BENİM DÜNYAM

                                                        

ÖNSÖZ

Şu ana kadar altmışa yakın ülkeye gittim, gezdim, gördüm. Bazılarına birden çok. En fazla gittiğim ülkeler İtalya, Venezüella, Avusturya, Almanya ve Türkmenistan. En az beşer kere gittim herhalde. Çok gezen mi bilir çok okuyan mı derler ya benim görüşüm iki kere okuyan bir kere gezen bilir. Yani gezmeden okuyacaksın, gezip bir kere daha okuyacaksın. Son 5 yıldır gezi sonrası notlarımı yayınlamaya başladım. Bu amatörce bir iş ve öyle de devam etsin istiyorum. Şunu belirtmeliyim ki, bu tip notların alınıp yayınlanması hem hatıraları canlı tutma hem de gezdiğim yerleri gidemeyen dostlara da gösterme açısından önemli. Şimdi bu işi en başından beri yapmadığım için pişmanım açıkçası. Özellikle Etiyopya, Venezüella gibi az bilinen ülkeler için. Fotoğraflar var elbette ama sıcağı sıcağına yazmak kadar keyifli olmuyor eski fotoğraflarla notları birleştirmek.

Benim Dünyam (Gerçekleşen)

Benim Dünyam (Hedeflediğim)

Yaklaşık 20 ülkeye daha gidersem hedefime ulaşacağım. Ha gayret…

INDEX

2011- TANZANYA / KLİMANJERO                                       

2013- İNGİLTERE / LONDRA                                              

2017-ÖZBEKİSTAN/TAŞKENT                                             

2019- KOSOVA / PRİŞTİNA                                                  

2019- UKRAYNA / ODESA                                                    

2019- TRANSDİNYESTER / TRASPOL                              

2019- GAGAVUZYA / KOMRAT                                            

2019- MOLDOVYA / KİŞİNEV     

2019- KOLOMBİYA                                                                 

2021- AZERBAYCAN / GENCE                                            

2023- İTALYA / İTALYA RİVİERASI                                       

2023- İRAN                                                                             

2024- İZLANDA                                                                       

2024- KÜBA                                                                             

2011- TANZANYA / KİLİMANJARO

Hayattan alınan en büyük keyifler rüyalarla, hayallerle başlayanlardır. Bu hayaller daha sonra umutla beslenir ve bu mutluluk verir insana ama asıl sonunda umut gerçekleşince nirvanaya ulaşılır.

Çocukluğumdan bu yana hep yüksekleri, dağları sevmiş zirvelere ulaşma tutkum olmuştur. Kilimanjaro ise hep kafamda idi. Neden mi? Bir kere Dünya’nın en eski kıtası Afrika’nın en yüksek dağı, ikincisi Ernest Hemingway’in yazdığı ve Gregory Peck, Ava Gardner ve Susan Hayward’ın oynadığı 1952 yapımı “Klimanjaro’nun Karları” filminin romantizmini anımsatıyor. Sonuncusu ve en önemlisi ise Sevgili Dostum Erden ERUÇ’ un Kasla Dünya Turunun ve 6 zirve projesinin bir parçası olabilmek ve yine Erden tarafından eğitim amaçlı kurulan Around-n-Over vakfı aracılığı ile seneye 1.600 kişinin okuyacağı Tanzanya Arusha’daki MATEVES okulunun sınıf ve kütüphanesinin yapımına katkı sağlamak.

Tanzanya Orta Afrika’da Doğusunda Hint Okyanusu, Batısında Kongo, Güneyinde Zambiya, Malavi ve Mozambik, Kuzeyinde Kenya, Uganda, Burundi ve Ruanda’nın olduğu yaklaşık Türkiye büyüklüğünde bir ülke. Nüfus 45 Milyon Civarında. Ortalama ömür 50 yaş. Şu an % 99’u Afrika Yerlilerinden oluşan bu topraklara ilk olarak 6. YY da Araplar daha sonra da Portekizler geliyorlar. Sahil kısımlarına yerleşiyorlar. 19. YY a kadar fazla sıkıntı yok. 19. YY da Almanlar gelip istila ediyor ve Güney Afrika Alman Devletini Kuruyor. 1919’da 1. Dünya savaşı sonrası bölge Milletler Meclisi tarafından İngilizlere peşkeş çekiliyor. 1961 de bağımsızlığını kazanıp önce Tanganika ve daha sonra Zanzibar ile birleşerek Tanzanya ismini alıyor. Dili Arapça ve Almanca etkisinde kalmış Bantu (Orta Afrika Yerli Dili) dilinden 1961 sonrası ortak dil olarak oluşturulan “Kisivahili”. Arapça etkilerini de fark edebiliyorsunuz. Örneğin dükkalü deva (deva dükkânı) eczane, meze ise masa demek. Öğrendiğim birkaç kelimeyi paylaşmak isterim:

  • Asa Bui                  :         Günaydın
  • Jambo                    :         Merhaba
  • Bambo                   :         Nasılsın
  • Ansante sana      :         Çok teşekkür
  • Karibau                  :         Hoş geldiniz
  • Hakuna Matata :         Takma kafana

GİDİŞ

Yolculuk akşamüstü başlıyor. Erden’in Babası Cemal ERUÇ Paşayla beraber 6 saatte Nairobi-Kenya’ya uçuyoruz. Havaalanında yaklaşık 7 saatlik bir bekleyiş olacak. İki ay öncesinde başlayan aşılara rağmen özellikle mültecilerin gecelediği kısım oldukça tedirgin edici. Bu nedenle yapmış olduğum kısa araştırma sonucu 11. Kapının yanındaki First Class Lounge’a giriyorum. Her ne kadar 1. Sınıf olmasak da ilgili görevliyi kişi başı 30 $ a bağlayıp tüm geceyi orada geçirmeyi garanti altına alıyoruz. (Ye, iç, yat televizyon seyret, internete gir her şey içinde). Sabah 8.00 de Kilimanjaro’ya pervaneli bir uçakla geçiyoruz. İnişe yaklaştığımızda Kilimanjaro görülüyor. Uçağın uçtuğu seviyeden dahi yüksek olması işin başında gözümü korkutuyor açıkçası. Tanzanya vize istiyor. Vize işi girişte yapılabileceği gibi zaman kazanmak için İstanbul’da da yaptırabilirsiniz. Aşı kağıdınızın mutlaka yanınızda olması gerekiyor. Form doldurup pasaport kontrolünden geçiyoruz.

Bizi tanıştığım ilk Tanzanyalı olan ve daha sonra modifiye edilmiş Toyota Cipi ile bize şoförlük eden Kiago (ben o andan itibaren GO-KIA-GO diye hitap ettim) karşılıyor. Nancy (Erden’in eşi), Doug (Elektronik Mühendisi)) ve Ronnie (Banker) daha önce gelmişler. Onlarla ve diğer cipin şoförü Sannge ile Arusha civarında buluşup Madagaskar’dan teknesi ile Mozambik’e geçen ve oradan da bisiklet ile Arusha’ya doğru gelen Erden’i karşılamak üzere hareket ediyoruz.

Erden’in Babası ve Eşi ile ilk karşılaşması gözlerimizi yaşartıyor. Yolların çok bozuk olmasının yanı sıra trafiğin tersten akması ve eğitimsiz şoförlerin bolluğu onun hayatının en berbat bisiklet yolculuğunu yaşamasına sebep olmuş. Toplam 12 kişilik gurubun yarısı toplandı. Erden’i otele bisiklet ile gelmesi için tekrar yalnız bırakıp otelimize geçiyoruz. Otel apart tip. İnanılmaz çiçekler olan bir bahçesi var. Barına oturup tırmanış öncesi son biralarımı içiyorum keyifle. Erden gelince akşam yemeğimizi alıp tırmanış öncesi son rahat uykumuz olacağını düşünerek odalarımıza geçiyoruz.

İLK GÜN

Sabah kaşınarak uyanarak ilk golü yiyorum. Cibinlikleri kapatmamışım. Ne yapalım bol bol kaşınacağız. Gurubun 7. Kişisi olan Bill (Çevre Mühendisi) ile de tanışıyoruz. Ancak yolda ateşlendiği için hastaneye gidiyor daha sonra bize katılacak. Kalan 5 kişi yarın gelecek. Kahvaltı sonrası araçlara binip sınıf ve kütüphanesi için destekte bulunduğumuz okulu ziyaret etmek ve bazı parlak öğrencileri ile tanışmak üzere hareket ediyoruz. Okulda yaşadığımız duygusal anları geçiyorum. Anlatması zor çünkü. 

Okuldan sonra bizden yaptığı tüm kârı bu okula aktaran tur şirketi Mountain Madness’ın temsilcisi olan African Envoriment’in merkez kampına gidiyoruz. Burada tırmanış için eksik malzemelerimizi 1,5 saat içinde tamamlayıp 5 kişilik rehber gurubumuzun başkanı Benn ve yardımcısı James ile tanışarak 2 gecemizi geçirip tırmanış ve adaptasyon için eğitimlerin yapılacağı Arusha Doğal Parkı içindeki Itikoni Private Delux kampına hareket ediyoruz.   

2.GÜN

Arusha Doğal Parkına girdiğimizde tropik ormanların büyülü görüntüleri başlıyor. Farklı bitki örtüsü, gövdesi yosun tutmuş ağaçlar, yolun hemen kenarında tedirgin ama güçlü görünmeye çalışan Babun Maymunları, Antiloplar, Zürafalar, Yaban Domuzları, Zebralar, doğal yaşam alanlarında. 

Yalnızca Fil ve Gergedana rastlamıyoruz. Burada etobur hayvan yok (leopar görenler varmış ama nadir) bu nedenle sıkıntıları yok gibi görülüyor. Ancak en zalim et/otobur olan insanın şu anda üzerinde ilerlemekte olduğumuz yolun açılmasından sonra Afrika’da en fazla Gergedanın yaşadığı bu bölgede sırf tek boynuzlarının öğütülerek zengin Japonların sofralarında afrodizyak yemek olarak sunulması için buradaki neslinin tamamen tüketildiğini ve fildişi avcılarının gazabından ise fillerin daha yükseklere kaçarak kurtulduğunu öğreniyoruz. 

Burada ağaç katili sarmaşıkla da ilk kez tanıştım. Bu sarmaşık yoğun ormanda güneşi göremediği ve tek başına güneşi görecek kadar yükselemediği için önce bir dal olarak bir ağaca sarılarak güneşi görene kadar yükseliyor. Daha sonra güçlenerek ağacın tüm yüzeyini tamamen sararak onu adeta boğuyor. Ölen ağaç içeride çürüyor ve ağacın şeklinde içi boş sarmaşık kalıyor. Bu tip asalak sarmaşıklar tropik ormanlarda çok sayıda varmış.

Kampa varıyoruz. Akşam yemeğimizi yedikten sonra uyumak üzere çadırlarımıza gidiyoruz. Benim seyahat boyunca çadır arkadaşım Erden’in babası Cemal Paşa olacak. Çadırımızı ve kampı yarın anlatırım. Uyku vakti. 

2. GÜN

Sabah uyanıp kahvaltımızı ediyoruz. Bill’den kötü haber geliyor. Fıtık teşhisi konmuş ve doktorlar tırmanışına izin vermemiş. Aşağıda kalıp bizi bekleyecek. Gurubun diğer üyeleri de geliyor. Ann (masaj terapisti), kocası Eddie (Amerikan Air-Force Çalışanı), kardeşi Jim(Uluslararası Pazarlamacı), Gary (biolog) ve

David (Çevre Mühendisi) ile tanışıyoruz. Daha sonra Rehberlerimiz Benn ve James bize kampın resepsiyon çadırında tırmanış yürüyüşü sırasında yapılması gerekenler, zirveye ulaşmanın olmazsa olmazları, bizi bekleyen olası zorluklar, rotamız ve takvim gibi konularda temel bilgileri veriyor.

Bir kere çadırın içinde yatak yorgan var. Ayrıca her çadırın kendi tuvalet ve duşu. Duş dediğim tabanı kesilmiş bir damacana düşünün. Tavana asılı. Çalışanlardan birini çağırıyorsun. Bir damacana sıcak su ile gelip kesilmiş tarafı tavana bakan damacanayı dolduruyor ve onu halatla yükseltip boyuna göre ayarlıyor. Sana da damacananın ağzına takılmış duş başlığındaki vanayı açıp duş yapmak kalıyor. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra ertesi gün tırmanışımıza başlayacak olmanın heyecanı ile yataklarımıza gidiyoruz. Öğle yemeğinden sonra 3.000 metre yüksekliğindeki bu kampta ilk deneme yürüyüşümüzü yapıyoruz. 3 saatlik yürüyüşten döndüğümüzde Kilimanjaro manzaralı bir yamaçta Bill ve James’in hazırladığı içki ve patlamış mısır eşliğinde güneşi batırıp son duşlarımızı almak üzere kampa iniyoruz. Burada kamp çadırları oldukça lüks.

Tabi bir gün öncesinden deneyimliyiz ki tropik ormanın sesi (özellikle de bölgesine giren diğer hayvanları karga-kurbağa karışımı sesi ile uyaran beyaz kuyruklu maymunlar) nedeniyle kulak tıkaçlarımızı takmalıyız. 

3. GÜN

Sabah erken kalkıp kahvaltı sonrası araçlarla Kilimanjaro Doğal Parkına Hareket ediyoruz. 

Bizim arabada Erden, Nancy, Cemal Paşa ve ben varız. Bu aşamadan İtibaren ben Cemal Paşa’ya Buddy, o bana tiger diye seslenmeye başlıyor.

Şoförümüz Go-Kia-Go elbette. Tropik ormanlardan aşağıya indikçe bitki örtüsü kurak arazi yapısına geçiyor. Tek tük yılan veya kertenkele ile beslendiğini düşündüğüm büyük uzun bacaklı oldukça iri kuşlar (hepsi yürür durumda) ve 2 metreye kadar çıkan karınca termitleri (kubbe şeklinde topraktan yapılmış) ve görmememe rağmen bozulmuş termitlerden tahmin ettiğim bir karınca yiyen dışında başka canlı izine rastlamadık. 2 saatlik yolculuktan sonra tekrar yükselerek Klimanjaro Doğal Parkı Kapısına geliyoruz. Park girişinde kayıtlarımız yapılıyor.

Burada iki guruba ayrılıyoruz. Erden yürüyüşe bisikletle gelebildiği son noktadan başlayacak. Doug da ona eşlik edecek. Başlarında James olacak. 1.600 metreden yürüyüşe başlayacaklar ve 2.670 metreye kadar yürüyecekler. Ben de hem işin başında kendimi denemek ve hem de her üçü de deneyimli olan bu guruptan bazı şeyler öğrenebilmek adına onlara katılıyorum. Diğer gurup ise yaklaşık 2.200 metreye kadar araba ile gidecek. Bu yaklaşık 3 saat az yürüyüş anlamına geliyor.

Yürüyüşümüze başladığımız bölge ormanla kaplı. Yürüdüğümüz yolun her iki tarafında 100 ile 500 metre arasındaki ağaçlar kesilerek tarla haline getirilmiş. Bazen yoldan çıkıp kestirme olarak bu tarlaları kullanırken kesilmiş ağaçların köklerini görebiliyoruz. Toprağın renginden verimli olduğu anlaşılan bu tarlalarda ağırlıklı olarak patates, havuç ve kabak göze çarpıyor. Bir tarladan geçerken bir çiftçi topraktan 4 havuç söküp veriyor. Para teklifimize ters ters bakıyor. Havuçlarımızı kemire kemire yola devam ediyoruz. 2,5 saat sonra 2.200 metreye yani diğer gurubun yürüyüşe başladığı yere varıyoruz. Mola zamanı. O sırada öndeki guruptan bizim guruba gönderilen bir porter (taşıyıcı) öğlen yemeğimizi getiriyor. Muhtelif tropik meyveler ve pizzadan oluşan menü bizi mutlu ediyor. Yolun bittiği bu noktada patika başlıyor. Montane tropik ormanının içindeyiz. Her tarafta maymun sesleri. Bir saat daha yürüdükten sonra sırtımdaki yaklaşık 12 kg lık çanta bana tonlarca yük gibi gelmeye başlıyor. Burada çantası daha hafif olan James ile çantalarımızı değiştiriyoruz. Yürüyüşün son yarım saatinde ise her iki çantayı da James taşıyor. Toplam 6 saati bulan bir yürüyüşten sonra kampa ulaşıyoruz. Diğer gurubun yalnızca 20 dakika önce kampa vardığını öğrenince tempomuzun gerçekten fazla olduğunu anlıyorum. Öğrendiğim ilk kisvahili dilindeki kelime poli poli oluyor. Yani yavaş yavaş. Beni görünce ufak tefek biri yanıma doğru gelip beni tebrik ediyor. Adı RAMA. Bana çadırımı gösteriyor ve elimi yüzümü yıkamam için su getiriyor.

Daha sonra öğreniyorum ki Rama (Ramazan’ın kısaltılmışı) tüm seyahat boyunca benden sorumlu ve benim günlük kullanım için yanıma aldığım çantam dışındaki tüm malzemelerimi o taşıyacak. Akşam yemeğinde domates çorbası, maclahari (etli muz yemeği), domatesli avokado salatası ve muz keki var. Yemekten sonra Benn sabah altıda kalkacağımızı yedide yürüyüşe başlayacağımızı söylüyor. İyi geceler Montane Forest Kamp.

4. GÜN

Sabah Altı. Good Morning sesi ile uyanıyorum. Dışarı çıktığımda çadırın hemen önünde küçük bir plastik kap ve ılık su. Yüzümü yıkayıp kafamı kaldırdığımda gülen bir yüz çay mı kahve mi diyor. Bu Baş aşçı Mamu. (Mamu lakabı aslında, büyük anne demek) O ve abisi Dudu aşçılar. Yardımcıları Innocent ve Stanley. Elbette seyahat boyunca mükemmel yemekler için çaba gösteren lojistik sorumlusu Nelson ile muhteşem beşliler. 

Kahvaltı sonrası yürüyüşümüze bir kez daha tropik ormanlardan başlıyoruz. Yaklaşık 2 saat yürüdükten sonra arkadan gelen kalabalık bir gurup dikkatimizi çekiyor. Bir müddet sonra bize yetişiyorlar. Dar patikada yana çekilip yol veriyoruz. Yanımızdan geçerken Jambo (merhaba) diyerek ellerimize çakıyor ve yumruklarını yumruklarınıza vuruyorlar. O zaman buz dağının altını görüyoruz. 11 kişilik gurubumuzun ardında onların lojistiğini sağlayan 50 kişilik bir ordu var. Biz kampı terk ettikten sonra kamptaki malzemeleri toplayıp çadırları söküyorlar, muhtemelen kamp alanını temizleyip yaklaşık 30 kg olduğunu tahmin ettiğim (ki bu ağırlık kıdemle azalıyor sanırım) yüklerini sırtlayarak yürüyüşe geçiyorlar. Bizi sollayıp (bu normal aslında. Biz fotoğraf çekme, etrafı inceleme, nefeslenme, pressure check (basınç kontrol) yani tuvalet ihtiyacı gibi bilumum gerekçelerle çok oyalanıyoruz. Öğlen yemeğimizi yiyeceğimiz yere vardığımızda onlar çoktan varmış ve hazırlıları yapmış. Öğlen yemeğinin ardından geceyi geçireceğimiz kampa gidene kadar aynı şey tekrarlanıyor. Öğlen yemeğinde genellikle çorba, peynir ve zengin bir meyve tabağı oluyor. Öğleden sonra orman bölgesinden çıkıp geçiş bölgesini aşarak platoya varıyoruz. 3.510 metredeki Shira Kamp. Rama beni karşılayıp tebrik ediyor. Dile kolay tam 10 saattir yoldayız. Biraz işin keyfini çıkartalım yani ayakları uzatıp yatalım. Sonra yine akşam yemeği. Her akşam ve sabah parmak ucumuzdan bir aletle kandaki oksijen oranı ve nabız ölçülerek kaydediliyor. Dağdaki herhangi bir durum için Helikopter ve Hastane gibi garantileri veren Mountain Madness bunu sigortanın bir gereği olarak yapmak zorunda. Acclimatize olma zorluğu problem yaratabiliyor. Bununla ilgili detaylı bilgi yarın. Akşam yemeğinde sebze çorbası, tavuk but, pilav, mantarlı yeşil salata ve meyveli çikolatalı kek var. Yemekten sonra James ertesi günde aynı süre yürüyüş yapacağımızı Shira Platosunu baştan başa geçeceğimizi bu nedenle saat 6 da kalkacağımızı söylüyor. Sana da iyi geceler Shira Kamp.

5. GÜN

Yine aynı uyanış ve kahvaltı. Yola çıkıyoruz. Biraz monoton bir bölge. Zaman zaman derelerin varlığı bizi keyiflendiriyor. Ancak baş ağrıları ve nefes alıp vermenin zorlaşması ise can sıkıcı. Eğer Acclimatize olamaz iseniz baş ağrıları başlıyor. Bunun temel nedeni kanın içindeki oksijen oranının azalması. Bu da özellikle ilk aşamada omurilik soğanının fonksiyonunu etkiliyor. Baş ağrısı dışında baş dönmesi ve kusma da olabiliyor. Eğer geri dönmez iseniz beyin veya akciğerde ödem oluşuyor. Ölümle dahi sonuçlanabiliyor. Yapılması gereken ilk şey bol su içmek (günde 4 litre kadar) ki her sabah muhtemelen yol üzerindeki derelerden temin eden 2 kişilik su gurubu birer litrelik iki kabınızı suyu filtre ederek dolduruyor. Acclimatize olmayı kolaylaştıran bazı ilaçlar da var. Bunun en popüler olanı DIAMOX. Kanın Ph derecesini düşürerek işinizi kolaylaştırıyor.

Bir de her gün belli mesafe yükselmek ve gece kampını ulaşılan maksimum yüksekliğin biraz altına inerek yapmak önemli. Zaten rota hazırlanırken bu düşünülmüş. Diğer bir tedbir ise uygun nefes alma tekniklerini kullanmak. Tabi tüm bunları yapmanıza rağmen yine de uyum sağlamama ihtimali var. Bu çok deneyimli dağcılar için dahi geçerli. 

Tabi belki de bir daha hiç göremeyeceğim çiçekler de kesti yolumuzu sıklıkla. Şaşırtıcı güzellikler. Bugün ilk defa batonları kullanıyorum. Ancak bu da ayrı bir teknik gerektiriyor. Yanlış kullanımdan ötürü sonlara doğru özellikle omuzlarım ve sırtımın üst kısmı ağrımaya başladı. 8 saatlik bir yürüyüş sonrası 4.200 metreye Moir Kampa ulaştık. Bulutların içindeyiz artık. Kampta Ann’in yaptığı masaj hayatımı kurtarıyor. Tüm omuz ve sırt kaslarım kana kavuşuyor. Eline sağlık Ann.

Akşam yemeğinde soğan çorbası, etli pilav (Hint pilavı), soslu kabak, soğan, havuç salatası ve muzlu pasta var. Akşam Benn kötü haberi veriyor. Ertesi gün kalkış saat 4 de ve zor bir gün bizi bekliyor. Allah rahatlık versin Moir Kamp.

6. GÜN

Tedirginlikle sabaha kadar uyuyamadım. Günaydını beklemeden kalktım. Kahvaltı sonrası ilk defa kafa lambalarımızı kullanarak karanlıkta yola çıktık ki bende tavukkarası (yani gece körlüğü) olduğu için çok can sıkıcı bir durumdu. Ama hamama giren terler. Artık hiçbir canlının yaşamadığı Alpina Zon’dayız.  Tek canlı bizi gemiyi takip eden martılar gibi takip edip artıklarımızı yiyen kuzgunlar.

