. Vikinglerle birlikte adaya geldiği ve ata yaklaşık 1000 yıldır başka bir at melezlemesi karışmadığı düşünülüyor. Yani Vikinglerin adaya hediyesi. Tabi Vikingler geldiğinde ada % 25 oranında ormanla kaplı iken bunun şimdilerde % 2 olduğunu belirtmekte de yarar var.

Bu atlar kapalı yerlere asla girmiyor. Hayatlarını kar kış otlaklarda geçiriyorlar. Çok sevimli ve cana yakın hayvanlar. Normal bildiğimiz atlara göre boyutları daha küçük ve midilliye benziyorlar.

Fakat İzlanda atlarını dünyaca ünlü yapan şey normal atlar 2 ya da 3 farklı pozisyonda yürüyebiliyorken İzlanda atlarının doğuştan 5 farklı pozisyonda yürüyebiliyor oluşu imiş.

Son yıllarda çiftlikleri de kurulmuş. Bunun üç amacı var. İlki spor amaçlı kullanmak veya çiftlikte gücünden faydalanmak. İkincisi ise Orta Asya’da olduğu gibi etinden faydalanmak.

Evet İzlanda’da at eti yeniyor. Son olarak ise yurtdışına satmak. Ancak İzlanda dışına çıkarılan atların, kalanların saflıklarını korumak için bir daha ülkeye geri girmesi katiyen yasak.

REYKJAVIK

Buzlar ülkesindeki son günümüzde Kuzey Kutbuna en yakın Başkenti, Reykjavik’i gezeceğiz. Reykjavik’in kelime anlamı Duman Körfezi. İzlanda’ya ailesiyle birlikte 874 yılında gelen ve sürekli olarak yaşamış ilk insan olarak kabul edilen Norveçli şef Ingólfur Arnarson’un yerden yükselen jeotermal buharlar nedeniyle bu ismi verdiği rivayet edilir. 10. Yüzyılda özellikle Norveç’te tüm krallıklar bir araya gelirken buraya çok sayıda Norveçli, İrlandalı ve İskoç adaya gelip yerleşmiştir. İrlandalı ve İskoçların genellikle Norveçli şeflerin köle veya uşakları olduğunu belirtmekte de fayda var.

Kısaca geçecek olursak 1000 yılında yerleşen ailelerin seçtiği kanun sözcüsü resmi dini Hristiyan olan ancak pagan ritüellerinin de devam ettirilebileceği bir bütünlük sağlanmış. Bu yapı 250 yıl kadar devam etmiş, 1262 yılında Norveç-Danimarka Krallığına bağlanmıştır. İkinci dünya savaşından sonra 17 Haziran 1944 yılında bağımsız bir devlet olarak Dünya sahnesindeki yerini almıştır.

Bunca gereksiz olabilecek bilgiden sonra ilginç bir de notum olacak. İzlanda’da Osmanlı İstilası.  Evet yanlış duymadınız 1627 yılında Küçük Murat Reis komutasındaki Cezayir-Türk korsanları 15 parçadan oluşan donanması ile İzlanda adasına yapılan denizaşırı harekât yapıyor. İlk önce Manş Denizi‘nden geçiyor, sonra Kuzey Denizi boyunca Danimarka ve Norveç kıyılarını topa tutarak, 20 Haziran 1627 tarihinde İzlanda sahillerine ulaşıp yağma ediyor ve 26 gün boyunca İzlanda’yı işgal altında tutup sefer sonunda, 400 köle ve birçok ganimet ile birlikte 27 günlük bir yolculuktan sonra 12 Ağustos’ta Cezayir‘e geri dönüyor. Şimdi hazır ordusu yokken bizde Reykjavik’i ikinci defa işgal etmek üzere otelimizden çıkıyoruz.

HALLGRIMSKİRKJA LÜTERİYEN KİLİSESİ

Kuşkusuz ilk gezeceğimiz yer şehrin her yerinden görülen ve diğer kiliselerden farkını hemen anlayabileceğiniz. Hallgrimskirkja kilisesi. Kilisenin yapıldığı yükseltiye şehrin en ünlü ve renkli caddesi olan Skölavördustigur Caddesinden doğru çıkmaya başlıyoruz.

Ekspresyonist tarza sahip kilisenin tasarımını yapan Guðjón Samúelsson bu tasarımında İzlanda’nın etkileyici coğrafyasından, volkanları, şelaleleri özellikle de daha önce bahsettiğim ve birçok yerde gördüğümüz bazalt kolonlardan etkilenmiş.

