Pandemi sonrası ilk olarak 4 günlük İtalya Rivierası gezisine çıktık. İlk günü La Spezia’ya ulaşmak için harcadık. Akşamında bir dolaştım. Açıkçası pek hoşlanmadım bu şehirden. Çok sayıda Asya ve Uzakdoğulu göçmen aldığı için olsa gerek kültürü olumsuz etkilenmiş gibi geldi bana, ama zaten şehirde vakit geçirmeyeceğimiz için pek de takılmadım.

İlk günümüzde Cinque Terre gezilecek. Trenle yapılacak bir tur. Araba veya tekne de mümkün ama tavsiyem kesin tren. 5 köy gezilecek. Tombaladan bildiğimiz cinque beş demek İtalyanca. İlk fotoğraf 5 terre’de 5 kelle.
MONTORESSE AL MARRE
Biz en uzak köye gidip La Spezia’ya doğru geri gelerek gezelim dedik ve sabah erkenden yola çıktık. Tren istasyonundan direk sahile çıkıyorsunuz. Köylerin içinde en uzun sahili olanı. Biz önce kahvaltı için istasyondan sağ tarafa yönlendik.


Kahvaltıyı önceden yaptığımız tespitlere göre burada yapacağız. Kahvaltı dediğim focaccia. Yani bir çeşit pizza. Yağı biraz fazla. Tok doyum olup köyleri gezmek için enerjimizi topladık.

Sağ tarafın sonundaki binanın yanında denize bakan bu Neptün heykeli ilgi çekici idi. Şimdi sol tarafa yürüyelim. Aslında bulunduğumuz yer yeni Montoresse. Eski yerleşim solda buradan bir sonraki koy. Yani burası.


Ama oraya sıcakta gidip gelmeyi diğer köyleri de düşünerek göze alamadım. Yukarı giden merdivenlere yönlendim. İlk gördüğüm bu heykeldi., “atıl kurt” heykeli. Yukarıya çıkmaya devam ettim. 1618 yılında yapılan bir kilise varmış onu da görelim bari.

Vazgeçtim, ilk köy için bu kadar tırmanma yeter. Buraya çıkmışken Montoresse al Marre’den son bir fotoğraf alayım bari.
VERNAZZA
İkinci köyümüze geldik trenle, istasyon direk bu caddeye açılıyor. Zaten bu cadde denize kadar giden en büyük Caddesi. Bu caddenin sağında ve solundaki dar ve merdivenli sokaklar macera için uygun.


Beş dakikalık bir yürüyüşle pek büyük olmayan sahile varıyoruz. Güneş tam tepemizde dondurma vakti.Mendireğin ucuna yürümeye başlamadan önce önünden geçen yüzlerce kişiyi aynı dikkatle izleyen bu teyzenin altındaki köyün meşhur dükkanından (Gelateria Il Porticciolo’) alıyoruz dondurmamızı.

Mendireğin ucundan da bir fotoğraf çekmek şart elbet. Ama gözümüz sağdaki tepede duran kaleye takılıyor. Tanrım sana geliyorum.

Ancak dondurmanın verdiği enerji ile yaklaşık 300 merdivenle ulaşılan kaleye de çıkmaya başladık.Yol üzerindeki daracık sokaklar güneş ışıkları ile oyun oynuyor adeta ya da gölgeler…

Kalenin tepesindeki bu kartpostal gibi görüntü yorulduğumuza değdiğini gösteriyor.


Birkaç fotoğrafla bitirelim Vernazza’yı.
CORNIGLIA
Üçüncü köyümüzdeyiz. Tren istasyondan çıkınca oldukça kalabalık bir otobüs kuyruğu bizi karşılıyor. Köy yaklaşık 2 km uzakta tepede. Tek bir otobüs çalıştığı için kuyruk en az 45 dakikada gelir. İki yol var; ilki otobüs ikincisi ise oldukça dik merdivenler. Ben 3. yolu tercih ediyorum. Otobüs yolundan yürümek. 25 dakikada varıyorum tepedeki köye. O sırada otobüs 2. Seferinde


Köye gelince bir şişe suyu içip biraz nefeslendikten sonra en hareketli sokağa dalıyorum ki zaten köy meydanına çıkan başka doğru düzgün bir sokak da yok. O sokak pek yakında.