Zaman zaman tırmanma hatta hata affetmeyecek geçişlerin de olduğu bu bölümü zar zor nefes alarak 9 saatte tamamlıyoruz. Artık Lava Tower’dayız. Yani lavların oluşturduğu duvar şeklindeki kulenin tam dibindeki kampımızda. Tam 4.650 metre. Burada bir yüz metre daha tek başıma yükselerek Kilimanjaro’nun Karlarına ilk defa elimi sürüyorum. Akşam yemekte kabak çorbası, patlıcan soslu ve peynirli spagetti, sarımsaklı ekmek, mozerallalı domates salatası ve browni var. Nefes yetmez oldu ve yorgunluk başladı. Ama bitecek bu iş. Allah seni bildiği gibi yapsın Lava Tower Kamp.

7. GÜN

Sabah kalkıp yola çıktık. Aşağıda gitgide küçülen Lava Towera bakmak yukarı bakmaktan çok daha fazla motive ediyor insanı. Yaklaşık 4 saatlik bir tırmanış sonrası öğlen vakti Arrow Glacer’e (Ok buzulu) vardık. Artık 4.900 metredeyiz ve bugünden sonraki iki gün bizim en çok yorulacağımız günler olacak. Hem yükseklik nedeniyle nefes alma zorluğu ve hem de soğuk bize kötü anlar yaşatacak gibi.  Tüm öğleden sonrayı çadırın içinde pinekleyerek geçirdim.

Akşam yemeği için çadırdan çıktığımda tam bir ayaz vardı. 5 kat giyinip yemek çadırına gittim. Yemekte mısırlı patates çorbası, sosis, ıspanak, sebze soslu patates közleme ve krem karamel var. Benn ertesi gün kalkışımızın yine sabah 4 de olacağını söyleyince hemen yatmak için çadırıma gitmek üzere çıktım. Şaşırtıcı idi. Rüzgâr durmuş, dolunay çıkmıştı. Ayın ışığı hem artık altımızda kalan bulutlara hem de Kilimanjaro’nun tepesine vuruyordu ki her şeye değer denilecek bir manzaraydı. Yarım saat kadar seyrettikten sonra yatağa huzurlu bir şekilde gittim. İyi geceler Arrow Glecar Kamp ve bekle bizi zirve. Geliyoruz.

8. GÜN

Kahvaltı sonrası yola çıktık. Başımıza ilk kez baretlerimizi giydik. Çünkü gece kayaların arasına sızan su donarak kayadan taş parçalarının kırılmasına sebep olabiliyor ancak buz tutmaya devam ettiği için gece ve sabahın erken saatlerinde düşmüyor. Güneş doğup buzlar erimeye başlayınca taşlar düşmeye başlıyor. Bugün 750 metre yükseleceğiz ve Ağrı dağının 300 metre üzerine çıkacağız. Oldukça zorlu bir parkur sonrası 11 saatlik bir yürüyüş ile 5.650 metre yükseklikteki Krater Kampa varıyoruz. Basitmiş gibi konuştuğuma bakmayın Erden’in ayak sürümeye başladığım anda verdiği kafein takviyeli jel olmasa ve Rama kendi yükünü taşıdıktan sonra benim sırt çantamı almak için dönmese çok zorlanacağım kesin. Şunu kesinlikle ifade edeyim ki başladığımızdan bu yana en zor gündü bugün. Ama sonunda kraterin içindeyiz işte.

Etrafta 15-20 metre yüksekliğindeki buzullar. Asırlar önce patlayan kraterin bacasından sızan gazlar her an dönebilirim diyor. Yarın da sabah dörtte kalkacağız. Bu nedenle erken akşam yemeği yeme teklifimize tamam diyor Benn. Yemekte kabak çorbası pilav, biftek, buharda pişmiş havuç ve çikolatalı kek var. İyi geldi. Çok acıkmışız. Hepimiz akşam saat sekizde çadırlarımıza gidiyoruz. Gece yarısı uyanıyorum. Her tarafım buz gibi farkına varıyorum ki uyku tulumunun fermuarı bozulmuş. Tamir etmeye çalışıyorum. Beceriyorum becermesine ama tekrar bozulup açılma riskini yaklaşık -20 derece olan havada almam mümkün değil. Sabaha kadar uyuma yok. Bu ikinci uykusuz gecem. Elbette Ertesi gün zirveye ulaşmanın heyecanı da var içimde. İyi geceler Kilimanjaro, bize yarın müsaade et zirve yapalım. Sen etmezsen olmaz bu iş. 

9. GÜN

Sabah beşte kahvaltı sonrası yola çıkıyoruz. Planımıza göre tam Güneşin doğuşuna zirvede olacağız. Barete gerek yok. Çünkü artık neredeyse Afrika’nın çatısındayız. Bizden yukarda bir şey yok koca kıtada. Saat 6.30 gibi varıyoruz 5.895 metre yükseklikteki futbol sahası büyüklüğündeki son düzlüğe. Karın üzerinde yürüyoruz artık. Ve güneş doğuyor. Tam ekip olarak zirveye ulaştık.

Ağlayarak kucaklaşıyoruz. Tabelanın önünde çekilen hatıra resimleri çekiliyor. Çığlıklar atılıyor. Yeni hayaller kuruluyor. Birçok şeyin içine girdiği 15 dakika. Nirvana bu işte. Anlatılamaz. -25 civarındaki dondurucu soğuğa ilave olarak esen rüzgâr bizi bir an önce inişe geçmeye zorluyor. İniş başlıyor. 7 gündür çıkmaya tırmanmaya çalışan bacaklarda farklı kaslar çalışmaya başlıyor. Özellikle ayağınızın altından kayan taşlar frenleme için aşırı güç harcamanıza sebep oluyor. Yaklaşık 3 saat sonra tekrar 4.500 m seviyesine inip nefesimizin rahatladığını hissediyoruz. Tam da bu gevşeme anında olan oluyor. Sol dizim dönüyor. Kötü düşüyorum. Sırtım sivri bir taşa geliyor. Neyse sırt çantam koruyor. Kalkıyorum. Hasar yok gibi. 4 saat daha inişe devam ediyoruz. 3.500 kotuna geldiğimizde 10 saat olmuş yürüyüşe başlayalı. Sol dizimde kötü bir ağrı başlıyor. O sırada Rama gelip çantamı alıyor.

2 saat daha yürüyorum o ayakla resmen kaplumbağa hızıyla. Nihayet 3.000 metredeki Mweka kampa son olarak ben varıyorum. Hemen oturup önce bira, ardından Tanzanya Konyağı ve peşinden 2 duble viski ile acılarıma son veriyorum. Kilimanjaro kampının kapısına varmak için yarın da 8 km yürümek gerekiyor. Benn ayağımın daha kötü olabileceğini istersem sedye ile indireceklerini söylüyor. Benim keçiliğim tutuyor. Bir de nedense sedye ile inersem bu işi başaramamış gibi hissedeceğim. Sabah 7 de son yürüyüş başlayacak. Ben diğerlerine de mâni olmamak için saat 5 de başlayıp yavaş yavaş iniş yapacağımı söylüyorum. Buz ile dizimi tedaviye çalışıyoruz. Bir gece önceki uykusuzluğum nedeniyle akşam yemeği dahi yemeden yatıyorum. Sızmışım.

SON GÜN

Sabah programlandığı gibi kalkıyorum. Buddy, Erden ve Nancy de erken kalkıyor bana eşlik etmek için. Tabi rehberlerden Lou ve 4 porter da bizimle. Acı içindeki 6,5 saatlik yürüyüşte sırt çantamı bile kimseye vermeden kapıya varmayı başarıyorum. Diğer gurup 2 saat sonra çıkmalarına rağmen varmışlar ve bekliyorlar. Araçlarla bir otele gidip duşumuzu alıyoruz. Sonra bana ve Buddy Cemal Paşa’ya sertifikalar veriliyor. Diğerleri 3 günlük safari turuna kalacaklar. Biz akşam 7.00 uçağı ile Nairobi’ye geçiyoruz.

Cemal Paşam Kenya’da bir arkadaşı ile buluşacak. Ben daha önce keşfettiğim first class luncha 30 $ ödeyip İstanbul’a dönmek için sabah 6.00 uçağını bekleyeceğim.

Ne diyeyim. Çok Mutluyum. Benim için çok farklı bir deneyim oldu. Size ise diyorum ki

LALA SALAMA YANİ TATLI RÜYALAR

2013- İNGİLTERE/LONDRA

İngiltere’ye gençken mimleyip kara listeme almış olmama rağmen bu kararımdan cayıp gittim. Londra iyi ki caymışım dedirten güzellikte bir şehir. Ayrıca insanları da soğuk İngilizler önyargısının aksine çok sıcakkanlı ve yardımseverdi. Nothing Hill’deki otelin bulunduğu sokakta sabahları herkesin birbirine günaydın demesi, metro istasyonunda tarif sorduğum bir adamın kendi metrosunu kaçırmak pahasına tarif için gayreti açıkçası İstanbul’da bile unutulmaya yüz tutmuş davranışlar artık.

BUCKINGHAM SARAYI

Birleşik Krallık hükümdarlarının yönetim merkezi ve Londra’daki ikametgahı olan saray Westminster Şehrindedir. Sık sık devlet işlerinde ve yabancı devlet insanlarının ağırlanmasında da kullanılır. Buckingham Sarayı’nın ana cephesi Edward Blore tarafından inşa edilmiş ve 1850’de tamamlanmış. Son haline ise Sir Aston Webb tarafından 1913’te yapılan yenilemeden sonra kavuşmuş ve daha sonra binaya eklemeler yapılmış. En bilineni 1837’de Kraliçe Victoria’nın tahta çıkmasının ardından doğu cephesine kraliyet ailesinin halkı selamladığı balkon. II. Dünya Savaşı’ndaki Alman bombardımanında yıkılan şapelin yerine ise Kraliyet Koleksiyonu’nun sergilendiği galeri 1962’de halka açılmış. Sarayın Siyah tüylü şapkalı kırmızı üniformalı saray muhafızları meşhur. 

KENSINTON SARAYI

Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’da bulunan ve 17. yüzyıldan bu yana Britanya Kraliyet Ailesi’nin resmî ikametgâhı olan bir saray. Hyde Parkın batı çıkışında. Sadece bahçesini gezmek bile ihtişamı görmek için yeterli. Göleti bile var. Kraliçe Victoria bu sarayda doğmuş ve Buckingham’a taşınana kadar burada yaşamış. Diğer konukları ise Prenses Margaret ve Diana. Victoria, Diana ve Margaret’in bazı eşya ve giysileri burada sergileniyor. Onca şaşaanın içinde sade ve mütevazı yatak odaları şaşırtıcı geldi.

SHAKESPEARE EVİ

İngiltere’nin Stratford Upon, Avon’daki William Shakespeare’in 1564 yılında doğduğu bu ev aynı zamanda dünyanın en eski müzelerinden biri olma özelliğini de taşıyor. Bu kadar iyi korunmuş olması bana mucize gibi geldi, büyülendim.

Shakespeare hakkında o kadar çok şey yazılmış çizilmiş, onun da ötesinde eserleri o kadar çok uyarlanmış ki bana dedikodudan başka bir şey kalmamış. 18 yaşındayken 1582 yılında 26 yaşındaki Anne Hathaway ile zorunlu evlilik yapmış. Nitekim altı ay sonra ilk kızları Susanna iki yıl sonra ikizleri Judith ve Hamnet doğmuş. Ama doğduğu ev o günkü gibi ayakta duran eserleri yüzlerce yıldır milyarca yüreğe işleyen Shakespeare’in günümüzde yaşayan torunu yok. Çünkü ikizlerden Hamnet 11 yaşında ölmüş, Judith’in üç çocuğu da az yaşamış, Susanna’nın tek kızı Elizabeth’in ise hiç çocuğu olmamış. Yani soy ağacı 3. nesle bile ulaşamamış. İkizler doğduktan sonraki yedi yılda yani 1585 ve 1592 yılları arasında ne yaptığını kimse bilmiyor. Ailesini geçindirmek için avukatlık veya katiplik yaptığı düşünülüyor. Yeter bu kadar magazin.

LONDRA KÖPRÜSÜ

Bu açılır kapanır baskül köprü (Tower Bridge) Londra’nın önemli sembollerinden biri. Şehrin iki yakasını bir araya getiren bu ikiz kuleli köprü, 1894’te 11.000 ton çelik kullanılarak 432 işçinin her gün çalışmasıyla 8 yılda inşa edilmiş. Köprünün açılıp kapanma sistemi eskiden buhar enerjisiyle çalışıyormuş. Şimdi elektrikle çalışıyor ama eski sisteme ait her detay olduğu gibi korunmuş ve bir sergiye dönüştürülmüş. Thames Nehri üzerinde, Victoria stili eski makina dairesini gezebilir, köprünün açılış kapanış saatlerine göre burada olup sonradan yapılan cam yürüyüş yolundan manzarayı izleyebilirsiniz. Tabi bunu yaparken gayda çalan birine rastlayıp cesur yürek filmini anımsatan melodilere denk gelirseniz dadından yenmez. 

GREENWICH-CUTTY SARK

İlkokuldan bu yana sıfır meridyeni olarak aklımda yer etmiş Greenwich’e Londra’dan gitmek için tekneye binmek yeterli. Greenwich’te müzeye çevrilmiş Cutty Sark yelkenlisi ise gerçekten gönlümü fethetti. Hikayesi şöyle:

Cutty Sark’ın yapımına 1869 yılında başlanmış ve denize indirildiğinde dönemin en değerli ürünlerinden çay ticareti için kullanılmış. Kısa sürede Çin Londra arasındaki süratiyle efsane haline gelmiş. O dönemde yılın ilk çayını Londra’ya ulaştıran gemiye ekstra ödüller verilirmiş. Geminin en ünlü yarışı 1872 yılında Thermopylae adlı gemiye karşı olmuş ve dümeni kırıldığı için bir hafta ile kaybetmiş. Bu kaybettiği tek yarış olmuş ve sonraki yıllarda birçok hız rekorunu kırarak döneminin en hızlı gemisi olduğunu ispatlamış. 20. yüzyılın başında buharlı gemilerin kullanılmaya başlanmasıyla popülaritesini kaybetmiş. 1922 yılında orijinaline sadık kalarak restore edilip İngiltere’de eğitim gemisi olarak kullanılmaya başlanmış. 1954 yılında ise Greenwich’te özel olarak yapılan bu yere çekilerek sergilenmeye başlanmış. Müze 19. yüzyılda okyanuslar aşan yelkenlilerdeki denizcilerin yaşamını anlayabilmek için harika. Ayrıca dünyanın en büyük gemi başı koleksiyonuna da sahip. Son olarak eski ve tarihi gemilerini jilet yapan bir ülke olarak bu gemiye 2007 de geçirdiği yangın felaketinden sonra restorasyon için tam 46 milyon İngiliz poundu harcandığını da söyleyeyim. 

HYDE PARK

Londra daha önce hiçbir metropolde görmediğim yoğunlukta bir yeşilliğe sahip. Şehrin % 47’si park ve bahçe. Hyde park dünyanın en büyük (350 dönüm) ve bilinen parklarından biri olarak öne çıkıyor elbette. Benim asıl merakım kuzeydoğu köşesindeki çok eskiden beri sokak hatiplerinin serbest konuşma yeri olarak bilinen Speakers’ Corner. Ama şansıma kimse konuşmuyordu. Aslında sonra ben çıkıp niye bir Nazım şiiri okumadım diye çok hayıflandım. Park ile ilgili söylenecek çok şey var aslında. Gölü, şelalesi, sincaplar, kuşlar, inanılmaz çiçekler ve ağaçlar, atla gezinen insanlar ve her şeyden çok da yatılası geniş çimenleri olan huzurlu bir yer diye kısa keseyim. Anlatılası değil gezilesi bir yer.

Kısa kısa tavsiyelerde bitireyim geziyi. Atlayıp trene Brighton’a gidin. Londra’ya en yakın sahil kentlerinden biri. John Nash’ın en güzel eserlerinden Kral Edward’ın egzotik aşk yuvasını, yani Kraliyet ailesinin yalı sarayını mutlaka görün.

Civardaki kalelere gidin. Mutlaka bu kalelerde çekilmiş ve seyrettiğiniz bir film veya dizi vardır.

Piccadilly meydanında şaraplarınızı için.

Trafalgar’da gökyüzüne bakın.

Londra’nın meşhur kırmızı kulübelerinden birine 4-5 kişi sığışın.

Kral VIII. Henry ve altı karısı ile hatıra fotoğrafı çektirin. 

Meşhur Harrods mağazasına mutlaka girin. Yalnızca gezin alışveriş yapmayın. Gıda reyonuna gidip yüzlerce tatlı içinden birini seçip paket yaptırın. Londra doğa tarihi müzesinin önündeki banklarda yiyin.

Eğer yeşilliğe yayılmış insanlar görürseniz dikilmeyin, siz de yayılın. Bu kadar.

2013- ÖZBEKİSTAN/TAŞKENT

Özbekistan’a ilk olarak 2012 yılında iş için gittiğimde Semerkant’ı gezme fırsatım olmuştu ama Taşkent’i ancak 2017 Mart ayında 4. gidişimde gönlümce gezebildim. Tek adam rejimi olan bir ülke ama genel olarak eğitim bizimkinden iyi. Yolda gezerken turist olduğunu anlayan gençler mutlaka selam verip konuşmak istiyor. Genelde Rusça, İngilizce ve az Almanca biliyorlar. Ama elbette tek adam rejimi eğitimli nesil pek istemez. Baskı da artmış görülüyor. Şehir içindeki Asker sayısından anlaşılıyor. Eski medreselerin çoğunda din ağırlıklı eğitim başlamış bile.

İlk hareketlendiğim yer uzaklardan kubbelerini gördüğüm ve aklınıza gelebilecek tüm tarım ve hayvancılık ürünlerinin satıldığı Chorsu Bazaar. Yani çarşı pazar.

Ama buraya ulaşabilmek işin uzunca bir süre kalabalık bir köy pazarının içinden yürümek zorundasınız. Yaklaşık bir km kadar yürüdükten sonra kubbelerin içine girince şaşırtıcı bir görüntü ile karşılaşılıyor. Yüzlerce kasap bir arada. Tezgahların önündeki rakamlardan bunu anlayabilirsiniz

ve rengarenk aktarlar. İsteyene de sakatat. Tabi at eti en pahalı olanı.

Daha sonra yönümü Kukuldash medresesine çevirdim. Dışarıdan görüntüsü gerçekten etkileyici. Özellikle de minaresi. Giriş kapısındaki süslemeler Semerkant’taki hanları andırıyor.

Kapıda daha sonra içeride yatılı olarak kalan 200 kadar erkek öğrencinin belletmeni olduğunu öğrendiğim Cüppeli Ahmet kılıklı biri içeri girmem için 10 dolar vermemi istedi. İçerisini merak ettiğim için dolar kullanmanın yasak olduğu ülkede bunu cebine atacağını bile bile parayı verdim mecburen.

İçeride özellikle baharın gelişiyle cennete dönüşmüş bir avlu çıktı karşıma. İleride duran çocuklara yaklaştım. Hepsi birden Selamı Aleyküm dedikten sonra başlarını öne eğdiler. Zorla çat pat İngilizce bilen birinden yatakhanelerinin üst katta dershanelerinin alt katta olduğunu öğrendim. Aşağıda kapılarındaki yazılardan anladığım kadarıyla kuran okuma, fıkıh, hat ve hadis gibi dersler veriliyor.

Bu hat dersinin sınıfının kapısı. Kapıda çocukların yaptığı ahşap işlerini bana satmaya çalışan cübbeliyi tersleyip dışarı çıktım.

Bir sonraki durağım Telle Seikh Camisi, Barak Khana Medresesi ve Kaffal Shashi Mozolesinin olduğu alanda gerçekten başka bir dünya buldum.

Alanda uçurtma uçuran çocukların, boğa güreşi yapan matadoru andıran hareketleri ile uçurtmalarını rüzgâra vurdurarak çıkarttıkları ıslığı andıran sesler bana Halit Hüseyninin “Uçurtma avcısı”nı hatırlattı. Barak Khana Medresesi şimdiye kadar gördüklerimin en iyisiydi ama ahşap kapısının güzelliğini fotoğrafa yansıtamamışım.

Telle Seikh camisinin minareleri Özbekistan’ın en yükseği. Bu bölgedeki eski şehir komple yıkılmaya başlamış ve yerine Yeni Taşkent kurulacakmış. Niye mi? Özbekistan’ın reisi öle demiş.

Burası da Özbek Reisin kararlarını onaylamakla görevli meclisin binası.

Polish Catholic Church ihtişamına rağmen tek devlet tek ümmet anlayışının yalnızlığını yaşıyor gibi.

Amir Temur yani bizim Aksak Timur müzesi tam bir hayal kırıklığı oldu. Hepsi kopya. Orijinaller ya USA Metropolitan ya Londra ya da Berlin’deki müzelerde.

Diğer bir hayal kırıklığı da Abdul Khasım Medresesi oldu.

Özbek sirki dünyaca meşhur bir sirk. Bilet sordum ama bir hafta önceden almak gerekiyormuş.

Yol boyunca 4-5 tane bu şekilde büyük bir meydanın ortasına yapılmış tiyatro binası gördüm ama yalnızca bir tanesinde hareket vardı.   Taşkent oldukça geniş alana yayılmış bir şehir. Yalnızca eski bölgeleri gezerken bile kendi rekorumu kırdım. 48.000 adım. Allahtan yollar ve kaldırımlar alabildiğine geniş. Tazesi gibi olmaz ama size bir özet yaptım.

Erdim muradıma, çıkın kerevetime.

2019- KOSOVA/PRİŞTİNA

Tamamen Amerikan Projesi olarak kurulan ve herhalde Oval Ofis Sakinlerinden Clinton’un tek heykelinin dikildiği ülke olan Kosova’dayız. Ve elbette bu yeni doğan ülkenin başkentinde Priştine’de şehir turuna Newborn hatıra fotosuyla başlıyoruz.

Ülkenin kuruluşunu, her yerde rastladığınız NATO’ya ait bilumum araç ve binaları ile Amerikan bayraklarını boş verin. Ülke insanları tüm Balkan ülkelerindeki gibi sıcak kanlı ve sevimli. Hatta burada özellikle gençlerinin diğerlerinden daha kültürlü olduğunu dahi söyleyebilirim. Yolda rastladığımız birinin İngilizce veya Almanca veya her ikisini de bilme ihtimali % 75 civarında. Türkçe bilen, bilmese de anlayan sayısı da % 50 ye yakın.

Neredeyse hiçbir sanayi tesisinin olmadığı hatta tarım ürünlerinin çoğunu bile ithal eden bu ülkenin hava kirliliği konusunda dünyada ilk sıralarda olmasını bir türlü anlayamıyordum.

Aslında sorunun cevabı basit. Bir hava kirliliği ülke sınırı filan tanımaz, iki arkamda görülen fi tarihinin teknolojisi ile yapılmış termik santralların biri bile havayı kirletmeye fazlasıyla yeter.

Ülkenin kayda değer tek üniversitesi Priştina üniversitesi şehrin içindeki bir parkın içine kurulmuş. Etrafını 5 dakikada dolaştım. Her yönünde bir fakültenin girişi var. Psikoloji/Sosyoloji ve Felsefe Fakültesi, Matematik ve Doğa bilimleri Fakültesi, Spor ve Beden Eğitimi Fakültesi ve Filoloji Fakültesi.

