2011- TANZANYA / KİLİMANJARO

Hayattan alınan en büyük keyifler rüyalarla, hayallerle başlayanlardır. Bu hayaller daha sonra umutla beslenir ve bu mutluluk verir insana ama asıl sonunda umut gerçekleşince nirvanaya ulaşılır.

Çocukluğumdan bu yana hep yüksekleri, dağları sevmiş zirvelere ulaşma tutkum olmuştur. Kilimanjaro ise hep kafamda idi. Neden mi? Bir kere Dünya’nın en eski kıtası Afrika’nın en yüksek dağı, ikincisi Ernest Hemingway’in yazdığı ve Gregory Peck, Ava Gardner ve Susan Hayward’ın oynadığı 1952 yapımı “Klimanjaro’nun Karları” filminin romantizmini anımsatıyor. Sonuncusu ve en önemlisi ise Sevgili Dostum Erden ERUÇ’ un Kasla Dünya Turunun ve 6 zirve projesinin bir parçası olabilmek ve yine Erden tarafından eğitim amaçlı kurulan Around-n-Over vakfı aracılığı ile seneye 1.600 kişinin okuyacağı Tanzanya Arusha’daki MATEVES okulunun sınıf ve kütüphanesinin yapımına katkı sağlamak.

Tanzanya Orta Afrika’da Doğusunda Hint Okyanusu, Batısında Kongo, Güneyinde Zambiya, Malavi ve Mozambik, Kuzeyinde Kenya, Uganda, Burundi ve Ruanda’nın olduğu yaklaşık Türkiye büyüklüğünde bir ülke. Nüfus 45 Milyon Civarında. Ortalama ömür 50 yaş. Şu an % 99’u Afrika Yerlilerinden oluşan bu topraklara ilk olarak 6. YY da Araplar daha sonra da Portekizler geliyorlar. Sahil kısımlarına yerleşiyorlar. 19. YY a kadar fazla sıkıntı yok. 19. YY da Almanlar gelip istila ediyor ve Güney Afrika Alman Devletini Kuruyor. 1919’da 1. Dünya savaşı sonrası bölge Milletler Meclisi tarafından İngilizlere peşkeş çekiliyor. 1961 de bağımsızlığını kazanıp önce Tanganika ve daha sonra Zanzibar ile birleşerek Tanzanya ismini alıyor. Dili Arapça ve Almanca etkisinde kalmış Bantu (Orta Afrika Yerli Dili) dilinden 1961 sonrası ortak dil olarak oluşturulan “Kisivahili”. Arapça etkilerini de fark edebiliyorsunuz. Örneğin dükkalü deva (deva dükkânı) eczane, meze ise masa demek. Öğrendiğim birkaç kelimeyi paylaşmak isterim:

  • Asa Bui                  :         Günaydın
  • Jambo                    :         Merhaba
  • Bambo                   :         Nasılsın
  • Ansante sana      :         Çok teşekkür
  • Karibau                  :         Hoş geldiniz
  • Hakuna Matata :         Takma kafana

GİDİŞ

Yolculuk akşamüstü başlıyor. Erden’in Babası Cemal ERUÇ Paşayla beraber 6 saatte Nairobi-Kenya’ya uçuyoruz. Havaalanında yaklaşık 7 saatlik bir bekleyiş olacak. İki ay öncesinde başlayan aşılara rağmen özellikle mültecilerin gecelediği kısım oldukça tedirgin edici. Bu nedenle yapmış olduğum kısa araştırma sonucu 11. Kapının yanındaki First Class Lounge’a giriyorum. Her ne kadar 1. Sınıf olmasak da ilgili görevliyi kişi başı 30 $ a bağlayıp tüm geceyi orada geçirmeyi garanti altına alıyoruz. (Ye, iç, yat televizyon seyret, internete gir her şey içinde). Sabah 8.00 de Kilimanjaro’ya pervaneli bir uçakla geçiyoruz. İnişe yaklaştığımızda Kilimanjaro görülüyor. Uçağın uçtuğu seviyeden dahi yüksek olması işin başında gözümü korkutuyor açıkçası. Tanzanya vize istiyor. Vize işi girişte yapılabileceği gibi zaman kazanmak için İstanbul’da da yaptırabilirsiniz. Aşı kağıdınızın mutlaka yanınızda olması gerekiyor. Form doldurup pasaport kontrolünden geçiyoruz.