Daracık boş sokaklar, daracık dolu sokaklar

Daracık daracık sokaklar.

Abbaradan sonra denizi görüyoruz.

Dönüşte meydandaki heykel ve kilisenin de fotoğrafını çekip merdivenlere yöneliyoruz ki istasyona varana kadar daha yolumuz çok. En azından 350 merdiven ve 1 km yol.
MANAROLA
4. köyümüz balıkçılık konusunda ünlü. İstasyondan çıkar çıkmaz sokakta teknelerin olması önce bana biraz turistik gibi geliyor. Biraz da bana eski İnebolu fotoğraflarında çok içlere kadar çekildiği görülen denk kayıklarını anımsatıyor. Bu görüntü denize kadar tüm cadde boyunca devam ediyor. Belli ki pek turistik amaçlı değil.


Bu köyün en önemli özelliklerinden biri kızarmış deniz ürünleri. Sahil tarafına giderken bir elimize piramit külahlar içinde altta patates üzerinde ançüez ya da kalamar, diğer elimize de biramızı almak için kuyruğa giriyoruz. Şimdi bunları alıp nerede yiyeceğimizi araştırıyoruz.

Derken yolun sonunda oturabileceğimiz müthiş manzaralı bir yer bulup tıkınmaya başlıyoruz, ama sahil nerede? Şimdi sokaklardaki sandalların sebebi anlaşılıyor. Çünkü çekebilecekleri sahil de yok…

Buradan başka korunaklı yer de.

Bu rampa üzerindeki sabit ahşap felekler üzerinden kaydırarak yukarıya çekiyorlar sandalları. Çeşmede ellerimizi yıkayıp son köye hareket etmek için paçaları sıvıyoruz.…
RIOMAGGIORE
Sonuncu köye ulaştık sonunda. Trenden indiğiniz yerde birkaç bina dışında bir şey yok. Köyün merkezine ulaşmak için bir tünelden yaklaşık 400 metre yürümeniz gerekiyor. Benim trenden giderken gördüğüm hemen tünelin başındaki asansör çok ise yarıyor. Asansörle çıkıp daha sonra aşağıya doğru yürümek ve sonra tünelden istasyona dönmek en iyisi. Özellikle yorgun bacaklar buna daha kolay katlanabilir. Biten şarjım nedeniyle fotoğraflar pek fazla değil. Bu asansörden sonra yol boyunca buranın klasik mimarisine uygun ama seyrek binalar ve üzüm bağları için teraslanmış yerler göze çarpıyor.

Sonunda köyün marinasına ulaşıyoruz. Köyün en önemli özelliği gün batımının çok güzel olması, ancak hava bulutlandı ve beden de şarj da tükendi. Olayı köyün simgesi olan bu bina ile bitirelim

Cinque Terre de bitti. 2. Günü arabamıza binip aklımızdaki birkaç kasabayı gezmek ve sonrasında konaklayacağımız Rapolla’ya ulaşmak olarak planlanmıştık. Ancak komik sayılabilecek bir sebepten yalnızca Porto Verene’yi gezip Rapallo da demirledik. Sebep gittiğimiz yerlerde arabamızı park edecek yer bulamamızdı. Bu mevsimde böyle ise yazını düşünemiyorum. Bu bölgede arabayı unutun. Üçüncü gün planımız tekne ile Santa Marguerita üzerinden Portofino, sonra da Sant Margueria’dan tren ile Genova’ya gidip yine trenle Rapallo’ya dönüş idi. Netekim başardık. Tekmili birden aşağıda.
PORTO VERENE
Porto Verene’de de otopark sorunu oldu ancak kentin çıkışında bir yer bulabildik. Epey yürüyerek merkeze ulaşabileceğimiz bir yer olsa da bu bizi mutlu etti.

Burası UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bir yer. Tarihi milattan öncesine dayanıyor. 12-17. yüzyıl arasında Cenevizlilerin hakimiyetine kalmış. 2. Dünya savaşında Yahudilerin önemli kaçış limanlarından biri olmuş. Hedefimiz Hisar ve San Pietro Kilisesi. Bu kapıdan gireceğiz kilise için.