Kosova Milli Kütüphanesi “Pjeter Bogdani”, Hırvat mimar Andrija Mutnjakovic tarafından tasarlanan çelik iskelet membranlarla çevrili kubbeli yapısıyla şehrin sembolik yapılarından biri. Üniversitenin hemen yanındaki kütüphanenin birinci katında 400 kişilik okuma salonu eski doğu bloku ülkelerindeki okuma alışkanlığının mirası. Son olarak 99 adet kubbenin insan beynini temsil ettiğini de belirteyim.

Babası Priştineli olup Üsküp’te doğan Rahibe Teresa Arnavutça konuşulan her yerin olmazsa olmazı. Priştine’de 2007 yılında açılan bu Teresa katedrali şehrin önemli yapılarından.

İçinin sadeliği ve aydınlığı için ise Rahibe Teresa’nın yaşamından esinlenilmiş herhalde.  

Mehtap Meydanından İskender Paşa heykeline kadar uzanan araca kapalı Nena Teresa caddesi istiklal caddesi gibi sürekli kalabalık ve 50 metrede bir kestane satanlar var. Sordum İnebolulu çıkmadı 

Trafiğe kapalı alanın sonundaki bu meydanda yine Arnavutça konuşulan toprakların olmazsa olmazlarından biri; İskender Paşanın at üzerindeki heykeli (En solda).

Priştine’deki 3 Osmanlı dönemi camii. İlki Kosova Savaşı sonrası bir Sırp’ın öldürdüğü Sultan Murat tarafından yaptırılan Çarşı camii. Hoş Osmanlının 3. padişahının te Bursa’dan kalkıp buralara gelmesi de garip tabi. İkincisi Yaşar Paşa Camii. En arkadaki ise Fatih tarafından yaptırılan İmparatorluk (Madhe) camii. Camileri T.C. restore etti. Yani vergilerimiz yalnızca Türkiye’deki camilere gitmiyor.    

Ülkeler hücre gibi mitoz bölünme ile çoğalıyor. Kosova’da hangi yöne gidersen git 45 dakikada sınıra ulaşıyorsun. Bu gidişte yakın çevredekileri bile bitiremeyeceğim. Bu haritada dahi 15 ülke var. Her neyse iyi okumalar hepinize.

2019- UKRAYNA/ODESA

1475-1774 yılları arasında 300 yıl Karadeniz’in Osmanlının iç denizi olduğu dönemlerde imparatorluğun en kuzey topraklarındayım. Önce Ukrayna ve Moldova olarak öngörülen gezi iki özerk bölgeyi de ziyaretle biraz daha renklendi. Önce Ukrayna’dan başlayalım.

Ukrayna ile ilgili öncelikle şunu söylemeliyim ki gerçekten güzel ve yakışıklı bir ırk. İlk durak olan Odesa ise her anlamda tarihi ve huzurlu bir şehir görüntüsü verdi. Yemek olarak midye ve yumurta ön planda. Merkeze yakın bölgede binaların çoğu restore edilmiş eski taş binalar. 2 gün boyunca İstanbul Parkı ile Yunan parkı arasındaki Potemkin Merdivenleri, Ulusal Galeri ve Balo Tiyatro Salonu, Oblaska Flarmoni Salonu, Voronstov Sarayını görüp, Pushkin Müzesini gezdik. Denizcinin Karısı (Sailor’s Wife), II. Katerina ve Aleksandre Pushkin heykellerinden keyif aldık, eski pasaja göz atıp, yemyeşil şehrin eğlenceli halk parklarında yeni lezzetlerle tanıştık. Şunu hemen söylemeliyim şu kent ormanı, millet parkı lafını edenler buradaki parkları bir görsün. İçinde huzur, neşe ve çağdaşlık olmayan beton yığınlarından belki vazgeçerler.

 II. Katerina heykeli Potemkin Merdivenlerinin başladığı meydan ve Potemkin Merdivenleri özellikle plajlara giden teknelerin kalktığı iskelelere yakın olduğu için her zaman hareketli.

Mimari detaylar her açıdan ayrı etkileyen bir estetik içeriyor.

İskelenin ucundaki balıkçı kocasını bekleyen kadın heykeli beklentileri karşılamayabilir.  

Cadı Evi denilen bu bina ilginç bir görsel yanılgıya sebep oluyor.

100 yılın üzerinde geçmişe sahip bu barok tarzı etkileyici olan ve görülesi detaylar içeren pasaj gündüz ayrı gece ayrı güzel.

Buraya kadar gelmişken Rus Edebiyatının kurucusu kabul edilen Puşkin’le bir özçekim şart.

Eğer içine bir orkestra koyacaklarsa, böyle dans edecek güzel insanlarda olacaksa, bir köşesinde satranç, domino, tavla ve dama gibi oyunlar, bir köşesinde yerel lezzetlerin bulunduğu restoranlar ve yüz yaşından büyük ağaçların arasında etrafındaki heykelleri serinleten havuzlar yapacaklarsa benden kabul yapın Millet Bahçelerini.

2019- TRANSDİNYESTER VE GAGAVUZYA

TRANSDİNYESTER/TRANSPOL

Orası neresi diyebilirsiniz. Bu Ukrayna- Moldovya sınırında yer alan 600.000 civarında nüfusu 3.200 km2 alanı olan hiçbir Birleşmiş Milletler Ülkesi tarafından resmen kabul edilmemiş olsa da Moldovya ve Rusya tarafından yarı resmi kabul görmüş durumda olan bir devlet adayı. Hatta Rusya’nın her yıl bütçesine 1 milyar dolar destek verdiği de söyleniyor.  Durumu biraz karmaşık yani.

Rusya’ya katılmak istiyor ama sınırı yok. Moldovya ile federal devlet kurabilir, onu da Moldovya istemiyor. İki arada bir dere de (ki derenin adı Dinyester) kalmış anlayacağınız. Sınırı, gümrüğü, pasaportu, parası, ordusu Cumhurbaşkanı var adı yok. Başkenti Tiraspol aynı zamanda Moldovya’nın ikinci büyük şehri.  Bize tamamen eski Sovyetler Birliği, sanki zaman durmuş gibi denmişti. Yok öyle bir şey. Bir tek Lenin heykeli gördük.

Şehir tamamen modern. Girdiğimiz restoranda Hamburger vardı. Adı Teksas. Hamburgerin büyüklüğü tam Amerikalılara göre, üstelik hayatımda ilk kez (cahilliğimi bağışlayın) hamburger yerken eller kirlenmesin diye eldiven verildiğini burada gördüm. Tüketici toplumun kralı yani.

1990’dan kurulduğu 1992 ye kadar Moldovya ile yapılan Sarhoş savaşı olarak da (gündüz savaşıp gece barda beraber içki içtikleri rivayet ediliyor) anılan savaştaki şehitleri için yapılan Supreme Sovyet anıtı gezip, kendimizi Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan Bender Kalesine attık.

Giderken bu heykeli gördüm lakin fazla yaklaşmadım. Osmanlıyı yenip Türkleri kesen bir komutanmış.

İşte Kanuni’nin Boğdan seferinden sonra Dinyester Nehrinin kenarına yaptırdığı muhteşem Bender Kalesinin maketi. O kadar büyük bir kale ki bir bütün olarak ancak maketi çekilebiliyor. Bu arada Murat Hüdavendigar’dan başlayıp 3. Murat’a kadar neredeyse bütün padişahlar buraya sefer yapmış.

Bu da surlarının birinden kalenin gerçeği. Yeni restore edilmiş.

Kalenin hediyelik eşya dükkânı. Adı Beşiktaş. Sahibi fanatik.

Kiril harfleri ile “I love Traspol” yazısı önünde özçekimden sonra biz gider. Son olarak şunu söyleyeyim, gittim gördüm ama bu devlet benim için hala muamma!

GAGAVUZYA / KOMRAT

Geldik Gagavuz Yeri yani Gagavuzya’ya. Bir yer düşünün Katedral ‘den geri geri İstavroz çıkartarak biri dışarı çıkıyor. Hemen kapının yanındaki banka oturup yanındaki kadınla Türkçe konuşmaya başlıyor. Hem de öyle Türkiye’deki gayrimüslimler gibi kırık değil dili. Hatta Türki Cumhuriyetlerinden daha temiz bir Türkçe. İşte öyle bir yer Gagavuzya.

11. yüzyılda Orta Asya’dan Karadeniz’in kuzeyinden gelip Tuna Nehrinin altına inen bu Oğuz boyu Ortodoksluğu seçmiş. Elbette birçok Şaman geleneğini de içinde barındıran bir şekilde. Aleviler gibi yani. Cana Yakın insanlar ve açıkçası Türkçe sohbet edebilmek için gözünün içine bakıyorlar. Dediğim gibi Türkçeleri çok düzgün ve bu belki de şimdi okulları kapanan malum herifin tek hizmeti olabilir.

Başkent Komrat. Nüfus: 175.000 Yüzölçümü: 1830 km2. Moldovya tarafından da Özerk bölge olarak kabul edilen Gagavuz Yeri Başkanı Dr. İrina Vlah. Yolda rastladığımız bir kadın her ne kadar Kadının yeri mutfağıdır dese de, İrina son seçimden %95 gibi bir ezici üstünlükle çıkmış.

En sevdikleri Türk politikacı Demirel. Türkiye’nin destek verdiği bölgenin tek üniversitesi olan Komrat Üniversitesinde heykeli bile var. Şehrin en büyük kültür merkezi Atatürk Kütüphanesi.

Özerk bölge girişini bu işaret olmasa anlamak mümkün değil

Lenin heykelleri hala içimizi coşturuyor, umudumuzu tazeliyor. Slogan atası geliyor insanın.

Mütevazı Meclis binası ve Komrat’ın tek katedrali. İçeride ibadet eden oldukça fazla insan vardı.

Çoğu yerde aynı zamanda Türkçe kelimelerin Kiril alfabesi ile yazılması bana nedense Osmanlı dönemindeki Rumları hatırlattı.

2019- MOLDOVYA/KİŞİNEV

Moldovya; Peçenekler, Kumanlar, Tatarlar, Gagavuzlar gibi birçok Türk kavminin istilasına uğramış, 15. yüzyıldan sonra ise Osmanlıların sürekli baş belası olan Voyvodaları ile ünlü bu topraklar Osmanlının gerileme dönemindeki her anlaşmada da pazarlık konusu olmuş. Bu kötü kaderi II. Dünya Savaşında da devam etmiş. Belki de şu anda ülke insanlarının sert görüntüleri ve insanların yüzlerine bakmaktan imtina etmeleri “ki bunun ürkekliğin alternatifi olarak geliştirdikleri bir türlü savunma mekanizması olduğunu düşünüyorum” bu geçmişlerinden kaynaklanıyor olabilir.

Başkent Kişinev Odesa gibi parkları ve heykelleri ile oldukça göz alıcı olsa da oradaki çarpıcı mimariyi görmedim açıkçası.

Parcul Catedrali ve içinde bulunduğu park, hemen çaprazında onlarca önemli büstün yansıra Pushkin heykelinin de olduğu Stefan Bahçesi, her katı müzeye çevrilmiş Valea Vorilor Gölüne bakan su kulesi, II. Dünya Savaşında ölenler için yapılmış Eternity anıtı ve Yahudi Gettosu kurbanları anıtı ile Lenin anıtı görülmeye değer yerler. Elbette mutfağı tadılmalı. En büyük turizm gelirinin Şarap Turizmi olduğunu da hatırlatayım.

Parcul Katedralinde dikkatimi çeken Anadolu’daki eski başörtüsüne benzer başörtüsü olan bir Azize ile Yakasında Ay yıldızlı Türk Bayrağı olan bir Azizin ikonu idi. Ancak resmini çektirmediler.

Yine bir Puşkin heykeli. Favorilerinin yanı sıra yüzünde annesinin Etiyopya kökenli olmasının tipik bir görüntüsü var.

Yollarda hayatın içinden görüntüler heykellestirilmiş.

Yahudi Gettosu Kurbanları anıtı. Kişinev de önemli bir Yahudi nüfus varmış. Burada yaklaşık 15.000 Yahudi’nin öldüğü tahmin ediliyor.

Leninist Gençler anıtını çekmeden olmazdı.

II. Dünya savaşı kurbanlarına ait şehitlik ve Eternity anıtı gerçekten etkileyici. Eternity anıtının kenarlardaki 5 tablo ve anıtın 5 adet ayağı savaşın 5 yılını temsil ediyor.

Son olarak benim için Kisinevin en büyük caddesinin adımı taşıması ve Atatürk’ün büstü ile karşılaşmam hoş sürprizlerdi.

2019- KOLOMBİYA

7 sene aradan sonra yine Karayip denizinin kıyılarına geldim. Bu kez adını Kristof Kolomb’dan alan Kolombiya’dayım. Şunu belirtmeliyim ki Kristof Colomb bu topraklara hiç ayak basmamış.. Güney Amerika’ya göz atacak olursanız Brezilya karnavalıyla, Arjantin tangosuyla, Şili şaraplarıyla, Küba purosuyla, Kolombiya kahvesiyle, Venezüella dünya güzellik kraliçeleri ile ünlü. Yani affedersiniz ama bunların hepsi bir çeşit zevk pezevengi dersem abartmış olmam.

Seyahatimin ilk bölümü Karayip kıyılarındaki tarihi bir şehir olan Cartagena’da geçecek. Cartagena, Türkiye’nin bir buçuk misli büyüklüğe ve 46 milyon nüfusa sahip olan ülkenin 5. büyük şehri. Ama tarih olarak en eskilerinden sayılır. Avrupa istilasından önce tarihi MÖ 4000 yıllarına kadar dayanıyor. Daha sonra 1533 yılında Pedro de Heredia tarafından kurulan Cartagena’da surlarla çevrili olan eski şehir Bocagrande bölgesi ve UNESCO nun dünya mirasları listesinde.

CARTEGENA

Plaza de Los Coches’teki saat kulesinin altında geçtiğinizde zaman yolculuğu başlıyor.

Girişteki büyükçe meydanda sizi şehrin kurucusu Pedro de Heredia karşılıyor.  Daha sonra ahşap cumbalı evlerin bulunduğu sokaklara giriyorsunuz. Bir müddet sonra yönünüzü kaybedip kendinizi eski şehrin sakinliğine bırakıyorsunuz.

Tabi tekdüze değil bu dolaşma. Bir anda bir katedral veya kilise yükseliyor yanı başınızda. Ya da iç içe geçmiş zaman katmanları

veya rengârenk el emeği hediyelik dükkanlarının içine kayıyor gözleriniz,

bazen de yol kenarındaki seyyar satıcılara.

En iyisi bölgeye ait tropik meyvelerin taze sıkılmış sularından içmek veya belki de o meşhur kahvesinden Kolombiya’nın 3 masalı bir kafede.

Güney Amerika’da olmazsa olmaz sömürgecilere karşı ilk savaşı başlatan ve Bolivya ya ismini veren Simon Bolivar heykeline, modern sanat müzesinin yanındaki Claver meydanında hurda malzemelerle yapılmış ilginç paslı heykeller eşlik ediyor.

İsmi bana Kastamonu’yu çağrıştıran Getsemani sokaklarında ise gölge oluşturan flama bayrak ve şemsiyeler var. (Bu sayede Gestemani’nin İsa’nın havarileri ile buluştuğu ve Yahuda’nın kendini astığı bahçenin adı olduğunu da öğreniyorum)  

500 yıllık yüksekliği taş çatlasa 5 metre olan surların üzerinden görünen yeni şehrin gökdelenleri tezat oluşturuyor.

Gerçekle buluşunca her geçenin önünde özçekim yaptığı bu Lost Indian Catalina heykelinin fotoğrafını ben de çektim. Hikayesini internetten bulurum, yoksa da uydururum bir şeyler.

İlk bölümün sonunda hayvanat-nebatat kısmına neşredeyim. Burada parklarda dolaşan güvercin veya iguanaları besleyebilir, bir anda pelikan ordusuyla baş başa kalabilir veya ilginç ağaç gövdelerinde falınıza bakabilirsiniz.

Şimdilik bu kadar. Bogota’da buluşmak üzere.

BOGOTA

Cartagena’dan Bogota’ya geldiğinizde birçok anlamda farklı bir dünyanın içine giriyorsunuz. Özellikle benim şehirleri yürüyerek gezme alışkanlığım nedeniyle bazı dezavantajlarım oluştu. Öncelikle şehir 2.685 metre yüksekliğe kurulmuş yani Uludağ’ın zirvesinden 150 metre daha yüksekte. Sabahları hava oldukça sert ve bu yükseklik yürüyüş performansını da kötü yönde etkiliyor. Bunun dışında yoğun trafiği nedeniyle egzoz kirliliği çok yüksek boyutta. Ayrıca yoğun ve bilinçsiz motosiklet kullanımını nedeniyle karşıdan karşıya geçmek bile tam bir macera. Son olarak Google amcanın her dediğini yaparsanız güvensiz bir sokağa girip yarı cıbıl bir ablanın veya yapışkan bir dilencinin tacizlerine maruz kalabilir veya bir alkolik tarafından tehdit edilebilirsiniz. Otelden şehrin kalbinin attığı Bolivar Meydanına yürürken 5 km boyunca ben hepsine maruz kaldım ama dünya vatandaşı olmanın deneyimi ile hepsini hasarsız atlattım.

Önce gördüğüm Çiçek pazarına girdim. Daha önce hiç görmediğim çiçekler vardı bazı tezgahlarda. Gülleri sunum şekilleri de bir hayli farklı.

Kolombiya’daki bütün meyveler inanılmaz lezzetli. İkinci pazar meyve sebze pazarı idi. Girmeden edemedim. Taze taze soyup bir kabın içinde de satıyorlar. Bir mango-muz-ananas kokteyli alıp yoluma devam ettim. Paketleme yöntemlerimin farklılığı meyvelerde de geçerli. İlk gördüğüm çiçek pazarında hiç fide, soğan, patates veya saksıda canlı çiçek satmamaları dikkatimi çekmişti. Meğer onun pazarı ayrıymış. Burada pazarı gezmeyip bir kasaya oturdum ve pazarın girişindeki orkestrayı dinledim. Kesin kararımı verdim, bu kolombiyalıların hepsi romen. Kim çalar yahu sabahın sekizinde müzik, üstelik çiçek pazarında.

Sonunda meydana vardım Önce Meydana adını veren Bolivar heykelinden başlayalım gezmeye. Daha önce de bahsettim ama biraz daha söz edeyim Simon Bolivar’dan. 1783 Caracas doğumlu. Eğitimini Avrupa’da yapıyor. Fransız devrimi sonrası özgürlüklerin konuşulduğu bir dönemde. Voltaire ve Jean Jacques Rousseau’dan çok etkileniyor. Venezüella’ya döndüğünde İspanyollara karşı yıllarca sürecek bağımsızlık savaşını başlatıyor. 1823 yılında Bugünkü Venezüella, Kolombiya, Bolivya, Ekvator, Peru ve Panama’yı içine alan büyük Kolombiya Devleti Kuruluyor. 1830 yılında ilk olarak Venezüella’nın guruptan ayrıldığı sene ölüyor.

Şimdi bu devasa meydanın dört tarafındaki binalara bir göz atalım. İlk olarak Kolombiya’nın en büyük kilisesi,

Bazı bakanlıkların bulunduğu hükümet binası,

askeriyeye ait bir bina ve

ve Adalet sarayı. Bu bina önemli çünkü kimilerine göre suç makinası kimilerine göre halk kahramanı Pablo Escobar’ın hakkındaki delilleri yakmak için saldırdığı bina. 20 yaşında dolar milyoneri olmak için yola çıkan ama 19 yaşında (yanında Bill Gates hikâye kalır) dolar milyarderi olan 40 milyarlık servetiyle Forbes’de ilk ona giren Escobar. Hakkında 2 milyar dolarını fareler yedi, kızı üşüyor diye 1 milyon doları yaktı, sırf paraları demet yapmak için ayda 4.000 dolarlık paket lastiği alınırdı hikayelerinin efsane ismi Escobar. İşte yaktığı adalet sarayı bu. Sonra tamir görmüş.

Şimdi Bolivar meydanından şehrin dayandığı dağa doğru yükselen İspanyol kolonisinin mimari özeliklerini tamamen taşıyan La Candelaria’ya doğru yürüyeceğim.

Burada da Cartegena’daki gibi cumbaların gölgelediği dar sokaklar var. Bir farkla; burası yokuş.

Sabahtan beri bayağı yürüdüm. Bu köşede bir Kolombiya kahvesi iyi gider. Kafe buraların bir numarası Juan Valdez Cafe değil ama yapacak bir şey yok. Sonrasında sokakları gezmeye devam.

Kırmızı olsun üç kuruş fazla olsun.

Yoksa mor mu olsun bilemedim ama avlusu mutlaka olsun.

Ha bir de penceresi İspanyol olsun.

Bu bölgede insanı büyüleyen grafiti örnekleri varmış diye duymuştum ama valla didik didik aradım bir bunları bulabildim. Tatmin olmadım açıkçası.

Sonunda dağa ulaştım, Meydana geri dönüp bir şeyler yemek ve müzeleri gezmek için enerji toplamak iyi olacak.

Bugün Ajiaco çorbasını tadacağım. Çorba da değil pek aslında. İçinde patates, mısır koçanı, kişniş ve kapari bulunuyor. Ayrıca başka bir tabakta çorbanın içine koymak için tavuk ve yanında pilav ve avokado. Sonuç olarak çorbayla doyuruyorsun karnını.

Yemek sonrası Kolombiya denince mutlaka adının anılması gereken Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in kültür merkezi, sanat galerisi ve kütüphanesini, şu anda müze olan 16. yüzyıldan kalma Kolombiya’nın en eski kilisesi Santa Clara’yı, Dünyanın en büyük altın müzesi İnkalardan kalan muhteşem buluntuların sergilendiği Museo del Oro’yu ve 2000 civarında resim ve heykele ev sahipliği yapan ve Kolombiya’nın en ünlü ressamı kabul edilen Fernando Botero’nun eserlerinin ve koleksiyonunun sergilendiği Botero Müzesini gezdim. Ama müzelerin içinde fotoğraf çekmeyi pek anlamlı bulmuyorum açıkçası. Bir şekilde Bogota’ya yolu düşenlere hepsini şiddetle tavsiye ederim.

Tabi ki yalnızca müze gezmedim, takılarda İnka izlerini takip ettim ve desenli takılar.

bu arkadaşla tanıştım. Bence gözleri eşekten güzel. Bu sevimli hayvana insan nasıl biner be kardeşim.

Son olarak şunu yazmak isterim. Bu tip gezi yazılarını hep sanki bu ülkelerin her yeri tozpembe imiş gibi yazıyorum. Tabi ki öyle değil. Ama sefaletin hem fotoğrafını utanmadan çekmek zor hem de bununla ilgili yazı yazmak hoş değil. Ancak Kolombiya’da da dünyanın her yerinde olduğu gibi sömürü, sefalet ve eşitsizlik her köşede. Yorumsuz olarak bu fotoğrafı ekledim sona.

2021-AZERBAYCAN/GENCE

Azerbaycan’a ilk geldiğim yıl 1993 yılının başı idi. O zamanlar Cumhurbaşkanı Elçibey idi. Meydanda 1,5 yıl önce yıkılan 27 metrelik Lenin heykelinin kaidesi hala duruyordu. Ben döndükten 2-3 ay sonra Aliev Hanedanı iş başına geçti. Daha sonraki birkaç yıl içinde de kısa süreli ziyaretlerim oldu ama en az 20 senedir gelmedim. Havaalanından Azerbaycan Döwletinin Maden Şirketinin Bakü merkez binasına toplantı için giderken şehrin gökdelenler ile değişen çehresi ve bu değişiminde katkısıyla olan İstanbul’u aratmayan trafiği köprünün altından çok sular aktığının işaretiydi.