Bizi tanıştığım ilk Tanzanyalı olan ve daha sonra modifiye edilmiş Toyota Cipi ile bize şoförlük eden Kiago (ben o andan itibaren GO-KIA-GO diye hitap ettim) karşılıyor. Nancy (Erden’in eşi), Doug (Elektronik Mühendisi)) ve Ronnie (Banker) daha önce gelmişler. Onlarla ve diğer cipin şoförü Sannge ile Arusha civarında buluşup Madagaskar’dan teknesi ile Mozambik’e geçen ve oradan da bisiklet ile Arusha’ya doğru gelen Erden’i karşılamak üzere hareket ediyoruz.

Erden’in Babası ve Eşi ile ilk karşılaşması gözlerimizi yaşartıyor. Yolların çok bozuk olmasının yanı sıra trafiğin tersten akması ve eğitimsiz şoförlerin bolluğu onun hayatının en berbat bisiklet yolculuğunu yaşamasına sebep olmuş. Toplam 12 kişilik gurubun yarısı toplandı. Erden’i otele bisiklet ile gelmesi için tekrar yalnız bırakıp otelimize geçiyoruz. Otel apart tip. İnanılmaz çiçekler olan bir bahçesi var. Barına oturup tırmanış öncesi son biralarımı içiyorum keyifle. Erden gelince akşam yemeğimizi alıp tırmanış öncesi son rahat uykumuz olacağını düşünerek odalarımıza geçiyoruz.

İLK GÜN

Sabah kaşınarak uyanarak ilk golü yiyorum. Cibinlikleri kapatmamışım. Ne yapalım bol bol kaşınacağız. Gurubun 7. Kişisi olan Bill (Çevre Mühendisi) ile de tanışıyoruz. Ancak yolda ateşlendiği için hastaneye gidiyor daha sonra bize katılacak. Kalan 5 kişi yarın gelecek. Kahvaltı sonrası araçlara binip sınıf ve kütüphanesi için destekte bulunduğumuz okulu ziyaret etmek ve bazı parlak öğrencileri ile tanışmak üzere hareket ediyoruz. Okulda yaşadığımız duygusal anları geçiyorum. Anlatması zor çünkü. 

Okuldan sonra bizden yaptığı tüm kârı bu okula aktaran tur şirketi Mountain Madness’ın temsilcisi olan African Envoriment’in merkez kampına gidiyoruz. Burada tırmanış için eksik malzemelerimizi 1,5 saat içinde tamamlayıp 5 kişilik rehber gurubumuzun başkanı Benn ve yardımcısı James ile tanışarak 2 gecemizi geçirip tırmanış ve adaptasyon için eğitimlerin yapılacağı Arusha Doğal Parkı içindeki Itikoni Private Delux kampına hareket ediyoruz.   

2.GÜN

Arusha Doğal Parkına girdiğimizde tropik ormanların büyülü görüntüleri başlıyor. Farklı bitki örtüsü, gövdesi yosun tutmuş ağaçlar, yolun hemen kenarında tedirgin ama güçlü görünmeye çalışan Babun Maymunları, Antiloplar, Zürafalar, Yaban Domuzları, Zebralar, doğal yaşam alanlarında. 