Kapıdan girdiğimizde artık kanıksadığımız görüntüler karşılıyor bizi.

Bu çamaşırlar niye böyle asılıyor biliyor musunuz? Çünkü buralarda daha balkon keşfedilmemiş.

Hisara kadar devam eden dar yol bu meydana açılıyor.

İlk olarak sağa yönelip bizim Kibele’nin buradaki versiyonu olan heykele bir göz atıyoruz. Arkadaki mağara ise adını burada yüzen Şair Byron’dan alan mağara. Bu biraz şehir efsanesi sanki.

13. Yüzyıldan kalma San Pietro kilisesinin içinde kayda değer bir şey görmeyince tavanını çekmişim. Ama hayatımda ilk defa arp çalan bir erkek gördüğüm için bunu pas geçemedim. Sağda görülen Palmaria adası. Porto Verene’nin limanı bu ada ile ana kara arasında. Yani iki ucu da açık aslında.
RAPALLO
Dünün hızlı cinque terresi bizi biraz yormuş. Onun için konaklayacağımız Rapallo’ya kadar başka bir yerde durmuyoruz. Eşyalarımızı hemen otele atıp kısa bir tur. La Spezia’ya göre çok daha hareketli ve nasıl diyeyim samimi bir şehir havası veriyor bana.

Bu bizim özellikle Karadeniz sahillerinde birçok yerde gördüğümüz deniz kalelerinden biri. Tabi bizdekiler gibi Cenevizlilerin eseri. Nasıl olmasın onların yurdundayız.

Top mavzerleriyle, gemi geldiğini haber vermek için kullanılan ziliyle tam bir deniz kalesi. Hafif bir restorasyonla sünger bob’a dönüştürülebilir aslında.
Akşam yemeği için seçtiğimiz mekân “pizzeria la cava al mare” . Eee… İtalya’ya gelip pizza şarap yapmazsak olmaz. Restorana rezervasyon için uğradığımız da yer yok diyor işletmecisi. Sonra adımı söyleyince bir sevinç nidası çıkıyor ağzından. Selamın aleyküm deyip beni bütün personele ismail ismail diye tanıtıyor. Mısır İskenderiye’den Yaser. Tüm ailesi burada çalışıyor. Hemen bir masa ayarlıyor tabi. Keyifli bir yemek yedikten sonra ara sokakları gezerken sağanak bastırıyor. Hızla otele giderken o da ne! Sokağın ortasında bir fanfar. Muhteşemler. Oturup 1 saat kadar dinliyoruz keyifle.
PORTOFINO
Sabah tekneye binip Portofino’ya hareket ediyoruz. Burası benim için çok önemli bir mekân. Çocukluğumda babam Çakırkeyif olunca hemen sarı etiketli 78 devirlik bir taş plağı pikaba koyar bir reveransla annemi dansa kaldırıldı. Dalga sesleri ile başlar sonra o ses duyulurdu:
“I found my love in Portofino” İşte o Portofino karşımda şimdi.

Tekne iskeleye yanaşırken gördüğümüz bir yat bizim teknenin yanında transatlantik gibi görülüyor. Filikası benim hayalimdeki yat kadar. Ama bizim gönlümüz zengin. Di mi Hülü?

Sonra hedefimiz deniz feneri ve kale. Epey yol. Deniz fenerine önce dik merdivenler ve biraz genişçe bir patikadan yarım saatten fazla gidiyoruz. Sonuç tam bir hayal kırıklığı. Bildiğin beton ve gıcır gıcır bir fener, manzarası ise hiç değecek bir şey değil. Geriye dönüp kaleye çıkıyoruz ve bu fotoğrafı çekiyorum bunca yolu yürümüş olmanın yorgunluğu ile. Tüm emekler sizin için

Malum Santa Magureita’dan trenle Genova’ya geçeceğiz.. Genova’da 5-6 saat vakit geçirebileceğiz maalesef. Sonra Rapallo’ya tren ile dönüş. 3. gün sabah Bergamo’ya aracımızla hareket. O günü ve akşamını orada geçirip ertesi gün vatana dönüş. Evet süreler çok kısa ama bu dar zamana bir şeyler sığdırmaya çalışacağız.
CENOVA
Cenova’nın kelime anlamız diz. Coğrafi konumunun bir diz seklinde olması sebebiyle bu adı almış. Eee… her çizme takan bacağın bir dizi olur.