Toplantı sonrası 2 gün muhtelif maden sahalarını gezeceğimiz Gence’ ye hareket ediyoruz. Bakü’den çıkar çıkmaz yemek için duruyoruz. Burası bir tarafında Hazar denizi diğer tarafında ise irili ufaklı göller olan bataklık gibi bir bölge. Adı Lökbatan. Lök erkek deve, o bile batıyormuş demek ki.  

Lokantaya girdiğinizde Azerbaycan’da yemek olan her yerde olan kişniş kokusu geliyor burnunuza. Mekân köhne. Aydınlatma meyhane havasında. Abartılı dekorasyonu yemeklere de yansımış. Lezzet olarak değil miktar olarak.

Gence Azerbaycan’ın ikinci büyük şehri ama tarihi daha köklü. Yol bölünmüş yol idi ama yine de yordu. Direk otele dinlenmeye. Sabah çok eski Demir cevheri ocaklarının olduğu ve yaklaşık 70 yıl önce Ruslar tarafından yapılan Cevher zenginleştirme zavotunda çalışanlar için kurulan Daşkesen kasabasına hareket ediyoruz. Kasaba Güney Kafkasya dağlarının vahşi doğasının arasında kartal yuvası gibi duruyor. Sovyetler Birliği döneminde civar ocaklardan kamyonlarla fabrikaya gelen cevher tesiste işlendikten sonra üç ayrı havai hat ile uzaklığı 8 km olan 500 metre aşağıdaki Tren istasyonuna gönderiliyor oradan da trenle çeşitli tesislere sevk ediliyormuş. Sovyetler dağıldıktan sonra pek çalıştırılmamış. Yenilenme olmadığı içinde şu anda her şey hurda haline gelmiş. Yatırımdan kaçınılma sebeplerinden en önemlisi fabrikanın Ermenistan Sınırına kuş uçuşu 30 km olması. Ocaklar daha da yakın. Son gelişmeler Azerilere güven verdi zannımca.

Yarım metreye yakın kar içinde turumuzu tamamladıktan sonra bir de hatıra fotoğrafı çektirdik. Burada işimiz bitince Ermenistan’a en yakın bölgedeki Altın ocağına hareket ediyoruz. Xosbulaq (hoşbulak) çıkmaz sokağın sonu. Yoğun kar yağışı altında güzel bir meşe ormanının ortasından geçtik. Altın burada da birçok yerde olduğu gibi siyanürle ayrılıyor ne yazık ki. Tesisin ortasındaki açık siyanür havuzu beni  tedirgin etti açıkçası. Burada sıcaklık -30 lara düşüyormuş. Soğuk gerçekten insanın içine işliyor.   

Dönüşe geçiyoruz. Bu boş köyün eski Ermeni köyü olduğunu söylüyor şoför. Gökçeada’daki boş Rum köyleri aklıma geliyor ister istemez.

Gence’de dolaşmak için yalnızca 2 saatim var. Hemen çıkıyorum turuma. İlk rotam şehir meydanı. Meydanın adı Haydar Aliyev Meydanı. Geçmişteki Lenin heykeli Azerbaycan’ın bağımsızlığının ardından Haydar Aliyev’in heykeli ile değiştirilmiş (tam karşıda). Solda ise Gence Belediye Binası görülüyor. Kemerleri, büyük kapıları ve üzerinde bulunan sembollerle dikkat çeken bu büyük yapı, Sosyalist Klasisizm mimarisiyle inşa edilmiş. Azerbaycan’ın bağımsızlığının ardından dış cephesindeki Sovyet motiflerinin çoğu sökülerek, Azerbaycan’ın ulusal sembolleriyle değiştirilmiş. 

Meydanda canlı çiçeklerle yapılan olan bu takvim ilgimi çekti. Bir görevli her gün değiştiriyor olmalı. 

Önde görünen tarihi yapı Çökek Hamamı. Burası 1606 yılında, dönemin ünlü Mimarı Bahaüddin Amili‘nin projesi dahilinde inşa edilmiş. Hamamın yapımında kil, kireç ve tuğla kullanılmış. Hamamın vaktiyle tek mumla ısıtıldığı daha sonra Almanların bu tekniği öğrenmek için duvarları kırıp sistemi bozduğu Gence’nin en büyük geyiği. Geri planda görünen ise Şah Abbas (Cuma) Camii. Gence’nin merkez camisi Cuma Camii de Mimar Bahaüddin Amili’nin. Şah Abbas döneminde inşa edildiği için diğer adı bu şekilde geçiyor. Yapıldığı dönemde medrese olarak kullanılırmış. 

Cuma Camiine bu minareler 1776 yılında ilave edilmiş. O nedenle camiden ayrı bir bina aslında. Cevat Han, 1786-1804 yıllarında Gence Hanlığının son üyesi olup, şehre ettiği hizmetlerden dolayı ulusal kahraman statüsünde birisi. Rus-Pers savaşı sırasında Ruslara karşı savaşırken ölmüş ve anısına bir türbe inşa edilmiş. Ancak bu türbe zamanla yıkılarak unutulmuş. Sovyetler dönemindeki yeniden inşa çalışmalarında tekrar keşfedilerek yerine yeni bir türbe yapılmış.   

Alexander Nevsky Kilisesi Bizans tarzında 1887 yılında inşa edilmiş. Kilise, Rus savaş kahramanı Aleksandr Nevskiy’e adanmış. İnşasından kısa süre sonra katedral statüsüne yükselmiş, ancak yaşanan dünya savaşları sebebiyle uzun süre amacı dışında kullanılmış (müze, silah deposu vb.). 2. Dünya Savaşı’nın ardından eski statüsünü geri alarak, ibadete tekrar açılmış. Günümüzde hafta sonları ve özel günlerde ibadetlerin yapılabildiği bir kilise konumunda. 

Dış mimarisiyle dikkat çeken bu bina Devlet Filarmoni Orkestra binası. Burada 19. yüzyılda Han Sarayı bulunurmuş. Ruslar tarafından şehrin yeniden iskanı sırasında sarayın da bir bölümü yıkılmış. Kalan bölümüne ise sinema yapılmış. 1991 yılında Azerbaycan bağımsızlığını kazanınca binayı 26 yıl süren bir restorasyonla bu hale getirmiş. 

Binanın önündeki havuzun heykelleri Azerilerin artık pek görülmeyen altın diş merakını çağrıştırdı bana. 

Ne yazık ki vakit darlığı nedeniyle gönlümce gezemedim bu defa. E bir de Pandemi var. Unutmadan söyleyeyim yurtdışına uçmak için 3 günlüğüne bile olsa iki kere test yaptırmak ve 500 TL’yi bayılmak gerekiyor. Bu defalık çaktıracaklarım bu kadar. Bu arada yeni havaalanı hiç fena değil. Daha rahat düşülüyor. 

2023-İTALYA/İTALYA RİVİERASI

Pandemi sonrası ilk olarak 4 günlük İtalya Rivierası gezisine çıktık. İlk günü La Spezia’ya ulaşmak için harcadık. Akşamında bir dolaştım. Açıkçası pek hoşlanmadım bu şehirden. Çok sayıda Asya ve Uzakdoğulu göçmen aldığı için olsa gerek kültürü olumsuz etkilenmiş gibi geldi bana, ama zaten şehirde vakit geçirmeyeceğimiz için pek de takılmadım. 

İlk günümüzde Cinque Terre gezilecek. Trenle yapılacak bir tur. Araba veya tekne de mümkün ama tavsiyem kesin tren. 5 köy gezilecek. Tombaladan bildiğimiz cinque beş demek İtalyanca. İlk fotoğraf 5 terre’de 5 kelle.

MONTORESSE AL MARRE

Biz en uzak köye gidip La Spezia’ya doğru geri gelerek gezelim dedik ve sabah erkenden yola çıktık. Tren istasyonundan direk sahile çıkıyorsunuz. Köylerin içinde en uzun sahili olanı. Biz önce kahvaltı için istasyondan sağ tarafa yönlendik.

Kahvaltıyı önceden yaptığımız tespitlere göre burada yapacağız. Kahvaltı dediğim focaccia. Yani bir çeşit pizza. Yağı biraz fazla. Tok doyum olup köyleri gezmek için enerjimizi topladık.

Sağ tarafın sonundaki binanın yanında denize bakan bu Neptün heykeli ilgi çekici idi. Şimdi sol tarafa yürüyelim. Aslında bulunduğumuz yer yeni Montoresse. Eski yerleşim solda buradan bir sonraki koy. Yani burası.

Ama oraya sıcakta gidip gelmeyi diğer köyleri de düşünerek göze alamadım. Yukarı giden merdivenlere yönlendim. İlk gördüğüm bu heykeldi., “atıl kurt” heykeli. Yukarıya çıkmaya devam ettim. 1618 yılında yapılan bir kilise varmış onu da görelim bari.

Vazgeçtim, ilk köy için bu kadar tırmanma yeter. Buraya çıkmışken Montoresse al Marre’den son bir fotoğraf alayım bari.

VERNAZZA

İkinci köyümüze geldik trenle, istasyon direk bu caddeye açılıyor. Zaten bu cadde denize kadar giden en büyük Caddesi. Bu caddenin sağında ve solundaki dar ve merdivenli sokaklar macera için uygun.

Beş dakikalık bir yürüyüşle pek büyük olmayan sahile varıyoruz. Güneş tam tepemizde dondurma vakti.Mendireğin ucuna yürümeye başlamadan önce önünden geçen yüzlerce kişiyi aynı dikkatle izleyen bu teyzenin altındaki köyün meşhur dükkanından (Gelateria Il Porticciolo’) alıyoruz dondurmamızı.

Mendireğin ucundan da bir fotoğraf çekmek şart elbet. Ama gözümüz sağdaki tepede duran kaleye takılıyor. Tanrım sana geliyorum.

 Ancak dondurmanın verdiği enerji ile yaklaşık 300 merdivenle ulaşılan kaleye de çıkmaya başladık.Yol üzerindeki daracık sokaklar güneş ışıkları ile oyun oynuyor adeta ya da gölgeler…

Kalenin tepesindeki bu kartpostal gibi görüntü yorulduğumuza değdiğini gösteriyor.

Birkaç fotoğrafla bitirelim Vernazza’yı.

CORNIGLIA

Üçüncü köyümüzdeyiz. Tren istasyondan çıkınca oldukça kalabalık bir otobüs kuyruğu bizi karşılıyor. Köy yaklaşık 2 km uzakta tepede. Tek bir otobüs çalıştığı için kuyruk en az 45 dakikada gelir. İki yol var; ilki otobüs ikincisi ise oldukça dik merdivenler. Ben 3. yolu tercih ediyorum. Otobüs yolundan yürümek. 25 dakikada varıyorum tepedeki köye. O sırada otobüs 2. Seferinde

Köye gelince bir şişe suyu içip biraz nefeslendikten sonra en hareketli sokağa dalıyorum ki zaten köy meydanına çıkan başka doğru düzgün bir sokak da yok. O sokak pek yakında.

Daracık boş sokaklar, daracık dolu sokaklar

Daracık daracık sokaklar.

Abbaradan sonra denizi görüyoruz.

Dönüşte meydandaki heykel ve kilisenin de fotoğrafını çekip merdivenlere yöneliyoruz ki istasyona varana kadar daha yolumuz çok. En azından 350 merdiven ve 1 km yol.

MANAROLA

4. köyümüz balıkçılık konusunda ünlü. İstasyondan çıkar çıkmaz sokakta teknelerin olması önce bana biraz turistik gibi geliyor. Biraz da bana eski İnebolu fotoğraflarında çok içlere kadar çekildiği görülen denk kayıklarını anımsatıyor. Bu görüntü denize kadar tüm cadde boyunca devam ediyor. Belli ki pek turistik amaçlı değil.

Bu köyün en önemli özelliklerinden biri kızarmış deniz ürünleri. Sahil tarafına giderken bir elimize piramit külahlar içinde altta patates üzerinde ançüez ya da kalamar, diğer elimize de biramızı almak için kuyruğa giriyoruz. Şimdi bunları alıp nerede yiyeceğimizi araştırıyoruz.

Derken yolun sonunda oturabileceğimiz müthiş manzaralı bir yer bulup tıkınmaya başlıyoruz, ama sahil nerede? Şimdi sokaklardaki sandalların sebebi anlaşılıyor. Çünkü çekebilecekleri sahil de yok…

Buradan başka korunaklı yer de.

Bu rampa üzerindeki sabit ahşap felekler üzerinden kaydırarak yukarıya çekiyorlar sandalları. Çeşmede ellerimizi yıkayıp son köye hareket etmek için paçaları sıvıyoruz.…

RIOMAGGIORE

Sonuncu köye ulaştık sonunda. Trenden indiğiniz yerde birkaç bina dışında bir şey yok. Köyün merkezine ulaşmak için bir tünelden yaklaşık 400 metre yürümeniz gerekiyor. Benim trenden giderken gördüğüm hemen tünelin başındaki asansör çok ise yarıyor. Asansörle çıkıp daha sonra aşağıya doğru yürümek ve sonra tünelden istasyona dönmek en iyisi. Özellikle yorgun bacaklar buna daha kolay katlanabilir. Biten şarjım nedeniyle fotoğraflar pek fazla değil. Bu asansörden sonra yol boyunca buranın klasik mimarisine uygun ama seyrek binalar ve üzüm bağları için teraslanmış yerler göze çarpıyor.  

Sonunda köyün marinasına ulaşıyoruz. Köyün en önemli özelliği gün batımının çok güzel olması, ancak hava bulutlandı ve beden de şarj da tükendi. Olayı köyün simgesi olan bu bina ile bitirelim

Cinque Terre de bitti. 2. Günü arabamıza binip aklımızdaki birkaç kasabayı gezmek ve sonrasında konaklayacağımız Rapolla’ya ulaşmak olarak planlanmıştık. Ancak komik sayılabilecek bir sebepten yalnızca Porto Verene’yi gezip Rapallo da demirledik. Sebep gittiğimiz yerlerde arabamızı park edecek yer bulamamızdı. Bu mevsimde böyle ise yazını düşünemiyorum. Bu bölgede arabayı unutun. Üçüncü gün planımız tekne ile Santa Marguerita üzerinden Portofino, sonra da Sant Margueria’dan tren ile Genova’ya gidip yine trenle Rapallo’ya dönüş idi. Netekim başardık. Tekmili birden aşağıda.

PORTO VERENE

Porto Verene’de de otopark sorunu oldu ancak kentin çıkışında bir yer bulabildik. Epey yürüyerek merkeze ulaşabileceğimiz bir yer olsa da bu bizi mutlu etti.

Burası UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bir yer. Tarihi milattan öncesine dayanıyor. 12-17. yüzyıl arasında Cenevizlilerin hakimiyetine kalmış. 2. Dünya savaşında Yahudilerin önemli kaçış limanlarından biri olmuş. Hedefimiz Hisar ve San Pietro Kilisesi. Bu kapıdan gireceğiz kilise için.

Kapıdan girdiğimizde artık kanıksadığımız görüntüler karşılıyor bizi.

Bu çamaşırlar niye böyle asılıyor biliyor musunuz? Çünkü buralarda daha balkon keşfedilmemiş.

Hisara kadar devam eden dar yol bu meydana açılıyor.

İlk olarak sağa yönelip bizim Kibele’nin buradaki versiyonu olan heykele bir göz atıyoruz. Arkadaki mağara ise adını burada yüzen Şair Byron’dan alan mağara. Bu biraz şehir efsanesi sanki.

13. Yüzyıldan kalma San Pietro kilisesinin içinde kayda değer bir şey görmeyince tavanını çekmişim. Ama hayatımda ilk defa arp çalan bir erkek gördüğüm için bunu pas geçemedim. Sağda görülen Palmaria adası. Porto Verene’nin limanı bu ada ile ana kara arasında. Yani iki ucu da açık aslında.

RAPALLO

Dünün hızlı cinque terresi bizi biraz yormuş. Onun için konaklayacağımız Rapallo’ya kadar başka bir yerde durmuyoruz. Eşyalarımızı hemen otele atıp kısa bir tur. La Spezia’ya göre çok daha hareketli ve nasıl diyeyim samimi bir şehir havası veriyor bana. 

Bu bizim özellikle Karadeniz sahillerinde birçok yerde gördüğümüz deniz kalelerinden biri. Tabi bizdekiler gibi Cenevizlilerin eseri. Nasıl olmasın onların yurdundayız.

Top mavzerleriyle, gemi geldiğini haber vermek için kullanılan ziliyle tam bir deniz kalesi. Hafif bir restorasyonla sünger bob’a dönüştürülebilir aslında.

Akşam yemeği için seçtiğimiz mekân “pizzeria la cava al mare” . Eee… İtalya’ya gelip pizza şarap yapmazsak olmaz. Restorana rezervasyon için uğradığımız da yer yok diyor işletmecisi. Sonra adımı söyleyince bir sevinç nidası çıkıyor ağzından. Selamın aleyküm deyip beni bütün personele ismail ismail diye tanıtıyor. Mısır İskenderiye’den Yaser. Tüm ailesi burada çalışıyor. Hemen bir masa ayarlıyor tabi. Keyifli bir yemek yedikten sonra ara sokakları gezerken sağanak bastırıyor. Hızla otele giderken o da ne! Sokağın ortasında bir fanfar. Muhteşemler. Oturup 1 saat kadar dinliyoruz keyifle. 

PORTOFINO

Sabah tekneye binip Portofino’ya hareket ediyoruz. Burası benim için çok önemli bir mekân. Çocukluğumda babam Çakırkeyif olunca hemen sarı etiketli 78 devirlik bir taş plağı pikaba koyar bir reveransla annemi dansa kaldırıldı. Dalga sesleri ile başlar sonra o ses duyulurdu:
“I found my love in Portofino” İşte o Portofino karşımda şimdi.

Tekne iskeleye yanaşırken gördüğümüz bir yat bizim teknenin yanında transatlantik gibi görülüyor. Filikası benim hayalimdeki yat kadar. Ama bizim gönlümüz zengin. Di mi Hülü?

Sonra hedefimiz deniz feneri ve kale. Epey yol. Deniz fenerine önce dik merdivenler ve biraz genişçe bir patikadan yarım saatten fazla gidiyoruz. Sonuç tam bir hayal kırıklığı. Bildiğin beton ve gıcır gıcır bir fener, manzarası ise hiç değecek bir şey değil. Geriye dönüp kaleye çıkıyoruz ve bu fotoğrafı çekiyorum bunca yolu yürümüş olmanın yorgunluğu ile. Tüm emekler sizin için 

Malum Santa Magureita’dan trenle Genova’ya geçeceğiz.. Genova’da 5-6 saat vakit geçirebileceğiz maalesef. Sonra Rapallo’ya tren ile dönüş. 3. gün sabah Bergamo’ya aracımızla hareket. O günü ve akşamını orada geçirip ertesi gün vatana dönüş. Evet süreler çok kısa ama bu dar zamana bir şeyler sığdırmaya çalışacağız.

CENOVA

Cenova’nın kelime anlamız diz. Coğrafi konumunun bir diz seklinde olması sebebiyle bu adı almış. Eee… her çizme takan bacağın bir dizi olur.

Tarihte ise İtalyan Şehir devleti olan Ceneviz’in başkenti olmuş. Karadeniz’e kadar deniz yoluyla gelip koloniler kuran ve kaleler yapan bir devlet bu Ceneviz. Ünlü kâşif Kristof Kolomb’un doğduğu yer ve 550 yıldır onun kadar ünlüsünü hiçbir ana doğuramadı. Trenden inip taksi ile Ferrari meydanına geçtik önce. Meydana bu adın verilmesinin sebebi ortadaki fıskiyeli havuzu ailenin finanse etmesi ki ucuza gitmiş meydan bence. 2-3 Ferrari parasına. Her neyse arkada görülen güzel bina ise Cenova Borsa binası ki meydanın en güzeli bence.

Meydanın diğer tarafında ise Cenova opera binası var ve önünde de bir heykel. Heykel İtalya’da birçok yerde gördüğümüz gibi ülkenin kurucusu kabul edilen Garibaldi.

Tiyatronun içine girdiğinizde İtalya’nın dünya çapındaki en ünlü besteci ve keman virtüözü Niccolò Paganini’nin heykeli karşılıyor sizi. Binanın içinde kulağınıza gelen opera sesi ve hemen yanındaki üstü camlı çarşının hareketliliği insana değişik bir duygu veriyor.

Sonra Cenova’nın eskiden orta direk ve fakirlerinin oturduğu apartmanların arasında yürümeye başlıyoruz. Daha önce gezdiğimiz sokaklara göre çok renksiz. Bir tek sağda sırt çantası ile yürüyen adamın gömleğinin arkasındaki ejderha dikkat çekici ki o benim.

Bu apartmanlarda alt katlar daha pahalı imiş. Sebebi ise çok yangın çıkması ve yangından kaçabilme ihtimalinin alt katlarda daha fazla olması.

Dar sokaklardan geçtikten sonra Cenova Katedraline ulaşıyoruz. Romanesk ve Gotik Mimari tarzlarının karışımı olan bu katedral 1098 yılında açılmış. Şöyle diyelim Malazgirt’ten 27 yıl sonra…

Katedrali korumakla görevli aslanların arasından geçerken biraz tırstım ama pek ses çıkarmadılar. Kapıya doğru gittim. İçeriye girip bir bu fotoğrafı çektim lakin aklım meydandaki kafede kalmıştı. Pek oyalanmadan çıktım.

Kafede biraz atıştırdıktan sonra UNESCO listesinde olan ve üzerinde kırk küsür sarayın bulunduğu Via Garibaldi caddesine kadar yürüdük. Bu saraylar 16. yüzyılda Cenevizlilerin seçkin kişileri tarafından kullanılmış yani lale devrinde. Tabi bunca saraya dayanamayıp 17. Yüzyılda bitmiş o devir. Biz bir tanesine 20 yıl zor dayandık hak vermek lazım. Fotoğraf sarayların birinin iç avlusundaki mütevazi bir çeşme. Sarayların giriş kapılarının üzerindeki aileyi temsil eden birkaç pano ile bu işi bitirelim en iyisi.

Daha sonra Cenova’nın meşhur fenerine doğru yürüdük. Porto Fino’dan deneyimli olduğumuz için pek bir beklentimiz yoktu.

Ama bu fenerin bizi şehri yüksekten seyredeceğimiz asansöre ulaştıracağını da biliyorduk ve sizin için bir fotoğraf almak şarttı.

Kabul etmeliyim ki pek iyi bir fotoğraf olmamış. Zaten fotoğraf bu tip durumlarda derinliği veremediği için biraz tatsız oluyor ama en azından aşağıdaki paralel ilk caddenin Via Garibaldi olduğunu söyleyerek Ligurya bölgesine veda edeyim.…

BERGAMO

Gezimizin son durağı olan Bergamo’ya Rapallo’dan araba ile son gün öğlen vardık. Bergamo aynı adlı ilin merkezi ve nüfusu 125.000. Şehrin ilk ortaya çıkışı milattan önceye dayanıyor. İki ana bölümden oluşuyor. Cittá Bassa yani aşağı şehir genellikle yeni yerleşimlerin ve geniş caddelerin olduğu bölge ve Città Alta yani yukarı şehir ki Bergamo’nun kurulduğu birçok dini yapıların ve dar sokakların olduğu Piazza Vechia merkezli bölge. Bizim asıl hedefimiz Cittá Alta. Otelimiz Citta Bassa’nın merkezinde. İlk göze çarpan yukarı şehre gidilen bu yapılar.