Yalnızca Fil ve Gergedana rastlamıyoruz. Burada etobur hayvan yok (leopar görenler varmış ama nadir) bu nedenle sıkıntıları yok gibi görülüyor. Ancak en zalim et/otobur olan insanın şu anda üzerinde ilerlemekte olduğumuz yolun açılmasından sonra Afrika’da en fazla Gergedanın yaşadığı bu bölgede sırf tek boynuzlarının öğütülerek zengin Japonların sofralarında afrodizyak yemek olarak sunulması için buradaki neslinin tamamen tüketildiğini ve fildişi avcılarının gazabından ise fillerin daha yükseklere kaçarak kurtulduğunu öğreniyoruz. 

Burada ağaç katili sarmaşıkla da ilk kez tanıştım. Bu sarmaşık yoğun ormanda güneşi göremediği ve tek başına güneşi görecek kadar yükselemediği için önce bir dal olarak bir ağaca sarılarak güneşi görene kadar yükseliyor. Daha sonra güçlenerek ağacın tüm yüzeyini tamamen sararak onu adeta boğuyor. Ölen ağaç içeride çürüyor ve ağacın şeklinde içi boş sarmaşık kalıyor. Bu tip asalak sarmaşıklar tropik ormanlarda çok sayıda varmış.

Kampa varıyoruz. Akşam yemeğimizi yedikten sonra uyumak üzere çadırlarımıza gidiyoruz. Benim seyahat boyunca çadır arkadaşım Erden’in babası Cemal Paşa olacak. Çadırımızı ve kampı yarın anlatırım. Uyku vakti. 

2. GÜN

Sabah uyanıp kahvaltımızı ediyoruz. Bill’den kötü haber geliyor. Fıtık teşhisi konmuş ve doktorlar tırmanışına izin vermemiş. Aşağıda kalıp bizi bekleyecek. Gurubun diğer üyeleri de geliyor. Ann (masaj terapisti), kocası Eddie (Amerikan Air-Force Çalışanı), kardeşi Jim(Uluslararası Pazarlamacı), Gary (biolog) ve

David (Çevre Mühendisi) ile tanışıyoruz. Daha sonra Rehberlerimiz Benn ve James bize kampın resepsiyon çadırında tırmanış yürüyüşü sırasında yapılması gerekenler, zirveye ulaşmanın olmazsa olmazları, bizi bekleyen olası zorluklar, rotamız ve takvim gibi konularda temel bilgileri veriyor.

Bir kere çadırın içinde yatak yorgan var. Ayrıca her çadırın kendi tuvalet ve duşu. Duş dediğim tabanı kesilmiş bir damacana düşünün. Tavana asılı. Çalışanlardan birini çağırıyorsun. Bir damacana sıcak su ile gelip kesilmiş tarafı tavana bakan damacanayı dolduruyor ve onu halatla yükseltip boyuna göre ayarlıyor. Sana da damacananın ağzına takılmış duş başlığındaki vanayı açıp duş yapmak kalıyor. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra ertesi gün tırmanışımıza başlayacak olmanın heyecanı ile yataklarımıza gidiyoruz. Öğle yemeğinden sonra 3.000 metre yüksekliğindeki bu kampta ilk deneme yürüyüşümüzü yapıyoruz. 3 saatlik yürüyüşten döndüğümüzde Kilimanjaro manzaralı bir yamaçta Bill ve James’in hazırladığı içki ve patlamış mısır eşliğinde güneşi batırıp son duşlarımızı almak üzere kampa iniyoruz. Burada kamp çadırları oldukça lüks.

Tabi bir gün öncesinden deneyimliyiz ki tropik ormanın sesi (özellikle de bölgesine giren diğer hayvanları karga-kurbağa karışımı sesi ile uyaran beyaz kuyruklu maymunlar) nedeniyle kulak tıkaçlarımızı takmalıyız. 

3. GÜN

Sabah erken kalkıp kahvaltı sonrası araçlarla Kilimanjaro Doğal Parkına Hareket ediyoruz. 

