2019- KOLOMBİYA

7 sene aradan sonra yine Karayip denizinin kıyılarına geldim. Bu kez adını Kristof Kolomb’dan alan Kolombiya’dayım. Şunu belirtmeliyim ki Kristof Colomb bu topraklara hiç ayak basmamış.. Güney Amerika’ya göz atacak olursanız Brezilya karnavalıyla, Arjantin tangosuyla, Şili şaraplarıyla, Küba purosuyla, Kolombiya kahvesiyle, Venezüella dünya güzellik kraliçeleri ile ünlü. Yani affedersiniz ama bunların hepsi bir çeşit zevk pezevengi dersem abartmış olmam.

Seyahatimin ilk bölümü Karayip kıyılarındaki tarihi bir şehir olan Cartagena’da geçecek. Cartagena, Türkiye’nin bir buçuk misli büyüklüğe ve 46 milyon nüfusa sahip olan ülkenin 5. büyük şehri. Ama tarih olarak en eskilerinden sayılır. Avrupa istilasından önce tarihi MÖ 4000 yıllarına kadar dayanıyor. Daha sonra 1533 yılında Pedro de Heredia tarafından kurulan Cartagena’da surlarla çevrili olan eski şehir Bocagrande bölgesi ve UNESCO nun dünya mirasları listesinde.

CARTEGENA

Plaza de Los Coches’teki saat kulesinin altında geçtiğinizde zaman yolculuğu başlıyor.

Girişteki büyükçe meydanda sizi şehrin kurucusu Pedro de Heredia karşılıyor.  Daha sonra ahşap cumbalı evlerin bulunduğu sokaklara giriyorsunuz. Bir müddet sonra yönünüzü kaybedip kendinizi eski şehrin sakinliğine bırakıyorsunuz.

Tabi tekdüze değil bu dolaşma. Bir anda bir katedral veya kilise yükseliyor yanı başınızda. Ya da iç içe geçmiş zaman katmanları

veya rengârenk el emeği hediyelik dükkanlarının içine kayıyor gözleriniz,

bazen de yol kenarındaki seyyar satıcılara.

En iyisi bölgeye ait tropik meyvelerin taze sıkılmış sularından içmek veya belki de o meşhur kahvesinden Kolombiya’nın 3 masalı bir kafede.

Güney Amerika’da olmazsa olmaz sömürgecilere karşı ilk savaşı başlatan ve Bolivya ya ismini veren Simon Bolivar heykeline, modern sanat müzesinin yanındaki Claver meydanında hurda malzemelerle yapılmış ilginç paslı heykeller eşlik ediyor.

İsmi bana Kastamonu’yu çağrıştıran Getsemani sokaklarında ise gölge oluşturan flama bayrak ve şemsiyeler var. (Bu sayede Gestemani’nin İsa’nın havarileri ile buluştuğu ve Yahuda’nın kendini astığı bahçenin adı olduğunu da öğreniyorum)  

500 yıllık yüksekliği taş çatlasa 5 metre olan surların üzerinden görünen yeni şehrin gökdelenleri tezat oluşturuyor.

Gerçekle buluşunca her geçenin önünde özçekim yaptığı bu Lost Indian Catalina heykelinin fotoğrafını ben de çektim. Hikayesini internetten bulurum, yoksa da uydururum bir şeyler.

İlk bölümün sonunda hayvanat-nebatat kısmına neşredeyim. Burada parklarda dolaşan güvercin veya iguanaları besleyebilir, bir anda pelikan ordusuyla baş başa kalabilir veya ilginç ağaç gövdelerinde falınıza bakabilirsiniz.

Şimdilik bu kadar. Bogota’da buluşmak üzere.

BOGOTA

Cartagena’dan Bogota’ya geldiğinizde birçok anlamda farklı bir dünyanın içine giriyorsunuz. Özellikle benim şehirleri yürüyerek gezme alışkanlığım nedeniyle bazı dezavantajlarım oluştu. Öncelikle şehir 2.685 metre yüksekliğe kurulmuş yani Uludağ’ın zirvesinden 150 metre daha yüksekte. Sabahları hava oldukça sert ve bu yükseklik yürüyüş performansını da kötü yönde etkiliyor. Bunun dışında yoğun trafiği nedeniyle egzoz kirliliği çok yüksek boyutta. Ayrıca yoğun ve bilinçsiz motosiklet kullanımını nedeniyle karşıdan karşıya geçmek bile tam bir macera. Son olarak Google amcanın her dediğini yaparsanız güvensiz bir sokağa girip yarı cıbıl bir ablanın veya yapışkan bir dilencinin tacizlerine maruz kalabilir veya bir alkolik tarafından tehdit edilebilirsiniz. Otelden şehrin kalbinin attığı Bolivar Meydanına yürürken 5 km boyunca ben hepsine maruz kaldım ama dünya vatandaşı olmanın deneyimi ile hepsini hasarsız atlattım.

Önce gördüğüm Çiçek pazarına girdim. Daha önce hiç görmediğim çiçekler vardı bazı tezgahlarda. Gülleri sunum şekilleri de bir hayli farklı.