Bu şehirde Osmanlının ismini değiştirmediği nadir paşalardan biri Donizetti Paşa doğmuş. Paşalığı ise Mızıka-yı Hümayunu kurmasından geliyor. İstanbul’da ölüyor mezarı İstanbul’da bir kilisede. Hangi kilise olduğunu merak ediyorsanız bana değil Google amcaya sorun.

Otelin kapısında bu bölgenin 20. yüzyılın başındaki hali vardı. Burada yukarı şehrin surları daha rahat görülebiliyor. Bu surların toplam uzunluğu 6 km. 16. yüzyılda yapılmış ve hiç savaş görmemiş. O nedenle neredeyse ilk haliyle ayakta.

Meydanın diğer tarafında bir kilise göze çarpıyor.  Bu kilise dış duvarındaki İsa’nın hayatından kesitler veren mermer kabartmalar ile ünlü imiş.

Çok vakit kaybetmeden taksi ile yukarı şehre gidiyoruz. Şu konuda uyarmalıyım ki Bergamo’da yolda taksi bulmak pek mümkün değil. Telefon ile çağırmanız lazım ki bunun için en iyi seçenek otele söylemek. Tabi yukarı şehre çıkan bir füniküler olduğunu daha sonra öğrendik. İşte yukarı şehrin merkezi olan Piazza Vechia’dayız.

25 Nisan İtalyan’lar faşizmden kurtulma gününü kutluyor. O güne denk geldik. Darısı başımıza. Meydanın geniş kısmını geçip ilerideki daha küçük olan kısmına yöneliyoruz ve meşhur Santa Maria Maggiore Bazilikası selamlıyor bizi. Ve aleyküm selam. Bazilika ’da duvarlardaki halılar ve ahşap işçiliğindeki ustalık, çarpıcı duvar resimleri, tavanın görkemli kemerleri ve şehrin eski hayatını anlatan resimler, duvarlardaki goblen kaplamalar girişte verdiğimiz 5 euronun karşılığını veriyor açıkçası. Ama ben vermem derseniz bu fotoğraflarla yetineceksiniz.

Hemen yanındaki Bergamo Katedraline ve resmin solunda görülen şu anda galeri olarak kullanılan Vaftizhaneye girmek içimden gelmiyor.  Vaftizhanenin altındaki küçük alanda İtalya’nın faşizmden kurtulma günü nedeniyle bizim jenerasyondan bir gurup konser hazırlığında. Kurulmuş tezgâhtan bir bira kapıp seyre dalıyorum.

O sırada tam ayağımın altında bir işaret görüyorum. Bu güneş takvimi imiş. Saatini çok gördüm ama takvimini görmemiştim. O da ne? Gölge tam da benim doğum günümü gösteriyor. Soruyorum içimden. Bu da mı tesadüf?

Konser pek keyif vermeyince ara sokaklara dalıyoruz. Yaklaşık 55 metre yüksekliğinde ve şehrin zenginliğini anlatan bu kule ile sevimli abbarayı bir kareye sığdırmaya çalışıyorum. O sırada resmin sağ alt yanında duran ve onların fotoğrafını çektiğimi sanan çifti ise hiç tanımayrum.

Evlere giden suyun basıncını dengelemek için yapılan bir hayli eski bir yalak ve pek hoşuma giden bu binanın fotoğrafını çekerek Cittá Alta faslını da bitiriyorum. Son günün sabahında uçak saatine kadar Cittá Bassa da boş boş dolaşarak bir sonraki tatilin hayallerini kuruyoruz.

2023-İRAN/ISFAHAN-TAHRAN

İSFAHAN

Tahran’daki iş toplantısı ile Abadan’dakinin arasında 3 gün olduğu için bu arada İran’ın efsane şehri İsfahan’ı görmek iyi olur diye düşündüm. Daha sonra Abadan seyahatinin iptali ise Tahran’ı da bir gün dolaşmama fırsat tanıdı. Etkileyici bir seyahat oldu. Buyurun bir göz atın, heveslenin.

Tahran’dan öğleden sonra yola çıktık. Yaklaşık 5 saatte İsfahan’a vardık. Yolun tamamı bölünmüş yoldu, ancak yol kalitesinin iyi olduğunu söylemek çok zor. Otele yerleşip bir şeyler atıştırmak için dışarı çıktık. O sırada çektiğim bir fotoğrafı paylaşıyorum ki bu bir gezi yazımın birinci fotoğrafı olarak paylaştığım ilk gece fotoğrafı.

Ertesi sabah çok erken uyanıyorum. Bu görmeyi çok istediğim bir şehirde olmanın heyecanından olsa gerek. Kahvaltı öncesi otel yakınlarında dolaşacağım.

İlk dikkat çeken şehri ikiye bölen nehir. Zayandeh Rud. Bu nehrin iki yani İsfahan boyunca birçok geniş parka ev sahipliği yapıyor. Bu parklar onlarca çiçek bahçesini, havuz ve su süslemelerini, kuş bahçelerini hatta akvaryumları içinde barındırıyor.

Sabah erken saatlerde park içerisinde yürüyüş ve egzersiz yapan çoğu kadın birçok kişiye rastlıyorum. Mevsim olarak en uygun zamanda gelmişim. Özellikle çiçekler inanılmaz.

Nehir üzerinde birçok köprü var. Bu üzerinde durduğum İsfahan’ın ilk çelik köprüsü “Felezi”. İlerde görünen ise Safevi döneminden günümüze gelen “Marnan köprüsü” Kahvaltı sonrası tarihi “si o se pol” ve” khajoo” köprülerini gezeceğim.

İlk olarak khajoo köprüsüne geliyorum. Bu köprü 17. yüzyıldan kalma ve köprü görevinin yani sıra kapaklar kapatılarak bent ve ayrıca dinlenme yeri olarak kullanılan şehrin en meşhur köprüsü.

O dönemin kralının bizim Padişah gibi oldukça geniş bir haremi varmış. Hareme geçiş için bu köprü özellikle de khajoo’lar yani harem ağaları kullanırmış. Adı oradan geliyor.

Köprünün merkezinde, geçmişte, kralın taş bir sandalyeye oturduğu ve havai fişek törenini izlediği bir köşk bulunuyor. Köprünün alt kısmı ise hissedilir şekilde serin. Rüzgârı yönlendiren kubbe yapıları burada klima etkisi yapıyor ve bu nedenle de dışarıda sıcaklık artınca oturanların sayısı artıyor.

Köprü 133 metre uzunluğunda ve 12 metre genişliğinde. Farklı taş temeli, dış cephesindeki parlak renkli çini işçiliği ve iç cephesindeki orijinal 17. yüzyıl resimleri etkileyici.

İkinci olarak Si-o-se pol köprüsündeyim. Siesepol (Si-E-Se), Farsça ’da 33 demek. Kendisini ayakta tutan 33 sütun üzerine inşa edildiğinden bu ismi almış. Saf evi Hanedanları için en görkemlisi sayılan I. Abbas’ın gözde generali Allahverdi Han tarafından 1599 ile 1602 tarihleri arasında yaptırılmış.

Daha sonra İsfahan’da iş yaptığım firmaya uğruyorum. Hem bir yemek hem de öğleden sonra rehber olarak birinin bana eşlik edeceğini söylediği için. Yemekten sonra Nakş-i Cihan meydanına gideceğiz. Bu şaşalı meydan yalnızca İran’ın değil dünyanın ikinci büyük meydanı olarak biliniyor. İsminin anlamı ise “Dünya’nın resminin meydanı”. Bölge halkının çoğunlukla ‘İmam Meydanı’ olarak bildiği tarihi meydanı UNESCO 1979 yılında Dünya Mirası ilan etti. Meydana yakın dar bir sokakta arabamızı park ettik. Sonra meydana doğru yürümeye başladık.

Meydana giderken önce abbaralar çıkıyor karşımıza. Meydana çıkan tüm sokaklarda bunlardan varmış. Özelikle olası düşman saldırılarında atlıları engellemek için. Bu nedenle abbaraların yüksekliği atlıların geçmesini engelleyecek şekilde. Sonra muhtelif resimdeki gümüş işleme atölyesi gibi küçük atölyelerinde arasından geçince sokak biraz genişleyip bir kapalı çarşı havasına giriyor.

Ve bir anda o nefes kesen muhteşem meydan karşınıza çıkıyorlar. 512×163 metre boyutları ile Çin’deki Tiananmen Meydanı’ndan sonra dünyanın en büyük ikinci meydanı.

İlk olarak meydanı çevreleyen camilerden meydanın kısa kenarını ortalamış Mescid-i Şah veya İmam Camii’ne yönleniyoruz. Etkileyici yapısı ile dikkatleri kendine çeken camii; hat yazıları, gökkuşağının yedi renginin kullanıldığı çinileri, mescit ve kışlık camii yapıları ile halen ibadet için de en fazla kullanılan yer.

Kapıdan girdiğinizde çok büyük bir avlu çıkıyor karşınıza. Bu avlu iki katlı bir yapı ile çevrelenmiş ki çinileri gerçekten göz kamaştırıyor. Giriş kapısının hemen karşısında ikinci bir kapı var. Burası kışlık bölüm. Yapı gerçek bir akustik harikası. Yerde siyah ile işaretlenmiş bölgeye ayağınıza hafifçe vurduğunuzda ses inanılmaz yankılanıyor.

Mihrabın önündeki çukur dikkatimi çekti. Önünde birkaç merdivenle inilen bir yer var. Namazı kıldıran kişi bu çukurda kılıyormuş namazı. İlginç buldum.

Tekrar meydana çıkıp meydanın ortasına ilerliyoruz. Meydanın tam ortasında fıskiyeli büyük bir havuz var. Oradaki banklara oturuyoruz. Önümüzde Şeyh Lütfullah Camii duruyor. Bu camiyi kralın ailesi kullanırmış. Kadınlar bu meydana çıkamazmış. Dolayısı ile hemen karşısındaki Aali Qapu sarayından geçit olduğu söyleniyor.

Yani şu anda meydana örtüleri sererek oturan kadınlar eskiden kralın ailesinden olan kadınlara göre daha şanslı.

Bu da Aali Qapu sarayı. Maalesef kapalı olduğu için içini gezemedim.

Daha sonra meydanın kapalı çarşı tarafında çok özel bir kafeye çıktık. Manzara tam anlamı ile tüyleri diken diken yapıyordu.

Sonra bu kafenin iş yaptığım kişinin kardeşi tarafından işletildiğini öğreniyorum. Beni sarayın umuma açık olmayan bir bölümüne götürüyor. Kralın dışarıdan gelen büyük tacirleri kabul ettiği oda. Tacirler arkadaki kapalı çarşıdan dar bir yolda gelerek bu odaya alınıyor. Odanın bir penceresi çarşıyı görüyor. Diğer duvarda ise perde var. Odanın özelliği burada fısıltı ile bile konuşsanız tüm odada duyulması ama dışarıda asla duyulmayacak şekilde akustiği. Bunu sağlayan ise tek parça halindeki bu tavan. Aşağıdaki pencereler ise yandaki yine inanılmaz bir akustiğe sahip müzik odasına açılıyor. 

Tacirle konuşma başladığında perdeler açılıyor ve bu ortaya çıkıyor. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalan tacirlerle pazarlıkta avantaj sağlıyor elbette. 

Sürpriz burada da bitmiyor. Çatıdan doğru kralın gizli odasına da çıkma şansına kavuşuyoruz. Bu odada fotoğraf çektirmek bile büyük olay. Çok keyifli bitiriyorum akşamı. 

Gece iyi bir uykudan sonra sabah erken kalktım. Saat 10.00’da Tahran’a hareket edeceğiz ve o zamana kadar otele oldukça yakın olan Vank Ermeni kilisesini de ziyaret etmek niyetim. Devrim öncesi yaklaşık 30.000 Ermeni yaşıyormuş İsfahan’da. Şu anda 5.000 civarında. Kiliseye yaklaştıkça üzerinde Ermenice yazan dükkanlar artıyor. Kilisenin hemen önünde bu heykeli görüyorum. 

Kilisenin içi oldukça etkileyici

Bahçede ise 1627 yılına tarihlenen bir haç taşı ve 20. yüzyıl başlarına tarihlenen bir mezar plaketi dikkat çekici. İsfahan’ın son karesi olarak bir selfi yapıp bir günlük bu kısa yolculuğumu noktalıyorum. Devamı Tahran’da.

TAHRAN

Tahran’daki boş günü kısa bir şehir turu ile geçirdim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki İran’da halk molla rejimine çok kızgın. Koskoca pers kültürünü yok edip olmayan Arap kültürü üzerine inşa etmeye çalıştıkları bu sözde siyasal İslam rejimi çökmek üzere. İnsanların özellikle de kadınların gözlerindeki korku perdesi kalkmış ve oldukça önemli bir kısmı başörtüsü yasağını delmiş. ”Women freedom”  hareketi her yerde hissediliyor. Eğitim kalite ve seviyelerinin bizden daha iyi olduğu da kesin. Süre nedeniyle gezimi Gülistan Sarayı ve civarında programladım.

Hava sıcaklığı gündüzleri 30 derecenin üzerinde seyretse de akşamları oldukça serin. Bunun en temel sebebi ise hemen kuzeyindeki Elbruz Dağları. Tepeleri hala kar kaplı. Tahran’dan İran’ın en yüksek dağı olan 5.617 metrelik Demavent dağının konisini dahi görmek mümkün.

Camilerin kubbeleri genellikle soğan şeklinde. Minarelerin yapısı çok farklı. Eskiden minarenin alemlerinin üzerinde ateş yakılırmış. Diğer tespitim ise ezan için kesinlikle hoparlör kullanılmıyor. İsfahan-Tahran arasında dağlara yazılmış yazılar da dikkat çekici. Büyük çoğunluğunda “hoş geldin Mehdi” yazıyor.

Gülistan bahçesinde girdiğinizde ilk karşınıza çıkan yer bu saray. Perdenin ilk bakışta restorasyon amaçlı olduğu düşünülebilir. Değil. Buradaki perde açılıyor ve arkasından tahtında kral çıkıyor. Halka hitap, üst düzey yönetici ve askerlerle görüşme veya Nevruz gibi günlerde kutlamalara katılım bu perdenin arkasındaki balkondan yapılıyor.

Müze bölümünde 20. Yüzyılın başlarında böyle kabul veya kutlamaları gösteren birçok fotoğraf var.

Burası o balkonun içi ve kralın oturduğu devasa mermer taht. Balkonun özellikle arka duvarındaki vitraylar göz kamaştırıcı. Fotoğrafı yaklaştırarak vitrayı oluşturan binlerce parçayı görebilirsiniz.

Daha sonra çok farklı yapıdaki salon ve hollerde ilerlemeye başladım. Tavanlarda dahi ayna var. Böylelikle bu fotoğrafı çekerken farkında olmadan özçekim yapıyorum. Bulabilecek misiniz bakalım?

Her taraftaki kristaller ve aynaların ışıltısı, insana bu sanatsal ve görsel şölene hayranlıkla birlikte şaşaa içinde yaşayan bu kralların acı çektirdiği tebaaları nedeniyle kızgınlık arasında kalan karmaşık bir his veriyor.

Tabi daha sade salonlar da var sarayda. Mesela burası kral ve ailesinin, ki onlar aynanın önündeki koltuklara oturuyor, kabine toplantısı yaptığı bu salon.

Ya da bu dinlenme odası

Veya bu kabul salonu gibi.

Beni en çok şaşırtan ise biraz kiliseleri hatırlatan tablo ve duvar resimleri olan bu oda oldu.

Tavan ve kartonpiyerlerdeki bu abartılı süslemelerin arasına sıkışmış sade şöminenin yalnızlığı ilginçti.  

Ne bu odanın sedef kakmalı şahane kapısının mütevazi duruşu, ne de bir pencere pervazında bu şahin ziyaretçilerin dikkatini çekmiyordu.

Şahin demişken, kuşlar İran için çok önemli. Evcil hayvan olarak kedi ve köpek tercih edilmiyor. Hatta yollarda da hiç rastlamadım. Daha çok kuş besleniyor. Bu şahin, doğan gibi yırtıcı kuşlar olduğu gibi güvercin veya papağanda olabiliyor. 

Siz bu bir cam vitrin üzerindeki yansıma ile yakaladığım güzel fotoğrafa bakarken ben de size sarayın kısa hikayesini anlatayım. Saray Safevi hükümdarı I. Tahmasb (1524-1576) tarafından bir kale olarak inşa edilmiş. Daha sonra 400 yıl boyunca gelen hanedanlar saraya çevirmiş. Ama her gelen yeni hanedan ya bir öncekinin yaptıklarını yıkmış ya da onlardan hiçbir iz kalmayacak şekilde restore etmiş. Şimdiye kadar gördükleriniz Kaçar hanedanından idi. Ağa Muhammed Han Kaçar, Tahran’ı başkent yaptıktan sonra Gülistan Sarayı’nı da resmi hükümdarlık rezidansı haline getirmiş. Bir önceki hanedan olan Zend’in tüm yaptıklarını yok etmenin yanı sıra Kerim Han Zend’in kemiklerini Şiraz’daki mezarından çıkarttırıp gelen geçenin üzerinden geçmesi için sarayın ana girişindeki eşiğin altına gömdürmüş.
Kin ve nefret bu coğrafyanın değişmezi. 

Bahçe içinde yürümeye devam ederken aşağıdaki saray çıkıyor karşımıza. Burası Kaçar hanedanından sonra gelen Nasıreddin Şah (1848-1896) tarafından Londra seyahatinden sonra orada gördüğü mimari yapıya uygun olarak yaptırılmış. Kuledeki saat ise Londra’dan getirtilmiş. Tabi ki sarayın Kaçar hanedanına ait birçok kısmı da renovasyon adı altında bir kıyım yaşamış. Gördüklerimiz renovasyon faaliyetinden paçayı kurtarmış olanlar. 

Sarayın tamamını gezmek bir tam günü alacak gibi görünüyor. Şu ana kadar belki de üçte birini gördük. Diğer yerleri de görebilmek için son hanedan Pehlevi tarafından da kullanılan kışlık sarayı gezerek Gülistan’ı noktalayalım. 

Gülistan sarayında da ihtişam devam ediyor hem de öyle böyle değil.

Son fotoğraf İran Şahı Rıza Şah‘ın ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevi‘nin taç giyme töreninin de yapıldığı Aynalı Salon. 1873’deki Avrupa gezisinde Versay Sarayı‘nı gezen Şah, oradaki aynalı salonu beğenmiş ve kendi sarayına da yaptırmış. Ulusal Mücevher Müzesi’ne taşınmadan önce meşhur Tavus Kuşu Taht da bu odadaymış. Aynalı salondaki aynalar sarayın birçok yerindeki gibi Rusya’dan getirtilmiş. Salonda şöyle bir vitray şöleni de var. Bununla Gülistan Sarayını bitirelim. Pehlevi ailesinin ruhu şad olsun. En kötü krallık bile molla rejiminden iyidir.

Sonra bir şeyler atıştırıp kapalı çarşı civarında dolaşalım dedik. Trafiğe kapalı bu alanda yürümek dahi çok zor. Etrafta kapalı kadın sayısında oldukça artış var. Sebebi ise bölgenin genellikle düşük gelirlilerinin alışveriş merkezi olması. Malum siyasette dinin ön planda olduğu yerlerde önce cahilleştirme ve yoksulluk sağlanır ve bununla mukadderat duygusunu içselleştiren geniş kitleler sonra koyun gibi güdülür.

Kısa bir yürüyüşle kapalı çarşının kapısına ulaşıyoruz.

Ancak kapalı çarşı da aşırı kalabalık. Ayrıca hiçbirini tanımadığım baharatların tüm çarşıya yayılmış kokuları da beni rahatsız ediyor. Bir iki kalabalık fotoğrafı daha koyarak Tahran’ın en eski camisine gideceğim.

İstanbul‘daki Kapalı Çarşı’nın bir benzeri olan Tarihi Tahran Çarşısı’nın uzunluğu, koridorlarla birlikte toplamda 10 kilometreyi buluyor ve çarşı boyunca 180 dükkân sıralanıyor. Çarşının yapım zamanı olarak bazı kaynaklar 19. yüzyılda Kaçarlar dönemini, bazı kaynaklar ise 17. yüzyılda Safeviler dönemini işaret etmekte.

Yollar o kadar karışık ki yalnızca 200 metre uzaktaki camiye ulaşmak için herhalde bir kilometreden fazla yürüdük ve bu kapıdan caminin avlusuna çıktık. Eski adıyla Mescid-i Şah yeni adıyla İmam Humeyni camii son durağım. Kaçar hanedanlığı döneminde inşa edilmiş. İsfahan’daki camilerden sonra biraz hafif kalsa da çarşı ile bağlantısı nedeniyle her zaman avlusunda insanlar var.

Ayrıca avlunun ortasındaki havuz ve fıskiyeler serinlik veriyor. Özellikle kalabalıktan çıkınca iyi geliyor açıkçası.

İkindi vakti olması namazı izleme şansı veriyor. Şiiler Sünnilere göre namazı az da olsa farklı kılıyorlar. Dikkat çeken diğer fark ise esnafın camiye seccade ile bir secde taşı getirmeleri. Secdede başlarını yere değil bu taşa koyuyorlar.

Böylece kısa İran seyahatim tamamlanıyor. İsfahan’da bana rehberlik yapan ve profesyonel portrelerimi çeken Sevgili Reza ve 6 gün boyunca şoförlük, tercümanlık ve son gün Tahran rehberliğimi yapan İran’daki elim ayağım Ferhat’a kucak dolusu sevgilerimle.

2024-İZLANDA

Çok uzun süredir görmek istediğim bir ülke İzlanda. 200 milyon yıl önce ayrılmaya başlayan Pangea kıtasında yer almayan nadir toprak parçalarından biri. Yaklaşık 20 milyon yıl önce deniz altındaki patlamaları ile oluşmaya başlamış ve hiçbir zaman herhangi bir kara parçası ile bağlantısı olmamış sanki bu dünyaya ait olmayan bir ada. Kış mevsimini seçmemin nedeni hem zorlu kış şartlarını hem de kış aylarında daha fazla ihtimal olan kuzey ışıklarını görebilmek. 100.000 km2 nin üzerinde büyüklüğüne rağmen yalnızca 300.000 kişi Başkent Reykjavik’te olmak üzere 400.000 nüfuslu bir ülke. Oslo aktarmalı olarak yaklaşık 10 saatlik bir yolculukla varıyoruz İzlanda’ya.

Havaalanından başkente yolculuğumuz ise yeni başlayan yoğun kar yağışı nedeniyle 3 saatten fazla sürüyor. Toplam yedi günün ilk gününün yorgunluğunu önce Reykjavik’teki bir buz barda ardından da otelimizde atıyoruz.

URRIDAFOSS

İlk gün İzlanda’nın olmazsa olmazı Golden Circle ile başlayacak. Hava 11.00 de aydınlanıp 16.30 da karardığı için gün ışığından yararlanma fırsatı az. Golden Circle başkentten başlayıp Kuzeyden Gullfoss’a kadar gidip Güneyden dönülen ve birçok görülesi yerleri barındıran 250 kilometrelik bir rota. Kuzey yoluna devam eden aşırı rüzgâr ve kar nedeniyle izin verilmediği için Güney yolundan planlanandan geç bir saate yola çıkıyoruz. İlk olarak Urrida şelalesine ulaşıyoruz. Bölge Buzul çağından bu yana Dünya’da oluşan en büyük lav akıntısının üzerinde. Şelale İzlanda’nın en büyük nehri üzerinde (230 km) ve 360 ton/sn debisi ile oldukça görkemli. Bu yer yer buz zemin üzerinde ayakkabılara zincir takılarak yürümeyi gerektiriyor. İlk defa deniyoruz böyle bir şeyi.