Bizim arabada Erden, Nancy, Cemal Paşa ve ben varız. Bu aşamadan İtibaren ben Cemal Paşa’ya Buddy, o bana tiger diye seslenmeye başlıyor.

Şoförümüz Go-Kia-Go elbette. Tropik ormanlardan aşağıya indikçe bitki örtüsü kurak arazi yapısına geçiyor. Tek tük yılan veya kertenkele ile beslendiğini düşündüğüm büyük uzun bacaklı oldukça iri kuşlar (hepsi yürür durumda) ve 2 metreye kadar çıkan karınca termitleri (kubbe şeklinde topraktan yapılmış) ve görmememe rağmen bozulmuş termitlerden tahmin ettiğim bir karınca yiyen dışında başka canlı izine rastlamadık. 2 saatlik yolculuktan sonra tekrar yükselerek Klimanjaro Doğal Parkı Kapısına geliyoruz. Park girişinde kayıtlarımız yapılıyor.

Burada iki guruba ayrılıyoruz. Erden yürüyüşe bisikletle gelebildiği son noktadan başlayacak. Doug da ona eşlik edecek. Başlarında James olacak. 1.600 metreden yürüyüşe başlayacaklar ve 2.670 metreye kadar yürüyecekler. Ben de hem işin başında kendimi denemek ve hem de her üçü de deneyimli olan bu guruptan bazı şeyler öğrenebilmek adına onlara katılıyorum. Diğer gurup ise yaklaşık 2.200 metreye kadar araba ile gidecek. Bu yaklaşık 3 saat az yürüyüş anlamına geliyor.

Yürüyüşümüze başladığımız bölge ormanla kaplı. Yürüdüğümüz yolun her iki tarafında 100 ile 500 metre arasındaki ağaçlar kesilerek tarla haline getirilmiş. Bazen yoldan çıkıp kestirme olarak bu tarlaları kullanırken kesilmiş ağaçların köklerini görebiliyoruz. Toprağın renginden verimli olduğu anlaşılan bu tarlalarda ağırlıklı olarak patates, havuç ve kabak göze çarpıyor. Bir tarladan geçerken bir çiftçi topraktan 4 havuç söküp veriyor. Para teklifimize ters ters bakıyor. Havuçlarımızı kemire kemire yola devam ediyoruz. 2,5 saat sonra 2.200 metreye yani diğer gurubun yürüyüşe başladığı yere varıyoruz. Mola zamanı. O sırada öndeki guruptan bizim guruba gönderilen bir porter (taşıyıcı) öğlen yemeğimizi getiriyor. Muhtelif tropik meyveler ve pizzadan oluşan menü bizi mutlu ediyor. Yolun bittiği bu noktada patika başlıyor. Montane tropik ormanının içindeyiz. Her tarafta maymun sesleri. Bir saat daha yürüdükten sonra sırtımdaki yaklaşık 12 kg lık çanta bana tonlarca yük gibi gelmeye başlıyor. Burada çantası daha hafif olan James ile çantalarımızı değiştiriyoruz. Yürüyüşün son yarım saatinde ise her iki çantayı da James taşıyor. Toplam 6 saati bulan bir yürüyüşten sonra kampa ulaşıyoruz. Diğer gurubun yalnızca 20 dakika önce kampa vardığını öğrenince tempomuzun gerçekten fazla olduğunu anlıyorum. Öğrendiğim ilk kisvahili dilindeki kelime poli poli oluyor. Yani yavaş yavaş. Beni görünce ufak tefek biri yanıma doğru gelip beni tebrik ediyor. Adı RAMA. Bana çadırımı gösteriyor ve elimi yüzümü yıkamam için su getiriyor.