Tarihte ise İtalyan Şehir devleti olan Ceneviz’in başkenti olmuş. Karadeniz’e kadar deniz yoluyla gelip koloniler kuran ve kaleler yapan bir devlet bu Ceneviz. Ünlü kâşif Kristof Kolomb’un doğduğu yer ve 550 yıldır onun kadar ünlüsünü hiçbir ana doğuramadı. Trenden inip taksi ile Ferrari meydanına geçtik önce. Meydana bu adın verilmesinin sebebi ortadaki fıskiyeli havuzu ailenin finanse etmesi ki ucuza gitmiş meydan bence. 2-3 Ferrari parasına. Her neyse arkada görülen güzel bina ise Cenova Borsa binası ki meydanın en güzeli bence.

Meydanın diğer tarafında ise Cenova opera binası var ve önünde de bir heykel. Heykel İtalya’da birçok yerde gördüğümüz gibi ülkenin kurucusu kabul edilen Garibaldi.

Tiyatronun içine girdiğinizde İtalya’nın dünya çapındaki en ünlü besteci ve keman virtüözü Niccolò Paganini’nin heykeli karşılıyor sizi. Binanın içinde kulağınıza gelen opera sesi ve hemen yanındaki üstü camlı çarşının hareketliliği insana değişik bir duygu veriyor.

Sonra Cenova’nın eskiden orta direk ve fakirlerinin oturduğu apartmanların arasında yürümeye başlıyoruz. Daha önce gezdiğimiz sokaklara göre çok renksiz. Bir tek sağda sırt çantası ile yürüyen adamın gömleğinin arkasındaki ejderha dikkat çekici ki o benim.
Bu apartmanlarda alt katlar daha pahalı imiş. Sebebi ise çok yangın çıkması ve yangından kaçabilme ihtimalinin alt katlarda daha fazla olması.

Dar sokaklardan geçtikten sonra Cenova Katedraline ulaşıyoruz. Romanesk ve Gotik Mimari tarzlarının karışımı olan bu katedral 1098 yılında açılmış. Şöyle diyelim Malazgirt’ten 27 yıl sonra…

Katedrali korumakla görevli aslanların arasından geçerken biraz tırstım ama pek ses çıkarmadılar. Kapıya doğru gittim. İçeriye girip bir bu fotoğrafı çektim lakin aklım meydandaki kafede kalmıştı. Pek oyalanmadan çıktım.

Kafede biraz atıştırdıktan sonra UNESCO listesinde olan ve üzerinde kırk küsür sarayın bulunduğu Via Garibaldi caddesine kadar yürüdük. Bu saraylar 16. yüzyılda Cenevizlilerin seçkin kişileri tarafından kullanılmış yani lale devrinde. Tabi bunca saraya dayanamayıp 17. Yüzyılda bitmiş o devir. Biz bir tanesine 20 yıl zor dayandık hak vermek lazım. Fotoğraf sarayların birinin iç avlusundaki mütevazi bir çeşme. Sarayların giriş kapılarının üzerindeki aileyi temsil eden birkaç pano ile bu işi bitirelim en iyisi.

Daha sonra Cenova’nın meşhur fenerine doğru yürüdük. Porto Fino’dan deneyimli olduğumuz için pek bir beklentimiz yoktu.

Ama bu fenerin bizi şehri yüksekten seyredeceğimiz asansöre ulaştıracağını da biliyorduk ve sizin için bir fotoğraf almak şarttı.