SECRET LAGOON

Lagoon (Lagün) aslında nehir ağızlarının nehrin getirdiği alüvyon veya dalgaların etkisi ile nehrin denize ulaşamaması sonucu oluşan göller (Büyükçekmece Gölü gibi) olarak bilinir.

ve denize yakındır. Burada ise volkanik aktiviteler sonucu oluşan genellikle sıcak havuzlara bu ad veriliyor. Secret Lagoon, Fludir kasabası yakınında ve yılın her mevsimi 40 derece sıcaklıkta olan İzlanda’nın 19. Yüzyıldan beri bilinen en eski ve doğal havuzlarına sahip. Havuzun modern soyunma giyinme alanları, bar ve restoranlarından faydalanabilmek için kesinlikle randevu alınması gerekiyor. Kar altında havuz keyfi.

Havuzun etrafında birçok sera dikkat çekiyor. İzlanda’da tüm yaşam volkanik aktiviteler ve onun yarattığı jeotermal potansiyel üzerine kurulu. Yaklaşık 500 derece sıcaklıkta yeraltında basınç altında hala sıvı olan su yeryüzüne çıkarılıp santrallerle elektrik üretilebiliyor, aynı zamanda konut, sera ve ağılları ısıtmakta kullanılabiliyor. Bu bölgede günlük 3 ton domatesin hasat edildiği seralar var.

Aynı zamanda en önemli et kaynağı koyunlar ki insan nüfusunun üzerinde koyun barındıran ağıllar var. Elektrik enerji ihtiyacının tamamı hidrolik ve jeotermal kuvvet santrallerinden karşılanan İzlanda benim şimdiye kadar gördüğüm her anlamda çevre bilincinin en üst düzeyde olduğu ülke. 

UTHLİD COTTAGES

Geceyi Fludir yakınlarındaki Uthlid Kulübelerinde geçiriyoruz. Ev sahibemiz 3 nesildir bu işi yapan bir kadın. Yemekler gerçekten güzel. Kremalı karnabahar çorbası ve kuzu etli lazanyası denemeye değer. Aynı zamanda kadının birçok İzlandalı gibi Elf denilen üç harflilere inanıyor olması ve hatta aileye ait şapellerinin yanında ayrıca Elfler için bir şapel bulunduğunu söylemesi oldukça ilginçti. Elfler bazı insanlara görünüp zor zamanlarda onlara yardım eden insansılar. Elfleri gören insanların hikayelerini derlemek için okul bile var; Büyülü Elf okulu.

Ertesi sabah kar yağışı hala yoğun bir şekilde devam ediyor. Bizi almaya gelen minibüs kaydığı için oldukça geç yola çıkabiliyoruz. Hatta Minibüsün ana yola inmesini yürüyerek takip ediyoruz.

GAISER

Üçüncü gündeki ilk durağımız ortaokul coğrafya derslerinden bildiğimiz Gayzer. Gayzer; belirli aralıklarla ve basınçla yukarı doğru buhar ve su fışkırtan su kaynakları. Bu tabiat olayına adını veren aslında İzlanda da bulunan ve “Geysir” olarak isimlendirilen bir su kaynağı. İzlanda dilinde geysir fırlatmak anlamına geliyor. Geysir’in geçmişi 1294 yılına kadar inmekte ve tarihinde, 70 metrelere çıkan ve uzun süreli püskürtme gerçekleştiren Geysir şu sıralar suskunluğunu korumakta ve hareketsiz bir dönem geçirmekte imiş. 2000 yılında bir deprem sonucu tekrar hareketlenip, birkaç yıl günde birkaç kez püskürme yapmış ve sonra tekrar suskun dönemine girmiş.

Bölgede pek çok gayzer bulunmakla birlikte şu an en önemlilerinden biri; Strokkur olup, gayzerlerin isim babası olan Geysir’in 100 metre güneyinde. Strokkur genellikle 5-10 dakika aralıklarla püskürme yapmakta. Bazen 40 metreyi bulan ama genellikle 15-20 metreye kadar çıkan püskürme performansı gösteren bu Gayzerin püskürtme anını videoya çekmeyi başardım.

GULLFOSS

Şu anda ülkenin en popüler şelalesindeyiz. Gull altın anlamına geliyor. Gulfoss’un anlamı ise Altın Şelale. Golden Circle rotasının ismi de zaten bu şelaleden gelmekte. Hvítá Nehri’nin oluşturduğu bir şelale. Beyaz nehir üzerinde 2 basamaktan oluşuyor. 2,5 km uzunluğa ulaşan şelale 33 metre derinlikteki kanyona düşüyor. İlk düşüşü 11 metre ve ikinci düşüşü ise 21 metreden yapıyor. Ortalama akan su saniyede 140 ton.

İzlanda’da hiçbir şelale devletin değil. Burası zamanında kişiye ait özel bir alanmış. Sahibinin kızı Sigríður buraya ziyaretler arttıkça insanları gezdirmeye başlamış. Ardından İngilizler buraya gelerek şelaleyi satın almak istemişler. Baba satmak istemiş ama kızı engellemiş ve gösterdiği azim sonucu sayesinde bu güzelim şelaleye baraj yapılamamış. Şu an burası ekolojik dengenin korunması amacıyla devlet tarafından özel koruma altına alınmış durumda.

SELJALANDSFOSS

Golden Circle’yi tamamlayıp konaklama yapacağımız güney sahilindeki Vik kasabası yakınındaki otelimize hareket ediyoruz. Varmadan önce günün son ışıklarını İzlanda’nın en yüksek düşüşü olan şelalelerinden Seljalndsfoss’u ziyaret ederek kullanıyoruz. Şelale 60 metreden düşüyor ve Nisan 2010’da başlayıp ve bir ay kadar süren uçuş iptalleri 10 milyon yolcuyu etkileyen ekonomik bilançosu iki milyar doları bulan olayın müsebbibi Eyjafjallajökull volkanının buzulundan çıkan Seljalands Nehri’nin bir parçası. Her ne kadar şelalenin arkasından yürüyerek küçük bir mağaraya girebildiği söylense de her taraf buz olduğu için bu oldukça tehlikeli görülüyor.

DETTIFOSS

4. gün ağırlıklı olarak Vatnajökull yanardağ bölgesinde gezeceğiz. Şu açıklamayı yapmakta fayda var. Jökull İzlanda dilinde buzul demek aslında. Ancak İzlanda oldukça kuzeyde

olduğu için tüm yanardağlar buzulun altında faaliyet gösteriyor ve onun için İzlanda’daki tüm yanardağların isimlerinin sonunda buzul anlamına gelen jökull kelimesi yer alıyor.

İlk durak olan Dettifoss, ki foss da şelale demek, Vatna buzulundan akan Jökulsá á Fjöllum nehri üzerinde yer alıyor ve Avrupa’nın en büyük ikinci şelalesi. Bu gezide öğrendiğim bir şey daha oldu ki şelalelerin büyüklüğü “akan debi çarpı düşü yüksekliği” ne göre yapılırmış.  Detti 100 metre genişlikten yaklaşık saniyede 200 ton ile 44 metre düşüyor.

VATNAJÖKULL

Vatnajökull, 8.100 km² ile, ki bu İzlanda’nın yaklaşık %8’ine tekabül eder ve yer yer bir km ye varan kalınlığı ile Avrupa‘nın hacimsel anlamda en büyük buzulu. Aslında topografik olarak her ikisi de bir kara parçası üzerinde buz takkesi olarak kendilerini gösterseler dahi buzul olarak kabul edilirler. İzlanda’daki buzulların çoğunun altında olduğu gibi, buz tepesinin altında da birkaç yanardağ vardır. Bu volkanlardan çıkan patlamalar, buzun altında büyük su ceplerinin gelişmesine yol açıyor.

Bu bölgede yakın tarih patlamaları içinde en büyük korku uyandıranlardan biri 1783 yılında gerçekleşmiş ve yeryüzünde modern zamanların en büyük lav püskürmesi oluşmuş. Püskürme sırasında Vatnajökull’un güneydoğu sınırındaki Laki Dağının zirvesi neredeyse baştan sona yarılmış, yaklaşık 24 km’lik bir hatta 100 ayrı krater açılmış. Lavlar 520 km’den daha büyük bir alana yayılmış. Lav akıntısı tam üç ay boyunca sürmüş, adanın üzerini bir battaniye gibi kaplayan mavi sis tabakası otlakların kirlenmesine ve çiftlik hayvanlarının dörtte üçünün ölmesine yol açmış. Bu ‘Puslu Kıtlık’, sonuçta yaklaşık 10 bin insanın açlıktan ölmesine neden olmuş. Hatta bu patlamanın İngiltere ve Fransa’yı da kıtlık ve hastalık olarak etkilediği 6 yıl sonraki Fransız ihtilalinin sebeplerinden bir olduğu da söyleniyor.  

Daha sonra bu denli olmasa da 1934’deki patlamada 2 trilyon tondan fazla suyun açığa çıkması ile 2004 ve 2011 yıllarındaki patlamalar yöredekileri hala tedirgin etmekte. Yani bir platformun üzerinde fotoğrafını çektiğimiz bu topraklar pek de masum değil aslında.

İzlanda ile ilgili geziye devam etmeden önce bir iki not daha düşmek isterim. İzlanda’nın yoklar listesi ile ilgili. Bir kere İstanbul’da İzlanda konsolosu yok. Vize için Danimarka’dan vize almanı öneriyorlar. Polisleri de yok gariplerin ya da soğuktan dışarı çıkmadıkları için ben görmedim. Polisin hiçbir türlüsü yok. Trafik polisine filan dahi rastlamadım. Hatta ülkeye giriş ve çıkışta pasaport kontrolu için bile kimse yok. Tüm havaalanını dolaştım pasaporta damga vurduramadım yahu.

Bir zamanlar Amerikan üssü varmış burada, adamlar sıkıldı herhalde kapamışlar. Zaten ülkede acayip bir savaş karşıtlığı var. NATO üyesi ama ordusu yok mesela. Adam sende kim gelir işgal eder burayı diyorlar sanki. Ama Celal Şengör Hocamın deyişi ile savaşmadan toprak kazanan tek ülke İzlanda. Her sene Ortasından 2 santim yarılıyor. Yani doğusu ile batısı birbirinden 2 santim uzaklaşıyor. 2 santimden ne olur demeyin yılda tam 6 dönüm. Yani yaklaşık 100 milyon yıl sonra Türkiye kadar olacak. Neyse gevezeliği kesip gezmeye devam.

JÖKULSARLON

Jökulsárlón İzlanda‘nın ve en ünlü buzul gölü ve aynı zamanda 150 m derinliği ile İzlanda’nın en derin üçüncü gölü. Buzullar dağların yükseklerinde sürekli yağan karların sıkışması ile oluşan ve bir müddet sonra yerim dar deyip çok yavaş olarak bir vadiden aşağıya heyelan gibi akmaya başlayan buz kütleleri malumunuz. Bunlar alçak noktalara geldiğinde eriyip dağılmaya başlıyor ki bu bölgeye buzulun dili deniyor. Dilin olduğu bölgede genellikle bir göl oluşuyor ki o göl bu göl.

Bu gölden çıkan kısa ırmağın adı Jökulsá á Breiðamerkursandi. Irmak üzerinde, kısmen gölün hemen yanından giden bir asma köprü var. Üç vakte kadar bu köprü deniz dalgalarının yıpratması ve buna bağlı olarak kıyı erozyonu sebebiyle yıkılacak ve muhtemelen göl bir deniz koyuna dönüşecek. İzlanda iki üç neslin aynı coğrafyayı göreceği bir ülke değil.

Gerek gölün içinde ve gerekse kısa ırmak üzerinde gezinen yükseklikleri 15 metreye ulaşan üç renkli buzdağları görülebilir. Buzdaki mavi renk, çeşitli kristaller ve onların yansımasından kaynaklanırken, siyah renk volkanik küllerden ileri gelir. Bizim coğrafyada öğrendiğimiz buzdağının yedide biri görülür ve gerisi su altındadır. Ama bunlar öyle değil çünkü su tuzlu değil.

Buzul gölünün denize bağlandığı noktanın hemen yanında (Diamond Beach) Elmas Plajı olarak adlandırılan bir bölge var.

Burada denize ulaşan buz dağları parçalanarak sahile vuruyor ve kumun üzerinde elmas görüntüsü veriyor. Bölgede fok balıkları da var ama turistlerin gürültüsünden oldukça rahatsız görülüyorlar.

REYNISFJARA BEACH

Şu anda belki de İzlanda’nın en çok tüyler ürperten yerindeyiz. Siyah kumsal.

Dünyanın ilk onuna giren çarpıcı bir plaj. Bu oluşumun mimarı magmanın buzullarla ilk buluşmasında oluşan bazalt kolonlar ve onların yüzyıllar boyunca ufalanması ile oluşan siyah kum ve çakıllar.

Denizin içindeki bazalt kolonların yarattığı mistik havayı okyanusun korkunç dalgalarının gürültüsü bozmaya yetmiyor. Sahilin sol tarafında yine lavların eseri olan devasa bazalt kolonlar bulunuyor. Bazalt kolonların arasında ise kocaman bir mağaranın girişi var.

Ancak kumsalın sundukları bununla bitmiyor. Kıyıdan biraz açıkta, okyanusun ortasında, dalgaların dövdüğü devasa bazalt kayalıklar yükseliyor. Bu fotoğrafların bazıları Games of Thrones dizisinin bazı bölümlerinde kullanıldığı için size aşina gelebilir. 

Simsiyah kumların üzerinde gökyüzüne çıkan bazalt kolon duvarı, denizin ortasından yükselen kayalıkları aşıp kıyıya vuran dalgaları, koyu renk okyanusu ve gri gökyüzü ile Reynisfjara hem oldukça masalsı hem de tehditkâr görünüyor. Ancak bu tehditkârlık sadece görünüşte kalmıyor, sahile vuran dalgalar ölümcül tehlike olacak kadar tehdit yaratıyor. Dalgalar sakin göründüklerinde bile kıyıya vurduktan sonra metrelerce içeri girebiliyorlar.

Denizin durgun olduğu günlerde bile bu dalgalar oldukça güçlü oluyor ve bunun sıra kıyıda kuvvetli ve değişken dip akıntıları bulunuyor. Bu ise insanlar için oldukça tehlikeli. Ancak ziyaretçilerin sağduyusuna güvenen ülkede çoğu yerde tel örgü, bariyer, güvenlik görevlisi gibi tedbirler bulunmuyor. Yalnızca tehlike arz eden anlarda kırmızı yanan bu uyarı ışığı var. Işık kırmızı yanarken sahildeki kalabalığı görünce sağduyunun boğulmak üzere olduğunu anlayabilirsiniz.

VİK

Dördüncü günü de tamamlayıp Vik yakınlarındaki otele hareket ediyoruz. Akşam yemeğini Vik de yemek keyifli olabilir. Önce size Vik kasabasını biraz anlatayım. Otel ve restorantlar nedeniyle kalabalık gibi görünse de sürekli burada oturanlar 400 kişi civarında. Yani 200 den fazla oy alabilirsen muhtar dahi olabilirsin. Ancak Vik bir yandan sırtını en tehlikeli volkan gurubuna dayamış diğer yandan önündeki okyanus her an tsunami yaratabilir. Yani iki önemli tehlikenin arasında. Devletin burada oturanlar için yapabildiği tek şey tehlike anında uyarmak. Bu durumda halk 15 dakika içinde kilise bahçesine yani bu fotoğrafı çektiğimiz noktaya gelecek ve buradan tahliye edilecek.

Kilise de hemen arkamızda yani bu. 

SKOGAFOSS

5. Güne daha önce ziyaret ettiğimiz Seljalansfoss şelalesine oldukça yakın olan Skogafoss şelalesi ile başlıyoruz. Bu şelale Eyjafijalla ve Solheima buzulları ile besleniyor 23 m genişlik ve 60m yüksekliği ile ülkenin en büyük şelalelerinden biri. Şelalenin su serpintilerinin fazlalığından dolayı güneşli günlerde aynı anda iki gökkuşağı bile görülebilir ama biz yalnızca bu serpintileri uyanmak için kullanıyoruz.

Rüzgâr ve soğuğu göze alırsanız şelalelin hemen sağ yanındaki yoldan yukarı çıkılabilir. Bir efsaneye göre, buranın ilk Viking yerlisi şelalenin arkasındaki mağaraya bir hazine gömmüş ve kenarındaki yüzük dışında sandık hala kayıpmış. Definecilerin dikkatine!

BLUE LAGOON

Son ziyaret noktamız İzlanda’nın en popüler yerlerinden biri. Blue Lagoon. Burası 2 ay önce patlayıp Grindavik kasabasının boşaltılmasına neden olan volkana yalnızca 5 km. uzaklıkta. Yol boyunca halen olası lav akıntılarına karşı set oluşturma çalışmaları devam ediyordu.

Önce Blue Lagoon niye mavi oradan başlayalım. Çünkü içinde yüksek oranda Silika var. Hatta silika havuzun dibine de çöktüğü için havuzun içine girenler bunu güzellik için yüzlerine gözlerine sürüyorlar. Yine süper hijyen soyunma odalar, bar ve restoranı ile rezervasyonlu olarak müşteri alınıyor.

Elbette benim ıslaklıkla ilgili bir fobim olduğundan barına gidip şarap eşliğinde manzarayı seyretmek farz oldu. Elbette camın dibine gelip fotoğraf çektirtenler de oldu. Ben de çektim. Ama asıl amacım bu fırsatta gezi notlarımı toparlamak.

PUFFİN KUŞLARI

Daha önce söylemiştim. İzlanda hiçbir zaman ana kara ile bağlantılı olmadığı için hayvan çeşitliliğinden nasibini almamış. Elbette dünyanın gelmiş geçmiş en büyük memelileri dışında. Özellikle yaz aylarında yirmiye yakın cins balina görmek mümkün. Bir de İzlanda’nın simgesi durumundaki Puffin kuşları var. Uçarken gördüm ama maalesef fotoğrafını çekmek fırsatı olmadı. Yazmadan geçmekte olmazdı. O nedenle internetten bir resim bulup koydum. Bu kuşlar sanki yüzyıllar önce yolunu şaşırıp bu adaya gelen papağanlar daha sonra penguen olacakken evrimin pas geçtiği şirin mahluklar gibi geldi bana. Elbette Reykjavik’te bazı restoranlarda kalplerinin şişe takılıp yendiğini duymak içimi acıttı.

İZLANDA ATLARI

Garip ama İzlanda’nın her yerinde onarlı on beşerli olarak toplaşmış atlar görüyorsunuz. Çok özel bir binek pony atı olan bu İzlanda atları dünyanın en eski safkan at ırklarından birisi. Vikinglerle birlikte adaya geldiği ve ata yaklaşık 1000 yıldır başka bir at melezlemesi karışmadığı düşünülüyor. Yani Vikinglerin adaya hediyesi. Tabi Vikingler geldiğinde ada % 25 oranında ormanla kaplı iken bunun şimdilerde % 2 olduğunu belirtmekte de yarar var.

Bu atlar kapalı yerlere asla girmiyor. Hayatlarını kar kış otlaklarda geçiriyorlar. Çok sevimli ve cana yakın hayvanlar. Normal bildiğimiz atlara göre boyutları daha küçük ve midilliye benziyorlar.

Fakat İzlanda atlarını dünyaca ünlü yapan şey normal atlar 2 ya da 3 farklı pozisyonda yürüyebiliyorken İzlanda atlarının doğuştan 5 farklı pozisyonda yürüyebiliyor oluşu imiş.

Son yıllarda çiftlikleri de kurulmuş. Bunun üç amacı var. İlki spor amaçlı kullanmak veya çiftlikte gücünden faydalanmak. İkincisi ise Orta Asya’da olduğu gibi etinden faydalanmak.

Evet İzlanda’da at eti yeniyor. Son olarak ise yurtdışına satmak. Ancak İzlanda dışına çıkarılan atların, kalanların saflıklarını korumak için bir daha ülkeye geri girmesi katiyen yasak.

REYKJAVIK

Buzlar ülkesindeki son günümüzde Kuzey Kutbuna en yakın Başkenti, Reykjavik’i gezeceğiz. Reykjavik’in kelime anlamı Duman Körfezi. İzlanda’ya ailesiyle birlikte 874 yılında gelen ve sürekli olarak yaşamış ilk insan olarak kabul edilen Norveçli şef Ingólfur Arnarson’un yerden yükselen jeotermal buharlar nedeniyle bu ismi verdiği rivayet edilir. 10. Yüzyılda özellikle Norveç’te tüm krallıklar bir araya gelirken buraya çok sayıda Norveçli, İrlandalı ve İskoç adaya gelip yerleşmiştir. İrlandalı ve İskoçların genellikle Norveçli şeflerin köle veya uşakları olduğunu belirtmekte de fayda var.

Kısaca geçecek olursak 1000 yılında yerleşen ailelerin seçtiği kanun sözcüsü resmi dini Hristiyan olan ancak pagan ritüellerinin de devam ettirilebileceği bir bütünlük sağlanmış. Bu yapı 250 yıl kadar devam etmiş, 1262 yılında Norveç-Danimarka Krallığına bağlanmıştır. İkinci dünya savaşından sonra 17 Haziran 1944 yılında bağımsız bir devlet olarak Dünya sahnesindeki yerini almıştır.

Bunca gereksiz olabilecek bilgiden sonra ilginç bir de notum olacak. İzlanda’da Osmanlı İstilası.  Evet yanlış duymadınız 1627 yılında Küçük Murat Reis komutasındaki Cezayir-Türk korsanları 15 parçadan oluşan donanması ile İzlanda adasına yapılan denizaşırı harekât yapıyor. İlk önce Manş Denizi‘nden geçiyor, sonra Kuzey Denizi boyunca Danimarka ve Norveç kıyılarını topa tutarak, 20 Haziran 1627 tarihinde İzlanda sahillerine ulaşıp yağma ediyor ve 26 gün boyunca İzlanda’yı işgal altında tutup sefer sonunda, 400 köle ve birçok ganimet ile birlikte 27 günlük bir yolculuktan sonra 12 Ağustos’ta Cezayir‘e geri dönüyor. Şimdi hazır ordusu yokken bizde Reykjavik’i ikinci defa işgal etmek üzere otelimizden çıkıyoruz.

HALLGRIMSKİRKJA LÜTERİYEN KİLİSESİ

Kuşkusuz ilk gezeceğimiz yer şehrin her yerinden görülen ve diğer kiliselerden farkını hemen anlayabileceğiniz. Hallgrimskirkja kilisesi. Kilisenin yapıldığı yükseltiye şehrin en ünlü ve renkli caddesi olan Skölavördustigur Caddesinden doğru çıkmaya başlıyoruz.

Ekspresyonist tarza sahip kilisenin tasarımını yapan Guðjón Samúelsson bu tasarımında İzlanda’nın etkileyici coğrafyasından, volkanları, şelaleleri özellikle de daha önce bahsettiğim ve birçok yerde gördüğümüz bazalt kolonlardan etkilenmiş.