Daha sonra öğreniyorum ki Rama (Ramazan’ın kısaltılmışı) tüm seyahat boyunca benden sorumlu ve benim günlük kullanım için yanıma aldığım çantam dışındaki tüm malzemelerimi o taşıyacak. Akşam yemeğinde domates çorbası, maclahari (etli muz yemeği), domatesli avokado salatası ve muz keki var. Yemekten sonra Benn sabah altıda kalkacağımızı yedide yürüyüşe başlayacağımızı söylüyor. İyi geceler Montane Forest Kamp.

4. GÜN

Sabah Altı. Good Morning sesi ile uyanıyorum. Dışarı çıktığımda çadırın hemen önünde küçük bir plastik kap ve ılık su. Yüzümü yıkayıp kafamı kaldırdığımda gülen bir yüz çay mı kahve mi diyor. Bu Baş aşçı Mamu. (Mamu lakabı aslında, büyük anne demek) O ve abisi Dudu aşçılar. Yardımcıları Innocent ve Stanley. Elbette seyahat boyunca mükemmel yemekler için çaba gösteren lojistik sorumlusu Nelson ile muhteşem beşliler. 

Kahvaltı sonrası yürüyüşümüze bir kez daha tropik ormanlardan başlıyoruz. Yaklaşık 2 saat yürüdükten sonra arkadan gelen kalabalık bir gurup dikkatimizi çekiyor. Bir müddet sonra bize yetişiyorlar. Dar patikada yana çekilip yol veriyoruz. Yanımızdan geçerken Jambo (merhaba) diyerek ellerimize çakıyor ve yumruklarını yumruklarınıza vuruyorlar. O zaman buz dağının altını görüyoruz. 11 kişilik gurubumuzun ardında onların lojistiğini sağlayan 50 kişilik bir ordu var. Biz kampı terk ettikten sonra kamptaki malzemeleri toplayıp çadırları söküyorlar, muhtemelen kamp alanını temizleyip yaklaşık 30 kg olduğunu tahmin ettiğim (ki bu ağırlık kıdemle azalıyor sanırım) yüklerini sırtlayarak yürüyüşe geçiyorlar. Bizi sollayıp (bu normal aslında. Biz fotoğraf çekme, etrafı inceleme, nefeslenme, pressure check (basınç kontrol) yani tuvalet ihtiyacı gibi bilumum gerekçelerle çok oyalanıyoruz. Öğlen yemeğimizi yiyeceğimiz yere vardığımızda onlar çoktan varmış ve hazırlıları yapmış. Öğlen yemeğinin ardından geceyi geçireceğimiz kampa gidene kadar aynı şey tekrarlanıyor. Öğlen yemeğinde genellikle çorba, peynir ve zengin bir meyve tabağı oluyor. Öğleden sonra orman bölgesinden çıkıp geçiş bölgesini aşarak platoya varıyoruz. 3.510 metredeki Shira Kamp. Rama beni karşılayıp tebrik ediyor. Dile kolay tam 10 saattir yoldayız. Biraz işin keyfini çıkartalım yani ayakları uzatıp yatalım. Sonra yine akşam yemeği. Her akşam ve sabah parmak ucumuzdan bir aletle kandaki oksijen oranı ve nabız ölçülerek kaydediliyor. Dağdaki herhangi bir durum için Helikopter ve Hastane gibi garantileri veren Mountain Madness bunu sigortanın bir gereği olarak yapmak zorunda. Acclimatize olma zorluğu problem yaratabiliyor. Bununla ilgili detaylı bilgi yarın. Akşam yemeğinde sebze çorbası, tavuk but, pilav, mantarlı yeşil salata ve meyveli çikolatalı kek var. Yemekten sonra James ertesi günde aynı süre yürüyüş yapacağımızı Shira Platosunu baştan başa geçeceğimizi bu nedenle saat 6 da kalkacağımızı söylüyor. Sana da iyi geceler Shira Kamp.