Kabul etmeliyim ki pek iyi bir fotoğraf olmamış. Zaten fotoğraf bu tip durumlarda derinliği veremediği için biraz tatsız oluyor ama en azından aşağıdaki paralel ilk caddenin Via Garibaldi olduğunu söyleyerek Ligurya bölgesine veda edeyim.…
BERGAMO
Gezimizin son durağı olan Bergamo’ya Rapallo’dan araba ile son gün öğlen vardık. Bergamo aynı adlı ilin merkezi ve nüfusu 125.000. Şehrin ilk ortaya çıkışı milattan önceye dayanıyor. İki ana bölümden oluşuyor. Cittá Bassa yani aşağı şehir genellikle yeni yerleşimlerin ve geniş caddelerin olduğu bölge ve Città Alta yani yukarı şehir ki Bergamo’nun kurulduğu birçok dini yapıların ve dar sokakların olduğu Piazza Vechia merkezli bölge. Bizim asıl hedefimiz Cittá Alta. Otelimiz Citta Bassa’nın merkezinde. İlk göze çarpan yukarı şehre gidilen bu yapılar.
Bu şehirde Osmanlının ismini değiştirmediği nadir paşalardan biri Donizetti Paşa doğmuş. Paşalığı ise Mızıka-yı Hümayunu kurmasından geliyor. İstanbul’da ölüyor mezarı İstanbul’da bir kilisede. Hangi kilise olduğunu merak ediyorsanız bana değil Google amcaya sorun.


Otelin kapısında bu bölgenin 20. yüzyılın başındaki hali vardı. Burada yukarı şehrin surları daha rahat görülebiliyor. Bu surların toplam uzunluğu 6 km. 16. yüzyılda yapılmış ve hiç savaş görmemiş. O nedenle neredeyse ilk haliyle ayakta.

Meydanın diğer tarafında bir kilise göze çarpıyor. Bu kilise dış duvarındaki İsa’nın hayatından kesitler veren mermer kabartmalar ile ünlü imiş.

Çok vakit kaybetmeden taksi ile yukarı şehre gidiyoruz. Şu konuda uyarmalıyım ki Bergamo’da yolda taksi bulmak pek mümkün değil. Telefon ile çağırmanız lazım ki bunun için en iyi seçenek otele söylemek. Tabi yukarı şehre çıkan bir füniküler olduğunu daha sonra öğrendik. İşte yukarı şehrin merkezi olan Piazza Vechia’dayız.

25 Nisan İtalyan’lar faşizmden kurtulma gününü kutluyor. O güne denk geldik. Darısı başımıza. Meydanın geniş kısmını geçip ilerideki daha küçük olan kısmına yöneliyoruz ve meşhur Santa Maria Maggiore Bazilikası selamlıyor bizi. Ve aleyküm selam. Bazilika ’da duvarlardaki halılar ve ahşap işçiliğindeki ustalık, çarpıcı duvar resimleri, tavanın görkemli kemerleri ve şehrin eski hayatını anlatan resimler, duvarlardaki goblen kaplamalar girişte verdiğimiz 5 euronun karşılığını veriyor açıkçası. Ama ben vermem derseniz bu fotoğraflarla yetineceksiniz.

Hemen yanındaki Bergamo Katedraline ve resmin solunda görülen şu anda galeri olarak kullanılan Vaftizhaneye girmek içimden gelmiyor. Vaftizhanenin altındaki küçük alanda İtalya’nın faşizmden kurtulma günü nedeniyle bizim jenerasyondan bir gurup konser hazırlığında. Kurulmuş tezgâhtan bir bira kapıp seyre dalıyorum.

O sırada tam ayağımın altında bir işaret görüyorum. Bu güneş takvimi imiş. Saatini çok gördüm ama takvimini görmemiştim. O da ne? Gölge tam da benim doğum günümü gösteriyor. Soruyorum içimden. Bu da mı tesadüf?

Konser pek keyif vermeyince ara sokaklara dalıyoruz. Yaklaşık 55 metre yüksekliğinde ve şehrin zenginliğini anlatan bu kule ile sevimli abbarayı bir kareye sığdırmaya çalışıyorum. O sırada resmin sağ alt yanında duran ve onların fotoğrafını çektiğimi sanan çifti ise hiç tanımayrum.

Evlere giden suyun basıncını dengelemek için yapılan bir hayli eski bir yalak ve pek hoşuma giden bu binanın fotoğrafını çekerek Cittá Alta faslını da bitiriyorum. Son günün sabahında uçak saatine kadar Cittá Bassa da boş boş dolaşarak bir sonraki tatilin hayallerini kuruyoruz.


Yorum bırakın