74,5 metrelik yüksekliğiyle bu ülkenin en uzun kilisesinin yapımına 1945’te başlanmış; ancak Samúelsson’un vefatından 36 yıl sonra, 1986’da tamamlanabilmiş. Tasarımı ve boyutları ile daha tasarlandığı 1930’ların sonunda dahi tartışma konusu olan Hallgrímskirkja’nın girişinde Leifur Eiríksson’un heykeli var. İzlanda destanlarına göre Amerika’yı Christopher Columbus’tan 500 yıl önce keşfettiği belirtilen ilk Avrupalı Viking Leifur Eiríksson’un heykelini yapan ise Alexander Stirling Calder. Kilisenin uzağında olunsa dahi rahatlıkla görülebilen heykel, kilisenin ihtişamına katkıda bulunuyor.

1986 yılında tamamlanışının ardından 2009’da yenilenerek heybetini sürdüren kilise, dört katlı ve 25 ton ağırlığındaki kilise orguyla da öne çıkıyor. Orgun gece ve gündüz fotoğrafları böyle. Kilisenin içini tamamen doldurabilecek yükseklikte sese sahip kilise orgu, 5275 boruya sahip ve yapısı itibariyle çok zengin sesler üretebiliyor. Alman org ustası Johannes Klais tarafından tasarlanıp üretilen org, 1992 yılından bu yana kilisenin önemli unsurlarından biri.

Kilisenin içinde birkaç fotoğraf alıp kilisenin kulesine çıkmak üzere asansöre biniyoruz. Şehri gezmeden önce fikir edinebileceğiniz en iyi yöntemdir bu.

Ön cepheden

sağdan ve soldan fotoğraflar çekip kiliseden ayrılıyoruz. İkinci hedefimiz olan Harpa Konser Salonuna giderken yol üzerinde birkaç evin fotoğrafını da çekme fırsatımız oluyor.

Burası İzlanda Cumhurbaşkanının çalışma ofisi. Elbette bizimki gibi bir hatta birkaç saray beklenemez. Durumları gereği itibardan tasarruf ediyorlar. Hem hitap ettiği nüfus itibarı ile Yalova kaymakamından(!) hallice zaten adamcağız.

HARPA KONSER SALONU

Harpa Konser Salonu ve Konferans Merkezi 2007- 2011 yılları arasında tasarlanmış ve açıldığından bu yana 10 milyon ziyaretçi ağırlamış. Bu yapıda da bazalt sütunların etkisini görmek mümkün. Özellikle yapının güney cephesinde bu sütunları andıran 12 taraflı modüller kullanılmış ve bu form şehrin yansımalarını oluşturmakta kullanılmış. Çok yüzlü cam cephe, iki ve üç boyutlu olarak gerçekleştirilen bir geometrik ilkeye dayandırılmış, bu sayede cephe, liman ve gökyüzünden aldığı ışıkları yansıtan boşluk tasarlanmış. Yapının diğer cephelerinde ise bu geometrik kompozisyonun iki boyutlu hali kullanılmış.

SUN VOYAGER

Reykjavik’in muhteşem sahilinde, bir Viking uzun gemisini anımsatan, parıldayan çelik bir heykel. Sanatçı Jon Gunnar Arnason tarafından yaratıldı. Sun Voyager, bir rüya teknesi veya Güneş’e bir kaside olarak tanımlanıyor. Sanatçının amacı, keşfedilmemiş toprakların vaadini, umut, ilerleme ve özgürlük hayalini iletmekmiş. Eee öyle olunca biz de bindik gemiye

Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Akın var güneşe akın!
Güneşi zapt edeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır

Biraz da İzlandalıların dedikodusunu yapayım. Burada biz 3 lise arkadaşı fotoğraf çektirirken yoldan geçen bir İzlandalı da aramıza karışıyor. Soru şu, hangisi?

Hazır sormaya başlamışken burada hangisi benim?

Bu Viking gibi Odin’in sofrasında şarap içmeye gidenlerin önünü hemen açın.

İzlandalılar çok sabırlı aslında. Hava muhalefeti var. Yola çıkamıyoruz. İzlandalı şoför bizi bir alışveriş merkezine bırakıp orada bir masaya oturuyor. 2 saat hiç kıpırdamıyor. Biz ise fıkır fıkır.

Öğleden sonra güzellik uykusu ardından son yemek. Sumak adlı Lübnan mutfağı ağırlıklı bir restorana gittik. Pek memnun kaldık. Tavsiye edilir. Son olarak şu bizim 5 km yakınına kadar gittiğimiz volkan ben bu notları yazarken gece patlamış ve 50 km uzağındaki Reykjavik’ten böyle görünmüş. İşte buna üzüldüm. Kaçırdık tantanayı…

2024-KÜBA

Sonunda benimsediğim ideolojinin kalan tek kalesi olan Küba’yı da görme imkânı buldum. Küba tarihinin kısa bir özeti ile başlamak isterim.

Bulgular 40.000 yıl önce homosapienslerin yeni dünyaya küçük guruplar halinde gelmeye başladığını gösteriyor. Bering boğazını geçerek veya Grönland üzerinden gelmişler. Bu göçler 13.000 yıl öncesine kadar sürmüş. Avcı-Toplayıcı olan kıtanın bu ilk sakinleri daha sonra yerleşik düzene geçip İnka, Aztek gibi imparatorluklar kurmuşlar, Maya gibi belki de aynı dönemde Eski Dünyadakinden daha ileri uygarlık seviyelerine ulaşmışlar. Bu dönemde Küba’ya gelenler de olmuş ve ta ki o zamana yani 1492 yılında Kristof Colomb bu bölgeye gelip kendini uygar sayan sömürgeci devletlerin bölgeye akın etmesinin önünü açana kadar huzurlu ve barış içinde bir hayat yaşamışlar. O dönemde yerli nüfusun 100.000 civarında olduğu tahmin ediliyor.

Sonra tüm Güney Amerika’daki olduğu gibi koloni dönemi başlamış. Başta İspanyollar olmak üzere sömürgeci devletler ülkeyi talan etmeye başlamış. Gerek savaş ki buna savaş demek pek doğru değil katliam daha uygun, gerekse taşınan çiçek gibi bulaşıcı hastalıklar nedeniyle yerlilerin tamamına yakını 10 yıl içinde ölmüş.

Küba diğer Güney Amerika gibi madenler ve petrol açısından pek zengin bir yer değil. Ama önemli bir liman ve çok zengin topraklara sahip. İspanyollar yerli halkın ektiği tütünün yansıra şeker kamışı için de uygun bir yer olduğuna karar vermişler. Ama elbette bu iş içinde iş gücü lazım. Afrika’dan alıp getirdikleri kölelerle bu işi çözmüşler. Takip edenler bilir tarih söz konusu olunca benim özetlerim bile uzadıkça uzar, resimli bölüme geçip daha fazla sıkıntı vermeyeyim.

İspanyolların yüzyıllarca süren üçgeni şu şekilde oluşmuş. Güney ve Kuzey Amerika’daki gelen ganimet (çoğunlukla altın) ve ürünler Küba’nın başta Havana olmak üzere muhtelif limanlarında toplanıyor ve Küba’da yetişen tütün ve şeker ile birleştirilip gemilerle Avrupa’ya gönderiliyor. Avrupa’daki yeni aileler köleleri ile beraber alınıp Afrika’ya uğranıyor, yeni siyahi kölelerde gemiye yüklenip (yazarken bile garip oluyor insan) Küba’ya getiriliyor. Bu yolla Amerika’ya 12 milyon kadar köle getirildiği ve bunların 1,5 milyonunun gemilerde öldüğü kayıtlara geçmiş.

Birçok ayaklanma olsa da bunlar bastırılmış. 1892 yılında Küba Özgürlük partisini kuran José Marin, 1895 de organize ettiği generaller komutasında İspanyollara karşı isyanı başlatılmış ama ilk çarpışmada öldürülmüş. Ancak onun başlattığı bu isyan ölümünden sonra da devam etmiş. 1898 yılında Amerika’nın da desteği ile (ki bu destek aslında bir aldatmaca) kölelik kaldırılmış ve İspanyollar adayı terk etmiş.

1902 de bir devlet olarak bağımsızlığını ilan etse de Kübalıların kaderi pek değişmemiş. Bu kez dünyanın en büyük kapitalisti Amerika’nın güdümüne girmiş. Amerika o dönemin en büyük askeri üssünü (o sırada yapılan Panama Kanalını kontrol altında tutmak ve bölge ticaretini tamamen ele geçirmek için) buraya kurmuş. Havana Amerikan Mafyasının gözdesi haline gelmiş. Sözde Küba Başkanları Amerika ile iş birliği içinde sömürüyü desteklemiş. 1953 de dönemin Başkanı Batista’ya karşı mücadele başlamış. Fidel Castro liderliğinde süren mücadele sonunda1 Ocak 1959 da Batista Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmış. 6

Ocak’ta ise, Fidel Castro, Raúl Castro, Camilo Cienfuegos ve Che Guevara Havana’ya girmiş. Mücadele kazanılmış ve Küba’nın yeni lider ve Başkanı Fidel olmuş. Bu benim 6 Ocak ile ilgili en sevdiğim fotoğraf.

PLAZA DE LA REVOLUCION

13 saatlik uçuşu takiben Küba’ya sabah saatlerinde indikten sonra iki gün Havana’da dolaşacağız. İlk durak elbette devrim meydanı.

Batista tarafından inşa edilmiş ve Sivil Meydanı olarak anılmaya başlamış. 72.000 m2 lik büyüklüğü ile Dünyanın önemli meydanlarından olan buranın adı 1959 Küba Devrimi’nden sonra ismi Devrim Meydanı olarak değiştirilmiş.

Dünya’da 1 Mayıs’ın ve 8 Mart’ın en coşkulu kutlandığı yer. Aynı zamanda Fidel’in halka hitap için kullandığı ve çok sevdiği bir mekân. Burada halka hitap ederken coşan Fidel’in meydanda 7 saat süren konuşması var. Öldükten sonra da naaşı bu meydanda halkın ziyaretine açılmış.

Meydanda bulunan José Martin anıtı etkileyici. Küba’nın her yerinde onun heykelleri var. Küba’nın kurucusu olarak kabul ediliyor. Aslında şair tarafı daha ağır basan bir devrimci o.

Onun şiirinden bestelenmiş bir Küba şarkısı olan ” guajira guantanamera ” çoğu kişi tarafında bilinir. Ama ne anlattığı pek bilinmez. Şarkının bir bölümünün Türkçesi şöyle:

Candan bir adamım ben,
Palmiye ağalarının ülkesinden, Ve ölmeden önce söylemek istediğimdir,
Bu dizelerin ezgisi Yürekten gelen.

Topraktaki yoksullarla ben
Aynı Yazgıyı paylaşmak isterim, Ve dağdaki ırmak beni,
Daha fazla mutlu eder denizden.

Son olarak 42 yaşında öldürüldüğünü ve arkasındaki anıtın yüksekliğinin 112 metre olduğunu, öldürüldüğü yerin adının iki nehir ve bu iki nehrin arası da 112 metre olduğu için bu yükseklikte yapıldığını not olarak düşeyim.

Ünlü fotoğrafçı Alberto Korda’nın çekmiş olduğu dünyaca ünlü Che Guevara fotoğrafını heykelsi bir rölyef şeklinde içişleri bakanlığının duvarında görebilirsiniz. Rölyefin altında “sonsuza kadar zafer” yazıyor.…

Sağ taraftaki iletişim bakanlığı binasında ise devrimin ikinci önemli komutanlarından Camilo Cienfuegos’un rölyefi var. Fidel devrim sürecinde hep geri planda durmuş. Bundan olsa gerek hiçbir yerde onun resmini veya heykelini görmüyorsunuz.

Elbette ikinci durak 20. Yüzyılın en büyük devrimcisi Atamız, Mustafa Kemalimiz, vazgeçilmezimiz. Açıkçası Küba’da yapılan mücadele ve devrimle kıyaslayınca onun yaptıklarının ne denli büyük olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Tabi daha sonra onun yolundan gitmemenin acılarını çektik ve çekmeye de artan bir şekilde devam ediyoruz.   Büstün altındaki yazı YURTTA SULH CİHANDA SULH…

CAPITOLIO NACIONAL

Küba’nın devrim öncesi şaşaasını anlamak için ideal bir anıtsal bir bina. Amerika Başkanlık binası ile Paris Panteon binalarının melezi olarak yapılmış. Dolayısı ile hem neoklasik hem art nouveau tarzında. 1926-1929 yılları arasında 5000 işçi kullanılarak inşa edilmiş. Devrim sonrası kamu binası olarak kullanılmaya başlamış. İlk yapıldığında girişinde 25 karatlık bir elmas varmış. 1946 da çalınmış. Batista’nın torunlarının ceplerine bir bakmak lazım.

MORRO KALESİ

20. Yüzyılın iki büyük devrimini andıktan sonra şehrin tamamı hakkında fikir yürütebileceğimiz Morro kalesine çıktık. Kalenin içinde bir müze var ama artık müzede dahi silah görmeye dayanamıyorum. Es geçtim.

Yine de kale hakkında bilgi vereyim. Türkiye’deki özellikle Karadeniz sahilinde Cenevizlilerden kalma birçok örneğinde olduğu gibi limanı korumak için 16. Yüzyılda yapılmış. Yani Colomb’dan hemen sonra. Daha önce yokmuş zaten savaş ve istila meraklısı insanlar gelmeden önce gereği de yokmuş. Bana Malta Valetta liman girişini hatırlattı burası.

GRAN TEATRO DE LA HABANA ALICIA ALANSO

Capitolio binasının hemen karşısındaki yapı Küba Ulusal Balesi’ne ev sahipliği yapan Gran Teatro de La Habana Belçikalı mimar Paul Belau tarafından tasarlanmış ve 1914 eski Teatro Tacón’un yerine inşa edilmiş. Daha sonra ilave edilen Alicia Alanso ise 2019 yılında 99 yaşında ölen 1940 lı yılların dünyanın en ünlü dansçılarından olan Kübalı bir balerin ve koreograf.

Bak gelip halkın tiyatro seyretmesi için ne güzel binalar yapmışlar gibi şeyler düşünmeyin. Bunlar o dönemin zengin, asil, mafya, şeker fabrikası sahibi, din bezirganı her ne derseniz deyin ama küçük bir azınlık tarafından kullanılıyordu. Ama devrim sonrası benzeri yapıların kamulaştırılıp korunması ve çeşitli amaçlarla kullanılması aslında ekonomisini biraz da turizm gelirleri ile ayakta tutmaya çalışan Küba için çok faydalı olduğu kesin.

İki detay verelim de nefeslenelim.

PLAZA DE ARMAS

Havana’nın en ünlü caddesi Obispo’dan denize doğru yürüyoruz. Sokağın sonunda Havana’nın en eski meydanı olan Plaza de Armas’dayız. Bu isme Latin Amerika’yı gezerken hemen hemen her ülke ve şehirde rastlanabilir.

Çünkü Silahlar Meydanı anlamına gelse de genelde yolların kesiştiği yerler için kullanılır. Ama bu meydan adını İspanyol kolonizasyonu sırasında bu bölgenin atış talim yerleri olarak kullanılmasından alıyor. Meydanın doğusundaki bina dikkat çekiyor. Bu bina Palacio de los Capitanes Generales.

Korményzoi Sarayı olarak da bilinen bu saray, Havana’nın eski vali ve kaptanlarının resmi ikametgahı olup, sömürgecilik sonrası dönemde uzun süre belediye binası olarak kullanılmış. İnşaatı 1776 yılında Kübalı mühendis ve mimar Antonio Fernández de Trebejos Zaldívar’ın planlarına göre başlamış İnşaatta kullanılan malzemelerin çoğu en iyi kalitede olacak şekilde ithal edilmiş. Tuğlalar Malaga’dan, Feforjeler Bilbao’dan, mermerler Cenova’dan. İnşaat işi köleler tarafından yapılmış ve ancak 1792 yılında tamamlanabilmiş. Kolonizasyon döneminde bu tip binaların malzemeleri hatta sokakların granit parke taşları dahi Avrupa’dan getirilmiş. Bunun önemli bir sebebi var. Küba’dan yeni dünyanın nimet ve ganimetleri yüklenip Avrupa’ya gönderiliyor. Avrupa’dan buraya gelmek isteyen aileler köleleriyle birlikte biniyor. Sonra Afrika’ya gidiliyor ki gemi oldukça boş olduğu için bu malzemeler balans olarak kullanılıyor. Sonra Afrika’dan alınan yeni kölelerle birlikte Küba’ya yelken açıyor. Binanın orta avlusunda Kolomb’un bir heykeli var.

Odaların çoğunda döneme ait mobilyalar hala duruyor. Bu arada saraya ait bir geyik muhabbeti de yapalım. Bir valinin karısı meydandaki at arabası tekerlek seslerinden rahatsız olmuş, bunun üzerine sarayın yakınındaki bütün araba yolları tahtalarla kaplanmış. Bir de bunun vali uyuyamamış versiyonu var.

PLAZA DE LA CATEDRAL

Kısa bir yürüyüş sonrası 3.Meydandayız. Önceleri bataklık olan bu alan daha sonra kurutulup tersane olarak kullanılmıştır. 1727’de Havana Katedrali’nin inşa edilmesiyle bu meydan yavaş yavaş anlam kazanmaya başlamıştır. Şu anda en çok ilgi çeken meydanlardan biri.

Küba’da kolonizasyon döneminden günümüze gelen 12 katedral var. Bunun temelinde sömürü sisteminde dinin uyuşturucu etkisinin kullanılması yatıyor. Buraya gelen misyonerler özellikle yerlileri ve Afrika’dan gelen köleleri dinlerine katmak için her şeyi yapıyorlardı. Son Akşam Yemeği tablosuna bir iki siyahi eklemek hatta siyahi İsa heykelleri yapmak gibi bin bir türlü cambazlık. Kıssadan Hisse: Tebliğcilere dikkat!

İki detay da buraya yakışır.

LA BODEGUITA DEL MEDIO

Oldukça dolaştık, bir şeyler içip dinlenme zamanı. Daha önce izlerini Kilimanjero’da sürdüğüm Hemingway’in takıldığı bar en iyi mekân bu iş için. Hemingway son yirmi yılını Küba’da geçirmiş. İhtiyar Balıkçı romanını burada yazmış, Çanlar kimin için çalıyor romanını da burada kurgulanmış. 62 yıllık hayatını oldukça hızlı yaşamış ve çok da iyi sonlanmamış. Belki bilmezsiniz sonunu anlatayım:

Devrimden sonra tüm varlıklarını bırakıp Amerika’ya gitmiş. Zaten o dönem deri kanseri ile boğuşuyormuş. Karısı onu elinde silahla yakalamış ve hastaneye götürmüş. Elektroşok vermişler. İki gün sonra o silahla kendini vurmuş. José Marin’in 42, Che’ni 39 yaşında öldüğünü düşünürsek daha iyi gibi görülse de onların başkalarının sıktığı kurşunla ölmeleri daha iyi bir ölüm bence. Neyse biz Ernest’in en sevdiği içki olan Küba’nın ünlü kokteyli Mojito’yu Che ve José nin şerefine kaldıralım.

PLAZA VIEJA

Yine yürüyerek geldiğimiz bu 4. Meydan Havana’da bulunan en beğendiğim meydan oldu. 1559’da düzenlenen Plaza Vieja diğer adı ile eski meydan, Küba baroku olarak da adlandırılan Havana’nın mimari açıdan en eklektik meydanı. Başlangıçta askeri tatbikatlar için kullanılmış ve daha sonra açık halk pazarı olarak hizmet vermiş. Bugün ise barlar, restoranlar ve kafelerin olduğu meydan hoş vitralleri (vitraylı pencereler) olan zarif sömürge konutlarıyla çevrili. Kahvelerimizi bu meydanda bir restoranın meydanı gören balkonunda içtik.

Meydanda bir horozun üzerine binmiş bu yerli kadın ile ilgili bir bilgi bulamadık ama resmi bulunsun belki ilerde öğreniriz.

Daha sonra günün son meydanını görmek için sokaklara daldık yine.  Yol kenarında Sancho Panza ve eşeği Rucio. Havana’nın birçok noktasında Don Kişot ile ilgili birçok şey görebilirsiniz. Devrimden sonra yüzde 60 larda olan okuma yazma oranı kısa sürede yüzde doksanların üzerine çıkmış. Bu dönemde 500.000 Don Kişot romanı bastırılıp halka dağıtılmış. Bu romanları okuyanlar başkasına vermiş. Yani Don Kişot devrimin eğitime verdiği önemin simgesi olmuş sanki.

SAN FRANCISCO DE ASIS SQUARE

Kuruluşu 15. yüzyıla dayanan meydan, bugünkü halini 1628 yılında almış. 1990’lı yıllarda ciddi bir restorasyondan geçmiş, yeni düzenlemede zemine parke taşları döşenmiş.

Meydan adını, aynı konumdaki San Francisco de Asis ismindeki bir Fransisken manastırından almış. Geçmiş yıllarda meydanda, halkın alışveriş yapabileceği bir pazar kurulmuş, fakat keşişlerin gürültüden rahatsızlık duyması sebebiyle pazar, başka bir noktaya taşınmış. Meydanda birden fazla önemli yapı var ve tamamı tarihi statüde. Kuzeyinde uzun yıllar borsa binası olarak kullanılan Lonja del Commercio yer almakta. Meydanı çevreleyen yapılar arasında gümrük ofisi, polis evi, belediye binası ve hapishane bulunmakta. Tüm bu eski binalara uyumlu olarak yapılan kruvaziyer terminali, restoranlar, kafeteryalar, bankalar, butikler, kültür merkezleri, döviz büroları ile önemli bir yaşam ve sosyalleşme alanı haline gelmiş.

Meydanın merkezinde bulunan Aslanlar Çeşmesi 1836 yılında, bugünkü hali ile İtalya’dan getirilmiştir. Heykeli ise Giuseppe Gaggini Beyaz Carrara mermerinden yontulmuş.

Meydanla aynı isimdeki bu bazilika son halini1738 yılında almış. 42 metrelik kulesi ile döneminin en yüksek yapılarından. Küçük bir Katolik kilise ve Frensizken manastırından oluşuyor.

Havana’yı bir günde bitiririz diyordum ama daha gezilecek çok sokak, binilecek eski Amerikan arabaları, içilecek çok içki ve çekilecek çok fotoğraf var. Bu günü Havana’nın 500 berberinin makasları ile yapılan bu büyük makas heykeli ile keseyim.

İkinci Gün Havana’yı gezmeye devam ediyoruz. Önce size biraz Küba halkını anlatmak istiyorum. Buraya daha önce gelenlerin farklı yorumlarını dinlemiştim. Etki altında kalmadan değerlendirmeye çalışacağım. Genel olarak gerek kendi ülkemizde gerekse gittiğimiz diğer ülkelerde özellikle de Avrupa ülkelerinde gördüğümüz bir standart var ve biz bu standardı hayattan keyif almanın bir ölçüsü olarak görmeye alıştık veya sistem tarafından alıştırıldık. Bunun küresel olduğunu düşünmek yanlış olur. Gördüğüm tüm Latin Amerika ülkelerindeki insanların çoğunluğu biriktirmek, sahip olmak, zengin olmak, çocuklarına bir şeyler bırakmak gibi kaygılara sahip değiller. Bu 150 yıl öncesine kadar köle olarak yaşamalarından kaynaklanıyor sanki. İstedikleri özgür olmak, insanı ihtiyaçları karşılamak yemek, içmek (özellikle de rom), barınmak (salon +0 veya en fazla salon+1), eğitim ve sağlık son olarak müzik ve dans. Zaten doğa olarak sahip oldukları ortada. O zaman nedir önemli olan, eşit olmak. Bu gözle bakıldığında Küba’da büyük şehirler de görülen ve insanın içini acıtan birkaç insan manzarasını pek de genele yaymamak lazım. Sonuç olarak sistem ambargo baskısına rağmen süreci iyi idare etmiş, minimum yaşama şartlarını tüm halkına eşit olarak vermiş. Geçen sene gittiğim diğer ambargo uygulanan İran ile kıyaslamak elbette mümkün değil. Öncelikle İran devrimi sonrası ülkenin bütün zenginlikleri ülkede kalmıştı ve binlerce yıllık pers devlet kültürüne sahiptirler. Küba’da ise devrim sonrası tüm zenginlikler gayrimenkuller dışında yurtdışına çıkmış. Uzun sözün kısası, benim görüşüm Küba halkı büyük çoğunlukla halinden memnun. Öyle olmasaydı ne suç oranı Dünya’da en az olan ülkelerden olurdu, ne de günün herhangi bir saatinde herhangi bir sokağına, cinsiyet farkı olmaksızın bu kadar güvenle girilebilirdi.