74,5 metrelik yüksekliğiyle bu ülkenin en uzun kilisesinin yapımına 1945’te başlanmış; ancak Samúelsson’un vefatından 36 yıl sonra, 1986’da tamamlanabilmiş. Tasarımı ve boyutları ile daha tasarlandığı 1930’ların sonunda dahi tartışma konusu olan Hallgrímskirkja’nın girişinde Leifur Eiríksson’un heykeli var. İzlanda destanlarına göre Amerika’yı Christopher Columbus’tan 500 yıl önce keşfettiği belirtilen ilk Avrupalı Viking Leifur Eiríksson’un heykelini yapan ise Alexander Stirling Calder. Kilisenin uzağında olunsa dahi rahatlıkla görülebilen heykel, kilisenin ihtişamına katkıda bulunuyor.

1986 yılında tamamlanışının ardından 2009’da yenilenerek heybetini sürdüren kilise, dört katlı ve 25 ton ağırlığındaki kilise orguyla da öne çıkıyor. Orgun gece ve gündüz fotoğrafları böyle. Kilisenin içini tamamen doldurabilecek yükseklikte sese sahip kilise orgu, 5275 boruya sahip ve yapısı itibariyle çok zengin sesler üretebiliyor. Alman org ustası Johannes Klais tarafından tasarlanıp üretilen org, 1992 yılından bu yana kilisenin önemli unsurlarından biri.

Kilisenin içinde birkaç fotoğraf alıp kilisenin kulesine çıkmak üzere asansöre biniyoruz. Şehri gezmeden önce fikir edinebileceğiniz en iyi yöntemdir bu.

Ön cepheden

sağdan ve soldan fotoğraflar çekip kiliseden ayrılıyoruz. İkinci hedefimiz olan Harpa Konser Salonuna giderken yol üzerinde birkaç evin fotoğrafını da çekme fırsatımız oluyor.

Burası İzlanda Cumhurbaşkanının çalışma ofisi. Elbette bizimki gibi bir hatta birkaç saray beklenemez. Durumları gereği itibardan tasarruf ediyorlar. Hem hitap ettiği nüfus itibarı ile Yalova kaymakamından(!) hallice zaten adamcağız.

HARPA KONSER SALONU

Harpa Konser Salonu ve Konferans Merkezi 2007- 2011 yılları arasında tasarlanmış ve açıldığından bu yana 10 milyon ziyaretçi ağırlamış. Bu yapıda da bazalt sütunların etkisini görmek mümkün. Özellikle yapının güney cephesinde bu sütunları andıran 12 taraflı modüller kullanılmış ve bu form şehrin yansımalarını oluşturmakta kullanılmış. Çok yüzlü cam cephe, iki ve üç boyutlu olarak gerçekleştirilen bir geometrik ilkeye dayandırılmış, bu sayede cephe, liman ve gökyüzünden aldığı ışıkları yansıtan boşluk tasarlanmış. Yapının diğer cephelerinde ise bu geometrik kompozisyonun iki boyutlu hali kullanılmış.

SUN VOYAGER

Reykjavik’in muhteşem sahilinde, bir Viking uzun gemisini anımsatan, parıldayan çelik bir heykel. Sanatçı Jon Gunnar Arnason tarafından yaratıldı. Sun Voyager, bir rüya teknesi veya Güneş’e bir kaside olarak tanımlanıyor. Sanatçının amacı, keşfedilmemiş toprakların vaadini, umut, ilerleme ve özgürlük hayalini iletmekmiş. Eee öyle olunca biz de bindik gemiye

Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Akın var güneşe akın!
Güneşi zapt edeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır

Biraz da İzlandalıların dedikodusunu yapayım. Burada biz 3 lise arkadaşı fotoğraf çektirirken yoldan geçen bir İzlandalı da aramıza karışıyor. Soru şu, hangisi?

Hazır sormaya başlamışken burada hangisi benim?

Bu Viking gibi Odin’in sofrasında şarap içmeye gidenlerin önünü hemen açın.

İzlandalılar çok sabırlı aslında. Hava muhalefeti var. Yola çıkamıyoruz. İzlandalı şoför bizi bir alışveriş merkezine bırakıp orada bir masaya oturuyor. 2 saat hiç kıpırdamıyor. Biz ise fıkır fıkır.

Öğleden sonra güzellik uykusu ardından son yemek. Sumak adlı Lübnan mutfağı ağırlıklı bir restorana gittik. Pek memnun kaldık. Tavsiye edilir. Son olarak şu bizim 5 km yakınına kadar gittiğimiz volkan ben bu notları yazarken gece patlamış ve 50 km uzağındaki Reykjavik’ten böyle görünmüş. İşte buna üzüldüm. Kaçırdık tantanayı…

Yorum bırakın