5. GÜN

Yine aynı uyanış ve kahvaltı. Yola çıkıyoruz. Biraz monoton bir bölge. Zaman zaman derelerin varlığı bizi keyiflendiriyor. Ancak baş ağrıları ve nefes alıp vermenin zorlaşması ise can sıkıcı. Eğer Acclimatize olamaz iseniz baş ağrıları başlıyor. Bunun temel nedeni kanın içindeki oksijen oranının azalması. Bu da özellikle ilk aşamada omurilik soğanının fonksiyonunu etkiliyor. Baş ağrısı dışında baş dönmesi ve kusma da olabiliyor. Eğer geri dönmez iseniz beyin veya akciğerde ödem oluşuyor. Ölümle dahi sonuçlanabiliyor. Yapılması gereken ilk şey bol su içmek (günde 4 litre kadar) ki her sabah muhtemelen yol üzerindeki derelerden temin eden 2 kişilik su gurubu birer litrelik iki kabınızı suyu filtre ederek dolduruyor. Acclimatize olmayı kolaylaştıran bazı ilaçlar da var. Bunun en popüler olanı DIAMOX. Kanın Ph derecesini düşürerek işinizi kolaylaştırıyor.

Bir de her gün belli mesafe yükselmek ve gece kampını ulaşılan maksimum yüksekliğin biraz altına inerek yapmak önemli. Zaten rota hazırlanırken bu düşünülmüş. Diğer bir tedbir ise uygun nefes alma tekniklerini kullanmak. Tabi tüm bunları yapmanıza rağmen yine de uyum sağlamama ihtimali var. Bu çok deneyimli dağcılar için dahi geçerli. 

Tabi belki de bir daha hiç göremeyeceğim çiçekler de kesti yolumuzu sıklıkla. Şaşırtıcı güzellikler. Bugün ilk defa batonları kullanıyorum. Ancak bu da ayrı bir teknik gerektiriyor. Yanlış kullanımdan ötürü sonlara doğru özellikle omuzlarım ve sırtımın üst kısmı ağrımaya başladı. 8 saatlik bir yürüyüş sonrası 4.200 metreye Moir Kampa ulaştık. Bulutların içindeyiz artık. Kampta Ann’in yaptığı masaj hayatımı kurtarıyor. Tüm omuz ve sırt kaslarım kana kavuşuyor. Eline sağlık Ann.

Akşam yemeğinde soğan çorbası, etli pilav (Hint pilavı), soslu kabak, soğan, havuç salatası ve muzlu pasta var. Akşam Benn kötü haberi veriyor. Ertesi gün kalkış saat 4 de ve zor bir gün bizi bekliyor. Allah rahatlık versin Moir Kamp.

6. GÜN

Tedirginlikle sabaha kadar uyuyamadım. Günaydını beklemeden kalktım. Kahvaltı sonrası ilk defa kafa lambalarımızı kullanarak karanlıkta yola çıktık ki bende tavukkarası (yani gece körlüğü) olduğu için çok can sıkıcı bir durumdu. Ama hamama giren terler. Artık hiçbir canlının yaşamadığı Alpina Zon’dayız.  Tek canlı bizi gemiyi takip eden martılar gibi takip edip artıklarımızı yiyen kuzgunlar.

Zaman zaman tırmanma hatta hata affetmeyecek geçişlerin de olduğu bu bölümü zar zor nefes alarak 9 saatte tamamlıyoruz. Artık Lava Tower’dayız. Yani lavların oluşturduğu duvar şeklindeki kulenin tam dibindeki kampımızda. Tam 4.650 metre. Burada bir yüz metre daha tek başıma yükselerek Kilimanjaro’nun Karlarına ilk defa elimi sürüyorum. Akşam yemekte kabak çorbası, patlıcan soslu ve peynirli spagetti, sarımsaklı ekmek, mozerallalı domates salatası ve browni var. Nefes yetmez oldu ve yorgunluk başladı. Ama bitecek bu iş. Allah seni bildiği gibi yapsın Lava Tower Kamp.