Önce sizi Katedral Meydanı muhtarı ile tanıştırmak isterim. Ortada olan, yanındakileri tanımayrum. İbrahim, büyük babaannesi muhtemelen Osmanlı pasaportu ile Ürdün’den Küba’ya gelmiş insan canlısı bir arkadaş. Her türlü ihtiyacınız için elinden geleni yapar. Bıyık altından gülenleri tahmin edebiliyorum ama yok öyle bir şey. Benim bahsettiğim; döviz bozdurma, puro, sigara, kanser ilacı vs. Katalog ürünler dahi var. Neyse konumuz o değil. Ben eğer bir seçimi daha üç ayların ilki kazanırsa ki o zaman yandaş olmayanları malına mülküne el koyma işlemleri başlar ve(bunları kamu yararına değil avenesi yararına yapacağı kesin) ben Hemingway’in tersini yapar, pılı mı pırtımı toplayıp doğru Küba’ya İbrahim’in yanında çalışmaya giderim.

AMERİKAN ARABALARI

Küba’nın her tarafında devrim öncesi döneme ait Amerikan arabaları görmek mümkün. Uzaktan bakıldığında bakımlı görülse de aslında dökülüyorlar. Kapılarını açmak bile çok zor. Ancak buradaki kaportacıları tebrik etmek lazım,

adamlar konserve kutusundan bile her türlü yedek parçayı yapıyorlar. Küba’ya gittiğimde yapmam dediğim şeyi yaptım birine bindim. İyi ki de yapmışım. Bu arabalarda en mükemmel şey tahmin edebileceğiniz gibi müzik sistemi. Kısa bir şehir turundan sonra Havana ormanına doğru hareket ettik.

Şehrin ortasında Almendares Nehrinin ortasından geçtiği Havana’nın en eski ağaçlarının bulunduğu bir tropikal orman. Sarmaşıklar ağaçlardan dökülen yeşil şelaleler gibi. Sessiz kalıp birkaç fotoğraf paylaşmak en iyisi.

Ormandaki bu gurup müzik çalıp para toplamaktan çok terapi yapar gibiydi.

HAVANA DEVLET HASTAHANESİ  

Daha önce söylediğim gibi Küba’da sağlık hizmeti bedava. Estetik ameliyatlar bile. Çünkü ruh sağlığı da aynı derecede önemseniyor. Bunu dışında birçok ayrı binalarda olan ihtisas hastaneleri var. Ortopedi, Kardiyoloji gibi. Küba’nın kanser özellikle akciğer kanseri konusunda çok başarılı olduğu söylenir. Buraya gelen bazı doktor arkadaşlarım ve okuduğum bazı uzman görüşleri bunu pek inandırıcı bulmuyor. Açıkçası bunca büyük paraların söz konusu olduğu ilaç sektöründe ve üstelik bunca iyi eğitimli doktor araştırma yaparken bu işin Küba’da çözülebileceğini benim de aklım almıyor. Ancak gerek istatistikler gerekse diğer tedavi yöntemleri ile kıyaslar düzgün yapılmasa dahi, kimyasal ilaçlar yerine doğal (yeşil akrep zehri gibi) kullanılması bana belki dedirtiyor.

Tabi şöyle de bir gerçek var. Burada bir La Pradera Uluslararası Sağlık Merkezi var ki birçok ünlü burada tedavi olmuş. Hastane çok lüks ve yalnızca yabancı hasta kabul ediyor. Arif Sağ’ın bu hastanede tedavi olup akciğer kanserini yendiği biliniyor, ama Recep yattı mı o kesin değil.

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ  

Yakın zamana kadar etrafına yüksek paneller kurulu imiş. Sonradan onlar kaldırılmış ama önüne binadan çok daha fazla dikkat çeken ve Küba bayrağını temsil eden dev bir heykel yapılmış. Binanın yanındaki direkte Amerikan bayrağı görülüyor. Bu Havana’da görebileceğiniz tek Amerikan bayrağı. Fotoğrafı otobüsün içinden hareket halinde iken çektiğim için anlattığımı tam ifade etmiyor ama idare edelim lütfen.

HOTEL NACIONAL DE CUBA

UNESCO tarafından Ulusal Anıt ve Dünya Belleği olarak ilan edilen El Vedado’daki Hotel Nacional de Cuba, Küba başkentinin en sembolik binalarından biri.Amerikan firmaları tarafında 2 yılda inşa edilen bina 1930 yılında açılmış ve onlarca yıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinden sanat, bilim, kültür, siyaset ve toplum dünyasının önemli isimlerine ev sahipliği yapmış. Sömürge döneminde korsanların ana saldırı noktalarından biri olan Punta Brava’nın kıyı çıkıntısında yer alan otel, 20. yüzyılın ilk yarısında Büyük Karayipler’in en önemli oteli olmuş.

Yapı, inşa edildiği yıllarda Havana’da moda olan mimari eklektizme cevap vermekle birlikte, neoklasik ve neokolonyal nüanslarla art deco’ya doğru bir eğilim göze çarpmaktadır. Bu nebativari cümle benim cümlem değil, ben olsam ortaya karışık derdim.

Buster Keaton, Jorge Negrete, Agustín Lara, Marlon Brando, Ernest Hemingway, Winston Churchill, Windsor Dükleri, bilim adamı Alexander Fleming gibi önemli isimlerin kaldığı bir başkanlık süitine sahip olan otel açılışından sonraki birkaç yıl boyunca otel, adayı ziyaret eden mafyaların gözde mekanlarından biri olmuş. 1946’da tüm ABD’li uyuşturucu baronlarının adadaki meslektaşlarıyla buluşma noktasıymış. Şunu da söylemeliyim ki kalanlardan bildiğim odaları Avrupa standartlarına göre 3 yıldız.

Bina şu anda adayı ziyaret eden sanat ve siyaset dünyasının en önemli isimlerinin yanı sıra dünyanın dört bir yanından gelen girişimci ve yatırımcıları ağırlamaya devam etmekteymiş. Binanın arazisinde muhteşem bahçesi, Küba kıyılarının eşsiz manzarasına sahip ve Havana’da gün batımının en güzel izleneceği yer.

Bu ise Türk-Küba derneğinin Devrimin 50. Yılında yaptığı bir çalışma. Bir tarafta Havana, bir tarafta İstanbul. Benzerlik dikkat çekici.

Türkiye’yi hatırladım şimdi. Seçimler yaklaştı. Biraz da esnaf ziyareti yapalım. Küba’da üç tip taksi kullanabilirsiniz. İlki eski Amerikan arabaları, ikincisi iki yolcu kapasiteli motorlu Coco’lar ki adını tipi nedeniyle Hindistan cevizinden almış. Sonuncusu ise ilk fotoğraftakiler, yani Bicitaksi. Şoför öğle tatilinde kız arkadaşı ile mesajlaşıyor.

Fukara çocuklar
Gökyüzüne benzeyen çocuklar Alı al moru mor çocuklar
…………

Evet, çocuklar hep çocuk. Çocuklar hep güzel. Ama Küba’daki çocukları mutlu etmek inanın daha kolay. Şunu da belirtmeliyim özellikle dilenme konusunda çocuk istismarı yok, zaten hiçbir konuda yok bence. Çocuk gelinler gibi mesela. Biraz da onlara bakalım.

Gün bitti gelsin kokteyller. Hemingway’in izindeyiz yine. La Floridita. Bu kez Pina Colada içeceğiz. Siz de buyurun.

Artık Taşra zamanı. 3 gece 4 gün boyunca önce Küba’nın batı tarafına gideceğiz. Vilales Vadisi. Sonra tarihi boyunca tüm ayaklanma ve isyanların son olarakta devrimin başladığı doğuya Cienfuegos, Trinidad ve Santa Clara’ya. Son gün ağırlıklı olarak yabancıların geldiği ve beyaz kumlu plajların olduğu Varadero.

İlk iki geceyi Trinidad’da geçireceğiz. Konaklama tercihi Casa Particular. Yani evlerinde fazla oda olanlar bu odaları devletin belirlediği standartlarda düzenliyor. Ayrı banyo, tuvalet, klima, mini buzdolabı vs. Sonra konaklamaya açıp gelirini devlet ile paylaşıyor. Yani pansiyon aslında ama devlet kontrolünde.

Son gece her şey dahil 4 yıldızlı bir otelde gördüğüm en garip yarımada olan Varadero’da. Genişliği yaklaşık ortalama 1km ve yaklaşık 15-20 km okyanusa uzanan bir yarımada.

Biraz hayvanat ve nebatat konularına girelim. İlk olarak Küba’nın bayrağına renklerini veren kuştan başlayalım. Tocororo adlı bu kuş Küba’ya has endemik bir kuş. Bayrağa renklerini vermesinin sebebi bu kuşun asla kafeste yaşayamaması. Küba halkının doğa ile iç içe yaşaması ve özgürlüğe düşkünlüğünü temsil ediyor.   Bir diğer kuş ise gökyüzünü baktığınızda mutlaka havada dev kanatları ile süzülen birkaç tane görebileceğiniz hindi akbabaları. Bu kuşları yerde görmek pek mümkün değil. Tüm diğer akbabalar gibi leşçi oldukları için ancak beslenebilecekleri bir şey gördüklerinde yere inip topluca ziyafet çekiyorlar.

Son olarak palmiyelerden bahsedelim. Buradaki bazı palmiyelerin gövde kısımları önce kalınlaşıp sonra inceliyor ki bunlara kral palmiyesi deniyor. Küba kasırgalar ülkesi. Bu palmiyeler bu kasırgalara daha dirençli olabilmek için bu şekilde evrimleşmiş.

Yol boyunca ilerlerken uçsuz bucaksız tütün ve şekerkamışı tarlaları var. Köylerdeki evlerin hepsinde olan bazı özellikler var. Tek katlı, önünde veranda, veranda da iki tane sallanan sandalye ve üstünde yağmur suyu toplama depoları. Çoğu 1+1.

Bir de mola yerlerinde bu şekilde poz verenler var ki fotoğraf çekince para verip vermemek size kalmış. Havana’da hemen tarifeyi söylüyorlardı.

CUAVE DEL INDIO  

Vinales vadisinden bu mağaraya girdikten sonra zaman zaman daralan bir yoldan ilerliyorsunuz. Sonra bir küçük göl çıkıyor karşınıza. Burada bir tekneye biniyorsunuz. Tekneyi kullanan kişi bazı sarkıtlar ve dikitleri gösterip size muhtelif benzetmeler yapıyor. Kristof Kolomb’un 3 gemisi gibi. Yaklaşık 5 dakika gittikten sonra ışık görülüyor.

Işığı görünce ister istemez heyecanlanıyor insan. Teknemiz de bu. Çıktığımız yer ise cennet olmalı. Birkaç fotoğraf paylaşayım.

YEREL BİR PURO ÇİFTLİĜİ

Daha sonra yerel bir puro çiftliğine uğruyoruz. Bu yapı tütün yapraklarının kurtulduğu yer. Dünyanın en iyi purolarını yapabilmek için tütün yetiştirmek oldukça hassas bir konu. Önce tütün tohumları dere kenarlarına ekiliyor. Burada fideler oluşuyor. Bunları tam zamanında tarlalara aktarmak lazım. Sonra 3 ay kadar da tarlada büyüyor. Hasatı doğru zamanda yapmak da çok önemli. Hasatı yapılan tütün kuruması için özel depolarda bu şekilde diziliyor. Burada 3 sıra halinde gördüğünüz bu sıralama bile önemli. Zaman zaman bu sıralamaları değiştiriliyor. Nemin kontrolü için genellikle palmiye yaprakları kullanılıyor. Kurutma tamamlandığındaki çok kuru veya çok yaş olması puro sarımı için sıkıntı yaratabiliyor imalat aşamasına geçiliyor.

Elbette puroyu bir adam elindeki tahtanın üzerinde sarınca bazılarımız hayal kırıklığına uğradı ama gerçek bu idi. Tüm tarlalar devlete ait olduğu için ürünün bir kısmının devlete verilmesi gerekiyor. Sarım yapan çiftlik sahibi arkadaş % 90 ı devlete veriyoruz biz % 30 unu alıyoruz dedi?

MURAL DE LA PREHİSTORIA

120 metre yüksekliğe ve 160 metre genişliğe sahip bu Dünyanın en büyük duvar resmi, Frida Kahlo’nun sevgilisi Diego Rivera’nın öğrenci olan Ressam Leovigilido tarafından tasarlanıp dönemine ait kayaların arasına fırça ile çizilmiş e taşlar arasında su birikmesini önleyen drenaj sistemi yapılmış.

İnsan figürleri, büyük ayılar, yumuşakçalar ve Mezozoik deniz sürüngenleri gibi devasa memelileri, mavi, kırmızı, yeşil ve sarı olmak üzere on iki büyük renkli parçadan oluşan bir diziyi göstererek oluşturulmuş. Resim, Küba’nın bu bölgesindeki insan ve hayvanların yaşamının evrimini temsil ediyor. 1999 yılında UNESCO tarafından Sierra de los Órganos’ta İnsanlığın Kültürel Peyzajı ilan edilmiş.

Resmin önündeki alan gerçekten insanın üzerinde yuvarlanmak istediği türden bir yeşillik. Ayrıca vadide Küba’nın kokteyllerinden olan Daiguiri’yi en iyi yaptığı söylenen küçük bir de bar var. Eeee içtik tabiki de.

VİNALES VADİSİ  

Daha sonra Vinales vadisinin görüldüğü bir otele çıkıp manzaranın keyfini çıkardık.   Vinales Vadisi karstik bir çöküntü. 132 km2 bir alana sahip ve Pinar del Río şehrinde Sierra de los Órganos dağları arasında bulunuyor. Gezdiğimiz birçok yer gibi bu vadi de 1999 yılında UNESCO tarafından bir Dünya Mirası olarak ilan edilmiş.

CIENFUEGOS

Küba’nın sevimli bir liman şehri. Adını Küba Devrimi’nde en genç ölen kahraman Camilo Cienfuegos’tan geliyor.

farklı kolonlara kadar uzaması ve cadde boyunca yürürken hep gölgede kalmanız.   Şehrin tam göbeğinde ‘Jose Marti Parkı’ var. Etrafında da koloni döneminden kalma hepsi ayrı güzellikte binalar. Bir tarafında da Catedral de la Purisima Conception vardı. Ama fotoğrafını çekmemişim maalesef.

TOMAS TERRY TİYATROSU

Parkın bir kenarında da Tomas Terry Tiyatrosu bulunuyor. Tiyatro, Venezüellalı sanayici ve ünlü isim Tomas Terry’yi onurlandırmak için yapılmış. Yapının inşa süreci 1887 ve 1889 yılları arasında tamamlanmış ve bugüne kadar ulaşabilmeyi başarmış.

950 kişilik kapasite bulunan Tiyatro’nun açılış yılı ise 1895 ve burada sergilenen ilk oyun ise Verdi’nin Aida’sı imiş. Burada bugün hala sahne performansları yapılmaktaymış.

İçerisinde merak ettim, girelim.

Girişte Tomas Terry’nin mermer bir heykeli de yer alıyor. Sahne de oldukça geniş.

Carera mermeri ve Küba’ya has sert ağaç oymaları loca bölümlerinde özellikle sahnenin hemen üzerinde yoğun olarak kullanılmış. Tavandaki fresklerde oldukça etkileyici.

Hatta Büyüleyici…

Haydi, Trinidad ve Santa Clara’ya gidelim.

Gördüklerimi anlattım. Görmediklerim de oldu elbette. Mesela çok fazla asker polis görmedim. Yani 9 gün boyunca toplam gördüğüm her gün evden işe giderken gördüklerimden daha azdı. Mağara girişinde Küba yerlilerinin mizansenini yapan çift dışında çağ dışı kıyafet görmedim mesela. Yahut Çakarlı araç görmedim. Küfreden görmedim (ben de hiç etmedim), kavga eden görmedim, yere çöp atan görmedim, kötü bakan görmedim, yayaya saygısız şoför, ellerini ovuşturan esnaf, kötü yapılmış bir restorasyon görmedim. Gurur gördüm, kibir görmedim. Yardım isteyen gördüm, dilenen görmedim. Dindar gördüm, yobaz görmedim. Hali vakti yerinde gördüm zengin görmedim. Ha bir de Mojita var, Pina Colada var, Daiguiri var, Kançançara var, Küba Libre var ama rakı görmedim.

İçimi döktüm, artık Trinidad ve Santa Clara’yı gezebiliriz.

TRINIDAD

1500’lerde şeker işinde çalıştırılan köleler isyan edip kaçana dek pek yerleşimin olmadığı, 1800’lere gelindiğinde ise kurulan şeker değirmenleri ile altın çağ yaşayan bir yerleşim yeri Trinidad. Bir-iki katlı kolonyal evleri, Arnavut kaldırımlı dar sokakları ve güler yüzlü insanları ile en çok sevdiğim yerleşim oldu benim için. Havana’dan farklı ve ucuz olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Rengarenk sokaklarda gezmenin keyfinin yanı sıra hediyelik alışverişi yapmak isteyenler için de en uygun bir yerlerden biri.

Kaldığımız Cesar adlı bize biraz mesafeli duran birinin ev sahipliği yaptığı Casa particular’in kahvaltı yaptığımız avlusu da çok keyifli idi. Bir de bu avlu tüm Küba gezimiz boyunca İnterneti en verimli kullanabildiğimiz yerdi. Bir de elektrik sürekli kesilmese.

Sokaklarda dolanırken Trinidad’ı gördüğünüzü düşünebilirsiniz ama deyim yerindeyse şehrin kalbi sayılan Plaza Major’a geldiğinizde olay başlıyor. İsterseniz merdivenlere oturup kokteylinizi içebilir, isterseniz koloni döneminde İtalya, Fransa ve Almanya’dan zenginlerin getirttiği malzemelerle bezenmiş meydana ağzınız açık bakabilirsiniz.

Trinity Kilisesi, Plaza Mayor’da bulunan şehrin en büyük kilisesi. Halk, yapımında tamamlanamamış ya da eksik kalmış mimari kusurları düzeltme için maddi imkanları tam bulmuş ki kilise çoktan UNESCO listesine girdiği için elleri kolları bağlanmış. Yine de açık sarı-beyaz renkteki sevimli dış görünüşüyle Trinity, şehrin göz bebeği.

Meydanın etrafındaki kolonyal evler.

LA CANCHANCHARA

Daha sonra bir Trinidad klasiği olan La Canchanchara bara gidiyoruz ve barın adı ile anılan meşhur kokteyl Kançançaramızı içiyoruz. Tahta bardaklarla servis ediliyor. Kançançara roma bal, limon, sevgi ve kahkaha ilave edilerek hazırlanan bir kokteyl.

SANTA CLARA

Sonunda Santa Clara’ya geldik. Benim için Che ile özdeşleşmiş bir şehir. Aşağıdaki resme bakarak Che’nin mezarının olduğu yerdesin neden böyle neşelisin derseniz ben de derim ki devrim de devrimci de güler yüzlüdür. Bu arkamızdaki vagon herhangi bir vagon değil. Che’nin devirdiklerinden.

Şu anda Che ve arkadaşlarının 28.Aralık.1958 tarihinde Caterpillar D9 bir buldozerle tren raylarını tahrip edip ağır silahlar taşıyan bir zırhlı trenin devrilip ele geçirdikleri yerdeyiz. Bu olay devrim mücadelesinin sonuca giden önemli olaylarından biri. 3 gün sonra Batista yurtdışına kaçacak. Trenin devrildiği alan bir anı parkına döndürülmüş.

Parkta buldozer de sergileniyor. Aşağıdaki fotoğraflarda vagonların içinde sergilenen ve ele geçirilen silah ve sağlık malzemeleri görebilirsiniz.

Ernesto Guevara’nın kısaca Che’nin yanına geldik. İlk olarak müze kısmına giriyoruz. Girmeden önce çantalarımızı, telefon ve fotoğraf makinalarımızı bırakmamız ve içeride sessiz olmamız rica ediliyor. Tüm gurupta öyle bir heyecan, saygı, hayranlık

var ki zaten konuşmak mümkün değil. Müze kısmında Che’nin not defterleri, doktorken kullandığı aletler, silahları, okuduğu kitaplar, kıyafetleri ve bir takım özel eşyalarının yani sıra hiçbir yerde görmediğim çarpıcı fotoğrafları var. Şu dikkat çekiyor. Mustafa Kemal’de olduğu gibi her fotoğrafta özenle poz veriyor, parlıyor, ne yaparsa yapsın fotoğrafa karizmasını yansıtıyor. Bunu belirtiyorum çünkü Che Atatürk’ten sonra 20. Yüzyılın en önemli devrimci lideri. Daha sonra birlikte mücadele edip ölen arkadaşlarının isim ve fotoğrafları ile onun sonsuzluğunun bulunduğu mozole bölümüne geliyoruz, gözler buğulu bir şekilde sonsuzluk ateşine de bakıp çıkıyoruz. Heykelin olduğu bölüme kadar kimse pek konuşmuyor.

Yandaki resmi onun sergilenen orijinal bir fotoğrafından çektim. Heykelin olduğu yere geliyoruz. Hep yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Kısa bir konuşma ve bir şiir okuyorum heykelin dibinde. Heyecandan tekliyorum ama sonunu toparlıyorum.   İçeride Che’nin fotoğraflarının hepsinde onun parla gözlerini ve gülüşünü gördünüz. Her anında yaşamanın tadını aldığını ve yaşamayı sevdiğini gösteriyor. Buna rağmen o çok sevdiği yaşamını başkalarının yaşamına biraz daha mutluluk ilave edebilmek için gözünü kırpmadan vermiş. Bu bana Nazımın “yaşamaya dair” şiirini hatırlatır hep

……..
Yaşamayı ciddiye alacaksın, Yani, o derece, öylesine ki,
Mesela, kolların arkadan bağlı, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin, Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda,
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel,
En gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yüreğime kattığın umut için minnettarım.

Varadero ile ilgili açık büfe olduğundan bolca içtiğimiz Cuba Libre dışında söylenecek pek bir şey yok. Ama şahsen pandemiden bu yana ilk defa denize girdim. Bu yaklaşık 4 yıllık orucumu Atlas Okyanusunda, ki okyanusa girmek benim için bir ilk, açmak benim için büyük keyifli.

Küba nasıldı, keyif aldın mı diye sorarsanız benim Küba’da yaptığım dansı seyretmeniz lazım. Bir başka ülkede görüşmek üzere.

DEVAM EDECEK…….

Yorum bırakın