Kolombiya’daki bütün meyveler inanılmaz lezzetli. İkinci pazar meyve sebze pazarı idi. Girmeden edemedim. Taze taze soyup bir kabın içinde de satıyorlar. Bir mango-muz-ananas kokteyli alıp yoluma devam ettim. Paketleme yöntemlerimin farklılığı meyvelerde de geçerli. İlk gördüğüm çiçek pazarında hiç fide, soğan, patates veya saksıda canlı çiçek satmamaları dikkatimi çekmişti. Meğer onun pazarı ayrıymış. Burada pazarı gezmeyip bir kasaya oturdum ve pazarın girişindeki orkestrayı dinledim. Kesin kararımı verdim, bu kolombiyalıların hepsi romen. Kim çalar yahu sabahın sekizinde müzik, üstelik çiçek pazarında.

Sonunda meydana vardım Önce Meydana adını veren Bolivar heykelinden başlayalım gezmeye. Daha önce de bahsettim ama biraz daha söz edeyim Simon Bolivar’dan. 1783 Caracas doğumlu. Eğitimini Avrupa’da yapıyor. Fransız devrimi sonrası özgürlüklerin konuşulduğu bir dönemde. Voltaire ve Jean Jacques Rousseau’dan çok etkileniyor. Venezüella’ya döndüğünde İspanyollara karşı yıllarca sürecek bağımsızlık savaşını başlatıyor. 1823 yılında Bugünkü Venezüella, Kolombiya, Bolivya, Ekvator, Peru ve Panama’yı içine alan büyük Kolombiya Devleti Kuruluyor. 1830 yılında ilk olarak Venezüella’nın guruptan ayrıldığı sene ölüyor.

Şimdi bu devasa meydanın dört tarafındaki binalara bir göz atalım. İlk olarak Kolombiya’nın en büyük kilisesi,

Bazı bakanlıkların bulunduğu hükümet binası,

askeriyeye ait bir bina ve

ve Adalet sarayı. Bu bina önemli çünkü kimilerine göre suç makinası kimilerine göre halk kahramanı Pablo Escobar’ın hakkındaki delilleri yakmak için saldırdığı bina. 20 yaşında dolar milyoneri olmak için yola çıkan ama 19 yaşında (yanında Bill Gates hikâye kalır) dolar milyarderi olan 40 milyarlık servetiyle Forbes’de ilk ona giren Escobar. Hakkında 2 milyar dolarını fareler yedi, kızı üşüyor diye 1 milyon doları yaktı, sırf paraları demet yapmak için ayda 4.000 dolarlık paket lastiği alınırdı hikayelerinin efsane ismi Escobar. İşte yaktığı adalet sarayı bu. Sonra tamir görmüş.

Şimdi Bolivar meydanından şehrin dayandığı dağa doğru yükselen İspanyol kolonisinin mimari özeliklerini tamamen taşıyan La Candelaria’ya doğru yürüyeceğim.

Burada da Cartegena’daki gibi cumbaların gölgelediği dar sokaklar var. Bir farkla; burası yokuş.

Sabahtan beri bayağı yürüdüm. Bu köşede bir Kolombiya kahvesi iyi gider. Kafe buraların bir numarası Juan Valdez Cafe değil ama yapacak bir şey yok. Sonrasında sokakları gezmeye devam.

Kırmızı olsun üç kuruş fazla olsun.

Yoksa mor mu olsun bilemedim ama avlusu mutlaka olsun.

Ha bir de penceresi İspanyol olsun.

Bu bölgede insanı büyüleyen grafiti örnekleri varmış diye duymuştum ama valla didik didik aradım bir bunları bulabildim. Tatmin olmadım açıkçası.

Sonunda dağa ulaştım, Meydana geri dönüp bir şeyler yemek ve müzeleri gezmek için enerji toplamak iyi olacak.

Bugün Ajiaco çorbasını tadacağım. Çorba da değil pek aslında. İçinde patates, mısır koçanı, kişniş ve kapari bulunuyor. Ayrıca başka bir tabakta çorbanın içine koymak için tavuk ve yanında pilav ve avokado. Sonuç olarak çorbayla doyuruyorsun karnını.

Yemek sonrası Kolombiya denince mutlaka adının anılması gereken Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in kültür merkezi, sanat galerisi ve kütüphanesini, şu anda müze olan 16. yüzyıldan kalma Kolombiya’nın en eski kilisesi Santa Clara’yı, Dünyanın en büyük altın müzesi İnkalardan kalan muhteşem buluntuların sergilendiği Museo del Oro’yu ve 2000 civarında resim ve heykele ev sahipliği yapan ve Kolombiya’nın en ünlü ressamı kabul edilen Fernando Botero’nun eserlerinin ve koleksiyonunun sergilendiği Botero Müzesini gezdim. Ama müzelerin içinde fotoğraf çekmeyi pek anlamlı bulmuyorum açıkçası. Bir şekilde Bogota’ya yolu düşenlere hepsini şiddetle tavsiye ederim.

Tabi ki yalnızca müze gezmedim, takılarda İnka izlerini takip ettim ve desenli takılar.

bu arkadaşla tanıştım. Bence gözleri eşekten güzel. Bu sevimli hayvana insan nasıl biner be kardeşim.

Son olarak şunu yazmak isterim. Bu tip gezi yazılarını hep sanki bu ülkelerin her yeri tozpembe imiş gibi yazıyorum. Tabi ki öyle değil. Ama sefaletin hem fotoğrafını utanmadan çekmek zor hem de bununla ilgili yazı yazmak hoş değil. Ancak Kolombiya’da da dünyanın her yerinde olduğu gibi sömürü, sefalet ve eşitsizlik her köşede. Yorumsuz olarak bu fotoğrafı ekledim sona.

Yorum bırakın