7. GÜN

Sabah kalkıp yola çıktık. Aşağıda gitgide küçülen Lava Towera bakmak yukarı bakmaktan çok daha fazla motive ediyor insanı. Yaklaşık 4 saatlik bir tırmanış sonrası öğlen vakti Arrow Glacer’e (Ok buzulu) vardık. Artık 4.900 metredeyiz ve bugünden sonraki iki gün bizim en çok yorulacağımız günler olacak. Hem yükseklik nedeniyle nefes alma zorluğu ve hem de soğuk bize kötü anlar yaşatacak gibi.  Tüm öğleden sonrayı çadırın içinde pinekleyerek geçirdim.

Akşam yemeği için çadırdan çıktığımda tam bir ayaz vardı. 5 kat giyinip yemek çadırına gittim. Yemekte mısırlı patates çorbası, sosis, ıspanak, sebze soslu patates közleme ve krem karamel var. Benn ertesi gün kalkışımızın yine sabah 4 de olacağını söyleyince hemen yatmak için çadırıma gitmek üzere çıktım. Şaşırtıcı idi. Rüzgâr durmuş, dolunay çıkmıştı. Ayın ışığı hem artık altımızda kalan bulutlara hem de Kilimanjaro’nun tepesine vuruyordu ki her şeye değer denilecek bir manzaraydı. Yarım saat kadar seyrettikten sonra yatağa huzurlu bir şekilde gittim. İyi geceler Arrow Glecar Kamp ve bekle bizi zirve. Geliyoruz.

8. GÜN

Kahvaltı sonrası yola çıktık. Başımıza ilk kez baretlerimizi giydik. Çünkü gece kayaların arasına sızan su donarak kayadan taş parçalarının kırılmasına sebep olabiliyor ancak buz tutmaya devam ettiği için gece ve sabahın erken saatlerinde düşmüyor. Güneş doğup buzlar erimeye başlayınca taşlar düşmeye başlıyor. Bugün 750 metre yükseleceğiz ve Ağrı dağının 300 metre üzerine çıkacağız. Oldukça zorlu bir parkur sonrası 11 saatlik bir yürüyüş ile 5.650 metre yükseklikteki Krater Kampa varıyoruz. Basitmiş gibi konuştuğuma bakmayın Erden’in ayak sürümeye başladığım anda verdiği kafein takviyeli jel olmasa ve Rama kendi yükünü taşıdıktan sonra benim sırt çantamı almak için dönmese çok zorlanacağım kesin. Şunu kesinlikle ifade edeyim ki başladığımızdan bu yana en zor gündü bugün. Ama sonunda kraterin içindeyiz işte.

Etrafta 15-20 metre yüksekliğindeki buzullar. Asırlar önce patlayan kraterin bacasından sızan gazlar her an dönebilirim diyor. Yarın da sabah dörtte kalkacağız. Bu nedenle erken akşam yemeği yeme teklifimize tamam diyor Benn. Yemekte kabak çorbası pilav, biftek, buharda pişmiş havuç ve çikolatalı kek var. İyi geldi. Çok acıkmışız. Hepimiz akşam saat sekizde çadırlarımıza gidiyoruz. Gece yarısı uyanıyorum. Her tarafım buz gibi farkına varıyorum ki uyku tulumunun fermuarı bozulmuş. Tamir etmeye çalışıyorum. Beceriyorum becermesine ama tekrar bozulup açılma riskini yaklaşık -20 derece olan havada almam mümkün değil. Sabaha kadar uyuma yok. Bu ikinci uykusuz gecem. Elbette Ertesi gün zirveye ulaşmanın heyecanı da var içimde. İyi geceler Kilimanjaro, bize yarın müsaade et zirve yapalım. Sen etmezsen olmaz bu iş. 

9. GÜN

Sabah beşte kahvaltı sonrası yola çıkıyoruz. Planımıza göre tam Güneşin doğuşuna zirvede olacağız. Barete gerek yok. Çünkü artık neredeyse Afrika’nın çatısındayız. Bizden yukarda bir şey yok koca kıtada. Saat 6.30 gibi varıyoruz 5.895 metre yükseklikteki futbol sahası büyüklüğündeki son düzlüğe. Karın üzerinde yürüyoruz artık. Ve güneş doğuyor. Tam ekip olarak zirveye ulaştık.

Ağlayarak kucaklaşıyoruz. Tabelanın önünde çekilen hatıra resimleri çekiliyor. Çığlıklar atılıyor. Yeni hayaller kuruluyor. Birçok şeyin içine girdiği 15 dakika. Nirvana bu işte. Anlatılamaz. -25 civarındaki dondurucu soğuğa ilave olarak esen rüzgâr bizi bir an önce inişe geçmeye zorluyor. İniş başlıyor. 7 gündür çıkmaya tırmanmaya çalışan bacaklarda farklı kaslar çalışmaya başlıyor. Özellikle ayağınızın altından kayan taşlar frenleme için aşırı güç harcamanıza sebep oluyor. Yaklaşık 3 saat sonra tekrar 4.500 m seviyesine inip nefesimizin rahatladığını hissediyoruz. Tam da bu gevşeme anında olan oluyor. Sol dizim dönüyor. Kötü düşüyorum. Sırtım sivri bir taşa geliyor. Neyse sırt çantam koruyor. Kalkıyorum. Hasar yok gibi. 4 saat daha inişe devam ediyoruz. 3.500 kotuna geldiğimizde 10 saat olmuş yürüyüşe başlayalı. Sol dizimde kötü bir ağrı başlıyor. O sırada Rama gelip çantamı alıyor.

2 saat daha yürüyorum o ayakla resmen kaplumbağa hızıyla. Nihayet 3.000 metredeki Mweka kampa son olarak ben varıyorum. Hemen oturup önce bira, ardından Tanzanya Konyağı ve peşinden 2 duble viski ile acılarıma son veriyorum. Kilimanjaro kampının kapısına varmak için yarın da 8 km yürümek gerekiyor. Benn ayağımın daha kötü olabileceğini istersem sedye ile indireceklerini söylüyor. Benim keçiliğim tutuyor. Bir de nedense sedye ile inersem bu işi başaramamış gibi hissedeceğim. Sabah 7 de son yürüyüş başlayacak. Ben diğerlerine de mâni olmamak için saat 5 de başlayıp yavaş yavaş iniş yapacağımı söylüyorum. Buz ile dizimi tedaviye çalışıyoruz. Bir gece önceki uykusuzluğum nedeniyle akşam yemeği dahi yemeden yatıyorum. Sızmışım.

SON GÜN

Sabah programlandığı gibi kalkıyorum. Buddy, Erden ve Nancy de erken kalkıyor bana eşlik etmek için. Tabi rehberlerden Lou ve 4 porter da bizimle. Acı içindeki 6,5 saatlik yürüyüşte sırt çantamı bile kimseye vermeden kapıya varmayı başarıyorum. Diğer gurup 2 saat sonra çıkmalarına rağmen varmışlar ve bekliyorlar. Araçlarla bir otele gidip duşumuzu alıyoruz. Sonra bana ve Buddy Cemal Paşa’ya sertifikalar veriliyor. Diğerleri 3 günlük safari turuna kalacaklar. Biz akşam 7.00 uçağı ile Nairobi’ye geçiyoruz.

Cemal Paşam Kenya’da bir arkadaşı ile buluşacak. Ben daha önce keşfettiğim first class luncha 30 $ ödeyip İstanbul’a dönmek için sabah 6.00 uçağını bekleyeceğim.

Ne diyeyim. Çok Mutluyum. Benim için çok farklı bir deneyim oldu. Size ise diyorum ki

LALA SALAMA YANİ TATLI RÜYALAR

Yorum bırakın